Bu Milletin Şanssızlığı - Külliyat - Ibrahimtenekeci - 149. Sayfa
Bu
milletin şanssızlığı...
|
Bir yıldır, yoğun bir biçimde Osmanlı tarihi okuyorum. Ve okuduğum her yeni sayfa, hayretimi ve hayranlığımı bir kat arttırıyor. Bir millet, bu kadar mı çalışkan ve azimli olur? Adına “üşenmek” dediğimiz şey, bir milletin semtine bu kadar mı uğramaz? Sadece bir padişahın, mesela Sultan Mehmed’in hayatına bakmamız bile, insanı hayrete düşürecektir. Hadi, İstanbul’un fethini saymayalım, diğerlerine bakalım: O zamanlar yol yok, iz yok, vasıta yok. Her yere yürüyerek gidiliyor. Üstelik onca silahla, zırhla, ağırlıkla... Onbinlerce insan, karıncalar gibi habire yürüyor, savaşıyor, tekrar yürüyor, tekrar savaşıyor. Bir bakmışsınız Sırbistan’dalar, sonra onları Trabzon’da görüyorsunuz, sonra Arnavutluk’ta, hemen peşinden Uzun Hasan’la savaşmak için Doğu bölgesinde, sonra Belgrad önlerinde, Rodos ve Midilli’de, bir yıl sonra Mora’da, üç ay sonra Arnavutluk’ta, Macar ovalarında, Toros dağlarında, Çerkezistan’da, Boğdan’da, Bosna’da... Üç günde inşaa edilen kaleler, bir gecede insanüstü gayretle yapılan devasa kuleler... Şimdi ise, onca teknolojiye ve imkana rağmen, bir hastahane veya havalimanı inşaatı on yılda bitmiyor. Buna can mı dayanır? Hadi, can dayandı diyelim, buna ayak mı dayanır? Güç mü yeter? Şuradan şuraya iki adım yürümeyi göze alamayan bizler, bu meşakkati elbette anlayamayız ve “kardeşim, oralarda ne işleri vardı” diye abuk sabuk çıkışlar yapıp tembelliğimizi ört bas edebiliriz... Bu millet, 600 yıl boyunca hep böyle yaşamıştır. Sadece Fatih Sultan Mehmed’in değil, diğer padişahların da dönemleri böyle geçmiştir. Son büyük savaşımız olan Birinci Dünya Savaşı’na bir bakın: Osmanlı ordusu, aynı anda birçok cephede, kıtada savaşmak zorunda kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu adlı kitapta, bu savaşın bütün ayrıntıları var. Bir tabur, tıpkı Fatih’in askerleri gibi bir ay Balkanlar’da savaşmış, oradan Filistin Cephesine geçip Kanal Harekatı’na katılmış, oradan Basra’ya kaydırılmış, oradan da Ruslara karşı Doğu cephesine sevkedilmiştir. Belli bir noktadan sonra hep yürüyüş... Ve sonuç: 600 yıl boyunca habire yürüyen, koşan, yetişen, savaşan, saldıran, kaçan, yapan, yıkan; dolayısıyla muazzam bir enerji harcayan bu millet, sonunda takatten kesilmiş ve olduğu yere yığılıp kalmıştır. Bütün bunları, konuyu bir yere getirmek için yazdım. İnsanoğlunun hayatını kolaylaştıran, hedefine ulaşmasına yardımcı olan, yorulmasını engelleyen icatlara baktığımızda; bu icatların neredeyse hepsi, Osmanlı Devleti devreden çıktıktan ve Türk milleti yorgunluktan öldükten sonra kullanıma girmiştir. Osmanlı, bu icatlara yetişememiş, adeta kıl payı kaçırmıştır. Elbette bunun bir ‘komplo’ olduğunu söyleyecek kadar cahil değilim, sadece ‘kader’ demek istiyorum. Kader ya da nasip... Bir örnek vereyim ki, demek istediğim daha iyi anlaşılsın: Bizanslılar, Osmanlı gemilerinin girişini engellemek için Haliç’e zincir çekmişlerdi. Osmanlı donanması, bu zinciri aşmak için çok uğraşmış, büyük kayıplar vermiş, ama başarılı olamamıştı. Sonunda, onca cefaya katlanarak, güç harcayarak gemileri karadan yürütmek zorunda kaldılar. İtiraf etmek gerekirse, şimdi, bu olayı düşünmek bile bizi yoruyor. Düşünüyorum da; o zamanlar bir yeniçerinin elinde oksijen kaynağı olsaydı, bu çilenin hiçbiri çekilmezdi... Güven sorunu Ansiklopedide okudum: İlk kapı kilidi, dört bin yıl önce icat edilmiş. Ve insanoğluna ait en eski kilidi, Ninova Harabelerinde bulmuşlar. Demek ki, insanlar dört bin yıldır birbirlerine güvenmiyorlar. Öyleyse, ‘güven sorunu’ yeni bir şey değil. Kalp Gözü ve Büyük Günahlar Beğenmediğimiz işleri nasıl eleştiriyorsak, beğendiğimiz işleri de alkışlamalıyız. Bu, hem insan olmamızın, hem de temsil ettiğimiz medeniyetin bir gereğidir. Televizyon kültürü olan, gün gün program saatlerini takip eden biri değilim. [Televizyon kültürü olur mu, bunu da ayrıca tartışmak lazım.] Yine de Kanal 7 ekranlarında yayınlanan Kalp Gözü ve Büyük Günahlar programlarını kaçırmamaya gayret ediyorum. Kalp Gözü pazartesi, Büyük Günahlar ise pazar akşamı ekrana geliyor. Her iki programın altında da Süleyman Çobanoğlu imzası var. Çobanoğlu’nu bilenler bilir; iyi şairdir, has insandır ve giriştiği her işin altından alnının akıyla çıkmayı başarmıştır. Son zamanlarda, bulunduğum ortamlarda ve sohbetlerde, hep bu iki program konuşuluyor. Güzel cümleler, temenniler, beğeniler. Hatta, solcu bir arkadaş bile, Kalp Gözü ve Büyük Günahlar’ı hiç kaçırmadığını söyledi. Demesine göre, kendisinde bir şeyler değişmeye başlamış. Biz buna, ‘etki’ diyoruz. Bu iki programı da başarılı kılan, her şeyden önce samimiyeti, sahiciliği. Ayrıca, her ikisinin de senaryosunu Süleyman Çobanoğlu yazdığından, diyaloglar oldukça derinlikli. Neredeyse boşa giden ya da gevezelik olarak nitelendirebileceğimiz bir cümle bile yok. Tabii bunda, Çobanoğlu’nun şairliğinin de büyük etkisi var. İyi şairsen, iyi işler yaparsın; bu kadar net! Derim ki, Kalp Gözü ve Büyük Günahları kaçırmayın. |
|||||
|
|
|||||
|
|
|
|
|
|
|
İslami Okul Okulların En Önemlisi