Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kara Kuvvetlerimizin yeni brövesi - Ibrahimtenekeci - 87. Sayfa

Kara Kuvvetlerimizin yeni brövesi

Hükümet, yeni paralarımızda Mustafa Kemal Atatürk’ün resmini kullanmasaydı; kıyamet kopar, yer yerinden oynardı. Fakat Kara Kuvvetleri Komutanlığı, brövesinden Atatürk’ün resmini çıkarınca böyle bir şey olmadı.
Çünkü, birinin niyetini sorgulayabilir, diğerinin niyetini ise sorgulayamayız. Biri mutlaka kötü, diğeri ise mutlaka iyi niyetlidir!
Benim dikkatimi çeken ise, bröveden Atatürk’ün resminin çıkarılmasından çok, Kara Kuvvetleri’nin yeni imaj arayışıdır, böyle bir şeye gerek duyulmasıdır.
Eski brövenin üstünde, “Milattan Önce 209” yazıyordu. Gerçi yenisinde de aynı tarih yazıyor. Fakat, eski brövede Osmanlı armasını hatırlatan bir görüntü vardı: Tuğlar, sancaklar, mızraklar... 
İkinci brövede ise bunların hiçbiri yok.
Sancakların yerini defne dalları, tuğların yerlerini bir miğfer, mızrakların yerini ise iki kılıç almış. Yani, sancakların değil, defne dallarının altında olacağız.
Biraz dikkatli bakınca, kılıçların Türklere has kılıçlar olmadığını görüyoruz. Daha çok, İngiliz kılıçlarına benziyorlar. Miğferin de İngiliz tipi miğfer olduğunu söyleyebiliriz. Zaten TSK’da iki tip miğfer vardır: İngiliz ve Alman tipi miğferler.
Konu “başkaları”ndan açılmışken, defnenin de Yunan kültürüne ait olduğunu hatırlatalım.
Dolayısıyla, eski bröve Doğu’yu çağrıştırırken, yeni bröve Batı’yı çağrıştırıyor. Belki de bu, bilinçli bir tercihtir.
Ege denizinde yapılan bir tatbikatta, bir savaş gemimizin “sancak” olarak Avanak Avni’nin resmini göndere çekmesi gibi...

Garip ama gerçek
Lidyalıların başşehri Sard, şimdi, Manisa ili, Salihli ilçesi, Mustafa Bey köyü sınırları içerisindedir. Dünya tarihinin önemli devletlerinden birine başkentlik yapmış koskoca bir yerleşim biriminin düştüğü şu hale bakın? Demek ki, “ne oldum değil, ne olacağım” demeli...

Çıktık açık alınla...
Televizyonu açtığımda belgesel başlamıştı. Dolayısıyla hepsini seyretme imkanım olmadı. Galiba son bölümlerine yetiştim.
TRT 2’de yayınlanan Cumhuriyet belgeselinden bahsediyorum.
Belgeselin konusu, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar Batılılaşma adına yapılan işler, girişimler. Amaç; çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak.
Seyrettiğim kadarıyla, her branşa bir kaç dakika ayırmışlar. Mesela müzik alanında gerçekleştirilen başarılar anlatılırken, Sertap Erener’in Erovizyon Şarkı Yarışması’nda seslendirdiği Everyway That I Can parçasının görüntüsü veriliyor. Dansçı kızların insanları tahrik etmek için ne gibi figürler yaptığını, Müslüman Türk milletini hangi kıyafetlerle temsil ettiğini söylememe bile gerek yok. Hele, Türkçe konuşan bir milletin İngilizce temsil edilmesi konusuna hiç girmeyeceğim.
Sinema bölümünde Duvara Karşı filminin ve Sibel Kekili’nin görüntüleri var. Bildiğiniz gibi, bu film, Berlin Film Festivali’nde, Yabancı Film dalında Altın Ayı Ödülü’nü almıştı.
Yerlisiyle yabancısıyla birçok eleştirmen, bu filmi “porno” olarak değerlendirmiş, filmdeki erotik sahneler çok tartışılmıştı. Üstelik, filmin başrol oyuncusu Sibel Kekili’nin daha berbat porno çekimlerinde yer aldığı da ortaya çıkmıştı. Kendisi, porno alanında ülkemizi “başarı”(!) ile temsil ediyordu.
Edebiyat alanında Orhan Pamuk’un görüntüsüyle karşılaşmam, beni az da olsa sevindirdi. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek gibi bir şeydi bu.
Pamuk, her ne kadar ilk iki kitabından sonra edebiyatı bırakıp pazarlama işleriyle uğraşsa da, gittiği her yerde ülkesini kötülemek gibi bir alışkanlığa sahip olsa da, katıldığı bir ödül törenine Türkiye Cumhuriyeti’nden bir yetkilinin ‘bile’ gelmemesini “şeref” olarak görse de, bu, diğer iki örnekten daha kötü olduğu anlamına gelmez.
Herhalde bu kadar örnek yeter. Cumhuriyet belgeselinin nasıl bir şey olduğunu anlayan anlamıştır. Demek ki, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak, böyle bir şey oluyor. Yani, ahlaki değerlerinden ne kadar uzaklaşırsan, o kadar çağdaşlaşmış sayılıyorsun.
Burada asıl tartışılması gereken, bu belgeseli kimin hazırladığı değil, kimin yayınlanmasına müsaade ettiğidir. TRT’nin bir devlet kuruluşu olduğunu göz önüne alırsak, devletin başında muhafazakâr bir zihniyetin bulunduğunu düşünürsek, perhiz ile turşuyu aynı cümle içinde kullanabiliriz.
Belgeseli hazırlayan zihniyetin dindar insanlara ne gözle baktığını da ortaya koyalım ki, çerçeve tamamlansın.
Dün akşam, bir televizyon kanalında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin türban aleyhine verdiği karar ve türbanlı öğrencilerin son durumu tartışıldı. Leyla Şahin de programın konukları arasındaydı.
Yıllarca devletin avukatlığını yapmış bir profesör, inancı gereği başını örten kızlarımızla ilgili şu çarpıcı örneği verdi: “Kapkaç yapan çocukları nasıl aileleri bu kötü yola sevk ediyorsa, türban takan kızları da aileleri bu yola sevk ediyor. Her iki kesim de aile kurbanı.”
“Sözün tükendiği an” deyimi, galiba bu durumlar için geçerli. Kapkaççı, insanların canını yakıyor. Başını örten kızların ise canı yakılıyor.
İkisini aynı kefeye koymakla porno filminde oynamak arasında ne fark var? İkisi de aynı şey...