Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 118. Sayfa - Ibrahimtenekeci

Dil ve din

Dil ile din arasında, hayati bağlar vardır. İkisi de birbirini tamamlar.
Dil bir imkandır. Din de öyledir.
Dil ile derdimizi, din ile kendimizi ifade ederiz.
Avrupa’ya çalışmak için giden gurbetçilerimize baktığımız vakit, bu insanlar çocuklarına / torunlarına dillerini öğretemezlerse, dilini unutan yeni nesil, bir müddet sonra dinini de unutmaya başlıyor. Ve ortaya, tam olarak hiçbir kültüre ait olmayan, ortada kalan, boşlukta sallanan bir insan çıkıyor.
Bunun içindir ki, İsrail’de; Afrika ve Rusya’dan gelen yahudilere dil öğretmek için, onları din okuluna gönderiyorlar.
Biz ise, anaokuluna giden çocuklarımıza bile İngilizce öğretmeye kalkıyoruz.
Osmanlı’nın son dönemine ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yirmi yılına baktığımız vakit, Avrupa’ya dil öğrenimi için gidenlerin, ülkelerine döndükten sonra, dine ve dindarlara mesafeli durduklarını görüyoruz. Tersini yapanların sayısı çok azdır. Said Halim Paşa gibi bir kaç güzel şahsiyet yapmıştır bunu.
Anadilinden başka bir dil daha öğrenen, ana dinini  ve o dinin mensuplarını hor görebiliyor. Özellikle bizde oluyor bu.
Evet, dil ile din arasında hayati bağlar vardır.
Türk insanı, yirmi beş yıldır büyük bir değişim yaşıyor. Ve bu süreçte, birçok şey gibi, dini değerler de aşınmaya uğruyor; dindarlar bile, kendilerine yeni ve kötü alışkanlıklar ediniyor. Ama genel duruma baktığımız vakit, sadece dinimizin ya da dindarlığımızın değil, dilimizin de tehlikede olduğunu görüyoruz.
Aşınma, her iki alanda da, aynı hızla ilerliyor.
Dini hassasiyetlerdeki aşınmaya bir örnek vereyim: Yirmi sene önce, ‘denize girmek’ bahsi açıldığında, “deniz bizsiz de olur” derdik. Şimdi ise, “biz de insanız” diyoruz. Sanki, eskiden insan değilmişiz gibi.
Dildeki aşınmaya da bir örnek verelim: Silahtar’da bir mermer atelyesi gördüm, talebasında Tash yazıyordu. Alibeyköy’de bir iç giyim mağazası gördüm, Efendy adını taşıyordu. Bir okuyucum e-mail göndermiş, rumuzu Kardesh’di. Üstelik bu yerleri ‘taşra’, bu kişiyi ‘muhafazakâr’ olarak adlandırıyoruz. Gerisini varın siz düşünün.
Görülüyor ki, sadece yabancı kelimeleri bire bir alıp kullanmıyor, Türkçe kelimeleri de yabancılaştırıyoruz.
Deniliyor ki, yazarlar güzel bir Türkçe ile yazsalar, insanları güzel yazmaya ve konuşmaya özendirseler, dilimiz kurtulabilir.
Diyorum ki, trafikte, sadece sizin dikkatli olmanız yetmez, karşı tarafın da dikkatli olması gerekir.