Malazgirt’te Bir Gece - Külliyat - Ibrahimtenekeci - 72. Sayfa
Malazgirt’te bir gece...
|
İbrahim Paşalı, düşünce sayfamızda ara sıra görünmeye devam ediyor. İyi de
ediyor. Paşalı’nın 5 Ocak’ta yayınlanan “Girişler yan kapıdan, Malazgirt kapalı” başlıklı yazısını okuyunca çok heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. “Malazgirt ovasında ateş yakıp sabahlamadan olmayacak. Hava Bizans kadar soğuk, Moğollar gibi karanlıkken, yarınki büyük savaşı düşünmekten uyuyamayan askerler gibi, erkenden kalkıp o sabah dünyanın bütün sabahlarını düşünmeden olmayacak. Gidecek hiçbir yeri olmayan bu insanlar gibi üşümeden, aklımıza vesveseler üşüşmeden olmayacak...” Bu satırların önemini anlamak, derinliğini kavramak için, hakikaten, Malazgirt ovasında bir gece geçirip sabahı görmek gerekiyor. Yazıdan sonra Paşalı’yı aradım. Malazgirt ovasına hiç gitmemiş. Fakat Ahmet Muhip Dıranas’ın Ağrı Dağı’nı hiç görmeden muazzam bir Ağrı şiiri yazması gibi; Paşalı da, Malazgirt’i hiç görmeden harika bir Malazgirt yazısı yazmış. Demek ki, önemli olan ruh... Paşalı’ya, Malazgirt ovasına gittiğimi, orada sabahladığımı söyledim. Ben yazıyı okurken nasıl heyecanlandıysam, o da, beni dinlerken öyle heyecanlandı. Madem Malazgirt insanları çok heyecanlandırıyor, o zaman size de anlatayım: Muş vilayetinden yola çıkıp 1071’i görmüş Malazgirt ovasına geldiğimde, kış da gelmek üzereydi. Sert bir rüzgar vardı. Soğuktu ve yağmur çiseliyordu. Çayırlar, soğuktan kavrulmuştu. 4058 rakımlı Süphan Dağı, sanki bütün adamlarını üzerimize gönderiyordu. Dağdan çekinmeyen yoktu. Malazgirt Savaşı’nın yapıldığı yerleri gezmek bile, beni çok yormuştu. Bir de savaşanları düşünün! Şurada Türkler, hemen ileride atlarına bile zırh giydirmiş Bizanslılar... Ova, ağlayıp da susmuş bir çocuk gibiydi. Gece, bir haydut gibi aniden bastırdı. Hava, hakikaten Bizans gibi soğuk, Moğollar gibi karanlıktı. Ne tuhaf, durduğumuz yerden başka gidecek yerimiz yoktu. Muazzam bir şekilde üşüyor ve bir an önce sabah olsun istiyorduk. Ateşler yaktık. Ateş, bırakın bizi, kendisini bile ısıtmaktan acizdi. Isıölçer, eksi otuzlardan bahsediyordu ve kesinlikle doğru söylüyordu. Akrep ve yelkovan oldukları yere siper kazmış, hareket etmemek için direniyordu. Yalvaran bakışlarımız bile, onları yumuşatmaya yetmiyordu. Donmamak için, gecenin bir yarısında koşmaya, oradan oraya zıplamaya, şınav falan çekmeye başladık. Sarıkamış Harekatı’nı anlatan bir kitapta, çay ve şeker için “erzak-ı nadire” denildiğini okumuştum. Hakikaten öyleydi. Sanki, dünyanın bütün imkanlarından uzak kalmıştık. Elimizdeki tek imkan, ağlayıp sızlama imkanıydı... Aradan onbeş yıl geçti, ama o gece hâlâ sabah olmadı. Topyekün cinnet Yıllar önce yazdığım bir şiirde, “kuş kuşkuya dönüşüyor, kuşku kuyuya” demiştim. Bilimsel deneylerde kuşların kobay olarak kullanılmasını yasaklayan bir medeniyetin evlatları; bugün, tavukları bir çuvala doldurup çukura atıyor, sonra da üzerine benzin döküp diri diri yakıyor. Ya da canlı canlı toprağa gömüyor. Sonra da, “niçin musibetler başımızdan eksik olmuyor” diye kara kara düşünüyoruz. Önceden, televizyona çıkmak isteyenler, Çankaya önünde soyunur veya buna benzer şeyler yaparlardı. Şimdi, sağda solda bir kuş ya da tavuk ölüsü gören, hemen bu fırsatı yakalıyor: Avcının kızı, babasının öldürdüğü bıldırcınları sokağa atıp ortalığı ayağa kaldırabiliyor. Ve olay yerine gelen ekipler, sorgusuz sualsiz, çevrede ne kadar kanatlı varsa, hepsini toplayıp imha ediyor. Aynı şeyin, insanların başına geldiğini düşünün. Diyelim ki içimizden biri tüberküloz oldu. Yapılması gereken, hastayı toplumdan soyutlayıp tedavi altına almaktır. Ayrıca, hastanın çevresindeki insanları muayene etmektir. Ama siz ne yapıyorsunuz? Hastayla beraber, o mahallede ne kadar insan varsa, hepsini öldürüyorsunuz. Şunu anlatmak istiyorum: Bir yerde kuş gribi vakası veya şüphesi görüldüğü zaman, oradaki bütün kanatlılar kapalı bir alana toplanıp tehlike geçene kadar gözlem altına alınamaz mı? Hem bu arada, bu hayvanların hastalık taşıyıp taşımadığı öğrenilmiş olur. Değil mi? Çevreni yaşat ki, insan yaşasın... |
|||||
İslami Okul Okulların En Önemlisi