Yoksulluk, ülkemizin birinci gündem maddesidir. Türk Edebiyatının önemli
isimlerinden Mustafa Kutlu ile içimizdeki ve dışımızdaki yoksulluğu
konuştuk.
Bir yazınızda, yoksulluğu işaret ederek, “Gündem budur beyler, başka da
gündem yoktur” diyorsunuz. Madem gündemimizin ilk maddesi yoksulluktur, o
halde yoksulluğu konuşalım.
Önce içimizdeki yoksulluğu yazdınız ve Yoksulluk İçimizde dediniz. Sonra
dışımızdaki yoksulluğu anlattığınız Yoksulluk Kitabı’nız çıktı. Ayrıca,
fakir fukaraya yardım eden Deniz Feneri Derneği’nin kuruluşunda emeğinizin
geçtiğini biliyoruz. Dolayısıyla, yoksulluğu mesele edinen, yoksullar için
bir şeyler yapmaya çalışan ve yapan bir insansınız.
Belli ki, Türk insanının yoksulluk çekmesi canınızı çok yakıyor...–
Sevgili İbrahim, evet, yıllardır yoksulluk konusunda yazıyorum.
Yazdıklarımın bir tek yoksula faydası olmuş ise kendimi bahtiyar sayarım.
Bu konuda çok konuştum, bu sebeble bu defa kısa keseceğim; umarım beni hoş
görürsün.
“içimizdeki yoksulluk”, merhamet, şefkat, feragat, cömertlik, cesaret,
tevekkül vb. kavramlardan oluşan ahlak eksikliğidir.
Telafisi çok zordur. Bir mükemmel düzen, adalet, iktisat, maarif, sanat,
siyaset ister. Fert böylece yetişir. Ve bu ferde güvenebiliriz. İçimizdeki
yoksulluğu yenmeden, “gönül zengini” olmadan, dışımızdaki yoksulluğu
yenemeyiz.
Milli Selamet Partisi’nin pek hoşuma giden iki sloganı vardı. İlki “Önce
ahlak ve maneviyat”, ikincisi “Adil düzen”. Keşke sürekli bu iki husus
üzerine gidilse idi.
*Bildiğim kadarıyla, okullara Ahlak Bilgisi dersini koyan da Milli
Selamet Partisi’dir.
– Evet...
*Yoksulluk Kitabı’nızda, “Türkiye’deki yoksulluğun ekonomik bir mesele
olmadığını” söylüyorsunuz. Size göre, ülkemizdeki yoksulluk; yokluktan
değil, hakkına razı olmayanların çokluğundan kaynaklanıyor. Ya da adaletin
olmamasından. Bu konuyu biraz açar mısınız?
– Ülkemizdeki yoksulluğun sebebi “adalet” eksikliğidir. Yoksa Türkiye
zenginlikleri olan bir ülke. Kaynaklarımız har vurulup harman savruluyor,
peşkeş çekiliyor, hortumlanıyor. Ülke kötü yönetiliyor. Yıllardan beri kötü
yönetiliyor. Ve bu kötü yönetimin açtığı yoksulluk yarası artık kronik hale
gelmiştir. Gelir dağılımı uçurumu korkunçtur. Radikal tedbirler dışında
tedavisi mümkün değildir. Nedir bunlar? Ben siyasetçi, iktisatçı, asker,
devlet adamı değilim. Bir hikayeciyim altı üstü. Ama benim de konuşmaya
hakkım var:
1. Yeni bir hukuk düzeni: [En problemli mesele bu. Hukukçular, başta Anayasa
olmak üzere bu gerçeği görüyor, ama uygulamaya kimse cesaret edemiyor.]
2. Ehliyet ve likayata göre makam.
3. İhtiyaca göre istihkak.
4. Kaliteye prim.
5. Adil vergi düzeni. Ayıptır yahu, en çok vergiyi asgari ücret alan
veriyor.
Bir de teori geliştirmemiz lazım: Tüketim ekonomisi yerine Kanaat ekonomisi.
Bu, bütün dünya için gerekli. Ama nasıl olacak? Herhalde bunu benden
beklemiyorsun?
*Türkiye’deki yoksulluğa örnek vermek isteyenler, hep Doğu illerini
sıralıyorlar. Oysa, bir Kırşehir ya da Yozgat’ın durumu, Ağrı’dan veya
Hakkari’den daha iyi değil. Yani bölgesel değil, topyekün bir yoksulluk var.
14 milyon vatandaş, günde ortalama 1 dolar ile geçiniyor. Bu 14 milyonun
içinde, Diyarbakır’daki çoban da var, Nevşehir’deki çiftçi de, İstanbul’daki
işçi de.
Peki, Nevşehir ve İstanbul’dakini görmeyip de hep Diyarbakır’dakini
göstermek niye? Ben bunun siyasi olduğunu düşünüyorum.
– Sadece Diyarbakır’ın gösterildiğini sanmıyorum. Böyle davrananlar
varsa, yoksulluk üzerinden siyaset yapıyor demektir.
Yoksulluğu yenmek...
*Ülkemizdeki yoksulluk arttıkça, hırsızlık gibi adi suçların da arttığını
görüyoruz. Ve bu suçları işleyenlerin, yani küçük küçük çalanların büyük
çoğunluğu, eğitimsiz insanlar. Dolayısıyla, sefalet ve cehaletin ittifakı
söz konusu. Tabii “yoksulluğu yenmek için eğitim şart” diye bir şey de
söylemeyeceğim. Çünkü, büyük büyük çalanlar, devleti hortumlayanlar, elli
türlü hile icat edenler de genellikle eğitimli insanlar.
Galiba insanın içinde olacak...
– Yüzde 99’u Müslüman olan ülkemizde kaç kişi Hz. Peygamber’in şu
hadisine uymaktadır: “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.”
Yahu bırak açlığı, adam komşusunu tanımıyor; bu ne biçim Müslümanlık.
Yoksulluğun tek çaresi var: Ahlak. Ahlakın kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. On
kez hacca gitmiş, trilyon sahibi bir Müslüman; 50 milyar, 100 milyar hayır
yaparak cennete gideceğini sanıyorsa havasını alır. Ben ahlaksızları, Allah
korkusu olmayanları, yetim malı yiyenleri, devleti dolandıranları söz konusu
etmiyorum. Benim derdim Müslümanlık cakası satanlarla. Meydanlarda cart-curt
atarak olmaz bu iş. Tesbihle, takkeyle olmaz bu iş. Ya nasıl olur? Şöyle:
Cebinde on lira var. Fakir geldi, beş lira istedi. Vereceksin beş lira. Bu
vasat bir Müslümandır. Hz. Peygamber’e öte dünyada arkadaş olmak isteyenler
on lirayı da verir.
Yiğit ona derim ben, gerisi fasa-fiso...
*“Çare: Hemen, şimdi” başlıklı yazınız şöyle başlıyor: “Burada sürekli
yoksulluktan dem vuruyoruz ya; Ekmek Teknesi’nin ‘kıl’ı gibi biri çıkıp:
‘İyi de aga, çare ne’ diye sorabilir.”
Ben, bu soruyu sormak adına ‘kıl’ olmaya razıyım: “İyi de aga, çare ne?”
– Çare diye yukarıda beş on cümle geveledim. Yeter de artar bile. Bir
hikayeciden daha ne bekliyorsun?
*Hocam, “sağ elin verdiğini sol elin duymaması lazım” nasihati, “duysun
cümle alem, duysun tüm dünya” şarkısına dönüşeli çok oldu.
Benim çocukluğumda, bir muhtaca yardım yapmaya balerin adımlarla gidilirdi.
Şimdi ise kameralarla gidiliyor. Zarfın içinde kaç para olduğu ve kim
tarafından verildiği canlı yayında söyleniyor. Bütün bunlar, iyiliği başa
kakmak gibi geliyor bana. Sanki, reyting uğruna yoksulluk teşhir ediliyor,
yağmalanıyor.
Yoksa yanılıyor muyum?
– Eski günleri, eski insanları unut. Gitti onlar, bir daha geri gelmez.
Bence bugün için bir açı doyur, isterse bütün televizyon kanalları bunu
görüntülesin.
*İzninizle, bu konuya devam etmek istiyorum: Eskiden, erzak, kapı önüne
sessizce bırakılır, sonra hızla oradan uzaklaşılırdı. Kapısının önündeki
erzağı gören kişi, önce sağına soluna bakar, kimseyi göremeyince bu kez
yukarıya bakar, “Hızır” diye mırıldanırdı. Eğer para yardımı yapılacaksa,
çaktırmadan cebe bir zarf sokulur ya da anne babaya belli etmeden çocuğun
eline sıkıştırılırdı. Veya, insanlar kendilerini geri çeker, “bunu, ismini
açıklamak istemeyen biri gönderdi” derlerdi.
Şimdi ise, fakir bir aileye on milyonluk gıda yardımı yaparken; bir
milyarlık reklam yapıyorlar: Gıda maddeleri falanca marketten, kıyafetler şu
mağazadan, ayakkabılar bilmem ne kunduraevinden, sağlık giderleri filan
hastahaneden... Bunları öğrenince, vay be diyoruz, şu market sahibi amma
hayırsevermiş, bundan sonra alış verişlerimizi oradan yapalım;
kıyafetlerimizi de adı geçen mağazadan alalım...
İnsan, “Hızır’a ne oldu” diye sormadan edemiyor...
– Bak şimdi. Ben Deniz Feneri Projesini yaptım. Cenab-ı Hak yardım etti,
tuttu bu iş. İnsanımızın merhamet damarı kesilmemiş, gözyaşı pınarı
kurumamış. İstiyor ki yaptığı yardım yerini bulsun. Onu gözüyle görsün.
Çünkü çok dolandırmışlar garibanı, çok tufaya getirmişler.
Deniz Feneri, kısa zamanda Türkiye’nin en büyük yardım kuruluşu oldu. Geçen
yıl 100 bin kişi müracaat etti. Bunların alayı aç. Bunların bugünden yarına
çıkacak ekmekleri yok. Pek tabi Deniz Feneri kılı kırk yararak yardım
yapıyor. Yardımı en çok ihtiyacı olana ulaştırıyor. Kanal 7 Televizyonu
olmasa, Uğur Arslan, İbrahim, Yapımcı, Yönetmen, Ekip olmasa, en önemlisi
canla başla çalışan dernek mensupları olmasa bu müessese vücut bulamaz idi.
Senin söylediğin ideal toplumun işi. Biz ise çivisi çıkmış bir dünyada
yaşıyoruz.
Ameller niyetlere göredir. Ben bir yetimi sevindireyim, eller bana şovmen
desin razıyım.
*Hocam, son olarak şunu sormak istiyorum: Yoksulluk ile vakit geçer mi?
– Bu soruya bir iki atasözü ile cevap vereyim:
Acıkmış kudurmuştan beterdir.
Aç aç ile yatınca doğan dilenci olur.
Aç at yol almaz, aç it av almaz.
Aç bırakma hırsız olur, çok söyleme arsız olur.
Aça dokuz yorgan örtmüşler, yine de uyuyamamış.
Aç elini kora sokar. |