Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hepimiz tehlikedeyiz - Ibrahimtenekeci - 75. Sayfa

Hepimiz tehlikedeyiz

Misyonerlik faaliyetleri, artık sıradan bir vaka haline geldi. Şimdi, bir adım ötesi için çalışmalar yapılıyor. Peki, nedir bu çalışmalar?
Çok satan gazetelerin hafta sonu eklerini karıştırıyorum. İşte, haberlerden bir haber; hem de birinci sayfada, fotoğraflı: “İzmirli hıristiyan Türkler belgesel oldu.” Başlığın altında şu spot var: “Belgeselde, İzmir’de yaşayan bu insanların kente olan bağlılıkları, sevgileri ve doğdukları şehre hizmet için var güçleriyle çalışmaları anlatılıyor.”
Söylemek istedikleri şu: Siz bu toprakları ne kadar seviyorsanız, onlar da o kadar seviyor. Siz Türkiye’ye ne kadar bağlı iseniz, onlar da o kadar bağlı. Yani, din hanelerinde yazanın dışında, sizden bir farkları yok.
Özellikle son iki yılda, bu topraklarda yaşamış olan din ve kültürlerle ilgili yoğun bir yayın [kitap, dergi, makale vb.] kampanyası var. Buna, konuyla ilgili açık oturumları, konferans ve panelleri de ekleyin.
Mesela, eski Trabzon’la ilgili neredeyse her ay yeni bir kitap çıkıyor. Kitapların ortak özelliği, Trabzon’da eskiden Rumların yaşadığı ve şimdi Müslüman olarak yaşayanların önemli bir kısmının bir zamanlar hıristiyan olduğu. Ola ki, dini hassasiyetleri zayıf olan birileri bu kitapları okur ve etkilenir.
Aynı gazetelerin kitap eklerini karıştırıyorum. Sözgelimi, Radikal Kitap’ta, “Kayıp geçmişin peşinde” başlığı altında, Türkiye’de yaşayan / yaşamış olan gayri müslimleri, onların sıkıntılarını, kültürlerini, tehciri, mübadeleyi, bu ülkeye hizmetlerini konu edinen kitaplar tanıtılıyor. Yazının giriş bölümünde, azınlıklar için, “Türkiye’nin yitirdiği değerler” deniliyor. Yine, aynı kitap ekinin ilerleyen sayfalarında, “İyi Ermenileri” konu edinen bir eser daha tanıtılıyor. Kitabın yazarı, Ermenileri iyi tanımadığımızın ve 1915’teki olaylardan sonra bu topluma çok yabancılaştığımızın altını çiziyor. Tanısak, severmişiz.
Sonra gazetelere bakıyorum. Mesela, Hürriyet gazetesinin birinci sayfasında bir haber dikkatimi çekiyor. “Mason locasında yönetim değişti” başlığı ile fotoğraflı olarak verilen haber, başlıktan da anlaşılacağı gibi, bir görev değişimini okuyucuya bildiriyor. Hadi, Atatürk’ün masonlarla ilgili yasaklarını gündeme getirmekten vazgeçtim. Fakat, şunu sormaktan vazgeçemem: Türkiye’de birçok önemli kurum, vakıf ve dernekte gerçekleşen görev değişimini hiç görmeyip de, mason locasındaki değişimi birinci sayfalarına yansıtanlar, bunu hangi amaca hizmet için yapmaktadırlar?
İşi uzatmamak adına, sorumun cevabını da vereyim: Farkındaysanız, yapılan olumlu yayınlar neticesinde, Masonlar da artık “bizden biri” oldu. İçimizden biri. Hatta daha fazlası: İrticayla mücadele ediyorlar, Anıtkabir’e çıkıyorlar, çağdaş ve laik devleti destekliyorlar; Müslümanların hakkı söz konusu olduğunda ise üç maymunları oynuyorlar.
Yine, malum gazetelerin birinde, ekonomimizin, Ermeni ve Rumları bu topraklardan uzaklaştırdığımız için çöktüğüne dair geniş bir haber okudum. Habere göre, kendimiz etmiş, kendimiz bulmuşuz. O insanları kovmakla, büyük yanlış yapmışız.
Bütün bunların yanı sıra, Müslüman Türk halkına, başka bir propaganda daha yapılıyor. O da şu: Türk halkına, pişmanlık üzerine kurulu bir tarih bilinci veriliyor. Sözgelimi, Sarıkamış Harekatı’nı bir “facia” olarak sunuyorlar. Güya, tek kurşun atmadan, doksan bin askerimiz donarak ölmüş. Oysa, Sarıkamış Harekatı, bir dram ya da facia değil, kahramanlık destanıdır. Orada, savaş tarihinde benzeri görülmemiş bir emre itaat yaşanmıştır. [Sırası gelmişken, Sarıkamış Harekatı ve Enver Paşa başlıklı uzun bir yazı yazdığımı da söyleyeyim.]
Açık oturumlarda bile, Çanakkale’de bir şeyin değişmediği, düşmanın 1914’te değilse bile, 1918’de elini kolunu sallayarak İstanbul’a girdiği konuşuluyor. Ve orada şehit olan askerlerimizin aziz ruhları rencide ediliyor; İslam’ın en büyük düşmanlarından biri olan Çarlık Rusya’sının çökmesine neden olan koskoca bir zafer ortada dururken, savaştaki “doğaüstü” olayların yaşanıp yaşanmadığı, yerli ve yabancı turistlere bölgeyi gezdiren tesettürlü rehberlerin neler anlattığı tartışılıyor. Bir anlamda; Türk milletinin boşuna savaştığı, bütün bu çileleri yok yere çektiği fikri, inceden inceye enjekte ediliyor.
Dikkat ederseniz, artık, Sarıkamış veya Çanakkale’deki düşman kayıplarından söz edilmiyor. Ermeni vahşetine de, bir iki gazeteden başka değinen kalmadı.
Bir yandan Avrupa Birliği’nin azınlıklarla ilgili talepleri, talimatları, beklentileri... Bir yandan Ermeni, Rum ve Musevilerle ilgili olumlu bir yayın kampanyasının başlatılması... Bir yandan da Müslüman Türk halkının şanlı geçmişiyle irtibatının koparılması ve sadece acıların, kayıpların gündeme getirilmesi...
Bu üçünü yan yana getirdiğimiz vakit, ileriki yıllara bir hazırlık olduğunu görmekte zorlanmıyoruz. Evet, Anadolu’daki nüfus yapısını yeniden şekillendirmeye, Türk halkının sıklaştırdığı safları gevşetmeye, vücudumuza zararlı virüsler [gayrimüslimler] zerk etmeye, bu ülkenin tek sahibi olduğumuz gerçeğini yıkmaya çalışıyorlar.
Daha şimdiden, “aslında onlar iyi insanlarmış” diyenlerin sayısı, demeyenlere yaklaştı.

Not defterimden
*Aragon, bir şiirinde, “Göğsüne bastırırken kırar sevdiği şeyi” demiş. Nermin annemizin cenaze töreninde, Erbakan hocamızın ezilme tehlikesi atlatması, buna benziyor biraz.
*Şu sıralar, Bereket başlıklı bir şiire çalışıyorum. Haliyle, bereketin ne olup ne olmadığını da çok düşünüyorum. Mesela şöyle bir şey aklıma geldi: Amerikan askerlerinin hiç bereketi yok. Her gün bir iki tane Amerikan askeri öldürülmesine rağmen, hiç birikmiyorlar. Hâlâ iki bin civarındalar...
*Nurettin Topçu, isyanın bile ahlaklı olmasını istemiştir. Yanılmıyorsam, şu sözü de o söylemiştir: “Zaferin değerini kazananlar bilmez, onu mağluplara sorun.”
*Osmanlı ile Amerika arasındaki farkı sordu. “Osmanlı, gücünü göstermez, hissettirirdi. Amerika ise, bunun tam tersini yapıyor” dedim.