Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 128. Sayfa - Ibrahimtenekeci

İyice şaşırdık
 

Kıbrıs Rum Kesimi’nin takımı Anorthosis Famagusta, rövanş maçı için Trabzon’a geldiğinde, kafileyle birlikte bir de papaz getirmişler. Bunun haberini veren spiker, “Kafilede bir papazın olması, şaşkınlık yarattı” ifadesini kullandı.
Papazın kafileye dahil edilmesinde şaşılacak hiçbir şey yok. Asıl şaşılması gereken, spikerin bu şaşkınlığı.
Biz Türkler, öyle tuhaf bir noktaya getirildik ki, şaşırmamız gereken şeylere şaşırmıyor, şaşırmamamız gereken şeylere ise şaşırıyoruz.
Hıristiyanlardan oluşan bir topluluğun, yanlarında din adamı bulundurmasından daha doğal ne olabilir? Doğal olmayan, Müslümanların böyle bir şeye ihtiyaç duymamasıdır.
Mesela geçen gün, Mehmet Şevket Eygi şöyle bir soru sordu: “Devlet, başörtüsü ile uğraştığı kadar, niçin fuhuş ticareti ile mücadele etmiyor?”
Evet, şaşılması gereken işte budur...
Şaşılması gereken; bin civarında esnafın olduğu Kapalıçarşı’da, dükkanının camına sadece musevi bir esnafın Atatürk posteri asmasıdır.
Şaşılması gereken, Hıncal Uluç’un kaleme alıp ortaya çıkardığı şu rezalete kimsenin tepki vermemesidir: “Sonunda olacağı belliydi. Düşünebiliyor musunuz? Başbakan geçecek diye yollar kapatılıyor ve ambulansa dahi yol verilmiyor. Diyalize yetişmesi gereken böbrek hastası da ölüyor.
Polislere, araçta acil hasta olduğu söyleniyor, ama boşuna. Onlar emir kulları. İnsanlığa karşı emir kulluğu olur mu? İçlerinden bir teki, yetkisini kullanmaya cesaret edemiyor, sorumluluğu üzerine alamıyor. Böyle bir rezilliğe, böyle bir cinayete dünyanın hiçbir uygar ülkesinde rastlanmaz...”
Şaşılması gereken; şeriat uğruna yüzlerce yıl savaşan bir milletin bireylerinin, bugün, şeriatçı olmak suçundan tutuklanmasıdır.
Ama biz bunlara değil, millet olarak, bir mankenin sevgilisinden ayrılmasına daha çok şaşırıyoruz. 
Gerçekten de şaşılacak bir durum...

Gurbetçiler
Nuray Mert, Haşmet Babaoğlu, Umur Talu, Nihat Genç, Ömer Lütfi Mete...
Bazı okuyucularımız, “bu yazarlar keşke gazetemizde yazsa” diyor. Ben buna katılmıyorum. Millî Gazete olarak, medya sayfamızda iktibas ettiğimiz yazıların önemli bir kısmı, zaten bu isimlerin kaleminden çıkıyor.
Bu yazarların olması gereken yer, şu an oldukları yerdir.
Mesela Ahmet Hakan Coşkun, Mine Kırıkkanat’ın piknikçilerle ilgili o aşağılayıcı yazısına Hürriyet’te cevap vermeseydi, böyle bir yazıyı o gazetede kim yazardı?
Aynı şekilde, Nuray Mert olmasaydı, Kırıkkanat’a Radikal’de ağzının payını kim verirdi? Ya da Radikal okurları, bazı gerçeklerden nasıl haberdar olurdu?
Haşmet Babaoğlu olmasaydı, Vatan Gazetesi’nde, Peygamber Efendimizle ilgili o nefis yazıyı kim kaleme alırdı? Fantezilerini, cinsel deneyimlerini kaleme alanlar mı?
Nihat Genç olmasaydı, Türkiye’nin gerçeklerini Akşam okurlarına kim aktarırdı?
Umur Talu ve Ömer Lütfü Mete olmasaydı, Sabah okuyucularının önemli kısmı, Amerika’yı Sevenler Derneği’nin fanatik birer üyesi olup çıkmıştı.
Adı geçen bu yazarlar, burada olsaydı eğer; Hürriyet, Sabah, Radikal, Akşam gibi gazeteleri alıp okuyanlar,  Müslümanları ilgilendiren birçok şeyden habersiz olarak yaşayacaktı...
Yoksa yanılıyor muyum?

 

Altı çizilen
“Almanya Birinci Dünya Savaşı’nı kazansaydı, müttefiki olan Türkiye de kazanmış mı sayılacaktı? Hayır, yine Türkiye Almanya tarafından işgal edilecekti. Bunu savaşın sonuna doğru anlayan Enver Paşa, Almanya’dan gelen silahları cepheye sevk etmeyerek cephaneliklere gizlemiştir. Almanların savaşı kazanması durumunda, onlara karşı kullanmak için...”
“Beraber siyaset bilimi dersi aldığımız bir Alman yüzbaşı, bana ciddi ciddi; ‘Auschwitz diye bir toplama kampı olmadığını, kampın savaştan sonra Amerikalılar tarafından inşa edildiğini’ söylemişti.”
Ümit Özdağ

Mehmet Akif Ersoy’un naklettiği bir hatıra
İstiktâl şairimiz Mehmet Akif’in Mısır seyahatinde karşılaştığı şu hadise, dış güçlerin Osmanlıya yıkmak için nasıl çalıştıklarını göstermesinin yanında, aradan bir asra yakın zaman geçmesine rağmen, günümüz Müslümanlarının yaşadıkları iç kargaşalarda kimlerin rolü olabileceğine de ışık tutmaktadır.
Mehmet Akif, söz konusu hatırasını şöyle anlatır:
“Mısır’da dolaşıyordum. Orada aklı başında bir Müslümanla görüştüm. Dedim ki:
– Şaşıyorum. On beş milyonluk koca Mısır’da İngiliz askeri olarak pek az kuvvet gördüm. Nasıl oluyor da, bu kadar az bir kuvvetle koca bir bölgeyi muhafaza edebiliyorlar?
Bu sualim üzerine o zat dedi ki:
– İngiliz ricalinden biriyle samimi bir şekilde görüşürdük. Sizin aklınıza geleni ben de düşünmüş ve ona şunu sormuştum: Günün yahut senenin birinde, Osmanlı hükümeti kırk-elli bin kişilik bir ordu tertip ederek Mısır’a sevk edecek olursa, siz İngilizler ne yaparsınız?
– Hiçbir şey yapmayız. Müdafaa imkanı olmadığı için Mısır’ı kendilerine teslim eder çıkarız. Yalnız şurasını iyi biliniz ki, biz İngilizler, hiçbir zaman Osmanlıların Mısır’a kırk bin kişi değil, kırk kişi sevk edebilecek derecede yakalarını, paçalarını toplamalarına meydan bırakmayız. Memleketlerinde bitmez tükenmez meseleler çıkarırız. Onlar birbirleriyle uğraşmaktan göz açamazlar ki, bir kere olsun Mısır’a dönüp bakmaya vakit bulabilsinler...”
Kaynak: Osmanlı’da Hilafet ve Halifeliğin Kaldırılması, Dr. Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Yayınları