At Sırtında Anadolu - Ibrahimtenekeci - 62. Sayfa
At Sırtında Anadolu
İngiliz yüzbaşı Fred Burnaby’nin At Sırtında Anadolu isimli
kitabından, pazartesi günü küçük bir alıntı yapmıştım. Söz konusu kitap,
Ruslarla yapılan 93 Harbi’nin bir yıl öncesine, yani seferberlik günlerine
rastlıyor. 1876 yılına.
İstiyorum ki, İngiliz yüzbaşının ekibine dahil olup o yılların Anadolu’sunu
birlikte gezelim.
Yüzbaşıya bu geziyi yaptıran en önemli etken, Avrupa basınında çıkan
haberlerdir. Haberlere göre, Türkler, Anadolu’da Ermeni ve Rumları kesmekte,
onları diri diri kazığa oturtmakta, kadınlarına tecavüz etmekte, çocuklarına el
koymaktadır. Fakat gittiği yerlerde gördükleri, bu haberlerin yalan olduğunu
ortaya çıkarır. Çünkü, “Türklerle hıristiyanlar arasında büyük bir uyum söz
konusu”dur.
Mesela Sivas’a vardığında, tamamen Ermenilerden oluşan Dudusa köyünü ziyaret
eder: “Sivas’tan Erzurum’a yürüyen bir redif taburunun Dudusa yakınlarında
Ermeni kadınlara tecavüz ettiğini duymuştum. Dudusa’ya geldiğimde, hikayenin
doğruluğunu soruşturdum. Anadolu’daki sözde hıristiyanların bana aktardıkları
pek çok olay gibi bu da uydurma çıktı.”
Gezi ilerledikçe, İngiliz yüzbaşının Türklerle ilgili olumsuz fikirleri
değişmeye başlar. Artık, hıristiyanları suçlayıcı satırlar da kaleme almaktadır:
“Divriği’de ticaret canlı değildi. Ermeniler, kasaba halkının gereksinim
duyabileceği birkaç şeyi fahiş fiyatlarla satıyorlardı. Ayrıca hıristiyanların
çoğu tefeciydi. Borç paraya gereksinim duyan herhangi bir Müslüman, Ermeni
vatandaşına çok yüksek oranda faiz ödemek zorunda kalıyordu. Ziyaret ettiğim
hemen hemen her bölgede, hıristiyanların tefecilik yaparak para kazandıklarını
gördüm. Kimi yerlerde, eski Türk aileleri tamamen mahvolmuşlardı. Bu ailelerin
soyundan gelenler, tefeci Ermenilerin açtığı davalar nedeniyle hapis yatıyordu.”
Yine, Anadolu’daki misyonerlik faaliyetlerinin çok eskiye dayandığını ortaya
koyar: “Erzincan’da üç Amerikalı misyoner ziyaretime geldi. Bir kaç yıldır
Anadolu’da yaşamaktaydılar, Ermenilerden bazılarına mezheplerini değiştirtmeyi
başarmışlardı, ancak tek bir Müslüman’ı dahi inancını değiştirmeye ikna
edememişler.”
Gittiği yerlerde hapishaneleri de ziyaret eder. Ve her hapishanede, kalpazanlık
suçundan yatan bir kaç Ermeniyi mutlaka görür.
İngiliz yüzbaşı, gittiği yerlerde, şehrin ileri gelenleriyle görüşür, ev
sohbetlerine katılır. Mesela Sivrihisar’da, Hacı Tevfik Efendi, kendisine şu
gerçeği söyler: “Yalnız anlamadığım bir şey var. O da sizin gazeteleriniz hep
katledilen Bulgar kadınlar ve çocuklarla ilgili haberler yayınladığı, neden
Bulgarlar tarafından katledilen Türk kadınları ya da burunları kesilen,
Hersek’teki asilerce kötürüm edilen askerlerimiz hakkında hiçbir zaman ayrıntıya
girmediğidir. Bir Türk de en az bir hıristiyan kadar burnuna değer verir.”
İngiliz yüzbaşının, bu gerçek karşısında söyleyecek bir şeyi yoktur.
Kitapta, savaş öncesi Müslüman Türk halkının haleti ruhiyesini, o döneme ait
gelenek ve göreneklerini az da olsa görmek, anlamak mümkün. Mesela, Tokat’ta,
bazı erkekler, “askere alınmadıkları, savaşa gidecek kardeşlerini yalnız
bırakacakları” için ağlarlar. Yine Tokat’ta, Rusların elinden canlarını zor
kurtarıp buralara yerleşen Çerkezlerle görüşür. Ruslar, “boş bir ev, kötü bir
kiracıdan daha iyidir” politikasını uygulayıp Kafkasya’daki Çerkezleri
topraklarından sürmüşlerdir. İngiliz yüzbaşı, Çerkezlerin liderine sorar: “Savaş
çıkarsa hepiniz cepheye gidecek misiniz?”
Ve Çerkezlerin cevabı: “Evet, içimizde eli ayağı tutan herkes gidecek...”
Yozgat’ta iki katlı bir çarşı inşaatını gezer. Mühendis, çarşıyı iki katlı
yapmak istiyormuş ve bunun için, şehir halkını ikna etmek zorunda kalmış.
Tüccarlar, çarşının iki katlı olmasına karşı çıkıyor ve “Babalarımız hep bir
katla yetindiler, biz niye yetinmeyelim ki” diyorlarmış.
Yine Yozgat’ta, evi yanan bir imamı ziyaret eder. Gerisini kitaptan okuyalım:
“Umarım fazla mal kaybınız olmamıştır.”
“Her şeyim yandı. Ama önemli değil. Allah acıdı bana. Ahali bana yardım için
para topladı. Evim yakında onarılıp eski haline dönecek. Peki sizin papazlardan
birinin evi yansa ne yapar?”
“Evi genellikle sigortalıdır. Bir şirkete her yıl az miktarda bir para öder ve
sonra, eğer bina yangın nedeniyle yok olursa, onun adına yeniden inşa edilir.”
“O kadar para vermesinin ne anlamı var” dedi Müslüman. “Niye Allah’a güvenmiyor?
Ben öyle yaptım. Bak, yeni evim bana bedavaya gelecek. Allah büyüktür. Allah
tektir! Muhammed de Allah’ın peygamberidir!”
“Fakat ben kısmete, kadere inandığınızı sanıyordum” diye belirttim.
“Kader büyüktür, ama Allah ondan da büyüktür” yanıtını verdi.
İngiliz yüzbaşı, nihayet doğuya gelir. Bölge, Kürtleri ve Ermenileri Osmanlı
aleyhine kışkırtmaya çalışan Rus ajanlarıyla ve Amerikan misyonerleriyle
doludur.
Erzurum, Van, Kars, Ardahan ve Batum’u gezer. Tarihi eserleri inceler. Türklerin
tarihi eserlere olan ilgisizliği, onun da dikkatini çeker: “Eski zaman
kalıntılarına duyulan merak, Türklerin yapısına ters düşüyor. Türkler, şimdiki
zaman için yaşarlar. Geçmişte olanlar, olup bitmiştir.”
Ve dönüş hazırlıkları başladığında, İngiliz yüzbaşı, katledildiği söylenen
Hıristiyanlardan çok, katledilen Müslümanlarla ilgilenir. Bir nevi, kendi
halkını, basınını, kilisesini sorgular: “Paramparça edilmiş hamile Çerkez
kadınlar! Rus askerlerince kasaplık et gibi doğranan Çerkez çocuklar! İngiliz
beyefendilerinin gözünde bunların hiç mi önemi yok? Çok sert bir dil kullanarak
Türkleri uydurma gaddarlıkla suçlayan İngiliz Kilisesi’ne üye iki din adamı için
hiçbir şey ifade etmiyor mu bu?”
İslami Okul Okulların En Önemlisi