Centilmenlik yalanı ve insanlık dersi - Ibrahimtenekeci - 71. Sayfa
Centilmenlik yalanı ve insanlık dersi...
|
Çanakkale’nin yıldönümünü kutladığımız günlerde, bu savaşın “centilmenler
savaşı” olduğuna yönelik güçlü vurgular yapılmış ve savaşın bu yönü öne
çıkarılmıştı. Çanakkale Savaşı, adeta, siperlerden karşılıklı olarak atılan
çikolata, konserve ve tütün paketlerine indirgenmişti. O sıralar, bu konuyla ilgili yazı yazma isteğimi, “takvim yazarı” olmamak gerekçesiyle bastırmıştım. Ama şimdi, yazabilirim. Biraz tarih bilgisi olanlar, Çanakkale’de centilmenliğin c’sinden bile söz etmenin mümkün olmadığını bilirler. Bu gerçek, sadece bizim kaynaklarımızda değil, işgal için bölgeye gelen ülkelerin kaynaklarında da tüm açıklığı ile mevcuttur. Sözgelimi, “iliştirilmiş gazeteci” olarak İngiliz ordusuyla Çanakkale’ye gelen Ellis Ashmead Barlett’in Çanakkale Gerçeği isimli kitabı bu konuda bize yardımcı olmaktadır. [Yeditepe Yayınları.] Barlett, daha karaya ayak basmadan, şu satırları yazmıştır: “Bundan önceki Haçlı Savaşları, başarı yönünden o kadar kayda değer değildir. Halbuki bu sonuncu ve en büyük Haçlı Seferi, Ortaçağ şövalyelerinin intikamını alacaktır.” [Sayfa 78] İntikam hırsıyla savaşa giren insanlardan centilmenlik beklemek, bir ölüde hayat belirtisi aramak gibi bir şeydir. İngiliz gazeteci, kitabında, farkında olmadan bazı itiraflarda da bulunmaktadır. İngiliz taarruzundan sonra ele geçirilen Türk siperlerini gezerken, gördüklerini kayda geçirir: “Bir köşede tüfeklerini dizleri üzerine aykırı koymuş ve birlikte oturmuş yedi Türk askeri vardı. Bunlardan biri, arkadaşının boynuna kolunu dolamış ve yüzüne mütebessimane bakıyordu. İşte bu anda ölüm, bu yedi arkadaşı avlamıştı. Bunların tamamı sanki uyuyor gibi görünüyorlardı, çünkü bu yedi Türk askerinden ancak birinde yara izi gördüm.” [Sayfa 193] İngilizler, Çanakkale Savaşlarından boğucu gaz kullanmadıklarını iddia etseler de, bu satırlar, İngiliz iddialarını yalanlamaktadır. Ellis Ashmead Barlett, bir başka saldırıyı anlatıyor: “Cuma günü akşamı, ordumuz, siperlerden kudurmuşcasına bir şiddetle fırlayarak Türklerin merkezine, sevinçli çığlıklarla bir süngü hücumu yaparak, siperler içindeki düşman askerlerinin tamamını süngüden geçirdi. Maori yerlileri*, gecenin karanlığı içinde kendi dillerinden harp şarkıları söyleyerek düşmana hücum ettiler ve onları dehşet içinde bırakarak hepsini süngüden geçirdiler. Kalanları da tüfek dipçiği ile yok ettiler. Bu hareketleriyle Maoriler, imparatorluğumuzun sarsılmaz olan zincirine seçkin bir halka daha ilave etmiş oldular. Pazar günü, seherle beraber askerlerimiz tekrar hücuma geçtiler. Maorilerden bir kaçı muharebenin şiddetinden kudurmuş bir hale gelerek Türklere yanaştılar ve tüfeklerinin dipçiğini Türklerin kafalarına vurarak onlardan bir çoklarını yerlere serdiler. Türkler, bu vahşi ve zalim muamele karşısında yerlerinde duramayarak canlı ve sağlam kalanlar firara başladılar. Her ne olursa olsun bu, muharebenin pek şanlı ve güzel bir icraatı idi.” [Sayfa 224] Barlett’in “şanlı ve güzel” dediği, yaralı askerlerin esir alınması gerekirken, vahşi bir şekilde öldürülmesidir. Öyle ki, Türk askerlerinin, böyle bir barbarlık karşısında kanı donmuştur. Onlarca büyük savaşa girip çıkmış ve tecrübe kazanmış askerler bile, şaşkınlığından ne yapacağını bilemez. Çünkü onlar, bugüne kadar hep insanlarla savaşmıştır. Kitabı dilimize çeviren mütercim bile, dayanamamış, bu satırların altına not düşmek zorunda kalmıştır. Onu da okuyalım: “Burada, medeniyet maskesi altında görünen İngiliz barbarlığının güzel bir itirafı var. Medeni İngiltere, bu vahşet ile kıyamete kadar yüzü kara olarak insanlık alemi huzurunda yaşayacaktır.” Başka örnekler... Şimdi de bir başka kitaba, Tuncay Yılmazer’in kaleme aldığı Çanakkale Kara Muharebeleri’ne bakalım. “Zığındere muharebelerinde Osmanlı ordusunun kaybı büyüktür. Sadece 5 Temmuz günkü kayıp 5 bin kişiye yakındır. Toplam kayıp ise 16 bin kadardır. Osmanlı ordusundan bir ateşkes girişimi gelir. Ara bölgede çok sayıda şehit ve yaralı vardır. Güney Grubu Komutanlığı, şehitlerin gömülmesi ve yaralıların toplanması için beş saatlik ateşkes önerisinde bulunur. General Hamilton, ateşkes isteğini reddeder. Gerekçe olarak, Türklerin yeni bir taarruz için bölgeyi temizlemek arzusunda oldukları, arkadaşlarının cesetlerine basarak taarruz etmek istememeleri gösterilir. Sıcak havada kokan cesetler İngilizler için de sorundur. Salgın hastalık tehlikesini önlemek için ölü Türk askerlerinin cesetlerini yakarlar.” [Sayfa 135] “Centilmen” İngilizler, savaşı kazanmak için her yolu denemektedir: “6 Ağustos saat 16.30’da İngilizler, Yükseksırt’ın kuzeyinde olan ve o zamana kadar Kızılhaç bayrağı altında gizledikleri obüs toplarıyla Kanlısırt’ı gayet müthiş bir ateş altına aldı.” Kızılhaç çadırlarından yapılan yoğun bombardıman, Türkleri gafil avlar ve şaşkınlığa neden olur. Sonrası, Türkler için tam bir faciadır. Avusturalya 1. Tugayı’nın taarruzu ve Osmanlı ordusunun 47. Alayı’nın neredeyse yok olma noktasına gelmesi... İngiliz, Fransız ve müstemleke askerlerinden oluşan ordu, sadece Türk askerlerine değil, çevredeki bitkilere ve hayvanlara karşı da çok centilmen(!) davranmıştır. Türk askerlerinin bulunduğu çalılıkların, ormanların ateşe verilmesi; geri çekilirken, Türklerin eline geçmesin diye, kendilerine en zor koşullar altında hizmet eden atların vurulması vs. Yüzbaşı Collings, anılarında, “Bu çok üzücü bir şeydi. Atlar bize öyle güvenle bakıyorlardı ki. İlk üç tanesini dere yatağına götürüp vurduk” der. Ortada “centilmenlik” adına hiçbir şey olmamasına, bilakis, tam bir vahşet ve barbarlık sergilenmesine rağmen; özellikle yeni nesillere, Çanakkale Savaşı’nın iki centilmen unsur arasında geçtiğini anlatmak, hangi projenin parçasıdır, bilemem. Fakat bildiğim bir şey varsa, o da, verdiğimiz bir kaç ve veremediğimiz birçok örneğin, hiçbir insanî tutum ile bağdaşmadığıdır. Bu arada, “insanlığın” da ne demek olduğunu örnekleriyle ortaya koymamız gerekiyor. O halde, bir başka kitaba bakalım. Tuğgeneral Ziya Yergök, Sarıkamış Harekatı’na 83. Alay komutanı olarak katılır. Ve Remzi Kitabevi’nden çıkan Sarıkamış’tan Esarete isimli kitabında, savaşın en sıcak günlerinde yaşanan iki hadiseyi anlatır. Okuyalım: “Esir alınmış bir Rus subayı getirdiler. Yaralıydı ve çok korkuyordu. Kur’an’dan Fatiha ve küçük sureler okuyarak kendisinin Müslüman olduğunu anlatmak istiyordu. Tabii biz bu yaralıyı okşadık, teselli ettikten sonra geriye gönderdik.” [Sayfa 54] “Bugünümüzü siperlerimizde sevinç içinde ve muharebe düzeninde geçirdik. Sabah olunca düşmanın arabalarla avcı hatlarına gelip seyyar mutfaklardan erlere yemek dağıtmalarını seyrettik. Bunlara engel olmak için ateş etmek isteyenlere, ‘Bırakın, adamların burnundan getirmeyin, yemeklerini rahat yesinler’ dedim.” [Sayfa 65] Üstelik Türk tarafı, bu insanlığı, Müslüman Türk milletinin en büyük düşmanı olan ve yüzyıllar boyunca Osmanlı Devleti’ni parçalamak için çalışan Ruslara karşı yapmaktadır. Bu, yapılan işin değerini bir kat daha artırmaktadır. Özetlemek gerekirse; Çanakkale’nin centilmenler savaşı olduğunu yazıp çizenler, ya tarih bilgisinden yoksunlar ya da insanlığın ne demek olduğundan habersizler.
* Maoriler, Yeni Zelanda yerlileridir. Bu vahşileri en son, Başbakan Erdoğan’ın Yeni Zelanda gezisi sırasında gördük. Hatırlayacak olursanız, bir Maori, Erdoğan’ın önünde yarı çıplak dans etmişti. Başbakan da bu dansı ilgiyle izlemişti. Mümtaz Türk basını, bu yerliye ilgi göstermiş ve sayfalarını onun fotoğraflarıyla süslemişti. Zaten bu yazı da, Maori yerlisini sevimli bulanlar için kaleme alınmıştır. |
|||||
İslami Okul Okulların En Önemlisi