Kulliyatlar - 83. Sayfa - Ibrahimtenekeci
Sezer Mekke’ye gitmelidir
|
Yedi ve sekiz aralık tarihlerinde Mekke’de yapılacak olan İslam Zirve
Konferansı’na Cumhurbaşkanı Sezer’in katılmama kararı alması, bazı yazarlar
tarafından “tutarlı bir davranış” olarak yorumlandı. Bugüne kadar hiç camiye gitmemiş, kutsal mekanlardan hep uzak durmuş olan Sezer, bugünden sonra da aynısını yaparsa, yanlış bir iş yapmış olmazmış. Ben bu görüşe katılmıyorum. Bu görüşü dillendirenlerin amacı, tepkilerin önünü kesmek, yapılan yanlış işlere milleti alıştırmak ve asıl niyeti gizlemekten başka bir şey değildir. Sezer hangi düşünce tarzına mensup olursa olsun, sonuçta, nüfusunun yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülkenin cumhurbaşkanıdır. Ve bu, bağlayıcı bir durumdur. Sezer’in camiye gitmemesi kişisel bir tercihidir, kendisini bağlar. Fakat Müslüman Türk milletinin temsilcisi olarak İKÖ toplantısının yapılacağı Mekke’ye gitmemesi, yetmiş milyon insanı ilgilendirir. Hatta, sadece bugünü ve yarını değil, o muazzam geçmişimizi de ilgilendirir. Sezer, nüfusun yüzde birinin temsilcisi olsa bile, Mekke’deki toplantıya gitmelidir. Rusya’nın İslam Konferansı Örgütü’ne üye olmaya çalıştığını hatırlatırsak, demek istediğimiz şey, sanırım daha iyi anlaşılır. Sezer’in Mekke’deki toplantıya katılmama kararı alması, aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni de “tutarsız” bir konuma getirmiş, kendi iç çelişkilerini ortaya çıkarmıştır. Bir yandan, her fırsatta “devlet-millet kaynaşması”ndan bahsedeceksiniz; bir yandan da, milyonlarca Türk vatandaşının gitmek için can attığı kutsal topraklara gitmeyeceksiniz. Bu, samimiyetten yoksun bir davranıştır. Cumhurbaşkanı Sezer’in ve onun temsil ettiği “zihniyet”in durumu, bana, Mesnevi’de geçen bir hikayeyi hatırlattı. İri cüsseli bir adam, sırtına aslan dövmesi yaptırmak ister. Dövmeci daha ilk iğneyi batırdığında, adam, “yandım anam” diye feryat eder. Ve dövmeciye, “şu anda aslanın neresini yapıyorsun” diye sorar. “Kuyruğunu” der dövmeci. “Bırak” der adam, “benim aslanım kuyruksuz olsun.” Dövmeci bir iğne daha batırır. Adam, yine acıyla bağırır ve sorar: “Neresini yapıyorsun?” “Kulağını...” “Bırak, kulaksız olsun...” Kuyruktu, kulaktı, burundu derken, aslandan geriye bir şey kalmaz. Hikayemiz biraz buna benziyor. Bir yandan Türkiye’nin Müslümanlara ait bir ülke olduğu söyleniyor, bayrak-millet edebiyatı yapılıyor; bir yandan da başını örtenler, dinin emirlerini yerine getirmeye çalışanlar, Müslümanca işler yapma gayretinde olanlar engelleniyor. Böylece, ortaya, Cumhurbaşkanının Mekke’ye gitmek istemediği bir İslam ülkesi çıkıyor. Ne kadar acı... * Bu arada, aslan örneği verdim diye, devletimizin aslan gibi olduğu anlışılmasın. “Aslan, kuyruğu ile uğraşmaz” imiş. Devletimiz, habire iç tehditten, irticadan bahsederek, kendi insanıyla uğraşarak, zaten aslan olmadığını itiraf ediyor. Paramız nasıl pul oldu? Bazı deyimlerin çıkış noktasını merak eder, bu merakımı gidermek için de küçük çaplı araştırmalar yaparım. Son olarak, “paramız pul oldu” deyimi dikkatimi çekti. Bu deyim, son kırk yılda yaşanan enflasyon dönemine ait olamazdı. Cumhuriyet’in ilk yıllarına da ait olamazdı, çünkü o zamanlar paramız değerliydi, böyle bir durum söz konusu değildi. Öyleyse, Osmanlı dönemine bakmakta fayda var. 1877 ve 1878 yıllarında yaşanan bozuk para sıkıntısının giderilmesi amacıyla, hükümet, 20 bin keselik 5 ve 10 paralık bakır sikkelerin basımına karar verir. [Sultan Abdülaziz dönemi.] Bu sikkelerin basımı zaman alınca, ‘pul para’ çıkarılması yoluna başvurulur. Basiret ve Vakit gazetelerinde yayınlanan resmi bildiriyle de, Mart 1878 tarihinde 5 bin keselik pul paranın çıkarılacağı halka duyrulur. 13 Mart - 4 Mayıs 1878 tarihleri arasında 10 paralık puldan 6.666.400 adet, 20 paralık puldan da 1.666.800 adet basılıp piyasaya sürülür. Halk, bir yandan pul paraları kullanır, bir yandan da “Paramız pul oldu” diye söylenir. Ve bu deyim, böylece dilimize yerleşmiş olur. Sultan Abdülaziz’den sonra da, dönem dönem, bozuk para sıkıntısının giderilmesi için ‘pul para’ basma yoluna gidilir. Fotoğrafını gördüğünüz 5 ve 10 paralık ‘pul paralar’, Sultan Reşat döneminde basılmıştır. Kaynak: Osmanlı İmparatorluğunda Kağıt Paralar, Mehmet S. Tezçakın, Güçlü Kayral. “Dayanılacak gibi değil” İbrahim Paşalı ile dertleşirken ortaya çıktı: Her ikimiz de 1900 ile 1935 dönemlerine merak salmış ve resmi tarihin dışına çıkıp birbirimizden habersiz olarak aynı kaynaklara yönelmiş, aynı kitapları okumuşuz. Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyetin kuruluşu, devrimler, inkılaplar... Bu yıllar, bana kalırsa, Müslüman Türk milletinin en hayatî dönemlerinden biridir, belki de birincisidir. Kitaplardan, isimlerden, olaylardan, hatıratlardan konuştuktan sonra, “şimdi hangi kitapları okuyorsun” diye sordu. O yılları anlatan kitapları okumayı bıraktığımı söyledim. Çünkü, yaşananları, haksızlıkları ve dönen dolapları öğrendikçe, mideme ağrılar giriyor, ruhum daralıyor. Haliyle, çok üzülüyorum. Meğer o da aynı gerekçelerden dolayı okumayı bırakmış. “Dayanılacak gibi değil” diyor. |
|||||
İslami Okul Okulların En Önemlisi