Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 73. Sayfa - Ibrahimtenekeci

Siyasal Tarih’e kısa bir bakış

Birazdan okuyacağınız satırlar, Prof. Dr. Toktamış Ateş’in Siyasal Tarih isimli kitabından alınmıştır. Önemli bulup altını çizdiğim bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istiyorum. 
- Babıali’nin Avrupa gelişmelerini öğrenebilmek konusunda birinci kaynağı Eflak ve Boğdan beyleri idi. İkinci kaynak ise “Divan-ı Hümayun tercümanları” idi. İstanbul’daki yabancı elçilere yardım eden bu çevirmenlerin çoğunluğu Rum olmak üzere azınlıklardan idiler. Ve gerek Eflak ve Boğdan beyleri, gerekse bu çevirmenler, Avrupa’daki gelişmeleri ve beklentileri kimi zaman istekleri [menfaatleri] doğrultusunda çarpıtarak Babıali’ye ulaştırırlardı. Bu arada, imparatorluk içindeki Müslüman-Türk unsurun bir batı dilini öğrenmeyi “küçültücü” bir iş olarak değerlendirmeleri çok ilginçtir. Ancak tüm bu olumsuzluklara karşın, Osmanlı İmparatorluğunun son derece akılcı bir dış politika izlemesi de aynı derecede ilginçtir.
- Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü, elbette ekonomik nedenlerden kaynaklanıyordu. Batı ürünleri için bir açık pazar konumuna giren Osmanlı’nın durumu, zaman içinde “ekonomik esaret”e dönüşmüştür.
- Kırım’ı kurtarma umuduyla başlanan ve yıllar süren bir savaş sonucunda, Kırım’ı kurtarmak bir yana, yeni topraklar yitirilmişti. Artık Osmanlı dış politikasında yeni bir şeyler kazanma ya da kurtarma umudu hiçbir zaman olmayacak; amaç eldekilerin korunması olacaktır.
- Avusturyalılara karşı bağımsızlıklarını ilan ederek Lois Kossuth başkanlığında bir cumhuriyet ilan eden Macarların ayaklanması, şiddetle ezildikten sonra, Kossuth’un da aralarında bulunduğu Macar yurtseverlerinden önemli bir bölümü ve bu ayaklanma sırasında Macarları desteklemiş olan Polonyalı kimi yurtseverler, Ruslardan kaçarak Osmanlı topraklarına sığındılar. Babıali, bunların tümünü kabul ettiği gibi, bunların “devlete karşı ayaklanmış asiler” olduğunu ileri sürerek, Küçük Kaynarca Andlaşma koşulları uyarınca geri isteyen Rusya’ya da geri vermeyeceğini bildirdi. Aynı konuda Avusturya da devreye girerek, bu “asilerin” Belgrad Andlaşması koşulları uyarınca geri verilmesini istedi. Ancak Babıali bu talebi de reddetti. Bunun üzerine Rusya ve Avusturya işi zorlama ve tehdite döktüler. İstanbul’daki elçilerini geri çağırdılar. Osmanlı İmparatorluğu, bir savaşa hazır olmamakla birlikte, kendine sığınanları geri verecek kadar onursuz bir devlet olmadığını açıkladı.
- Avrupa’nın endüstrileşmiş ülkeleri, kendi nüfusları ve toprak büyüklükleri ile oranlanamayacak kadar büyük toprakları sömürge yönetimleri altına sokmuşlardı. Örneğin İngiltere’de anavatanda yaşayan bir kişiye karşılık, sömürgelerde yaşamakta olan insan sayısı 7,7 idi. Yine, İngiltere’nin sömürge toprakları, anavatan topraklarının 94 katı idi. Fransa topraklarının da % 5’i anavatan, geri kalanı koloni topraklarıydı.
- Müslüman Boşnaklar, bu kez kendiliklerinden Avusturya’ya karşı direnme hareketine giriştiler. Bosna Hersek’i henüz terk etmemiş olan Osmanlı askerleri de Boşnaklara katılınca, ciddi bir direnme başladı. Direnmenin merkezi Saraybosna idi. Hacı Salih Efendi’nin başkanlığında bir hükümet oluşturdular. Hacı Salih Efendi, herkesin servetinin % 20’sini bu mücadele için vermesini isteyerek, 17-60 yaş arasındaki tüm erkekleri silah altına çağırdı. Böylece 90 bin kişilik bir ordu ortaya çıktı. Ve Avusturya bu ayaklanmayı kırabilmek için Bosna’ya sevkettiği asker sayısını 165 bine yükseltti.
- Babıali, Birinci Dünya Savaşı öncesi gelişmelerin ve kendini bekleyen tehlikelerin farkındaydı. Ve Abdülhamid’in başlattığı “denge politikası”nı İttihatçılar da sürdürüyorlardı. Avrupa’da savaş patlak verince, Babıali Londra’ya başvurmuş ve Boğazlar ve toprak bütünlüğü konusunda güvence verilirse, Almanya ile yapmış olduğu anlaşmaya rağmen, savaşa girmeyebileceğini bildirmişti. Ancak İngiltere bu öneriye ilgi duymadı. Zira, Rusya ile yaptığı gizli anlaşmalarla, Osmanlı topraklarının paylaşımını çoktan yapmıştı. Kısaca belirtmek gerekirse, Osmanlı savaşa girmese bile, eğer savaşı İngiltere-Rusya-Fransa kazansaydı, imparatorluk parçalanacaktı. Bu koşullar altında savaşa Almanya’nın yanında girmekten başka çare yoktu.

 

Nazife Şişman’dan

Biz Tanzimat’tan bu yana “gavura gavur dememe”nin “terbiyesi”ni edinmeye çalışıyoruz. Ama “gavur” meseleyi çözmüş: “Farklı” diyerek meramını ifade ediyor.
Avrupa Birliği’ne giriş süreci, özellikle dindar kesimde, dini özgürlüklerin garantisi olarak görülüyor. Oysa, küreselleşme ile birlikte belirginleşen kültürel çatışma alanlarının başında din gelmektedir. AB’ye uyum yasaları çerçevesindeki tartışmalar da bunu gösterdi zaten. Zina gibi, eşcinsellik gibi konular, Müslümanların dinleri ile “Avrupa değerleri”, “küresel değerler” denilen standartlar arasında yoğun çatışma yaratacak en belirgin alanlar. Yani artık “gavura gavur” dememeleri yetmiyor Müslümanların; “günaha günah” dememenin terbiyesini de edinmeleri bekleniyor onlardan.
[Küreselleşmenin Pençesi, İslam’ın Peçesi, Küre Yayınları.]

 

Umberto Eco’dan
“Bir camiye girmeden önce, ayakkabılarımı çıkarırım. Eğer ayakkabılarımı çıkarmak istemiyorsam, başka bir yere giderim. İslam dininin alkol tüketimini yasaklamasına itiraz edemem; eğer bu görüşe katılmıyorsam, Müslüman olmam.”
Bir hıristiyan olan Eco’nun bu sözlerini, içki yasağına karşı olan Müslümanlara hatırlatmak gerek...

 

Napolyon’dan
“Küçük Avrupa, insana kafi miktarda şan ve şeref temin etmiyor. Doğu’ya gitmeli. Bütün büyük zaferler oradan gelmektedir.”
Napolyon, bu sözleri, Mısır seferine çıkmadan evvel söylemiştir. Bence, Avrupa Birliği maceramıza, bu söz eşliğinde bakmalıyız. Nitekim, Refah-yol hükümeti kurulduğunda, başbakan, ilk olarak Batı’ya değil, Doğu’ya gitmiştir. Çünkü orada “şan ve şeref” vardır. Yine, D-8’i kurması da böyle bir şeydir.