Üstad Mustafa Kutlu - Ibrahimtenekeci - 79. Sayfa
|
Üstad Mustafa Kutlu, uzun hikaye serisini Chef ile taçlandırdı. Adından da
anlaşılacağı gibi, kitapta, aynı çatı altında yaşayan ama her geçen gün
birbirine yabancılaşan insanların öyküsü anlatılıyor. Hikayenin kahramanları, parlak başlangıçların, hazin sonların insanları... Aile, çınar olma özelliğini yitirip çekirdeğe dönüştükten sonra, bütün aile mensupları, geleceğini garanti altına alma telaşına düştü. Önceden, “elden ayaktan düşünce çocuklarım bana bakar” diyen anne babalar; şimdi, “yaşlanınca ne olacağım” sorusunun cevabını aramaya koyuldular. Her evlenen yuvadan ayrıldığı için, her evlilik, yeni ve büyük masraflar anlamına gelir oldu. Hal böyle olunca, tek amaçları kazanmak, biriktirmek, satın almak ve ilerisi için yatırım yapmak için didinen bir insanlar topluluğu ortaya çıktı. Ve böyle bir toplumda, ince şeyleri anlamaya ne kimsenin vakti oldu, ne de kimsenin böyle bir derdi... Mustafa Kutlu, işte bu insanların, yani bizlerin trajedisini anlatıyor. Üç kişilik bir aile üzerinden yapıyor bunu: Hüsnü - Arzu çifti ve çocukları Özgür. Kitapta, insanı bir makineye, bir yarış atına çeviren kapitalizmin de sıkı bir eleştirisi yapılıyor. Makineye dönüşen insan, elindekiyle yetinmiyor, şükretmiyor, gerçekçi olamıyor, hep daha fazlasını istiyor. Ve büyük işlerin peşinde olduğu için, sürekli hayalkırıklığına uğruyor. Kutlu, doğrudan sistemi eleştirmek yerine, kahramanlarını konuşturarak yapıyor bunu: “Benim gözüm hep yükseklerde oldu. Belki de bu sebepten yerimi bulamadım, bir baltaya sap olamadım. İlyas gibiler duracakları yerde durdular, bir meslek, bir dükkan sahibi oldular, ben hâlâ ‘büyük iş’ peşindeyim.” [Sayfa 185] Geçenlerde, bir dost meclisinde, sadece bazı markaların değil, insanların da sahtesi çıktı demiştim. Kitaptaki şu satırlar, olayın bu kadarla da kalmadığını gösterdi bana: “Sahte bir dünyada yaşıyoruz Arzu. Her şey sahte. İlişkiler, aşklar, alış veriş. İnsanlar her türlü yalana kanmak üzere yetiştiriliyor. Dünyada bir sistem var, sürekli yalan üretiyor ve bu yalanları satıyor. Kâh gönül rızası ile, kâh metazori.” [Sayfa 171] İlişkiler sahte olunca; dostluk, arkadaşlık gibi kavramların bile içi boşalıyor. Buna, rekabet de eklenince, özellikle iş ortamınızdaki insanlar, “mesai arkadaşı” değil de, birer rakip olarak karşınıza çıkıyor. Sözgelimi, Hüsnü Bey onca yıllık memur olmasına rağmen şeflikten öte geçememiş, bir türlü müdür olamamıştır. Müdür koltuğuna oturmak ve iyi bir araba almak, neredeyse tek amacıdır. Müdür olamadığı ve beklentileri karşılayamadığı için, ailesi, onu beceriksizlikle suçlamaktadır. Kendine olan güvenini kaybetmiştir. Gidecek dostu yoktur. Ayrıca, aile mensupları arasındaki bağlar zayıftır. Maneviyatı da zayıftır. Dertleşme, içini dökme ihtiyacı hissettiği zaman, pek hoşlanmamasına rağmen, meyhaneye, hiç tanımadığı insanların yanına gitmektedir. İşte bu yüzden, kitabın anahtar kelimesi “trajedi”dir. İyice küçülüp parçalanan ailelerin, kanaat kavramını bir kenara bırakıp kendini tüketim ekonomisine kaptıranların, sistemin ürettiği yalanlara kananların, her geçen gün yalnızlaşan insanların trajedisi... Bir noktanın daha altını çizmek istiyorum: Mustafa Kutlu, bugüne kadarki eserlerinde, hep, aşina olduğumuz insanların hikayesini yazmıştı. Bu kez, mahallenin dışına çıkıyor ve başka bir dünyanın kapılarını aralıyor. Bankada çalışan, meyhaneye giden, mutsuz bir evliliği olan, yeni arayışlar peşinde koşan Hüsnü Bey ve ailesi. Sözgelimi, Kutlu’nun eserlerinde gözleri pırıl pırıl olan Kerimleri hep görüyorduk; bu kez, gözleri fırıl fırıl olan Özgürlerle karşılaşıyoruz. Dolayısıyla, Chef, hem Kutlu için, hem biz Kutlu okurları için yeni bir kitap. Her yenilik, soru ve sorunları da beraberinde getirir. İşte tam bu noktada, Kutlu’nun hikayedeki ustalığı devreye giriyor ve bu yenilik, bizler için bir okuma şölenine, bir hava değişimine dönüşüyor. Çünkü, dışarıdan bakılarak yazılmış hissine kapılmıyoruz. Çünkü, sahici olduğu için inanıyor, ikna oluyoruz. Kutlu, bu eseri ile, Türk edebiyatına yeni ve geniş bir pencere açmıştır. Bize düşen, okumak ve “hayırlı olsun” demektir. Dergâh Yayınları, 0212 520 46 96 Kitap Postası Aylık olarak yayınlanan Kitap Postası, dokuzuncu sayısına ulaştı. Dergiyi, bu kadar kısa sürede emsallerinden ayıran ve bir adım öne çıkaran özellik, “yaşayan edebiyat”a evsahipliği yapmasıdır. Yine, yüzünün kardeşlerine dönük olması, başka camialara yaranmak gibi bir derdinin bulunmaması da takdire şayandır. Tabii bütün bunlar, Asım Gültekin’in çabalarıyla olmaktadır. Bu arada, İz Yayıncılık’ı da tebrik etmek gerekiyor. Bu yayınevi, derginin sahibidir. Fakat, diğer yayınevlerine ne kadar yer veriliyorsa, İz Yayıncılık’a da o kadar yer verilmektedir. Böylece, bağımsız bir kitap dergisi nasıl olur, hep birlikte görmüş bulunuyoruz. Kitap Postası’nın aralık sayısında, kayda değer olan, mutlaka anılması ve okunması gereken birçok çalışma var: Kâmil Büyüker’in İsmail Kara ile yaptığı söyleşi, Cevat Akkanat’ın Mehmet Akif Ersoy’u anlatan kitapları önümüze sermesi, Cihan Aktaş’ın “ben yayıncı olsam” sorusuna verdiği cevabı, Erdem Beyazıt’ın Sezai Karakoç’un şiiriyle ilgili düşünceleri, Erdoğan Taştan’ın Mesnevi değinisi, Ali Görkem Userin ve Mustafa Balcı’nın Halil İnalcık’la ilgili yazıları, İlker Jandar’ın İmam Rabbini’nin tasavvuf düşüncesindeki yerini incelemesi, Rasim Özdenören’in sansür ve düşünce özgürlüğüyle ilgili görüşleri, Hasan Aycın’ın nefis çizgileri; dikkat çekici çalışmalardan sadece bir kaçı. Ayrıca, onlarca yeni kitabın tanıtımı, kültür sanatla ilgili birçok etkinliğin, haberin, gelişmenin okuyucuya duyrulması ve mini söyleşiler... Edebiyat dünyasını sıcağı sıcağına takip etmek ve daha sağlıklı okuma listeleri hazırlamak isteyenler, Kitap Postası’nı mutlaka takip etmeliler. 0212 520 72 10 |
|||||
İslami Okul Okulların En Önemlisi