Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Resmi tarihin boyası dökülüyor - Ibrahimtenekeci - 136. Sayfa

Resmi tarihin boyası dökülüyor

Bizim bildiklerimizle gerçekler arasında derin uçurumlar var. Sözgelimi, biz, ünlü Rus romancı Tolstoy’un ömrünün son demlerinde Müslüman olup olmadığını tartışırken; kızı Alexandra’nın Rus ordusuna gönüllü olarak yazıldığını ve Ermenilerin saflarında savaşmak için Van ilimize kadar geldiğini yeni yeni öğreniyoruz. Bunun gibi yüzlerce, binlerce şey...
Mesela biz, son Osmanlı padişahı Vahdeddin’i ve Damat Ferit Paşa’yı “hain” olarak biliyoruz. Çünkü onlar, “düşmanla işbirliği yapmışlar, vatanı satmışlar, Kurtuluş Savaşı’nı engellemeye çalışmışlar, en zor günümüzde ise selameti kaçmakta bulmuşlar”dı. Bunlar, resmi tarihin bize öğrettiği bilgiler.
Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, uzun zamandır üzerinde çalıştığı Osmanlı Tarihi’ni bitirmek üzereymiş. Ve bir iki gazeteye, kitabıyla ilgili söyleşi vermiş. O söyleşilerin birinde, şunları söylüyor: “Ben Vahdeddin için hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok önemli işler yaptı.”
[Ecevit, keşke Başbakan olduğu dönemde ortaya çıkıp bunları söyleseydi. O zaman daha bir anlamlı olurdu.]
Bülent Ecevit’in resmi tarihle çelişen bu sözlerini okuyunca, kendisini destekleme ihtiyacı hissettim. Ve konuyla ilgili kitapları karıştırdım. İşte bulduklarım:
Sir Harry Luke, Osmanlı’nın yıkılışına ve Cumhuriyetin kuruluşuna yakından şahitlik etmiş diplomatlardan biridir. Sultan Vahdeddin ve ekibi için şunları yazar: “Bunlar vatanseverlikte Mustafa Kemal ile arkadaşlarından daha geri değildiler, fakat bunlar Türkiye’nin çıkarlarını, en iyi olarak ateşkese tam bağlılık ve müttefiklerle işbirliğinde görüyorlardı. Durumlarının acıklılığı, müttefik hükümetlerin bağlılığa bağlılıkla karşılık vermemiş olmasından kaynaklanıyor.”
Yine, İstanbul’u ve Anadolu’nun önemli yerlerini işgal eden İngilizler, hep şu endişeyi taşımışlardır: “Eğer padişah Anadolu’ya geçecek olursa, milli partinin lideri olacaktır, milli ordunun başına geçip sonsuz karışıklıklara neden olacaktır.”
Vahdettin’e İstanbul’da esir hayatı yaşatılmasının nedeni bu endişedir, diyebilirim.
Bütün bunları bir kenara bırakıp sadece Sultan Vahdeddin ve ailesinin hayatına bakmamız bile, bu kişinin “hain” olmadığını ortaya koyar. Onca imkanı varken, yanına cüzi miktarda para almış, yurt dışında adeta sefalet hayatı yaşamış ve cenazesi neredeyse sahipsiz kalmıştır. Ailesinden kimi Avrupa’da mezar bekçiliği, kimi lokantada bulaşıkçı olarak çalışmıştır. Oysa, onun konumunda olanlar, mesela İran Şahı, ailesine yüzlerce yıl lüks bir hayat yaşatacak servet bırakmıştır.
“Vahdeddin’in yaptığı önemli işler”e gelince... Mustafa Kemal’i geniş yetkilerle donatıp Anadolu’ya gönderen kimdir sorusuna samimi bir şekilde cevap verirsek, önemli işlerinden birini de söylemiş olacağız...
Bazı art niyetli kişiler, Vahdettin’in taht sevdasından başka bir şeyi gözünün görmediğini söylerler. Bunun doğru olmadığını vicdan sahibi herkes bilir. Sadece şu örnek bile, bu iddiayı çürütmeye yetecektir: Tevfik Paşa, 21 Kasım 1920’de sadrazam olur, 20 Ocak 1921’de Londra Konferansı’na çağrılır. Tevfik Paşa, Vahdettin’in izniyle Mustafa Kemal’e telgraf çeker ve Londra Konferansı’na gönderilecek heyetin birlikte seçilmesini teklif eder. 27 Şubat’ta başlayan konferansta, Sadrazam Tevfik Paşa, “Ben sözü Türk milletinin gerçek temsilcisi olan TBMM Başdelegesine bırakıyorum” diyerek yetkiyi teslim eder. Vahdettin buna itiraz etmez.
Yine, 10 Eylül 1922’de, Tevfik Paşa Kabinesi, Sakarya Zaferini kazanan Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya tebrik telgrafı çeker.
Sorarım: Hain olan, tahtının derdine düşen, bunları yapar mı, yaptırır mı?

 

Türk anası ne düşünüyor?
Bilecik İstasyonu’nda bir askeri tren harekete amade idi. Otuz iki vagon biri birine yapışmış, şanlı yolcularını taklid edercesine dizilmişti. İkinci kampana çalınmış olmalı ki vagonlara inen binen yok. Fakat askeri trenlerin ikinci kampanalarıyla üçüncü kampanaları arasında epeyce zaman geçtiğini biliriz.
Trenin tam karşısında ve kapısı açık kırkbeşlik bir vagonun hizasında bir karaltı vardı, oraya mıhlanmış duruyordu. Abdülkadir, bu karaltının ne olduğunu anlamak istemişti, evvela nöbetçidir diye hükmetti. Hakikatte, bu bir anne idi.
Beli, biraz öne doğru eğilmişti. Elinde bir değnekcik, sırtında bağlı bir torba vardı. Başındaki örtü ıslanmış, çenesine, şakaklarına, akçıl saçlarına yapışmıştı. Abdülkadir yaklaştı:
– Valide, burada ne duruyorsun?
– Şimendiferde asker oğlum var, onu geçirmeğe geldim.
– Oğlun kimdir, nerelidir?
– Söğüt’ün Akgünlü köyünden, Osmancığın ana yatağından Mahmut oğlu Hüseyin.
– Çağırayım mı, görmek istiyor musun?
– Ona bir sözüm var, söyleyecektim. Zahmet olmazsa, sana dua ederim.
Abdulkadir vagona koştu. Bir künye okudu: Mahmut oğlu Hüseyin, Söğüt.
Bir ses:
– Efendim. Mahmut oğlu Hüseyin benim. Söğüt, Akgünlü’den.
– Gel oğlum, seni anan görmek istiyor.
Delikanlı vagondan atladı. Levendâne bir vücud, filiz gibi bir boy.
Beraberce yürüdüler. Muhterem validenin önünde durdular. Hüseyin anasının elini öptü. Zavallı valide ciğerparesini bir daha kokladı. Ve dedi ki:
– Hüseyin... Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağaların da sekiz ay evvel Çanakkale’de yatıyorlar. Bak, son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse, sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun Şıpka’ya düşerse, dayının ruhuna fatiha okumayı unutma. Haydi oğul, Allah yolunu açık etsin.
Hüseyin, anasını ve Abdülkadir’i selamladı, gitti.
Abdülkadir, bu büyük ruhlu kadınla yalnız kalmıştı, sordu:
– Valide, demek ki sizin soyun erkekleri hep şehit oldular, öyle mi?
– Yalnız bizim soy değil oğul. Elli yıldır köylü mezarlığa delikanlı gömemedi. Din dursun da, ko biz hep ölelim.

Kaynak: Harp Mecmuası