Köye giden çocuklar - Ibrahimtenekeci - 134. Sayfa
Köye giden çocuklar
| Bir
ayağı köyde olanlar ya da yıllık izinlerinde tatil beldelerini değil de
köyleri tercih edenler, yılın bu vakitleri, çoluk çocuk köylere doluşurlar.
Doluşsunlar. Köy yerlerini bilirsiniz, her yer iyice tenhalaşmış; meydan, kapının önüne bile çıkmaktan üşenen yaşlılara kalmıştır. Sonra biz şehirliler geliriz. Hediyelerimizle, özlemlerimizle, çocuklarımızla ve sorunlarımızla... Köy, bir anda nüfus patlaması yaşar; harman yerleri, bahçeler, tekrar çocuk sesleriyle çınlamaya başlar. Bu, ilk günler için iyidir, hoştur. Yaşlılar neşelenir, anılarını anlatacak birilerini bulmanın sevinciyle ses tonlarına ve dizlerinin dermanına çeki düzen verirler. Köyün köpekleri, ilk bir kaç gün, gelen misafirlere efelenseler de, üçüncü gün bu iddialarından vazgeçerler. Çünkü işin ucunda, taş yemek vardır. Şehirden köye gelen biz büyükler, neyin ne olduğunu bildiğimiz için, uyum sorunu yaşamaz, köy hayatına ilk günden ayak uydururuz. Fakat çocuklarımız için bu biraz zordur. Bahçenin ne olduğunu bilmeyen, çiçeği çiçekçide, meyveyi manavda gören, hayvanları belgesellerden izleyen, koyun ve inekleri kurbanlardan hatırlayan, yüz metrekarelik parklarla yetinmek zorunda kalan, asfaltın ve betonun arasında iyice bunalmış olan bu çocuklar; köy yerlerine varır varmaz, köylülerin tabiriyle “azarlar”, bizim tabirimizle kendilerinden geçerler. Evet, bu çocukları zaptetmek pek mümkün olmaz. Köpek korkusunu yendikten sonra, artık çocukları ölümün dışında hiçbir şey tutamaz. Ne nasihat fayda eder, ne de yalvarıp yakarmalar... Bütün gün bostanlardan, bahçelerden çıkmaz, ağaçlardan inmez, köyün hayvanına gün yüzü göstermezler. Bir gram meyve için bir kilo dal kırar, ne kadar ham meyve varsa, hepsini eve yığarlar. Tabii bu facia karşısında, köylülerin yüreği erir de, babalarının annelerinin hatırına, çocuklara bir şey diyemezler. Kuzuları, oğlakları yakalayıp sevmek için kurt gibi koca sürünün içine dalar, sürüyü hallaç pamuğu gibi dağıtırlar. Çoban, bu işkenceye seyirci kalmaktan başka bir şey yapamaz. Yapamaz çünkü, gelirken hediye olarak bir çift çorap ya da bir kutu lokum getirmişlerdir. Marketten alır gibi, komşunun kümesine girip yumurta alırlar ve bunun kötü bir şey olduğunu bilmezler. Bir köylü, başka bir köylünün yumurtasını bu şekilde alsa kıyamet kopar, fakat bu çocuklar alınca sadece yüzlerde bir gülümseme belirir. Ama acı bir gülümseme! Bostanlara girer, marulları, soğanları, maydanozları yabani ot gibi çiğner, koca koca kabakları futbol topu zannederler. Fakat dokunulmazlıkları vardır. Şöyle bir köşeye çekip de iki tokat atmak ister, ama sadece istersiniz. Tavukları, ferikleri, civcivleri kovalar; köşeye sıkıştırıp yakalamak, sevmek isterler. Bu sıcakta, zavallı hayvanların ağzı iki karış açıkta kalır, çatlamamak için kendilerini zor tutarlar. “Yapma yavrum, etme yavrum”la başlayan yakarmalar, çocukların bir kulağından girer, öbür kulağından çıkar. Bu çocukların gelişine ilk günlerde çok sevinen köy halkı, gitme vakitleri geldiği zaman, öyle bir oh çeker ki, bir anda on yaş gençleşirler...
Okuma notları İngilizlerin gizli yazışmaları Londra Konferansı Raporundan, 16 Şubat 1920Ermenistan’a
altı ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. Fransa ise Adana’yı
kendisi için istiyor. Trabzon’da bir tane bile Ermeni yok, Ermenisiz bir
Ermenistan biraz gülünç olmuyor mu deniliyor. İngiliz Dışişleri Bakanlığı Toplantı Raporundan, 28 Şubat 1920 İstansul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral John de Robeck’ten
İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a, 9 Mart 1920 İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nda Yapılan Toplantıdan, 20 Mart 1920 İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’dan Tiflis’teki İngiliz
Dışişleri Bakanlığı Temsilcisi O. Wardrop’a, 11 Nisan 1920 Villa Belle’de Yapılan Toplantı Raporundan, 21 Haziran 1920Türklere, bir milyon Ermeni öldü dediğim zaman, cevap olarak iki milyon da Türk öldü diyorlar. Türklere hiçbir şekilde merhamet edemeyiz. |
|||||
İslami Okul Okulların En Önemlisi