Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 131. Sayfa - Ibrahimtenekeci

Şu Lozan’da biter kamış Uzun olur, vermez yemiş
 

  Lozan Antlaşması imzalanır imzalamaz, İngiliz heyetinin başkanı kürsüye çıkar ve şunu söyler: “Artık dünya barışından söz edebiliriz.”
İngilizlerin ve diğer Avrupa devletlerinin “dünya barışı” derken kastettikleri şey, Türklerin dünya siyaset sahnesinden saf dışı edilmesinden başka bir şey değildir.
Başka bir şey olsaydı eğer, İkinci Dünya Savaşı patlak vermez, milyonlarca insan ölmezdi.
Türkler, Lozan’da, büyük devlet / büyük millet olma ideallerinden vazgeçmiş ve başladıkları noktaya razı olmuşlardır. Yani Anadolu’ya. Lozan, Türkiye’yi ve Türk milletini 800 yıl geriye götürmüştür.
İşte bu yüzden, mesela Gürcistan ile Batum Özerk Cumhuriyeti arasında yaşanan krizde; Batum, Misak-ı Milli sınırlarımızda olmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin adı bile anılmamıştır.
İşte bu yüzden; Türkiye garantör devlet olmasına rağmen, Batı Trakya’da yaşayan Türkler, Yunanlıların haksızlıklarını şikayet etmek için, Türkiye’ye değil, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmuştur.
İşte bu yüzden, her gün bir iki askerimizi kaybetmemize rağmen, terörün kuluçka makinesi olan Kandil Dağlarına müdahale edemiyor, Amerika Birleşik Devletleri’nin gözünün içine bakıyoruz.
Bu üç örnek, büyük devlet olmadığımızın en açık delilidir.
Büyük millet olmadığımızı ise sıcak bir örnekle vermek istiyorum: Biliyorsunuz; Kıbrıs Türk Kesimi’nde yaşayan Türklerin önemli bir kısmı, Rum Kesimi ile birleşmek istiyor. Salı akşamı oynanan Anorthosis Famagusta - Trabzonspor maçında, Rum taraftarların tıklım tıklım doldurduğu statta, bir tane Rum ve bir tane takımlarının bayrağı var idiyse, on tane de Yunanistan bayrağı vardı. Dolayısıyla, Rum Kesimi ile birleşmek isteyenler, bir anlamda Yunanistan’la birleşmek istiyorlar. Maddi anlamda daha rahat bir hayat sürmek adına, Batı Trakya örneğini bile bile, böyle bir niyet taşımak, ancak küçük milletlere has bir davranış biçimidir. [Bu rakamlar bana değil, maçı statta izleyen yorumcuya aittir.]
İsmail Kara, bir makalesinde, Türkiye’nin Lozan körlüğünden kurtulup talepkâr bir politika izlemesi gerektiğini söylüyor.
Doğru söze ne denir?

Çiçekler ve çingeneler

Otobanda giderken, yol kenarlarında papatya toplayan çingeneler gördüm. Hoş bir görüntüydü: Papatyalar tek tek toplanıyor, belli bir sayıya ulaştıktan sonra demet yapılıyor ve akşam olunca; genellikle kırmızı ışıkların olduğu ya da trafiğin yavaş aktığı yerlerde, evlerine gidenlere satılıyor.
Ben en çok Taksim meydanındaki çiçekçileri seviyorum. Onlar da çingene. En son, baştan üçüncü çingeneden on milyonluk kırmızı karanfil aldım. Yine, Şişli’deki otobüs duraklarında çiçek satanlar da çingene.
Bu yazı, Türkiye Çiçekçiler Odasını kızdırabilir. Hatta bir yetkili telefon açıp çiçek satan çingenelerin vergi bile vermediğinden dem vurabilir. Ben de ona, “güldürmeyin beni, çiçeğin vergisi mi olurmuş” derim.
Evet, çiçeğin dükkanlarda değil, açıkta satılanını seviyorum ben. Çünkü dükkanlar ve vitrinler, çiçeğe bir resmiyet kazandırıyor. Oysa çiçek, resmiyetten hiç hoşlanmaz.
Çiçekçilerin çoğu neden çingene, diye çok düşündüm. Ve şu sonuca vardım: Çingeneler, sanki bu işi yapsınlar diye yaratılmışlar. Çünkü çiçeklerin dilinden bütün günlerini bürolarda, plazalarda, işyerlerinde geçirenler değil, ‘dışarıda’ olanlar anlar.
Bir de şu var: Çiçek, takım elbiseyle değil, rengarenk kıyafetlerle satılır. Desenli basmalar, fistanlar, şalvarlar, lacivert ceketin altına sarı ya da kırmızı gömlekler... Modacılar, bu renk uyumunu görünce “böğğ” diyebilirler. Sorun yok, biz de onların tasarımlarına, güzelim kumaşları ziyan etmelerine aynısını diyoruz.
Tamam, bazı çingeneler işin kolayına kaçıyor ve nergisleri, zambakları, mevsimi gelince gülleri mezarlıklardan topluyorlar. Haliyle, rahmetlinin ailesinden bol bol beddua alıyor, küfür işitiyorlar. Mezarlıklardan çiçek toplayan çingeneleri de anlayışla karşılamak gerekiyor. Belki çiçek alacak sermayeleri yoktur, belki de mis gibi zambakların, nergislerin ücra köşelerde kuruyup gitmesine gönülleri razı olmuyordur. Değil mi?
En çok, bir çingenenin başka bir çingeneye çiçek verirkenki halini, mimiklerini merak ediyorum. Hiç görmedim. Herhalde bu, köylülerin pikniğe gitmesi kadar komik olurdu.