Resmi tarihin boyası dökülüyor - Ibrahimtenekeci - 136. Sayfa
Resmi tarihin boyası dökülüyor
|
Bizim bildiklerimizle gerçekler arasında derin uçurumlar var. Sözgelimi,
biz, ünlü Rus romancı Tolstoy’un ömrünün son demlerinde Müslüman olup
olmadığını tartışırken; kızı Alexandra’nın Rus ordusuna gönüllü olarak
yazıldığını ve Ermenilerin saflarında savaşmak için Van ilimize kadar
geldiğini yeni yeni öğreniyoruz. Bunun gibi yüzlerce, binlerce şey... Mesela biz, son Osmanlı padişahı Vahdeddin’i ve Damat Ferit Paşa’yı “hain” olarak biliyoruz. Çünkü onlar, “düşmanla işbirliği yapmışlar, vatanı satmışlar, Kurtuluş Savaşı’nı engellemeye çalışmışlar, en zor günümüzde ise selameti kaçmakta bulmuşlar”dı. Bunlar, resmi tarihin bize öğrettiği bilgiler. Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, uzun zamandır üzerinde çalıştığı Osmanlı Tarihi’ni bitirmek üzereymiş. Ve bir iki gazeteye, kitabıyla ilgili söyleşi vermiş. O söyleşilerin birinde, şunları söylüyor: “Ben Vahdeddin için hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok önemli işler yaptı.” [Ecevit, keşke Başbakan olduğu dönemde ortaya çıkıp bunları söyleseydi. O zaman daha bir anlamlı olurdu.] Bülent Ecevit’in resmi tarihle çelişen bu sözlerini okuyunca, kendisini destekleme ihtiyacı hissettim. Ve konuyla ilgili kitapları karıştırdım. İşte bulduklarım: Sir Harry Luke, Osmanlı’nın yıkılışına ve Cumhuriyetin kuruluşuna yakından şahitlik etmiş diplomatlardan biridir. Sultan Vahdeddin ve ekibi için şunları yazar: “Bunlar vatanseverlikte Mustafa Kemal ile arkadaşlarından daha geri değildiler, fakat bunlar Türkiye’nin çıkarlarını, en iyi olarak ateşkese tam bağlılık ve müttefiklerle işbirliğinde görüyorlardı. Durumlarının acıklılığı, müttefik hükümetlerin bağlılığa bağlılıkla karşılık vermemiş olmasından kaynaklanıyor.” Yine, İstanbul’u ve Anadolu’nun önemli yerlerini işgal eden İngilizler, hep şu endişeyi taşımışlardır: “Eğer padişah Anadolu’ya geçecek olursa, milli partinin lideri olacaktır, milli ordunun başına geçip sonsuz karışıklıklara neden olacaktır.” Vahdettin’e İstanbul’da esir hayatı yaşatılmasının nedeni bu endişedir, diyebilirim. Bütün bunları bir kenara bırakıp sadece Sultan Vahdeddin ve ailesinin hayatına bakmamız bile, bu kişinin “hain” olmadığını ortaya koyar. Onca imkanı varken, yanına cüzi miktarda para almış, yurt dışında adeta sefalet hayatı yaşamış ve cenazesi neredeyse sahipsiz kalmıştır. Ailesinden kimi Avrupa’da mezar bekçiliği, kimi lokantada bulaşıkçı olarak çalışmıştır. Oysa, onun konumunda olanlar, mesela İran Şahı, ailesine yüzlerce yıl lüks bir hayat yaşatacak servet bırakmıştır. “Vahdeddin’in yaptığı önemli işler”e gelince... Mustafa Kemal’i geniş yetkilerle donatıp Anadolu’ya gönderen kimdir sorusuna samimi bir şekilde cevap verirsek, önemli işlerinden birini de söylemiş olacağız... Bazı art niyetli kişiler, Vahdettin’in taht sevdasından başka bir şeyi gözünün görmediğini söylerler. Bunun doğru olmadığını vicdan sahibi herkes bilir. Sadece şu örnek bile, bu iddiayı çürütmeye yetecektir: Tevfik Paşa, 21 Kasım 1920’de sadrazam olur, 20 Ocak 1921’de Londra Konferansı’na çağrılır. Tevfik Paşa, Vahdettin’in izniyle Mustafa Kemal’e telgraf çeker ve Londra Konferansı’na gönderilecek heyetin birlikte seçilmesini teklif eder. 27 Şubat’ta başlayan konferansta, Sadrazam Tevfik Paşa, “Ben sözü Türk milletinin gerçek temsilcisi olan TBMM Başdelegesine bırakıyorum” diyerek yetkiyi teslim eder. Vahdettin buna itiraz etmez. Yine, 10 Eylül 1922’de, Tevfik Paşa Kabinesi, Sakarya Zaferini kazanan Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya tebrik telgrafı çeker. Sorarım: Hain olan, tahtının derdine düşen, bunları yapar mı, yaptırır mı?
Türk anası ne düşünüyor? Kaynak: Harp Mecmuası |
|||||
İslami Okul Okulların En Önemlisi