Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 74. Sayfa - Ibrahimtenekeci

Şikayet, fakat kime?

  Pazar günü öğleden sonra, bir arkadaşımla beraber, Ayvansaray bölgesindeki camileri ve sahabe kabirlerini geziyoruz. Camiler dökülüyor, fakat surlar restore ediliyor; bunu görüyoruz.
Arkadaşım, İslam mahallesinin ortasındaki bakımlı kiliseyi göstererek, “bunun ne işi var burada” diye soruyor. “Onu bırak da, asıl şuraya bak, bunların ne işi var burada” diyorum.
Manzara şu: Sahabe mezarının beş on metre ilerisinde, gençler, üstelik mahallenin gençleri, ikindi vaktinde bira içiyorlar. Sokakta, mahallenin ortasında, üstelik ayakta.
Yoldan kadınlar, genç kızlar geçiyor...
Eskiden “mahallenin büyükleri” olurdu, böyle rezilliklere müdahale ederlerdi. Şimdi, ne büyük kaldı, ne de büyükleri dinleyen.
Gezdiğimiz yerlerde; camilerin çevreleri, mezarlıklar,  parklar, surlar, velhasıl her yer boş içki şişeleriyle, cam kırıklarıyla dolu. Bölgeyi, adeta açık hava meyhanesine çevirmişler.
Şikayet... Ama kime?
İnsanları, parti merkezlerinde içki içmeye davet edenlere mi?
Pazartesi günü, İstiklal Caddesi’nde yürürken, biri Uzakdoğulu iki kadın, kalabalığa ücretsiz İncil dağıtıyordu. Bir tane de bana uzattılar. Uzakdoğulu olan uzattı. Yüzünde, mandalla tutturulmuş bir gülümseme vardı.
Kaşlarımı çattım ve yüksek sesle “git başımdan” dedim. Fakat bu iki kelime, gülüşünden bir şey eksiltmedi. Ya anlamadı, ya da gülüşünü otomatik pilota bağlamış.
Tuhaf olanı şuydu: Açık bir şekilde misyonerlik faaliyeti yapan bu iki kadının birbuçuk iki metre ötesinde, duvarın dibine dizilmiş 15-20 kadar çevik kuvvet polisi vardı. Oda Kule’nin orada. Yani, her şey, devletin ve güvenlik güçlerinin gözü önünde oluyordu.
Polislere, “böyle bir şeye nasıl müsaade ediyorsunuz” diye çıkışmayı düşündüm. Fakat Türkiye’de sapla saman birbirine iyice karıştığı için, bu fikrimden vazgeçtim. Belli ki, ellerinde yetki olsa, böyle bir şeye müsaade etmeyecekler.
Şikayet... Ama kime?
Hıristiyan dünyasını memnun etme yarışına girenlere mi?

Kaybettiklerimiz...
Kaç gündür şunu düşünüyorum: Millet olarak, şaşırma duygumuzu kaybettik. Artık, hiçbir şey bizi şaşırtmaz oldu.
Milyar dolarlık vurgun yapıp hiçbir cezaî durumla karşılaşmayan da; bir dilim baklava için şu kadar yıl ceza alan da bizi şaşırtmıyor.
Süleymaniye’de Türk askerlerinin tutuklanıp kafalarına torba geçirilmesi de bizi hiç şaşırtmadı; askerlerimizin direnmeyip hemen teslim olması da...
Önceden, bir cinayet vakası günlerce konuşulur, destanlara konu olurdu. Şimdi, seri cinayetler işleyen bir katil bile ilgi görmüyor.
Çocukları kirleten bir sapıkla ilgili habere bile, “bir insan bunu nasıl yapar” şaşkınlığıyla yaklaşmıyoruz.
Şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntemler geliştirip olmadık işlere imza atanlara da şaşırmıyoruz.
Edebiyatta da durum pek farklı değil. Çok yeni bir üslup geliştirseniz, kimsenin aklına gelmeyen bir konuda harika bir kitap yazsanız bile, kimse dönüp bakmıyor.
Artık her şey sıradan, her şey olağan. Bu ülkede, bundan sonra her şey olabilir. Nitekim, eve giren hırsız değil de, hırsızı etkisiz hale getiren ev sahibi daha ağır ceza alıyor.
Şaşırma duygusunu kaybetmek, tek başına bir şey değildir. Beraberinde, dikkatli olma ve soru sorma yeteneği de kaybolur. Bunlar olmayınca da, toplum, bütün tehlikelere açık ve savunmasız hale gelir.
Şaşırma duygusunu kaybeden, şaşkına döner!