Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

EBU’L A’LA EL MEVDUD‹ - Mevdudi - 02Dogumkontrol

EBU’L A’LA EL MEVDUD‹

EBU’L A’LA EL MEVDUDİ

 

Pakistan İslam Cemaati Reisi

 

DOĞUM KONTROLU HAREKETİ VE İSLAM

 

DOĞUM KONTOLÜNÜN GAYESİ VE TARİHİ SEYRİ

 

Doğum kontrolünden maksat, çoğalmakta olan insan neslini belirli bir sınırda durdurmaktır. Bu gayeyi gerçekleştirmek için geçmişte çocuk düşürmek, meniyi dışarıya akıtmak, yeni doğan çocukları öldürmek, evlenmemek ve cinsi münasebetten uzak kalmak gibi yollara başvurulurdu.

Zamanımızda ise insanlar, evlenmeme ve cinsi münasebetten uzak kalma yollarını bırakmışlar, evlenip cinsi münasebet yapmakla beraber, kadının gebe kalmasını önliyecek her türlü ilaç ve vasıtaları kullanmaya başlamışlardır.

Avrupa ve Amerika’da çocuk düşürme yolu pek ilgi toplamamıştır. Fakat doğum kontrulünün önemle üzerinde durduğu gayenin gerçekleşmesine yardım edecek sebep ve vasıtaların ortaya koyduğu bir yol vardır ki cemiyette bu yolu bilmiyen tek bir kadın ve erkek yoktur. Çünkü doğum kontrolü fikri, bu yolu teyit ve tavsiye edip bütün insanların ilgisini bu noktaya çekiyor.

 

HAREKETİN BAŞLAYIŞI

 

İlk olarak doğum kontrolü, Avrupa’da 18. yüzyılın sonlarına doğru başlamıştır. Meşhur İngiliz İktisat alimi Malthus, bu konudaki fikirlerini yayınlayıp, insanlara doğum kontrolünü tatbike etmiştir. Ona göre “İngiliz halkı şimdilik rahat yaşayış ve iktisadi güç sınırlarını aşmıyacak bir tarzda yavaş yavaş çoğalmaktadır. Bir gün gelecek, bu üreme ve çoğalma çok ilerliyecek, belirli yaşama vasıtalarının sınırını aşacak ve yine sınırlı olan iskana elverişli yerler ihtiyaca yetmiyecek, böylece durum korkunç bir hal almış olacaktır. Fakat buna rağmen insanların sayılarını ve nüfus yoğunluğunu sınırlıyacak bir vasıta bilmiyoruz” dedikten sonra Malthus devam ediyor:

“Gerçekten insan neslini, tabii artışa ve yoğunlaşmaya bırakacak olursak, birgün yeryüzü dar gelecek ve mevcut yaşama vasıtaları bu haliyle ihtiyaçlara yetmiyecektir. Bu sebepten hayat seviyesini muhafaza etmek gerekir. O takdirde onun maddi refahını ve iktisadi gücünü muhafaza etmek için insan sayısı artarken, yaşama vasıtaları da artmalı ve rızık kaynakları çoğalmalıdır.”

Malthus bu gayesini gerçekleştirmek için İngiliz halkına, evlenmemekle beraber cinsi arzulalarını yenebilmek için tedbir almalarını, ancak yaşları geçtikten sonra evlenmelerini ve evlendikleri zaman da evlilik hayatında nefsin isteklerine hakim olup onun arzusunu frenlemelerini tavsiye etmiştir. Malthus bu fikirlerini 1798 yılında neşrettiği “İnsan Sayısının Artışı ve Gelecekte Cemiyete Tesiri” adlı eserinde açıklamıştır.

Malthus’dan sonra Fransa’da da Francis Place adında biri çıkıp, insan artışına bir sınır koymanın zaruri olduğunu söylemiştir. Onun bu konuda öne sürdüğü fikirler ise kadının hamile kalmasını önliyecek her türlü gayri tabii alet ve vasıtalara başvurulmasıdır.

1833 yılında Amerika’da meşhur tabip Charles Knorottonda,Francis Place’nin fikirlerini desteklemiştir. Onun “Felsefenin Meyveleri” (The Fruits of Philosophy) adlı kitabı, kadının gebe kalmasını önliyecek tabii tedbirleri tafsilatlı bir şekilde açıklayan ve bunun iktisadi faydalarından uzun uzadıya bahseden ilk eserdir.

 

İLK HAREKETİN YAYILIŞI:

 

Başlangıçta Batılılar, biraz evvel zikrettiğimiz kadının gebe kalmasına mani olma fikrini benimsemediler. Çünkü,bu fikir, aslında çok kritik, kritik olduğu kadar da zayıf bir fikirdi.

Malthus, memleketinin nüfusunu arttıracak nisbeti değerlendirip tayin etti. Fakat, tecrubi ilimlerin ilerlemesi, emek sarfedip çalışma, aklın üstünlüğü ile beraber, insan eli rızık kaynaklarına ve yaşama vasıtalarına uzandığı halde hayat için geçim vasıtalarını fazlalaştıran amili tayin etmek mümkün olmadığı gibi tabiatın, yerin altında gizlediği servet hazinelerine muttali olmak da mümkün değildi. İlk zamanlar gayıp perdesinin arkasında gizli olduğu halde daha sonra çalışma ve gayret sarfı ile varlık sahasına çıkacak olan imkanlara nufus etmek ona göre belirsiz idi.

Evet, Avrupada oturanların sayısı, Malthus’un tahmin ettiği gibi, 75 yılında takriben iki misli olacak şekilde tabii bir surette arttı. Hususiyle İngiltere’nin nüfusu bu müddet zarfında, insanlık tarihinde eşine az rastlanan bir süratle artmış, 1779 yılında 13 milyon olduğu 1890 yılında 38 milyona ulaşmıştır. Bu müddet içerisinde, bir taraftan, nüfus böyle ilerlerken, diğer taraftan da geçim vasıtaları süratli bir şekilde artmıştır. Devlet, dünya ticareti ve sanayii için karaborsa politikasını gütmüş ve iktisadi hayatını yalnız kendi toprak ürünlerine hasretmiştir. Sanayi mahsul ve mamullerini de diğer memleketlere ihraç ederek karşılığında gıda maddeleri ithal etmiştir. Neticede, nüfusun artması sebebiyle, memleket arazisinin halka kafi gelmemesi veya nüfus çokluğundan dolayı tabiat hazinelerinden istifade edememe gibi sıkıntılar hissedilmemiştir.

Bnyeey Besant ismiyle tanınmış bir kadın, Prof. Tsherlis Bredle ile bile birleşerek Dr. Neolton’un “Felsefenin Meyvaları” adlı eserini 1876 yılında İngiltere’de yayınladı. Bunun üzerine ikisi de savcılık tarafından mahkemeye verildiler. Mahkeme safahatı gazetelerde yayınlanınca bütün İngiliz halkının nazarı doğum kontrolü ve bununla ilgili haberler üzerine çekildi. Bu vesileyle İngiltere’de 1877 yılında Dr. Drysdale’in başkanlığı altında bir cemiyet kurulup doğum kontrolünü benimseyici broşür ve kitap yayınlamaya başladı. Bunun iki sene sonra da Besant’ın “Nüfus Adedinin Kanunu” adlı eseri basılıp bir senede 175 bin adetten bir tek adet kalmayıncaya kadar satılmıştır.

Bu cereyan 1881 yılında Hollanda,Belçika, Fransa ve Almanya’ya ulaştıktan sonra yavaş yavaş Avrupa ve Amerika’nın diğer medeni memleketlerine yayılmış ve her birinde birden fazla dernekler kurulmuştur. Bu derneklerde insanlar doğum kontrolünün faydaları ve pratik yolları anlatılılıp öğretildi. Onlara sadece doğum kontrolü yapmanın meşruluğu değil, ayrıca kendisinde sayısız fıtri iyilikler bulunduğu ve iktisadi yönden de selamete ulaşılıp pek çok faydalar elde edileceği uzun uzadıya anlatıldı. Bu cemiyetin kurulduğu bütün memleketlerde kadın-erkek herkes, doğum kontrolü hususunda aile fertlerinin çoğalmaması için takip edilecek yolları tatbikte lazım olan her türlü talimatı ve fenni usulleri öğrenmeye koştular.

İşte böylece bu yeni cereyan en kısa zamanda yayıldı, büyüdü ve dünya çapında bir yayına da sahip oldu. Hatta bu gün Ekvator’u dolaşmış durumdadır.

 

HAREKETİN YAYILIŞI SEBEPLERİ:

 

Bu hareket niçin bu kadar çabuk yayıldı? Yenilik asrında korkunç bir süratle yayılıp efkarı umumiyede bu kadar rağbet görmesinin sebepleri nelerdir?

Başlangıçta Malthus’un İngiliz halkını doğum kontrolü yapmaya teşvik etmesi bu cereyanın bu kadar yayılmasında hakiki sebep olamaz. Bu cereyan bugün Avrupa’da kurulmuş yeni sanayi, kapitalizm nizamı ve maddeciliğin bir neticesidir.

Şimdi, bu sebeplerden her birini açıklayan görüşümüzü söyleyip batılıların nüfus artışına çare bulmaya nasıl ve hangi sebeplerden dolayı mecbur olduklarını anlatacağız.

 

a) SANAYİİN GELİŞMESİ (BÜYÜK SANAYİ):

 

Avrupa’da her türlü alet ve makineler icat edilince şirketler mali güçlerini birleştirip büyük fabrikalar kurdular. Bu fabrikaların kurulması ile kısa neticeler silsilesi meydana geldi. Köyde ve oymaklarda oturanlar imalathane ve fabrikalarda çalışmak için tarlalarını bırakarak merkezlere, şehirlere akın ettiler. Böylece köyler boşaldı.

Önceleri Avrupa’nın iktisadi refah ve huzurunun artması yüzünden yüz binlerce işçinin mahdut yerlerde toplanmasıyla yeni yeni büyük şehirler kuruldu. Fakat hep bu hareket ve oluşların arkasında sosyal sıkıntılar ve iktisadi müşkülleri gizli idi. Bu sebeple hayatın sarsıntılı ve çöküntülü tarafları şiddetlenip insanlar arasında belirdi. Yaşama şartları yükseldi, hayatın ihtiyaçları ve zorlukları arttı. Geçim sıkıntısı yüzünden dar gelirliler üzerine fahiş bir şekilde külfetler yüklenmeye başlandı. O kadar ki kendi arzu ettikleri hayat seviyelerini muhafaza edebilmek için gecelerini gündüze kattılar. Evler sıkıştı, kiraları arttı. Çalışan kimselerin, çalışmayanları geçindirmeleri zor hale geldi. Babalar çocuklarının terbiyesini, kocalar hanımlarının nafakasını yüklenemez oldular. Sonra ailenin bütün fertleri tabiatiyle, kendilerinden başka bir kimseyi bakamama durumuna düştüler. Ailenin içinde beraber yaşıyanların sayısı da yok denecek kadar azaldı.

 

b)KADINLARA İKTİSADİ İSTİKLAL VERİLMESİ:

 

Bu durumda kadın, kendi külfetlerini yüklenmeyi ve para kazanmayı kendine vazife bilip, çalışan fertlere katılmak için evinden çıkmak zorunda kaldı. İşte böyle erkeklere, kendisinin ve ailesinin geçimini kazanmak için çalışmasını, kadınlara da çocukların terbiyeleri ile uğraşıp evin iç işlerine bakmalarını gerektiren ebedi ve fıtri iş bölümü ortadan kalktı. O kadar ki kadınlar hizmet ve çalışma için yazıhanelere, imalathanelere ve fabrikalara kadar girdiler.

Kadın geçim derdini yüklenince çocuk yetiştirip terbiye etme görevini yapamaz hale gelmiştir. Halbuki İlahi nizam bu vazifeyi ona vermişti. Bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü kadın, kendisinin hayati ihtiyaçlarını hazırlamak için çalışmak zorunda kalınca ve müşterek aile birliğinden kendine düşen ödevi yerine getirmeye mecbur olunca, artık o, nasıl evlat yetiştirecek ve çocuğunu nasıl terbiye edecektir?

Kadınların gebelik zamanında katlandıkları sıkıntılar, onların, evin dışında fikri ve bedeni çalışmalarını engellemiş, hususi olarak gebeliğin son günlerinde, çalışacak kuvvetlerini dahi bırakmamıştır. Bu yüzden onlar, çalışma ve iş yerlerinden izin istemek zorunda kalmışlardır. Bununla beraber bilindiği gibi, doğumdan sonra kadınların tabii halleri, uzun zaman eski haline zor dönmektedir.

Gerçek böyle olunca kadın, en az üç veya dört yıl çocuğunun terbiyesi ile uğraşmak, onu emzirmek istese bile bunu yapmıyacaktır. Çünkü, her gün saatlerce yazıhanelerde bekçilik yapmak, onun için bir vazife olmuştur. Bu gibi hallerde kadın, emzirmek için çocuğunu çalışma yerine alamadığı gibi evde onun bakılıp terbiye edilmesi için bir hizmetçi de tutamaz. Artık kadın uzun zaman bütün meşguliyetini bir tarafa bırakıp kendi tabii vazifesiyle uğraşırsa açlıktan ölüm kapısına kadar gider veya yorgun, bitkin hale düşüp kocasını her yönden tatmin edemez olur. Bunun dışında, fabrikasında veya imalathanesinde çalıştığı şahıs, onun müteaddit defalar, aylarca vazifesini ihmal etmesine sabredemiyecektir. Tek cümleyle ifade edecek olursak:

Bütün bu sebeplerden dolayı kadın; tabii vazifesinden yüz çevirmeye mecbur olduğunu hissedecek ve zaruri ihtiyaçlarının temini yolunda, annelik his ve şefkatinin nasıl soğuyup donduğunu görecektir.

 

c) ÇAĞDAŞ MEDENİYET

 

Çağdaş medeniyet, diğer taraftan kadını doğum ve üremeden uzaklaştırmak için birtakım sebep ve vasıtalar meydana getirmiştir.

İnsanlarda maddi düşünüş (akıl), cemiyetteki her fertte gücünün erişemiyeceği refah ve saadeti, mal ve mülkü kendi nefsi için hazırlamayı isteyen bir egoizma doğurdu. Artık o, kazanç vasıtası olarak seçtiği şeylerde kendisinden başkasının velev ki, babası, anası, kız kardeşi, oğlan kardeşi veya oğlu olsa bile- hakkı olmasını istemez. Zenginler, mal ve mülk sahipleri, zengin olmaları ve nefislerinin rahat etmesi için sayılamıyacak kadar yollar ihdas etmişlerdir. Orta ve aşağı tabakanın fertleri onları, zenginlikleri ile kibirlenir gördüklerinde içlerinde onlara karşı bir kin beslemeye başladılar. İşte böylece, yukarıda geçtiği gibi çalışmalarını kendilerinin kazanıp faydalanmaları için seferber etmeleri ile egolarını tatmin etmiş oluyorlar.

Bunun neticesi olarak bugün, kibirlenme vasıtası moda ve zenginliğin tezahürü konfor, hayatın lüzumu ve esasları sanılan lüzumsuz ihtiyaçları doğurmuştur. Hatta halk tabakası bile, umum hayat seviyesi yüksek olduğundan bu zaruri olmayan ihtiyaçları temin etmeden hayatın mümkün olamıyacağına inanmışlar, evlatarı ve hanımları için geçim vasıtalarının hazırlanmasında kefil olduktan sonra şahsi arzularının tahakkukun muhal olduğunu zannetmişlerdir.

Kadınlar arasında hürriyet fikrinin yayılması, çekinmeden erkeklerle beraber bulunmaları ve bütün bunlara benziyen haller, onların düşünce tarzını değiştirmiştir. Bunun için tabii vazifelerine rağbet edemez hale gelmişler, ev işleriyle meşgul olma ve çocukların terbiyeleriyle uğraşmalarını hor ve hakir görüp ellerinden geldiği kadar bunlardan kaçmaya başlamışlardır. Kadın, evinin dışında gezip dolaşmayı, cemiyet içinde şehvet uyandırıp göz kaşla oynaşmayı terkedip, “çocuk için evde kalmak akıl karı değil, fikirsizliktir” diyerek bu hale ahmaklık gözüyle bakıyor. Cadde, pazar ve diğer toplantı yerlerinde erkeklerin bakışlarını kendi üzerlerine çekmek için o inceliğin ve güzelliğin en son haddine varıncaya kadar çalışıyorlar. Artık onların biricik arzuları zarif ve latif kalmalarıdır. Bu sebeple hayatlarını türlü boyalarla ve zehirli ilaçlarla tahrip etmeleri onlar için zor da değildir.

Onlar, çocuk yapmakla kendi sıhhatlerine toz kondurmak istemezler. Fakat güzelleşmek için milyon değerindeki mallarını sarfettikleri halde, çocuklarının beslenip büyümeleri için servetlerini harcamaya yanaşmazlar.

Modern medeniyet, cinsi arzuların arkasında gizli olan nefse tapmanın ve ona boyun eğip sevkettiği yere gitmenin sebeplerini doğurmuştur. İnsanlar nefsi lezzet ve cinsi faydalanma hususunda kendilerine verilen imkanlardan en iyi bir şekilde istifade etmeyi sevdikleri halde, İlahi nizamın, faydalanma ve zevkin sonuna koyduğu sıkıntı ve zorluklardan kaçıyorlar. Bundan dolayı gebelik sıkıntısı ve çocuk bakma gibi haller onlara, bir hastalık kadar acı verip, ağır geliyor. İşte böylece onlar, sadece hayatın rahat ve hoş tarafarından istifade etmeye bakıyorlar.

İnsanlardan pek çoğu, bilhassa orta tabaka fertleri, çocukların öğrenimi, kültürü ve istikbalde muvaffakiyet şartlarını hazırlamaktan korkarak bir veya iki çocuktan fazla çocuk yapmak istemiyorlar.

Kendilerine göre, modern ve medeni hayatın yük ve pahalılığı dururken, büyük sayıda çocukların terbiyesine ihtimam göstermek, öğrenimleri için para harcamak ve onlara hayat şartları hazırlamak çok ağır ve yorucu bir meseledir.

Dinsizlik ve maddecilik fikri, Allah’a tevekkül ve onun rızıklandırıcılığına inanarak bağlanma temayülünü bir tarafa bırakalım, insanların vicdanından “Allah fikrini” bile silmiş, artık onlar ellerindeki maddi vasıtalara bakıp ailesine ve evlatlarına rızık verenin kendileri olduklarını zannetmişlerdir.

İşte bunlar, doğum kontrolünün Garb’da her tarafa yayılması ve her tarafta rağbet görüp, moda şeklini almasının hakiki sebepleridir. Eğer bu sebeplere dikkatle bakacak olursak, batılıların kendi geçimlerini, toplumun medeniyet ve nizamını, madde ve sermaye esasları ile nefse ubudiyet üzerine kurmaları sebebiyle suçu evvela onların irtikab ettiklerinin görürüz.

Sonra Garblılar, bu kurumlar tamamlanıp tehlikeli sonuçlar doğurmaya başladığını görünce, az önce açıkladığımız suçla ilgili olarak başka bir ahmaklık yaptılar ki, o da şudur:

Toplum ve geçim için pis ve kirli olan bu nizamı, medeniyet ve kültür için hileci ve yalan üslubu -bunların kötü sonucundan kaçınmakla beraber- muhafaza etmeye çalışmalarıdır. Eğer onlar, biraz akıllarını kullanıp basit olarak düşünseler, hayatlarında meydana gelen bu musibet ve zorlukların hakiki sebeplerinin ve bozucu sıfatlarını ilk önce kendi nefislerine anlatırlar. Sonra, bütün çalışmalarını, hayatlarındaki o bozukluğun islahı için seferber ederler. Fakat onlar, haytalarındaki o bozukluğu asla idrak edemediler. Eğer bir dereceye kadar idrak etmiş olsalardı, yaşama tarzlarını, hayata daha elverişli bir nizamla değiştirmek istemeleri cihetiyle yeni kültürün kendilerine verdiği fitne ve zarardan sonra idrak edeceklerdi. Fakat onlar, bunun aksine, bu medeniyetin nizamını, toplum ve maişet için muhafaza etmeye çalıştılar. Aynı zamanda hayatta önlerine çıkacak zorluklara karşı koyabilmek için başka yollar icad etmeye başladılar. Bu bahis ve hareketten sonra tatbike çalıştıkları en kolay yol, insan nesline sınır koymak ve aile fertlerinin sayılarını azaltmaktır. Ta ki hayatta geçim vasıtalarından tam faydalansınlar, lüzumsuz yorgunluk ve onlarla hayatlarını kederlendirmesinler.

 

NETİCE:

 

Şimdi, geçen yüz seneden beri yapılan pratik tecrübelerle, doğum kotrolünden elde edilen sonuçları gözden geçirmemiz gerekiyor.

 

1- Tabakalar Arasındaki Muvacenesizlik:

 

Umumi kayıt istatistikleri (Register General), milli doğum nisbetini tetkik cemiyeti (National Birt Rate Commission) nin istatistikları gösteriyor ki, İngiltere’de doğum kontrolü en çok orta ve yüksek tabaka fertleri arasında revaç bulmuştur. Bu hareketi destekliyen ve doğum kontrolünü bilgili tatbik edenler çok zaman, yüksek kaliteli teknik elemanlar, ticaret, sanayi, kültür adamları ve orta tabakadan iktisadi refaha ulaşmış kişiler veyahut yüksek tabakadan mal, mülk sahibi zenginlerdir.

Ama fakirler ve teknik elemanların dışında kalan işçiler arasında doğum kontrolünün revaç yüzdesi sıfırdır. Çünkü geçim seviyeleri yüksek değil, istikbali kendileri için parlak göremiyorlar ve geçimlerinin zenginlerin, mal, mülk sahiplerinin maişetleri gibi olmasını istemiyorlar. Bunun fevkinde olarak, onlar arasında “bir adamın rızık kazanmak için çalışması, kadının da ev işlerinin düzenlenmesinde görev alması gerekir.” diyen ebedi esaslar her zaman revaçtadır. Onlar bundan dolayı, fakir olmaları, hayat şartlarının darlığı ve oturdukları evlerin darlığına rağmen doğum kontrolü yapmayı akıllarına bile getirmezler!

Böylece onlarda doğum nisbeti yaklaşık olarak binde kırktır. Bunun aksine olarak da orta ve yüksek tabakalardaki doğum nisbeti çok düşüktür. Mesela bu nisbet İngiltere’de 1955 yılında binde on altı bile olamamıştır.

Bedenle çalışan zanaatkarların aileleri ise biraz daha kalabalıktır. Mesela 1900 ile 1930 yılları arasında kadın ve erkeklerden evlilik müessesesine kavuşanlardan, küçük işçilerin aileleri, yeni sayıma göre en az yüzde kırk nisbetinde olmakla diğerlerinden daha büyüktür.

İstatistik yapmasıyla şöhret kazanan Amerikalı meşhur Prof. Warren Thompson, İngiltere, Amerika, Almanya, Fransa ve İsviçre sakinleri arasındaki tabakaların taksimini itinalı bir şekilde yaptıktan sonra şöyle diyor:

“Halkın taksimini bedenen çalışan işçiler ile, yakası kolalı ve kıravatlı memurlar arasında yaptığımız zaman birinci sınıfın, ikinci sınıftan daha çok faydalı olduğu meydana çıkar. Eğer bu taksimi bedenen çalışan işçilerden çiftçilerine ve diğerlerine kadar götürürsek çiftçilerin diğerlerinden daha çok faydalı olduğunu görürüz. Çiftçilerin dışındaki işçiler arasından da, yanında hiçbir şeyi olmıyan işçinin ve işi yorucu, usandırıcı ve en verimsiz olan kişinin ailesi başkasının ailesinden daha verimlidir. Öğrenim ve ilim cihetiyle de, az kültüre sahip olanların aileleri kalabalık iken yüksek kültürlü olanların ailelerin fert sayısı daha azdır.”

Bütün bunlardan çıkan netice:

Çiftçiler ve işçiler sınıfı, doğum kontrolünü tatbik eden toplumda çoğalıp kasafetlerini artırmakta; kültür, zeka, fikir ve fenni bilgiler bakımından en yüksek seviyede olan tabakalarla idare ve liderlik salahiyeti elinde bulunanların ailelerinin fert sayıları azalmaktadır. Bu hal böylece cemiyeti en sonunda tüm olarak çökmeye ve yok olmaya götürür. Çünkü bunun kaçınılmaz neticesi erkeklerin azalmasdır. Erkekleri azalan bir milletin ise bundan sonra millet olarak ayakta durması imkansızdır.

Teknik kabiliyet ve kudret sahibi sınıfların azalışı, hacimlerinin küçülmesi, umumi düşünce ve fikir seviyesinin düşmesi, nihayet erkeklerin azalması... Bütün bunlar, doğum kontrolünü tatbik eden milletlerin karşılaşmış olduğu tehlikelerdir. İşte bundan dolayı onların, fikir ve ilim sahibi düşünürleri endişe ve ızdırap içindedirler.

Aldous Huxley’i dinliyelim. O, en son çıkardığı kitabında şöyle diyor:

“Şu anda işlediğimiz hatalar yüzünden bile, yakın bir gelecekte sayımızın fazlalaştığı kadar hayat görüşü seviyemizin düşeceğine, yarının geleceği kadar yakinen inanıyoruz.”

İstikbal hakkında da şöyle diyor:

“Yeni ilaçların mevcudiyeti ve tedavi imkansızlıkları yüzünden bizim milletin umumi sağlık ve sıhhat seviyesi, daimi olarak yükselmiyecek, gün be gün, yavaş yavaş düşecektir. Sıhhat dereceleri düşük olmasıyla da fikir ve çalışma seviyeleri düşük olacaktır.”

Meşhur İngiliz mütefekkiri Bertrand Russel, bu acı gerçeğe üzülmüştür. Ne gariptir ki Russel ve Huxley her ikisi de doğum kontrolünü destekliyenlerin ileri gelenlerinden oldukları gibi Doğu memeleketlerinde de doğum kontrolünün revaç bulup yayılması için de çalışanların başında gelirler.

Russel diyor ki:

“Hakikaten bu günlerde Fransa’da nüfus sayısı sabit (stationary) tir. Yani bir kararda durmuyor, ne azalıyor ve ne de artıyor. İngiltere’deki durumun da sür’atle bu hale doğru gitmekte olduğu meydandadır. Bu durum gösteriyor ki bu iki memlekette, fertleri azalan sınıflar olduğu gibi, fertleri çoğalan sınıflar da vardır. Bu sebeple hali hazırda esaslı bir değişiklik meydana gelmiyor.”

Sayıları azalan sınıflar elbette inkıraza uğrayacak. Cemiyetimiz, şu anda adetleri çoğalan sınıflar üzerinde hayatiyetini devam ettirecektir. Fertleri azalan tabakalar, ilim ve kültürlü olan orta sınıflardır. Fertleri çoğalan tabakalar ise zeka ve kültür yönünden geri olan çiftçi ve işçi sınıflarıdır. Gün be gün sayıları azalan sınıflardan büyük bir süratle inkıraza doğru gidenler, fikir ve düşünce bakımından diğerlerinden üstün olanlardır.

Bünyesinde zeka ve kültür unsurlarının esası bulunan nesillerimizden her biri kendisine en az “ebedilik” vaad edenlere karşı olarak sinai bir yolla gayeye doğru yürümektedir.

Bunların her birinin tehlikeli etkisini beyan için diğer bir konuya geçiyor ve şöyle diyor:

“İngiltere’de umumi çocuk istatistiğini (proğramını) tetkik ettikten sonra, babalarının durumlarını da incelediğimiz zaman çocukların düşünce, anlayış, kuvvet ve kültür seviyelerinin İngiltere halkının umumi seviyesinden daha düşük; tembellik, durgunluk, vehimlilik, ahmaklık ve anlayışsızlıkta onlardan daha yüksek olduklarını görürüz. Böylece artık düşünce, anlayış ve kültür sahiplerinin kendilerinin sayıları kadar bile çocuk yapmadıklarını görür, anlarız. Diğer bir deyişle onlardan her bir aileye, ortalama iki çocuk düşmez. Kültür, düşünce ve anlayış vasıflarının zıddı bulunan vasıflarla muttasıf olanlardan herbir çiftçi iki çocuktan daha fazla çocuk ediniyor. Bunların çocuklarından nesil durmadan üreyip çoğalıyor.”

Sonra Russell, bu değişikliğin tesirlerini şöyle izah ediyor:

Zeka unsurunun devamlı olarak azalmasından:

1- İngiltere, Fransa ve Almanya halkının nüfus sayısı devamlı olarak azalmaktadır.

2- Bu değişmeden dolayı diğer dünya milletleri değişikliğe uğrayan bu milletlere tahakküm etmeye başladı. Bu değişikliğe uğrayan milletler kültür yönünden daha az gelişmiştir ve orada artık taklitçilik had safhaya yükselmiştir.

3- Nüfus, milletlerin yüksek tabakalarında çoğalır... Ve çoğalanların kültür ve ileri görüşten mahrum oldukları da malumdur.

Bu mevzuda Russel, Roma medeniyetinin son günlerini, şimdiki durumla mukayese yapıyor. Medeniyetlerin yıkılışında geri zekalıların rolü, Roma medeniyetini yıkan kaba kuvvetten farksızdır.

“İkinci, üçüncü ve dördüncü asırlarda Roma İmparatorluğunda meydana gelen zeka, kültür ve kuvvetin birleşerek var ettiği eski enerjik halin yıkılış, üzerinden uzun zamanın geçmesiyle farkedilememiştir. Ancak derin hikmeti anlıyabilmemiz için buradaki kuvvetli esasları nazarı itibara almamız icap eder.

O zamanda bu asrın medeniyetinde meydana gelen hadiselerden başka olay cereyan etmemiştir. Yani Roma’da her nesilde zeka ve kültür unsurları, fertlerin sayıları kadar çocuk yapımında yayılmıştır. Bu artış Roma’da enerjisi ve çalışma gücü olmayan, geri zekalı olan fertlerden başkabir şey meydana getirmemiştir.”

Russel, kitabında bu bahisleri izah ettikten sonra şu hükme varıyor:

“İnkar edilmez bir gerçektir ki, iktisadi nizamımızda ve ahlaki seviyemizde bir değişiklik yapmadığımız müddetçe bu hal yüzünden, gelecek nesillerde beldemiz sakinlerinin fiil ve ahlakının en çirkin ve en fenaya doğru gitmesi tabii bir haldir.

Bunun böyle olması kültür, zeka, edep ve teknik tecrübelerle mücehhez olan sınıfların fert sayılarının az olmasındandır.

Bu vahim neticeden kurtularak, kendimiz için selameti arzu ediyorsak bu gün bizde doğum nisbeti konusunda revaç bulan yanlış yolu seçmek, istek ve duygularımıza elimizden geldiği kadar hakim olmamız gerekir.”

İşte böylece doğum kontrolü sebebiyle sınıflar arasında şiddeti kargaşalıklar meydana gelmektedir. Yine bu yüzden zeka, enerji ve hayati unsurlar yavaş yavaş inkıraza başlar. Diğer taraftan iktisadi ve medeni tesirlerin de gayeden uzak ve üzücü olması hasebiyle çocuk ve ihtiyarlar arasındaki oranın mühim bir suratle değişmesi de yine bunun neticesidir.

Bir milletde çocuklar azalır, nisbetleri düşer, ihtiyarlar çoğalır, nisbetleri yükselirse, tabii olarak yeni nesil de vücuda gelmezse, orada çocuk sayısının az olması yüzünden istihlak maddelerine ihtiyaç kalmaz. Durgunluk, tembellik, uyuşukluk ve donukluk gibi vasıflar, heyecan, hareket, insicam ve ilerleme sıfatlarının yerlerini alırlar. Orada akraba sevgisi kalmaz ve tehlike ve musibetlere karşı koyacak büyük azim kuvveti yok olur. Milli değerler ve şerefler uğrunda canını feda etme ruhu da söner. Milletin büyük bir çoğunluğu korku içerisinde:

“Atalarımızı bir ümmet (bir din) üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uymuşlarız” derler.”(Zuhruf: 43/23)

Bu durum bir milletin, fertleri tabii yolla çoğalıp gelişen gayelerini gerçekleştirmek için azimle çalışan ve büyük sayıda genç kitlelerine sahip olan diğer milletlerin karşısında iktisat, kültür, ilim ve imar sahalarında ilerlememesine sebep olur.

Şu Batı memleketlerine bak... Bu memleketlerde ihtiyaç sayısı süratle fazlalaştığı gibi, genç ve çocuk sayısı da o nisbette azalıyor. Bunun tabii neticeleri de açıkça meydana çıkıyor. Akıllı ve basiretli kimseler için bunlardan ibret almak zor değildir. Geçen yetmiş seneden beri meydana gelen resmi istatistikleri aşağıdaki cetvelde zikrediyoruz.

İstisnasız olarak diğer batı memleketlerinin nüfus sayısında da bu değişikliğin mevcut olduğunu açıklamaya lüzum yoktur. Birleşmiş Milletler Teşkilatı diğer batı memleketlerinde ihtiyar sayısının çoğalmaya doğru gitmekte olduğunu bildirerek bu husustaki korku ve üzüntüleri belirten bir beyanname yayınlamıştır.

Biraz evvel zikrettiğimiz sayımlar kendi istatistiklerinde, 65 veya daha fazla yaşa ulaşanların nisbeti 1900 ile 1950 yılları arasında normal bir şekilde yükseldiğini göstermiştir. Mesela biz bu nisbeti 1900 yılında 100 kabul edecek olursak, 1950 yılında muhtelif batı memleketlerinde bu nisbet şöyle olur:

Yeni Zelanda: 236

Britanya: 231

Avusturya: 213

Amerika: 200

Almanya: 190

Belçika: 173

Fransa: 144

Doğum nisbetinin ve çoğalmadaki değişikliğin, bu nisbetin değişmesinde büyük müdahalesi olduğunu istatistiklerde görüyoruz. Buna, ölüm nisbetinin değişmesi, doğum nisbetindeki değişme kadar tesir edemiyor.

Prof. Thomspson Warren, batı memleketlerinde çocukların sayısı ile ihtiyar sayıları arasındaki nisbetsizlikten doğan derin üzüntü ve şiddetli korkusunu açıkladıktan sonra bu konuda şöyle diyor:

“Bu gerçeğin, yani batı memleketlerinde ihtiyar sayısının artmasının, akıbetin kötü olmasında büyük tesiri vardır. Çünkü yaşlıların fazlalaşması demek, ölüm nisbetinin yükselmesi, doğum nisbetinin düşmesi demektir. Bununla beraber ihtiyarların gençlere göre ekonomik fayda bakımından daha az değerde oldukları malumdur.”

İktisadi hayatın sağlam esaslar üzerinde yürüyüp ilerlemesi için, ihtiyar ve gençler arasında müstakar ve değişmez bir nisbetin devamlı mevcut olması icap eder ki, medeni hayatı devam ettiren kuvvetler zayıflamasın. Fakat ilahi nizam, bunların her birini insanın lehine olarak kendi üzerine almıştır. Ancak insan tarafından doğum kontrolü ile, ilahi nizama yapılan müdahale bu tabii nizamı bozar. Bunun için ihtiyarların sayıları çoğalır ama, çocukların sayıları arzu edilen bir hızla çoğalamaz. Aralarındaki nisbetsizlik de en son netice olan kuvvetle çalışanların sayısının azalması, milli kuvvetin zayıflaması ve iktisadi gücün inkıraza uğraması zayıflaması sebebiyle devamlı değişme meydana gelir. Sonra, bir millette kuvvetli çalışanların sayısı azalıp genç nisbeti düşerse, erkeklere de azalma (felaketi isabet ederse, artık o millet hakimiyetine sahip olmaktan çıkar. Galip iken mağlup, efendi iken tabi olma durumuna düşer. Çünkü İlahi nizamın, kendisinin verdiği emirlere karşı gelenleri ve gösterdiği yola zıt hareket edenleri affetmiyeceği bir gerçektir. İlahi nizamın emirlerine karşı gelen kişilerin bu hareketlerinin içinde gizli olan daha birtakım amiller vardır. Bunlar, diğer insanlar için ibret örnekleri hazırladığı gibi, işlenen suça karşılık, yakın veya uzak bir gelecekte görülecek cezayı da meydana getirmiştir.

 

2- FUHŞUN VE BULAŞICI HASTALIKLARIN

ARTIŞI:

 

Doğum kontrolünün revaç bulunduğu batı memleketlerinde zina ve bulaşıcı hastalıklara bol bol rastlıyoruz. Kadınları -Allah’dan korkmalarından sonra- iyi ahlak ve yüksek değerler üzerinde durduran sadece iki unsur vardır. Bunlar, onların doğuştan sahip oldukları fıtri iffetleri ve zinadan olan çocuğu doğurmakla halk arasında rezil olmalarından korkmalarıdır. Bunlardan birinci unsur olan iffeti yeni medeniyet yok etti. Kadın ve erkekler oyun yerlerinde, plajlarda, gazino ve pavyon gibi sefahat yerlerinde bir araya geldikten sonra artık kadında iffet kalır mı?

Zina çocuğu doğurmaktan meydana gelen korkuya gelince; doğum kontrolü vasıtalarının umumda revaç bulması, onu kadının ruhundan tamamen silmiştir. Bundan dolayı kadın ve erkekler zina yapmak için hepsi de sanki umumi bir müsaade almış gibidirler.

Zinanın çoğalmasıyla bulaşıcı hastalıklar da yaygın bir hal aldı. Mesela İngiltere’de her sene seksen binden fazla gayri meşru çocuk doğuyor. Deocesan Conference’in kongre raporları, İngiltere’de 1946 yılında doğan çocukların seksende birinin nesebi gayri sahih oluduğunu ve bu yılda yüzbinden fazla kadının evlilik dışı gebe kaldığını tesbit ediyor.

Dr. Oswald Schwarz da şöyle diyor:

“İngiltere’de her sene seksen bine yakın kadın günah çocuğu doğuruyor ki bu sayı doğan bütün çocukların takriben üçte biri kadardır. Her on kadından biri bakireliğini evlilik dışı kaybetmektedir. Bu hesabın içine giren kadınların her birinin gayri meşru doğum yaptıkları zaman yaşları şöyledir. Yüzde kırkının yaşı 20 den az, yüzde otuzunun 30 ve yüzde yirmisinin yaşı ise 21 dir. Haddi zatında bu hesap kalblerimizde meydana gelen ürpertiyi hafifletir. Fakat bu konuda esas bilmemiz lazım gelen şey, bu istatistikler kendisinde bir takım hatalar -yani kadının gebe kalmasına mani olmak için her türlü tedbirlerin alınmasına rağmen onun hamile olması- bulunan zina vakalarına ait olduğudur. Bunun manası şudur; bu hesaplar bir kısmı müstesna fiilen vaki olan zinaları kaydetmiştir”

Dr. Oswald Schwarz’ın takdim ettiği bu rakamlar, İngiltere’de her on kadından birinin günah işlediğini gösteriyor. Fakat en son edindiğimiz malumatlar bunlara benzemektedir. Çünkü onlar en çirkin ve en kötüdür. Hatta Schwarz’ın verdiği rakamlardan daha korkunçtur.

Dr. Cheoser’in altı yüz kadından elde ettiği bilgilere dayanarak 1956 senesinde neşrettiği rapor, İngiltere’deki kadınların üçte birinin evlenmeden önce bekaretlerini kaybettiğini söylüyor. Dr. Cheoser bu fikrini “İffet Tekrar yerine Döndü mü?” adlı son eserinde yine teyit etmektedir.

Tarih ve sosyoloji bilgini Dr. Suruken Amerika’da gayri meşru cinsi münasebetlerin istatistiki bir tablosunu veriyor ve açıkladığı bu tehlikeli duruma üzüldüğünü bildiriyor.

Evlilikten önceki gayri meşru ilişkiler:

Erkekler, % 27 den 87 ye kadar

Kadınlar, % 7 den 50 ye kadar

Evlilikten sona gayri meşru ilişkiler:

Erkekler, %10 dan 45 e kadar

Kadınlar, % 5 den 26 ya kadar

Günah çocukları:

1927 senesinde her bir kişiye 28 çocuk, yani binde yirmisekiz.

1948 senesinde her bir kişiye 38.7 çocuk yani binde otuzsekiz onda yedi.

Senelik çocuk düşürme hadisesi 33.000 den 100.000 e kadardır.

“Bu gerçekler bize, Amerika’da kadının gebe kalmasına mani olan her türlü ilaç, alet ve vasıtaların alım-satımlarının had seviyeye yükseldiğini bildiriyor.” Dr. Surukeen, bundan sonra şöyle diyor:

“Bununla beraber ümit ederiz ki; umumiyetle ferd, cemiyet ve millet ahlakına uymayan şehevi arzuların ardında gizlenen tesirleri ve kontrolsüz hareketlerin doğurduğu umumi neticeleri açıklamaya lüzum yoktur. Siz, bu devamlı akıma isterseniz “cinsi hürriyet” isterseniz “cinsi anarşi” deyiniz. Fark etmez. Bunun sonucu, tarihin bugün bile şahit olduğu inkılabların neticelerinden daha az tesirli olmıyacağını söyliyen hakikat hiçbir zaman değişmiyecektir.”

İtimat edilen raporun ifade ettiğine göre Amerika’da nesebi gayri sahih çocukların oranı beşte birdir. Evlenmemiş kızların doğurduğu çocukların oranı ise dörtte birdir. Kendisine güvenilir raporlar, gebe kadınların dörtte birinin çocuğunu düşürdüğünü ve Time Mecmuasının verdiği raporlar da San Francisco’da 16400 doğuma karşılık 18000 çocuk düşürüldüğünü kaydediyorlar.

Böylece, istatistiklerde suçları, bilhassa cinsi suçları tetkik ettiğimiz zaman onların, günden güne devamlı bir şekilde artmakta oluduğunu görürüz. Polisin haberdar olup müdahale ettiği cinsi suçların sayısı İngiltere’de süratle şöyle artıyor:

1938 yılında 283.000 suç

1955 yılında 438.000 suç

Cinsi suçların nisbeti bu müddet zarfında bütün suçların toplamından % 1,7 den, % 6,3 e yükselmiştir.

Suçları Araştırma Birliği raporlarının bildirdiğine göre, zina vakaları 1955 senesinde, 1937 ve 1939 yıllarına göre % 60 a yükselmiş ve diğer suçlar da mevcuda göre yüzde beş ile yüzde seksen arasında fazlalaşmıştır.

Büyük suçların hepsinin sayısının 1940 senesinde ancak 150000 iken, 1958 yılında 330000 e yükseldiğini raporlardan öğreniyoruz.

Gençlerin büyüme çağında başı boş bırakılmaları sebebiyle 1957 senesinde polisin Amerika’da 1473 kasabada muhtelif suçları işlemekten yakaladığı 2980000 şahıstan 2053000 kişinin yaşı onsekizden aşağıdır.

Tedavi için en iyi ilaç ve imkanlar elde edilmekle beraber fuhşun artması yüzünden meydana gelen hastalıklar tehlikeli bir hızla ilerleyip yayılarak bütün bir milletin sıhhatini felakete sürüklüyordu.

Amerika’da umumi sağlık ve sosyal hizmetler görevlisi Operatör Dr. Thomas Paran, zührevi hastalıklar hakkında şu bilgileri veriyor:

“Zührevi hastalıklar, çocuk felci hastalığından çok daha tehlikeli ve zararlıdır. Amerika’da onun tehlikesi kanser ve humma tehlikesi ile bir mütalaa edilmektedir. Hatta insanların dörtte biri zührevi hastalıklar sebebiyle ölüme mahkum olur.”

Porf. Bhal Leendous, Dr. Beyron’un görüşünü naklettikten sonra şöyle diyor:

“1947 senesinden sonra yeni icad edilen ilaçların revaç bulup kullanılmasiyle bulaşıcı hastalıklar azalmış ve kalmamıştır. Fakat 1955 yılından sonra tekrar artmış ve eski ilk şeklini almıştır. Mesela bütün Amerika şehirlerinde zührevi hastalıkların anlatılamıyacak bir süratle yayıldığını görüyoruz. Orada en çok yaygın olan hastalık, bu iki hastalıktır ki, bu hastalığa tutulan genç kız ve erkeklerin yaşları yirminin altındadır. Bu hastalığa tutulanların yarısının bu hastalık belasını yukarıda anlattığımız yollarla bulduğu bir gerçektir.”

Amerika’da neşredilen “Okuyucuların Arzusu (Reed ruz Deicist)Mecmuasının 1961. Ağustos sayısında Chorge Kent ve Wilfred Greatorex, bu konudaki makalelerinde, bulaşıcı hastalıkların Britanya şehirlerinde hususiyle Londra, Birmingham ve Liverpool gibi merkezlerde geçmişte benzeri görülmemiş bir süratle yeniden yayılmaya başladığını açıklamışlardır. Uzun zaman bu hastalıkları yeni ilaçlarla tedavi etmek istiyenler ve onun kökünü dibinden kurutan mücadele vasıtalarına rağmen bu hastalığa tutulanların sayısı 1955 senesinden 1959 senesine kadar olan dört yıllık bir müddet içerisinde % 20 nisbetinde artmasıyla bu günkü durumun çok değiştiğini söylemişlerdir. Mesela 1959 yılında bel soğukluğu hastalığına tutulanların sayısı 31000’i bulmuştur. Yani onların sayısı 1955 senesinden beri % 70 nisbetinde fazlalaşmıştır. Halbuki bu istatistikler zührevi hastalıkların tedavisi için hususi merkezlere müracaat edenlere aittir. Doktor ve bu işte ihtisas sahibi olanlara müracaat ederek tedavi onlanlar ve hiç birine müracaat etmiyenlerin sayıları bu rakamlara dahil değildir.

Bundan sonra bu iki yazar, frengi ve bel soğukluğu hastalıklarının bütün İngiliz halkı arasında büyük bir nisbette yayıldığını söylüyorlar. Hadisenin üzücü tarafı bu hastalığın en çok bekaretini zail etmemiş genç kız ve erkekler arasında hızla yayılmasıdır. Diğer tarftan zührevi hastalıklar mütehassıslarından bir grup toplanıp, 1948 den bu yana geçen yıllar arasında bir mukayese yaparak bu hastalığın her sene onsekiz ve ondokuz yaşlarındaki genç kız ve erkekler arasında % 20 ve % 36 nisbetinde bir artış gösterdiğini raporlarında belirtmişlerdir. İngiltere’de Sağlık Dairesi Merkez Meclisi Reisi Dr. A.G. Dalzell Ward, bundan yirmi sene önceki gençler arasında zührevi hastalıkların bu derece yaygın olmadığını müşahade ettiğini, Londra’da bir hastahanede bu hastalıktan yatan 490 hasta arasında yaşı yirmiyi geçen tek kişi olmadığını, Livarpool’da ise bu hastalığa tutulanların yarısının 14 ile 20 yaşları arasında olduğunu bildiriyor.

Diğer memleketler için de nisbetin böyle olduğunu söyliyebilirsin. Milletlerarası Sağlık Koruma Cemiyetinin son toplantısında dünyanın muhtelif yerlerinden gelen onaltı devletin temsilcileri verdikleri raporda, memleketlerinde frengi ve bel soğukluğu hastalığının veba gibi yayılmakta olduğunu bildirmişlerdir. 1958 ve 1959 seneleri arasında belsoğukluğu hastalığına yakalananların sayısının İtalya’da üç misli, Danimarka’da iki misli arttığı görülmüştür.

Bu istatistikler, bize, eğer bir şey gösteriyorsa, doğum kontrolünün, yeni dünyanın sosyal hayatında açmış olduğu günah kapısından şehevi arzuların, sinsi suçların ve bulaşıcı hastalıkların tasavvur edilebilen en korkunç bir şekilde girdiklerini ve onların bütün cemiyeti şer ve belalarıyla kapladıklarını gösterir.

 

3- BOŞANMA HADİSELERİNİN ARTIŞI:

 

Batı’da evlilik bağını zayıflatan esas sebeplerden biri de doğum kontrolüdür.

Kadın-erkek arasındaki evlilik münasebetlerini muhafaza etmekte zürriyetin büyük rolü olduğu malumdur. Karı-koca, çocuk yapmadığı müddetçe birbirinden ayrılmaları çok kolaydır. Bunun için batı memleketlerinde boşanma hadisesi büyük çapta revaç buluyor. Orada, boşanmak istiyen karı ve kocaların çoğu çocuğu olmıyan eşlerdir. Londra’da boşanma mahkemelerinden birinde doksan saniyede 115 tane çiftin ayrılmalarına karar verilmiştir. İstinasız bunların hepsi, çocuğu olmıyan karı-kocalardır.

İnsan ömrünü tetkik edenlerin hepsi boşanma hadiselerinin çoğalmasında karı-kocanın çocukları olmayışının büyük tesiri olduğunu söylüyor ve bu fikir üzerinde birleşiyorlar. Talcott Parson, bu konuda kesin rakamlar verdiktan sonra şöyle diyor:

“Karı-kocalar arasında meydana gelen boşanma hadisesi en çok evlilikten sonra ilk senelerde çocuğu olmayanlar arasında olur. Karı-kocalardan biri dul olsa bile, çocuk yapmaya başladıkları zaman aralarında evlilik bağı o kadar kuvvetlenir ki; bundan sonra boşanıp ayrılmayı düşünen eşler yok denecek kadar azdır.”

Barness ve Ruedi adlı iki profesör bu konudaki derin tetkik ve araştırmalarını şu cümlede özetliyor:

“Karı- kocalardan boşanmak isteyenlerin üçte ikisi hiç çocukları olmıyanlardır. Beşte biri de sadace bir çocuğu olanlardır. Çocuksuz evlilik hayatı ile boşanma arasındaki münasebetin varlığı meydandadır.”

İngiltere’de yayınlanan meşhur Psikolojist (Psychologist) Mecmuasının 1961 Haziran sayısında şu itiraflar yer almaktadır:

“Her karı ve kocanın ana, baba olması gerekir. Çocuk yapmayı geriye bırakan karı ve kocalar en sonunda bu yanlış görüşlerini ve hatalarını anlıyarak pişman olmuşlardır. Çocuksuz ailelerde eşler arasında anlaşma ve sevgi bağları mevcut olsun veya olmasın, ayrılık ve anlaşmazlıkların her gün doğması muhtemeldir. Artık hayat arkadaşlıklarının sonuna gelmeleri sebebiyle şuurlu bir anlaşma içerisinde bulunmaları icabederken yaşayışlarına yavaş yavaş ızdırap, üzüntü, keder ve sıkıntı hakim olmaya başlar. İnsan ömrü ile meşgul olan çocuğu olan ailelerden daha çok vaki olduğunu bize devamlı olarak söylüyorlar. Bundaki sebep açıktır. Zira erkekteki baba olma eğilimi ve arzusu, kadındaki ana olma aşkı tahakkuk etmiyor. Halbuki burada kadına nisbetle erkeğin özel olarak büyük bir önemi vardır. Doğum kontrolü, kadının ana olmadaki fıtri rağbetini kaybeder, sıhhatini bozar ve onu asabi mizaçlı yapar. Hayatta emelsiz, neşesiz ve arzusuz bir hale getirir.”

Dr. Freedman ve arkadaşları, bu konudaki araştırmalarını yazdıktan sonra şu korkunç neticeye işaret ederek diyorlar ki:

“Çocuktan mahrum olan veya çocukları az olan ailelerde boşanma nisbeti en yüksektir.”

Dr. Oswald Schwarz, İngiltere’den şöyle bahsediyor:

“Geçen asrın yarısından beri boşanma hadiselerinin, veba hastalığının hızı gibi, hızı ve tesiri vardır. İngiltere’de 1914 senesinde 826 boşanma hadisesi vaki olmuş; bu sayı 1921 de 3522 ye yükselmiş, 1928 yılında ise 40000’i aştığı halde, 1946 senesinde 35574 oluncaya kadar ilerlemiştir. Bu, bize, fıtratın bir cezası değil midir? Evet, bu hal bize, medeniyetimizin kendisi için çizilen yüce ahlak sınırını tecavüz ettiğini bildiren tehlikeyi ihtar ediyor.”

Biz, bu konuda İngiltere’de aile meselelerine bakan mahkemelerin tesbit ettiği raporlara bakacak olursak orada boşanma hadiselerinin süratle arttığını görürüz:

1937 senesinde 4057 boşanma

1939 senesinde 7955 boşanma

1948 senesinde 60754 boşanma

Sonraki senelerde bu nisbet yavaş yavaş düşer. 1951 yılında ilk şeklini alır, bundan sonra tekrar yükselir. Bugün yükseliş ve düşüş arasındaki dengede bulunmaktadır.

Amerika’da da 1980 senesine kadar on tane evlenmeye karşı bir boşanma hadisesi vaki olmuş, diğer evlilikler ölüm sebebiyle ortadan kalkmıştır. Ancak bu nisbet, bundan sonra yavaş yavaş düşmeye başladı. O kadar düştü ki; onda bir iken 1949 senesinde elli sekizde bir oldu. Evlenme ve boşanma arasındaki nisbet de muvazenesiz ve karışık bir halde yürüyordu. Ümit edilir ki, şu rakamlar bu hakikatı en iyi bir şekilde ifade ederler.

Bunun manası şudur: 1870 senesinde evlenme sayısı 34 iken boşanma ancak bir tane olmuştur. Fakat şu anda boşanmaların sayısı dörtte birdir. 1890 yılında binde üç kadın boşanmadığı halde, 1947 senesinde bu sayı binde 17,8 e yükselmiştir. Bu durum 1890 senesinden beri boşananların sayısının şu anda altı misli arttığını açıkça ifade eder. Bunun üzerine Prof. Troughkeen diyor ki:

“Hali hazırda evlilik münasebetlerindeki kudsiyet mefhumu maziye nisbetle açık olarak süratli bir şekilde kademe kademe zayıflamıştır. Hatta her ev, araba ve vasıtaların park yeri haline gelmiştir. Çünkü karı, koca her zaman evde bulunup sakin bir hayat yaşarlarken bugün oraya yalnız geceleri uğruyorlar.”

Bir taraftan boşanma hadiseleri çoğalırken; diğer taraftan da boşanmaksızın ayrılmalar (desertion) durmadan artıyor. Sosyal hayatta Amerikalılar buna, “fakir adamın boşanması” (Poor man’s Divorce) diyorlar.

Bugün milyonlarca aile ayrılığa sebep olacak her türlü sebepleri istemiyerek kabul etmek zorunda kalıyor. Tesbit edilen son istatistiklere göre bugün Amerika’da kocasından ayrı bulunan 96.000 kadın ve hanımından ayrı olan da 1526000 erkek bulunmaktadır. Troughkeen’in hebasına göre Amerika’da bütün evli kadınların % 4’ü kocalarından ayrı haldedirler. Devlet bunlara hazineden her sene 250 milyon dolar para ödemektedir.

Amerika’da boşanma hadisesi ve ayrılmaların çoğalması yüzünden 45 milyon çocuktan 12 milyonu -% 25 üzerine artan bir nisbetle- ana-baba kucağından mahrumdur. Bu genç çocuklar, Amerika’da kendilerinin başıboş, işsiz kalmalarının usandırıcı ve zor işlerden daha fazla yorucu ve bıktırıcı olduğunu söylemişlerdir. Burada bunu açıklamaya lüzum yoktur.

 

4- DOĞUM NİSBETİNİN DÜŞMESİ:

 

Doğum kontrolünü uygulayan en aşağı dereceye düşmesi gerçekten bu konudaki neticelerin en önemlilerindendir. Daha evvel doğum kontrolünün Avrupa’da 1876 senesinde başladığını söylemiştik. Şimdi de muhtelif batı memleketlerinin 1876 senesine ve sonraki senelere ait doğum nisbetini bir cetvelde göstereceğiz. Bundan sonra doğum nisbetini yavaş yavaş nasıl düşmeye başladığını ve bugünkü duruma nasıl geldiğini anlatacağız.

Bu cetvel batı memleketlerinde doğum nisbetinin en neticelerini en iyi bir şekilde açıklıyor. Bu cereyanın başladığı tarihten itibaren istisnasız olarak bütün batı memleketlerinde meydana gelen ve devamlı surette düşmekte olan doğum nisbeti bize eğer bir şey gösteriyorsa, bunun en büyük sebeplerinden birinin, -her ne kadar tek sebep demesek bile- kadının gebe kalmasına mani olmak oluduğunu gösteriyor. Umumi raporlar, İngiltere’de doğum nisbetini düşüren sebeplerin % 70’inin gebeliğe mani olma oluduğunu tesbit ediyor. Çeşitli batı memleketlerinde doğum nisbetinin düşmesine tesir eden en büyük amilin, kadını gebelikten alıkoyan her türlü ilaç ve vasıtalar olduğu Ansiklopedia Britanica’da itiraf edilmektedir. 1949 senesinde Bölge Sayım Kurulunun hazırladığı raporlar şunu gösteriyor: 1910 senesinden önce evlenenlerin % 16’sı gebeliğe mani olan usullerini tatbik ettiği halde, 1940-1942 yıllarından sonra aynı yolu takip edenlerin sayısı % 74’e çıkmıştır.

İngiltere ve diğer memleketlerdeki sosyal hayatın durumu, doğum nisbetinin düşmesi, kadının gebe kalmasına mani olma ve aile fertleri için maksatlı olarak bir sayı tehdit etmenin bir neticesi olduğunu gösteriyor. İnsanlar doğum kontrolü yaparken her ne kadar ard düşünceleri olmasa ve bu hususta ilaç kullanmasalar bile, gebeliğe mani olma ve aile fertleri için bir sayı tesbit etme meseleleri hiç şüphesiz bu gün doğum nisbetinin en düşük derecede olma neticesini doğurmuştur.

Wheltpon ve Kiser’in yaptığı tahkikat ve sayımlara göre, Amerika’da evli kadın ve erkeklerin % 9,5 u gebeliğe mani olma işini türlü yollarla tatbik etmektedirler. Freedman ve arkadaşlarının yaptığı tetkikler de Amerika’ daki evli kadın ve erkeklerin % 70 den fazlasının ilaç yoluyla gebeliğe mani olmaya çalıştığını gösteriyor. Amerika ve Britanya’daki içtimai durumu inceden inceye araştıran müelliflerin açıkladıkları fikirler de bunların aynısıdır.

“Aile fertlerinin sayısının azalmasının hakiki sebebi, maksatlı olarak ortaya atılan fikirler ve gebeliğe mani olmaya yollarıdır.”

Gebeliğe mani olmanın bütün batı memleketlerindeki neticesini açıkça bilmek istersek, bu memleketlerdeki doğum nisbeti ile evlenme nisbeti arasındaki farkı bilmemiz gerekir. Mesela, İngiltere’de 1876-1901 seneleri arasında evlenme nisbeti % 3,5 kadar düşmüştür. 1901-1913 yılları arasında evlilik nisbeti normalken doğum nisbeti %16,5 a kadar düşmüştür. Çeşitli batı memleketlerinde 1920 ile 1926 seneleri arasında meydana gelen evlenme nisbeti ile doğum nisbetlerini aşağıda gösteriyoruz.

Bu korkunç hatalı yol Amerika’da uygulanmaktadır. Orada doğum nisbeti on dokuzuncu asrın sonuna kadar binde kırk idi. Fakat bundan sonra düşmeye başladı. Hatta 1935 senesinde binde on dokuza düşmüştür. Bu gün bu nisbet binde yirmi dörttür. Buna karşılık evlenme nisbeti 1901 yılında binde 9,4 iken 1935 yılında binde 10,5 olmuştur. Bu günlerde ise bu nisbet 9,5 dur. Bu rakamlar açık olarak gösteriyor ki; doğum kontrolüne hizmet edilen memleketlerde kadın-erkek arasındaki evlilik münasebletleri hiç denilecek kadar neticesizdir. Doğum nisbetindeki düşüş evlenme nisbetindeki düşüşten daha fazladır. Orada bazan evlenme nisbeti yükselse bile doğum nisbeti devamlı surette düşmektedir. Britanya’da resmi raporlarda şöyle yazılıdır:

“Yirminci asırda evlenme nisbeti yükselmekle beraber, doğum nisbeti yükselmiyor, düşüyor, evlenmeler de eskiye göre daha erken oluyor.”

Aile fertlerinin azalması da doğum nisbetinin düşmesinin bir neticesidir. Batı’da aile kapasitesi de devamlı surette küçülmektedir. Orada, hali hazırda hiç çocuğu olmıyan ve bir veya iki çocuğu olan aileler en büyük sayıyı teşkil etmektedir. Bu duruma göre doğum kontrolünden önceki ve sonraki rakamlarda büyük bir fark göze çarpıyor. Bu farkı aşağıdaki cetvelde, İngiltere’de 1860 senesi ile 1925 senesi arasındaki çocuk nisbetinden öğrenebiliriz.

Batı’da, aile fertlerinin sayısı günler geçtikçe devamlı bir şekilde durmadan düşmekte ve azalmaktadır. 1870 ve 1879 seneleri arasında her evli kadının 5,8 nisbetinde çocuğu vardı. Fakat sonraları bu nisbet düşmeye başladı. 1925 yılında 2,2 oluncaya kadar düştü. Bu günlerde ise 2,2 den daha aşağıdır.

Amerika’da 1910 senesine kadar her evli kadının ortalama çocuk sayısının nisbeti 4,7 idi. Bu nisbet 1955 yılında 2,4 oluncaya kadar düştü. Bütün evli kadınlardan çocuksuz olanların nisbeti 1910 yılında %10, bir veya iki çocuğu olanların nisbeti %22 idi. Fakat bu nisbet bundan sonra yükselmeğe başladı. 1955 de birincisi % 16, İkincisi ise % 47 oldu. Bunun aksine olarak 1910 senesinde bütün evli kadınlardan yanında yedi veya daha fazla çocuğa sahip olanlanın nisbeti % 29 idi. Fakat bu nisbet bundan sonra düşmeye başladı, hatta 1955 senesinde % 6 ya kadar düştü.

Doğum nisbetinin Batıda bu devamlı düşüşüne rağmen nüfus sayısı fazlalaşmaktadır. Bunun sebebi, bu memleketlerde tıb ilminin ilerlemesi, yeni icad edilen yollarla tedbir almaları ve sıhhatlerine son derece önem vermeleridir. Bu iki sebep Batı’da ölüm nisbetini en aşağı dereceye düşürmüştür. Fakat doğum nisbeti ile gençlerin nisbeti arasındaki fark, yok denecek kadar azdır. Yani genç sayısı da düşüktür. Bundan dolayı oradaki insanlar, doğum nisbetine karşılık az zaman sonra ölüm nisbetinin fazlalaşacağından haklı olarak korkularını izhar ediyorlar. Çünkü bu durum, memleketlerinde kendilerinden ölenlerin sayısının, doğum sayısından daha kabarık olduğunu gösterir. Fransa, Belçika ve Avusturya gibi memleketler kısa zamanda fazlalaşmalarına rağmen sayıları azalmıştır. Yani, bunlar, bu zamanda eski nüfus seviyelerini muhafaza edemediler. İngiltere’de oturanların sayısı da sabit denecek durumdadır. İkinci Dünya harbinden önce Amerika, bu korkunç musibetlere maruz kalmıştır. Avusturya’da ise 1935 ve 1938 yılları arasındaki ölüm sayısı, doğum sayısından daha çoktur. Yine bunun gibi Fransa’da ölüm nisbeti 1935-1939 yılları arasında doğum nisbetinden daha fazla idi. Şöyle ki: Diğer memleketlerden çok sayıda insanlar bu zamanda Fransa’ya göç etmeselerdi, bu hale göre Fransa’nın nüfusu azalacaktı. Gerçekten de orada oturanların sayısı 1934-36 ve 1938-39 yılları arasında azalmıştır.

Amerika şehirlerinde oturanların sayımlarından meydana çıkan netice şudur ki; burada oturanlar 1950 senesine kadar kendi sayıları adedince çocuk yapmışlardır. Doğum nisbetinin içinde bulunduğu şartlardan dolayı bugün hatta şu görüş ortaya çıkmıştır: Bu doğum nisbeti yükselmediği takdirde Amerika’da oturanların sayısı bir nesil sonra % 25 nisbetinde düşecektir.

Britanya’da 1945 senesi sonlarında-sayım kurulunun 1949 yılına ait raporlarının da gösterdiği gibi-geçimlerini bedenen kazanmıyan yüksek tabakadaki ailelerde çocuk sayısının nisbeti ancak 1,68 olmakla son haddini bulmuştu. Bu korkunç durum o yüksek sınıfların az zaman sonra yok olmaya mahkum olduklarını gösteriyor. Sosyologlar bu konudaki görüşlerini şöyle özetliyorlar:

Karı-kocaları iki çocuktan daha fazla çocuk yapmıyan veya ailelerinde daha fazla çocuk yaşamıyan cemiyet, az zaman sonra yok olmaya mahkumdur. Çünkü bunların sayısı birkaç nesil sonra, takriben 50-60 sene mutlaka azalacaktır.

“Bunu, şu misalle daha iyi anlıyabileceğinizi ümit ediyoruz: Bin kişilik bir topluluk... Eğer bu topluluktaki ailelerin birisi için ikiden daha fazla çocuk olmazsa bu bin kişi ilk evvelki seneden otuz sene sonra 631 kişi olacak, altmış sene sonra ise 386 kişi kalacak, 150 sene sonra da sadece 92 kişi kalmış olacaktır.”

Nüfus sayımı işleriyle meşgul olan iktisatçılar, halkın neyi arzu ettiğini tesbit etmek için yalnız doğum nisbetine ehemmiyet vermiyorlar. Aynı zamanda nüfus sayısını azaltan ve artıran amilleri de araştırıyorlar. Böylece onlar nüfus fazlalaşmasındaki nisbeti açık olarak bulup neticelendirmiş oluyorlar. İşte bunun için diyorlar ki: Bu nisbet “bir” olduğu zaman nüfus sayısı da sabittir. “Birden daha fazla” ise nüfus sayısı da fazlalaşır. Nisbetin “birden daha az olduğu zaman nüfus sayısı düşer. Şimdi, bazı batı memleketlerinin nüfus sayısındaki yükselme veya düşmedeki açık farkı açıklıyoruz:

Bu rakamlar, Batı’daki ilim ve fikir adamları arasında endişe ve korkuya sebebiyet vermiştir. Doğum kontrolü fikrini destekliyen ve bütün kuvvetiyle yakınlarını buna davet eden fikir adamları kendi eserlerinin meydana getirdikleri bu tehlikeli sonuçları görünce hayret etmişler ve onları yataklarında dahi huzursuz hale getiren feci durumdan kurtulma çareleri aramışlardar. Onlar şimdilik bu siyaset ve fikirlerini yalnız kendi memleketlerinde değiştirmeye başladılar. Burada bir sosyolaji mütehassısının görüşlerini nakledeceğiz:

“Eğer bugün Malthus hayatta olsaydı, artan nesli sınırlandırmakla lüzumsuz şeylerle uğraştığını görecek ve insanın istikbal hakkındaki tahminlerin ne kadar kifayetsiz olduğunu anlıyacaktı” dedikten sonra devam ediyor:

Fransa ve Belçika’da oturanların sayısı son zamanlarda gerçekten azalmıştır. Çünkü bu iki memlekette ölüm nisbeti doğuma nazaran daha fazladır. Fakat diğer sanayileşmiş, medeni batı memleketleri de bu tehlikeye doğru gitmektedirler. Amerika’da nüfus sayımı ile uğraşanlar, 1930 ve 1940 seneleri arasındaki doğum nisbeti mukayese ettiklerinde bir nesil sonra nüfus azlığı tehlikesinin sabit bir noktada karar kılacağını söylemişlerdir.”

Bu durumun iktisadi yönden kritiğini yapan meşhur batı iktisatçılarından biri şöyle diyor:

“Biz halkımızın azalmasına müsaade ettiğimiz zaman memleketimizdeki işsizliğin bu azalma ile hallolmadığını öğreneceğimiz gibi geri kalan halkın geçim seviyesinin de yine bu azalma ile yükselmesinin mümkün olmadığını göreceğiz. Bunun iktisadi tesirleri gayelerimize de engel olur. Çünkü doğum kontrolü cemiyette ihtiyar sayısını arttırır. Böylece iş sahipleri emekli kişilerle çalışmaya başlarlar. İşçiler arasında ihtiyarlar çok olduğu zaman, yeni vasıtaların ve değişen durumların iş hayatının gerektirdiği kolaylıktan istifade etmek yine mümkün olmıyacaktır. Öyleyse bütün bunlardan dolayı bize düşen, nüfus sayısının azalma tehlikesine karşı mümkün olan her türlü yollara baş vurmaktır.”

Batılı bir tarihçi şöyle yazıyor:

“İsrafıyla sefil bir hale gelen milletin hayat tarzını nizama sokacak yollardan biri de doğum nisbetinin düşmesidir. Şu bir gerçektir ki; işsiz bir millet, yalnız şehvet duygularının ve cinsi arzularının esiri olur, çocuk yapmayı müreffeh bir hayat yaşamalarına ve hürriyetlerine engel sayarlar. Şehvetlerinin esiri olanlar çocuk düşürme ve kadının gebe kalmasına mani olmayı şiddetle arzu ederler. Böyle milletlerin fert sayısı önceleri sabit olarak kalsa bile sonraları azalmaya ve gerilemeye başlar ve millet de kendini müdafaa edemiyeceğinden istiklalini de kaybeder. Cinsi arzuların kucağında meydana gelen bir intihardır bu... Bu intihar pek çok ailelerin, ilim sahiplerini, kalabalık insan topluluklarının ömürlerini kısalttı. Bu yüzden kuvvetli milletler bile tarihin sayfalarından silinip gitmiştir.”

Collin dikkatimizi çekerek, doğum kontrolünün medeni ve siyasi yönleri hakkında şöyle diyor:

“İstikbalin tarihçisi, tarihin geçmiş sayfalarına baktığında zamanımızda cereyan eden mühim hadiseleri müşahede edecek, Fransa’nın 19. asrın başlarında, İngiltere’nin 19. asrın sonlarında nüfuslarının artmaması için tuttukları yolları en mühim hadise sayacaktır. Çünkü bu yollar İngiltere ve Fransa’nın dünyanın muhtelif memleketleri üzerindeki otorite ve hakimiyetlerini önceleri zayıflatmış, sonraları da tamamen ortadan kaldırmıştır.”

İşte bütün bunlar, doğum kontrolünün muhtelif dünya milletlerinde meydana getirdiği neticelerin kısaca hulasasıdır. Bu memleketler doğum kontrolünü, kendilerine kuvvetli bir kanun ve ictimai bir zaruret kabul ettiklerinden bu hale geldiler. Bugün bu neticeleri anlamak zor değildir. Yıllardan beri zikrettiğimiz memleketlerin hayat müddeti sona ermiş durumdadır. Onlar maddi refahın zirvesine eriştikten sonra şimdi zevale ve yok olmaya doğru yavaş yavaş iniyorlar. Fakirlik ve çeşitli ihtiyaçların meydana getirdiği sıkıntılardan henüz kurtulan bir millet çalışarak ilerliyen milletlerin lüks içinde geçen hayatlarına özenir ve onlar bu halde iken yaptıklarına emekleme devresinde olan bir millet yapmaya çalışırsa bu akıl karı değildir.

 

DOĞUM KONTROLÜNE KARŞI REAKSİYON

 

Bu karışık durumlar bütün batı memleketlerindeki ileriyi gören ilim ve fikir adamları arasında endişe ve ızdırap meydana getiriyordu. Bu memleketlerin evladı olan alimler, tasviri mümkün olmayan bu günün tehlike ve dehşetini açıklamaya çalışıyorlar. Onlardan bazı milliyetçi siyasiler de bütün mesailerini bu durumun değişmesine sarfediyorlar. Her memlekette doğum kantrolüne karşı çalışmalar meydana gelirken diğer taraftan da halkın müşküllerini halledecek yeni yeni fikirler de yayılıyordu. İşte böylece geçmişe göre ictimai durum yavaş yavaş değişmeye başladı. Şimdi doğum kontrolü ve bunun vahim neticelerine karşı, muhtelif batı memleketlerinde bu güne kadar meydana gelen reaksiyonları özet olarak arzedeceğiz:

 

İNGİLTERE

 

1916, Birinci Dünya harbi sıralarında İngiltere’de doğum nisbetinin (National Birth Rate)tesbit etmek için, din ve iktisat, maarif, tıp gibi tecrübeye dayanan ilimlerde otorite olan 33 kişiden kurulu bir heyet teşekkül etmiştir. Hükümet, bu heyet içinden Stevenson’a istatistik işlerini verdi. Tıp sahasının otoritesi olan Aurther Newshoma’yı da bu heyetin başkanlığına getirmiştir. Bu heyetin verdiği raporlardan birinde:

“Milli doğum nisbetindeki noksanlıkdan ve bu nisbetin devamlı olarak düşmesinden Britanya endişe etmemelidir. Bu durumu değiştirmek için mümkün olduğu ve kudretinin yettiği kadar fiili tedbirlerin alınması lazımdır.”

Sağlık işleri umumi müdürü George Newmeen, İngiltere’de doğum nisbetinin düşüşü hakkındaki görüşünü Sağlık Bakanlığına bağlı okullardan birinde şöyle açıklıyor:

“Biz bu tehlikeye (yani milli doğum nisbetinin düşüşü tehlikesine) karşı koymayıp yardım edecek olursak, kuvvet bakımından Britanya’nın dördüncü memleketler arasına gireceği kaçınılmaz bir netice olur.”

Londra iktisat okulu Müdür Ms Beverdigi radyo konuşmalarının birinde şöyle diyordu:

“Bugün doğum ve ölüm arasındaki nisbet süratli bir şekilde değişmektedir. Böylece İngiltere nüfusu gelecek on yıl içinde eksilecek, önümüzdeki otuz seneye kadar iki milyon kişi azalacaktır. Aynı zamanda bu fikir Liverpol Üniversitesinde Prof. Kearse’nin görüşü olarak okutulmaktadır.”

Bu tehlikeye mani olmak için İngiltere’de doğum kontrolüne karşı bir cereyan başlamış ve Milli Hayat Birliği (Lesgue of National Life) adı altında bir heyet kurulmuştu. Entellektüel zümreyi teşkil eden kadın ve erkekler kalabalık grublar halinde cemiyete üye kayıt olmuşlardır.

İkinci Dünya harbi esnasında Britanya’da nüfus sayısının azalmasından büyük sıkıntı çekilmiştir. 1943 yılında iç işleri bakanı Ms. Breet Marseen bu milli mesele hakkında düşüncelerini şu cümlelerle açıklamıştır:

“Britanya eğer hali hazırdaki durumunu muhafaza ederek gelecekte ilerleyip yükselmeyi ve her türlü konfora sahip olmayı istiyorsa mevcut ailelerden her biri fert sayısının en az yüzde yirmi beş nisbetinde artırmalıdırlar.”

Bu günlerde Britanya’da fikir ve düşünce sahibleri arasında umumi kanaat şudur:

“İngiltere, ilerlemeyi ve hakimiyetini devam ettirmeyi arzu ediyorsa nüfusun azalma tehlikesine karşı bir çare bulmak için yeni fikri bir faaliyete girişmesi ve doğum nisbetinin düşüşüne bütün imkanları ile mukavemet etmesi zaruridir.” Bütün meseleleri çeşitli yönlerden araştırarak gelecekteki milli politikayı tayin edebilmek maksadiyle umumi efkara yön verebilecek vasıtaları hazırlamak için 1944 yılının Mart ayında raporunu hazırlayan heyet şu gerçeği ortaya koymuştur:

“Britanya’da aile fertlerinin azalmasındaki en mühim sebep ailedeki fert sayısını azaltmaya vesile olacak vasıtaları maksatlı olarak yaymaktır.”

Heyetin bu raporda bütün tafsilatiyle açıkça ortaya koyduğu durum şudur. Çocukların ailelerine yardımcı olma imkanları, öğretim ve işkanunları ile tehdit edilmesi ailede kalabalık çocuk sayısının tüketimde büyük rolü oluduğunun açıklanması insanları doğum kontrolüne sevketmiş ve doğum kontrolü vasıtalarının ailedeki fert sayısını az bir dengede tutmada büyük faydaları olduğuna inandırıldığını belirttikten sonra heyet, çocukların ailede iktisadı zorluk ve mali sıkıntı meydana getirmediklerini açıklıyor ve bazı tavsiyelerde bulunuyor:

1- Her aileye çocuk sayısına göre mali yardım yapılmalıdır.

2- Vergi kanunu fazla çocuğa sahip olanların lehine, evlenmiyenlerin aleyhine değiştirilmelidir.

3- Bol miktarda üçten fazla odası olan evler inşa edilmelidir.

4- Kalabalık ailelerin refahını ve mali ihtiyacını temin edecek sıhhi iş yerleri meydana getirilmelidir.

5- Nüfsusun azlığından mütevellit meydana gelen meseleleri tetkik edecek ve buna karşı nüfus artırma yollarının nasıl temin edilebileceğini halka öğretecek bir heyet kurulmalıdır.

İşte böylece heyet, lazım gelen tavsiyeyi yaptı ve nüfus azlığı meselesine karşılık nüfusun artması için suni doğum yolları (Artitcial Insemination) na baş vurulmasını ileri sürdü. Heyetin tavsiyelerinden sonra İngiliz kanunlarında mühim değişiklikler yapıldı. Aile ve cemiyetin durumu tamamen değişti. Şimdi orada çocuklara mali yordımlar yapılıyor. Kadınlara, doğum gününde maddi yardım yapıldığı gibi ayrıca mükafatlar da veriliyor. Evlenenlere ve hususiyle çocuğu çok olanlara, ev, öğretim ve ilaç gibi hayati ihtiyaçları sağlanıyor ki, insanlar çok çocuk yapmaktan çekinmesinler. Bu aile ve cemiyet için takib edilen yeni yol semerelerini vermeye başlamıştır. Bu sebeple, Britanya’da son nüfus sayımlarında açıklandığı gibi doğum ve nüfusun fazlalaşması yavaş yavaş ilerleyip yükselmektedir. 1931 ve 1941 seneleri arasında binde ondört olan doğum ve nüfusun fazlalaşması yavaş yavaş ilerleyip yükselmektedir. 1931 ve 1951 seneleri arasında onsekiz olmuştur. Ayni bunun gibi 1931 ve 1941 arasında nüfusun senelik fazlalaşma nisbeti 107 000 kişi iken 1951 ve 1960 yılları arasında 250 000 kişi olmuştur. Son nüfus sayımlarının ilanında yine şöyle denilmektedir: “Geçen on sene zarfında İngiltere’de nüfusda meydana gelen artış daha fazladır.

 

FRANSA:

 

İngiltere’de olduğu gibi Fransa’da da doğum nisbetinin düşüşü tehlikesine karşı hükümet uyanık davrandı. Bu düşüşün Fransa halkının yok olması demek oluduğunu anladı. Bunun için oradaki ilim ve fikir adamları, kendi nüfuslarının devamlı olarak azalmasını bütün halkı yok olmaya götürüp, inkıraza yönelen milletlerden sayılmasına sebep olarak bir yol olarak kabul ettiler.

Fransa’da nüfus sayım raporları, nüfus sayısının 1911 senesinde 1921 senesinden 2 100 000 kişi az olduğunu gösteriyor. Bu, 1926 senesinde 1,5 milyon fazlalaştığı halde böyledir. Fakat çoğunluk büyük sayıda yabancıların Fransa’ya göç etmelerinin bir neticesidir. Burada zikre değer şey Fransa’da ecnebi sayısının artıp fazlalaşmasıdır. Hatta onlar bütün Fransa’nın % 7.2 sini teşkil etmektedir.

Bu durum Fransız halkının başına gelecek musibeti ve hali hazırdaki tehlikeyi açıkça gösteriyor. Bilhassa milliyetçiliğin ve ırkçılığın revaçta olduğu bu zamanda bir milletin fertleri azalırken yabancı sayısının fazlalaşması demek, o milletin kendi milli hayatı tehlikede demektir.

Sonunda, Fransa’da bu tehlikeye mukavemet edecek “Nüfus Sayısını Artırma Milli Birliği” adı altında kuvvetli bir hareket başladı. Hükümet doğum kontrolü yollarını öğretmeyi ve bu konuda açık, gizli her türlü konferans, yazı, konuşma ve vasıtalarını yasaklıyan bir kanun çıkarmıştır. Hatta doktorlar kendileri bile kadının gebe kalmamasına mani olan şeyleri açık veya gizli olarak kullanmamakla bu kanuna uymuşlardır. Orada oturanları, çocuk yapmaya teşvik için, fertleri çok olan kalabalık ailelere mükafat vermeyi ve onların bazı vergilerini kaldırmayı gerektiren kanunlar çıkarılmıştır. O ailelerine, kira, ücret, geçim ve hayat vasıtalarında sayısız kart ve pasolar verilmiştir. Halbuki evlenmiyenler ve evlenip de çocuk yapmıyanlardan vergi alınıyordu. Bugün Fransa, uykusundan uyanmış gibidir. Düne kadar, fıtrat kanunlarına sırt çevirmekle işlediği suçları bugün örtme arzusundadır. Rakamlar gösteriyor ki, bu yeni tutumun doğum nisbeti üzerindeki büyük tesiri açıkça meydandadır:

Seneler:

1936-1940

1941-1945

1946

1947

1951

Binde Doğum Nisbeti:

14,5

15,1

20,6

21,0

19,2

Bunun neticesi olarak 1938 ve 1954 seneleri arasında Fransa’nın nüfusu % 26 nisbetinde artmıştır.

 

ALMANYA:

 

Almanya’da Nazi Partisi iktidara geçtiği zaman nüfus nisbetinin düşük olduğunu gördü. Bu, Almanya’yı bir tehlike gibi sarıyordu.

Bunun için bütün gücünü bu tehlikeye karşı koymaya sarfetti ve çalışmalarının neticesini elde etti. Naziler zamanında çıkan gazetelerden birinde şöyle deniliyor:

“Memleketimizde doğum nisbeti müthiş bir şekilde düşmektedir. Bir gün Almanya’nın güçsüz kalması mümkündür. Artık hali hazırdaki neslin önemli şeylerini görmek için yeni bir kuşağın gelmesi sona erecektir.”

Nazi hükümeti bu tehlikeli durumu ıslah için bir kanun çıkardı. Bu kanun kadının gebe kalmasına mani olma yollarını öğretmeyi ve buna teşvik etmeyi men etti. Gençlere evlenmeleri için “evlenme burcu” (marriage Loand) adı altında büyük yardımlar yapıldı. Evlenmiyen ve evlenip de çocuk yapmıyanlar üzerine vergi kondu. Halbuki çok sayıda çocuk yapan kişilerden bu vergiler kaldırılmıştı.

1934 senesinde, 600 000 kadın ve erkeğin istifade ettiği, evlenme borcu adıyla 5,10 milyon paunt para dağıtılmıştır. Bu yardımlar, 1935 yılında yeni bir kanun çıkarılıncaya kadar verildi. Bu kanun, bir çocuk yapandan % 15 vergi, iki çocuk yapandan % 35, üç veya daha fazla yapandan % 55 verginin kaldırılmasını öngörüyordu. Bu tedbirlerin alınması ile Nazi Almanyasında doğum nisbeti birden yükseldi. 1931 ve 1935 seneleri arasında doğum nisbeti % 19,6 iken -936- 1940 yılları arasında % 19,6 oldu.

 

İTALYA:

 

Mussolini hükümeti, 1933 yılından sonra doğum nisbetinin yükselip İtalya nüfusunun artması için elindeki bütün fırsatları kullandı. Doğum kontrolü bilgisini öğreten her türlü kitap, makale, yazı ve diğer vasıtaları yasaklayan bir kanun çıkarmıştır. Bütün bunlar, Almanya ve Fransa’da olduğu gibi insanları evlenmeye ve çoğalmaya teşvik için baş vurulmuş yollardır. Bu kanun açıkça ifade ediyordu ki, her iş, yazı konferans veya bir faaliyet ne olursa olsun eğer insanları kadının gebe kalmasına mani olmaya teşvik ediyorsa bunlar suç sayılıyor, polise bunlara müdahele hakkı veriliyordu. Bu suçu işliyenlere ayni zamanda bir yıl hapis cezası veya bir miktar para cezası veriliyor.Yahut hem hapis ve hem de para cezası veriliyordu. Doktorlar bile kendi alıştıkları halleri terkedip bu kanunu seve seve tatbike başladılar.

 

İSVEÇ:

 

İsveç’in sabık bakanlarından olan Tryggar bir müddet evvel millet meclisinde yaptığı konuşmalarından birinde şöyle diyordu:

“İsveç halkı eğer kendisini çöküntüye uğramasını istemiyorsa vatanındaki doğum nisbetinin düşüşüne karşı koyacak tesirli tedbirlere baş vurması gerekir. 1921 senesinden beri doğum nisbetinin düşüşü gayemizi tehdit eden bir tehlike olmuştur. Çünkü nüfusun artış nisbeti bu senede düşmeye başlamıştır.”

İsveç hükümeti bu uyarmanın tesiriyle 1935 Mayısında hususi bir heyet kurdu. Bu heyet, hükümete yeni bir anlayışla bir çok raporlar hazırlayıp ailenin büyümesi için çalışmayı bir zaruret saydı. Öyle ki İsveç’de her aile için üç veya dört çocuk sayısı az bir sayı kabul edilecekti. Hükümet heyetin sunduğu raporlardan başka başlıca şu kanuni tatbikata girişmiştir:

1- Kadının gebe kalmaması için kullanılan ilaçlar Milli Sıhhat Heyeti tarafından kontrol edilecek.

2- 18 yaşına girmemiş çocuğu olan ailelerin vergileri indirilecek.

3- Ucuz kiralı evler inşa edilecek.

4- Üç veya daha fazla çocuğu olanlara derece derece senelik aidat tahsis edilecek.

5- Umumi sağlık durumu ve hususiyle çocukların sıhhatini korumak için parasız ilaçlar dağıtılacak.

Aşağıdaki doğum nisbeti ikinci Dünya harbinden sonra tekrar düşmeye başlamıştır.

Doğum kontrolü hareketini, esasını, tesirlerini ve insanları doğum kontrolünü tatbike zorlayan sebepleri, doğum kontrolünü tecrübe ile tatbik sahasına koyan memleketlerde hangi neticelerin meydana geldiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Şimdi de zihnimize takılan birtakım soruların vuzuha kavuşabilmesi için İslamın bu husustaki görüşünü açıklamamız yerinde olur.

 

İSLAMIN YOLU

 

Geçen sayfalarda uzun uzun anlattığımız, batıda meydana gelen doğum kontrolünün sebepleri ve neticeleri üzerinde düşündüğümüz zaman mühim iki vakıa ile karşılaşırız:

Birincisi: Batı memleketlerinde doğum kontrolünün yayılıp ilgi toplamasının sebebi batılıların yaratılışı, kendilerini gerçek sebebi, iki asırdan beri garbda yayılan iktisadi, ictimai ve kültürel hayatın şartlarıdır. Bunlar orada öyle durumlar meydana getirdi ki, batalıları doğum ve çoğalmadan uzaklaştırdığı gibi onun neticelerinden de nefret ettirdi. Eğer onlardan bu ortam ve şartlar meydana gelmeseydi, 19. asrın ortalarında olduğu gibi doğum kontrolünü bilmezler, onun yollarından haberleri bile olmazdı. Çünkü onların nesli devam ettirebilmeleri için doğum ve üremeyi mecbur kılan fıtratları hiç bir değişiklik geçirmeden bu güne kadar devam edecektir.

İkincisi: Zamanımızda doğum kontrolü yüzünden batı memleketlerinin karşılaşmış oldukları müşküler ve tehlikeler hiç şüphesiz isbat ediyor ki; doğum kontrolünün fıtratı kanunlarında yapmak istediği değişiklik insanlığa zarar vermektedir. Bunun için kanunlarında değişiklik meydana getirmek mümkün değildir. Ancak değişiklik yapılması lazım gelen, batılılara izafe ettiğimiz iktisadi, ictimai, medeni ve kültürel hayat nizamlarıdır. Değişiklik insanı fıtrat kanunlarına karşı koymıya zorlıyan ve yine insanı yok olmaya sürükleyen şeylerde yapılmalıdır.

 

ESAS YOL:

 

Batılıların tecrübelerinden aldığımız bu iki ders bizi İslam’ın yoluna daha fazla yaklaştırıyor ve aradaki uzaklığı kaldırıyor. Çünkü İslam tabii bir dindir. İnsanın ferdi ve ictimai hayatında uyması için koyduğu usul ve metodların herbiri “insan hayatın fıtrat kanunlarına uymalı” diyen umumi ve yaygın kaidelerdir. Aynı kanunlara semaların ve yeryüzü nizamları uymaktadır. Ve kendisini o kanunlara muhalefete davet eden başka bir nizama uymuyor. Kur’an-ı Hakimin beyanından şunu alıyoruz ki; Allah yer ve göklerdeki her şeyi ancak dosdoğru yola götüren hidayet üzerine yaratmıştır. O yol ki kendisine uyulduğu zaman işleri oluşlarının en iyi ve en mükemmmel olması mümkündür. Hz. Musa (a.s.) ın dini nizamları uymaktadır ve kendisini o kanunlara muhalefet eliyle konuşan Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

“Bizim rabbimiz her şeye dikkatini veren, sonra da yolunu gösterendir.” (Ta-Ha: 20/50)

Arz vesemalardaki her şey itaat ve haşyetle boyun eğerek bu ayette zikri geçen, doğruya götüren nizama uyuyorlar. Çünkü Allah tarafından kendilerinin uyması için tayin edilen yoldan sapmaya muktedir değillerdir. Ama insan böyle değil Cenab-ı Hak, ona bu yoldan ayrılabilme iradesini vermiştir. O bu yolda yürümekten imtina edebilir. Akıl ve zekasıyla bunun dışında yollar bulmaya çalışır. Bu yanlış yolda emek sarfederek yürüyebilir. Fakat şu bir gerçektir ki, insanın Allah’ın doğru yoluna sırt çevirerek zeka ve aklıyla bulup nefsinin havasına uyarak tuttuğu bu hatalı yola uyanlar ancak sapık kişilerdir.

“Halbuki Allah’dan dosdoğru bir delil olmaksızın kendi hevasına uyandan daha sapık kimdir?”

(Kassas: 28/50)

İnsan, kendisi için bu sapıklığı dış görünüşüyle faydalı bulsa da gerçekte, Allah’ın yolunu terkedip insan hayatı için koyduğu hududu aşmakla kendisine yazık etmiş olur. Çünkü onun yanlış gidişi, sonunda kendisi için zararlı olduğu gibi insanlığı da yok olmaya sürükler.

“Kim Allah’ın hududunu çiğneyip aşarsa muhakkak ki kendisine yazık etmiş olur.” (Talak: 65/1)

Kur’an-ı Kerimin açıkladığına göre, insanın Allahın nizamını değiştirmesi ve yaratılış kanunlarına karşı gelmesi gerçekten şeytani bir iştir. Ona bu yolu gösteren şeytandır.

“Onlara muhakkak emredeceğim, de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” (Nisa: 4/119)

Halbuki şeytan ezelden ebede kadar insanın düşmanıdır.

“Ey insanlar, yerdeki şeylerden, helal ve temiz olmak şartıyla yeyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, size hakikaten apaçık bir düşmandır. O, size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmiyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara: 2/168-169)

Bütün bunlardan sonra şunu söyliyebiliriz ki; İslamiyet iktisadi, ictimai ve medeni hayat nizamlarında şu umumi kaideyi esas kabul etmiştir. Mustakil bir fert olarak, cemiyetin bir uzvu olarak insana gerekli olan yaratılışın icabettirdiği şeyleri fıtrat kanunlarına uygun olarak yapmak, Allah’ın verdiği bedeni ve fikri kuvvetleri yine Allah’ın gösterdiği doğru yola uygun olarak kullanmaktır. Öyleyse o, fikri gücünü atıl bırakıp onu Allah yoluna hizmet etmesinden alıkoyması icap ettiği gibi kurtuluş ve saadeti bulacağım diye fıtrat kanunlarına muhalefet ederek şeytana da uymaması lazım gelir.

İSLAM MEDENİYETİ VE DOĞUM KONTROLÜ

 

Yukarıda adı geçen umumi kaideye dikkatla baktığımız zaman İslamın yüceliğini ve sosyal hayatın icabı olan doğum ve çoğalmaya fıtrat kanunlarına aykırı olarak, mani olan bütün sebep ve amilleri kaldırdığını görür ve insanın da cinsi arzularını tatmin etme ihtiyaçları ve yaratılışlarındaki maksat icabı doğum kontrolüne müsait olmadıklarını anlarsın. ancak bu günkü medeniyetin meydana getirdiği kendine has konfor ve refah ihtiyaçları, insanı doğum kontrolü yapmaya sevketmiş, böylece de insan neslini devam edememe tehlikesi ile karşı karşıya getirmiştir.

Bu günkü medeniyet gerçeğe dönerse daha önce bahsettiğimiz hususi haller hakiki nizamın hüküm sürdüğü cemiyette meydana gelmiyeceğinden insanı yaratılış kanunlarını değiştirmeye ve Allah’ın insan için çizdiği hudutları aşmıya zorlıyacak amil ve sebeplerde ortadan kalkacaktır.

İslam, iktisadi hayat nizamiyle kapitalist görüşü çürütmüş, faizi, kumarı haram kılmış, hertürlü şahsi ihtikar, egoizm ve mal biriktirmeyi yasak etmiştir. Cemiyette zekat ve miras müesseselerini kurmakla İslam, bu hükümleri ile batıda kapitalistlerin dışında kalanların iktisadi hayatlarını ifsat eden her türlü engelleri kaldırır.

Nitekim İslam, içtimai hayat nizamında kadına miras hakkı tanımıştır. Erkeğin kazandıklarında, onun için örf’e uygun ve belirli bir hak vardır. Yine İslam, kadının çalışma sahasının erkeğinkinden ayrı müstakil ve fıtratına uygun olmasının emretmiştir. Tesettürü (örtünmeyi) emretmekle, onun erkekler arasında dolaşmasını yasak etmiştir. İşte böylece o, kadını esas ödevi çocuk yapma ve nesli devam ettirme vazifesinden uzaklaştıran içtimai ve iktisadi hayattaki bozuk halleri ve rezil ahlakı dibinden kazımıştır.

İslam, yüksek ahlaki değerleri ile, insanları dünya hayatında şerefle, faziletle hür olarak, Allah’ın murakabesi altında yaşamaya çağırır. Bunun için o, zinayı ve içkiyi haram kılmış, insanı şeytanlaştıran her çeşit oyun ve boş şeylerin hepsini yasak etmiştir. Batıda doğum kontrolünün revaç bulup her tarafa yayılmasında en büyük amil şehevi arzuların ve hevaların altında gizli olan ahlaki sukut ve fuhşun yaygınlığıdır. İslam daha da ileriye giderek insanları acizlere, fakirlere ve düşkünleri infak etmeye, sıla-i rahim, sosyal dayanışma ve karzı hasene (borç vermeye) davet ettiği gibi egoizm, tamah, hırs ve cimrilikten nehyeder. İslamın bütün yüksek ahlaki değerleri ve hükümleri insani değerleri ve hükümleri insanı fert olarak ilgilendirdiği gibi onun cemiyet olarak da ilgilendirir. İslam, cemiyette doğum kontrolüne götürecek sebep ve amillerin doğmasına müsaade etmez.

Yine İslam, insana yalnız Allah’a kul olmayı, onun uluhiyetine inanmayı, onun yardımını istemeyi, kendisine, yer ve göklerdeki canlılara rızık verenin yalnız Allah olduğunu candan kabul etmeyi emreder. Bu görüş, insanın fikri ve bedeni vasıtalarına inanan, insanı hayvan seviyesine düşüren rasyonalistlerin görüşüne karşıdır.

Hülasa, İslamın ahlaki değerleri ve ruhani terbiyesi ile beraber içtimai ve iktisadi hayat için koyduğu kaideler Garp medeniyetinde doğum kontrolünün meydana çıkıp, dağılıp yayılmasına sebep olan amillerin hepsini ortadan kaldırmıştır. Eğer insan, İslama inanır, onun fikri ve ameli kaidelerine ve yüksek ahlaki değerlerine riayet ederse doğum kontrolüne rağbet etmiyeceği gibi, onu fıtratın yolundan döndürecek ortamın meydana gelmesi de düşünülemez.

Kur’an-ı Kerim Allah’ın yarattığını değiştirmeye kalkışmanın şeytan işinden başka bir şey olmadığını umumi kaide olarak açıklamıştır: (Şeytan),

“Onlara emredeceğim Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” (Nisa: 4/119)

Bu ayette zikredilen, Allah’ın yarattığını değiştirmekten maksat, yaratıkları yaratılış gayesinin dışında kullanmak veya esas gayeden uzaklaştırmaktır.

Şimdi bu umumi kaideyi göz önünde bulundurarak evlilik münasebetlerinin mahiyetini araştıralım. Evlilik müessesesindeki mana nedir? Doğum kontrolü ile Allah’ın hilkatini değiştirmiş olmuyor muyuz? Kur’an-ı Kerim evlilik müessesesindeki gayeyi iki esasda topluyor:

a) Kadınlarınız size tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın.” (Bakara: 2/222)

Burada kadın -erkek arasındaki evlilik münasebetlerine göre, hayatın hakikatı (Biological Fact) anlatılıyor. Erkek hayatiyet yönünden çiftçi, kadın ise tarla durumundadır. Bunlar arasındaki alakanın ana gayesi de insan nev’ini devam ettirmektir. Bu gayede insan, hayvan ve bitkilerle birleşiyor.

Bu ayet-i kerime de,evlilik müessesesindeki başka bir gayeyi açıklıyor. O da insan nev’ini devam ettirmek ve aile yuvaları gibi kadın-erkek ünsiyetinden başka bir şeyle meydana gelmiyen medeni hayatı var etmektir. Bu gaye yalnız insana mahsustur. Onun için Allah, bu gayenin gerçekleşmesine hizmet edecek hassaları, hayvan ve bitkilere değil, insana vermiştir.

 

ALLAHIN HİLKATİ HAKKINDA AÇIKLAMA

 

Allah, kainat nizamını ve hayatın devamını iki şeye ehemmiyet vermeye bağlamıştır: Gıda ve doğum... Gıdanın gayesi bütün canlıların, Allah’ın koyduğu nizamı yürütmek için muayyen bir zamana kadar dünyada canlı olarak kalmalarını temindir. Bu hususta Allah, yeter derecede gıda kaynaklarını hazırlamış, canlıları da büyüsünler, bünyelerinikuvvetlendirsinler diye gıda almaya ve onları hazmetmeye elverişli bir şekilde yaratıp kendilerine gıda temin etme hususunda fıtri bir arzu vermiştir. Eğer insan, hayvan ve bitkilerde bu gıda arama arzusu olmasaydı hepsi yok olup, yeryüzünde ne hayat ve ne de hareket olabilirdi.

Ancak, nev’ilerde hayatiyet ve beka hususunda doğuştan mevcut olan önemli özellikler fertleri için yoktur. Çünkü oluşun devamına ve önceki nesil geçip gitmeden onlara varis olup yerlerini alacak fertlerin doğumunu gerektiren bir muavezene ile yürümesine binaen fertlerin ömürleri çok kısadır.

İşte bu kati zaruretin gerçekleşmesi için fıtrat doğum nizamına önem vermiştir. Nev’iler arasındaki erkek ve dişi ayırımı, erkeğin yaratılışının dişiye göre bir başkalık arzetmesi, birinin diğerine karşı arzu duyması ve aralarında cinsi münasebet için kuvvetli bir sevginin bulunması... Bütün bunlar, kendileri ölmeden önce kainat nizamının yürümesine hizmet edecek yeni nesli meydana getirmeleri içindir.

Allah, yavrusu çok olan nevilere, yavrularını besleyip büyütmeleri için fazla bi evlat sevgisi vermemiştir. Çünkü onlar sadece çok ve çabuk üremeleri ile hayatta kalabilirler. Fakat az yavrulayanlar, bunun dışındadır. Onlara, Allah, yavruları kendi kendilerini koruyup işlerini yapabilecek hale gelinceye kadar geçen uzun zamanda onların terbiyelerinde sabır gösterip besleyip, büyütmeleri için kuvvetli bir evlat sevgisivermiştir. Buradan anlıyoruz ki insan yavrusu diğer nevilerin yavrularından daha zayıftır. Bunun için o, uzun zaman ana-baba ocağına onların merhametli kucağına çok muhtaçtır.

Diğer taraftan hayvanların cinsi arzuları senenin muayyen bir vaktinde yani onların birleşme zamanında ve tabii istekler halinde mahduttur. Fakat insan böyle değil... Onun cinsi eğilimi hayvanlarınki gibi ne senede muayyen ve ne de tabbi isteklerin etkisiyle mahdut. Belki zamansız ve her an mevcut. İşte bunun için kadın-erkek arasındaki evlilik münasebetlerinin devamlı olması tabiidir.

Bu iki hususiyet insanları medeni kılmıştır. Bu medeniyetten aile meydana gelmiş, aileden de kabileler, kavimler ve milletler doğmuştur. Koca insanlık medeniyeti de bu aile esası üzerine kurulmuştur.

Bundan sonra insan vücudunun yapısına dikkat edelim. Biyoloji ilmi bize gösteriyor ki insan vücudunun yapısında nevinin işi ferdin işine tercih edilmiştir. İnsana verilen bütün hassalar fertten çok onun nevisi içindir.

Tenasül guddeleri (üreme bezleri) insan vücudunda en büyük ve en mühim hizmeti yaparlar. Bunlar bir yönden hayatın kaynağı (hormon) meydana getirir. Güzellik, cazibelik, parlaklık, tazelik, zeka, haraket ve sürurluluk gibi hassalar hep bu hormon dediğimiz sudan meydana gelir. Yani sıfatların gelişip veya geri kalması ona bağlıdır. Diğer yönden bu hormondan doğurma ve üreme kuvveti meydana gelir ki bu kuvvet erkek ve kadını cinsi münasebet yapmağa zorlar.

İnsanın kendi nevine hizmet etmek için kabiliyet ve kudretin en üstün olduğu zaman, güzellik ve neşesinin mevcut olduğu gençlik zamanıdır. Ama kudreti dağılıp zayıflayıp acze düştüğü, nevine hizmet etmeye güç getiremediği devre de kocayıp ihtiyarladığı devredir... Bu takdirde erkeğin vücudundaki üreme bezleri ifrazat kabiliyetini kaybeder. Kaybedince de erkek hem cinslerine hizmet etmeye ehil olmaktan uzak kalır. İşte böylece onda kendi işlerini görecek kuvvet ve kabiliyet çok azalmış ve hatta kalmamıştır. Çünkü bu guddeleri çalışmayan insanın akli ve bedeni kuvvetleri cidden çok zayıf kalmıştır.

Nev’in işine hizmet hususunda kadın vücuduna gösterilen titizlik, erkek vücuduna göserilmemiştir. Şöyle ki:Kadın vücudunun terkibi üzerinde dikkatle düşünecek olursak bu vücut yapısının beşer nev’inin devamına hizmetten başka bir görevi olmadığını görürüz.

Kadın büluğ çağına girince, hayız başlar. Artık o her ay hamile olabilecek kabiliyettedir. Erkekle birleşip nutfe rahimde yerleşince kadının vücudunda büyük çapta bir değişme husule gelir. Vücut bütün kuvvetiyle ceninin var olması için çalışır. Bundan böyle ceninin ihtiyaçlarına cevap verme çabası vücutta hakim durumdadır. O kadar ki vücudun bütün kuvvetleri ceninin terbiye edilip gıda almasında sarfedilir. Bunun dışında vücudunun kendisine harcadığı kuvvet ancak hayatının devamını sağlıyacak kadardır. İşte bu oluş ve değişme sırasında kadında, yavrusuna karşı sevgi doğup onun için kendisini feda edecek derecede bir tercih ruhu başlar ki erkekte bulunan babalık şefkati, kadında bulunan analık şefkati kadar derin ve engin değildir.

Kadın doğum yaptıktan sonra vücudunda başka bir değişme meydana gelir ki bu değişme, vücudu, çocuğu emzirecek kabiliyete sokar. Ana karnından istifade eden guddeler çocuğu emzirmek için süt yapma hususunda vücutta önemli faaliyetler gösterir. Burada, kadın fıtratı kendi şahsi işini nev’in çoğalmasına feda eder. Emzirme zamanı bittikten sonra kadınınn vücudu tekrar çocuk yapmak için gebe kalmaya hazırlanır.

Nev’in maslahatına hizmet etme istidatı devam ettiği müddetçe çocuk yapma-doğum-emzirme vazife ve silsilesi de devam eder. Kadının, bu hizmeti yapma istidadı azalıp, başına ak düşünce, ölüm kapıları açılıp bu dünyadan göçüp gitme zamanı gelince güzelliği gidip, boyu posu kalmayıp cazibeliği erir gider. Artık onun vücudunda başlıyan ağrılar, sızılar, kalbinde beliren üzüntüler ölümü ile son bulur. Bütün bunlar gösteriyor ki kadının en güzel günleri kendi nev’ine hizmet ettiği günler, en sıkıntılı ve en çirkin günleri de yalnız kendi şahsı için çalıştığı günlerdir.

Rusya’da Anton Nemilov adında tanınmış bir yazar bu mevzuda “Kadınların Felaketi”(Tragedy of Woman) adlı bir eser telif etti. Bu kitap 1932 yılında İngilizceye tercüme edilerek Londra’da yayınlandı. Yazar bu kitapta kadının doğurması beşer nev’ini devam ettirmeye hizmet olduğunu kabul ettirmeye hizmet oluduğunu kabul ediyor. Bu gerçeğin aynisi diğer pek çok kitaplarda açıklanmıştır.

Mesela Dr. Alexis Carrel Nobel mükafatı kazandığı “İnsan bu Meçhul” (Men The Unknown) adlı kitabında şöyle diyor: “Bugün bile insan fikri, kadının hayatının önemi ve doğumun vazifesi konusunda tam manasıyle gelişip olgunlaşmış ve şuurlaşmış değildir. Kadının bu vazife ile yüklü olması kaçınılmaz bir zarurettir. Öyleyse kadını doğum ve çocuk bakmaktan uzaklaştarmak şeni bir düşüncesizliktir ki bunu akıl sahibi olanlar yapamazlar.”

Psikoloji alimlerinden Dr. Ozwald Sehwarz da “Cinsiyet Psikolojisi”(The Psychological Sex) adlı kitabında şöyle anlatıyor: İnsanda cinsiyet gayesinin belirtileri nelerdir? Bu cinsiyet hangi gayenin gerçekleşmesi için var oldu?Zerre kadar şüphe götürmez bir hakikattir ki bu gaye, nesli devam ettirmek ve çocuk yapmaktır. Biyoloji ilminin tesbit ettiği kanunlar şunu gösteriyor ki insan vücudunda bulunan her uzuv kendisine has vazifesini eda etmek mecburiyetindedir. Taki fıtratın yüklediği bu mühim kanun gerçekleşsin. Böyle olunca uzuv kendi özel vazifesini yapmaktan men edildiğinden insan hayatı muhtelif ve tedavisi müşkül hastalıklarla arızalanmaktadır. Bunun yanısıra diyebilirim ki kadın vücudu çocuk yapma ve doğurma vazifesinden başka bir gaye için yaratılmamıştır. Akıl ve vücut nizamının gerekli kıldığı vazifeyi ifa etmekten men edildiği zaman bir çok nefsi ukdeleri gitmeye başlar. Bunun dışında kadın, ana olunca kendisinin güzel genç ve ruhi bir zindelikte olduğu görülür. Çocuğu doğurma ve emzirmekten mütevellit meydana gelen kuvvetten düşme, zayıflama halleri yavaş yavaş yok olmaya başlar.”

Yazar devamla:

“Vücudunuzdaki her uzuv vazifesini yapmakla görevli... Uzuv vazifesinden uzaklaşırsa vücuttaki nizam, intizam ve azalar arasındaki muvazene bozulur. Kadın, yalnız çocuk yapmaya muhtaç değildir; bu, onun yaratılışında mevcut olan annelik şefkatinin iktiza ettirdiği bir haldir ve nesli devam ettirmek için çocuk yapmak ve onu dünyaya getirdikten sonra bakmak mecburiyetindedir, ruhen ve bedenen buna muhtaçtın. Bundan uzak tutulduğu vakit kendisinde türlü ruhi ve uzvi hastalıklar baş gösterir.”

Kadın-erkek arasındaki evliliğin meydana gelmesinde fıtratın gerektirdiği ve Kur’an-ı Kerim’in işaret ededek açıkladığı asıl gaye beşer nev’ini devam ettirmektir. Kadın-erkek münasebetinden, fıtratın güttüğü ikinci geye de insanın evlililk hayatiyle medeniyeti tesis etmesidir.

Allah’ın kadına karşı erkeğe, erkeğe karşı kadına verdiği çekicilik hissi ve cinsi münasebet anında tattırdığı lezzet ancak bu iki gayeyi gerçekleştirmek içindir. Eğer insan lezzeti isteyip gayeyi tahakkuk ettirmekten kaçarsa şeksiz şüphesiz Allah’ın hilkatini değiştiriyor demektir. Çünkü Allah’ın verdiği kuvveti ve uzuvları esas vazifesinde kullanmayıp şahsi gayesinin tahakkukunda, cinsi arzuların tatmininde sarfediyor. Böyle yapanlar ağızlarına lezzetli bir lokma koyup, çiğneyip yutmadan çıkaranlar gibidir. Düşün artık o insan bu lokmadan ne kadar lezzet alabilir. Böyle yapanlar bu fiilleri ile intihardan başka bir şey yapmıyorlar. Evliliği ile yalnız lezzeti ve faydalanmayı murat eden ve beşer nev’ini devam ettirme gayesinin tahakkukuna hizmet etmekten kaçan insan bu hareketi ile, nesli katletmek gibi büyük bir cürüm işlemiş olur. Gerçekten o, fıtrata tuzak kurup kanunları ile alay ediyor. Çünkü fıtrat, evlilik ve cinsi münasebetteki lezzeti kendi gayesine hizmet edene bir ücret onlara vermişti. Fakat insan, ücretin hepsini alıp hizmetten kaçma peşinde. Bu hareket fıtrata tuzak kurma ve onun kanunları ile alay etme değil midir?..

 

DOĞUM KONTROLÜNÜN ZARARLARI

 

Bakalım, fıtrat, kendisine bile bile hile yapan ve kanunları ile alay edenleri cezalandırıcak mı, evvelki kısımda açıkladığımız gibi, yoksa onları halleri ile başbaşa bırakıp ceza vermeden terk mi edecek? Onların başına gelecek azabı, bu işleri ile kendi kendilerini zarara soktuklarını Kur’an-ı Kerim açıklıyor:

“İlimsizlik yüzünden, çocuklarını beyinsizce öldürenlerle, Allah’ın kendilerine ihsan ettiği rızkı, Allah’a iftira ederek, haram sayanlar muhakkak ki en büyük zarara uğramıştır.” (En’am: 6/140)

Bu ayette geçen açıklandığı gibi çocukları öldürmekle ürüme nimetinden mahrum olmanın neticesi hüsrandır. Bu durum aşağıda bahsedileceği gibi bir takım zararlar doğuracaktır:

 

1- BEDENİ ve RUHİ ZARARLARI:

 

Doğum ve üreme insanın ruh ve bedeninden ayrılmaz bir unusurdur. Doğum kontrolünün meydana getirdiği tesirleri, insanın beden ve ruhuna yaptığı değişikliklerden bahsedelim.

Daha önce bahsettiğimiz gibi fıtratın, insan Nev’ini kadın erkek diye iki cinse ayırmasındaki esas gaye, doğup üreme ve neslin devam etmesi içindir. Bir kadın ve erkek fıtratının icabı, çocuk yapma görevlerini yerine getirecektir demiştik. İşte bunun için fıtrat, kadına, hususi olarak üremeye rağbet duygusu, sevgi ve şefkat vermiştir.

Tenasül guddelerinin vücutta nasıl derin tesirler yaptığını, insan nev’ine hizmet etmeye sevkettiğini aynı zamanda güzel, taze, cazip, ince ve anlayışlı olmasını sağladığını bilmiyoruz.

Kadına geline, onun vücudu beşer nev’ine hizmet etme, onun devamını sağlama görevini yerine getirmek için yaratılmıştır. Onun yaratılışdaki esas maksat fıtri görevini yerine getirmesidir.

Dikkatlerimizi bu mevzu üzerine teksif edecek olursak görürüz ki; insan evlilik müessesesini yalnız cinsi zevklerini tatmin etme vasıtası olarak kabul ediyor. Yaratılışta bu zevkle beraber bir de gayenin oluduğunu unutuyor. Halbuki fıtrat gayeyi zevkin içinde gizlemiş ve bununla gayenin tahakkukunun kolay olmasını arzu etmiştir. İnsanın İlahi nizama aykırı hareket etmesi yüzünden tenasül guddelerinin ahenkli çalışmasında düzensizlikler, sinir sisteminde mühim bozukluklar ve çeşitli hastalıklar meydana gelir.

Yapılan tecrübeler yukarda bahsedilen fikri desteklemektedir. Britanya’daki milli doğum nisbetini tetkik eden heyet, 1927 yılındaki raporlarında doğum kontrolünün tıbbi zararlarını şöyle izah ediyor:

“Kadının gebe kalmasına mani olma yolları, erkeğin tenasül guddelerinde iktidarsızlık ve zaafiyet meydana getirdiği gibi organizmadaki anormalliği doğurduğu sıkıntıları da tevlit eder. Sıhhatinizi bozar, bulaşıcı hastalıklara tutulur.Cinsi arzularını bu yüzden tatmin edemiyen erkek de aile hayatından soğumaya başlar ve cinsi arzularını tatmin için başka yollar arar.” Adı geçen raporda kadın için de şöyle denilmektedir:

“Çok çocuk yapmak kadının sıhhi durumunu bozuyorsa ve kadının gebe kalmaması için bizim tıbbi müdahalemiz gerekiyorsa, müdahelemizde elbette fayda vardır. Ama doğum, kadına hiç zarar vermiyor ve biz de sun’i tedbirlerle gebeliğe mani olmaya çalışıyorsak, hiç şüphesiz bu durum, kadının organizmasına anormallikler, ruhi hayatına korku, ızdırap, sıkıntı ve huzursuzluklar verir. Bu yüzden cinsi arzusunu tatmin edemiyen kadının erkeğine karşı olan sevgisinin azalacağı ve huzursuz olacağı muhakkaktır. Bu durum gebeliği azille mani olanlarda bilhassa çok görülür.”

Dr. Mary Scharlieb, bu konudaki tecrübelerini şöyle açıklıyor:

“Doğum kontrolü vasıtaları -ister iğne ister hap ister kılıf veyahut daha başka ilaçlar olsun- hepsi birdir. Eğer kadın bu vasıtaların verdiği zarara rağmen kullanmaya terketmez devam ederse, kadın henüz genç yaşında kendisinde asap bozukluğu (ervosinstability) can sıkıntısı, huzursuzluk, sinirlenme, uyuyamama, hali, sinir bozukluğu, fikri karışıklık, kalp zafiyeti, tansiyon düşüklüğü, el ve ayaklarda çolaklıklar, vücut ısısında muvazenesizlik ve ay başı zamanında ızdıraplar husule gelir.”

Diğer bir doktor da diyor ki:

Kadının rahminin bozulup vazifesini yapamaz hale gelmesi (Faalling of Womb) ve erkekde cinsi iktidarsızlığın meydana gelmesi gebeliğe mani olma vasıtlarını kullanmanın kaçınılmaz bir neticesidir. Bu vasıtaları kullananların iç darlığı, kalp ve akıl hastalıkları gibi daha bir çok hastalıklara yakalanmaları mümkündür. Yine kadın, uzun zaman doğurmazsa tenasül uzuvlarında doğum kabiliyetine tesir edecek değişiklikler meydana gelir ki gebe kalınca ve doğum yaparken bu yüzden çok şiddetli ızdıraplar çeker.”

Prof. Lunard Hill M. B. makalelerinin birinde diyor ki: “Kadın büluğ çağına girdiği zaman vücudunda meydana gelen değişikliklerin hepsi ancak üreme ve üretme gayesi ile meydana gelir. Her ay tekerrür eden ay başı hali de kadının gebe kalma vazifesini yapabilmesi içindir. Gebe kalmamak için tedbir alan her kadının bütün azaların ümitsizliği ile nihayet bulur. Tenasül azalarının boş kalışı ve fıtratın gerekli kıldığı halin tahakkuk etmeyişinin zaruri neticesi kadının mizacında karışıklıklar memnuniyetsizlikler husule getirir, tenasül azaları cinsi münasebet esnasında ızdırap verir. Aybaşı günleri de sıkıntı ile geçer. Göğüsleri küçüldüğü gibi yüzündeki güzellik ve caziplik kaybolur, onu korku, ümitsizlik ve fikri karışıklık sarar. Onlar insanın üremesini temin etmekle beraber kişini güzel, cazip ve enerjik olmasına yardımcı olduğu gibi mizaçlar üzerine de tesir eder. Bu guddeler insanın büluğ çağına girmesiyle faaliyetlerini ve üreme kabiliyetlerini arttırırlar ve kişinin bedenen ve aklen gelişmesini sağlar. Bu guddelerin vazifelerini yapmalarına mani olunursa yukarıdaki ikinci derecede saydığımız görevlerini yerine getiremez hale gelirler. Kadının gebe kalmamaya çalışması veya gebe kalmaktan alıkonmasının vücut mekanizmasının boş, gayesiz ve hedefsiz kalmasından başka bir manası yoktur. Daha evvel de görüşlerinden bahsettiğimiz Oswald Schwarz diyor ki:

“Katiyetle bilinen bir gerçektir ki kadında cinsi arzular ancak çocuk yapmak ve nesli devam ettirmek içindir.Biyoloji ilmi isbat etmiştir ki; insan vücudundaki bütün organların kendilerine mahsus olan vazifelerini ifa etmeleri gereklidir. Böylece fıtratın o vazifeye isnat ettirdiği mühim şeyler de tahakkuk etsin. Bu durumda bu uzvu hususi, görevini yapmaktan men edecek olursak o zaman insan hayatında muhtelif müşkül ve zorluklar husule gelir. Kadın vücudunun bu muntazamlığı ancak gebe kalmak ve doğum yapmak için yaratıldığının delilidir. Onun beden yapısının esas vazifesini ifa etmekten men edecek olursak mahvolur gider. Halbuki o, ana olduğu zaman yeni bir güzellik ve ruhi bir zindelik kazanır. Çocuk doğurup onu emzirmesi sebebiyle kendisine bir zafiyet arız olsa bile onu yener.

Katiyetle biliyoruz ki doğum kotrolü kadına apaçık bir zulümdür. Kendisiyle fıtratı arasında bir mücadelenin çıkmasına sebep olur. Bunun neticesinde vücut nizamı bozulur ve kadında asabi belirtiler peyda olur. Aynı zamanda doğum kontrolü insan fıtratına bir tecavüzdür. Çünkü gebeliğe mani olma yolları erkeğin, özellikle kadının hayatını zehir eder ve şahsiyetini çökertir.

Gebeliğe mani olmak için yeni icad edilen vasıtalar büyük rağbet görmekle beraber doğum kontrolü için en yaygın olan yol çocuk düşürmek (abartion) veya aldırmaktır. Çocuk aldırmak, dünya milletlerinin pek çoğunda gebeliğe mani olmak için devamlı baş vurulan bir yoldur. Gebeliğe mani olma derecesi yüzde yüz tesbit edilmiş vasıtaların mevcut olmaması yüzünden, bazı milletler de vardır ki, onlarda çocuk aldırma yoluna hiç baş vurulmaz. bu yoldan istifade edilse bile kadın yine hamile olur. Kendi nesil yüzünden sıkıntıya uğrayanlar, dünya yüzüne çıkmak istiyen çocuklarını daha doğmadan ve izin almaksızın öldürmekle bir çare bulurlar. Ama doğum kontrolünü tavsiye edenlerin fikri şudur:Nüfus planlamasıyla dünyada çocuk aldırma hadisesi büyük çapta azalmıştır. Kati rakamların isbat ettiği ve gerçeğe göre bu azlık da kalmıyacaktır.

Prof. Poul H. Yehard’ın Amerika’nın son nüfus sayımlarına dayanarak açıkladığına göre, Amerika’da her sene % 20-25 evlile r ve % 8 bekarlar çocuk aldırma yoluna baş vuruyorlar.

Japonya’da ikinci dünya harbinden sonra gebeliğe mani olma yolunun revaç bulması için Amerikalı bir heyet devamlı surette çalıştı. Fakat çocuk aldırma yolu, gebeliğe mani olma yolunun geçmiş Japon tarihinde misline raslanmadık bir şekilde düşmesine rağmen fazlalaşmıştır. 1950 yılında çocuk aldırma yoluna baş vuranların sayısı ancak % 29,5 iken 1955 yılında % 52 sinin arasına yayılmıştır. Prof. Sanvy’e göre Japonya’da her sene 1 200 000 yani bir milyon ve beş yüz bin civarında çocuk aldırma hadisesine rastlanıyor. Biz buna, zinadan ötürü çocuk aldıranların sayısını da ilave edecek olursak -ki onun sayısı en aşağı bir miylondur- elde edeceğimiz hayret etmiyelim.

Japonya’da çıkan günlük Mainichi Gazetesine göre, orada çocuk aldırma yolu ile doğum kontrolü yapanların sayısı, hiç doğum kontrolünü yapan ailelerin yanında, yapmıyan ailelerin yanındaki değerden 8,27 kat daha fazla yayılmıştır.

Amerika’da, Briston Üniversitesi profesörlerinden Arene B. Teuber’in tahkikatı da şu neticeye varıyor: Diyor ki, “Gebeliğe mani olma yolundan başka çocuk aldırma hadisesi kat kat fazlalaşmaktadır. Şimdi onun rağbeti yalnız evliler yanında değil, yirmi yaşına girmemiş genç kızlar arasında da yayılmıştır.

Çocuk aldırma işinde kadının sinir sistemine ve sıhhatine tesir eden helak edici sebepler vardır. Tıp alimlerinin çoğu bu noktada ittifak ediyorlar. Biz burada yalnız Tanssig Fredrik’in görüşünü nakletmekle yetineceğiz. O, bu mevzuda tıbbi malumatın özetini vermiştir. Diyor ki, “Gebe kadın, doğumu, zamanı gelmeden yapacak olursa (bu işi, düşürme (abartion) terimi ile ifade ediyor) bu yüzden insan nesline üç türlü zarar vermiş olur:

1- Beşerin, sayısı bilinmeyecek kadar çok olan fertleri dünya aydınlığına kavuşmadan helak olacak.

2- Çok sayıda analar, çocuk aldırma ameliyesi esnasında ölüme kurban gidecek.

3- Çocuk aldırma işi, kadında sayısız ruhi tesirler, patolojik hastalıklar meydana getirecek. Artık o, korktuğundan çocuk doğurmaktan çekinecektir.

Çocuk aldırma yolunun dışında doğum kontrolü için gebeliğe mani olma çaresi diye (Contraceptives) tanınan başka bir takım yollar da vardır. Bu meselede ise tıp alimlerinin görüşü şu merkezdedir:

1- Bunlar, gebeliğe yüzde yüz mani olacak çareleri içine almaktadır.

2- Bunlarda, kadını sıhhatine ve sinir sisteminde kötü tesir bırakacak vasıtaları mevcuttur.

“Bu gün bile hiç bir zarar vermeden doğum kontrolüne hizmet edecek tanınmış, kolay ve ucuz bir vasıtaya sahip değiliz.”

Yine, doğum kontrolü vasıtalarının her biri kadının umumi hayatında ve sıhhatinde derin tesirler bırakır. Bunlar sadece böyle büyük müşküller meydana getirmekle kalmaz aynı zamanda nesli ziyadeleştirme ödevini yerine getirmesine karşılık , insana fıtratın cinsi münasebet anında tattırdığı lezzeti ortadan kaldırdığı gibi daha bir çok şeyleri de yok eder.

Bu gerçeği Dr. Sattyawati “Ailevi Suçlar” (Family Planning) adı kitabında şu cümlelerle açıklıyor:

“Bazan doğum kontrolünün neticesi cidden tehlikeli olur. Bu yüzden insan kalb huzurunu kaçırır. Ona nefsi ızdırap, asabi sıkıntılar ve şiddetli uykusuzluklar arız olur. Hem üzüntü, ağrı ve sıkıntılar çektiği gibi akli muvazenesi de karma karışık olur. Kadınlar kısır kalır, erkekler de tenasül kuvvetlerini kaybederler.”

İnsanlara tanıtmak ve değerini artırmak için yeter derecede reklamı yapılan hap taneciklerine (Contraceptive Pills) gelince, basiretli kimseler bu tabletlerde kadın sıhhatine zarar verecek onun akıl ve tenasül kuvvetlerini atıl bırakacak zararlı maddelerin mevcut olduğunu bilir. Bunlar kadının sıhhatine zararlı değildir demek, en büyük ihanettir. Meek Karmik de şöyle diyor:

“Bu tabletler hakkında kesin bir tıbbi görüşü açıklayacak zaman henüz daha gelmemiştir. Ama bunların gebeliğe mani olabildiği açıkça meydandadır. Kadının hayatında da kötü tesirler bırakır. Bu harplar, kadın yumurtacıklarının büyümesini durdurmaya çalışırlar. Böylece onun aybaşı hallerinde ızdıraplar meydana gelir. Bu hapları kulanma işi devam ettiği müddetçe kadının guddeler nizamında kötü izler bırakmadan bu gibi büyük değişiklilklerin meydana gelmesinin mümkün olduğunu aklı asla kabul etmez.”

Şu cümleleri de Dr. G. I. Swyer yazıyor:

“Uzun zaman kötü tesirler yapması mümkün olan vasıtaların bu tanelerde mevcut olduğunu inkar edemeyiz. kadının devamlı bir şekilde ve muayyen bir nizama uyarak bu tabletlerden yüzlerce yutması ve onları, ilaç gibi kullanması büyük bir tehlikedir. Hem kadınların keyfi olarak kullanmaları yüzünden vücutlarından kötü tesirler kaldığından ve hem de fiatları pahalı olduğu için muhtaç oldukları halde hastalar bu hapları ilaç olarak kullanamamaktadırlar.”

Bu konuda son olarak Dr. Reenill Deouxu’n bu tabletler hakkındaki görüşünü nakledeceğiz:

“Kadın, gebeliğine mani olmak için bu hapları yuttuğunda, asabileşmesi yüzünden çektiği elemleri ve baş ağrıları dindiremez. Artık o, kanser hastalığı gibi şiddetli hastalıklara tutulmayacağından da emin değildir.”

 

2- MEDENİ VE İÇTİMAİ HAYATTAKİ

ZARARLARI:

 

Gebeliğe mani olma hallerinin aile hayatında meydana getirdiği kötü tesirlerden daha önce biraz bahsetmiştik. Karı koca her ikisi de cinsi ihtiyaçlarını gideremediklerinden, gebeliğe mani olma işi evlilik münasebetlerinde ilk ve ani olarak soğukluğun meydana gelmesine yardım eder. İlk defalar aralarındaki sevgi ve merhamet duyguları yavaş yavaş azalır. Bunların yerlerini kavgalar almaya başlar. Artık karı ve koca birbirinden ayrılmak isterler. Hususiyle kadının gebeliğe mani olma yollarına hizmet etmeye devamı yüzünden kendisinde meydana gelen asabiyet hali akli ve fikri ıztırap aile hayatındaki sürur, saadet ve kalbi rabıtayı çözmeye başlar.

Fakat bütün bunlardan başka, gebeliğe mani olmanın daha pek çok zararları vardır. Bunların meydana gelmesinde müessir olan manevi sebepler maddi sebeplerden daha fazladır. Karı koca arasındaki maddi sevgi münasebetleri elbette hayvani bir münasebettir. Kadına değer veren ve onu şerefli bir insan yapan merhamet ve sevgi esasları üzerine kurulan samimi karı-koca birliği ve çocuklarını terbiye edip, besleyip büyütmelerinde yardımlaşmalarıdır. Gebeliğe mani olma işi bu ruhi rabıtayı maddi sevgi haline getirdikten başka daha bir çok değişiklikler yapar. Bunun neticesinde de karı-koca arasındaki muhabbet kalkar ve onların evlilik münasebetleri de hayvani münasebetlerden öteye geçmez. Bu hayvani halleri yüzünden eşler, uzun zaman birbirinden faydalandıktan sonra geçinmemeyi, ayrılmayı ve buna benzer şeyleri düşünmeye başlar. Bu hayvanlıkta her kadın, her erkeğe ve her erkek de her kadına müsavi duruma düşer. Hayatları boyunca beraber evli olarak yaşamaya verdikleri sözün hiç bir değeri kalmaz olur. Şu bir gerçek ki, çocuklardan başka, karı-kocayı hayatları müddetince evli olarak beraber yaşamaya sevkedilip mecbur edecek başka bir amil yoktur. Bundan dolayı onların çocukları olmadığı zaman başka bir bağla bağlanarak yaşamalarına imkan ve ihtimal yok. Bunun için, Avrupa ve Amerika’da kadın-erkek arasındaki evlilik münasebetleri örümcek evlerinden daha basittir. Günlerin geçmesiyle münasebetler durmadan zayıflar ve sonunda yok olur. Böylece aralarında boşanma ve ayrılma hadiseleri de müthiş bir şekilde artar. Onların nazarında evlilik hayatının ve aile nizamının hiç bir kıymeti kalmamıştır.

3- AHLAKİ ZARARLARI:

 

Gebeliğe mani olma işinin, insanın ahlakında meydana getirdiği kötü tesirleri bir kaç gruba ayırabiliriz.

1- Sanki zina ve fuhuşa, kadın ve erkekten her birine izin verilmiş gibi gayri meşru yollarla cinsi münsebet yapma suçunu cüretle irtikap ediyorlar. Zina çocuğu doğurmaktan meydana gelecek korku ve utanmayı hiçe sayacak kadar şuursuzlaşarak alçakça zilleti kabul ederler.

2- Şehevi arzularını tatmin ettikten sonra cinsi istek ve lezzetlere boyun eğemekle ahlak sınırlarını aşar. Böylece cemiyette ahlakı düşüklük veba hastalığı gibi doğar, yayılır ve umumi bir hal alır.

3- Evlat nimetinden mahrum olan çiflerde çocukları terbiye edip besleyip, büyütmekten doğan ahlaki özellikler ve üstün meziyetler bulunmaz. Çünkü onlar çocuklarına ahlaki terbiye vermiyorlar. Halbuki çocuklar ana ve babalarının güzel ahlaki sıfatlarla muttasıf olmalarına vesile olurlar. Ana ve babanın kalbinde terbiye etme isteği ve bağlılığı ile şefkat sevgisi babanın istikbal hakkındaki düşüncesi yine onun içindir. Onu, korkunç ve şiddetli musibetlere karşı muhafaza etmek için her türlü külfeti yüklenip sabır ederler. Artık ana-baba bu yavrucuklarının varılığı ile dosdoğru bir hayat yaşamaya mecbur olduklarına inanırlar. Sade kendileri için mal, mülk ve konfor arkasından körü körüne koşmazlar.

Fakat doğum kontrolü, bütün bu üstün sıfatların ve iyi ahlaklarn kapısını insana kapamıştır. Allah insan doğup üreme yolu ile yaratma ve terbiye etme sıfatlarından bir parçacık ihsan ediyor. Bunun için o, insana kendi ahlakiyle ahlaklansın diye, değerli fırsatlar hazırlamıştır. Fakat insan, kendi neslini tehdit etmekle bu fısatları kaçırıyor ve Allah’ın rahmetinden de uzaklaşıyor.

Doğum kontrolü, çocukların terbiyelerinin fazilet ve ahlak üzere olmasına mani olur. Küçük büyük kardeşleriyle beraberce oynama, görgü ve muamele fırsatından mahrum olan çocuk insanlığın iyi sıfatlarından pek çocuğu kaybeder. Çocukları yalnız ana ve baba terbiye etmez. Çocuklar kendi kendilerini terbiye ederler. Onların kendi aralarındaki muaşeret ve muamelelerinden örnek insanın ahlaki sıfatları ve huyları gibi sevgi, diğerini kendisine tercih ve arkadaşlık gibi iyi vasıflar meydana gelir. Onların bazısı, bazısını tenkit etmeleri, ahlaki ayıp ve noksanlarını üzerlerinden atmalarına sebep olur. Öyleyse bir çocukla yetinenler ve aralarında büyük yaş farkı olan çocuklara sahip olanlar gerçekte ahlakı terbiyenin farkı olan çocuklara sahip olanlar gerçekte ahlaki terbiyenin değerli fırsatlarını nesillerinin aleyhine olarak kaybediyorlar.

 

4- NESİL VE MİLLİ HAYATTAKİ ZARARLARI:

 

Bütün buraya kadar saydığımız zararlar fertler, ferdi hayatlarında tesir eden zararlardır. Şimdi de nesillere ve milletler milli hayatlarında tesir eden zararların ne olduğunu görelim:

 

1- ERKEKLERİN AZALMASI:

 

Allah’ın, insanın yaratılış için koyduğu eksiksiz nizam... Onun bu nizamdan yalnız başına istifade etmesi mümkün değildir. Ancak kadınla birleşip menisini onun rahmine akıttıktan sonra bu nizamdan nasibini alabilir. İnsanın bundan başka ve daha hayırlı bir işe sahip olup güç yetirmesi mümkün değil. Belki o, tamamiyle Allah’ın dilemesine, takdirine ve hikmetine bağlıdır.

Erkek, kadınla birleştiği her defada onun vücuduna 300 ila 400 milyon arasında meni hayvancıkları (sperm) bırakır. Bu hayvancıklar kadının yumurtacığına ulaşmak için hareket ederler. Yumurtacığa ilk önce varan hayvancık, diğerlerinin önüne geçtiği için ölümden kurtulur. Orada yalnız bu hayvancık yaşar. Diğer milyonlarca hayvancıkları ölürler. Bu hayvancıklardan her biri hayvancızın şahsi ve veraset yoluyla geçen özellikleri vardır. Onlardan ahmaklar ve aptallar, akıllılar ve hikmet sahipleri, vefakarlar ve hainler yetişir. Onlarda Aristo’lar, İbni Sina’lar, Hülagü, Napolyon, Cahız ve Mütenebbiler gizlidir. İnsan, işte bu çok sayıda hayvancıklardan hususi bir özellik sahibi bir hayvancığı meydana getirip, o da bu çok sayıda kadın yumurtacıklarından hususi meziyet sahibi bir yumurtacığın içine girmekle sevdiği bir çeşit insan nev’ini var edecek kudret ve ihtiyara sahip değildir. Bu hususta onun ne dilemesi ve ne de ihtiyarı var. Allah’ın dilemesi ve iradesi... Burada kamil saltanat ve kesin söz ancak O’nundur. Beşer nev’inden hangi cinsi, hangi millete ve ne zaman gönderecek, ancak O hükmediyor. İnsan oğlunun, çalışmasının neticesi iyi mi olacak, kötü mü olacak, bunu bilmekten bile aciz oluduğunu hepimiz takdir ederiz. Nefsi ona Allah’ın kendi meziyeti ile yarattığı bu nizama “müdahale et” diyor. İşte bu adamın misali karanlıkta eli bastonlu bir kişi gibidir. O, bastonuyla pahalı bir şey mi kıracak, kendisine eziyet veren bir yılanı mı öldürecek, veya kendi cinsinden birisini mi yok edecek?Hepsi mümkün...

Hikmetli, tedbir edici veya kuvvet sahibi kudretiyle kadir olan Allah’a karşı, neslini tahdit etmek istiyen insan da böyle. O, bu haliyle varlık alemine çıkan yolu kapayıp kapamıyacağını bilmiyor. Ümit edilir ki Allah bu cürmünden dolayı kendi neslinde ahmaklar, aptallar ve hainler yaratmakla onu cezanlandırır. Hususiyle yaratıcının dilemesine müdahale etmenin, yaygın olduğu bir millette ona erkek kıtlığı gibi bir tehlikenin isabet etmesi işten bile degildir.

Yine ameli tecrübe ve müşahedelerle tesbit edilmiştir ki; dünyada kalabalık ailelerin muvaffakiyeti, küçük ailelerden daha fazladır. Prof. Colin Clark diyor ki: “Büyük ailelerin öğretim problemlerinin daha külfetli ve daha yüklü olduğunu inkar etmiyoruz. Fakat çiftçiler çocuklarına yeni bir çocuk daha ilave ettikleri zaman kendi maslahatlarına zarar verirler veya onların yüzünden ilerleme fırsatlarını kaçırırlar” demek hatadır. Ümit ederim ki zamanımızda analar ve babalar, Prof. Breesart’ın derin incelemeden sonra ulaştığı gerçeklerin doğruluğuna inanmaya başladılar. O, gerçekten kalabalık ailelerin yükselmesinin ve büyümesinin sebep ve amillerini uzun zaman ticaret ve diğer yüksek sanat sahibi adamlara öğretmeyi yasak etmiştir. Bu aileleri yüksek iktisadi hayata ulaştıracak şeyler nelerdir?Bunlarla küçük ailelere mensup fertlerin geçim vasıtları arasında bir mukayese yaptıktan sonra şu neticeye varıyor:

Kalabalık ailelerin fertleri önceleri her ne kadar mallarının azlığı müşkülü ile karşılaşsalar bile sonraları küçük ailelerin fertlerine kıyasla hayatta en geniş muvaffakiyete sahip olup öğünülecek derecede kurtuluş elde ediyorlar.

 

2- MİLLİ İŞLER, ŞAHSİ İŞLER UĞRUNA FEDA

EDİLİR:

 

Kaç tane çocuk yapmamız gerekiyor?Çok sayıda cocuk mu yapacağız, yoksa kendimizi çocuk yapmaktan kat’i olarak men mi edeceğiz?Bu soru bilhassa doğum konrolü zamanında herkese sorulmamalı. Ancak kişinin şahsi ihtiyaçlarını, durumunu ve arzularını gözönünde bulundurarak sormamız gerekir. Onun kendi şahsına sorduğumuzda vatanın ihtiyacını ve milletinin maslahatını düşünmez. Karı-kocanın oluşlarını muhafaza etmeleri için muhtaç oldukları en az çocuk sayısına dahi ehemmiyet vermez.Gerçekten fertler bu sayıyı doğru olarak bulup takdir etmeye güç yetiremedikleri gibi milli maslahat ve ihtiyaçları kendi şahsi maslahat ve ihtiyaçlarına tercih de etmezler.

Yeni neslin doğumu mevzuu, fertlerin azlığına ve çokluğuna dayanamayıp ancak onların şahsi istek, arzu ve milli maslahatı tercih etmelerine göre neticelenir. Bu sebepten doğum nisbeti gün be gün durmadan düşer. Hem öyle düşer ki cemiyet, hayatının hangi devresinde olursa olsun onu durdurmaya güç yetiremez. Bunda hayret edilecek ve şaşılacak bir şey yok. Çünkü tercih etme işi fertlere kaldığından onların halleri de doğum kontrolü yapmaya istekli olduğundan bu düşüş en kötüye de gidebilir. Şüphesiz ki onlar vatan ve milletinin hayatı ve vatanının selameti karşısında şahsi maslahat ve gayelerinin tahakkuku yolunda asla kusur etmezler.

 

5- MİLLİ İNTİHAR:

 

Doğum kontrolü ile fertleri azalmaya başlıyan bir millet her zaman helak ve yok olmakla karşı karşıyadır. Mesela orada, veba hastalığı yayıldığı veya o milet diğer milletlere harp etmeye başladığı zaman erkekleri ansızın azalıverir. Artık milletin, ölen ve öldürülen fertlerin sayısı kadar onların yerlerine kaim olup vazifelerini yapacak yeni yeni fertler getirmeye gücü yetmez olur. Halbuki zamanımızda harp tehlikesi yüzünden atom silahlarının sayıları bile fazlalaştırılmıştır.

İkinci Dünya Harbinde Japonya’da Hiroşima vilayetine düşen atom bombası 20 bin T. N.T. gücünde idi. Bu bomba orada, 78150 kişi öldürdü, 37425 kişi yaralandı, 13083 kişiyi de parça parça etmişti.Ama zamanımızda yapılan bombaların gücü Hiroşima şehrine atılan bombanın gücünden beş bin kere daha faladır. Allah aşkına söyleyiniz... Bir harp çıkıp da Allah korusun insanların oturduğu yerlerde bu bombalar kullanılırsa, orada ne kadar insan oğlunun ölümüne sebep olacağını takdir etmemiz mümkün müdür ve oralarda oturanların sayısı aniden nasıl azalır?Bu helak iki bin yıl önce Yunanistan helakının aynısıdır. Yunan’da çocuk aldırmak ve öldürmek revaç bulmuştu. Bunun için fert sayısı gün be gün azalırken kendi aralarında ehli harbler de çıkıverdi. Gençlerinin çoğu bu harbde öldü. Yunanistan’ın böylece üst üste hasara uğrayışı onu çirkin bir duruma düşürdü.

Bundan sonra artık Yunan kalkıp belini doğrultamadı. Sonunda kendi yurtlarında başkalarına köle olacak kadar zilete düştüler. Garp milletleri de bugün ayni tehlike ile karşı karşıyadır. Onlar evlerini kendi elleri ile harap edip kendi kendilerini öldürdüklerinden Allah onların başlarına bu musibetlerin aynısını verecektir. Fakat biz, akıl ve basiret sahiplerine ne oluyor da o sapık sapıtıcıları taklit edip onlara uyarak kendimizi helaka ve yok olmaya sürüklüyoruz?

 

İKTİSADİ ÇOKÜNTÜ:

 

Yeni ilmi tecrübe ve tetkikler şunu göz önüne getirmiştir ki; doğum kontrolünden maksat, iktisaden faydalanmaktadır. Bugün iktisat alimleri arasında bu fikir hakkındaki inançlar büyük bir süratle yayılırken bu görüşe muhalefet edilerek deniliyor ki; nüfusun azalması iktisadi durgunluğa en büyük ve en mühim sebeptir. Çünkü doğum nisbetinin düşmesiye istihlak edenlerin (tüketicilerin) sayısı, istihsal edenlerin (üreticilerin) sayısından daha az olur. Bu yüzden müstahsiller arasında işsizlik yaygın bir hal alır. Müstahsil tabakası ancak gençlerden müteşekkildir. Halbuki istihlak edenler, gerçekten istihsalde emeği olmıyan çocuk, genç ve ihtiyarlar ilave olarak düşkün kişilerdir. İşte bunların sayısı eksildiği zaman istihlak edenlerin sayıları da umumi yönden eksilir. O takdirde istihsal maddeleri için talebin azalması gerekir ve bunun azaldığı kadar da üreticilerin iş sahasında çalışma fırsatları da azalmış olur.

İşte bütün bu saydıklarımıza bakarak Almanya ve İtalya’da büyük sayıda iktisat alimleri durmadan nüfusu fazlalaştırmayı tavsiye ediyorlar.

Amerika ve Britanya’da iktisat alimlerinden bir grup da bu fikrin aynısını ileri sürüyorlar. Bunun zikre değer öncüleri Lord Keynes, Prof. Alvin Hansan, Prof. Colin Clark ve Prof. G. D. H. Cole’dir.

Prof. Joseph I. Spengler, Kenes-Hansan ekolünün fikirlerini temsil eden görüşü şu cümlelerle açıklıyor:

“... Bu eğer bize bir ey öğretiyorsa, ancak şunu göstermektedir. Nüfus sayısındaki süratli artış, iktisadi hayattaki istihsalin de süratle artmasına sebep olur. Yalnız istihsal eden nüfusun yapıcı kuvvetleri durdurucu kuvvetlerden daha fazla olduğu zaman değil, zıt halde de ayni netice ortaya çıkar.”

Keynes ve Hansan’ın ileri sürdüğü görüş meydana çıkıyor. Onlar diyorlar ki; işsizliğin süratli bir şekilde artması, ancak nüfus sayısındaki devamlı azalmanın bir neticesidir. Nüfus sayısında mahruuti bir şekli alan bu azalma, ihtiyaçlarımızın az olmasından artan nüfusun ihtiyacını gidermek için sermayenin kar etmesine sebep oluyor. Başka taraftan da faydalı faaliyetlerimizin sayısında tatsız izler meydana getiriyor. Öyleyse gerçek şu: Nüfusun artış nisbeti düştüğü kadar tam bir işe yetecek sermaye karının nisbeti de o derece düşer.

Colin diyor ki:

“Ümit edilir ki yeni cemiyette zanatlarımızın çoğu ancak nüfusun fazlalaşmasiyle fayda verecek. Çünkü bu günkü iktisadi davranışımız ancak nüfus arttığı ve çarşının hacmi genişlediği zaman hat üzerine yürüyebilir. Nüfus tanzimi yakın bir zamanda ilerlemiyecek, bunun için iktisadi hayatta ferdin istihsali noksanlaşmıyacak, daha da artacaktır. Nüfus sayımız fazla olmakla beraber bu sanatlarda varlığımızı göstermiş olmamız cidden önemli bir meseledir.”

Uzun zaman anlatmış olduğumuz bu doğum kontrolünün zararları ancak açık rakam ve sayılara dayanmaktadır. Allah bunu bir ayette işaret kabilinden beyan ediyor:

“İlimsizlik yüzünden çocuklarını beyinsizce öldürenlere, Allah’ın kendilerine ihsan ettiği rızkı, Allah’a iftira ederek haram sayanlar muhakak ki en büyük zarara uğramıştır.” (En’am: 6/140)

Şu ayetle daha iyi anlıyabiliriz:

“O insan, yeryüzünde iş başına geçti mi, orada fesat çıkarmaya, ekini ve zürriyeti kökünden kurutmaya koşar.” (Bakara: 2/205)

Dikkat ettiğimiz zaman bu fasılda zikrettiğimiz ilmi mevzular kolayca anlaşılır. Mesela Cenab-ı Hak Bu ayette “ekini ve zürriyeti kökünden silmeyi” niçin “yeryüzünde fesat” kelimesiyle tabir ettiğini şu ayetle anlamak mümkün:

“Evlatlarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin, onları da, sizi de bir rızıklandırırız. Hakikat onları öldürmek büyük bir suçtur.” (İsra: 17/31)

Bu ayet-i kerime gösteriyor ki; fakirlik ve mal kıtlığı korkusu ile çocuk sayısını tahdit etmek mahza ahmaklıktan başka bir şey değildir.

Doğum kontrolünü destekliyenler, kendi bozuk fikirlerini ve yanlış görüşlerini müdafaa etmek için bir takım deliller ortaya atıyorlar. İşte gelecek fasılda biz, bunları ele alma istiyoruz. Onların doğum kontrolüne delil getirmek istedikleri peygamberimizin sözlerini dolayısıyla açıklıyacağız.

Gebeliğe mani olmanını mübahlığını müdafaa için genel olarak öne sürülen iddiaların çoğu, garp medeniyetinin meydana getirdiği ortam ve şartların esasına dayanır. Doğum kontrolünü destekliyenlerin ele aldığı taraf, medeniyet ve toplumun hali hazırdaki yolu ve hiç değişmeyen, değişmesi mümkün olmayan iktisat ve medeniyetin bütün yüksek esaslarıdır. Onlar diyorlar ki; fakat bununla beraber bu yanlış yol ve usullerden doğan zorlukları yenmek için gücümüzü sarfetmek bizim vazifemizdir. Bunun en kolay tedavi yolu da doğumu tanzim etmek ve neslin artışını da sınırlamaktır. Biz de bu adamlara şunu söylüyoruz: Siz İslam’ın yolunu tutmalısınız, onun medeniyet usullerini, içtimai ve iktisadi kanunlarını kurup yaşamalısınız. O takdirde sizler, bugün fıtrat kanunları ile harp etmenizi gerektiren durum ve şartlardan ve onların doğurduğu zorlukları tedavi etmekten kurtulacaksınız.

Bu meseleyi geçen bölümlerde enine boyuna inceledik. Bundan sonra belirli bir zaman ve mekanı kasdetmeksizin, doğum kontrolünü destekliyenlerin, insanları doğum kontrolüne teşvik eden her türlü yazı ve konferanslarını delillerimizle çürüteceğiz.

 

DOĞUM KONTROLÜNÜ DESTEKLİYENLERİN

DELİLLERİ

 

GEÇİM VASITALARININ AZLIĞI TEHLİKESİ:

 

Doğum kontrolünü destekliyenlerin ilk ve en mühim olarak öne sürdükleri ve insanı diğer delillerden daha çok aldatan delil şu: “Yeryüzünde iskana elverişli yerler sınırlı olduğu gibi geçim vasıtaları da hudutsuzdur. Fakat insan neslinin üreme ve fazlalaşma kabiliyeti hudutsuzdur. Yeryüzünün, orta dereceli bir geçim seviyesi ile barındırabilecek en büyük beşer sayısı elli milyar kişidir. Bu ana kadar yeryüzünün nüfusu yaklaşık olarak otuz milyar kişi olmuştur. Bunun manası şudur ki hiç bir değişiklik meydana gelmeden durum böylece devam edecek olursa yeryüzü nüfusunun sayısı olan bu rakam otuz sene geçmeden iki kat olacaktır. İnsan neslinin geçim seviyesi fertlerin fazlalaşması yüzünden düşecek, hatta kalp huzuru ile yaşayış kalmayıncaya kadar devamlı olarak düşecektir. O takdirde biz ansızın gelecek olan bu tehlikeli durumdan beşeriyeti kurtarmak için fertlerin fazlalaşmasını durduracak olan tedbirleri alıp tesirli kaideler bulmalıyız.”Onlar böyle diyorlar. Aslında bu Cenab-ı Hakk’ın zatını tenkit, yer ve göklerdeki eksiksiz nizamına ve açık hikmetlerine itirazdan başka birşey değildir. Allah’ı, kendi öğrendiklerinden veya hesabla çıkardıkları bilgilerinden daha fazlasını bilmez zannediyorlar. Çünkü O, yeryüzünde iskana elverişli sahanın ne kadar olduğunu bilmediği müddetçe yarattığı kullardan orada ne kadarının oturabileceğini de hiç bilmiyecektir.

“Allah’a karşı cahiliyet zannı gibi hakka aykırı bir zan besliyorlar.”

O akıllılar! bilmiyorlar ki, Allah, mahdut sayının dışında yerde ve gökte hiçbir şey yaratmamıştır.

“Şüphesiz ki biz her şeyi bir takdir ile yarattık.”

(Kamer: 54/49)

Yine O, hazinesinden her şeyi malum bir kaderle çıkarır.

“Hiç bir şey hariç olmamak üzere hepsinin hazineleri bizim nezdimizdedir.” Biz onları malum bir miktar dışında indirmeyiz.” (Hicr: 15/21)

Öyleyse onların Allah’a ve kendilerine karşı olan zanları nasıl olur?

Şüphe götürmez bir gerçektir ki, bu alemi yaratan,onun muhkem nizamını koyan, cahil olmadığı gibi, var etmeye yeni başlamışa cemi de değildir.

“And olsun ki, biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan gafil değiliz.” (Mü’minun: 23/17)

Eğer onlar, Allah’ın afak ve enfüsteki ayetlerine ve hikmetlerinin sırlarına, basiretlerini akıl ve gözlerine yardımcı yaparak baksalar onun takdirlerinde ve hesaplarında kendilerinden daha mükemmel oluduğunu görecekler. Yeryüzünün belirli bir sahasında sayısız mahluklar yaratmış ve onlardan her birine doğup üreme kudreti vermiştir. Onlardan her bir nev’in iradesini veya bir nev’iden sadece iki çiftin iradesini kendi ellerine verse ve bütün kuvvet ve kudreti ile fertlerinin artması ve çoğalması için kolaylık yapsa yeryüzü bu nevi veya fert ile, uzaktan yakına diğer bir nesil için bir karış yer kalmadan tastamam dolardı. Mesela nebattan sismbrium sophia adında bir bitki vardır ki onun ağaçlarından birinde 750 bin tohum bulunur. Bundan yalnız bir ağacın tohumları yeryüzüne atılsa, üç sene müddetle kendi haline bırakılıp büyüyecek olursa nebat ve hayvanlardan herhangi bir nevi için yeryüzünde bir karış yer kalmazdı. Yine balık cinsinden bir nevi vardır ki ona Star Fish adı verilir. Bu balık bir defada 200 milyon civarında yumurtacıkları yumurtalar. Eğer bunun fertlerinden bir tanesine kendi haliyle neslini fazlalaştırması için fırsat verilse onun nesli bütün dünya denizlerini bir damla su için yer kalmayıncaya kadar kısa zamanda doldurdu. Fakat bize ne oluyor da uzaklara gidiyoruz, insandaki üreme kuvvetine bakmıyoruz.

Her bir erkeğin cinsi münasebet anında akıttığı su ile bir anda 300 veya 400 milyon kadının hamile olması mümkündür. Eğer bir adamın tenasül kudretinin kendi kendine büyüyüp çoğalması için yeteri kadar gücü olsa birkaç sene gibi kısa bir zamanda yeryüzü yalnız onun neslinin fertleri ile tıpa tıp dolardı. Fakat fertlerin çoğalması ve neslin fazlalaşması için konulan muayyen hududu meydana getirdiği nevilerin hiç birini bırakmamakla yüzbin senelerdir, bu muazzam üreme kuvvetinin önüne kim perde çekebildi?Dikkat ediyor musunuz, bunlar sizin ilmi ve sınai tecrübeleriniz ile mi yoksa bilen ve her şeyden haberdar olan Allah’ın hikmetiyle mi tamam oluyor? Belki sizin ilmi tecrübeleriniz canlı bir varlıktaki üreyip büyüme kuvvetinin hudutsuz olduğunu gösterir. Şöyleki, kendisinde büyüme kuvveti olan büyük vücutlu tek hücreli canlı (Uni-Cellular Organism)devamlı olarak gidasını alsa ve kendisine hareket etme fırsatı da verilse hacmi, beş senede yeryüzü haciminden on bin kere daha büyük olan bir varlık haline gelmeye gücü yeter. Fakat bu hayat kuvvetinin hazinesi üzerine hakimiyetini kim ikame eder?Bu kadar mahlukları bu hazineden sayısız nevilerle ve miktarları belli bir şekilde kim çıkarabilir?

Eğer insan, Allah’ın bu ayetlerini derin derin düşünseydi, yaratış, hayat ve ölüm nizamlarına müdahale etmeye cüret etmezdi. Çünkü Allah’ın afak ve enfüsteki ayetlerini derin derin düşünmiyenlerin, onun nizamına müdahale etmeyi tasarladıkları bir gerçektir. İşte onlar bugüne kadar insanın çalışma ve iş hududunun yerini tespit edemediler. Onlar insan gücü ve tecrübesinin son bulup onu anlamıya bile kadri olamıyacağı ilahi saltanatın başladığı hududu tayin edemediler. İşte bunun için insan kendi çalışması ve ilmi için tayin edilmiş hududu tecavüz edip ilahi nizamın hudutlarına müdahale etmeyi ta altına geçmiyecek kötü, fikri meselelerin ve psikolojik sıkıntıların doğmasına sebep olur. O geometriye dayanarak, mesela falan memleketlerde oturanların nüfusu geçen on sene zarfında on milyon kişi daha arttı, gelecek on sene içerisinde de onbeş milyon kişi daha artacak, mesela gelecek yüz sene içinde bu sayıdan dört kat fazla oluncaya kadar artacak diyor. Sonra kendisine dönerek, “Bu kadar çok nüfusun nerede yiyecek ve nereden içecek? Yeryüzünün oturmaya elverişli sahası mahdut olduğu müddetçe iskana yarıyabilecek yerler nerede bulunacak?” diye dert yanıyor. Bu müşkül meselelerin sonunda meydana gelecek korkunç durumları kafasında büyüte büyüte düşünüyor. Sonra makaleler yazmak, konferanslar vermek ve heyetler toplamak için yatağından yorgun ve bitkin bir halde sallana sallana kalkıyor. Bu korkunç müşkülü halletmek için halktan fikir toplamaya başlıyor. Fakat o bütün bunları yaparken Allah’ın yüzbin senelerdir bunca insan yarattığını ve onların yeryüzünde ister istemez sakin olduklarını hatırına bile getirmiyor. O, bu müşkülleri kendi kendine hallediyor ve istikbalde onları ortadan kaldıracak vasıtalar hazırlamaya koyuluyor. Allah, yarıttıklarını helak etmek ve yeryüzündeki hayatlarına son vermek istediği zaman onun iradesine mani olacak bir kimse bulunabilir mi?

Hakikat şu, yeryüzünde veya herhangi bir memlekette oturanların yaratılması, sayılarının azalıp çoğalması ve onları geçindirecek vasıtlarin hazırlanması... Bütün bunlar ancak Allah’ın hikmetine ve eksiksiz nizamına dayanan şeylerdir.

“Yerde yürüyen hiç bir canlı hariç olmamak üzere rızıkları Allah’ın üstünedir. Onların duracak yerlerini de emanet edilen yerlerini de O bilir. Bunların hepsi ve bütün halleri o apaçık kitaptadır.” (Hud: 11/6)

Allah’ın yaratış ve rızık vasıtalarını hazırlayış nizamı, insan aklı ve görüşünün erişemiyeceği bir şekilde düzenlenir. 18. asrın sonlarından 19. asrın başlarına doğru İngiltere’de oturanların artışındaki konkunç sürat Avrupa’daki düşünürleri yerlerinde rahat bırakmadı. Bu kadar nüfusu hangi yer içinde alacak? Onlar rızıklarını nereden kazancaklar?Fakat çok geçmeden İngiltere sakinlerinin artışındaki süratten daha fazla bir şekilde İngiltere’nin rızık ve geçim vasıtaları arttı ve oturulacak yerler genişledi. Britanya halkı durmadan geçim ve iskan için yeryüzünde ve dünyanın muhtelif yerlerinde mıntıkalar açtı.

YERYÜZÜNÜN İKTİSADİ VASITALARI VE

NÜFUS ARTIŞI

 

Britanya Cemiyeti (British Association) reisi Sir William Crooks 1868 senesinde milleti “helak” ile korkuttu. İngiltere ve dünyanın diğer medeni memleketlerinin kıtlık ve buğday azlığı tehlikesine doğru yöneldiğini üzülerek itiraf etti. Dünyanın geçim vasıtaları ise 30 sene sonra halkın ihtiyacını karşılayamıyacak hale gelecektir. Fakat bu vakitten 30 sene sonraya kadar yaşıyanlar dünyanın Sir William Crooks’un korktuğu tehlikeye düşmediğini görecekler. Belki bu seneler arasında buğday muhsulatı çarşılarda o kadar fazlalaşmıştır ki Amerika ve Arjantin bu yüzden buğdaylarının bir çoğunu yakmışlardır.

Gerçekten insan kısır fikirli ve kısır görüşlü olduğundan dolayı bazan tehlike çanlarını çalıveriyor. Fakat tarih her defada onun bilgisinin yanlış olduğunu ve istikbal hakkında verdiği haberlerin de yersiz olduğunu ispat ediyor. “İlahi nizamın yeryüzüne tevdi ettiği büyüme ve fazlalaşma imkanları sayısızdır” diyen hakikatı yüzüne vuruyor.

Şimdi de bilgimizin yettiği kadar dünya milletlerini ve daha ziyade doğu milletlerinin geçim vasıtalarının azlığı yüzünden uzun uzun bağırışlarının sıhhat derecesini araştıralım:

1- Bahse ilk defa yeryüzündeki oturmaya elverişli sahaları ele almakla başlıyalım. Yeryüzünün iskan sahası 50 7168 mil karedir. Orada oturanların sayısı ise 1959 milyon kişidir. Bunun manası şudur ki her bir mil kareye ortalama olarak ancak 54 kişi düşer. Prof. Stamp Dudley’in hesabına göre her bir şahsa 12,5 hektar düşmektedir. Yani bir saha, eski kürenin uzunluğuna bir buçuk, genişliğine bir hektar olan sahasından sekiz sahaya müsavi düşmektedir. Yani bir saha, eski kürenin uzunluğuna sekiz sahaya müsavi düşmektedir.

Oturmak için kendilerine yeryüzünden mekan hazırlamaya kaç kişinin gücü yeter. Biz bu konuda şunları söyliyebiliriz. Hollanda’da bin kişi, İngiltere’de 853, New York’da 22 bin kişi el’an bir mil kare üzerinde kolaylıkla oturmaktadırlar. Dünya kıtalarının çoğunda büyük büyük sahalar vardır ki buralarda ziraat yapılmadığı gibi hiç kimse de oturmaz. Çin’de arazinin %62’si ziraata ve iskana elverişli olduğu gibi, istifade edilen arazi ancak % 10 nisbetindedir. Brezilya’nın 2000 milyon hektar sahanın ancak % 2 25’i ziraat edildiği gibi Batı Afrika’nın 1150 hektarlık sahasında hiç ziraat edilmez. Kanada’nın da 2310 milyon hektar arazisinin ancak % 8 sahasında ziraat edilmektedir. Bu durumlara göre “Yeryüzü iskana daralmaktadır” demek, hakikatla alay etmek olur.

Sonra biz bununla beraber dünyanın muhtelif memleketlerinin kesafetini (Density) araştıracak olursak orada yükselme ve ilerlemeye müsait geniş yerlerin gaflet eseri olarak ihmal edildiğini görürüz. Şimdi dünya milletlerinden birkaç tanesinin km2 ye düşen nüfus kesafetini zikredelim:

Hollanda: 345 Belçika: 297 İngiltere: 213

Pakistan: 91 Mısır: 23 Suriye: 23

İran: 12 K. Afrika:12 Y. Zelan: 8

Almanya: 210 A.B.D.: 19 Kanada: 2

Ama bu kesafeti kıtalara götürecek olursak her km2 başına şöyle olur. Avrupa: 85, Asya: 89, Amerika: 8 Avustralya: 2 dir.

Yani bütün küre-i arzın hepsinde ortalama olarak km2 başına 21 şahıs düşmektedir.

Bu durum, dünya kıtalarının nüfusunun fazlalaşması ilerlemesi için geniş imanların mevcut olduğunu gösteriyor. Belki Avustralya ve Afrika’da sanayi ilerleme nüfus azlığı yüzünden geri kalmıştır.

Bu arazilere ilaveten, yeni alet ve ilmi kuvvetlerle ziraata elverişli hale gelecek sahra, ıssız çöl ve bataklıktan uzak sahalar da mevcuttur. Bütün Avrupa nüfusu kadar halkı yalnız Amazon Nehri havzasının (Amazon Basın) içine alması mümkündür.

Prof. Parker Hanson’un “Yeni Dünyanın Oluşu” (New World Emergency) adlı kitabı bize bu konuda oldukça malumat verir. Sanki yazar burada okuyuculara yeni bir alemin kapısını açıyor. Prof. Ritcher Calder’in “İnsan Çölün Karşısındadır” (The Man against the Desert) adlı kitabı da yine bu konuda bize pek çok yeni imkanlar veriyor. Onun ele aldığı mevzu, insan çöle nasıl hakim olur ve ondan nasıl istifade eder, bunu açıklamaktadır.

Gerçek şudur ki yer yüzünün insan nüfusuna dar gelmesi vaki bir müşkül olmadığı gibi meydana gelmesi mümkün bir problem de değildir. Ancak insan oğlunun tembelliği, gevşekliği ve azminin zayıf olması onu, çalışmaya, kendisini zorlamaya ve ilerleyip yükselmek için yeni imkanlar keşfetmeye sevk edeceği yerde evlatlarını öldürmeye ve neslini tahdit etmeye zorluyor.

2- İkinci müşkül, gıda maddelerinin istihsal müşkülüdür. Zamanımızda bütün yeryüzü sahasının ancak % 10’unda ziraat yapılmaktadır. Geri kalan % 90 sahayı mer’a, meşelik ve bunun gibi şeylerle bıraktığımız zaman bütün yeryüzü sahasının en az % 70’inden istifade edilmektedir. Yeryüzünün bütün sahasının % 10’u olan ziraat yeri de tam kesif bir ziraat sahası değildir. Buralarda ziraat cidden azdır. Ama zirai sahaların nasıl ve ne kadar genişlemesinin mümkün olduğunu şu cetvelden anlıyabiliriz.

Bu cetvelde zikredilen rakamlar bize şunları gösteriyor:

a) Bütün yeryüzünün %70’i ziraata elverişli ancak %10’unda ziraat edilmektedir.Yani bundan sonra onun %60’ı da ziraat etmek mümkündür.

b) Zamanımızda ekilen saha 13,2 milyon km2 dir. Bundan başka 13,5 milyon km2 yi de, şimdiki zirai vasıtalarla ekip biçmek mümkün olduğu gibi, bütün yeryüzünün %21 nisbetinde olan diğer 27,2 milyon km2 sahayı da yeni yatırımlar yaparak ve son icad edilen alatlerle ziraat etmek mümkün olacaktır. Nitekim garp memleketlerinde böyle yapılmaktadır. Bu anlattığımız iki durumun fevkinde bütün yer yüzünün %28 nisbetinde olan 38,4 milyon km2 sahada da ziraat için yeni icad edilmiş yollarla ekip biçmek mümkündür.

c) Dünyada zirai ilerleme ve istihsalin artması için meydana gelen yeni imkanların her birine karşı nasıl olacağını takdir etmek mümkündür.

3- Zirai istihsalin artması sebebiyle her zaman zihnimizde tutmamız gereken bir durum vardır ki, o da şudur: Dünyada her mıntıkanın verimi müsavi değildir. Bu sebeple muhtelif zirai istihsal elde edilen mıntıkaların istihsali yeni icad edilen kıymetli aletlerin ve iyi gübrenin yardımı ile fazlalaştırılabilir. Japonya’da her bir hektardan elde edilen ortalama zirai istihsal, Pakistan’ın ortalama zirai istihsalinden üç misli, Hollanda’nınkinden dört misli fazladır. Yeni icad edilen diğer yollara başvurmakla zirai istihsali artırmak mümkün olduğu gibi adı geçen memleketlerdeki çiftçiler aynı yerden üç defa mahsul kaldırıyorlar. Aşağıdaki cetvelden, her hektardan elde edilen zirai istihsalin muhtelif dünya memleketleri arasındaki farkını öğrenmek mümkündür.

Her bir hektar başına ton olarak buğday istihsali

Bu cetvel gösteriyor ki doğu memleketleri bugünkü durumlarına göre hektar başına düşen zirai istihsalini üç veya dört misli artırabilir. Çünkü batı memleketleri geçen otuz sene zarfında zirai istihsalini fazlalaştırmıştır. İngiltere’de bu fazlalaşma nisbeti %30 idi.

4- Asrımızın son dörtte birindeki nüfus ve gıda maddeleri istihsallerinin artışını Prof. Stamp Dudley’in raporuna uygun olarak aşağıdaki cetvelde zikrediyoruz:

Yeni gıda maddeleri istihsalindeki fazlalaşma nüfus sayısındaki fazlalalşmadan daha çoktur. Prof. Dudley diyor ki, “Bütün gıda maddelerinin istihsal cetveline baktığımız zaman, gıda maddeleri istihsalindeki artışın dünya nüfusundaki artıştan daha çok olduğunu görürüz.”

Birleşmiş Milletlerin, gıda ve zirai konularda verdikleri son rapolar da bu fikri doğrulamaktadır. 1952 ve 1953 yıllarında bütün gıda maddeleri istihsali “94” idi. Sonraları yükseldi, 1958 senesinde 113’e vardı. Nüfus artışını nazarı itibara alacak olursak ferdi istihsal cetveli de şöyle olur:

 

FERDİ İSTİHSAL

 

Bir madde kadar muhtelif dünya miletlerine meydana gelen zirai istihsalin artışını tetkik ettiğimiz zaman onun meydana çıkar:

Gıda maddeleri istihsalindeki fazlalık, bu memleketlerin her birinde oturanların sayısındaki artıştan daha çoktur. Umumi surette dünyanın her yeri böyledir.

5- İktisat alimlerinden bir grup bu gerçeklere dayanarak şöyle diyorlar: “Yakın ve uzak bir gelecekte gıda maddeleri istihsalinin azlığı meselesi ve iktisadi kriz diye bir şeyin doğmasına imkan ve ihtimal yoktur.” Prof. C. D. Bernool da şunları söylüyor:

“İstatistiklere dayanarak dünya nüfusu bir asır sonra iki veya üç misli artacak diyoruz. Yani 20. asrın ortalarına doğru 6000 veya 12000 milyon arasında olacak ve yine bu zamandaki gıda maddeleri istihsaline şöyle değer biçiyoruz:Hali hazırdaki orta dereceli zirai vasıtalarla zahmetsiz olarak, yani bütün dünya milletleri kendi durumuna göre en düşük zirai vasıtalar edinmekle bile, bu kalabalık dünya nüfusunun ihtiyaçlarını giderecek gıda maddelerini istihsal etmek mümkündür. Halbuki onların fenni seviyeleri yarı sanayileşmiş memleketlerin zirai vasıtalardan istifade nisbetinden daha düşüktür veya diğer bir deyişle, gelecek yüz sene zarfında dünyada gıda maddelerinin azalıp iktisadi müşküllerin doğmasına hiçbir sebep yoktur. Ama herhangi bir kıtlık çıkarsa bu, başka bir sebepten değil, ancak insanların ahmaklığı ve yanlış tutumu yüzündendir.”

Şimdi de 1945 senesinden 1955 senesine kadar dünyanın içtimai ve iktisadi durumunu arzedip sonra Birleşmiş Milletleri ziraat ve gıda tanzim (Food and Agriculture Organization) raporlarının vardığı neticeyi zikredelim: “Üç memleket müstesna, bu halerin ve sayım neticelerin her biri, bu zamana kadar meydana gelmemiş, aynı zirai kalkınmanın diğer otuz dünya memleketlerinde de gelecek yüz sene zarfında meydana geleceğine olan inancımızı kuvvetlendiriyor.”

Birleşmiş Milletlerin, son ziraat ve gıda tanzimi roparlarında şöyle deniliyor:

“Bugün sanayi, ziraat, gıda ve nüfus sayısı hakkındaki bütün fikirlerimizin yetersiz olmasının (Confusion) tek sebebi ancak şudur: Hali hazır ve gelecekteki vasıtalarımız hakkındaki bilgilerimiz cidden zayıftır. O kadar ki bir zaman gelip yeryüzünün verim ve istihsal kabiliyet (Exhaastble) maden kömürü ocaklarının bittiği gibi yavaş yavaş biteceğini bile düşünmekteyiz. Evet ziraata faydası az olan yollar yardımı ve az tecrübelerimiz ile bile verimi fazlalaştırmak mümkün. Fakat bu gün verimin kendi kendine artıp fazlalaşması da mümkündür. Ama bugün bizde ümitsizlik, yeis ve uğursuz fikirler süratli bir şekilde yayılmıştır. Özet olarak ziraate elverişli sahalar sona ermiştir diyoruz. Artık yeni ziraat usullerini bilen mütehassıs ve iktisat alimleri bu fikirde değildirler. Onlarda ümitsizlik ve yeis yoktur.”

Meşhur iktisatçı Dr. Claark’ın itiraz kabul etmiyecek kadar gerçek bilgilere dayanarak iddia ettiği şey şudur:

“İnsanoğlu toprağını Hollanda çiftçilerinin yaptığı gibi maharetle işlese ekili sahaların zirai istihsali 28, 000 milyon, yani hali hazırda dünya nüfusunun on katı kadar kişiye rahat rahat kafi gelir. Hem onların hepsi toplu olarak Batı Avrupadakilerin yüksek seviyelerine denk bir seviyede hayat sürerler. ”

 

PAKİSTAN’IN İKTİSADİ VASITALARI VE

NÜFUSU

 

En az Pakistan’a nisbet ederek bütün kalbimizle inanarak şöyle dememiz yerinde olur:Pakistan’ın iktisadi krizi ancak kısır görüşlere dayanan yanlış işlerimizden doğmuştur. Onun iktisadi durumu böyleyken nüfus kesafetinin fazlalığı ve çokluğu da ancak Allah rahmetinin bir eseridir.Biz burada mes’ullerin dikkatlerini şu mühim esaslara çekmek istiyoruz.

a) İlk önce ilerlemiş iktisat ile (Developed Ecomomics) ilerleme devresinde olan iktisadın (Developing Economics) arasındaki farkı tefrik etmemiz gerekir. Çünkü geçen iki asırlık dünya tarihini karıştırdığımız zaman, bütün sanayıleşmiş memleketlerdeki nüfusun, gelişme devresinde orta bir süratte fazlalaştığını ve bu fazlalaşmaların kendi memleketlerinin siyasi ve iktisadi hayatın kuvvetlenmesine büyük bir yardım olduğunu görüp, onların toplum ve cemaatlarının bu sayıya ancak yetişme ve gelişme devresini geçirdikten sonra ulaştıklarını öğreniriz.

Prof. E. K. Organski, son makalelerinin birinde şöyle yazıyor:

“Nüfus fazlalığı Avrupa’nın yükselmesinde büyük rol oynamış ve onu dünyada kuvvet bakımından bir numaralı yapmıştır. Avrupa’da nüfus sayısının fazlalaşmasından (Population Explosuon) daha şu neticeler doğmuştur:Sınai ve iktisadi hayatını yürütmek için bir taraftan kuvvetler hazırladı, diğer taraftan da işçiler, askerler ve göçmenler onun nüfusunun uzak yerlerdeki devletlere kadar ve yayılmasına vesile oldu. Artık bugün küre-i arzın yarısı ve nüfusunun üçte biri onun siyasi hakimiyeti altındadır.”

Prof. Thomsen de tarihi bir gerçeği açıklıyor:

“Dünyada ilk defa insan oğlunun istihsal kuvvetinin artmasına sebep olan Avrupa’dır. Çünkü nüfus sayısının çoğalma meselesinin ucu batılılara varmaktadır. Onlara bir asra yakın kesiksiz (Un-interupted) olarak devamlı bir şekilde çoğalmışlardır.”

Bunların her biri bize ilerlemiş iktisat müşküllerinin ışığı altında ilerleme devresini henüz geçiren iktisadın müşkülleri hakkında düşünmemizi icabettiriyor. Çünkü iktisat ilerleme devresine devam ettiği müddetçe nüfus sayısı da orta bir süratle artar. İstahsalin fazlalaşma süratinin de nüfusun fazlalaşma sürati kadar olması mümkündür. Bütün bunları dünya tecrübeleri ortaya koymuştur.

Nüfus sayısının artan kesafetinin faydaları ilerlemiş ikitisat için değildir. Fakat onun faydaları daha henüz bir yerde karar kılmamış ve ilerleme devresinde olan ekonomi içindir. Nüfus kesafeti iktisat için bir engeldir demek, hakikatları görmemezlikten gelmek ve Allah’ın yarattıklarını düşman ve musibet olarak kabul etmektir.

b) Aile fertlerinin fazlalaşmasının ziraatçılar ve ziraatla meşgul olanlar için büyük bir ehemmiyeti vardır. Yanında nazari bilgiden başka bir şey olmıyanlar sahte rakamların tesiri ile korkuyorlar. Şüphesiz bu gerçeği anlamak onlara zor geliyor. Fakat şartları hakkıyla öğrenenler ziraatla meşgul olan ailelerin fertlerinin fazlalaşmasının iktisadi yönden büyük bir nimet oldğunu takdir ediyorlar. Bu ailelerin fertleri az olup da sulama, ekip biçme ve diğer bunun gibi işlerden kendilerine yardım için amele tutmaya mecbur olma halleri kendileri için bir musibet değil midir Garp memleketlerinde ekonomi alimleri bu hakikatı anlamaya başladılar. Mesela Prof. Egen Ernest Bergel diyor ki:

“Çiftçilere nisbetle üreme iktisadı esaslardan (Economic Assets) bir esastır. Memleketindeki nüfus nisbetine göre de iktisadi mesuliyetlerden (Liablities) bir mesuliyettir. Çiftçi biraz fakir ve eli avucu dar ise çocuksuz olduğu için bu duruma düşmesinde şüphe yoktur. Köylüler için, yeni doğan çocuğa yiyecek, içecek, giyecek, elbise ve yer hazırlamakta, onu besleyip büyütüp ve terbiye etmekte asla bir zorluk yoktur. Çünkü tarla, kadının çocuğuna yardım etmesiyle beraber sağa, sola kolaylıkla hareket edip işlerini yapabileceği bir yerdir.” Bu görüşün aynısını başka bir yönden Prof. Arnold Green şu cümleleriyle açıklıyor:

“İnsan nesli eski köy aile nizamında üç yönden babaya hizmet ediyordu:

1- Çocuk, tarlada ziraatla uğraşacağı için basit giyiniyordu.Onun bu hali babası için bir iktisat vesilesi (Economic Assets) idi.

2- Çocuk, babasının ihtiyarlık günlerinde ona iktisadi yönden destek oluyordu.

3- Çocuk, babasının neslini, evini barkını gelecekte muhafaza için ona kalp huzuru veriyordu.

Gerçekten Pakistan’ın % 75 i ancak ziraatla uğraşmaktadır. Ziraat ile uğraşan işçilerin azalmasına imkan ve ihtimal yoktur. Onun için Pakistan’ın müşküllerini ve ihtiyaçlarını iktisatta az ilerlemiş garp memleketlerinin durumuna göre mukayese etsek ahmaklık yapmış oluruz ve bu halimiz bizim fikirsizliğimizi gösterir.

c) Son sayımların bildirdiğine göre Pakistan’ın nüfusu 93.108.055 dir. Ortalama bir mil kareye 256 kişi düşmektedir. Fakat Doğu Pakistan’ın nüfus kesafeti, Batı Pakistan’ın nüfus kesafetinden daha fazladır. İki ülke arasında kesafet bakımından büyük bir fark vardır. Doğu Pakistan’da her mil kare üzerinde 992 kişi yaşamakta iken Batı Pakistan’daki mil kare üzerinde 138 kişi oturmaktadır. Öyleyse biz bu durum ile diğer dünya milletlerinin durumlarını mukayese ettiğimiz zaman Batı Pakistan’da nüfus sayısının nisbeten az olduğunu açıkça görürüz. Hem de bütün Pakistan’da anormal bir halin mevcut olmadığını anlarız. Çünkü İngiltere’de her mil karede 853 kişi oturmaktadır. Bu sayı Hollanda’da bin kişidir. Onların hayat seviyelerinin yüksek olduğu böylece malum ve meydandadır. Japonya’da, sadece ziraata elverişli sahaları nazarı itibara aldığımızda bu, bütün sahanın yalnız % 17’si kadardır. Japonya’da her mil kare saha üzerinde üç bin kişiden daha fazla şahısların oturmakta olduğunu görürüz. Şimdi dünya milletlerinin ziraata elverişli sahalara nisbetle her mil karedeki nüfus kesafetini zikredeceğiz.

Amerika: 293 İsveç: 489 Fransa: 511

Hindistan: 786 İtalya: 936 Belçika: 2155

Holanda: 2395 İsviçre: 2406 Japonya: 3575

Bunun için memleketimiz Pakistan’da mevcut olan geniş imkanları nüfusumuzun artması için takdir etmemiz mümkündür. Hollanda’da her mil karedeki nüfus sayısı bizim dört mislimizidir. Japonya’da ise bu durum bizim beş mislimiz kadardır. Bununla beraber onların nüfusu fazla değil ve nüfus fazlalığından şikayetçi de olmuyorlar. Hal böyle iken bizim memleketimizin sahası niçin dar olsun? Gerçekten bu yer darlığı sıkıntısı mevcutsa, ancak garazkar kişilerin kalbinde ve zihinlerinde mevcuttur. Elbette bizim memleketimizde değil...

d) Pakistan’ın bütün sahasının yalnız % 26 sında ziraat yapılmaktadır. Onun % 13 ünü hali hazırdaki ziraat vasıtalarının yardımı ile ekip biçmek mümkündür. % 24 ünün plan ve projesi şuanda bile tamamlanmamıştır. Fakat az bir emekle onun büyük bir kısmını ziraat etmek veya ziraata elverişli bir hale getirmek de mümkündür. Bütün bu arzettiklerimiz gösteriyor ki, Pakistan’da ziraat için kullanılan sahaya kısa bir zamanda % 150 ilave etmek mümkündür. Buna yer darlığı denilebilir mi?

e) Biz kendi memleketimiz ile diğer dünya milletlerinde ki hektar başına elde edilen buğday mahsulü nisbetini nazarı itibara aldığımız zaman geri memleketlerden olduğumuzu görürüz. Hali hazırdaki ziraat aletlerimizi daha iyi yaptığımızda ümit edilir ki bugünkü ziraat istihsalimiz bir kaç misli artacaktır. Memleketimizde hektar başına elde edilen buğday mahsulünün, % 25’i, Mısır ve Japonya’dakilerin de % 33 ü kadardır. Öyleyse kendi zirai istihsal seviyemizi, seviyesini yükselten ve yükselmesi için çalışan memleketler seviyesine yükseltmeye çalışmıyalım mı?

Dünya memleketlerinin her birindeki zirai istihsali bilmek için Dudley in tuttuğu S.N.İ. diye tanınan bir yol vardır. Prof. Dudley bu yolla muhtelif dünya milletlerini mukayese ettikten sonra diyor ki:

“Japonyalılar, her bir hektarda 6 ve 7 S. N.U. istihsal etmeye devam ettikleri müddetçe bu her mil karede dört bine müsavidir. Ziraat yerlerinden her mil karenin dört bin şahsa kafi geleceğinin mümkün olduğunu söyliyebiliriz.”

m) Sonra ziraat sahalarından başka ticari ve sınai sahaları da vardır. Onların sayesinde iktisadi refahın en son merhalesine ulaşabileceğimiz gibi her türlü imkanlarımızı kullanarak ilerliyebiliriz. İnsan dünyaya gelen varlıkları unutuyor. Halbuki onların rızıklarını biz vermiyoruz, ancak Allah veriyor. Onlar Allah’ın yeryüzüne yayılmış rızkından nasibini ancak çalışmaları ve bu yolda koşmaları ile kazanıyorlar. Allah için... Biz iktisadi vasıtalar ve gerçekler hakkında biraz düşünsek aklımız başımıza gelir. Çünkü hayatımızda materyalist bir yolu tercih etmemize hiç bir sebep yoktur.

Gerçekten Malthus’un yolundan giden talebeleri dünyayı bir yönden inceliyorlar. Dünyaya gerçek iktisadın ismini bile getiremiyorlar. Ancak iktisat ilminin tasvip edip desteklemediği ve doğru esaslardan uzak boş iddialarla uğraşıyorlar. Bunun için Prof. Clark, Malthus’çuların ekonomi ilminden bihaber olduklarına kail olarak, onların zayıf taraflarına açıkça işaret ediyor:

“Onlar, yani Malthus’un gidenler, kendi görüşlerinin son derece ilmi olduğunu söylüyorlar. Eğer bu hakikatta böye olsa idi, münakaşa ve münazarların neticesi olan gerçek bilgilere aykırı birtakım sapık fikirleri taşımakta Malhus’çularla müsavi olan, tecrübi ilim sahibi bir bilginler grubunun yeryüzünde aynı zamanda mevcut olması lazım gelirdi. Malhusçular tam bir cehalet içindedirler. Hem o kadar ki nüfus sayısının basit ve esas kaidelerini bile bilmiyorlar. Kendi yanlarındaki fertlerin nüfus sayısı bilgisinden de mahrum olan onlar, hemen hemen ekonomi ilminden hiç bir haberi olmıyan cehaletlerinin kurbanıdırlar.”

Bir kimse, buraya kadar zikrettiğimiz kafi malumatı ve tesbit edilmiş gerçekleri okumakla beraber, nüfusun gayesi ve fazlalaşması hakkında kendi istediği gibi yanlış, doğru hareket edip, bu kadar insan nerede oturacak? Geçimlerini nereden kazanacaklar? derse, bu sözü onun düşüncesiz, fikirsiz ve zavallı olduğunu gösterir. Çünkü o kişinin vazifesi ancak insan oğlunun çalışma dairesinde düşünmektir. O fikirsizlik ve düşüncesizlik eseri olarak ne zaman ilahi nizamın dairesine müdahele etmeyi tasavvur ederse işte o zaman, kendisi için zor, halli müşkül ve yorucu müşkül ve yorucu sıkıntılar meydan getirmiş olur...

 

ÖLÜM KARŞILĞI

 

Doğum kontrolünü tasvip edenler itiraf ediyorlar: İlahi nizam, mahlukatın bütün nevilerinin fertlerinin kesafetine münesip bir sınır koymuş ve neslin tanzimine ve nizamlı bir şekilde üremesine ihtimam göstermiştir. Onun bu ihtimamı insan nevini de içerisine almaktadır.

Fakat onlar yine bununla beraber diyorlar ki: Fıtrat bu nizamı koyup, ölüm yoluyla vazifesini yaparken insana bir takım ruhi ve bedeni sıkıntılar elemler ve acılar bırakmaktadır. Öyleyse biz, nüfus tehlikesini niçin düşünmüyoruz? Onun fazlalaşmasını önleyici ve koruyucu tedbirler almıyoruz?

Onlar, burada yine ilahi nizama müdahele etme suçunu irtikap ediyorlar.

Onlar bu koruyucu tedbirleri ile harbe, veba ve diğer hastalıklara, zelzele ve afatlara, deniz uçak ve trafik kazalarına son vereceklerini mi zannediyorlar?Yoksa Allah’la veya iddia ettikleri gibi ilahi nizamla neslin tanzimi için sun’i tedbirlerini tatbike başladıkları andan itibaren ölüm meleğinin vazifesine son verip onu makamından azledeceğini mi anlaştılar? Eğer mesele böyle değilse ki, ebediyyen böyle olamaz, o takdirde insanlığın sonu ne olacak? Bir taraftan doğum kontrolü tedbirleri diğer taraftan ölüm meleğinin vazifesini yerine getirmesiyle başına gelen musibet nereye varacak? Siz, fertlerinizi bir taraftan ellerinizle azaltırken diğer taraaftan da zelzele, afat, yangın ve her türlü hadiseler binlerce insan oğlunun ölümüne sebep oluyor. Nitekim, sizin yeni icad ettiğiniz ilmi aletler harplerde milyonların ölümüne meydan verir. Hemen ölüm meleği, o vakitte onların canlarını birer birer alır gider. Bu sebeplerden dolayı şunu hesap kurallarınızla açıklayabilir misiniz? Devamlı surette insanları, götürmesi getirmesinden daha çok olmakla hayat daha ne zamana kadar devam edecek?

Çoğunlukta yalnız kendi refah hayatını düşünme arzusu doğar. Kendi durum ve isteklerine göre çocuk ihtiyaçları olup olmadığını kendileri ayarlıyacak olurlarsa o zaman doğum kontrolü yollarını ve vasıtalarını kolay ve serbestçe tatbik ederler. Artık nüfus sayısının da muayyen bir haddedurdurma ya da imkan yoktur. Sonra bütün bunların ötesinden, siz Allah’ın nizamına müdahele etmenize karşı savunmuş olduğunuz bir yolu bize söyliyebilir misiniz? O nizam ki... yeryüzünün her bir parçasındaki nüfusa münasip bir had koymakla kendi başına lazım olan ihtimamı göstermiştir. Sonra, orada ihtiyaçlararının gerektirdiği kadar onlardan fazlalaştırıyor ve azaltıyor.

 

İKTİSADİ ÇARE

 

Doğum kontrolünü destekliyenlerin öne sürdüğü delillerinden üçüncüsü: Az gelir sahibi babalar, çocuklarını iyi bir şekilde yetiştirmek ve onları iyice terbiye edip hayatlarına en iyi bir şekilde başlatmak imkanlarına sahip değillerdir. Çocuklarının sayıları, babalarının vüsatinin sınırını aştığı zaman veya fakir veya muhtaç babaların bir kaç çocuğu bulunduğunda onların geçim seviyeleri cidden düşük olur. Onların yetişmeleri, öğrenimleri, terbiyeleri, gıda almaları ve giyimleri... Bütün her şeyleri eksik olur, noksan olur. Artık onlar, hayatta ilerliyecek, yükselecek yolu önlerinde kapalı olarak bulurlar. Bunun için onlar diyorlar:

Babaların iktisadi gücü mahdut olduğu gibi çocukların sayısı da sınırlı olmaları. Onların yetişmelerinin bu kötü iktisadi durumlara bağlı olması, işsizlik, zayıf ve çok fakir olmalarından böyle çoğalıp doğmalarının tekerrür etmesinden daha hayırlıdır. Çünkü böyle durumlarda cemiyetin maslahatına hizmet edecek faydalı bir yolun mevcudiyeti mümkün değildir.

İlk bakışta bu delilin bir değeri var gibi görünüyor. Fakat hakikatta bu delilin zayıflığı geçen iki delilin zayıflığından daha az değildir. “Yüksek öğrenim, terbiye, iyi yetişme ve hayata iyi bir şekilde başlamak...” Bütün bu kelimeler mübhemdir. Bunların birisinde bile toplumun bütün fertlerini içerisine alacak malum ve açık bir anlam yoktur. Belki bir kişinin zihninde her türlü, başka birinin düşüşüne göre de başka bir çeşittir. Çünkü her bir adamın bu cümleler için kendi nefsinde takdir ettiği seviye, her türlü durumu, imkan vasıtaları ve doğru teşhis etme esaslarına dayanmaz. Ancak refah ve saadet bakımından kendisinden daha fazla gördüğü kişilerin seviyesine ulaşma arzusunun verdiği üzerine dayanır. O hayata iyi başlayış, iyi terbiye, yüksek öğrenim ve iyi yetişmeyi temenni ettiği müddetçe bir veya iki çocuk yetecek diye hükmedecektir. Belki bazı zaman hiç çocuk yapmamayı düşündüğü de olur. Bunun sebebi şudur:Çünkü insanın hayal dairesi hakikat dairesinden daha geniştir ve tahakkukunu istediği şiler çok zaman varlık sahasına çıkmayıverir.

Bizim bu söylediklerimiz ne mücerret bir nazariye ve ne de boş bir fikir, belki tesbit edilmiş vaki bir hakikat. Çünkü Avrupa’da binlerce karılar ve kocalar vardır ki onlar, zihinlerinde çocuklarının talim ve terbiyesi, onların yetişip gelişmesi için tasaccur ettikleri hayat seviyesi çok yüksek olup, ona ulaşamıyacaklarından çocuk yapmak istemiyorlar.

Bunun fevkinde olarak bu delil, kaynak yönünden de çürüktür. Nesillerin yüksek hayat seviyesi ile yetişmesi milletlere fayda değil belki refah ve saadetleri bakımından zarardır. Hayatında fakirlik, yoksuluk, mücahede, rızık peşinde koşma, zorluk ve güçlükle karşılaşmaz. Çünkü bu o büyük okulun “zaman mektebinin” insan kültürü, talim ve terbiyesi ile en iyi öğrenimi, en iyi kültür ve terbiyeye vesile olan mektebin kapısını kapatıyor. Halbuki Allah onu ancak insanın sabrını, istikametini, himmetini ve manevi kuvvetini ölçmek için var etmişti. Bu devrelerini muzaffer olarak geçirenden başkası hayatta muvaffak olmuş sayılmaz.

“And olsun, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele” (Bakara: 2/155)

Gerçekten bu, çirkinin güzelden, sahtenin aslından temyiz edildiği bir ateştir. Orada insan için zorluk ve meşakkat yok. Ancak üzerinde biraz emek harcıyacağı alıştırmalar var. Şiddetler ve mihnetler yok, ancak onları yere yıkmak ve galip gelmek için insan, gücünü sarf etmek zorundadır. Uzun sıkıntı ve zorluklarla azimsizlik ve zayıflık sebeplerinden sıyrılarak güç , çalışma ve mücadele gibi kendisine gizli olan sıfatları meydana çıkaracaktır.

Hayat sahasına ancak bu okulun arka kapısından girenler dünyada büyük işlerle uğraşıyorlar. İsimlerini edeb, fen, ilim ve felsefede üstad cetveline geçiriyorlar. Ey milletin akıllıları! Siz insanları doğum kontrolüne davet etmekle bu okulun kapısını onlara karşı kapamak mı istiyorsunuz? Dünyayı şarkı, türkü, oyun yerlerinden bir yer olarak hayal ediyorsunuz. O kadar ki nesilerin ödevlerini yerine getirmekte hiyanet, korku, tembellik ve şahsiyetten düşüş, art düşünce ve nefse ubudiyet huyları ile yetişiyorlar. Siz neslinizin gözünü ancak rahat, bolluk, zevkli yaşama ve hayattan faydalanma üzerine mi açmak istiyorsunuz? İlmi, ancak yüksek okullarda öğrenmelerini, yüksek apartmanlarda oturmalarını, dünya hayatında yaşarken hayata ilk atılmaya başladıkları an yanlarında kafi miktar servet olsun mu arzu ediyorsunuz? Bütün bunlarla beraber ümit ediyorsunuz ki muvaffakiyet şansları, kurtuluş nasibleri olacak ve isimleri ilerlemiş lüks semasında parlıyacak.! Hayır asla! Siz dünyada böyle bir talim, terbiyeyi meydana getiremiyeceksiniz. Üçüncü dereceden hayvanları çokça, ikinci dereceden insanları belki... Birinci dereceden insanları yine yetiştiremiyeceksiniz. Benim bu sözlerimi tasdik etmekten kaçıyorsanız, gözlerinizi dünya tarihine ve orada yaşamış ilim, edeb, fen ve felsefe büyüklerine çevirin. Onların % 90 ını bir yoksulun döşeğinde yoksul olarak dünyaya gelmiş, fakir ve elemli odalarda yetişmiş, gençlik günlerini, istek ve arzularını öldürerek, emellerini hapsederek geçirmiş ve hatta bu dağdağalı hayata bomboş atılmış olduklarını göreceksiniz. Onlara yüzmeyi dalgalar öğretmiş, kıyıları da çarpmalar tanıtmıştır. Kurtuluş ve muvaffakiyet sahiline yüksek bir bilgin olarak dikilmelerinden bile kaçınmışlardır.

 

DİĞER DELİLLER:

 

Bu üç mühim delilden başka, ikinci derecede diğer üç delil daha vardır. Biz şimdi bunları anlatıp, hemen arkasından kritiğini yapacağız:

Diyorlar ki:Nesli tanzim etmekle en iyi çocuk yapmak mümkündür. Çünkü onların sıhhatleri iyi, kuvvetleri çetin olacak ve çalışmak için son derece istidat ve kabiliyetlere sahip olacaklardır.

Bu fikirlerini reddederek diyoruz ki:Bu bir nazariyedir. “İnsan üreyişi bir veya iki çocuğa inhisar ettiği zaman onlar son derece sıhhat sahibi, zeki ve danişmen olurlar” diyen bu fikir nazariye üzerine kurulmuştur. Bu teori akli bir delile dayanmadığı gibi, onu bu zamana kadar bu konuda elde edilen müşahede ve haberlerin neticeleri de doğrulamamaktadır. Bu mücerret hayalden başka bir şey değildir... Dünyada delili ve müşahedesi bulunmıyan asılsız bir nazariye...

Gerçekten insan oğlunun doğumu hakkında kati bir kural söyleyip kararlaştırmak mümkün değildir. Çünkü bütün bunlar her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah’ın eli altındadır. O kulunu ne zaman ve nasıl isterse yaratır.

“Döl yataklarında size nasıl dilerse öyle kılık veren O’dur.” (A’li İmran:3/6)

Kendisi zayıf ve zavallı nesilden olduğu halde salim, kavi ve zeki bir nesil yapmak insan oğlunun vüsati ve isteği dışındadır.

Yine bu delil gibi diyorlar ki:Neslin tanzimi insanı dünyada kendilerine ihtiyaç olmıyan, faydaları bulunmıyan veya erginlik çağına girmeden ölen çocukları kurtarır.

Diyoruz ki:Bu fikir doğru, onu kabul etmek de mümkün. Fakat insanın yanında her doğan çocuğun dünyaya hangi tabiat, sıfat ve iyi meziyetlere geleceğini bize bildirecek vasıtalar olması lazım. O, zeka anlayış ahmaklık ve tembellik yönünden hangi derecededir.? Erginlik çağına girmeden ölecek mi, yoksa gençlik devresini aşıp kırk elli yaşlarına girip ihtiyarlayıncaya kadar yaşıyacak mı?Onun yaşaması insanlık için faydalı mı olacak, zararlı mı?Bunlar insana gizli kaldığı müddetçe, boşluğa taş atarak bu konuda kararlı bir fikre varmak ahmaklıktır.

Doğum kontrolünü destekliyenler yine diyorlar ki:Çok doğum, fazla çocuk kadının sıhhatini bozar, güzelliğini azaltır ve varlığındaki cazibeyi yok eder.

Fakat geçen sayfalarda açıkladığımız gibi, doğum kontrolü için kullanılan sun’i vasıtaların, kadının sıhhatine zararlı başka bir amil olduğu da bir gerçektir. Onlar, doğumun tekerrürü ve çocukların çoğalması ile kadının sıhhatinde, güzeliğinde ve cazibesinde meydana gelen kötü tesirleri azaltamaz. Kadınlar için tıbbi ve umumi bir kaideyi ortaya koymak mümkün değildir. Kadın ne kadar çocuğa gebe olabilecek ve onları yetiştirmeye gücü yetecek?Çünkü bunların her biri, her bir kadının kendi şahsi durumuna göre değişir. Kadının gebe kalması ve çocuk doğurması kendi hayatı için tehlike ve çocuk doğurması kendi hayatı için tehlike olduğu tıb heyetinin kararı ile bildirilirse onun gebeliğe mani olma vasıtalarını kullanması hiç şüphesiz dinen yasak değildir. Belki hayatını kurtarması bakımından çocuk düşürmesinde bile bir beis yoktur. Fakat sıhhat endişesi ile doğum kontrolü yaygın bir adet haline getirip, hanımını gebelik yüküne ve doğum gücü yetmiyecek diye müslümanın bu yollara baş vurması caiz değildir.

 

İSLAMIN USULÜNE TAM BİR ZITLIK

 

Uzun zamandan beri anlatmakta olduğumuz doğum kontrolü veya neslin tanzimi fikrini destekliyenlerin delillerine baktığımız zaman açıkça şu meydana çıkıyor:Bu hareket dehriyye (zamancılık) ve küfür ağacının meyvesinden başka bir şey değildir. Onların zihinleri “ilah” fikrinden nasipsiz... Oluş nizamındaki düşünceleri ve muhtelif dünya işlerindeki tasarrufları “Allahsızlık” esası üzerine kurulmuş. O eğer bir şey bulursa boş bir şey bulur. İnsanın kendi kendine her şeye kudreti yeter, bütün işlerini kendi çevirir... Bu hareketin bayrağını kaldıranlar ve delillerini hoş görüp kabul edenler işte bu kimselerdir.

Bu gerçekleri izah ettikten sonra, bu hareketin İslamın usulüyle çalıştığını ve asılların karşı zıtların iki ucunda olduğunu açıklamaya lüzum yoktur.

 

PEYGAMBERİMİZİN SÖZLERİ İLE YANLIŞ

DELİL GETİRME

 

Müslümanlardan doğum kontrolüne davet edenlerin bazıları, Kur’an-ı Kerim’de kendi fikirlerini teyit edecek bir tek kelime dahi bulamadıklarından hadis kitaplarına müracaat ederek meniyi dışarıya akıtma müsaadesini veren rivayetleri kendilerine delil getirmek istiyorlar. Fakat Rasulün sözlerinden fıkhi bir meseleyi istihraç etmek için uyulması gereken üç esas vardır:

1- Bu mesele hakkında Peygamberimizden rivayet edilen bütün sözleri tam araştırmak.

2- Mehir meselesini ve her kadının her türlü durumunu anlatan hadisleri anlamak için mümkün olan bütün gücümüzü seferber etmek.

3- Yine böyle, Peygamberimiz zamanında Arap memleketlerinde kadınların elbiselerinde kadınların elbiselerine ve her türlü hallerine muttali olmamız için elimizden gelen gücümüzü sarfetmek.

Şimdi bu esaslara dayanarak, kendi fikirlerini müdafaa için delil getirmek istedikleri rivayetlerine bakalım:

Herkes bilir ki peygamberimiz zamanına kadar çocuk öldürme yolu doğum kontrolü için Arap memleketlerinde cari idi. Bunun iki sebebi var:

Birincisi, iktisadi durumun düşük olması. Bunun için babalar, rızıklarında kendilerine ortak olmasın diye çocuklarını öldürüyorlardı.

İkincisi, hududunu aşkın bir çeşit şefkat. Babalar kızlarını evlendimekten korkarak hususi olarak gömmeye teşvik ediyorlardı. İslam gelince bu cürmü ayıp saydı ve arapları bu suçu işlemekten men edip onların düşüncelerini tamamen değiştirdi.

Sonra müslümanların fikirleri azle yani meni geleceği zaman kadından ayrılıp onu dışarıya akıtmaya yöneldi. Fakat dışarıya akıtma bütün müslümanlar arasında yayılıp umumi bir hal almamıştı. Onlara da gebeliğe mani olma ve doğum kontrolü fikirleri de yoktu. İnsanları cahiliye günlerinde kız çocuklarını toprağa gömmeye teşvik eden düşünce ve fikirler bunu gerektiren sebepler değildi. Ancak müslümanlardan bir kimseyi az çocuk yapmaya sevkeden üç sebep vardır: Azil konusunda hadis kitaplarında geçen sözleri sayıp dökmekle biz onları anlıyabiliriz.

1- Cariyenin hamile olacağı korkusu.

2- Cariye ümmü veled (çocuk anası) olduğu zaman evde daimi yerleşmeye haz kazanacağı korkusu.

3- Kadının hamile kalması ile emzirme günlerinde süt çocuğuna başka bir yönden zarar verir endişesi.

İşte bu sebeplerden dolayı sahabeden bir grup Abdullah bin Abbas, Saad İbn-i Ebi Vakkas, Ebu Eyyüb El-Ensari, Zeyd bin Sabit, Cabir bin Abdillah. Onlar Kur’an’da ve sünnette azli yasaklayan sarih bir nass açık bir delil bulamadıklarından, hususiyle azle ihtiyaç duyup bu işi işlediler. Cabir bin Abdullah (r.a.) diyor ki:

“Biz peygamberimizin sözü üzerine azil yapıyorduk.” Başka bir rivayette şöyle diyor: “Biz Kur’an-ı Kerim inip dururken azil yapıyorduk.”

Bu rivayetlerden anlaşılıyor ki, Cabir ve sahabeden onun fikrinde olanlar Kur’an’da ve sünnnette azili açık olarak men eden bir nass bulunmadıklarından, onun mübah olduğunu kanat getirdiler.

İmam-ı Müslim’in tahriç ettiği rivayete göre, Cabir (r.a.) diyor ki:

“Biz peygamberin sözü üzerine azil yapıyorduk. O bunu duydu ve bize mani olmadı.” Bu rivaytelerde peygamberimize azilin hükmü sorulup sorulmadığı, soruldu ise onun cevabının ne olduğu açıklanmamaktadır.

Ama başka rivayetlerde, peygambere azilin hükmünden sorulduğu geçmektedir. Ebu Said El-Hudri’den “Bize esir kadınlar dağıtıldı. Azil yapıyorduk. Allah rasulüne sorduk, Buyurdularki “Siz gerçekten bunu yapıyormusunuz? -bunu üç defa tekrar etti-kıyamet gününe kadar gelip geçecek bütün insanlar mutlaka dünyaya geleceklerdir.”

Şu rivayetler de İmam-ı Malik’in “Muvatta” adlı eserinde geçmektedir. Orada Ebu Said El-Hudri diyor ki:

“Biz peygamberle beraber Beni Mustalik Gazasına çıktık. Biz çok arap esir kadınları bulduk, onları çok sevdik. Bize bekarlık ağır geldi, feda, yani çocuk doğurtmamak hoşumuza gitti ve azil yapmak istedik-Azil yapıyoruz-dediğimiz an aramızda peygamberimiz peyda oluverdi. Bunun üzerine hemen sorduk, buyurdular ki “Yapmasanız size ne oluyor?” dedi. Yani yapmadığınız zaman ne meydana geliyor? “Kıyamet gününe kadar gelip geçecek bütün insanlar dünyaya mutlaka geleceklerdir.” Diğer bir rivayette Allah rasulü (s.a.v.) “Sizden biriniz bunu niçin yapıyor?” buyurmuşlardır.

Diğer bir rivayette, peygamberimize bir adam gelip, “Benim bir cariyem var, bize hizmet eder ve su getirir. Onun gebe kalmasına hoşlanmadığım halde onun üzerinde dönüyorum.” “Eğer istersen ondan azil yap, çünkü ona takdir edilen şey kendisine muhakkak gelecektir.” buyurdu.

Bunlardan başka sahabeden nakledilen diğer zayıf bir rivayet vardır ki ona göre azilden nehyetmek sahihtir. İmam-ı Tirmizi Sünen’inde diyor ki: “Sahabeden ilim sahipleri ve başka bir grup azili hoş karşılamadılar.” İmam-ı Malik Muvatta’sında Abdullah bin Ömer’in azil etmediğini ve azili çirkin gördüğünü rivayet ediyor.

Her türlü rivayetleri ve hadisleri araştırmakla öğreniyoruz ki, Allah rasulü azile izin vermemiş, belki onu kerih görmüş ve çirkin bir fiil olarak kabul etmiştir. Nitekim ashabından ilim sahipleri de bunu iyi görmüyorlardı. Fakat müslümanlar arasında gebeliğe mani olma ve doğum kontrolü için umumi bir hareket niçin meydana gelmedi, azilin milli bir yol olması ve cemiyette umumi bir muamele haline gelmesi için güç sarfedilmedi. Bunu yalnız sahabeden bir grup şahsi ihtiyaçlarından ve zaruri durumlarından dolayı yapıyorlardı. Çünkü peygamberimiz bunu tastamam yasak edip haram olduğunu ilan etmemişti. Onun zamanında insanları büyük çapta, gebeliğe mani olma ve doğum kontrolü yapmaya davet eden millibir hareket meydana gelseydi, bunu şiddetle yasaklıyacağından şüphe etmemeliyiz.

Biz, zamanımızda gebeliği önleme ve doğum kontrolü için kullanılan diğer yolları azil ile mukayese edip şöyle diyebiliriz:

İlahi kanunun bunu yasak etmeyişinin sebebi şudur, çünkü insan bazı durumlarında buna hakikaten muhtaç olur, bunlardan istifade etmesi icap eder. Mesela bir kadının ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalması gebe olduğu zaman kendisine veya süt emen küçük çocuğuna zarar gelmesi gibi, insanın, doktorun tavsiyesi ile gebeliğe mani olma yolarından istifade etmesinde dini yönden hiç bir beis yoktur. Fakat gebeliğe mani olma işinde azil ve bundan başka vasıtaları cemiyette yaygın bir hale getirip milli bir muamele şekline sokmak ilahi kanunlara muhaliftir ve hükümleri ile tezada düşmektedir. Hakiki bir ihtiyaç o lmaksızın insanları, gebeliğe mani olma yollarına davet eden veya meylettiren bu fikir ve nazariyelerin hepsi İslamın usulüne tam bir zıtlık içindedir.

 

İSLAM VE AİLENİN TANZİMİ

 

Bu makale için sınırlandırılmış mevzu, İslam ve ailenin tanzimidir. Ümit edilir ki bu mevzuyu teşhis edip meydana çıkarmak için ilk defa İslam ve onun hükümlerini öğrenerek aile fertlerinin tahdidinde insanın rağbetine taalluk eden şeyleri serdetmemiz ve bu rağbetin gerçekleşmesi için onun fiilen itiraz edindiği ameli tedbirleri anlatmamız kafi gelir. Sonra İslam ve hükümlerini öğrenmenin ışığı altında bu rağbeti ve ameli tedbirleri mübah veya haram sayan şahsi görüşümüzü çerçeveye sıkıştıracak olursak ilmi mevzu hakkıyle anlatılmamış olur; ve okuyucular, insan nesli ve doğum kontrolü hakkında İslamın görüşünü ve bakış yönünü tam incelikleri ile tamamen bilmeliyiz ki, haddi zatında “ailenin tanzimindeki” müşkül nedir? Bu müşkül nereden gelmektedir? İnsan hayatında bizi ilgilendiren tarafı neresidir? Onun ameli tedbir ve adımlarının bu muhtelif taraflarda meydana getirdiği izlerin mahiyeti nedir? Fertlerin tek olarak ayrılmaları için, aile bireylerine had koymıya düşünmeleri ve buna rağbet göstermeleri arasında bir fark var mıdır? Eğer varsa o, hangi nevidendir.? Onun kendi itibarına göre o müşkülün, hükümleri arasında bulunması gereken fark nedir?

Bu başlangıç hallerini bütün incelikleri ile tam olarak anlamaksızın doğum kontrolü veya -denildiği gibi- aile fertlerinin tanzimi meselesinde gayemiz olan fıtrat dininin bilgilerine ulaşmamız ve onun meramını tastamam idrak etmemiz mümkün değildir. İşte ben evvela bu başlangıç halleri ile bahse giriyorum:

 

1- MÜŞKÜLÜN ÇEŞİDİ (NEV’İ):

 

Haddi zatında “neslin tanzimi” veya “aile fertlerinin tanzimi” yeni bir şey değildir. Bu eski fikrin yeni bir ismidir. Çünkü insanın eski devirlerinde ve istihsal kaynaklarının azlığı ve nüfus yoğunluğu yüzünden meydana gelen şiddetli korku ve sıkıntılar kuşatmıştır. İnsan nesli devamlı bir surette çoğalırken onun bu çoğalmasına da bir had koymadığı zaman “yer yüzü onlara nasıl yetecek, şu şu senelerden bir müddet sonra geçimlerini nereden kazanacakları ve nereden yiyip içecekler?” Gerçekten eski insan bu kondaki korku ve sıkıntılarını cidden basit bir üslubla izah ediyordu.Fakat bugünkü insan bu zaman icad ettiği matematik ve geometri kurallarına dayanarak diyor ki, gerçekten nüfusun fazlalaşması devamlı ve geometrik bir nisbetle (Geometric Progression) tamam olur:2, 4, 8, 16, 32, 64, 128, 256... sonuna kadar) fazlalaşmıyan bir zamana kadar. Onların rızık vasıtaları ise ancak fazlalaşmasına tesir etmek için icad ettikleri yolların imkan dahilinde ve devamlı matematik bir nisbetle (Aritmetic Progression) artması mümkün oluyor: 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10; sonuna kadar.

İşte bunun üzerine nüfus sayısı hiç bir engele maruz kalmaksızın ilerlemeye devam ederse her 25 sene sonra iki kat olacaktır. Her bir asırdan sonra rızık vasıtaları ancak 9’a kadar varabildiği halde nüfusu “1” den 256 ya varacaktır. Rızık kaynakları ile nüfus sayısı arasındaki bu nisbet üç asır sonra 13’e mukabil 4096 olacaktır. Bin sene sonra da nüfus sayısı ile rızık kaynakları arasında hiç bir nisbet kalmıyacaktır. Bu kaideye dayanarak yeryüzü mıntıkalarından hususi bir mıntıka seviyesi üzerinde düşünenler hesap ederek şöyle diyorlar:Dünya veya falan mıntıkanın nüfus sayısı böyle fazlalaşmaya devam ederse geçim vasıtaları ve gelir kaynaklarının artması için yeni ilmi buluşlarımızı ortaya koysak da ihtiyaçlarımızın karşılanmasına imkan ve ihtimal yoktur. Kaldı ki insan nesli çoğalmakla yeryüzünde ayak basacak bir yerin mevcut olmıyacağı bir zaman gelecektir.

İnsanıdüşündüren meseleri işte bunlar... Bunları tedavi etmek için eski zamanda insan gebeliğe mani olma, çocuk düşürme ve çocukları öldürme gibi ilkel vasıtalara baş vurmuştur. Zamanımızdaki insanlar ise son iki yolu bilmekle beraber bunlardan faydalanılmasına imkan yoktur. Halkın çoğu birinci vasıta olan gebeliğe mani olmaya başvurmaktadır. Bunun için insan oğlu üreme kuvvetini muhafaza etmekle beraber neslin çoğalmasını durdurmak istediği zaman her türlü alet, ilaç ve tedavi vasıtalarından istifade ediyor. Nitekim o, erkeği yahut kadını veya her ikisini kısır edecek diğer başka vasıtalardan istifade etmek için bazı zaman ince ince düşünmektedir. İşte buna bazan neslin tanzimi (Birth Control) ve bazan da doğum kontrolü (Birth Limitation) ve bazan da üçüncü olarak aile planlaması (Family Planning) diyorlar.

 

2- NÜFUS ARTIŞI RIZIK KAYNAKLARINA KARŞI

BİR TEHİKE MİDİR?

 

Bu konuda ilk defa ele almamız gereken şey şu: Bu müşkülü doğuran korku ve ürküntü ne dereceye kadar doğrudur? Biz nazarlarımızı bu soruya çevirdiğimizde bunun hakkında önümüze çıkacak ilk hakikat şudur:Tarihin hiç bir devrinde insan nesli Malthus ve Francis Place’nin yolundan gidenlerin fenni yönden açıkça ifade edip söyledikleri, devamlı geometrik bir nisbetle kat kat fazlalaşmıştır. Rızık kaynakları ve nüfus sayısı arasındaki oran onların iddia ettiği gibi hiç bir devirde meydana gelmemiştir. Eğer gelmiş olsaydı yeryüzünün dar gelmesi yüzünden insan nesli çoktan yok olmuş olurdu. Biz de bugün bu mevzuyu münkaşa edemezdik.

Şu da gerçektir ki insan oğlunun, üzerinde oturduğu bu yeryüzü onun varlığından daha evvel mevcuttu. Hem de ne kadar önce, onu yalnız Allah bilir. İnsan oğlu henüz yokken, insan hayatının ve medeniyetinin gelişmesi için muhtaç olduğu vasıtalar yeryüzünde mevcuttu. İnsan orada kendi kendine bir şey var etmedi. Onun keşfettiği bütün şeyler yer altında gizli veya yeryüzünde yaygın bulunuyordu. O zekasını kullanarak, gücünü sarfederek bunları buldu. Sonra muhtelif gayeler için onlardan istifade etti. Hayatın başlangıcından bu ana kadar insan oğlunun bütün ihtiyaçlarını karşılayacak vasıtlar orada mevcuttu. Ümit edilir ki hiç kimse insanlığın yakında veya gelecekte zaruri ihtiyaçlarını gidermek için yeter derecedeki vasıtaların feza boşluğunda, yeryüzünde veya yer altında yahut da denizlerin derinliklerinde olmadığını iddia edemez. Bu vasıtaları insan kendisi var etmedi. Onların yerlerinin tayininde, miktarında ve hangi saatta çıkacağında bilgisi ve tesiri yoktur. İnsan Allah’a ister inansın, ister inanmasın, bu değişmez hakikatı itiraf etmek mecburiyetindedir. Onu var eden, varlık alemini çıkaran yaratıcı, kendi hayatında muhtaç olacağı şeyleri yeryüzüne sağlam bir şekilde takdir etmişti. Sonra insanı yeryüzünde var etmeden önce onları insanın her türlü zaruri ihtiyaçlarını giderecek vasıtalara yerleştirmiştir.

Bu vasıtalar daha evvel insanın önünde devamlı olarak mevcut değildi. Onun yeryüzünde bulduğu ilk rızık kaynakları ve geçim vasıtaları ancak, su, toprak, taş, nebatat ve vahşi hayvanlar olduğu bir gerçektir. Fakat insan neslini çoğalttıkça hayatını muhafaza etmek için gücünü sarfedip yeni rızık kaynakları aramış ve yeni geçim vasıtalarını açığa çıkarmıştır. Yenileri keşfetmekle beraber eski vasıtalardan da istifade edecek yeni yollar bulmuştur. O kadar ki rızık kaynakları ve geçim vasıtalarının yeterli olmaksızın nüfus sayısının arttığı uzun tarih devirlerinden hiç bir devirde görülmemiştir. İnsan kendi gücünü şimdi bile diğer yeni hazineleri keşfedecek derecede görmediği halde yer altında gizli veya üzerinde yaygın olan şeylerin her birinin kendisine açıklanması ve gözünün önününe gelmesi için kaç defa yersiz olarak endişeye düşmüştür. Fakat her defasında ilahi kudret, onun bu vehmini yok edip kendisine rızık olarak hudutsuz yeni hazineler bahşetmiştir. Çünkü bunların mevcudiyeti onun hal ve durumunu tehlikeye düşürmez ve kendisinde kötü fikirler doğurmaz.

İnsan oğlu, İsa’dan binlerce yıl evvel ateş üzerine koyduğu kaptan çıkan buhara bakıyordu. Fakat İsa’dan sonra 17. yüzyıla kadar bu buharın 18. yüzyılda kendisi için pek çok rızık kaynakları ve geçim vasıtalarını meydana getireceğini düşünmüyordu. Gazyağına da bakıyor, onun yakıcı özelliğini biliyordu. Fakat 19. asrın sonlarına kadar, yer altında petrol denen nesnenin mevcut olup kuyulardan yeryüzüne fışkıracağını bilmiyordu. Bununla beraber iktisat ve rızık kaynakları alanında büyük değişikliklerin meydana gelmesi için uçak ve trafik araçlarının icat edilmesi ve sanayileşmesi icap etti. Bir zamanlar ateş şerarelerinin sürtme ile uçmaya başlıyacağı meçhuldü. Fakat elektriğin sırrı da tarih devirlerinden binlerce yıl sonra çözüldü. Bugün insanoğlu onun sayesinde yüz, yüz elli sene evvel hayalinden bile geçirmediği sanayi ve iktisat kaynaklarını tasarrufu altında bulundurmaktadır. İsa’dan çok evvel felsefe okullarında, praçalanıp parçalanmıyacağı hakkında tartışmalara konu olan şu atom” a bak. Onun yirminci asırda parçalanacağını kim tahmin edebilirdi?Kendisinde mevcut olan enerji hazineleri kim bilebilir ki insan oğlunun malum vasıtaları bunun yanında zikre dahi değmez.

İktisat alanındaki değişiklikler ve bunların meydana getirdiği amiller, yalnız geçen şu iki asırda olmuşur. Bunlar insanın hayatı müddetince muhtaç olduğu rızkını yeni ve pek çok vasıtalarla daha da fazlalaştırdığı gibi aynı zamanda 18. asırdan beri geçerlikte olmıyan eski vasıtlarını da faydalı bir hale getirmiştir. Bu olayların zuhrundan önce bir kişi, kendi zamanında mevcut iktisadi vasıtalara bakarak dünya nüfusunun artışı ile beraber şu geçim vasıtalarının ne zamana kadar yetebileceğini düşünse bu adama ahmak ve düşüncesiz dememek mümkün müdür?

Böyle değer biçip düşünenler zamanlarındaki ilmi, istikbalde neler olacağını bilmeye yetersiz görmeleri cihetiyle yalnız hata etmiyorlar. Belki böylece dünya ve herhangi bir mıntıkanın nüfusunun fazlalaşması sadece tüketici ağızların artışından ibaret olmayıp, belki iş yapan ellerin de fazlalaşması demek olduğunu unutuyorlar.

İktisat ilmine göre istihsalin üç unusuru vardır:Tabiat, seraye ve İnsan bu unsurların en büyüğü ve en önemlisidir. Fakat nüfusun artmasını istemiyenler, insanın istihsaldeki (production) mevkiini görmiyerek onu bir tüketici (istihlak edici)olarak kabul ediyorlar. Böylece insan oğlunun dünyada yapmış oluduğu ilerleme ve yükselmelerini ancak nüfus artışı sayesinde yaptığını unutuyorlar. Gerçekten nüfus artışı yalnız yeni sebepler hazırlamadı. Belki çalışmaya sevkeden amilleri ve sebepleri de meydana getirmiştir. Lüzumlu ve şiddetli ihtiyaçlar, insanı her yeni gün artışı sebebiyle gıda, mesken, yiyecek ve içicek gibi insanın zaruri ihtiyaçlarından olan şeyleri hazırlamaya çağırdığından bu hakiki amil onu hali hazırdaki vasıtaları çoğaltmaya sevketmekle beraber hayatın bir şubesi için yeni vasıtalar bulup keşfetmeye ve bütün çalışmalarını buna hasretmeye davet eder. Bu yüzden orjinal yerlerden ziraat için istifade edilir, çukur araziler de elverişli hale getirilir. Yine ziraat için orman ve sularla örtülü araziler açıldığı gibi sulama için de denizlerin dibinde gizli yeni yollar icad edilir. Maden ocakları kazılır. Mesailer, rızık için yeni kaynaklar bulmak üzere feza boşluğunda ve denizlerin derinliklerinde sarfedilir. Eğer bu sebep olmasaydı, insan mevcut olanla kanaat edecek, tembellik ve uyuşukluktan başka bir şey kazanmıyacaktı. Bir taraftan onu, insan gücünün yettiği en çok ve en büyük işler yapmaya sevkedecek, diğer taraftan da her gelen gün iş sahahalarına yeni işçiler getirecek. Bundan başka bir sebep var mıdır?

Yakın tarihimiz “yeryüzünde mevcut rızık vasıtaları nüfus artışı ile beraber ihtiyaca kafi gelmiyecek” diyenlerin sözlerine cevap olarak yeter.

1880 yılında Almanya’nın nüfusu 45 milyon idi. Onlar o günlerde şiddetli geçim darlığı ve mal sıkıntısı çekiyorlardı. O kadar ki onlardan binlerce halk her yıl dışa göçüyordu. Fakat bundan 34 yıl sonra nüfusları 68 milyon olunca Almanya’nın iktisadi durumu değişti. Nüfus artışına karşılık rızık kaynakları ve geçim vasıtaları da kat kat arttı. Hatta iktisadi hayatını yürütmek için hariçten işçi istemek zorunda kaldı. 1900 senesinde Almanya’da yabancı işçi sayısı 800 000, 1910 senesinde 300 bin civarında idi.

Bu yüzden Batı Almanya’nın İkinci Dünya Harbinden sonraki iktisadi durumuna teaccüp ediyorum. 1948 yılından bu yana 10 milyon civarında çocuk dünyaya geldi. Doğu Almanya, Polonya, Çekoslovakya ve diğer komünizm boyunduruğu altında olan memkeletlerden gelen Alman asıllı 12 milyon 500 bin göçmen bu sayının dışındadır. Bu onun nüfusunun tabii artışına bir ilavedir. Sonra onun yüz ölçümü 95 mil kareyi de geçmediği halde, nüfusu 52 000 000 üzerine fazlalaşmıştır. Onlardan beşte biri dışarıdan gelmiş göçmendir. Nitekim onların 6 500 000 kişisi çalışamadıklarından emekliye sevkedilmiştir. Fakat bütün bunlara rağmen iktisadi hayatı ilerlemekte ve devamlı bir şekilde müreffeh hayata doğru gitmektedir. Harpten önceki Birleşik Almanya’dan servet bakımından çok daha zengin, Almanya tüketici ağızların çokluğundan şikayet edeceği yerde kendi işçilerini çalıştırdığı halde dışarıdan işçi getirmeye muhtaç olduğunun sıkıntısını çekmektedir.

Hollanda’ya bakınız... 18 nci asırda nüfusu bir milyonu geçmiyordu. Fakat bundan sonra ilerlemeye başladı, hatta 1950 senesinde yani yalnız bir asırlık müddet zarfında 10 000 000 geçti. Bu kadar kabarık nüfus ancak yüz ölçümü 12850 mil kare olan ve zirai araziye bir hektarlık toprak dahi ayrılmayan dar bir saha üzerinde oturmaktadır. Fakat onlar böylece gıda ihtiyaçlarını kafi bulmuyorlar. Belki gıda maddelerinden pek çoğunu dışarıya ihraç ediyorlar. Kendi toprakları kadar yeri denizden almak ve bataklıkları kurutmakla 200 000 hektar kadar sahayı elde ettiler. Zirai sahalarını genişletmek için durmadan çalışıyorlar. Hatta bugün bile yüzelli sene önceki, yani biraz evvel söylediğimiz gibi nüfusları 1 000 000 geçmediği zamanki servetleri arasında bir fark kalmamıştır.

İrlanda ve İngiltere ise 1879 senesinde onların ikisinin nüfusu 12 000 000 dan fazla idi. Sonra 1913 yılında 46 000 000 oldu. Güney İrlanda ayrıldıktan sonra bugün yalnız başına İngiltere’nin nüfusu 52 600 000 dir. Bir kimse, bu % 500 nüfus artışı İngiltere’nin fakirliğini fazlalaştırdı ve rızık kaynaklarını tüketti diyebilir mi?

Umumi yönden dünyanın nüfusuna dikkat ediniz. Onların sayısı 18 nci asırdan beri orta bir süratle fazlalaşmaya devam ederken, yeryüzünde rızık kaynaklarının bu müddet içerisinde kat kat arttığını görmemek elde midir?Hatta, onun fazlalığı, nüfus fazlalığından çok büyük bir nisbette idi. Bugün orta tabakanın yanındaki şeyler, iki yüz sene evvel ki zenginlerin ve padişahların yanında değil miydi?

Bugünkü hayat seviyesi ile iki yüz yıl önceki hayat seviyesi arasında bir nisbet tayin etmek mümkün müdür?

 

NÜFUS MÜŞKÜLÜNÜN ÇARESİ

 

Bu anlattığımız misallarden nüfusu azaltmanın veya onun artışına had koymanın bu müşküle faydalı bir ilaç olmıyacağı ve yine geçim vasıtaları ile nüfus sayısı arasındaki dengeyi muhafaza edecek kat’i bir yol olmadığı meydana çıkmıştır. Öyle tahmin edilir ki, bu dengeyi muhafaza edeceği yerde daha da karma karışık bir hale sokar. Bunun aksine olarak muvazeneyi temin edip ve muhafaza edecek doğru yol, geçim vasıtalarının fazlalaşması ve yeni yeni rızık kaynaklarının keşfedilmesi için müessir enerjiler sarfetmek lazımdır. Bu yol nerede tacrübe sahasına konduysa orada nüfus sayısı ile geçim vasıtaları arasındaki denge eski halini kaybetti. Belki geçim vasıtaları nüfus artışına nisbetle daha çok fazlalaşma imkanını buldu.

Şimdiye kadar iktisaddan ve insanı yaratanın Allah’ı inkar edenin diliyle tabiatın- insanın maslahatı için yeryüzüne tevdi ettiği iktisadi vasıtalardan bahsettik. Bundan sonra da, insan neslini, dosdoğru tanzim etmeye gerçekten bizim gücümüz yeter mi, bunu anlatacağız. Buyüzden konuya kısa olarak insan nesli ile girmek istiyorum.

 

GERÇEKTE İNSAN NESLİNİ TANZİM EDEN KİM?

 

Bu dünyaya kendi ihtiyar ve iradesiyle geldiğini zan eden bir kişi tasavur edemiyorum. İnsanın dünyaya gelmesinin iradesi olup olmadığını söylemekle iş bitmiyor. Belki anasının ve babasının da onun dünyaya gelmesinde bir müdahaleleri olmadığını anlatmak gerek. Anası babası ona sadece bir isim takıyor. Çünkü bu konuda cereyan eden ilmi tecrübelerden tespit edilen hakikatlardan öğreniyoruz ki, her cinsi münasebet anında erkeğin akıttığı su 220 ve 300 milyon arasında, belki fen alimlerinden bir grubun söylediğine göre 500 000 000 kadar meni hayvancığını (sperma tozoa) ihtiva etmektedir. Bu sayılı hayvancıkların her birisine kadın yumurtacığına (Egg Cell or Ovum) girme fırsatı verilirse, hepsinin de bir insan olmaya istidadı vardır. Bununla beraber o, veraset yoluyla gelen vasıflarla şahsi vasıflar arasında müstakil ve hususi mizaçlar taşımaktadır. Şöyle ki bundan müstakil bir şahsiyet meydana gelmesi mümkündür. Diğer taraftan da büluğa ermiş her bir kızın yumurtasında (Ovarion) her zaman 400 000 civarında gayri müsait yumurtacık bulunur. Fakat her temizlik (tuhur) zamanında bu sayısız yumurtacıklar arasından birisi olgunlaştıktan sonra hususi bir saatte, çok kere hayız başlamadan ondört gün önce çıkar. Erkeğin vücudundan çıkan meni hayvancığını içerisine aldığı zaman gebelik vaki olusun diye bu yumurtacık çok zaman 24 saat istidadını tam olarak muhafaza eder. 12 yaşından 48 yaşına kadar kadın yumurtacığından çıkan olgun yumurtacıkların sayı nispeti 430 yumurtacıktır. Bu yumurtacıklardan her biri hususiyet sahibidir. Bununla beraber o, şahsi vasıflarla annelik silsilesinden veraset yoluyla gelen vasıflar arasında müstakil ve hususi mizaçlar taşımaktadır. Şöyleki, bununla müstakil bir şahsiyetin meydana gelmesi mümkündür. Kadın-erkek arasında cinsi münasebet hasıl olduğu zaman adamın vücudun milyonlarca meni hayvancığı çıkar. Bu hayvancıklar kadının yumurtacığına girmek için koşarlar. Fakat kadın yumurtacığı orada bulunsun bulunmasın erkeğin meni hayvancıklarından her bir hayvancık yumurtacığa ulaşmak için yayılırlar.

İşte böylece kadın, her temizlik (tuhur) zamanında hususi bir saatte olgun bir yumurtacık ifrat eder. Bu yumurtacık 24 saat erkeğin meni hayvancığını bekler. Fakat bu müddet içerisinde kadın-erkek arasında cinsi münasebet vaki olmazsa veya münasebet olduğunda erkeğin meni hayvancığı bu yumurtacığa ulaşmazsa böylece pek çok kadın ve erkekler arasında yüzlerce temas vaki olsa bile hiç bir şey meydana gelmez. Belki bazı kadın ve erkeklerin hayatları boyunca meni hayvancığı, kadının da yüzlerce yumurtacığı böylece kaybolur gider. Ancak hususi bir an olur ki, o zaman erkeğin pek çok meni hayvancıklarından birisi için kadının çok sayıdaki yumurtacıklarından bir tanesine ulaşmak mukadder olur. İşte bu neticeden, beşeriyet fertlerinden birini varlık alemine getirmek için kadın hamile olur.

İşte insanın doğumu bu nizamla tamam olur. Bu uzun uzun açıklamalara şöyle üstün körü bir bakacak olursan, insan neslini tanzim için hangi hadde kadar gücümüzün yeteceğini kolayca anlarsın. Hiç bir ana, hiç bir baba, doktor ve hükümet bu nizama müdahale edemez ve sayısız kadın ve erkek arasında hususi nüsabetler yaptırıp kadının gebeliğini sağlıyamaz. Çünkü hiç bir kimse, sayıları on milyonu aşan erkeğin meni hayvancıklarından hangi hususi bir meni hayvancığının, sayıları yüzlere baliğ olan olan kadın yumurtacıklarından hangi yumurtacığa varacağını bilemez. Bu gebelik ile yaratılması mukader olan kişinin, hangi ahlaki sıfatları, akli ve bedeni istidatları taşıyacağını tahmin de edemez. Hiç kimsenin bunu bilmeye gücü yetmez. Kaldı ki, o, insan şahsiyetinin nevlerinden hususi bir nevinin yolunu destekliyecek... Nerede? Çünkü bunlar Allah’ın izni ile tamam olurlar. İnsanlık iradesinin fevkinde olan bu işler her şeyden haberdar ve herşeyi bilicinin kudretiyle olmuş, yaratış ve oluşun bu nizamını ancak O var etmiştir. Kendisine hiç bir muhalif ve hiç bir ortak olmkasızın bunları o yürütür. Kadının gebe kalacağı anı O tayin eder. Erkeğin meni hayvancıklarından hususi bir hayvancığın, kadının hangi hususi bir yumurtacığına gireceğini yine O tayin eder. Karı-kocanın münasebetlerinden ne meydana gelecek; erkek mi, dişi mi, hasta mı, iyi mi, eksik mi doğacak, tam mı, güzel mi olacak, çirkin mi, ahmak mı, zeki mi, tenbel mi, çalışkan mı olarcak, ancak o hükmeder. Bu ilahi nizamda insanın kendi nesli için bir vazifeyi tekeffül etmesi mühim degil, mühim olan kadın ve erkeğin fıtri ihtiyaçlarını gidermek için birleşmeleri vetenasül uzuvlarını hareket ettirmeleridir. İşin bundan sonrası, ismi yüce, hikmeti büyük olan Allah’ın elindedir.

Allah’ın yaratış ve oluş nizamı olan bu düzen, insan neslini dosdoğru ve hakiki bir sürette tanzim ediyor. İnsan oğlunun doğup ve üreme kuvveti hakında birazcık düşün bir adamın suyunun bir defa akmasıyla bütün Pakistan nüfusunun bir kaç mislini meydana getirebilir. Bu, bir yönden, diğer yönden ise, yüce Allah’ın sultası, bu muazzam istihsal kuvvetini erkekte depo etti ve onun için münasip bir had koydu. Bu yüzden dünyadaki nüfus sayısı yaratılışın başlangıcı binlerce yıl önceden asrımıza kadar olan zaman arasında ancak 2955 milyar civarına ulaşabilmiştir.

Kendin takdir et; İsa’dan üç bin sene evvel tek bir kadının ve tek bir erkeğin zürriyeti, eğer bu zürriyet tabii süratiyle yeryüzünde üreyip yayılmaya güç bulsaydı, her 25 veya 30 senede iki kat olmaz mıydı. Bugün onun fert sayısını yazmak için 26 rakamdan daha az sayı bize kafi gelir miydi?Yaratanın nizamından başka beşer nevinin fert sayısı üzerine tahakküm edip onu bu müthiş süratiyle yayılmasından hangi nizam alıkoyabilir? Gerçek şu ki Allah, eksiksiz nizamıyla insanı yaratandır. Hangi saatte ve hengi nisbette ve ne kadar insan yaratacak, O hükmediyor.

“O, yaratışta ne dilerse onu arttırır.” (Fatır: 35/1)

Erkek olsun, kadın olsun her şahsa göre, siması nasıl olacak, akil ve bedeni istidatları ne şekilde olacak, hangi durumlarda yetişecek ve hayatı müddetince hangi çalışma fırsatları kendisine verilecek. Bütün bunların ancak O hükmediyor. Yarattığı fertler, hangi neviden, hangi millete ve asra mahsus olacak O biliyor. Yine O hükmediyor :Milletlerden hangi millete ilerleme ve yükselme kapısı açılacak veonun ilerlemesine ve yükselmesine ne zaman had çekilecek, yahut onun üzerin gerileme ve yenileme yazılacak, hepsini O takdir eder. Allah’ın insan nesli için koymuş oluduğu bu ilahi nizamı anlamamıza veya ona muttali olmamıza gücümüz yetmez. Biz onu bozmaya hazırlandığımız zaman boşuna emek sarfetmi ş oluruz veya tarafımızdan karanlığa taş atmak gibi bir harekette bulunmuş oluruz. Çünkü biz bu kainatın deveranını yürüten açık hikmeti müşahede etmeye güç yetiremeyiz. Kaldı ki gözümüzü O’nun esrarına ve inceliklerine çevireceğiz ve O’nun hakikat topluluğuna muttali olup beşerin fertlerinin fazlalaşması veya azalması için yaygın ve muhkem bir nizam koyacağız... Nerede?

Belki buruda bir kimse, dini inançlarından dolayı müdafaa haddini aşarak beni ahmaklıkla itham ederek sorabilir. “İçtimai ve iktisadi durumumuza nazaran kendi devletimizde nüfus artışına kendimiz münasip bir had koysak, her hal üzerine, hususiyle Allah’ın bize yeni fenni ve ilmi vasıtalar verdiği zaman bize ne olur?” Bunun için ben şimdi şunları anlatmak istiyorum:İnsan neslinin yaratılması, büyümesi ve fazlalaşması hakkındaki olan İlahi nizama müdahale ettiğimiz zaman hangi neticelerin meydana gelmesi düşünülebilir?Bu müdahaleyi yapan memkeletlerde fiilen meydana gelen neticeler nelerdir?

 

NİÇİN DEVLETİN NÜFUSUNU TANZİME

DAVETDEĞİL DE AİLE FERTLERİNİN

TANZİMİNE DAVET?

 

Burada ilk olarak açıklanması gereken şey, iktisat ilmine dayanarak aile fertlerinin tanzimine davet edenlerin öne sürdüğü delil ve ispatlardır. Gerçekte onların hepsi aile fertlerinin tanzimini (Family Planning) istemiyor, ancak devlet nüfusunun tanzimini (Popolation Planning) arzu ediyor veya diğer bir cümleyle; bu ispat ve delillerin gerektirdiği şey, bir taraftan devletimizin rızık kaynaklarının ve geçim vasıtalarını bütün dikkatimizle takdir edip değerlendirmektir. Diğer taraftan da onun nüfusun miktarı ve ölenlerin yerine ne kadar yeni fertlerin gelmek icap ettiğini bulmaktadır. Fakat bu gibi bir nizamın tamamlanıması, devletimizde evlendirme ve aile dairelerinden her birinin önemli ihtiyaçlarını temin etmediğimiz müddetçe imkansızdır. Orada erkek ve kadınların hepsini de “devletin resmi işçileri” haline getiremediğimiz takdirde, bu hususi gayenin işlenme projesine uygun olarak üretme vazifelerini (productuon) yapmaları için “o devletin işçilerinden” iki cinsi birleştirmeye önem veremeyiz. Bundan başka çocuk sayısı kararlaşmış belirli bir hadde vardığı zaman karı-kocayı ayıramıyoruz. Yahut bu nizamı ayakta tutabilmek için başka bir yol var:Kadın ve erkek arasındaki devamlı cinsi münasebeti tamamen men etmek ve kan merkezleri gibi devlette “meni merkezleri” tesis edip camızlara ve ineklere olduğu gibi sayıları belirli ve belli sayıda kadınlara bu meniden aşılamaktır. Allah’a yemin olsun ki, çizilmiş doğru ve sağlam bir çizgiye uygun olarak, devletin vasıtaları ile nüfus sayısı arasındaki muvazeneyi dengede tutabilmek için bu iki yoldan başka üçüncü bir yol mevcut değildir.

Çünkü insanlığın hali, bugün bile bu kadar ahlaki düşüklüğe müsait değildir. -Yazıklar olsun-Bunun için tanzim ve proğramcılar “devlet nüfusunun tanzimi” yolunu bırakarak “aile fertlerinin tanzimi” yolunu tutmuşlardır. Yani çocuklar durmadan “evler” diye tanınan iş yerlerinde doğmaktadırlar. Bir ana ve bir baba da onların yetişmeleri ve büyümeleri için durmadan çalışmaktadırlar. Fakat ayni zamanda bu küçük işyerlerinin, vazifesine karşılık üretmelerine sınır konulmakla rızasını almaya çalışmaktadır.

 

AİLE PLANLAMASININ YOLLARI

 

Mezkur hedefe ulaşmak ancak iki yolla mümkündür: İnsanları nesli tanzim etmeye davet eden öncüler bugün onları tatbik etmektedirler:

1- Kendi şahsi ünvanlarından istifade ederek halka rica ediyorlar ve devamlı ikazlariyle çocukların çoğalması yüzünden geçim seviyelerinin mutlaka düşeceği fikrini onlara aşılamak istiyorlar. Bununla kendi şahsi refahlarının muhafaza etmeleri için çocuk istihsalindeki artışı sınırlamaları gerekir. Onlar mecbur kaldıkları için böyle yaptılar. Çünkü bazan her fertler özel içtimai bir maslahatın ismiyle kendi kendilerine mani olma faraziyelerini hazırlıyorlar. Bu sebeple bu tehlikeyi şahsi ünvanları yüzünden kendileri için kabul etmeye arzu etmeleri lazımdır.

2- Büyük gayretle güçlerinin yettiği nisbette gebeliğe mani olma vasıtalarının bilgilerini neşrediyorlar ve gebeliğe mani olmakla beraber cinsi zevke mani olmayan ilaç, harp ve her türlü vazıtaları kadın-erkek bütün halkın eline geçmesi için devamlı surette çalışıyorlar.

 

AİLE TANZİMİNİN YOLLARI

 

Aile fertlerinin tanzimi için tatbik edilen bu iki yolun doğuracağı mutlak neticeler nelerdir. İşte şimdi bunları birer birer arzedeceğim:

 

NÜFUSUN AZALMASI:

 

Tanzimi bu iki yoldan tamamlamaya çalışıldığı müddetçe, nüfus sayısının tanzimi esas gayesine asla ulaşamaz. Aslında nüfus sayısının lüzumlu gördüğü şey, memleketimizde geçim vasıtalarının ne kadar mevcut olduğunu anlatmak, sonra bunun ışığı altında memleket için lüzumlu nüfusu kararlaştırmak ve onlara doğum yoluyla ancak şu kadar yeni fertler ilave edebileceklerini bildirmektir. Böylece nüfus sayımız istenilen ve belirtilen seviyeye uygun olmuş olsun. Fakat evli erkek ve kadın tam bir hürriyet içinde kendi kendilerine, devletin ihtiyacını nazarı itibara almaksızın kendi iktisadi refahlarını gözeterek ve kendi geçim seviyelerini ön palana alarak ne kadar çocuk yapıp ve ne kadar çocuk yapmıyacaklarına karar verdikleri müddetçe devlet için yapılan iş faydasız olmuş olur. Çünkü onlar, devletin ihtiyacı kadar çocuk yapmıyacaklardır. Bu gibi durumlarda çoğu zaman meydana gelen şey şudur:Fertler kendi şahsi refahlarına düşkün oluyor, geçim seviyelerinin yüksek olmasını istiyor ve devlete nüfus çoğalmasına karşılık, bugün azalma tehlikesinin arız olacağından çocuk yapışa sınır koymak için durmadan çalışıyorlar.

Bu aile fertlerinin tanzimi bu kadarla kalmadı, belki Fransa’da fiilen meydana geldi. İlk defa dünyada doğum kontrolü vasıtalarını büyük bir çapta tatbik sahasına koyan Fransa’dır. Orada doğum kontrolü hareketi 19. asrın başlangıcından beri büyük rağbet gördü. Bunun neticesinde Fransa’nın her yerinde doğum kontrolünün başlangıcından sonra tam bir asır geçmeden doğum nisbeti ölüm nisbetinden daha da aşağıya düştü. Mesela en zayıf zamanı olan 1890 ve 1911 seneleri arasındaki yedi yılda doğum sayısının toplamı, ölüm sayısı olan 168 000 kişiden daha da azdı. Onun 1921 yılındaki nüfusu, 1911 senesindeki nüfusundan iki milyon yüz bir kişi eksiktir. 1932 yılında bütün bölgeleri olan 90 bölgeden ancak 12 bölgede, 1933 senesinde 6 bölgede ölüm sayısı az, doğum nisbeti fazla idi. Fakat diğer bölgelerde doğum nisbeti ölüm nisbetinden çok daha düşüktü. Fransa bu ahmaklığının ve tanınmamış usulü tatbik etmesinin vebalini şu dünya harblerinin ikisinde de sırtı yere gelmek ve siyasi azametini kaybetmek suretiyle çekmiştir. Biz burada şu soruyu sormak istiyoruz:Kendi nüfusu 90 milyon olduğu halde, etrafında nüfusları 1 milyar 280 milyona varan kuvvetli dört devletle çevrilmiş ve beyan lazım olmıyan sebepler yüzünden bu dört devletle siyasi ilişkisini gergin hale getiren bir devlet düşünülebilir mi? Fransa’nın karşılaştığı bu tehlike bu gibi bir tehlikeye maruz kalıp da kendi kendi müdafaa etme durumuna düşen bir devlet var mıdır? Feraset sahipleri için ibret almaya Fransa’nın durumu yeter. Çünkü o, çok geçmeden hareketlerinin cezasını çekmiştir.

 

AHLAKIN ÇÖKÜŞÜ

 

Çocuk artışına sınır koymak için yapılan davetlerin hepsi bütün halka olumlu bir şekilde duyurulmazsa, çocuk sayısının azalmasında bunun için hiç bir tesiri görülmez. Uslubunuzu halkın görüş ve düşünüşüne göre değiştiriniz ve onlardan her birinin ödevi durumunda olan şeylere tevcih ediniz:Birlik, ailelerde, hiç bir şey kazanmadığı halde istihlak eden şahısların kazananlara beraber oluduğunu göz önünde bulundurarak hiç kimse kendi şahsi refahı müstesna kazancından daha fazla masraf yapmıyacak. Eğer böyle olursa bu ailenin geçim seviyesi, haliyle sebepsiz yere düşük olacaktır. Bu fikri, halka bir kerecik duyurunuz. O zaman göreceksiniz ki, fertler güç ve kuvvetlerini yalnız çocuklarına karşı daraltmıyacaklar, belki böylece ihtiyar ana babalarına, yetim kız ve erkek kardeşlerine, iyileşmesi ümit edilmiyen müzmin hastalara ve akrabalarından kendilerine bir hastalık isabet eden veya çalışamaz hale gelenlere dedaralttıklarını göreceksiniz. Tek cümleyle, geçim seviyelerine düşmesine sebebiyet veren ve kendisi bir şey kazanmadığı halde onların iş yerlerinden nasibini istiyen her şahıs gözlerine çapak, boğazlarına topak olacaktır. Kendi soyundan birinin yükünü yüklenmeye razı olmaz ve gücünü ve dünya hayatına çıkış kapısını onların yüzüne kapamakta kullanır. İş böyle iken o, kendisinden daha kuvvetli olmıyan aciz ve zavallıların yüklerini yüklenmeye nasıl razı olacak? İşte böylece bu hareket, bizi ahlaki iflasa doğru sürükledi. Artık toplumda her ferdin kalbindeki hayır hazineleri, başkasını kendisine tercih, kardeşlik, yardımlaşma ve her türlü dayanışma, hak uğruna feda olma hasletleri azalıyor, bunların yerlerini şahsi kaprisler ve kendisini başkalarına tercih hırsları alıyor.

Neticeye yalnız kıyas ve zanla ulaşılmadı. Dünyada bu fikir ve düşünce üslubunu kendisine düstur edinen cemiyetlerde her türlü ahlaki çirkinlik ve rezillikler meydana geldi ve durmadan da geliyor. Acaba aramızda, yaşca ilerleyip kazanmaktan aciz oldukları veya hastalık sebebiyle üzerlerine faydasız çağın gelip çattığı zaman, ana, baba ve diğer akrabalarına karşı muamelelerinde takındıkları kabalık, zorbalık ve anarşi vasıflarının bu batı yığınlarına nereden geldiğini bilmiyen bir kimse var mıdır?

 

FUHŞUN ÇOĞALMASI:

 

Gebeliğe mani olma yollarını öğreten bilgiler bu kadarla neşredilip, doğum kontrolü hareketlerini fiilen muzaffer etme gayesi ile, buna ait alet ve her türlü ilaçların cemiyette her ferdin elinde bulunması için bu nisbette çalışılırken, bu bilgilerden, erkek ve kadınların da istifade edemiyeceğini bize kim temin edecek? Belki evliler bile evlilik dışı birleşen kadın ve erkekler, kız ve oğlanlar kadar istifade edemezler. İşte böyle bir cemiyette fuhuş en yüksek noktaya ulaşır. Hangi cemiyette olursa olsun din ve ahlak unsurlarının yerini talim ve terbiye aldığı zaman o cemiyette zamanla ahlaki zaaf baş gösterir. Orada sinema, tiyatro ve her türlü fuhuş yazıları romanlar, şarkılar ve türküler genç kızların ve erkeklerin cinsi arzularını tahrik ederler. Orada şer’i hicap (Allah’ın emrettiği örtünme) hudutları aleni olarak bozulur ve ayıp görülür. Kadınları ve erkekler beraber karışarak sürtünme fırsatını bulurlar. Güzelliğini ve süsünü teşhir etme, utanmama ve çıplaklaşma sebepleri, günlerin geçmesiyle biraz daha ilerlemektedir. Orada kanunlar, teaddüdü zevcatı şiddetle men etmiştir. Gayri meşru cinsi alaka kurmakta da kanuni bakımdan hiç bir mani yoktur. 16 yaşından küçük kızların evlenmesi kanun nazarında suçtur. İşte böyle bir cemiyette insanları zina yapmaktan ancak “günah işlemekle gebe kalma korkusu” uzaklaştırabilir. Bu maniyi bir kerecik kaldırınız. Kendileri için ilaç ve aletler icad ettiğiniz kadınları rezalet çıkararark ve günah işliyerek gebe kalmalarından korkmadan kendilerini hovardalarına teslim etmelerinden alıkoyabilecek misiniz?Artık cemiyette helak edici zina selinin önünde durabilecek hiç bir şeyin mevcut olmadığını gözlerinizle göreceksiniz.

Bu neticede böyle hayali bir netice değildir. Dünya memleketlerinden kendisinde doğum kontrolü revaç bulan bir memlekette zinanın yayılıp, insanlık tarihinde eşine rastlanmadık bir surette çoğaldığı bilinen bir gerçektir.

 

DOĞUM KONTROLÜ İÇİN FERDİ HİLE İLE

İÇTİMAİ HAREKET ARASINDAKİ FARK:

 

Gebeliğe mani olma yolları her tarafa yayılıp umumi ve milli bir hal aldığı zaman daha önce anlattığım neslin tanzimi veya aile planlamasının tatbikinden meydana gelen üç neticeden kurtulmaya imkan ve ihtimal yoktur.

Gebeliğe mani olma işi özel olarak, ferdi durumla belirli olup, evli karı ve koca şahsi hallerinden dolayı buna gerçekten muhtaç bir durumda oldukları zaman, din alimlerinden bir kimse hacetlerinin sıhhatinden dolayı bu ikisine cevaz vermiştir. Bununla beraber, gebeliğe mani olma vasıtaları ancak doktor tarafından hazırlanmış olmalıdır. Gebeliğe mani olma işi bu kayıt ve şartlara şamil olduğunda cemiyetin başına biraz evvel zikrettiğimiz ağır zararlar asla gelmeyecektir. Fakat gebeliğe ferdin mani oluşu, onun doğum kontrolüne davet edilmesi yaygın bir hal alırsa bu hareketler diğerinden apayrıdır. Eğer öyle olacak olursa daha evvel anlattığımız helak edici neticelerin zuhurunu önlemeye kimsenin gücü yetmiyecektir.

 

İSLAMIN GÖRÜŞÜ:

 

Bu bahislerden sonra sahip olduğumuz fıtri dinin, bu müşküllerde bizi nereye yönelttiğini açıklamamız kolay olur. Doğum kontrolü hareketine yardımcı olanlar çok zaman hadis kitaplarında buldukları rivayetleri azilin (meniyi dışarıya akıtmanın) mübah olduğuna delil getirmek istiyorlar. Fakat onlar, bu rivayetlerdeki mühim bir gerçeği nazarı itibara almamaktardırlar. Peygamberimiz zamanında Arap memleketlerinde bütün insanları doğum kontrolüne davet eden yaygın bir hareket mevcut değildi. Böyle bir harekete katılmanın caiz olup olmadığını peygambere de hiç kimse sormamıştı. Gerçekte peygamere muhtelif zamanlarda bir grup sahabe (peygamberin yakın arkadaşları) geldi. Ama onlar kendi özel durumlarını arzettiler ve bu durumlarında azil yapmanın kendileri için mübah olap olmadığını sordular. Peygamberimiz onların bazısına azilden nehyederek cevap verdi, bazısına azili faydasız, boş bir şey addederek cevap verdi. Bazısının sorusuna karşılık da sustu veya azilin mübahlığına delil gösterilemiyecek bir şey söyledi. Biz onun ancak onun azilin mübahlığına delil olacak sözlerini nazarı itibara alacak olursak bunları ferdi sıfatları ile ve özel durumlardaki kimseler için azilin mübah olduğuna delil getirmek mümkündür. Yoksa, onları, gebeliğe mani olmak için bütün halka şamil olan yaygın bir hareketin meydana gelmesi için delil olarak gösteremeyiz. Fertlerin şahsi durumları dolayısiyle gebeliğe mani olmak için hile yolunu tutmaları ile, bu gayeyi umumi ve yaygın bir hareket haline getirmek arasında nasıl büyük bir farkın mevcut olduğunu size açıklamıştım. Bunlardan birinin mübahlığı ile aralarındaki bu büyük farktan sarfınazar ederek diğerinin mübah olduğuna delil getirmemek, farklı olduğu halde kıyas yapmaktır.

Doğum kontrolü denilen bu içtimai hareketin fikriyatı ve ameli tatbikatı aslında İslama zıttır. Rızık kaynaklarının azalmasına sebep olan ve nüfusun azalmasiyle hayatı zorlaştıran bu hareketin bir esas fikri var mıdır?Ayni fikri İslam hatalı görmektedir. Bir kaç kere ve muhtelif yerlerde beliğ üslubuyle rızık vermenin yaratanın vazifesi olduğunu ve O’nun insanı takdirsiz ve tedbirsiz yaratmadığını bize islam açıkça bildiriyor. Allah, kendisi, insanı yarattıktan sonra rızıklandırma vazifesini başkasına yüklememiştir. Kur’an-ı Kerim bu hakikatı birçok ayetlerinde bahsetmektedir ki; onların hepsini burada anlatmamız mümkün değil. Çünkü söz uzar gider. Ancak proğramla ilgili olan bazı ayetleri söyleyelim. Allah buyurdu:

“Nice canlı mahluk vardır ki rızkını kendisi taşımıyor. Ona da, size de rızkı Allah veriyor.” (Ankebut: 29/60)

“Yerde yürüyen hiç bir canlı hariç olmamak üzere rızıkları Allah’ın üstünedir.” (Hud: 11/6)

“Şüphesiz rızkı veren, o pek çetin kuvvet sahibi Allah’ın kendisidir.” (Zariyat: 51/58)

“Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Kimi dilerse onun rızkını yayar, kısar.” (Şuara: 26/12)

“Orada hem sizin için, hem rızıklarını temin edemiyeceğiniz kimseler için bir çok geçimler yarattık. Hiç bir şey hariç olmamak üzere hazineleri bizim nezdimizdedir. Biz onları malum bir miktan dışında indirmeyiz.”

(Hicr: 15/20-21)

Allah bu ve diğer ayetlerde rızkın hakikatını ve kendisi için olduğunu anlattıktan sonra Allah’ın yeryüzünde ve yer altında yaydığı hazinelerinden insanın rızkını kazanması için güç sarfetmesini onun mühim vazifelerinden kılmıştır. Rızık verme, yaratıcının vazifesi; onu kazanmak da, insanın vazifesidir.

“O halde bütün rızkı Allah katında arayın. Ona ibadet edin, ona şükredin.” (Ankebut: 29/17)

Bu esas üzerine Kur’an-ı Kerim cahiliye günlerine fakirlik korkusuyla çocuklarını öldürenlerin aleyhine başka ayetlerde şöyle diyor:

“Evlatlarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Hakikat, onları öldürmek büyük bir suçtur.” (İsra: 17/31)

“Fakirlik endişesi ile çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de onların da rızıklarını biz vereceğiz.” (En’am: 6/151)

Onlara bu iki ayetteki ihtar, bir cürümleri yüzünden değil, belki iki cürümleri yüzündendir. Birisi çocuklarını öldürmüş olmaları, diğeri de fakirlik ve sıkıntı sebeblerini evlatlarının doğumlarında görmüş olmalarıdır. Bunun için birinci cürümleri yüzünden onları azarladı ve onlara şunu anlatmakla yanlış inançlarını meydana koydu. Siz kendinizi rızıktan niçin mesul görmüyorsunuz?Biz ancak sizi de çocuklarınızı da rızıklandırıyoruz.

Bugün insanlar neslin çoğalmasını önlemek için evlatlarını öldürmekle ve kadının gebe kalmasını önleyici tedbirler almakla cemiyette her türlü suçların devamını sağlamış oluyorlar. Yeryüzünün daralma ve rızık kaynaklarının bitme tehlikesi ise, neslin fazlalaşmasına karşılık; bu artışı önlemek için öne sürdükleri delillerdir.

İslamın fikir ve düşünce yönünden görüşü işte budur. Bunun için geçmişte yeryüzünde doğum kontrolü fikri vardıve bugün de kendisini göstermiş durumdadır. Bu fikirlerin yayılıp içtimai bir hareket şeklini almalarından meydana gelen neticelere dikkat ediniz. İnsan bu neticelerden tek birine nasıl sabredebilir ve düşününüz.

Ahlakı yönden zinayı en çirkin bir cürüm olarak gören ve cemiyetin fertlerinden biri onu işlediği zaman cezaların en şiddetlisi ile ceza vermeyi hükmeden bir din... Cemiyette bu cürmün yayılmasına sebebiyet veren bir harekete o din nasıl sabredebilir? Siz bunu ondan isteyebilir misiniz? Sıla-i rahim başkalarını kendisine tercih, başkalarını gözetme, iyilik ve takva üzerine yardımlaşma gibi güzel ahlak vasıflarını insani toplumda yücelik, yükseklik ve ileri gitmeyi gerekli kılan bir din... Doğum kontrolüne davet yaygın bir hal aldığı zaman cemiyette o dinin sabır göstermesini mi istiyorsunuz?islami topluluğun selametini istiyen ve onları en aziz varlık kabul eden bir din... Dört bir taraftan hazırlık ve malzeme bakımından kendilerinden kat kat daha fazla bolluk içerisinde olan düşmanları tarafından çevrilen müslümanların sayısındaki noksanlığın daha da artmasına sebeb olan ve böylece kendilerini müdafaa edecek kuvvetlerine kötü tesirler bırakan harekete karşı o dinin susmasını mı arzu ediyorsunuz? Bütün bu sorulara mücerret akıl, kendi kendine cevap verebilir. Ben bunun hakkında Allah’ın ayetlerinden ve Rasulün sözlerinden bahsetmeye hacet görmüyorum.

“Dualarımın sonu, alemlerin rabbi olan Allah’a hamd’dir.”

 

DOĞUM KONTROLÜ HAKKINDA

İLMİ BİR TETKİK

 

Prof. HURŞİT AHMET

Karaşi Üniversitesi

 

Bu gün bir takım mallar ve enerjiler genel olarak şark memleketlerinde bilhassa İslam milletlerinde doğum kontrolü hareketinin yayılması veya doğumun tahdidi için cömertçe sarfedilmektedir. Bu yüzden bir çok memleketlerde bu hareket dini, ilmi ve fikri münakaşa ve münazarlara konu olmuştur. Biz her ne kadar bu hareketin bir yönünü nazariye olarak kabul etsek de etmesek de netice değişmez. Münazara ve münakaşaların, bütün halleri ile hedefi tayin etmeye doğru sürüklediğinden de zerre kadar şüphe yoktur ve bu bir gerçektir. Muhtelif delillerin karşılanması ve müteaddit görüşlerin çarpışması doğruyu bulup onun yolundan gitmek için beraber olma fırsatlarını çoğaltır. Vefakar dost, Allah’ın kendisine verdiği fikri mevhibe ve ameli kuvvetlerden yardım alarak emniyetle ve bütün ilişkilerden ayrılarak Allah’a bağlanmakla beraber yolu zor olan, başkalarına benzemeye çalışma ve taklit yolunu tutma halinden razı olmıyan kişidir.

Ne kadar çirkin bir hal, yazıklar olsun! İslam aleminde batıya uyan ve her türlü iş ve faaliyetlerini ancak garbın gözüyle inceleyen bir sınıf meydana gelmiştir. Onun sahte medeniyeti ve şaşaalı hali -Allah’ın kendisine verdiği akli ve fikri hürriyetlerinin her biri ile onların renklerine boyanması cihetiyle- o sınıfa fitne olmuştur. Kendi nefsi için çalaşıp uğraşmayı tercih edeceği yerde batıyı taklide ve onlara benzemeye çalıştılar. Günlük hayatında kendi akliyle düşünmeden körü körüne batıya uymayı sevdiler. Böyle körü körüne taassup ve taklit, hususi yönden dindar tabakalarda bulunmaz. Ancak bunlar kendilerini münevver sayan, devrin medeniyetive yeni kültürü ile öğünenler arasında fahiş bir surette yaygın olarak bulunmaktadır. Onlar çalışmaktan bahsediyorlar. Fakat onların esas maksatları islamı batının kalıpları içerisine sokmak, onlara uygun bir hale getirmek ve onu ancak kendi istikametlerinde yürütmektir. Hakikaten onlarda tam anlamıyla çalışmak diye bir şey yoktur. Onlar ancak batının kafasıyla düşünüyorlar. Ancak onun diliyle konuşuyorlar, şuursuzca onun yolunu tutuyorlar. Biz batıyı iyi kötü kabul ve reddetmeye layık her şey onda mevcut olduğu için düşmanlık yapmıyoruz. Ancak bize gereken şey, onun tarafından gelen her şeyi kendi gözümüzle tetkik etmek, onun hakkında ancak kendi aklımız ve fikrimizle düşünmek ve hayat yolumuzu ancak Allah’ın bize bahşettiği fikir ve görüş kuvvetlerinden istifade ederek ayırt etmektir. Çünkü taklit ve körükörüne başkalarına benzemeye çalışmak,ancak medeniyetin gerilemesine ve fikir hayatının ölmesine sebep olur.

 

DOĞUM KONTROLÜ İÇİN ESAS,

İKTİSADİ MÜŞKÜLLER MİDİR?

 

Doğum kontrolünü destekliyenlerin delil göstermek istedikleri şeyin esası iktisadi müşküllerdir. Onlar bu noktadan hareket ederek insanlara, nüfus çokluğundan meydana gelen iktisadi müşkülleri yenmek için gebeliğe mani olma yollarına uymalarını söylüyorlar. Ancak bu konuda karşılaşmış olduğumuz bir soru var: Bu hareketin yeni dünyada bu kadar yayılıp ilerlemesinin sebebi sadece iktisadi müşküller olduğu bir gerçek midir?Tarihi tetkik ettiğimiz zaman geçim vasıtaları ile doğum kontrolü veya tanzimi arasında hiç bir alakanın mevcut olmadığı anlaşılmaktadır.

Evet, Malthus nüfusun iktisadi yönden müşküllerini halka anlattı ve onları uyarmaya çalıştı. Böylece nüfus artışına had koymanın zaruri olduğunu ilan etti. Burada zikretmeye değer şey, Malthus’un gebeliğe mani olma yollarına şiddetle muarez olmasıdır. Doğum kontrolü hakkında onun istediği şey, evlilik hayatında cinsi münasebetten uzak kalmak, nefsi kendi emri altında bulundurmak gibi ahlaki tedbirlere uymaktır. Onun hayatında ve ölümünden sonra garp memleketlerinde meydana gelen sınai ve iktisadi ilerleme oradaki her türlü hal ve durumları değiştirdi. Bunun için Malthus’un kavrayamadığı hayatın yeni yeni yönleri meydana çıkmıştır. Yani rızık kaynaklarının ve geçim vasıtalarının artması için sonrsuz imkanlar meydana gelmiştir.

Gerçekten Malthus, 1798 senesinde dünyayı geçim vasıtalarının azalma tehlikesi ile tehdit etmiştir. Fakat onun insanları uyarması ve korkutması, 19. asırda sanayinin gelişmesi ve fennin ilerlemesinden hasıl olan gerçekle, buz üzerindeki yazının eridiği gibi koybolup gitmiştir.

1898 senesinde yani Malthus’tan tam yüz yıl sonra Britanya iktisat Cemiyeti Başkanı Mr. Uleem Kourukes, tehlike çanlarını bir kere daha çaldı. “Rızık kaynaklarının azalışı korkunç bir surette büyük bir tehlike olarak meydana çıkacak ve 1931 yılına kadar kıtlık, kuraklık ve ölüm için bütün cesareti ile geniş çapta dünyaya taarruz edecek” demiştir. Ancak dünya, 1931 senesinde kendisini, istihsal azlığı müşkülüne karşılık istihsal fazlalığı (Over Production) müşkülleri ile karşı karşıya olduğunu hissetmiştir. Hakikat olan tek şey var, o da geçim vasıtaları ve nüfus sayısı hakkında bu gün bile hesabla takdir ettiğimiz rakamların ve istikbalden verdiğimiz haberlerin yanlış ve hatalı olduğu her defasında tesbit edilmiştir. Prof. Tesharles Wuleest ve Tesharles Gaueed diyorlar ki:

“Malthus’un nüfus artışı ve geçim vasıtalarının azalması hakkındaki nazariyelerini tarih desteklemiyor. Dünya memleketlerinden hiç bir memlekette bu memleketi nüfus artışı müşkülüne yöneltecek durumlar meydana gelmemiştir. Belki bazı memleketlerde -mesela Fransa gibi- nüfus artışı, cidden çok yavaş olmuştur. Ama diğer memleketlerin nüfus artışını zikretmeye değer. Her halde onların nüfus artış nisbeti istihsalin artış nisbetinden çok değildir.”

Bu fikri, Erick Roll de şu sözleri ile destekliyor:

“Şu inkar edilemez bir hakikat ki, dünyadaki iktisadi ilerleme Malthus’un nazariyesini tamamen yalanlamıştır.” dedikten sonra şöyle ilave ediyor:

“Cihan tarihini dosdoğru tetkik ettiğimiz zaman şu gerçeği müşahede ederiz:Batı memleketleri, istihsallerinin, artan ihtiyaçlara kafi gelmemesiyle ve geçim vasıtalarının azlığı yüzündün doğum kontrolünü tatbik edememiştir. Bu hareketin ilerleme devresi olan 19. asrın yarısından 20. asrın sonlarına kadar olan zaman ilmi, fenni ve iktisadi yönden bizzat Avrupa ve Amerika’nın fetret devresi olmuştur. Bu hareketi iktisadi müşküllerin doğurduğunu kabul edenler, kendilerinin tarih bilgisinden yoksun olduklarını bütün dünyaya ilan etmişlerdir.” Mesela aşağıdaki rakamlar, bu hareketin esası iktisadi müşküllerdir diyen iddianın hakikatını ortaya koyuyor:

Burada zikre değer şey şudur:Milli istihsaldeki bu artma bütün memleketlerde nüfus sayısındaki artışla birlikte meydana gelmiştir. Bu memleketlerde nüfus artışı ile beraber istihsal nisbetindeki senelik fazlalaşma da şöyledir:

Memleketler İstihsal nisbetindeki senelik fazlalaşma

İngiltere % 2,9

Amerika % 4,8

İsveç % 8,5

Fransa % 1,5

Bu rakamlar bütün açıklığı ile gösteriyor ki, kadının gebe kalmasına mani olma hareketleri, batıda geçim seviyesinin yüksek ve ilerleme zamanında zirai ve sınai istihsallerin de bir kaç senedi ilerleyip yükselmesinden sonra böylece yayılmış ve revaç bulmuştur. Diğer bir cümleyle, günlerde Avrupa iktisadi bir tehlike ile tehdit edilmiş değildi ve orada doğum kontrolünün yayılması için her hangi bir önemli iktisadi sebep de yoktur. Bu hal dünyanın bugünkü iktisadi durumunun aynısıdır. 1948 yılından bugüne kadar dünyanın gıda kaynaklarındaki fazlalaşma nisbeti senelik % 2,7 idi. Bu, onun nüfus sayısındaki artış nisbetinin düşük olmasından böyledir. Nitekim o fetret devrindeki senelik sanayi istihsalinin fazlalaşma nisbeti % 5 idi. Bu da onun nüfus sayısının artış nisbetinden üç misli daha fazladır.

Eğer şöyle denilirse, mademki Avrupa gebeliğe mani olma hareketlerinin yayılması için iktisadi sebep de yoktu, o takdirde bunun hakiki sebebi nedir? Bu soruya şu cevabı veririz:

Kanaatımıza göre bu hareketin Avrupa’da yayılmasının hakiki sebebi medeni ve içtimai meselelerdir. Başka bir şey değil. Avrupa’da kadın ve erkek arasındaki eşitlik esası üzerine kurulan medeniyet, bunların hürriyet var diyerek hayasızcasına karışmaları, kadın ve erkek bütün her kesin nefsi lezzetten mümkün olan en büyük derecede istifade etmeleri ve bununla beraber kadın-erkek arasındaki fıtrat cihetinden cinsi münasebet üzerine terettüp eden hallerden uzaklaşmaları... İşte bunların fıtri ve mantıki neticesi budur.

Baştan sona kadar batı tarihinde nüfus artışı müşkülü ancak ictimai ve medeni müşkül olarak görülür. Bu müşkülün, iktisadi hayatı ilgilendiren bir tarafı varsa o da “tahrip ve yıkıcılık” cihetidir, tamir ve yapıcılık ciheti değil. Çünkü “ana kucağı” ve “baba cesareti” arasında kuvvetli bir alaka vardır. Nitekim bunu Allah rahmet etsin büyük Allame Dr. Muhammet İkbal söylüyor. Mesela batıda yeni tetkikçilerden Prof. Hanser ve Prof. Keul gibi zatlar da iktisadi münakaşa ve mübaheselerinde bu gerçeği açıklamışlardır.

 

DOĞUM KONTROLÜ ve DÜNYA SİYASETİ:

 

Biraz önce dediğimiz gibi doğum kontrolü hareketlerinin geçmişte veya hali hazırda herhangi bir iktisadi esasa dayanmadığı meydandandır. Onun batı dünyasında bu kadar ilerleyip yardım görmesinin ve hüsnü kabulle karşılanmasının sebebi, medeni durumlar ve içtimai sebeplerdir. Batılıların, bu harektin doğu memleketlerinde yayılmasını istemelerinin sebebi de ancak siyasidir.

Tarih ilminden haberdar olanlar bilirler ki, nüfus artışının siyaset bakımından büyük önemi vardır. Bunun için dünya medeniyetlerinin hepsi yetişme ve gelişme devresinde, bütün gücünü ve gayretini, fertlerinin fazlalaşması için sarfeder. Bu yüzden tanınmış tarihçi Prof. Will Durant, nüfusun çok olmasını, medeniyetin ilerlemesinin en önemli şartlarından sayıyor ve yine Prof. Arnold da ayni şeyi kabul ederek insanlık medeniyetinin varlık alemine çıkması bu esasa dayanır diyor.

İşte böylece dünyadan gelip geçen bütün milletlerin, kendi nesillerini çoğaltmak için var kuvvetiyle güç sarfettikleri de bir hakikattır. Bunun aksine olarak nüfus azlığı müşkülü de ancak ınkıraz, fena ve zevala uğramış milletlerde meydana geliyor. Bu nüfus azlığı, tedrici olarak yavaş yavaş siyasi kuvvetin izmihlaline doğru yaklaşır. Siyasi kuvveti ağır ağır yok olmaya doğru giden milletin ise en sonunda gerilemesi, kaybolması ve dünya haritasından silinmesi kaçınılmaz bir netice olur.

Konfor, ilim, fen ve sanatta yeni Avrupa’nın son derece ileri olmasındaki sır nüfusunun çok olmasıdır. Prof. Albrano F. K. Organski Diyor ki, “Hür olarak Avrupa’nın yükselmesinde nüfus izdihamının kuvvetli tesiri ve büyük rolü olmuştur. Kuvvet yönünden Avrupayı birinci dereceli devlet haline getirmiştir. Bu bir taraftan iktisadi ve sanayi hayatını yürütecek amilleri hazırladıktan sonra Avrupa’da nüfus sayısının ziyadeleşmesinin (Population Explosion) bir neticesidir. Diğer taraftan da göçmenler, askerler ve işçiler, onun uzak yerlerdeki muhtelif devletlerin idaresini kendi emri altında yürütmesini ve bütün dünyaya yayılmasını sağlamıştır. Şöyle ki, dünyanın yarısı ve dünya nüfusunun üçte biri onun idaresinin emri altına girmiştir.”

Daha evvel söylediğimiz gibi Prof. Ourcansk, “dünya memleketlerinin en güzeli ve refah ve saadeti yerinde olanı, hiç şüphesiz nüfusu çok olan memleketlerdir. Nüfus sayısı devamlı bir şekilde fazlalaşırken onun refahı da durmadan artar” diyor.

Prof. Colin Clark şöyle söylüyor:

“İngiltere halkı, Malthus’u dinleyip, onun nüfus sayısı hakkındeki malum nazariyesini kabul etmekten kaçındılar. Onlar Malthus’a teslim olsalar ve onun nazariyesini kabul etselerdi bugün ancak 18. asırdaki orta tabakaları çiftçiler gibi olacaklardı. Britanya Birleşmiş Devletlerinin ve Birleşik Amerika Eyaletlerinin ilerlemesinden bir soru çıkmıyacaktı. Geniş çaptaki sanayi, istihsaldeki geniş talep, büyük pazar ve muvasalatın müessir nizamının kurulabilmesi, nüfus sayısının devamlı olarak artması sayesinde mümkün olacağı tabii ekonominin gerektirdiği bir şeydir.”

Nüfus sayısının siyasi ve iktisadi yönden muhtelif ehemmiyetleri vardır. Şimdi onların bazısına işaret edelim:

Bugün Asya ve İslam alemi nüfus kesafeti bakımından yeryüzünün en kalabalık olan yerleridir. Buna nisbetle batı memleketlerinin nüfusu çok azdır. Nüfüsun fazlalaşma yönü açıkça işaret ediyor ki, bu memleketlerdeki nüfusun fazlalaşma nisbeti istikbalde yakın bir zamanda noksanlığı artmasını doğuracak nüfusu az olmakla beraber batının geçen beş asırdan beri dünyadaki siyasi kumandası ve tahakkümünün esası doğuya ve siyasi zulmünü kullandığı milletlere karşı sahip olduğu fenni ve ilmi yüksekliğidir. Belki insanlar ilk sömürgecilik günlerini hatırlıyarak nüfusu az olmakla beraber batının dünya üzerindeki siyasi zulmünü ebediyete kadar muhafaza edeceğini zannetmişlerdir. Fakat hali hazırdaki durumları ve dünyadaki yeni hakikatlar bu hatalı görüşü yalanladı ve maskeyi yırtarak hakikatı gösterdi.

Batı memleketlerinin nüfusu devamlı bir şekilde noksanlaştığı için, siyasi kuvvetlerinde bir sönüş ve batış yolları gözüktü. Hususiyle Birinci Dünya harbinden sonra doğum kontrolünün içtimai ve siyasi yönden zararlarının faydasından daha çok olduğu fikri her tarafa yayıldı. Bunun için Fransa dünya siyasetindeki mevkiini yavaş yavaş kaybetti. İkinci dünya harbinden sonra Marshal Batan, Fransa’yı dünya milletleri arasındaki mevkiinden uzaklaştıran ve kuvvetini zayıflatan esas sebep hakkındaki itirafını ilan etti. Nüfus ve çocuk sayısının (Too Few Childreen) azlığı...

Yine bugün doğum kontrolünün kötü tesirleri İngiltere ve Batı memleketlerinde görülmeye başladı. İsveç, Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya’nın her biri bunun neticesinden şiddetle korktular. Nüfus sayısı hakkındaki ihtiyaç üzerine bir kere daha eğilmenin lüzumunu duydular. Bunun için onlar bu gün nüfus azalmasına karşılık onu fazlalaştırmak için devamlı surette emek sarfediyorlar.Ancak, Batı, bu çalışmaları ile beraber kendisinin siyasi mevkiini muhafaza edecek ve dünyada efendilik kürsüsünde bağdaş kurup oturmasınısağlıyacak nüfustan daha fazlasını istemiyor. Belki gözüyle görüyor ve hiç şüphe etmiyor ki, her ne kadar memleketin nüfusunu arttırmak için çalışsa da istikbalde doğuya ve İslam alemine mukavemet etmekten aciz kalacaktır.

Sonra batının doğu üzerindeki nüfuzunu ve efendiliğini bugün bile muhafaza eden ve doğunun en büyük gücünü sarfetmekle beraber kendisinden mahrum olduğu ilmi ve fenni bilgiler, yine doğu memleketlerinde bugün süratle yayılmaya başlamıştır. Bu bilgilerle beraber, söylediğimiz gibi doğu memleketlerinin nüfus batı memleketlerinin nüfus sayısından çok daha fazladır. O halde doğu memleketlerinin bu yüzden teknik ilimleri anlayıp, her türlü alet ve makinelerde eksersiz yaptıktan sonra, hala kendi işlerinde mahkum ve mağlup olarak kalmasına imkan ve ihtimal yoktur. Belki bu ilerlemenin tabii sevkiyle şu mecburi neticeye varacak; Batı dünyası hayatının son zamanlarda doğuya karşı takındığı efendilik durumunu kaybedecek, dünya kumandanlığı nüfusu çok olanların eline geçecek ve ayni zamanda oralarda teknik tecrübeler yapılacak ve harp manevraları olacaktır, dünya milletleri arasındaki mevkiini muhafaza etmek için batının zamanımıza yapmakta olduğu bu gibi şeyler esas gaye için tehlikelidir. Yani batı fenni bilgilerinin her tarafta revaç bulmasında zorluk çıkartmasiyle doğunun nüfusunun fazlalaşmasını sınırlamaya çalışıyor.

Biz, “bu boş laftır” demiyoruz, batıya karşı bir taraf tuttuğumuz da yok. Biz bunun doğruluğunu batının kendi yolları ile isbat edebilirz. Batıda basılmış pek çok kitaplar var. Bunların konuları, bu müşkülü, yani doğuda nüfus çokluğundan doğan meseleleri açıklıyor ve bunun kurtuluş çaresi ancak gebeliğe mani olma ve doğum kontrolü yollarına uymak olduğunu söylüyorlar. Batı kütüphaneleri bütün bu gibi kitaplarla dolu. Tabi bunlar batıyı ve batı devletlerini devamlı olarak tesir altında bırakıyor. Nitekim sömürme kuvvetlerinin çalışma yolları bunu vesikalarla tam manasıyla isbat ediyor. Frank Notistin, Amerika’da intisar eden “Harici Meseleler” Foreign Affairs mecmuasının “Harbden sonra Avrupa’da siyaset ve Kuvvet” (Politicsand and Power in post War Europe) başlığı altında yazdığı yazıda diyor ki:

“O takdirde doğu, batı ve orta Avrupa’daki milletlerden hiçbirinin tekrar dünyaya meydan okumasına imkan ve ihtimal yoktur. Almanya dahi, diğer Avrupa milletleri gibi nüfusunu dünyaya yayma ve yenilmez kuvvetlere sahip olma devresine girmiştir. Bu fenni ve ilmi ilerlemeler de nüfusu büyük bir süratle artan memleketlere kadar ulaşmıştır.”

Hakikaten asrımızın ikinci yarısında Asya’nın ve İslam aleminin nüfusunun fazlalaşması Avrupa’nın siyasi efendiliği için siyasi bakımdan büyük bir tehlike olarak hissediliyor ve korkuluyordu. Amerika’nın “Time mecmuası” 11 Ocak 1961 sayısında şöyle yazıyor:

“Amerika’nın nüfus problemi hakkındaki tavsiyeleri, bir hadde kadar, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki hallerin de değişmesinden meydana gelen ve hususiyle bu memleketlerin nüfusunun fazlalaşmasıyle dünyada kuvetli devlet haline gelmeleri yüzünden ortaya çıkacak neticeleri ve siyasi tesirleri anlamasının bir sonucudur.” Arnold H. Green de şunu yazıyor:

“Dünyadaki nüfus sayısı elli sene zarfında iki katına vardı. Bunun için iktisadi kuvvetlerdeki (Balance of Economic and Milittary Power) muvazene bozuldu. Bu yüzden dünyada şimdi çok zahmet (starin) çekilmektedir.” Arther Mc Cormaek bu konudaki çalışmalarının neticesini şu cümlelerle açıkça ilan ediyor. “İleri memleketlerdeki insanlar ilerlememiş memleketlerin nüfuslarının azalmasına teaccüb ederek hayrete düşüyorlar. Böyle onların devamlı bir şekilde ilerlemelerini siyasi selametleri ve yüksek hayat seviyeleri için her tarafı saran bir tehlike olarak görüyorlar.”Meek Carle, Batı memleketlerinin bu gidişini tenkit ederek diyor ki:

“Çok geçmeden Doğu dünyası yakın bir zamanda bu boş lafların hakikatını öğrenmiş olacak, sonra da onu batılılara aktarmıyacak. Çünkü o, geri memleketleri yok etmeyi hedef tutan yeni çıkmış bir sömürge çeşididir. Hususiyle siyah ırktan olan milletlerin açlığı ve zilleti... Beyaz ırktan olan milletler onların efendiliğini kendi üzerilerine alıncaya kadar hasır-altı edilmeyecek şeyleri arz edebilirz. Ancak şu kadar var ki, nüfus azlığı yüzünden yaptığımız müşahedeler, vicdanı veya doğru görüşü olan kimse kafidir.

Bu bahislerden şu çıkıyor:İstikbalde galip kuvvet, ancak, nüfusunu fazlalaştırmaya çalışan ve ayni zamanda fenni ilimlerle mücehhez milletlerin elinde olacaktır. Batının dünyadaki mevkiini, otorite ve efendiliğini, doğum kontrolünün ve gebeliğe mani olma hareketlerinin Asya ve Afrika’da yayılmasına çalışılmasından başka, ne koruyabilir? Bunun için bugün batı memleketleri, kendi nüfuslarını artırmaya çalışıyorlar. Fakat ayni zamanda onlar, doğum kontrolü ve gebeliğe mani olma hareketlerinin Afrika ve Asya memleketlerine tamamen yayılması için yanlarındaki en iyi hile yollarından istifade ederek durmadan uğraşmaktadırlar. Yazıklar olsun!Müslümanların pek çoğu onların bu laflarına katılmak için önde gidiyorlar. Bu zaman gözlü olan sabahın aydınlanması yakındır. İşte bununla beraber biz, batının tuzaklarına boyun eğdiğimiz ve onların boş laflarını tasdik ettiğimiz zaman ancak kendimiz yorulmuş olacağız.

Bugün bize aile fertlerini tanzimi veya aile planlaması hakkında ders veren çalışmalarında samimi arkadaşlarımızı o zaman elbette şefkatli ve merhametli bulacağız. Onlar bizim yurtlarımızı sömürüyorlar ve kelimenin tam anlamıyla bizim üzerimizde hakimiyet kurmaya çalışıyorlar. Allah rahmet etsin, Şarkın filozofu ve İslam şairi büyük allame Muhammed İkbal, başımıza ansızın gelecek bu tehlikeyi daha evvel sezmiş, İslam milletlerini uyarmaya çalışmış ve ondan korunmak için kuvvetli tedbirler almamızı söylemişti. Bizim için onun cümlelerinde, fikir ve işlerinde yeniliğe davet eden dersler vardır. O diyor ki:

“Bugün memleketimizde bulunanın hepsi veya yarın meydana gelecek olan şeyler, ancak, Avrupa propagandasının eserleridir. İnsanların gebeliğe mani olma cereyanına kapılmaları için ve onları bu hareketi kabule teşvik gayesi ile memleketimize bu konuda kitaplar ve diğer vasıtalar sel gibi akmaktadır. Batılılar kendi memleketlerinde ise, nüfus sayısının fazlalaşmamasını ve doğum nisbetinin yükselmesi için fenni güçten istifade ederek durmadan çalışmaktadırlar. Buna göre bu hareketin en önemli sebebi şudur:Avrupa’nın nüfus sayısı ancak kendisinin meydana getirdiği şartlara ve durumlara göre devamlı olarak noksanlaşmakta ve önemli bir şekilde düşmektedir. Bu gün buna güzel bir çare bulmak, Avrupa’ya zor gelmektedir. Bunun aksine olarak doğu memleketlerinin nüfusu ise devamlı bir şekilde fazlalaşmaktadır. Avrupa bu hali, kendi siyaseti için korkunç bir tehlike olarak değerlendirmektedir.”

İşte bunlar nüfus müşkülünün hakikatları ve doğum kontrolünün tarihi ve siyasi seyridir. Bana öyle geliyor ki, biz bu hareketi siyasi ve tarihi seyir ile beraber tetkik etmiyecek olursak onun hakikatını anlıyamayız ve nüfus sayısı hakkında kendimiz için doğru bir yol da çizemeyiz.

 

NÜFUS SAYISI ve MİLLİ MÜDAFAA GÜÇLÜĞÜ

 

Biraz önce nüfusun müdafaadaki önemine kısaca işaret etmiştik. Prof. Ourcanskey ne kadar doğru söylemiş.

“İstikbalde en büyük kuvvet, askeri efradı çok olan ordularda olacaktar.”

Harbde galib gelme amilleri hakkında vukuf sahibi olanlar bilirler ki, bu zamanda bilhassa atom silahlarının ilerlediği bir devirde gerek silahlı kuvvetlere vegerekse nüfus çokluğuna dayanan müdafaa şekli çok fazla ehemmiyet kazanmıştır. Birkaç sene evvel anlaşılmıştır ki, modern silahlar karşısında insanın hiç bir ehemmiyeti kalmamış ve inasanın muharebede kazanma gücünü kaybetmeye yüz tuttuğu meydana çıkmıştır. Fakat, bu fikrin doğruluğuna inanan insanlar bu gün azınlıktadır. Çin, Kore harbinde Amerika’yı acze düşürüp silahlarının karşısına çıkmadı mı?Sırf ordusunun çokluğu sebebiyle neler yapmadı?

Bunun için Amerika bugün, bizzat kendisi yeni asker nizamında kara ve çete kuvvetlerini güçlendirmek için son hamlesini yapıyor.

Mevzuu bahis ettiğimiz hususları İslam alemi açısından incelediğimiz zaman onun hali hazırda üç tehlike ile karşı karşıya olduğunu görürüz:

1- Biz, bugün bile batı sömürgeciliğine son veremedik. Onun hile ve tuzaklarından da kurtulamadık. Gerçekte her şeyimiz değiştiği gibi harp tekniğimiz de yep yeni bir tarza girdi. İsveç ve Bizerte hadiseleri, zayıflara dünyada yer olmadığını ve İslam aleminde emniyetli veya korunmuş yerlerin bulunmadığını bize hatırlatıyor. Eğer biz dünya milletleri camiasında kendimiz için emniyet, selamet, izzet ve şeref istiyorsak, siyasi kuvvetlerimizin ve gücümüzün seviyesini cidden yükseltmemiz lazımdır.

2- Bugün en büyük müşkülümüz siyonizm sömürgeciliğidir. Yahudi devleti bu gün çok çocuk yapmak ve diğer memleketlerdeki kendi soyundan olanları istemekle nüfusunu fazlalaştırma yolundadır. Bütün dünya yahudi sermayesinin artması için çalışıyor. Bu da onun asker kuvvetinin kat kat artmasına amil olan başka bir yoldur. Bunun için İslam aleminin müslümanları, bu lanetlenmiş siyonizm sömürgeciliğine karşı koyacak güç ve kuvvet hazırlayıp yığmalıdırlar.

3- Batı ve siyonizm sömürgeciliğinden başka, mevut komünizm sömürgeciliği, İslam aleminin birbirine girmesi için dünyanın pek çok yerlerinde asker ve silah bulunduruyor. Mesela İran, Pakistan, Irak ve Türkiye’nin sınırlarını şiddetle zorlamaktadır. Buna göz yumduğumuz zaman Allah korusun Türkistan’lı kardeşlerimizin uğradığı akibete bizim de uğramamız uzak değildir.

Bu yüzden İslam alemi için büyük önemi olan müdafaa kuvvetlerini hemen hazırlamak lazımdır. Bu yüzden islam alemi kendisinin bu durumlarını göz önünde bulundurarak batı dünyasına benzemek için milleti helake ve intihara götüren yolları terketmelidir.

Nitekim batı dünyası da bu durumlar hakkında uzun uzun düşünmelidir: İsam alemi, kendisiyle komünizm arasında doğu cephesinde biricik engeldir. Bütün komünizm dünyası nüfusunu artırmak için elinden gelen gücü seferber etmektedir. Rusya ve Çinde olanlar, hali hazırdaki nüfuslarına nisbetle sayılarını ellerinden geldiği kadar fazlalaştırmaları için baskı yapmaktadır. Belki, komünizm, bütün dünya milletleri komünist olmakla, nüfus sayısına had koymaya lüzum görmeden bütün ihtiyaçlarını kendi kendine giderebileceğini zannetmektedir. Kapitalist aleminin doğum kontrolüne elbette ihtiyacı vardır, ama komünist dünyası bunu yapmıya mecbur değilir. Kuruşçev şöyle diyor:“Şu anda mevcut olan iki yüz milyon nüfsumuza yüz milyon daha ilave edildiği zaman bu sayı, sonunda kafi bile gelmiyecektir.”Bu gibi durumları göz önünde bulundurarak batı dünyası nefis muhasebesi yapmalıdır. İslam alemini zayıflatan çalışmalarından vazgeçmelidir. Çünkü o, biraz önce söylediğimiz gibi kendisiyle komünist dünyası arasında biricik engeldir.

Yine Avrupa’nın müdafaa nizamına bakacak olursak, Rusya’daki ile beraber bütün memleketlerin nüfus sayısının 324 milyon olduğunu görürüz. Komünist dışı memleketlerin nüfusu ise 302 milyondur. Bütün dünyayı nazarı itibara alalım, komünist asker mıntıkalarının nüfusu da, tarafsız miletlerinki ile beraber 1700 ve 1800 milyon kişi arasındadır. Komünist ordularının çoğalma yolunda, komünist dışı ordularının da doğum kontrolü yolunda olmaları cihetiyle bu muvazene tehlikededir. Bu komünist ve komünist dışı iki ordu arasındaki muvazene çok geçmeden dengeye gelecektir. Yine çok geçmeden batı ordularının müdafaa hattı korku ile beri tarafa kayacaktır. Bunu anlamak için orta zekaya bile ihiyaç yoktur. Kendi nefsinin salahı için batı, bu davayı acele menfaat açısından ele almamalıdır. Ancak ona gereken şey, uzun yerlere kadar varan tesirine riayet hakkında bugün gütmüş olduğu siyasetini terketecek ve bu tehlikeye karşı kuvvetli görüşüyle silahlanmaya bakacaktır.

 

İKTİSADİ GERÇEKLER

 

Daha evvel söylediğimiz gibi doğum kontrolü meselesi iktisadi bir ihtiyaçtan doğmamıştır. İktisadı ilgilendiren tarafları vardır. Onun için biz bunların iktisadi yönünü ele almalıyız. Bu konuda ilk defa zikre değer şey şu:Çok zaman nüfus artışı iktisadi yönden faydalı olmuştur. Çünkü her insan dünyaya geldiği zaman onun yalnız midesi yoktur, rızık kazanmasına yardım edecek zekası, iki ayağı ve iki eli de vardır. Midesi ona ihtiyaçlar doğursa da, bu beş uzuv da o ihtiyaçları gidermek için çalışır. İktisat alimlerinden bir grup “geri kalmış memleketlerde sanayinin gelişmesine tesir edecek şeylerin en faydalısı nüfus çokluğudur.” hakikatını destekliyorlar. Çünkü bu durum o memleketlerin istihsalinde müessir talebi (Effecti ve Demand) ve sayısız işçileri (abaur) üzerine almaktadır. Nitekim nüfus sayısındaki devamlı fazlalaşmanın, talebin çoğalmasına ve ilerlemenin muhafaza edilmesine büyük faydası vardır. Hatta ileri memleketlerin istihsalinde kesat ve sürümsüzlük devresi diye bir devri meydana gelmez. G. M. Keynes Prof. A. L. Hansan, Dr. Colin Clark, Prof. G. D. H. Cole ve batıda diğer iktisat alimlerinden bazıları bu görüşleri ileri sürüyorlar. Ekonomi tarihi de onların bu fikirlerini destekliyor.

Burada zikretmeye değer ikinci şey şudur: Bu gün bütün dünyada mevcut olan rızık olan kaynakları ve geçim vasıtaları yalnız hali hazırdaki nüfusun ihtayaçlarını gidermez. Belki bunun olarak dünyanın tasavvur edilebilen en çok nüfusunun ihtiyaçlarını bile gidermekten çok daha fazladır. Ancak iyi ve tam bir yolla tavarruf edilmediği için boşu boşuna zayi olmaktadır. Nitekim Colin Clark da inkarı mümkün olmayan ve değişmiyen bu hakikatlar hakkında fikirlerini açıklamaktadır.

Prof. G.D. Bernal bu konuda hususi araştırmalarından sonra aynı görüşe varmıştır.

Bu konuda izaha değer üçüncü şey de şudur: Doğum kontrolü öncülerinin dünyadaki nüfus sayısı hakkında arzettikleri rakamlar ve sayılar bir hadde kadar doğrudur ve güvenmeye layıktır. Ancak şu kadar var ki, bu rakam ve sayılara dayanarak elde ettikleri sonuçlar tahminidir. Nüfus sayısı ilmi (Demgoraphy) şu anda bile daha ilk devrelerini atlatmamıştır. Onun araştırması henüz istikbal hakkında güvenilir, kat’i bir sayıyı takdir etme esası üzerine dayanan şeye ulaşmamıştır. Kendisi hakkında söz söylemek mümkün olan en yakın yarın bile en uzaktır.

Uzun zaman sonra dünyada veya her hangi bir mıntıkada nüfus sayısının ne kadar olacağını takdir edip söylemek hayalden başka bir şey değildir.

Hatta bu ana kadar bile kendisine dayanarak nüfus sayısı hakkında bir şey söyliyebileceğimiz bilgi vasıtaları elimizde mevcut değildir. Nitekim nüfus sayısını artıran pek çok sebebler şimdi bile bilinmemektedir. İlmi tetkikler de haliyle henüz daha tamam olmamıştır. Mesela Dr, Arnold diyor ki: en yüksek şerefe yükseldiğinde dünyadaki 23 medeniyet arasından 21tanesinin nüfus artışının nisbeti kendi kendine azalır. Tarihi tetkik ettiğimiz zaman nüfus sayısının tabii olarak artışının bu fikri desteklediğini görürüz. Raymond Pearl makalelerinin birinde şöyle yazıyor:

“Dünya bölgelerinden birinde sanayi ilerleme, medeni gelişme ve nüfus kesafetinin-bu, iki evvelkinin bir neticesi gibidir. -derecesi kadar toprağın verimi azalır, nüfusun artış nisbeti de düşer. Bu hal bir kaç bölge müstesna bütün dünyada bu ana kadar vukua gelmiş bir gerçektir.”

Dr. Mide ve Dr. F.R.S. konferanslarında 1959 senesinde nüfus sayısının karşılaşacağı müşkülleri uzun uzun bahsettiler ve Birleşmiş Milletlerin resmi raporlarında zikredilen şeyleri de söylediler. “Gelecek asırdaki nüfus artışı nisbeti, geçen asırdaki nüfus artışı nisbeti kadar olacak diye düşünmek doğru değildir.” Bu rapor şöyle devam ediyor: “Hali hazırdaki ölçülerimizi istikbaldeki uzak bir geleceğe kadar götürmek ahmaklıktır.”

Bu rapor, Ölçülerin ancak asrımızın sonuna kadar meydana gelecek hadiselere şamil olabileceğini zararsız görmektedir. Başka bir grup alimler de şu fikri ileri sürüyorlar. Ancak gelecek on, on beş sene hakkında bir şey söylemek ve bu zamandan haber vermek mümkündür. Bu müddet zarfından daha fazlası hakkında bir faraziye söylemek, düşüncelerimize ve tedbirlerimize zıttır. Bu bahsi psikoloji alimlerinden biri şu cümleleri ile topluyor:

“Halk, nüfus sayısı hakkında bir şey takdir etmeye ve bir söz söylemeye pek az ehemmiyet vermiştir. Bunun sebebi ise, bu haberlere ve sözlere itimat edenlerin sayılarının az olmasıdır. Nüfus sayısı hakkında bilgisi olmıyan alimler arasındaki (Non Demographers) umumi görüş şu: Bir zamanlar nüfus sayısı ilminin istikbalin hadisleri hakkında verdiği haberlere itibar etmek caizdir. Fakat bu gün kelimenin tam anlamıyla, insanlara bu konuda yeis ve ümitsizlik musallat olmuştur.”

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, ekonomik tedbirler alma bakımından istikbaldeki nüfus sayısı hakkında, onun azalıp çoğalacağını ve ne kadar olacağını takdir edip söylemek gerekir. Ama gazetelerin alışkınlıkları gibi 600 sene sonra yeryüzünde ayak basacak yer kalmıyacak dememize hiç bir sebep yoktur.

Bu mevzuda anlatmadan geçemiyeceğimiz dördüncü bir husus da şudur: Nüfus sayısı müşkülüne iktisadi yönden baktığımız zaman onun iktisadi hayat statüsü ile yakın bir ilgisi olduğunu görürüz. Batı iktisadi hayatı için, kendi durumuna münasip hususu bir düstur koymuştur. Bu düstur, geniş çapta sermaye merkezi üzerine kurulmuştur. Batı her türlü gücünü sermayeyi çoğaltmak ve işçileri azaltmak için sarfetti. Bugün iktisat aleminde bu gibi saniyelere “Keşif sermaye sanayii” (Capital Intensive Indüstry)denilmektedir. Ekonomi hayatının bu gibi statülerde işçilere olan ihtiyacı devamlı olarak azalır. Nüfus sayısı arttıkça da işsizlik meseleleri baş gösterir. Ekonomi hayat statüsü sermaye merkezi esasından başka bir şey üzerine kurulursa o zaman orada ebediyyen işsizlik meselesi diye bir durum meydana gelmez. Bizim için Japonya’nın ekonomi hayatında, söylediklerimizin doğruluğuna delil olacak en güzel örnekler vardır. Japonya ekonomi hayatın stütüsü ile sanayideki sermaye kesafetinin bağdaşmadığını hissetti. Çünkü orada sermaye azlığı ve işçi çokluğu vardı. Bu yüzden Japonya sanayinin merkezsiz, kısa çaplı esas (small Scale Indüstry) üzerinde ilerlemesi için imkan nisbetinde güç sarfetti. Bunun neticesinde Japonya sanayisi keşif işçi (Labour Intansıve) zümresine sahip oldu. Nüfus sayısının artışının nisbeti yüksek olmakla beraber orada nüfus fazlalaşmasının müşkülü ve işsizlik müşkülü gibi şeyler doğmamıştır.

Japonya’nın yüz ölçümü Pakistan yüz ölçümünün yarısı kadardır. Sonra onun bütün yüz ölçümünün % 83 ü gibi büyük bir sahası yanar dağ sıraları ile kaplıdır ki, buralar kullanılmamaktadır. Böylece onun kullanmaya elverişli sahası bütün Pakistan sahasının ancak % 8 i kadardır. Bununla beraber Japonya nüfus sayısını cidden yüksek bir seviyede muhafaza etmektedir. Onun nüfusu Pakistan’ın nüfusundan daha çoktur. İktisadi gücünü de kendi istihsaliyle Amerika ve Britanya çarşılarına hükmedecek kadar ilerletmiştir. Bütün Avrupa halkı toplu olarak onun iktisadi gücünün karşısına mukavemet etmek için çıkamaz. Belki onun her türlü kuvveti, siyasi yönden bile bütün batı alemine meydan okuyacak dereceye yükselmiştir.

Bu bize, nüfus meselesini sathi olarak tetkik etmenin doğru olmıyacağını göstermektedir. Nüfus sayısına münasip ve muvafık olsun diye ekonomik hayatın terakkisi için çalışıldığı zaman iktisadi bir müşkülün doğmadığı gibi nüfus artışı müşkülü de ebediyyen meydana gelmiyecektir. Eğer bu gün dünyada fakirlik ve ihtiyaç meseleleri varsa bunun sebebi bizim hatalarımız ve kusurlarımızdır. Şimdi okuyucuların dikkatini bu konu ile ilgili olan bir kaç gerçek üzerine çekmek istiyorum.

a) Biz hali hazırda elimizde mevcut olan vasıtaları doğru bir şekilde ve tam olarak kullanamamaktayız. Dünyada vasıtalar, ihtiyaçtan çok daha fazlasıyla mevcuttur. Fakat insan azmini yitirmiş, çalışkanlık sıfatını kaybetmiştir. Bu yüzden bunlardan gereği kadar istifade edemiyor. İşte bu hal, dünyadaki fakirlik ve işsizliğin en esaslı ve en büyük sebebidir.

b) İlahi nizam her mıntıkaya, insanın muhtaç olacağı vasıtaları yerli yerine koymuş, bütün dünya bir “birlik” menzilesinde olması cihetiyle onları taksim etmiştir. Onun mıntıkalarından herhangi mıntıka bütün ihtiyaçlarını yalnız kendi başına temin edemez. Fakat dünyanın tüm olarak vasıtaları, bütün nüfusun ihtiyaçlarını gidermeye kafidir. İnsan bu dar görüşlerden uzak olmalı. Bu gibi müşkül meselelerde değil, bütün dünya esasları üzerinde fkir yürütmelidir. Biz bir takım sebepler yüzünden, bir memleketin bütün ihtiyaçlarını yalnız kendi toprağından temin etmesini zaruri görmüyoruz. Bu görüşe, yeryüzün bütün mamur yerlerine göre itibar etmemiz lazımdır. İşte böylece yeryüzü vasıtlarının her birini bütün insanların salahı, rahatı ve saadetı için kullanmamız mümkündür.

c) İnsanın dar görüşünün bir neticesi olarak bu gün, servet taksimleri doğru ve adalet esasları üzerine olmamıştır. Mesela pek çok mıntıkalardaki istihsal edilen maddeler zayi olup gidiyor. Halbuki bu maddeye ihtiyacı olan başka mıntıkalar vardır. Ama onlara verilmiyor, yok ediliyor. Bizim memleketimizde ve diğer doğu memleketlerinde “nüfus çokluğu” ve “istihsal azlığı” diye yaygara koparanlar, gerçekten bugün batı dünyasının ve hususiyle Amerika’nın şikayet ettiği hakiki müşkülü bilmiyorlar. Onların şikayet ettiği müşkül ise istihsal çokluğu (Over Prudiction) ve bunları tükedecek yolların keşfedilmesidir. Mesela Amerika hükümeti yalnız fazla olan patatesi dağıttığı ve düşük bir fiatla sattığı için her sene 300 ve 400 milyon dolar civarında para harcamaktadır. Yesin diye domuzlara verilen büyük miktardaki üzümün de fiatı yüz milyon dolara baliğ oluyor. Amerika fiatı yirmi bin milyon dolara uluşan fazla ticaret malı oluduğunu belirtiyor.

Mesela bazıları:

Ticaret Malı Ne kadar Olduğu Fiatı

Pamuk 5 milyon balya 750 milyon dolar

Buğday 400 >> bişil 900 >> >>

Darı 600 >> >> 900 >> >>

Kuru Yumurta 185 >> kilo 900 >> >>

Tere yağı 206 >> >> 100 >> >>

Süt Tozu 722,5>> >> 60 >> >>

Birleşmiş Milletlerin ziraat ve gıda tanzimi sayımları gösteriyor ki, dünyada tüketilmiyen zahireler devamlı olarak çoğaltmaktadır. Mesela yeryüzünün muhtelif yerlerinde milyonlarca ton gıda maddeleri ve diğer maddeler sarfedilemiyor. Onları sadece muhafaza etmek için bunca dolarlar harcanmaktadır. Bu böyleyken diğer pek çok mıntıkalarda da ihtiyaç ve fakirlik mevcuttur.

Allah aşkına söyleyiniz, durum böyle olurken dünyadaki nüfus çokluğundan ve geçim vasıtalarının azlığından şikayet etmemiz doğru mudur?Zannederim şu cümleler Şekspir’in olacak:

(The fault, dear brutus is not in our Stars, but in ourselvas, that we are underlings)“Fesat ve hayvanlık bizim yıldızlarımızda değil, ancak kendi nefislerimizdedir. Onun için biz, rezil kimseleriz.”

Hali hazırda dünyadaki mevcut ekonomik sıkıntılara ve geçim müşküllerine sebep batılıların yanlış yolu tercih etmeleri ve görüşlerinin kısır olmasıdır. Batı bir taraftan piyasadaki değerini muhafaza edebilmesi için fazla istihsali insanların istifadesine müsaade etmiyerek telef ediyor. Diğer tarftan da bütün vasıtalarını üretmek için sarfediyor. Batı elde edilen mahsulü tohum için kullandıktan sonra geri kalanını bol bol sarfediyor. Böylece malları zayi ediyor. Prof. Lynduse burada şunu söylüyor.

“Enaniyet ve kibir hastalığına tutulan batılıya bir hal olmuş... Rızık kaynaklarından silolarda saklanabilecek istihsal ürünlerini depo ederek kullanmaya onun kabiliyeti kalmamıştır.”

d) Hiç şüphesiz doğu memleketleri çalışmamaları ve tembel olmaları yüzünden gerilemişlerdir. Fakat batı da onun toprağının verimini ve tabii kaynaklarını sömürmekle doğunun omuzlarına ağır bir yük olmuştur. Bunun neticesi olarak doğunun fakirliği daha da arttı ve geçim müşkülleri şiddetlendi. Uzakta olan, yakında bulunan herkes bilir ki, batı sömürgeciliği, geçen bir asır boyunca durmadan bu memleketlerin kanını emmiştir. Nitekim şimdiye kadar ve istiklallerine kavuştuktan sonra bile Afrika memleketlerinin kanını da emmiş ve hala da emiyor. Burada uzun uzun onları anlatmaya lüzum yoktur. Gerçekten batı, memleketlerin vasıtalarını birkaç yoldan kullanmaktadır. Kararsızlık yüzünden bu memleketlerde ticaret mallarının fiat değerlerinin tam bir nizam üzerinde bulunmadığını bu konuya bir misal olarak verebiliriz. Gerçekten batı memleketleri kendisine lazım olan ham maddeyi satın aldığı halde bunların fiatlarını piyasa kararlaşıncaya kadar belli etmemektedir... Bu yüzden Afrika ve doğu memleketleri ham maddelerini çok zaman ucuz bir fiatla satmak mecburiyetinde kalıyorlar. Mesela batı Afrika memleketleri kakao fiatının düşmesi yüzünden 1956 senesinde bir yılda 620 milyon dolar zarar etmiştir. Bunun bir kilosu 1954 yılında 140 kuruş idi. 1956 senesinde 65 kuruş oluncaya kadar düştü. Nitekim Güney doğu Asya’da kauçuk fiatının istikrara bulmamasından yılda bir miyon dolar ziyan etmişti. 1954 senesinde bunun bir kilosu 140 kuruş idi. 1957 senesinde 58 kuruşa düştü.

Bütün bu hakikatlara baktığımız zaman müşküllerin hepsini insanın kendi eliyle meydana gtetirdiğini görürüz. Bu mezkur iki misalden anlaşılıyor ki, ticaret malları, fiat istikrar buluncaya kadar bırakılırsa , batı memleketleri de doğu ve Afrika memleketleri üzerine bu malların satılması hususunda bir baskı yapmasa, Doğu ve Afrika memleketlerinin bu vasıtalarının her birini zamanında sarfetmekle ekonominin ilerlemesi için istifade etmek mümkündür. Hiç şüphesiz geri kalmış memleketlerdeki sermaye azlığı, iktisadi ilerleme bakımından büyük bir mani teşkil etmektedir. Fakat bu sermaye azlığının sebebi nedir?Sabah akşam sermaye azlığından dert yananların işleri ile bunlar arasında kuvvetli bir alaka vardır. Bunun için batılılar, şark milletlerine çocuk doğumunun artışına had koymanın lüzumunu söylüyorlar.

e) Bugün dünya vasıtalarının pek çoğu gelecekteki harp hazırlıkları için sarfedilmektedir. Bununla beraber bu vasıtaların hepsinden veya bir çoğundan iktisadi hayatın ilerlemesine hizmet hususunda istifade etmek mümkün olsa çok geçmeden dünyadan fakirlik ve işsizlik kabusu kaybolup giderdi. 1950 ve 1957 seneleri arasındaki sayımlara dayanarak, bu senelerde harp hazırlığı için yılda 90 000 dolar harcandığını söyliyebiliriz. Bernall, bu konuyu uzun uzun anlattıktan sonra şöyle diyor:

“Bu meblağlar, bütün geri kalmış memleketlerin fiilen çabuk ilerlemesi için muhtaç oldukları vasıtalardan çok daha fazladır.”

İşte bunlar bugün dünyada mevcut olan iktisadi çöküntü, fakirlik ve ihtiyaç fazlalığı gibi şeylerin esas sebeplerinden bazılarıdır. Nüfus müşkülü için insan neslini sınırlamak uygun ve faydalı bir hal yolu değildir. Bu müşküller, zikrettiğimiz bu sebeplerin kaybolmasiyle meydana geliyor.

 

DOĞUM KONTROLÜ İNSANLIĞIN

MESELELERİNİ ve PROBLEMLERİNİ

HALLEDEBİLİR Mİ?

 

Ümit ederim ki, doğum kontrolü hakkında anlattığımız bahislerden, doğum kontrolünün hem akli ve hem de dini yönden ilahi kanunlara muhalif olduğunu okuyucularım anlamışlardır. İslamın esasaları ve hükümleri ile bağdaşmıyor. Eğer İslam, ona biraz müsaade ediyorsa, bu, ancak müstesna durumlarda ve şahsi ihtiyaçlara göredir. Önemli ve büyük işlerin tahakkuku için Alah’ın kanunu bunda biraz kolaylık yapmıştır. Bu istisnai durumlarda fertlerin, gebeliği önleme yoluna baş vurmaları onlar için bir vazifedir. Ancak onlar Allah huzurunda mesul olduklarını göz önünde bulundurarak ve doktorun teşhisten sonra verdiği rapora göre hareket ederler. Ama Allah’ın kanunu, geniş çapta ırkçılık propagandası yaparak ve sırf nefsin haz duyması için bunu yapmalarına asla müsaade etmez. Doğum kontrolünün nefiste, ahlakta, cemiyet, siyaset ve ekonomide meydana getirdiği zararlar da esas gayeyi kökünden baltalıyor.

Bunun fevkinde olarak İslam aleminde, belki bütün insanlık aleminde uzun zaman geçmeden bu doğum kontrolü hareketinin muvaffak olacağını yazmanın muhal olduğunu ispat eden açık gerçekler vardır. Bunun ancak maddi esaslarla muvaffak olabileceğini düşünmek tahakkuku mümkün olmıyan bir şeyi kabul etmektir. Nitekim o en sonunda gayesine ulaşamamış olmasiyle insana üzüntü veren sadece bir günah bırakacaktır. Burada okuyuculara bir kaç gerçek arzetmek istiyorum:

1- Haddi zatında gebeliğe mani olma işi müsbet bir şey değildir. İnsan buna kapılmakla müşküllere karşı sebat yolunu, belki o bu haliyle düşmanına sığınma gibi bir yol tutmuştur. Bu gerçekten menfi bir şeydir. Onun bizim müşküllerimizden herhangi bir müşkülü halletmiye gücü yetmesi muhaldir. İnsanın muhtaç olduğu şey ”ekmek” tir, “gebeliğe mani olma tabletleri” değil. Evvelinden sonuna kadar onun bütün hareketi menfidir. Bize iktisadi müşküllermizi yok edecek herhangi bir hal yolu göstermiyor. Bunun için bu hareket gayesine ulaşsa bile bize iktisadi yönden hiç bir fayda sağlıyamıyacağını açıkça söyliyebiliriz. Biz bundan sonra, daha önce nasılsak öyle kalacağız. Belki yorucu yeni müşküllerle karşı karşıya geleceğimiz de bir gerçektir.

2- Biz her ne kadar iyi niyetli olsak ve mallarımızı bu uğurda harcasak da bu hareketin neticeleri en az elli sene sonra meydana çıkabilecektir. Bunun neticeleri Avrupada bile ancak uzun zaman sonra ortaya çıkmıştır. Bu yüzden iktisadi hayatımızda acilen bir değişiklik meydana getirmesi mümkün değildir. Umulur ki onun bazı neticeleri uzun zaman sonra ortaya çıkabilir. Fakat biz Lord Keynes’in dediği gibi uzun zaman sonra olacaklardan ancak şunu biliyoruz: “Hepimiz öleceğiz” (İn the long run We all sahll bedead.)

3- Gebeliğe mani olma yalnız iktisadi veya tıbbi yönden meşru olmıyan bir şey değil ki dilediğimiz zaman bütün dünya milletlerine onu neşretmemiz mümkün olsun. Bunun gayesinde muvaffak olabilmesi için hususi şehirler topluluğu lazım. Bilhassa ictimai ve ahlaki durumlar da müsait olmalıdır. Horace Belshaw diyor ki:

“Uzun zaman sonra (many decades) doğum nisbetinin düşmesi gebeliğe mani olma içi yapılan propagandaların meydana getirdiği bir şeydir. Bu propagandalar ise fikir ve görüşleri yavaş yavaş tahakküme başlar. Fakat işlerin seyrinden anlıyoruz ki yeryüzünde diğer ictimai ve iktisadi değişiklikler ona muvaffak olma şartlarını kolaylaştırmadığı müddetçe bu gibi propagandaların tesir icra etmesi muhaldir.” dedikten sonra yazar devam ediyor.

“Doğum kontrolünün selametle yürümesi için yapılan talim ve propaganda vasıtalarının kısa bir zamanda semere vermeleri mümkün olunca bir çok ekonomik zorluklar ve teknik müşküller kuvvetlenmiş ve tesirini göstermeye başlamıştır. Nitekim batıda bu hal dahi meyvesini hemen vermiştir.”

Horace Belshaw sonra şu neticeye varıyor:

“Buraya kadar söylediklerimizin neticesi olarak şuna inanabiliriz ki, insanın tuttuğu yolda kazanmış olduğu alışkanlıklarını hakkıyla söndürebilmemiz (oualified optinists) ancak uzun zamanla mümkündür. Hakikaten biz doğum nisbetinin düşmesi hakkında kötümseriz. (Onalified Pessimists) Biz bunu gelecek yıl yirmi veya otuz sene zarfında ölüm nisbetinin düşmesiye anlıyoruz.”

Bu yazar bütün bunlardan sonra bize şunu gösteriyor: Ekonomik müşküllerimizi yenmek için doğum kontrolünden başka silahlarla silahlanmamız lazımdır.

Doğum kontrolünü desteklemekte aşırı gidenlerden biri olan Charles Darwin, Nüfus sayısının baskısı (The Pressure of Population) adı altında yazdığı makalelerden birinde şöyle diyor:

“Gebeliğe mani olma hareketlerinin her tarafa yayılması için devamlı olarak emek sarfetmeliyiz. O zaman milyonlarca fertler arasında hesap etmediğimiz şeylerin bile bu değişiklikler gibi elli seneden daha evvel tam manasıyle meydana çıktığını görürüz. Bu konuda yapılan tecrübeler gerçekten bizi uğursuzluğa ve ümitsizliğe götürmüştür. Hiç şüphesiz bu işler bizden destek ve kuvvet beklemektedir. Fakat hal böyle olunca elli yıldan sonra olsa bile dünya nüfusunun az bir kısmında dahi ebediyyen bir tesir yapamıyacaktır.”

Bu konuda Mice Carmic’in görşü de şu:

“Bazı bölgelerdeki memleketler tıbbi yardımların az olduğundan şikayet ediyor. Bir çok bölgelerdeki memleketler ise tıbbi yardımlardan tamamen mahrum olduklarından şikayetçi. Buralarda doğum kontrolünün tutunması ve gebeliğe mani olmak için çalışmak ve propagandalar yapmak boşunadır.”

Hindistan’da gebeliğe mani olma hareketlerini destekliyenlerin öncülerinden olan Dr. Teşenden Seyker yeni bir kitabında şöyle yazıyor:

“Gebeliğe mani olma hakkındaki broşürlerin köy ve kasabalarda oturan milyonlarca halka ulaştırılmasından maksat bunu öğrenip tatbik etmeleridir. Bunu dille söylemek kolay ama fiilen tahakkuk ettirmek çok zor. Asya’nın köylerinde tıbtan istifade etmek çok müşküldür. Oralarda milyonlarca köyde su tesisleri, yüz numara ve hamam bulunmazken, muayene ve hastahaneler nereden olacak... Kendisine bazı tıbbi yardımlar yapılan yerlerde bile fakirlik, cehalet, hastalık, tembellik, uyuşukluk ve durgunluk gibi yorucu engeller doğurmaktadır.”diyerek devam ediyor:

“Bunlar her yerde bulunan umumi meselelerdir. Özel ihtiyaçların ise muhtelif millet ve memleketlere göre türlü türlü ve çeşit çeşit olması mümkündür. İçtimai ve ahlaki tasavvurlar, dini inançlar, ailevi nizamlar, cinsiyet konusundaki yasalara ve bunun gibi daha bir takım gerçekler insanın gebeliğe mani olma veya olmama arzusuna tesir ederler. Açıkça itiraf edelim ki bizim bu işler hakkındaki bilgilerimiz, dünyadaki nüfusu kalabalık yerlerde yaşıyan nesil ve milletlerin bilgisinden daha azdır. Öyleyse şöyle dediğimiz zaman hakikatı dile getirmiş oluruz: Gebeliği önleme ilaç ve vasıtaları ameliyat ve cerrahi yolları ve insanların bunları kabul etme duyguları, Çin ve Hindistan’ın gecekondu ve çardaklarından, Japonya ve Burma’nın evlerinden daha bir asır uzaktadır.”

Amerika’nın meşhur iktisatçısı Prof. Richard Meir’in görüşü şu: “Geri kalmiş memleketlerde gebeliği önleme vasıtlarının yayılması ekonomi aleminde hayret uyandırır. Ekonomi bu ani tesiri şiddetle inkar eder. O, geri kalmış memleketlerde bu vasıtaların yayılmasına engel olacak yedi tane sebep hazırlamıştır. Bunları ortadan kaldırmadan önce onların yayılmasına imkan ve ihtimal yoktur” dedikten sonra şöyle yazıyor:

“Bu durumlar toplumlardan herhangi bir toplumda ancak ekonomik ilerlemeler kaydedildikten sonra yavaş yavaş kendisini göstermeye başlar. Biz misal olarak dünyada hayatını asalak olarak devam ettiren ve geçim seviyesi çok düşük olan bir köy bile bulamayız. Fakat bununla beraber o köy kendi hür iradesiyle gebeliğe mani olma yolunu tutmuş ve onun gayesine ulaşmış olabilir.”

Yeni ameli tecrübeler de iktisatçıların bu görüşünü destekleyip ispat etmektedir. Mesela Japonya’da Puerto Rico’da doğum kontrolünün revaç bulması halk arasında gebeliği önleme ilaç ve vasıtalarının yayılması için milyonlarca dolar harcanmıştır. Ancak şu kadar var ki, bu hareketler her iki memlekette de husrana uğramıştır. Japonya’da son olarak çocuk düşürmenin revaç bulması için çalışıldı. Puerto Rico’da ameliyat yolu ile kadınları kısır yapmak için emek sarfedildi. Bunların her ikisi de şunu göstermektedir:

Gebeliğe mani olma işini doğu memleketlerinde tatbik etmek gayri kabildir.

Onun tecrübeleri husrana uğramıştır, yayılması mümkün olmamıştır.

Farzı muhal bu hareket gayesine ulaşsa bile, onun neticeleri ancak elli sene sonra meydana çıkacaktır.

Doğum kontrolünün yayılması konusunda söz ettiğimiz müddetçe kendisine itibar edip ehemmiyet vereceğimiz bir husus var:Zamanımıza kadar keşfedilen gebeliğe mani olma vasıtalarının hepsinin fiatı israf denilecek kadar pahalıdır.

Bundan bir müddet önce İngiltere’de senato meclisinde gebeliğe mani olma mevzuunda münakaşalar oldu. Bu münakaşa esnasında hatiblerden biri şöyle dedi:

“Hindistan’da gebeliğe mani olmak için cereyan eden tecrübeler gösteriyor ki, gebeliğe mani olma vasıtlarının kullanılması, hatip arkadaşlarımızdan birinin de dediği gibi, onlar her ne kadar alışılmış bile olsa da insanlara cidden pahalı nafakalar yüklemiştir. Fakat bununla beraber şu da bir gerçek ki, köyde bir çocuğun doğması çiftçiye, gebeliğe mani olma yollarının yüklediği kadar zorluklar yüklemez.” Bu münakaşalar olurken Lord Cayes, Dr. S. Barkes’in sözlerini delil getirerek dedi ki:

“Gebeliğe mani olma tabletleri ile gebeliği önlemek isteyen bir kadının her ay en az yirmi tablet yutması lazımdır. Mesela Asya’da her kadın bu vazifeyi ifa edemez. Nitekim gebeliğe mani olmanın diğer vasıtaları da faydasızdır. Çünkü onların bazısı pahalı bazısı da cidden kadına elem verir.”

Burada şunu da söylemek faydalıdır. Kadın her ay en az yirmi tablet yutmazsa bu gebeliğe mani olma tabletlerinin hiç birinin faydası olmaz. Unuttuğu için veya başka bir şey yüzünden bir zaman tablet kalsa bütün devir boşa gider. İşte böylece her kadın senede en az 240 tablet yutarsa ancak o zaman doğum tehlikesinden kendini emin hissedir. Ama bu tabletlerden her birinin değeri 5 TL. Yani her kadının senelik 120 dolar, Pakistan parası ile 540 rubiye, Suriye parası ile 400 lira parayı bu tabletler için harcar. Mesela Pakistan’da her bir kadın 540 rubiyeyi nasıl harcıyarak, bu parayı nereden bulacak düşünmeye değer. Çünkü orada her bir kişi için gelir nisbeti 1960-1961 sayımına göre ancak 244 rubiyedir.

 

FAYDALI HAL ÇARESİ

 

Öyleyse nüfus artışı müşkülünün hal çaresi ve doğru ilacı nedir? Buraya kadar anlattığımız bahislerden sonra tabiatiyle hatırımıza gelecek ilk soru budur. Buna bizim cevabımız da şu olacaktır:Buna hal çaresi ve doğru ilaç sanayi ve zirai sahalardaki istihsalin artması için yeni ilmi vasıtalara sarılmaktır. Hakikaten iktisadi ilerleme ve istihsalin fazlalaşması için çalışmamız nüfus müşkülünün doğru ilacı ve muvafık hal çaresidir. Eğer böyle yapmaz da “hal” kelimesini gebeliğe mani olmakta kullanırsanız bu kelimeye ihanet etmiş olursunuz. Biraz düşünecek olursanız hiç şüphe etmeden anlayıp inanacaksınız ki, biz hezimete uğrıyacağımızı bile bile gebeliğe mani olma ve doğum kontrolü yollarını tuttuk. Bu yol insanı fikri ve ameli kabiliyetlerinden ve her türlü vazifelerden ye’se ve ümitsizliğe düşürür. İşte böyle biz hayatımız devam ettirmek için istihsali fazlalaştırmaya ve diğer vasıtları artırmaya çalışacağımız yerde beşeriyetin fert sayısını azaltmakla uğraşıyoruz. Eğer elbisemiz kısa olup bütün vücudumuzu örtmüyorsa, bu elbiseyi büyütmek için düşüneceğimiz yerde, ağacın dallarını kestiğimiz gibi elbise vücudumuza uygun gelsin diye ayaklarımızı, ellerimizi kesmek olur mu, bu akıl karı mıdır?

Doğum kontrolünü destekliyenlerin fikirlerinin dayandığı esas temeli tahlil edecek olursak, orada insanın gaye ve hedef durumunda olmadığını, ancak bir vasıta ve vesile mevkiinde olduğunu görürüz. Nitekim o kalem, saat diğer istihsal maddelerinin talebelere göre azalması veya fazlalaşması için çalışıyor. İşte aynen bunun gibi bu düşünce de beşeriyet fertlerinin azalması veya artması için çalışmayı hükmediyor. Sanki burada insanın durumu her şeyi kendi ihtiyaçlarına göre istediği şekilde yapmak değil belki iktisadi durumlara göre hareket etmek mecburiyetinde oluyor diğer bir deyişle insan sanki ticaret mallarından bir meta durumuna düşüyor. Hakka yemin olsun ki, insan bu kadar alçalmaya razı olmaz. Razı olması için ruhi ve manevi ölçülerden her bir ölçüye olan itibarından tecerrüd etmiş olması lazım. İnsan... İşte o’dur maksut olan. Dünyadaki diğer vasıtalardan ancak onun ihtiyaçlarını gidermeye amade. İşte hakikat bu. Fakat biz bu hakikata aksi hareket edip onun nizamına muhalefet ettiğiniz zaman insanı tabii mevkiinden düşürmüş olursunuz. İnsan da insanlık mevkiinden düştüğü an ona maddi refah ve iktisadi saadet ne fayda verecek. Ümit ederim ki, Prof. Colin Clark Pakistan’ın ekonomisi hakkında verdiği raporda bu yanlış düşünüşe karşı cevap veriyor:

“İnsanlardan bazıları, “İktisadi müşküller nüfus artışını tahdit etmemizi icabettiriyor” diyor. Bazıları da hakikatta matlup olan sabit veya zevale meyilli bir sayıdır diyorlar. Ama şahsen ben bu müteaddit tekliflerden hiç birine de ehemmiyet vermem. Bana göre ekonomi alimlerinin vazifesi, nüfus ihtiyacına münasip bir şekilde cevap verecek iktisadi vasıtaları temin eden faydalı yolları ve metodları açıklamaktadır. Onların işi iktisadi vasıtalara göre nüfus sayısının nasıl azalıp noksanlaşabileceğini anlatmak değildir. Babalar ancak istedikleri ve ihtiyaçlarının gerektirdiği kadar çocuk yapıyorlar. İstikbalde de yine böyle yapmaları lazımdır. Her ne kadar iktisadi tekamülde görüş sahibi olsa da herhangi bir iktisat mütefekkirinin ve her ne kadar kuvvet sahibi olsa da bir bakanlık müsteşarının babalara karşı “böyle yapmayınız” diye söylemelerine hiç bir hakları yoktur. Hayır; bütün haklar terazinin ikinci kefesindedir. Bunun için her bir babanın iktisatçılardan ve bakanlık müsteşarlarından ekonomi hayatını bütün nüfusun zaruri ihtiyaçlarını giderecek bir hale getirmelerini istemesi en tabii hakkıdır.”

Bizim nazarımızda buna hal çaresi ve faydalı ilaç, sınır ve sonsuzluk bilmiyen imkanlara sahip olan iktisadi hayatın gelişmesi ve istihsalin ilerlemesidir. Çalışmak, uğraşmak, ehemmiyet vermek, kabiliyetlerimizi kullanmak ve metodlu olmak... Bugün muhtaç olduğumuz şeyler işte bunlardan başka değildir. Öyleyse biz yalancı vasıtalara baş vurmaktan vazgeçip bütün gücümüzü yapıcılıkta ve müsbet yolda harcamalıyız. O zaman karşımıza iktisadi ve ictimai hayatımızı diğer ileri memleketlerin nizamlarından daha emniyetli esaslar üzerine ikame etmemize mani olacak herhangi bir müşkül çıkmıyacaktır. Hakiki fesat (bozukluk) ancak bizim tembelliğimizde, azimsizliğimizde ve batı medeniyetinin yaldızlı kültürü ile fitneye uğramamızdadır. Biz ilahi nizama döndüğümüz takdirde o bizden rızkı esirgemiyecek ve biz de milletler camiasındaki eski şerefimize ve geçmişteki mevkiimize yükselmeye gücümüz yetecektir.

Dualarımızın sonu, alemlerin rabbi olan Allah’a hamd’tir.

 

İÇİNDEKİLER

 

DOĞUM KONTROLÜNÜN GAYESİ VE

TARİHİ SEYRİ

Hareketin başlayışı

İlk hareketin yayılışı

Hareketin yayılış sebebleri

A- Sanayiin gelişmesi

B- Kadınlara iktisadi istiklal verilmesi

C- Çağdaş medeniyet

NETİCE

Tabakalar arasındaki muvazenesizlik

Fuhuşun ve bulaşıcı hastalıkların artışı

Boşanma hadiselerinin artışı

Doğum nisbetinin düşmesi

DOĞUM KONTROLÜNE KARŞI REAKSİYON

İngiltere

Fransa

Almanya

İtalya

İsveç

İSLAMIN YOLU

Esas Yol

İSLAM MEDENİYETİ VE DOĞUM KONTROLÜ

ALLAH’IN HİLKATİ HAKKINDA AÇIKLAMA

DOĞUM KONTROLÜNÜN ZARARLARI

Bedeni ve Ruhi zararları

Medeni ve ictimai hayattaki zararları

Ahlaki Zararları

Nesil ve milli hayattaki zararları

A- Erkeklerin azalması

B- Milli işler şahsi işler uğruna feda edilir

Milli intihar

İktisadi çöküntü

DOĞUM KONTROLÜNÜ

DESTEKLİYENLERİN DELİLLERİ

Geçim vasıtalarının azlığı tehlikesi

Yeryüzünün iktisadi vasıtaları ve nüfus artışı

Ferdi İstihsal

PAKİSTAN’IN İKTİSADİ VASITALARI VE

NÜFUSU

ÖLÜM KARŞILIĞI

İKTİSADİ ÇARE

DİĞER DELİLLER

İSLAMIN USULÜNE TAM BİR ZITLIK

Peygamberimizin sözleriyle yanlış delil getirme

İSLAM VE AİLENİN TANZİMİ

Müşkülün çeşidi

Nüfus artışı rızık kaynaklarına karşı

bir tehlike midir?

NÜFUS MÜŞKÜLÜNÜN ÇARESİ

GERÇEKTE İNSAN NESLİNİ TANZİM

EDEN KİM

NİÇİN DEVLETİN NÜFUSUNUN TANZİMİNE

DAVET DEĞİL DE AİLE FERTLERİNİN

TANZİMİNE DAVET

AİLE PLANLAMASININ YOLLARI

AİLE TANZİMİNİN YOLLARI

Nüfusun azalması

Ahlakın çöküşü

Fuhşun çoğalması

DOĞUM KONTROLÜ İÇİN FERDİ HİLE İLE

İCTİMAİ HAREKET ARASINDAKİ FARK

İSLAM’IN GÖRÜŞÜ

 

DOĞUM KONTROLÜ HAKKINDA İLMİ BİR

TETKİK

DOĞUM KONTROLÜ İÇİN ESAS İKTİSADİ

MÜŞKÜLLER MİDİR

DOĞUM KONTROLÜ VE DÜNYA SİYASETİ

NÜFUS SAYISI VE MİLLİ MÜDAFA

GÜÇLÜĞÜ

İKTİSADİ GERÇEKLER

DOĞUM KONTROLÜ İNSANLIĞIN

MESELELİRİNİ HALLEDEBİLİR Mİ?

FAYDALI ÇARESİ