| |
Paris Barış Kongresi, 25 Şubat 1856’da başlar ve 30 Mart’ta anlaşma ile sona
erer. Anlaşmaya göre, “Osmanlı, Avrupa devletler topluluğuna alınacak ve
Avrupalı diğer devletlerin yararlandığı haklardan yararlanacaktı. İngiltere,
Fransa, Rusya, Almanya ve Avusturya-Macaristan’dan oluşan taraflar, Osmanlı
Devleti’nin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını kabul ediyordu.” Siyasal
Tarih, Toktamış Ateş
“Paris Antlaşmasını imzalayan taraflar, Osmanlı İmparatorluğu’nun
bağımsızlığına ve bütünlüğüne saygı duyma ve garanti verme konusunda
anlaştılar. Ancak bu garantilerin değersiz olduğu kısa sürede ortaya
çıkacaktı.” Osmanlı’nın Son Yılları, A. L. Macfie
Sonuç: Paris Barış Kongresinden kısa bir süre sonra, batılılar hangi
anlaşmaya imza attıklarını unutmuş, yani sözlerini tutmamış ve Osmanlı
Devleti’ni parçalamak için tekrar atağa geçmişlerdir.
“Yeryüzü adeletinin ilginç bir belgesi olan Berlin Anlaşması 13 Temmuz
1878’de imzalanmıştır ve bütün büyük Avrupa devletlerinin, birinin hepsini,
hepsinin birini destekleyeceğini, Türkiye’ye kalan topraklara
dokunulmayacağını ve Türkiye’nin Avrupa koruması altında olacağını garanti
etmektedir. Anlaşma şartlarına ne kadar uyulduğunu ise herkes bilmektedir.”
Türkiye 1915, Paul R. Krause
Sonuç: Paris Barış Kongresinden sonra yapılanlar, Berlin Anlaşması için de
geçerlidir.
Avrupa Birliği’ne girmek için yoğun bir çaba sarfettiğimiz şu günlerde, bu
tarihi gerçekleri hatırlatmakta fayda görüyorum.Yaş
ilerledikçe...
İnsanın yaşı ilerledikçe, kendi kültürüne, medeniyetine, gelenek ve
göreneklerine olan bağı artıyor.
Ağaçlar, bu konu için ideal bir örnek. Fidanı ilk diktiğinizde, kökü
derinlerde olmadığı için, toprağıyla olan bağı kuvvetli değildir. Büyüdükçe,
toprağa kök salar. Ve belli bir yaşa geldiğinde, toprakla arasındaki bağ o
kadar güçlü olmuştur ki, onu yerinden etmek neredeyse imkansız hale gelir.
Gençlerin yenilikçi olması, belli bir yaşın üstündekilerin ise genellikle
gelenekçi olması da, yine bununla ilgilidir.
Evet, insanın yaşı ilerledikçe, toprağına olan bağı artıyor. Sözgelimi,
gençliğimde Paris’e gitmeyi çok isterdim. Çünkü o şehirde Arthur Rimbaud,
Baudelaire, Paul Valery gibi büyük şairler; Victor Hugo, Balzac gibi
romancılar yaşamıştı. Onların soluduğu havayı solumak, onların gezdiği
yerlerde, mesela Seine nehrinin kıyılarında veya kafelerin olduğu sokaklarda
gezmek isterdim. Şimdi ise Paris’i değil; Gümüşhacıköy’ü, Şarkikaraağaç’ı,
Kadınhanı’nı merak ediyor ve ilk fırsatta oralara gitme planları yapıyorum.
Ahmet Hamdi Tanpınar Narmanlı Han’da oda kiralayıp kalmış diyerek, sık sık
oraya uğruyorum. Yolumu uzatmak pahasına, bir zamanlar Şeyh Galip’in evinin
olduğu rivayet edilen Sütlüce’deki arsanın önünden geçiyorum.
Yine, Endülüs denilince aklıma Borges’in bir hikayesi gelirdi. Şimdi ise,
Salih Bin Şerif’in Endülüs Mersiyesi aklıma geliyor.
Cezayir denilince aklıma Albert Camus’nün Yaz isimli roman/günce karışımı
eseri gelirdi. Oran şehrinin sokaklarında gezmek, Akdeniz’e bakan üçüncü
sınıf bir otelde gecelemek, Camus’ye ait "yağmur o kadar çok yağdı ki, deniz
bile sırılsıklam oldu" cümlesini yaşamak isterdim. Şimdi, Cezayir deyince,
Fransızların katliamı, Cezayir halkının şanlı direnişi ve Abbas Medeni
aklıma geliyor.
Gençken, Andre Gide, Jean Paul Sartre, Cesare Pavese, John Steinbeck, Eliot,
James Joyce gibi yazarları okumadan bu iş olmaz derdim. Nitekim okudum da.
Şimdi, adı geçen bu kişilerin önemini kabul etmekle beraber; önce
Abasıyanık, Tanpınar, Sabahattin Ali, Esendal, Behçet Necatigil, Ahmet Muhip
Dıranas, Ziya Osman Saba, Mehmet Akif Ersoy, İsmet Özel gibi edebiyatçıların
okunması gerektiğini düşünüyorum.
Gençlik döneminde yapılan, hayal edilen şeyleri özenti veya batı hayranlığı
olarak da düşünmediğimi belirtmeliyim. Sadece, sıralamayı şaşırmıştım, o
kadar.
Aynı evde, apartmanda, sokakta oturduğumuz insanları es geçip diğer
mahallelere gitmiştim. Durum buydu.
Peki, tekrar sokağıma dönmeseydim ne olurdu? Kimileri gibi, gövdem burada,
köklerim başka yerde olurdu.
Tabii kökünüzün olması, sizin köksüz olmadığınız anlamına da gelmezdi. |