Hıristiyanların gözüyle Müslümanlar - Ibrahimtenekeci - 65. Sayfa
Hıristiyanların gözüyle Müslümanlar
|
“Türk müsün yoksa gavur mu” sorusu bir hayli tartışılmıştı. Bazı alıngan
kişiler, Arapları veya Kürtleri nereye koyacağımızı falan sormuştu. Hatta,
işin içine İslam dışı inanışlara mensup Türkler bile karıştırılmıştı. Giovanni Ricci’nin Türk Saplantısı isimli eserini okurken, işte bu tartışma aklıma geldi. Kitap, İstanbul’un fethinden Rusların İstanbul önlerine kadar geldiği dönemi, Avrupalıların gözünden anlatıyor. İlk olarak, altını çizdiğim bir paragrafı sizlerle paylaşmak isterim: “Türkler” sözünün bugünkünden daha geniş bir anlamı vardı. Bu söz dar anlamda yalnızca Osmanlı sultanının tebaasını değil, neredeyse bütün Müslümanları kapsıyordu. O kadar ki, çeşitli Avrupa dillerinde “Türkleşmek” deyimi aslında Müslüman olmak, İslam dinine geçmek anlamına geliyordu. “Türk”, Muhammed inancından olan kişi demekti” Bana kalırsa, “Türk müsün, yoksa gavur mu” sorusu, aslında Avrupalıların bu bakışına dikkat çekiyordu. Burada öğrenilmek istenen, Türk olup olmadığımız değil, İslam olup olmadığımızdı. Çünkü ikisi de aynı şeydi. Kitaba dönelim. Tarih sahnesine yeni bir devlet (Osmanlı) çıkıyor ve kısa sürede Avrupa’nın önemli bir bölümünü ele geçiriyor. Üstelik bu yerler, hıristiyanlara ait topraklar. Türklerin karşısında, en güçlü Avrupa orduları bile bir iki saatten fazla dayanamıyor. Bu, onlar için tam bir skandaldı. O zamanlar, günü gününe haber alma, olayları birinci elden öğrenme imkanı olmadığından, Türklerle ilgili hikayeler, rivayetler, Avrupa’nın en ücra köşelerine kadar kulaktan kulağa yayılıyor. Tabii her kulak farklı anlıyor, her dudak farklı anlatıyor. Korku ile merak iç içe. Korkuyorlar, çünkü, böyle giderse sıra kendilerine de gelecek. Merak ediyorlar, çünkü, Türklerle ilgili pek bir şey bilmiyorlar. Kitabın merkezinde, İtalya sınırları içindeki Ferrara şehri var. Türklerin dört yüz yıllık serüvenine; belgeler, yazışmalar, yerel tarihçiler eşliğinde, bu şehirden bakılıyor. Böylece, ortaya merak uyandıran bir kitap çıkıyor. Osmanlılar, İkinci Viyana Kuşatması’nın yenilgiyle sonuçlanmasına kadar, Avrupalıların gözünde “yenilmez Türk”tür. Hatta, Türklerin habire galip gelmesi, hıristiyan din adamlarını bile kızdırmaya başlar. Onlara göre, “Tanrı, Türklerin galip gelmesine göz yumuyordu.” Haliyle, bu işte bir yanlışlık vardı. Çünkü, hıristiyanlar “inançlı”, Türkler ise “inançsız” insanlardı. Yine de “Büyük Türk ile çatışmak, asla küçümsenecek bir iş değildi.” (Büyük Türk’ten kastedilen padişahtır.) Daha düne kadar haklarında pek bir şey bilinmeyen Türkler, birden bire Avrupa’nın neredeyse tek gündem maddesi olmuştu. Türklere olan merak, Türkoloji ilminin de doğmasına neden olur. Artık Türklerle ilgili risaleler yazılıyor, Türklerle yapılan savaşları anlatan şiirler elden ele dolaşıyordu. Türklerin nasıl yok edileceğine dair uzun tartışmalar, o dönemin en önemli etkinliklerinden biriydi. İşte, o tartışmalarda öne sürülen fikirlerden biri: “Roma askeri düzeni, korktuğumuz Türk askerlik sanatına çok benziyor. Ama Türkler, Romalılardan farklı olarak, sürekli kazanıyorlar. Buna rağmen son üç yüz yılda, giriştikleri meydan savaşlarının yalnızca yarısında karşı tarafı çökertmişler, 120 yılda Macaristan’ın tamamını boyunduruk altına alamamışlardır. Oysa Romalılar üç yılda yapmışlardı bunu. Öyleyse ilk sonuç şudur: Günümüzde böylesine korkunç olan Türk ordularının değeri, Romalı ordulara kıyasla çok azdır ya da hiç yoktur.” Bu arada, Türkleri çekici bulanlar da vardı. O çağlarda yayınlanan bir risalede, “Türkün edebi çekiciliği”nden bahsediliyordu. Türklere esir düştükten sonra kurtulup geri dönen biri olursa, anlatacaklarından dolayı büyük saygı görüyor, adeta sınıf atlıyordu. Onların gözünde, Yemenli bir Arap, Sudanlı bir zenci veya Tunuslu bir Berberi de Türktü. Savaşlar devam ettikçe, Türk esirler ve köleler de Avrupa şehirlerinde görülmeye başladı. Esirler, kasaba kasaba gezdirilip teşhir ediliyordu. İlk zamanlar, bir iki esir bile büyük başarı olarak kabul ediliyordu. Yıllar geçtikçe, esirlerin sayısında da artış oldu. Esir kafilelerinin geçtikleri her yere insanlar doluşuyor, meraklı ve nefret dolu gözlerle onları seyredip küfürler savuruyorlardı. Esirlerin başına gelmeyen kalmıyordu. İşte onlardan biri: “Ferrara’ya, şehirden geçmek üzere, silahsız, neredeyse çıplak, demir kelepçelerle bağlı, yüz yetmiş Türk geldi. San Martino sokağına geldiklerinde, içlerinden yorgun ve ayakta zor duran birisi, artık yürüyemiyordu. Komutan onu görünce, büyük bir sopayla dövdü ve vahşice öldürüp iki Türk’ün sırtına yükledi. Bu ikisi, bir Ferraralının rehberliğinde, onu gömmek için Orta della Grotta yakınındaki düzlüğe götürdüler, orada küçük bir çukur kazıp defnettiler.” Avrupalıların hediyeleşme adetlerinde bile köklü değişiklikler olmuştu. Bazı insanlar birbirlerine, Türklere ait kafatasları armağan ediyordu. Bu kafatasları özenle korunuyor, miras yoluyla nesilden nesile geçiyordu. Artık iş çığırından çıkmıştı. Avrupa’da tam bir Türk düşmanlığı kol geziyordu. Hatta, “Türk kölelerin mezarları bile her yerde zulme uğruyordu. Mezarlar açılıyor ve cesetler yağmalanıyordu.” (Yıl 1739) Daha da ileri gidenler vardı: “Napoli’de, Türklere ait cenazelerin taşınması sırasında cesetler taşlanmış ve hemen ardından köpeklere ziyafet çekilmişti.” (Sayfa 126) Bu düşmanlık, özellikle, İkinci Viyana Kuşatması’nın başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra başlamıştır. Artık “Türk korkusu” gitmiş, yerine, “intikam duygusu” gelmişti. “Mutlu olunması gereken bir dönem”di bu. Uzun yıllar sonra, Trablusgarp’ta Türk ve Araplara karşı savaşan General Nelson, üstlerine yazdığı bir mektupta şöyle diyecektir: “Ayaklananları yakmakta veya diri diri derilerini yüzmekte bizi serbest bırakacak kanunlar çıkartmalıyız. Çünkü içimizde yanan intikam ateşi yalnız idam etmekle sönmüyor.” Konu, yazmakla bitecek gibi değil. Artık, toparlanma vakti. Kitabın yazarı Ricci, “Türkler herhangi bir halk değildi, aksine, Avrupa tarihinin hem içinde, hem dışındaydılar” diyor. Bu yargının doğru olup olmadığını bilmiyorum. Fakat, Avrupalıların, “Türklerin elinden her türlü insani niteliği aldığını” (Sayfa 125) iyi biliyorum. Sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türklerle (Müslümanlarla) ilgili kararlarına bakmak bile, bunu gösterecektir. Yazının girişindeki İsmet Özel’e ait soru, böylece, anlamını da bulmuş oluyor... |
|||||
İslami Okul Okulların En Önemlisi