| |
–
Cumhurbaşkanı, belli bir kesime sahip çıkarken, diğer kesimi yok sayıyor.
Bunu başka biri yapsa, “bölücülük” suçlamasıyla karşı karşıya kalır.
– Hat sergisinin ilanları, yasadışı örgüt afişi oldukları gerekçesiyle,
polis tarafından asıldıkları yerden indiriliyor.
– İstanbul’da Midillili Ali Reis Camii’ne Türk bayrağı asılıyor ve Beykoz
Kaymakamı tarafından verilen emirle, bayrak indiriliyor. Beykoz kaymakamı
Cengiz Gökçe, “şanlı bayrağımızı herkes aklına geldiği yere asamaz” diye
açıklama yapıyor.
– İran cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın İsrail’le ilgili açıklamasından sonra,
İsrail’in Ankara büyükelçisi Pinhas Avivi Dışişleri Bakanlığımıza çıkıyor ve
“Türkiye’nin bu sözlere tepki verip vermeyeceğini” soruyor. Bir iki saat
sonra, ‘beklenen’ açıklama Başbakan Erdoğan’dan geliyor.
– Kartal ve Beşiktaş ilçelerimizde, gürültü kirliliğine neden oldukları
gerekçesiyle, sahur vakti davulculara baskın düzenleniyor ve davulcular, suç
üstü yakalanıp gözaltına alınıyorlar. Hem de suç aletleriyle birlikte!
– YÖK, yolsuzluk yaptığı iddiasıyla gözaltına alınan Van Yüzüncü Yıl
Üniversitesi rektörü Yücel Aşkın’ı korumak adına, “Yücel Aşkın’a sahip
çıkmak, Cumhuriyete sahip çıkmaktır” diye açıklama yapıyor.
Cümleden Yücel Aşkın’ın adını çıkarın ve yerine, gözaltına alınma
gerekçesini yazın. Sonra cümleyi tekrar okuyun...
– Başbakan Erdoğan, Yemenli bir gazetecinin sorusunu fırsat bilip adeta
meydan okuyor: “Kimseden icazet almaya ihtiyacımız yok. İsrail ile
istediğimiz ilişkiyi kurarız.” İslam coğrafyasının kalbinde bu çıkışı yapma
cesaretini gösteren Başbakan; Türkiye-Suriye yakınlaşmasının Amerika
tarafından sorgulandığı zaman, niye sesini çıkarmıyor?
– Başbakan ve bakanlar, “Türkiye’yi pazarlamak” adına, her fırsatta,
“yabancı işadamlarını Türkiye’deki fırsatları değerlendirmeye” davet
ediyorlar. Aynı saatlerde, “Türkiye’deki fırsatları değerlendirmek” için,
insanlar, iftar çadırlarının önünde, üç saat önceden sıraya girmeye
başlıyorlar.
Bu cansıkıcı örnekleri çoğaltmanın pek bir anlamı yok. Görüldüğü gibi, artık
iş çığırından çıkmış durumda.
Haberiniz olsun.
Bu nasıl iştir?
Yer, Fatih Camii. Nermin annemizin cenazesindeyiz.
Ailemizin bir ferdini kaybettik. Acımız büyük.
Hocamız arabadan iniyor, korumaları eşliğinde caminin avlusuna doğru
yürüyor. Hocamızla aramda bir metre ya var, ya yok. Her şeyi görüyorum.
Hocamız arabadan iner inmez, fotoğrafçılar ve kameramanlar görüntü alabilmek
için ileriye doğru atıldılar.
Basın mensuplarından daha fazla bir insan topluluğu da, cep telefonlarıyla
görüntü alabilmek için yüklendi.
Sonuç, tam bir izdiham.
Allah muhafaza, Hocamız neredeyse ezilecekti.
Hadi, basın mensupları işlerini yapıyor diyelim. Peki, kameralı cep telefonu
sahiplerine ne diyelim?
Cenaze boyunca, bu manzara devam etti.
Ve akşam. Fatih Camiinde annemizin ruhu için Kur’an-ı Kerim okunuyor.
Dünyaca ünlü hafızlar okuyor hem de.
Erbakan Hocamız da orada. Metanetli dursa da, acısı yüzünden okunuyor.
Bu arada, gündüzki cep telefonu faciası artarak devam ediyor: Cübbelisinden
takım elbiselisine, sakallısından sinek kaydı tıraşlısına kadar onlarca
insan, okunan Kur’an-ı Kerim’i dinlemek, o manevi havayı solumak yerine;
ellerindeki cep telefonlarıyla görüntü almaya çalışıyorlar.
Hepsinin bir eli havada. Ayaktalar, sürekli yer değiştiriyorlar, ön sıralara
doğru gitmeye çalışıyorlar; dolayısıyla hem bizleri rahatsız ediyorlar, hem
de manevi havaya zarar veriyorlar.
İşin saygısızlık kısmına hiç girmiyorum. O, başlı başına bir kabahat.
Bunların yaptığı, acıyı paylaşmak değil, adeta acıyı yağmalamak...
Bu yargım kimilerine ağır gelebilir.
Canım ne var bunda, hatıra kalsın diye fotoğraf çekiyorlar denilebilir.
Gerçekten hatıra isteyen, ertesi gün bir Millî Gazete alır.
Dün ve bugün
İnsanoğlunun elinden çıkan her şey, ölüme mahkumdur. Bu, nesneler için de
böyledir, ideolojiler için de.
Sözgelimi, bundan bin sene önce, antik Yunan’da yaşıyor olsaydım ve “Savaş
tanrısı, gel, dövüşelim seninle” gibi bir şiir yazsaydım, muhtemelen linç
edilirdim.
Ama bugün, “Aaa, ne güzel olmuş” diyorlar.
Eski ve yeni
Ninem güzele çok meraklıymış. Köyden İstanbul’a geldiği vakitler, evimizin
balkonunda oturur, karşı tepedeki gecekonduları seyreder ve “şu evlerde ne
güzel gelinler vardır” diye söylenirmiş.
Şimdi ise, aynı gecekondulara baktığımız vakit, aklımıza müteahitler
geliyor...
Eski ile yeni arasındaki fark, galiba böyle bir şey.
|