Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Devlet devlet dedikleri - Ibrahimtenekeci - 113. Sayfa

Devlet devlet dedikleri..
 

Ormanı biraz aralamışlar ve çıkan boşluğa bir tane ev yapmışlar.
Köy dediğimiz şey bu.
Elektrik yok. En yakın köy, ancak bir kaç mola verdikten sonra gidilebilecek mesafede. Üstelik yol da yok.
Köye girdiğiniz zaman, sizi ilk karşılayan, üç tane çoban köpeği. O kadar vahşiler ki, kaçacak yer, tırmanacak ağaç arıyorsunuz. Ve genellikle, köpek seslerini duyan ev sahibi geliyor, sizi ağaçtan indiriyor.
Ailenin yaşadığı ev iki katlı. Çam ağacından. Güneş vurdukça, evden mis gibi çam kokusu yükseliyor.
Pencereden elinizi uzatsanız, sarıçam ormanına dokunacak gibisiniz. O orman ki, mantarlara, çileklere, yabani yemişlere, ismini bilmediğim çiçeklere, kavaklara, meşe ve gürgenlere, yabani hayvanlara ev sahipliği yapıyor.
Evin beş altı metre yukarısında bir bostan var. Bu bostan, ev halkının bakkalı, manavı gibi: Domatesten fasülyeye, salatalıktan marula, mısırdan tere otuna kadar ne ararsanız var.
Süt mamülleri ineklerden, yumurta tavuklardan, içme suyu pınardan. Her şey o kadar doğal ki, çöp diye bir şey henüz bilinmiyor.
Bostanın ve evin çevresi, meyve ağaçlarıyla süslenmiş: Elma, ahlat, alıç, armut, kiraz.
Evde su şebekesi olmadığından, suyu temin etmek için biraz yürümek gerekiyor. Boş kovalarla giderken iyi de, gelirken çok zor. Hele kışın.
Suyun olduğu yer, biraz aşağıda kalıyor. Oraya giderken, ceviz ağaçlarının altından geçiyorsunuz. Belki de bu ağaçlar, yolun sıkıntısını hafifletmek, suya gidip gelenleri ferahlatmak için bilinçli olarak dikilmiş.
Suyun yirmi metre kadar uzağında aile mezarlığı var. Toplam dört mezar. Hiçbirinin üzerinde, kim olduklarına dair en ufak bir işaret yok.
Mezarlığı suyun yanına niçin yapmışlar, orasını bilmiyorum. Mezarların yanına kiraz ağaçlarını niçin dikmişler, onu da bilmiyorum.
Ektikleri buğday kendilerine, arpa ise hayvanlarına yetecek kadar. Öyle ki, köpeklere bile arpa unundan yapılan ve un çorbasına benzeyen yal veriliyor.
Reçelden şerbete kadar hepsi kendi imalatları. Sadece, sabun, çay, şeker gibi ihtiyaçlarını karşılamak için ilçeye iniyorlar. Bakkala mantar, salep, yumurta veriyorlar; karşılığında bunları alıyorlar.
Bir keresinde, beş altı yaşındaki çocuk hastalanmış ve onu ilçedeki hastaneye götürmüşler. Birden ezan okunmaya başlamış. Ezan sesini ilk defa duyan çocuk, korkudan öyle bir ağlamış ki, susturmak mümkün olmamış.
İşte böyle bir yer... Burada, devleti hatırlatan tek şey,  yılda bir iki kere köye uğrayan ormancı.
Bunları şunun için yazıyorum: Şehirde yaşayan insanlar, çöpleri düzenli olarak alınmasına, yolları asfaltlanmasına, kaldırımları parke taşlarla döşenmesine, alt yapıları onarılmasına rağmen, habire devletten şikayetçi oluyorlar. Öyle ki, devlete düşmanmış gibi bakıyorlar. Elektrik on dakika kesintiye uğrasa, “böyle devlet olmaz olsun”la başlayan cümleler kuruyor, hatta küfür ediyorlar. Çünkü şehirlilerin gözünde, devlet, engelleyen, sorun çıkaran anlamına geliyor.
Bana kalırsa, insanın bağımlılığı arttıkça, öfkesi de artıyor. Devlete soğuk bakmamızın nedeni biraz da bu.
Orada ise, devlet, kutsal bir varlık gibi. Çünkü ne tapu dairesiyle, ne elektrik ve su idaresiyle, ne de maliyeyle işleri oluyor. Bir imza için on yere gitmeleri, saatlerce sıra beklemeleri, bugün gidip yarın gelmeleri gerekmiyor.
Alt yapı sorununu, bir kuyu kazarak kendileri halletmişler. Sel olur da yol bozulursa, yarıkları kendileri dolduruyorlar. Polisin, jandarmanın devreye girmesini icap ettirecek bir olay da olmuyor. Hele hırsızlık, hiç.
Orada, hırsızlık yapmak, kendinden çalmak gibi bir şey.
İşte böyle bir ortamda, devlet, somut değil, soyut bir hal alıyor. Ve bu hal, onu, yukarılara bir yere yerleştiriyor.
İyi hatırlıyorum: Ormanda mantar toplarken, belli belirsiz bir greyder sesi duymuştuk. Greyderin sesini duymak bile, altmış yaşındaki dayıma şunu söyletmişti:
– Allah devletimize zeval vermesin...