Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Geyve ve Taraklı izlenimleri - Ibrahimtenekeci - 69. Sayfa

Geyve ve Taraklı izlenimleri
 

  Bayramın dördüncü günü, kendimi Geyve’de buldum. Geyve, Marmara bölgesinin en güzel ilçelerinden biri. Öylesine değil, sahiden güzel.
Bu güzellik, sadece doğal zenginliklerinden veya bozulmayan dokusundan kaynaklanmıyor. Asıl pay sahibi, Geyve’nin insanları.
Ekibi toparlayıp Selçuk Özel ve Ömer Karakuş arkadaşlarımızın eşliğinde, Cuma namazını kılmak için bir dağ köyü seçmeye karar verdik ve “Umurbey olsun” dedik.
Güzel bir dağ yolundan, Geyve ovasını geride bıraka bıraka gidilen Umurbey, bu civarın en eski köylerinden. Camisinin avlusundaki mezartaşlarına bakılırsa, 650 yıllık bir geçmişi var. Biraz araştırınca; bu yerlerin, Osmanlı’nın ilk fetihleri olduğunu öğreniyoruz.
650 yıllık bir Türk köyü olan Umurbey’de, her şeyin tadı daha güzel, daha anlamlı oluyor. Mesela, caminin avlusundaki muazzam ardıç ağacı, daha bir tanıdık geliyor. İnsanları, sanki o eski, o büyülü günlerden kalmış gibi görünüyor.
Köyü gezerken, üzerinde Latince yazılar bulunan Bizans eserleri görüyoruz. Bazı sütunları, evlerin temelinde kullanmışlar. Anlayacağınız, hiçbir şey zayi olmamış, her şey işe yaramış.
Umurbey’e gidip de, yirmi dakika ilerideki Akdoğan köyüne gitmemek, Yaşar Özer Beyfendiyi ziyaret etmemek olmaz. İki sene önce bahçesinden yediğim kirazların tadı hâlâ damağımda.
İşte Akdoğan köyündeyiz. Bu köyün geçmişi de Osmanlı’nın ilk yıllarına kadar uzanıyor. Köy o kadar güzel, ortam o kadar sıcak ki, insanın buradan ayrılası gelmiyor.
Köyün kıraathanesinde oturuyor, sıcak sobanın başında tavşan kanı çaylarımızı yudumluyoruz. Yaşar Özer ve oğlunun gelmesiyle ekip tamamlanıyor. Ve koyu bir sohbet başlıyor.
Konumuz kuş gribi. Devlet memurları köye gelmiş ve tavuk sayısını tespit etmişler. Ve pazartesi tekrar gelip itlaf işlemlerine başlayacaklarmış.
Köy sakinlerinden biri, “tavukların kime ne zararı var” diye soruyor ve devam ediyor: “Devlet madem halkın sağlığını bu kadar çok düşünüyor, o halde elini kolunu sallayarak sokakta gezen ve insanlara hastalık bulaştıran AIDS’lilere karşı niye önlem almıyor?”
Bu sözlerin sahibi Vedat Bölükbaş. Herkes, bu işin içinde bir iş olduğunu düşünüyor. Gelişmelere bakılırsa, Türkiye’deki bütün köy tavuklarının ithaf edilmesi planlanıyor. Böylece, köylülerin geçim kaynaklarından biri olan yumurta da ellerinden alınmış olacak.
Yol boyunca, dere yataklarına, tarla kıyılarına dökülmüş ayvaları, elmaları görmüştük. Nedenini soruyorum. Son üç yıldır tarımın öldüğünü, meyvelerin para etmediği için çöpe atıldığını söylüyorlar. Üzücü bir durum tabii. Hatta, gittiğim her yerde, meyve ağaçlarının kesilip yakacak odun olarak satıldığını, kullanıldığı gördüm. Özellikle ayva ve elma ağaçlarını.
Kıraathaneden ayrılmak üzereyken, Ömer’in kulağına, “çay paralarını verelim” diye fısıldıyorum. Biz çıkarken, o da çay parasını veriyor. Sonra peşimizden biri koşarak geliyor ve kızgınlığını, şaşkınlığını belli edip çay paralarını iade ediyor. Anadolu, işte böyle bir şey...
Ömer diyor ki, “Ben 3 lira çay parası vermiştim, cebime 5 lira sıkıştırdılar. Demek ki, burada çay içince üste para veriyorlar.”
Dışarıya çıkınca, eşelenen tavuklara gözlerim dalıyor. Hepsi birbirinden güzel. Ve onları bekleyen kaderden habersizler. Bugün cuma olduğuna göre, üç günlük ömürleri kalmış.
Esaslı bir vedalaşmadan sonra, Akdoğan köyünü ve Yaşar Özer Amcayı gerimizde bırakıyor; dağların, köylerin, tarla ve bahçelerin arasından şık çalımlarla sıyrılıp Taraklı’ya doğru yola çıkıyoruz.
Dağların ve ormanların arasından geçen Geyve-Taraklı yolu, gördüğüm en güzel yollardan biri. Daha önce bu yoldan iki kere geçmeme rağmen, sanki ilk kez geçiyormuş gibi heyecanlı, meraklıyım.
Rakım yükseldikçe, yağmur, yerini kar tanelerine bırakıyor. Ve güzel bir dere kenarında mola verip ateş yakıyoruz. “Şiir gibi” derler ya, işte öyle...
Taraklı’ya geldiğimizde, farklı bir iklimin kapısını aralamış gibi oluyoruz. Osmanlı, burada hâlâ yaşıyor. Beş bin nüfuslu bu şirin ilçe, biraz da zor ulaşılır olması nedeniyle, ilk günkü tazeleğini, güzelliğini koruyor. Artık, Taraklı’yı da başka bir yazımda anlatırım.

Terkos, Karaburun
Bayramın üçüncü günü, Terkos gölü ve Karadeniz’in uçbeyi olan Karaburun civarını gezme fırsatım oldu. Özellikle Durusu kasabasını çok beğendiğimi itiraf etmeliyim. Bu kasabanın tam ortasında bulunan Çınarsuyu’nun da mutlaka görülmesi gerekiyor. Bu civarda, yer gök su dolu. Sadece taş ve kum ocaklarının açtığı devasa çukurlar değil, çayırlar ve bahçeler de su içinde. Tabii bunda, mevsimin de etkisi var.
Karaburun’un en üst noktasından Karadeniz’i seyrettim. Ruslar, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Karaburun açıklarına bin beşyüz mayın döşemişler. Onu hayal ettim.
Hava çok soğuktu ve fırtına vardı. Balıkçılar, takalarını limana çekmişlerdi. Sahile indim. Ayakta durmak için biraz kuvvet gerektirdiğinden ve o da bende olmadığından, kâh yalpalayarak, kâh bir yaprak gibi savrularak sahilde biraz dolaştım. Her yer ıssızdı ve siyah bir köpeğin dışında, başka bir canlı görülmüyordu. Bu yaşıma kadar, böyle büyük dalgalar görmemiştim. Demek, “Karadeniz’in hırçın dalgaları” dedikleri bu. Dalgaların boyu bazen iki üç metreye kadar yükseliyordu ve deniz, adeta bir beşik gibi sallanıyordu. Yüzme bilmeyen biri için, korkunç bir manzara bu. Tabii, yüzme bilenlerin de bu dalgadan sağ kurtulacağını sanmıyorum.
Bu arada, karnı aç olanlar için sadece iki seçenek olduğunu belirtmeliyim. Ya bakkala gidip peynir-ekmek alacaksınız, ya da içkili lokantalardan birine girip balık yiyeceksiniz. Sanki buralarda, ‘balık içki ile yenilir’ türünden bir kural var. Bu yaştan sonra hayat tarzımızı değiştirmeyeceğimize göre, peynir-ekmeğe devam...
Deniz havasını ciğerlerime çektikten sonra, bunu dengelemek için mutlaka dağ havası almalıyım. O halde alayım...