Kara Kuvvetlerimizin yeni brövesi - Ibrahimtenekeci - 87. Sayfa
Kara Kuvvetlerimizin yeni brövesi
Hükümet, yeni paralarımızda Mustafa Kemal Atatürk’ün resmini
kullanmasaydı; kıyamet kopar, yer yerinden oynardı. Fakat Kara Kuvvetleri
Komutanlığı, brövesinden Atatürk’ün resmini çıkarınca böyle bir şey olmadı.
Çünkü, birinin niyetini sorgulayabilir, diğerinin niyetini ise sorgulayamayız.
Biri mutlaka kötü, diğeri ise mutlaka iyi niyetlidir!
Benim dikkatimi çeken ise, bröveden Atatürk’ün resminin çıkarılmasından çok,
Kara Kuvvetleri’nin yeni imaj arayışıdır, böyle bir şeye gerek duyulmasıdır.
Eski brövenin üstünde, “Milattan Önce 209” yazıyordu. Gerçi yenisinde de aynı
tarih yazıyor. Fakat, eski brövede Osmanlı armasını hatırlatan bir görüntü
vardı: Tuğlar, sancaklar, mızraklar...
İkinci brövede ise bunların hiçbiri yok.
Sancakların yerini defne dalları, tuğların yerlerini bir miğfer, mızrakların
yerini ise iki kılıç almış. Yani, sancakların değil, defne dallarının altında
olacağız.
Biraz dikkatli bakınca, kılıçların Türklere has kılıçlar olmadığını görüyoruz.
Daha çok, İngiliz kılıçlarına benziyorlar. Miğferin de İngiliz tipi miğfer
olduğunu söyleyebiliriz. Zaten TSK’da iki tip miğfer vardır: İngiliz ve Alman
tipi miğferler.
Konu “başkaları”ndan açılmışken, defnenin de Yunan kültürüne ait olduğunu
hatırlatalım.
Dolayısıyla, eski bröve Doğu’yu çağrıştırırken, yeni bröve Batı’yı
çağrıştırıyor. Belki de bu, bilinçli bir tercihtir.
Ege denizinde yapılan bir tatbikatta, bir savaş gemimizin “sancak” olarak Avanak
Avni’nin resmini göndere çekmesi gibi...
Garip ama gerçek
Lidyalıların başşehri Sard, şimdi, Manisa ili, Salihli ilçesi, Mustafa Bey köyü
sınırları içerisindedir. Dünya tarihinin önemli devletlerinden birine başkentlik
yapmış koskoca bir yerleşim biriminin düştüğü şu hale bakın? Demek ki, “ne oldum
değil, ne olacağım” demeli...
Çıktık açık alınla...
Televizyonu açtığımda belgesel başlamıştı. Dolayısıyla hepsini seyretme imkanım
olmadı. Galiba son bölümlerine yetiştim.
TRT 2’de yayınlanan Cumhuriyet belgeselinden bahsediyorum.
Belgeselin konusu, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar Batılılaşma adına
yapılan işler, girişimler. Amaç; çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak.
Seyrettiğim kadarıyla, her branşa bir kaç dakika ayırmışlar. Mesela müzik
alanında gerçekleştirilen başarılar anlatılırken, Sertap Erener’in Erovizyon
Şarkı Yarışması’nda seslendirdiği Everyway That I Can parçasının görüntüsü
veriliyor. Dansçı kızların insanları tahrik etmek için ne gibi figürler
yaptığını, Müslüman Türk milletini hangi kıyafetlerle temsil ettiğini söylememe
bile gerek yok. Hele, Türkçe konuşan bir milletin İngilizce temsil edilmesi
konusuna hiç girmeyeceğim.
Sinema bölümünde Duvara Karşı filminin ve Sibel Kekili’nin görüntüleri var.
Bildiğiniz gibi, bu film, Berlin Film Festivali’nde, Yabancı Film dalında Altın
Ayı Ödülü’nü almıştı.
Yerlisiyle yabancısıyla birçok eleştirmen, bu filmi “porno” olarak
değerlendirmiş, filmdeki erotik sahneler çok tartışılmıştı. Üstelik, filmin
başrol oyuncusu Sibel Kekili’nin daha berbat porno çekimlerinde yer aldığı da
ortaya çıkmıştı. Kendisi, porno alanında ülkemizi “başarı”(!) ile temsil
ediyordu.
Edebiyat alanında Orhan Pamuk’un görüntüsüyle karşılaşmam, beni az da olsa
sevindirdi. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek gibi bir şeydi bu.
Pamuk, her ne kadar ilk iki kitabından sonra edebiyatı bırakıp pazarlama
işleriyle uğraşsa da, gittiği her yerde ülkesini kötülemek gibi bir alışkanlığa
sahip olsa da, katıldığı bir ödül törenine Türkiye Cumhuriyeti’nden bir
yetkilinin ‘bile’ gelmemesini “şeref” olarak görse de, bu, diğer iki örnekten
daha kötü olduğu anlamına gelmez.
Herhalde bu kadar örnek yeter. Cumhuriyet belgeselinin nasıl bir şey olduğunu
anlayan anlamıştır. Demek ki, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak, böyle bir şey
oluyor. Yani, ahlaki değerlerinden ne kadar uzaklaşırsan, o kadar çağdaşlaşmış
sayılıyorsun.
Burada asıl tartışılması gereken, bu belgeseli kimin hazırladığı değil, kimin
yayınlanmasına müsaade ettiğidir. TRT’nin bir devlet kuruluşu olduğunu göz önüne
alırsak, devletin başında muhafazakâr bir zihniyetin bulunduğunu düşünürsek,
perhiz ile turşuyu aynı cümle içinde kullanabiliriz.
Belgeseli hazırlayan zihniyetin dindar insanlara ne gözle baktığını da ortaya
koyalım ki, çerçeve tamamlansın.
Dün akşam, bir televizyon kanalında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin türban
aleyhine verdiği karar ve türbanlı öğrencilerin son durumu tartışıldı. Leyla
Şahin de programın konukları arasındaydı.
Yıllarca devletin avukatlığını yapmış bir profesör, inancı gereği başını örten
kızlarımızla ilgili şu çarpıcı örneği verdi: “Kapkaç yapan çocukları nasıl
aileleri bu kötü yola sevk ediyorsa, türban takan kızları da aileleri bu yola
sevk ediyor. Her iki kesim de aile kurbanı.”
“Sözün tükendiği an” deyimi, galiba bu durumlar için geçerli. Kapkaççı,
insanların canını yakıyor. Başını örten kızların ise canı yakılıyor.
İkisini aynı kefeye koymakla porno filminde oynamak arasında ne fark var? İkisi
de aynı şey...
İslami Okul Okulların En Önemlisi