Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tüketim ekonomisi yerine kanaat ekonomisi - Ibrahimtenekeci - 144. Sayfa

Tüketim ekonomisi yerine kanaat ekonomisi

Yoksulluk, ülkemizin birinci gündem maddesidir. Türk Edebiyatının önemli isimlerinden Mustafa Kutlu ile içimizdeki ve dışımızdaki yoksulluğu konuştuk.
Bir yazınızda, yoksulluğu işaret ederek, “Gündem budur beyler, başka da gündem yoktur” diyorsunuz. Madem gündemimizin ilk maddesi yoksulluktur, o halde yoksulluğu konuşalım.
Önce içimizdeki yoksulluğu yazdınız ve Yoksulluk İçimizde dediniz. Sonra dışımızdaki yoksulluğu anlattığınız Yoksulluk Kitabı’nız çıktı. Ayrıca, fakir fukaraya yardım eden Deniz Feneri Derneği’nin kuruluşunda emeğinizin geçtiğini biliyoruz. Dolayısıyla, yoksulluğu mesele edinen, yoksullar için bir şeyler yapmaya çalışan ve yapan bir insansınız.
Belli ki, Türk insanının yoksulluk çekmesi canınızı çok yakıyor...

– Sevgili İbrahim, evet, yıllardır yoksulluk konusunda yazıyorum. Yazdıklarımın bir tek yoksula faydası olmuş ise kendimi bahtiyar sayarım.
Bu konuda çok konuştum, bu sebeble bu defa kısa keseceğim; umarım beni hoş görürsün.
“içimizdeki yoksulluk”, merhamet, şefkat, feragat, cömertlik, cesaret, tevekkül vb. kavramlardan oluşan ahlak eksikliğidir.
Telafisi çok zordur. Bir mükemmel düzen, adalet, iktisat, maarif, sanat, siyaset ister. Fert böylece yetişir. Ve bu ferde güvenebiliriz. İçimizdeki yoksulluğu yenmeden, “gönül zengini” olmadan, dışımızdaki yoksulluğu yenemeyiz.
Milli Selamet Partisi’nin pek hoşuma giden iki sloganı vardı. İlki “Önce ahlak ve maneviyat”, ikincisi “Adil düzen”. Keşke sürekli bu iki husus üzerine gidilse idi.

*Bildiğim kadarıyla, okullara Ahlak Bilgisi dersini koyan da Milli Selamet Partisi’dir.

– Evet...

*Yoksulluk Kitabı’nızda, “Türkiye’deki yoksulluğun ekonomik bir mesele olmadığını” söylüyorsunuz. Size göre, ülkemizdeki yoksulluk; yokluktan değil, hakkına razı olmayanların çokluğundan kaynaklanıyor.  Ya da adaletin olmamasından. Bu konuyu biraz açar mısınız?

– Ülkemizdeki yoksulluğun sebebi “adalet” eksikliğidir. Yoksa Türkiye zenginlikleri olan bir ülke. Kaynaklarımız har vurulup harman savruluyor, peşkeş çekiliyor, hortumlanıyor. Ülke kötü yönetiliyor. Yıllardan beri kötü yönetiliyor. Ve bu kötü yönetimin açtığı yoksulluk yarası artık kronik hale gelmiştir. Gelir dağılımı uçurumu korkunçtur. Radikal tedbirler dışında tedavisi mümkün değildir. Nedir bunlar? Ben siyasetçi, iktisatçı, asker, devlet adamı değilim. Bir hikayeciyim altı üstü. Ama benim de konuşmaya hakkım var:
1. Yeni bir hukuk düzeni: [En problemli mesele bu. Hukukçular, başta Anayasa olmak üzere bu gerçeği görüyor, ama uygulamaya kimse cesaret edemiyor.]
2. Ehliyet ve likayata göre makam.
3. İhtiyaca göre istihkak.
4. Kaliteye prim.
5. Adil vergi düzeni. Ayıptır yahu, en çok vergiyi asgari ücret alan veriyor.
Bir de teori geliştirmemiz lazım: Tüketim ekonomisi yerine Kanaat ekonomisi. Bu, bütün dünya için gerekli. Ama nasıl olacak? Herhalde bunu benden beklemiyorsun?

*Türkiye’deki yoksulluğa örnek vermek isteyenler, hep Doğu illerini sıralıyorlar. Oysa, bir Kırşehir ya da Yozgat’ın durumu, Ağrı’dan veya Hakkari’den daha iyi değil. Yani bölgesel değil, topyekün bir yoksulluk var.
14 milyon vatandaş, günde ortalama 1 dolar ile geçiniyor. Bu 14 milyonun içinde, Diyarbakır’daki çoban da var, Nevşehir’deki çiftçi de, İstanbul’daki işçi de.
Peki, Nevşehir ve İstanbul’dakini görmeyip de hep Diyarbakır’dakini göstermek niye? Ben bunun siyasi olduğunu düşünüyorum.

– Sadece Diyarbakır’ın gösterildiğini sanmıyorum. Böyle davrananlar varsa, yoksulluk üzerinden siyaset yapıyor demektir.
Yoksulluğu yenmek...
*Ülkemizdeki yoksulluk arttıkça, hırsızlık gibi adi suçların da arttığını görüyoruz. Ve bu suçları işleyenlerin, yani küçük küçük çalanların büyük çoğunluğu, eğitimsiz insanlar. Dolayısıyla, sefalet ve cehaletin ittifakı söz konusu. Tabii “yoksulluğu yenmek için eğitim şart” diye bir şey de söylemeyeceğim. Çünkü,  büyük büyük çalanlar, devleti hortumlayanlar, elli türlü hile icat edenler de genellikle eğitimli insanlar.
Galiba insanın içinde olacak...

– Yüzde 99’u Müslüman olan ülkemizde kaç kişi Hz. Peygamber’in şu hadisine uymaktadır: “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.”
Yahu bırak açlığı, adam komşusunu tanımıyor; bu ne biçim Müslümanlık.
Yoksulluğun tek çaresi var: Ahlak. Ahlakın kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. On kez hacca gitmiş, trilyon sahibi bir Müslüman; 50 milyar, 100 milyar hayır yaparak cennete gideceğini sanıyorsa havasını alır. Ben ahlaksızları, Allah korkusu olmayanları, yetim malı yiyenleri, devleti dolandıranları söz konusu etmiyorum. Benim derdim Müslümanlık cakası satanlarla. Meydanlarda cart-curt atarak olmaz bu iş. Tesbihle, takkeyle olmaz bu iş. Ya nasıl olur? Şöyle: Cebinde on lira var. Fakir geldi, beş lira istedi. Vereceksin beş lira. Bu vasat bir Müslümandır. Hz. Peygamber’e öte dünyada arkadaş olmak isteyenler on lirayı da verir.
Yiğit ona derim ben, gerisi fasa-fiso...

*“Çare: Hemen, şimdi” başlıklı yazınız şöyle başlıyor: “Burada sürekli yoksulluktan dem vuruyoruz ya; Ekmek Teknesi’nin ‘kıl’ı gibi biri çıkıp: ‘İyi de aga, çare ne’ diye sorabilir.”
Ben, bu soruyu sormak adına ‘kıl’ olmaya razıyım: “İyi de aga, çare ne?”

– Çare diye yukarıda beş on cümle geveledim. Yeter de artar bile. Bir hikayeciden daha ne bekliyorsun?

*Hocam, “sağ elin verdiğini sol elin duymaması lazım” nasihati, “duysun cümle alem, duysun tüm dünya” şarkısına dönüşeli çok oldu.
Benim çocukluğumda, bir muhtaca yardım yapmaya balerin adımlarla gidilirdi. Şimdi ise kameralarla gidiliyor. Zarfın içinde kaç para olduğu ve kim tarafından verildiği canlı yayında söyleniyor. Bütün bunlar, iyiliği başa kakmak gibi geliyor bana. Sanki, reyting uğruna yoksulluk teşhir ediliyor, yağmalanıyor.
Yoksa yanılıyor muyum?

– Eski günleri, eski insanları unut. Gitti onlar, bir daha geri gelmez. Bence bugün için bir açı doyur, isterse bütün televizyon kanalları bunu görüntülesin.

*İzninizle, bu konuya devam etmek istiyorum: Eskiden, erzak, kapı önüne sessizce bırakılır, sonra hızla oradan uzaklaşılırdı. Kapısının önündeki erzağı gören kişi, önce sağına soluna bakar, kimseyi göremeyince bu kez yukarıya bakar, “Hızır” diye mırıldanırdı. Eğer para yardımı yapılacaksa, çaktırmadan cebe bir zarf sokulur ya da anne babaya belli etmeden çocuğun eline sıkıştırılırdı. Veya, insanlar kendilerini geri çeker, “bunu, ismini açıklamak istemeyen biri gönderdi” derlerdi.
Şimdi ise, fakir bir aileye on milyonluk gıda yardımı yaparken; bir milyarlık reklam yapıyorlar: Gıda maddeleri falanca marketten, kıyafetler şu mağazadan, ayakkabılar bilmem ne kunduraevinden, sağlık giderleri filan hastahaneden... Bunları öğrenince, vay be diyoruz, şu market sahibi amma hayırsevermiş, bundan sonra alış verişlerimizi oradan yapalım; kıyafetlerimizi de adı geçen mağazadan alalım...
İnsan, “Hızır’a ne oldu” diye sormadan edemiyor...

– Bak şimdi. Ben Deniz Feneri Projesini yaptım. Cenab-ı Hak yardım etti, tuttu bu iş. İnsanımızın merhamet damarı kesilmemiş, gözyaşı pınarı kurumamış. İstiyor ki yaptığı yardım yerini bulsun. Onu gözüyle görsün. Çünkü çok dolandırmışlar garibanı, çok tufaya getirmişler.
Deniz Feneri, kısa zamanda Türkiye’nin en büyük yardım kuruluşu oldu. Geçen yıl 100 bin kişi müracaat etti. Bunların alayı aç. Bunların bugünden yarına çıkacak ekmekleri yok. Pek tabi Deniz Feneri kılı kırk yararak yardım yapıyor. Yardımı en çok ihtiyacı olana ulaştırıyor. Kanal 7 Televizyonu olmasa, Uğur Arslan, İbrahim, Yapımcı, Yönetmen, Ekip olmasa, en önemlisi canla başla çalışan dernek mensupları olmasa bu müessese vücut bulamaz idi.
Senin söylediğin ideal toplumun işi. Biz ise çivisi çıkmış bir dünyada yaşıyoruz.
Ameller niyetlere göredir. Ben bir yetimi sevindireyim, eller bana şovmen desin razıyım.

*Hocam, son olarak şunu sormak istiyorum: Yoksulluk ile vakit geçer mi?

– Bu soruya bir iki atasözü ile cevap vereyim:
Acıkmış kudurmuştan beterdir.
Aç aç ile yatınca doğan dilenci olur.
Aç at yol almaz, aç it av almaz.
Aç bırakma hırsız olur, çok söyleme arsız olur.
Aça dokuz yorgan örtmüşler, yine de uyuyamamış.
Aç elini kora sokar.