Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 04Gunumuzdeislam - Mevdudi

GÜNÜMÜZDE İSLAM *

GİRİŞ *

İSLAM TARİHİ’NİN AŞAMALARI *

İSLAM TARİHİ’NİN BİRİNCİ VE ÖRNEK AŞAMASI *

İslam’ın Yola Koyulması *

İslam Devleti’nin Kuruluşu *

Bu Davetin Kısa Sürede Başarılı Olmasının Nedeni *

İslam’ın Yeryüzüne Yayılması *

İSLAM TARİHİ’NİN İKİNCİ AŞAMASI MELİKLİK DÖNEMİ *

Komuta’nın Bölünmesi *

Bağnazlıkların Gelişmesi *

Bencillik ve Nefse Tapıcılık *

İSLAM TARİHİ’NİN ÜÇÜNCÜ AŞAMASI KÖLELİK DÖNEMİ VE KÖTÜ ETKİLERİ *

Otorite Değişimi *

Özgürlük Hareketleri *

İSLAM TARİHİ’NİNDÖRDÜNCÜ AŞAMASI BAGIMSIZLIK DÖNEMİ *

Çağdaş Dram *

Baş Problem: *

Çağımızdaki Kavga *

İslam Dünyasının Geleceği *

İSLAM ÇAGIN ÖNDERLİGİNİ YAPABİLİR Mİ? *

DAVAMIZIN SONU ALEMLERİN RABBİ OLAN ALLAH’A HAMD ETMEKTİR. *

 

 

GÜNÜMÜZDE İSLAM

 

GİRİŞ

 

Alemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun. Salat ve selam da peygamberlerin efendisi, Hz. Muhammed’e, onun ailesi efradına, sahabelerine, Kıyamet Gününe kadar onların yoluna çağıracaklara olsun...

Değerli kardeşler, işin ilginç yanlarından biri de bu konuşmamızı Urdu Diliyle yapmak durumunda olmamıza rağmen, bugün vereceğimiz bu konferansımızın da, İngilizce “İslamToday” olarak anons edilmiştir. Bu nedenle konuya geçmeden önce, sınırlarını belirlemek ve ele alacağımız konuları açıklamak, sınırları içerisine giren ile girmeyeni ayırdetmek istiyorum.

İslam Today, yani Çağdaş İslam” başlığını İngilizce anlatımın sınrıları çerçevesinde ele alacak, yani batılıların böyle bir başlığa verdikleri anlama göre anlayacak olursak, anlamı: “Çağdaş Müslümanlar” olarak ortaya çıkar. Çünkü batılılar çoğu kez, İslam kelimesini “müslüman” kelimesi ile karıştırırlar. İslam’ın niteliği olan bir şey ile müslümanları nitelendirirler. Bu nedenle bizim üzerinde durmamız gereken ilk konu, herşeyden önce böyle bir başlığın yanlış anlaşılması ihtimalini zihinlerden uzaklaştırmak ve müslümanların şimdiki durumları ile “Çağdaş İslam’ı yorumlamanın doğru olamayacağını, ortaya koymak olmalıdır. Konferansızımızın bu başlığının zihinlere tırmanabilecek bir anlamı daha vardır ki o da: “Çağımızın İslamı” dır. Bu anlamıyla da başlık anlamsız ve varlığı olmayan bir şeyin adı olur. Çünkü İslam, milyonlarca yıl öncesinden beri parlak ve apaçık bir gerçek olarak varolagelmiştir ve göklerle yer var olduğu sürece aynı şekilde parlaklık ve apaçıklığını sürdürüp gidecektir. Milyonlarca yıl öncesinden beri red edilemeyen bir gerçek şuydu:Bu kainatın İlahı, bir ve ortaksızdır. Bundan milyonlarca yıl sonra da bu gerçek değişmeyecektir:Kainatın ilahı yine bir ve ortaksız olarak varolacaktır. Büyük ve ebedi diğer bir gerçek de, yaratılmışların yaratıcıya ibadet edip boyun eğmekten başka bir çıkar yolunun bulunmadığıdır. Dolayısıyla nerede bir yaratık varsa, onun yaratıcıya kulluk, boyun eğmek ve ona itaat etmek yolunu izlemesi gerekmektedir. Buna göre, İslam’ın dün, bugün, geçmiş, gelecek gibi bir takım zaman ve süre sınırlandırmalarıyla sınırlı olması diye bir sorun ortaya çıkmamaktadır.

O halde böyle bir başlığın, ancak iki anlamı olabilir:

1. Müslümanların İslam’a karşı izledikleri yol hangisidir?Müslümanların günümüzde İslam’a karşı tavırları nedir?İslma’ın onların pratik hayatlarındaki etkileri hangi boyutlardadır?

2. Günümüzde insanlığın tekrar İslam’a dönüp onun gösterdiği yoldan ilerlemesi söz konusu olabilir mi, yoksa bu oldukça uzak bir ihtimal midir? Bu başlığı anlamakta ileriye giden birisi , bu ikinci yoruma şunu da katabilir belki:Acaba İslam günümüzde uygulanabilir mi, uygulanamaz mı?

İşte, adı geçen başlığın kapsadığı iki soru bunlardır. Bu iki soru ile ilgili olarak hatırıma gelenleri sizlere aktarmaya çalışacağım. Tabii ki bu, şu anda içinde bulunduğumuz imkanların çerçevesinde olabilecektir. Kerim olan Mevlamdan beni dosdoğru yola iletmesini dileyerek başlıyorum...

 

 

İSLAM TARİHİ’NİN AŞAMALARI

 

Müslümanların İslam’a karşı tavırlarını veya İslam’a doğru, yol alışlarını günümüzde İslam’ın onların pratkik yaşayışlarındaki etkinliğinin boyutlarını anlayabilmek için; “Günümüzde İslam’a” ele almadan “Geçmişteki İslam’a” hızlıca bir göz atmamız gerekmektedir.Çünkü bugün içinde bulunduğumuz durum, dünkü durumumuzun bir sonucudur. Gelecekteki durumumuz da buugün yaptıklarımızın ve ekmekte olduklarımızın bir sonucu olacaktır. Bu mantığın bir gereği olarak; günümüzün müslümanların durumunu inceden inceye bilmek istediğimiz taktirde, geçmiş dönemlerde müslümanların İslma’a karşı nasıl bir tavır ve tutum takındıklarını bilmemiz, kaçınılmaz bir durum olmaktadır. Aynı zamanda bununla günümüzün tavrını belirleyen tarihi çekirdekleri tanımak imkanını elde edeceğimiz gibi, bu incelemek sonucunda gelecekte müslümanların tavırlarını belirleyecek ana çizgileri de ortaya koyabileceğiz. İşte bu bakış açısından hareketle tarihimizi enine boyuna inceleyecek ve sahifelerini karıştıracak olursak, İslam Ümmeti’nin üç aşamadan geçmiş olduğunu ve bugün dördüncü aşamada bulunduğunu göreceğiz.

 

İSLAM TARİHİ’NİN BİRİNCİ VE ÖRNEK AŞAMASI

 

İslam’ın Yola Koyulması

 

Tarihimizin ilk aşaması, Yüce Allah’ın Mekke halkından birisini Peygamber olarak görevlendirmesi ve böylelikle İslam güneşi’nin doğmasıyla başlamıştır. Allah O’na, hayatının binasını Tevhid, ahirete iman ve ilahi risalete uymak esasları üzerinde yükseltmeyi emr etmişti. Bu yüce ve büyük insan da Mekke-i Mükerreme’de aralıksız olarak onüç yıl süreyle Allah’ın kullarına çağrısını sundu. O, çağrısını yalnızca diliyle sunmakla yetinmiyordu. Bilakis onun çağrısı, kişisel yaşayışında da varlığını gösteriyordu. Onun tüm davranışları ve sosyal yaşayıştaki tüm tavırları İslam’ın istediği örnek insan tipini, İslam’ın ortaya koyduğu yüce ahlakı, İslam’ın öngöndüğü yaşıyışı, Allah’ı rab, İslam’ı da din olarak kabul eden herkesin dünya hayatında izlemesi gereken yolu ortaya koymakta idi. Rasulullah (s.a.v.) , insanlığı çağırdığı her şeyi, pratik yaşayışla elle tutulur ve gözle görülür canlı bir olay olarak ortaya koyuyordu.

O’nun çağrısını dilinden işitip pratik hayatında da bir gerçek olarak gören ve onun davasına iman eden bir grup insan da, görevini yerine getirmekte Rasulullah (s.a.v.) a destek olmuşlar, bu uğurda herşeyi bir kenara bırıkıp büyük bir anlayış, dikkat ve titizlikle onunla birlikte çalışmışlardır. O yüce peygamberin çağrısına hiç bir kimse, bu çağrının gerçeğini ve gereklerini iyice bellemeden, bilgisizce ve körükörüne kabul etmemişti. Bilakis onun çağrısını kabul eden herkes, bu çağrının yüceliğini, sorumluluğunun büyüklüğünü iyice biliyor ve bunun sonucunda O’na bağlanıyordu. Hiç zaman kaybetmeden de bu çağrının kendisinden istediği şekilde hayatını yönlendiriyordu. Onüç yıllık bir süreyi bulan bu dönemde, Allah’ın Dini’ne giren bu kimselerin her birinin hayatında oldukça parlak bir devrim meydana gelmişti. İşte İslam, tüm insanlığın hayatında bu devrimi gerçekleştirmek amacındaydı. Fakat durum, onların hayatında devrim yapmakla kalmadı. Bilakis büyük bir istekle mücadeleye atıldılar. İslam’ın ilerlemesi ve tüm insanlığı hayır ve bereketleriyle mutlu kılabilmesi için kendilerine ayakbağı olan iç ve dış tüm güç herşeyleriyle karşı koydular. Onların her zaman için, inandıkları ilkeler uğruna her türlü zarara huzurlu kalpleriyle ve gönül hoşluğuyla göğüs gerdiler. Çünkü onlara göre dünya hayatının en büyük ve en yüce değeri, İslam ile elde ettikleri inançlarıydı. Bu nedenle herşeye rağmen ondan vazgeçmeyi asla kabul ettiler, dünyadaki her şeyi onun uğrunda feda etmeye hazırlandılar. Hatta bunun da ötesinde imanları nedeniyle onların içerisinde doğan bu duygu, inandıkları dini dünyaya egemen ve onu önder kılmak için olanca güçleriyle çalışmaya itti. Herhangi bir batıl görüşün kendilerine galip gelmesi ihtimalini doğurabilecek herşeyi ortadan kaldırmaya kesinlikle karar verdiler. İsterse bu uğurda canlarını ve en değerli varlıklarını feda etmek gereği ortaya çıksın...

 

İslam Devleti’nin Kuruluşu

 

Bu şekilde Rasulullah’ın onüç yıl süreyle Rabbani Eğitimden geçirdiği davalarına ölesiye bağlı olan bu küçücük mücahidler grubu, Rasulullah ile birlikte Mekke-i Mükerreme’den Yesrib’e (Medine’i Münevvere’ye)hicret ettiler. Orada, alanı itibariyle oldukça küçük bir devlet kurdular. Bu yeni devletin alanı günümüz köylerinden daha geniş değildi. Burada yaşayan sakinlerin toplamı, altıbin ya da yedibin kişiden fazla değildi. İşte bu küçücük kasabada, tüm Arap Yarımada’sında meydan okuyan bir devlet kuruldu. Bu konuda insanı hayrete düşüren ve aklın alamıyacağı konu, uçsuz bucaksız Arap Yarımadası’nın savaşın bir tarafında, yeni kurulmakta olan bu küçücük devletin de karşı tarafta yer almasıyla. Bununla birlikte Nebi (s.a.v.), eşsiz bir insan toplumu oluşturmaya girişti. Bu toplum, o dönemlerin cahili toplumundan tümüyle farklı idi. Birkaç yıl içerisinde yüce bir uygarlık örneği olan bu toplumu, Arap Dünyası’na arzetti ve dileyen herkesin bunu yakından tanımasına ve İslam’ın insanlığı dökmek istediği uygarlık kalıbını gözleriyle görmesine, onlara kazandırmayı amaçladığı ahlakın özünü açıkça anlamalarına imkan verilmiş oldu. İslam’ın çıkardığı adalet, bu devlette pratik olarak uygulamaya konuldu. İslam’ın ortaya koymak istediği seçkin toplum fiilen gerçekleştirildi, elle tutulur gözle görülür bir hale getirildi. İslam’ın ekonomik hayatta gerçekleştirmeyi amaçladığı reformlar, fiili olarak uygulamaya konuldu... Böylelikle İslam’ın kendisine davet ettiği ve insanlardan uygulanmasını istediği herşeyi, yüce Peygamber (s.a.v.) varlık alemine çıkardı, hayatın pratiğinde şekillendirdi. Ta ki insanları İslam’a imanları, onun dilinden işittiklerine dayalı olmakla kalmayıp “İslam’ın ne olduğunu, onun hayırlı sonuçlarını, onu uygulamanın yolunu ve canlı bir vakıa haline nasıl getirilebileceğini gözleriyle görüp anlayabilsinler...

İnsanlık tarihinin en parlak mucizelerinden biri de, Arap Yarımadası’nın kasabalarının birinde kurulan, alanı birkaç kilometre kareden, halkı da birkaç bin kişiden ibaret olan bu devletin, yalnızca sekiz yıl gibi kısa bir sürede tüm Arap Yarımadası’na Allah’ın hakimiyetini yayabilmek başarısını gösterebilmiş olmasıdır. Kısa sürede bu küçük devlet, bir milyon km. kareden daha büyük bir alanı altına aldı. Bu fetihlerin en mükemmel ve ender rastlanan sonuçlarından biri de, insanların bu devletin yalnızca siyasal otoritesine boyun eğmekle kalmayıp bunun sonucunda eşyaya bakışlarının tümüyle altüst olması, değer ölçülerinin değişmesi, ahlaklarının ve karekterlerinin tes yüz omasıdır. Alışkanlıklarında özlü bir değişim, uygarlıklarında büyük bir devrim gerçekleşti. Bu yalnızca onların tarihlerinin akışlarını değiştirmekle kalmayıp tüm dünyanın tarihi akışını da değiştirdi. Böylelikle insanlık fert ve toplum olarak yeni bir düşünme biçimi, yeni bir yaşayış şekli ve uzun asırlardan beri yoksun bırakıldıkları yeni amaçlı bir hayata kavuşmuş oldu.

Rasulullah (s.a.v.) için uzun asırlardan beri başgösteren siyasal anarşiye son vermek ve arkasından da onları birleştirilmiş bir siyasal otoriteye boyun eğdirmek yeterli olabilirdi. Fakat O, bunun binlerce kat fazlasını gerçekleştirmişti:O tarihin kesinlikle benzerini göremediği geniş kapsamlı bir devrimi gerçekleştirmişti. Düşünüşte devrim, ahlakta devrim, uygarlıkta devrim, ilişkilerde devrim... Fakat üzüntüyü gerektiren konulardan biri, -hatalı tedavinin bir sonucu olarak- bu büyük devrimin yalnızca savaşlar sonucunda gerçekleştiği zehabını uyandıracak bir şekilde tarihin yazılmış olmasıdır. Arkasından batılı müsteşrikler (oryantalistler) gelip tüm güçleriyle:İslam’ın ancak kılıç zoruyla yayıldığını” söylemeye koyuldular. Halbuki, Rasulullah (s.a.v.) döneminde yapılan tüm savaşlarda, her iki taraftan da öldürülenlerin sayısı bin dörtyüz kişiyi aşmamıştı. Birazcık akla sahip olan bir kimse düşünsün:Acaba böyle geniş kapsamlı bir devrime, bu kadar az kan dökmekle birlikte, kılıç zoruyla gerçekleşmiş gözüyle bakılabilir mi?

 

Bu Davetin Kısa Sürede Başarılı Olmasının Nedeni

 

Bu büyük devrimin gerçekleşmesinin gerçek nedeni, bu konuda söylene gelen ve söylenmekte olanların dışındadır:

Peygamber (s.a.v.) Mekke’de iken insanları İslam’a çağrıyor ve müşriklere İslam’ı sunuyordu. Ancak çok azı müstesna, kimse bu davanın yapısında taşıdığı muazzam gücün farkına varamamıştı. Büyük bir zeka ve derin bir kavrayış kabiliyetine sahip parlak bir zihin ve derin bir görüşü olanların dışında, bu davanın içeriğini kimse kavrayamamıştı. Bunlar sahip oldukları bu ve benzeri kabiliyetleri sayesinde, Cahiliye’nin her türlü bağnazlıklarından kendilerini kurtarabilmiş ve hakkı tanıyıp ona iman etmek imkanını elde edebilmişlerdi. Hak ve gerçek olduğu için bu davaya bağlanmış, onu pratik hayatlarında uygulamış, neye mal olursa olsun ve ne gibi fedakarlıkları gerektirirse gerektirsin, dünyanın her tarafına yaymak ve bayrağını yükseltmek için ellerinden geleni yapmışlardı.

Bu niteliklerde ve bu tür özelliklere sahip bir toplum, varlık sahnesine çıkınca, Peygamber (s.a.v.) de, bu topluluğun omuzları üzerinde yeni bir İslam Toplumu kurmaya başladı. Bağımsız İslami Devleti’nin dizginlerini ele aldıktan sonra, bu yeni toplum yüce Allah’ın vahyettiği ve insanlık hayatını düzeltmeye yönelik programı uygulamaya koyuldu. O sıralarda ayakta bulunan durum ve şartlar ise bu yeni program karşısında, çok kısa bir süre de yok olmaktan başka birşey yapamazdı.

Sonunda dünya, bu gayretlerin sonuçlarını gözleriyle gördü ve hayret dolu feryatlarını bastı: Bu toplumda ne kadar da üstün bir barış var... Bu toplumun üyelerinin kalbindeki Allah korkusu ve doğruluğun temelleri ne kadar mükemmel... İçtenliğin vesağlam imanın delilleri ne kadar da yaygın... Bu toplumdaki adalet ne kadar sağlıklı... Eşitlik ve kardeşlik nasıl da açıkça farkedilebiliyor?Bu toplumun ekonomik hayatı, her türlü problem, karmaşıklık ve eskiklikten ne kadar da uzak... Sosyal yaşantı ne kadar güzel ve kirliliklerden ne kadar arınmış...

Allah’ın kendilerine gören gözler ihsan ettiği kimseler, bu durum karşısında, dünyayı mutluluk ve aydınlığıyla dolduran bu parlak nurun varlığını inkar edemediler. Özellikle bunlar Cahiliyye Dönemi’ni yakından tanımış ve bu dönemin acı meyvelerini tatmış kimseler idi. Çünkü o dönemde öldürme, talan, yağmacılık, çapulculuk oldukça olağan olaylardandı İnsan içki, zina, kumar, hırsızlık, yan kesicilik ve benzeri pisliklere gırtlaklarına kadar gömülü olunuyorladı. Fakat bunlar şu anda barışın, adaletin, doğruluğun, şerefin, temizliğin ve yüceliğin nurani kandillerinin, İslam Devleti’ni aydınlığa boğduğunu, ona aydınlık ve son derece güzel elbiseler giydirdiğini gözleriyle görüyorlardı. Geriye ise, yalnızca yarasalar gibi aydınlıktan rahatsız olan Cahiliyye karanlıklarından başkasını beğenmeyen oldukça az kimseler dışında bu hakka inanmayan kalmamıştı. İşte bu istisnaların dışında kalan herkes, sonunda Peygamber (s.a.v.) e iman etti. Oysa tüm bunlar da daha önceleri onun yolunu ellerinden geldiğince engellemekten geri kalmıyorlar ve hatta en zorlu bir şekilde ona karşı savaşıyorlardı. Sonunda Halid İbn Velid O’na iman etti. İkrime İbn Ebi Cehil O’na boyun eğdi. Amr İbn As, O’nun çağrısını kabut etti. Hatta Ebu Sufyan ve Hz. Hamza (r.a.) nın ciğerlerini çiğneyen bir çağrının ancak hak ve doğru bir dava olabileceğini ilan etmek durumunda kaldılar. Çünkü onlar hakkı, pratik hayatın ta ortasında aydınlık olarak gördülar ve artık İslam, onlara sunulan boş bir dava değildir, bilakis insan hayatına tüm etkinliği ile katılmakta ve elle tutulur şekilde son derece güzel meyvelerini verebilmektedir.

Böyle bir devrimin sonucunda Rasulullah (s.a.v.) islam’ın canlı bir şekli olan herşeyiyle mükemmel ve eksiksiz bir ümmet ortaya koydu:bu ümmetin inançları, düşünceleri, teorileriislam’la doygundu. Bu ümmetin bağlandığı dinde, bir ve Samed olan Allah’dan başkasına kulluk etmek söz konusu değildi. Bu ümmetin bireylerinin yaşıyışı, Cahiliyye’nin pislik ve kokuşmuşluklarından arındıktan sonra İslam kalıbına dökülmüştü. Bu ümmetin yükselttiği uygarlık bayrağı, İslam’ın canlı bir yorumu idi. Bu ümmetin devlet düzeni İslam yasalarına göre yol almakta idi. Kısaca bu ümmet, ancak İslam için yaşamak ve onun uğrunda ölmek için kesin kararını vermiş bulunuyordu. Allah’ın dinini yeryüzünde en yüce kelime haline getirmek onun parolası idi. Egemenliğine boyun eğmiş her tarafta hayatı İslam’ın temelleri üzerinde yükseltmek, henüz boyun eğmemiş bölgelerde ise İslam Davasını yaymak, onun temel ilkeleri arasında idi. Böylelikle yaeryüzünde İslam’ı hayatının her alanında uygulayan, tüm unsurlarıyla mükemmel bir ümmet ortaya çıkmış oldu. Bu ümmetin ana hedefi, İslam’ı yeryüzene yaymakta ve bu onun özelliklerinden biri idi. Diğer taarftan devlet de tüm ana özellikleriyle ortaya çıkmış; İslam da onun iç düzeninde tüm prensip ve esaslarıyla varlığını ortaya koymuş, diğer taraftan da İslam Bayrağını yeryüzünün bir ucundan öteki ucuna kadar taşıyabilmişti.

 

İslam’ın Yeryüzüne Yayılması

 

Yeryüzünde özellikleri bu olan bir ümmet varolduktan ve nitelik ve meziyetler böyle bir devlet kurulduktan sonra, Raşid Halifeler döneminde İslam, dünyanın dört bir tarafına büyür bir hızla yayılmaya başladı. Bu yayılma, tarihçiler tarafından patlama (explosion) diye nitelendirilmiştir. Yani İslam’ın yayılış hızı, yayılma ve dağılışında patlayıcı maüddelirn durumunu andırıyordu. Oldukça az sayılabilcek bir süre zarfında İslam, doğuda Afganistan ve Türkistan topraklarına, batıda ise kuzey Afrika’ya kadar yayıldı. Acaba bu parlak ve müthiş patlama neyin sonucu idi dersiniz?Orada harika yaratılışa sahip kaç kişi olduğunu görebilmek amacıyla Arap Yarımadası’na gidebilirsiniz. Bu Yarımada’nın zenginlik kaynaklarının neler olduğunu görmek üzere incelemeler yapabilirsiniz. Petrolü gözünüzün önüne getirmeyin; çünkü, son zamanlarda ortaya çıkartılmıştır. Petrolün dışında maddi imkanları nelerdir?Yine bu yarımada’da yaşayan insanların sayısına bir bakınız. Acaba tümüyle on milyondan fazla olabilir mi?Raşid Halifeler döneminde sayıların bundan da az olduğu kesindir. Buna göre böyle bir toplumun, bu derece geniş bir alana, hızla egemen olabilmesi, diğer toplumlara maddi güç itibariyle üstünlük sağlamasının sonucu olamaz. Aksine bu toplumun dünyaya boyun eğdirmesinin nedenleri, kişi olarak her bir müslümanın eşsiz parlak yaşayışında, toplum olarak İslam Ümmeti’nin savaşta, barışta, fethedilen bölgelerin yönetilmesinde izlenen politikada ve bölge halklarına yaptıkları güzel muamelelerinde gizlidir.

İran Sasani ve Bizans İmparatorluklarının egemenlikleri altında yaşayan halklar, -görmek şöyle dursun- böyle bir yönetici tipiyle karşılaşacaklarını hayal bile etmiyorlardı:Bu eşsiz yöneticiler, yollarda yaya yürüyorlar, tüm bölge sakinleri ne şekilde yaşıyorlarsa onlar da öyle yaşıyorlar, dileği ve ihtiyacı olan herkese kapılarını ardına kadar açık tutuyorlar, şikayet konusunun çözüme bağlanması için herkesin karşılarına dikilmesine müsamaha gösteriliyorlardı. Bizans ve İran halkları bu tür yöneticileri, bir vakıa olarak görmek şöyle dursun, rüyalarında bile böyle bir yönetici tipini görememişlerdi. Hatta bu eşsiz yöneticilerin varlığı, hatırlarından bile geçmiyordu. Fakat İslam Düzeni, tüm yücelik ve temizliği ile bu bölgelere girip sakinlerine bu tip yöneticileri gösterince, körükörüne bağnazlık edenlerin dışında, herkes bu ahlaki yüceliği ve insani üstünlüklerini kabul etti. Çünkü bu ahlaki yücelik ve insani üstünlükler, yalnızca İslam’ın kazandırabileceği özelliklerdi ve ancak batılın fıtratlarını damgalayıp gözlerini hakka karşı körleştirdiği kimseler bunları görmezlikten gelebilirlerdi.

İslamOrduları’nın dünyaya sunduğu yüce ahlaki örneklerden bir tanesi:Fethettikleri bir kente girerler ve yollarında dolaşırlarken, kentin kadınları en güzel elbiseleriyle evlerinin balkonlarında geçen bu asker kafilelerini seyre koyulurladı. Fakat askerlerden bir tanesi bile, başını kaldırıp onlara bakmıyor, gözünü bile o tarafa çevirmiyordu. Asker kafileleri caddeleri ve yolları katediyor fakat, balkonlardan kendilerini gözetlemekte olan kadınlardan haberleri bile olmuyordu. Bu ise, geçmiş dönemlerde yenik düşenlere galip gelenlerden görmüş olduklarından tümüyle farklı bir davranış türü idi. Halkın dilinde fatih ulusların yenik düşenlere karşı uygulamalarına dair anlatıla gelen hikaye ve olaylardan tam anlamıyla değişikti onların davranışları. Çünkü, fatihler bir yere girdikleri zaman orada fesat çıkartır, istisnasız olarak her kadının ırzını ayaklar altına alırlardı. İşte İslam Orduları’nın fethedilen bölge haklarına karşı takındıkları bu eşsiz tavırlardan sonra, bunların kalplerini kazanmamalarına imkan kalmazdı. Çünkü bu ordular, ellerine geçirdikleri bölgelerde hiç bir kimsenin şerefine en ufak bir leke bile sürmüyor, elini uzatmıyorlardı.

Kendilerini Allah’a vermiş bu yeni fatihlerin dünyaya sundukları paralak ahlaki örneklerden bir diğeri de şudur: Onlar fethettikleri bir bölgeden geri çekilmek zorunda kaldıklarında, bölgede güvenliği sağalamak amacıyla halktan almış oldukları tüm vergi ve malları geri veriyorlar ve onlara şöyle diyorlardı: “Biz bu vergileri sizlerden sizleri korumak ve güvenliğinizi sağlamak üzere almış idik. Ancak şimdi buralardan çekilmek zorunda kalmış bulunuyoruz ve sizlere karşı ve görevimizi yapamayacağız. İşte sizlerden almış olduğumuz malları tekrar geri veriyoruz.” Bu olaylar olduğunda durum bundan farklı idi. O zamana kadar fatihler fethettikleri bir yerden geri çekilmek zorunda kaldıklarında, halkın yanında kalan malları da onlardan yağma ediyorlardı. Bu nedenle kimse ancak peygamberlerden ve Allah’ın veli kullarından beklenebilecek yüce Ahlakı ve erdemleri, yeni yönetici ve valilerden bekleyemiyordu; onların siyaset ve yönetim alanlarında bile bu derece yüksek bir emanete ve temizliğe sahip olabileceklerini sanmıyordu.

İşte bu, İslam’ın ilk dönemlerinde müslümanların sahip oldukları muazzam gücün kaynağını teşkil ediyordu. Bunun sayesinde dünyanın büyük bir kısmını ellerine geçirebildiler. Hiçbir kimsenin tartışmaya giremeyeceği gerçek de şudur: onların yüce ahlaklarının ve temiz yaşayışlarının gerçekleştirdiği mucizeler, kılıçlarının gerçekleştirdikleriyle kıyas edilemeyecek kadar büyüktür. Çünkü onlardan herhangi bir kimse İslam Dini’ne bağlanmadan önce, onun gerçeğini ve gereklerini tam anlamıyla idrak ediyor ve öyle bağlanıyordu. Ondan sonra da kişiliğini, yaşayışını ve davranışlarını bu kalıba göre şekillendiriyordu. Bu nedenle bunlar, yaptıkları herhangi bir davranışta, tam anlamıyla İslam’ı ortaya koyabiliyorlardı. İşte bu ilahi özellik sayesinde dünyadaki hiçbirgüç onların karşısında duramıyordu. Onların ahlaki davranışları karşılarındakinin kalplerini, enselerine kılıçları vurmadan, etkileyebiliyordu. İşte bizzat bu nedenle onların fethettikleri bölge halkı, siyasal güçlerine boyun eğmekle kalmıyor, bilakis onların iyiliklerini isteyip onlara hayran olanlara katılıyorlardı. Onların dinlerini kabul ediyor, uygarlıklarına bağlanıyor, dillerini öğreniyorlardı. İşte ilk müslümanların fethettikeri bölgelerin halkı, Hala onlara tarih boyunca saygı duyuyorlar, onların kahramanlarına ve önderlerine hayranlıklarını sürdüyorlar. Onlardan önceki kafir atalarına dönmeyi, ya da eski geçmişlerine nisbet edilmeyi asla kabul etmiyorlar. Şimdi sorarım. Acaba böyle bir mucizeyi gerçekleştirebilecek bir kılıç bulunur mu dünyada, dersiniz?

İslam Tarihi’nin ilk aşaması işte böyledir. Burada bu aşama hakkında detaylı bilgiler vermek istemiyorum. Burada benim için önemli olan, size şu hususu kesin belirtmektir: İslam eğer yeryüzünün büyük bir kesiminde dehşet verici bir şekilde egemenliğini sağlamış idiyse bunun nedenleri yalnızca şu belirteceğim hususlar olabilir:Ümmet tümüyle içten bir imanla islama iman etmiş, büyük bir kararlılıkla İslam’a bağlanmış, gerçekten ve doğru olarak İslam’ı anlamıştı. İslam’ın nuru onların hem kişisel ve hem de toplumsal yaşayışlarında en parlak ve en mükemmel şekliyle aydınlık suretiyle kendisini gösteriyordu. Öyle bir devlet ortaya çıkmıştı ki İslam’ı kendisine ana hedef haline getirmişti. Sahip olduğu tüm araç ve imkanlarını onu galip getirmek ve yeryüzünde egemen kılmak uğrunda kullanmıştı. İşte İslam, ilk dönemlerinde böylesine güçlü bir harekete sahip olabilmişti. Bu hareketin tarihteki izleri, hala gözle görülecek şekilde apaçıktır. Aradan öndört asırlık bir zaman geçmiş olmasına rağmen. İslam Ümmeti’nin düştüğü bu kötü duruma rağmen, tarihinin ilk aşamalarında bu ümmetin sahip olduğu karakteristik özelliklerin etkilerini görebilmek, şu anda bile mümkün olabilmektedir. Ne kadar kötü olursa olsun, ne derece fena bir ahlaka sahip bulunursa bulunsun, önünüze gelen bir müslümanın için düşecek ve nabzını yoklayacak olursanız onun hala Hz. Muhammed (s.a.v.) in ve O’nun Raşid Halifelerinin kurduğu örnek topluma özlem duymakta olduğunu ve başka bir hayatın özlemini çekmediğini göreceksinizdir. Her zaman için gözünün önünde duran ve asla unutmadığı hedef budur. Sanki bu toplum gözlerinin önünde ışık saçıp duran ve asla gözünden kaybolmayan bir güneştir. Her bir müslüman bu altın devreyi, örnek olarak değerlendirmektedir. Ona aşıkmış gibi bağlıdır, vurgundur. Onu tekrar gözlerinin önünde canlanmış olarak bir daha görmeyi arzulamaktadır. Raşid Halifeler Dönemi’nden bu güne kadar İslam, ışıklarıyla dünyayı aydınlatıp durmuştur, aralıksız olarak. O’nun ışığının varmadığı bir bölge kalmamıştır dünyada. İslam, bu ümmetin başına geçen lüks ve tekebbüre gömülü yöneticiler tarafından yönetilmek belasına düçar olmasına, azgın ve isyankarların emri altında bulunmak bedbahtlığına rağmen, bu derece yayılabilmiştir. Münkerleri işleyenler, hiçbir zaman onların başından eksik olmamıştır. Bu ümmet, çok kısa bir süre dışında uyulmaya değer ve insanların kalplerini kendisine bağlayabilecek örnek bir ümmet olma niteliğini koruyamamıştır. Fakat tüm bunlara rağmen İslam yayılmasına devam etmiştir. Bunun nedeni ise, müslümanların insanları kendilerine çekebilecek örnek bir yaşayışa sahip olmaları değildir. Bilakis günümüzde İslam Dini’ni kabul edenler, “İslam, kesinlikle bugünkü müslümanların hayatlarında görülenden başka birşeydir. Gerçek İslam ancak Allah’ın Rasulü Muhammed (s.a.v.) in ve onun yüce sahabilerinin sundukları hayat olabilir” kanısına kesin olarak sahip olduktan sonra müslüman olabiliyorlar. Diğer taraftan bugün müslümanların yaşayılarında bir dereceye kadar yücelik ve temizlik görülebiliyorsa, onların davranış, düşünüş ve ahlaki hareketlerinde iyi yönler bulunuyorsa, tüm bunların kaynağı, İslam’ın onlarda bırakmış olduğu henüz yitirilmemiş kalıntılarıdır. Aradan ondört asır geçmesine rağmen bu kalıntılar hala etkilerini sürdürebilmektedir. Başka biri ifade ile, tarihimizin birinci aşaması, öyle canlı bir noktaya ulaşmıştı ki, onun tarihe vurduğu damganın etkilerinin kalkması imkansızdır. Hatta bugün İslami alanlarda gördüğümüz canlılık, İslam’ın ilk aşamasında ortaya koyduğu ideal hareketin bir sonucudur.

 

İSLAM TARİHİ’NİN İKİNCİ AŞAMASI MELİKLİK DÖNEMİ

 

Şimdi sizinle birlikte İslam Tarihi’nin ikinci aşımasını ele alalım. Bu aşamanın başladığı dönemde İslam, yeryüzünün çeşitli bölgelerine yayılmış, tasavvuru aşan bir şekilde nuru yeryüzünün dört bir tarafını aydınlatmış ve onun çatısı altına muazzam sayıda insan girmiş bulunuyordu. Öyleki ilk müslümanlar, bu büyük kalabalıkları İslami bir eğitimle eğitemediler ve onlara İslami Kültürünü gereği gibi aşılayamadılar. Halbuki o zamanlar müslümanlar arasında salih ve müttaki insanlar pek çoktu ve müslüman olanlar, ancak İslami beğendikleri için İslam’a yöneliyorlardı. Çünkü müslümanların güzel bir yaşayışı, salih amelleri, üstün bir ahlakları vardı. Bu nedenle müslüman olmayanlar Allah’ın Dini İslam’a büyük kalabalıklar halinde giriyorlardı. Bu uçsuz buçaksız insan denizinin hayatlarında ilk müslümanların hayatında görülen devrimin aynısının nicelik ve nitelik bakımından meydana gelmesi kesinlikle kolay ve mümkün olmazdı. Bu ise dünyadaki parlak ve örnek ilk nesil tipindeki müslümanların sayısının gittikçe azalmasına neden oldu. Oysa bu ilk nesil, tam anlamıyla İslam’a bağlanmış, İslam’ı gereği gibi anlamış ve sözleri ile eylemleri arasında uyum bulunan bir nesildi. Ancak bundan sonra İslam Toplumu’nda bu türden müslüman oranı bir taraftan azalırken, diğer taraftan- İslam’a esas ve ilklerini beğendikleri için girdikleri, ihlasla ona sarıldıkları halde yaşayışları tam anlamıyla İslami bir karakter arzetmeyen, dini kavrayış ve derinliğine anlayışları yeterli olmayan kimselerin oranı da gittikçe yükselmekte idi. Gözle görülen bu değişiklik, İslam Tarihi’nin akışında çok kritik bir değişmenin nedeni oldu. Bu ise, Halifelik Düzeni’nin Meliklik Düzeni’ne dünüşmesi idi.

Böyle bir değişme neden olarak pek çok husus gösterilir. Ancak benim görüşüme göre böyle bir değişimin en önemli ana nedeni, o dönemlerde İslam’ı derinliğine anlayan kimselerin İslam Toplumu’nda sayıca azalmalarıdır. Pratik yaşayışları İslam’ın canlı bir tercümesi olan kimseler, sayıca gittikçe azalıyorlardı. Diğer taraftan gerçek şekliyle İslam’i yaşayışla uyuşmayan kimselerin oranları o derece yükseldi ki, İslam Toplum’nu onların İslami Uyanıklıktan mahrum olmalarının doğurduğu sakıncalardan kurtarma imkanı ortadan kalkmış; onların ahlaki hastalıklarının etkilerinden, toplumu korumak imkansızlaşmıştı. Bunun bir sonucu olarak da meliklik, halifeliğin yerine geçmiş, ilk müslümanların canları pahasına kurdukları düzenin çözülüşü başlamış oldu. Tarihimizin bu aşaması upuzun asırlar boyunca sürüp gitti. Bu aşamanın artıklarını ve bunların geri planında yatan inceliklerini etraflı bir şekilde ele alabilmek için yerimiz elverişli değildir. Ancak burada sizlere bunun sonuçları arasından dört ya da beşinden söz edeceğim, ki bunların etkinlikleri çağımızda hala hissedilir bir şekilde görülebilmektedir. Diğer bir deyimle geçmişteki bu aşamamızın etkileri, günümüzdede görülebilmektedir.

 

Komuta’nın Bölünmesi

 

Melikler düzeninden İslam Ümmeti’nin gördüğü zararların başında, İslam Ümmeti’nin komuta’sının ikiye bölünmesi gelir. Oysa Peygamber (s.a.v.) in ve Raşid Halifeler’in döneminde bu komuta birleşik durumda idi. Ruhi, fikri ve siyasi hayatın tümünü aynı eksen etrafında bir arada tutabilmişlerdi. Öyleki, siyasal direktifler, kazai (yargısal) önlemler, idari emirler, askeri düzenlemeler, savaş ve barış işleri tümüyle tek bir kaynaktan çıkıyordu. Tüm bu kesimleri yönlendirenler, aynı zamanda ahlakı islahatta da müslümanların önderleri idi; fikirde, ilimde, ruhi terbiyede de onların komutanlarıydı. Ancak meliklik dönemi başlayınca komuta bölündü ve ikiye ayrıldı. Siyasi konuları yöneticiler ellerine aldılar; ahlaki, fikri ve ruhi konuları ilgilendiren hususların dizginleri ise ilim adamlarının fakihlerin ve mutasavvıfların eline geçti. Bunun sonucunda müslüman fakih ve bilginler, ruhi, ahlak i ve dini konularında müslümanların önderleri oldular. Melik ve emirler ise siyasal konularda müslümanların liderleri olarak kaldılar. Komuta’daki bu bölünme gerçekte çok yıkıcı idi ve kötü etkilerinin toplumda görülmesi kaçınılmaz bir durumdu. Bunun dışında siyasal komuta’nın karakteri de pişmiş aşa su kattı. Çünkü o, yapısının tabii bir gereği olarak hayatın her alanına karışıyor, burnunu her şeye sokuyordu. İşte bu yapısından hareketle siyasal komuta, hayatın tüm yönünü elinde bulundurmaya kalkıştı. Halbuki ilim adamları, fakihler ve mutasavvıflar, böyle bir müdahaleye razı değildirler, olamazlardı da onlar siyasal otoritenin dinin ahlaki konulara karışmasına asla razı değildiler. Ta ki bu karışmaları dinin gerçek görünüşünü bozmasın, İslam Düşüncesini değiştirmesin, ahlaki ilkeleri tanınmaz bir hale sokmasın. Bu durumlar her iki komuta arasındaki uzaklığı artırdı, aralarındaki anlaşmazlık ilerledi. Daha sonra da aralarında yardımlaşıp kaynaşacakları yerde, anlaşmazlık ve kavgaları çoğaldı. Bu garip vakıanın şu ana kadar Çağdaş İslam Tarihi’nde de görülmekte olduğuna tanık oluyoruz. İslam Tarihi’nin Meliklik Dönemleri’nin diğer halkların tarihindeki krallıklarla karşılaştıralamayacağı hususu ise tartışma kabul etmez bir konudur. Çünkü İslam Tarihimiz Melikliğin neden olduğu pek çok musibet ve kötüklere dolu olmasına rağmen, diğer toplumların tarihlerinde apaçık görülen kapkaralık çağların benzerini İslam tarihi boyunca görmeye imkan yoktur. Bu nedenle, İslam Tarihi boyunca görülegelen takva sahibi ve salih meliklere hayran olduğumu ve onları beğendiğimi de özellikle vurgulamak isterim. Hiçbir toplum, bu kadar çok sayıda salih melik ve krala sahip olabilmiş değildir. Meliklik düzeninin tam göbeğinde ortaya çıkan bu salih fertler hayranlık ve takdirlerimi açık olarak ifade etmeme rağmen şunları söylemekten de kendimi alamıyorum: Bu düzenin doğal ve kaçınılmaz sonuçları, ümmete çok zararlar vermiş ve çok pahalıya mal olmuştur. Bunların en açık seçik olanı ise, islam hükümetlerinin, İslam’a Davet görevini yerine getirmekten ve onun meşalelerini dünyanın dört bir tarafına taşımaktan geri kalmışlar ve çoğu zaman bölgeler fethetmek ve oradan mal toplamakla yetinip kalmışlardır. Sonunda bugün içinde bulunduğumuz son derece kritik döneme kadar gelinmiştir.

Bugün aranızda sekizyüz yıl boyunca müslümanlar tarafından yönetilmiş bulunan Delhi ve Çevresinden, Doğu Pencap’tan Haydarabad-Dekken’den pek çoğunuzun hicret edip Pakistan’a gelmiş olduğunu görüyoruz. Tüm bu bölgelerde ise vaktiyle yönetim, müslümanların elindeydi. Eğer bu bölgelerin peşpeşe gelen hükümetleri İslam’a çağırsalardı, İslam Sancağını yükseltselerdi, dünyanın dört bir tarafına bu dini tebliğ etmeyi gözlerinin önündeki hedef haline getirmiş olsalardı, bu bölgelerde İslam’ın temelleri sağlamlaşır, bölgedeki tek din haline gelir, putperestleri muvahhidleştirirdi. Evet, durum böyle olmuş olsaydı, bugün topraklarınızı ve malarınızı bırakıp oralardan göç etmek zorunda kalmazdınız. Sizin Pakistan’a sığınmış olmanız, lisan-ı hali ile o bölgelerin yöneticilerinin samimi müslüman yöneticiler olarak İslam’a karşı görevlerini yerine getirmediklerini açık ve yüksek sesle ortaya koymaktadır. Eğer buna rağmen adı geçen bu bölgelerde Allah’ın takdiri sonucu olarak İslam yayılmış bulunuyor ise, bunun nedeni yalnızca fakihlerin ve ıslahatçıların yoğun çabalarıdır, başka değil. Yöneticilere gelince, onlar İslam’ın daha geniş alanlara yayılmasında etkin olacak yerde, çoğu zaman onun karşısında bir engel olarak dikilmişler ya da en azından yayılması için teşvik edici bir tutum içerisinde olmamışlardır. Bu yöneticilerin baskı, zulüm ve terör yöntemlerini kendi yönetimlerini sağlamlaştırmak amacıyla kullanmaları, lüks içinde kibirlice bir hayat sürmeleri ve kötü ahlak sergilemeleri nedeniyle halkı İslam’dan alabildiğine soğutuyorlardı. İslam’ı insanlara sevdirecek nitelikte davranışları ise ancak çok nadir olarak onlardan göre bilmek mümkün oluyordu. Tekrar ediyorum:Büyük bir takva ve salah birikimine sahip olan yöneticilere övgülerimi ve son derece takdirlerimi belirtmekle birlikte, genel yapısıyla Meliklik Düzeni, vahim sonuçlardan ve tehlikeli sapmalardan başka bir sonuç vermemiştir. Özellikle -döğmelerin deri üstünde kalan etkileri gibi- İlk islami Hareketin birimine sahip olmayan melikler döneminde bu böyle olmuştur. Tartışılmaz bir gerçektir ki:İslam’ın görülen yayılması ve güçlenmesi, ancak doğru yolda yürüyen ilim adamlarının, fakihlerin ve mutasavvıfların yoğun ve yorucu çabaları sonucunda olabilmiştir. Bunların da halkı tatlı dille, güzel ahlakla ve iyi davranışlarla İslam’a giren milyonlarca insanı, yeterli bir İslami eğitimden geçirebilmek için gerekli önlemleri alabilmek imkanlarına sahip değil idiler. Çünkü bu görevi yerine getirmek, hükümetlerin işidir. Fakat bu hükümetler ise bu konuya herhangi bir şekilde önem vermiyorlardı. Eğer bu hükümetler, bu davetçileri destekleyen, onlara yardımcı olan ve çalışmalarını değerlendiren ya da en azından bu davetçilerin kişisel çabaları sonucunda Allah’ın Dini’ne giren bu beşeri kitleleri eğitmek ve uyarmak için en geniş çerçeve içerisinde gereken önemi vermiş olsalardı, durum bugün gördüğümüzün tam aksi olacaktı. Fakat böyle bir şey olmadı, maalesef. Durum, Allah’ın salih kullarının kişisel çabalarını aşmadı. Herhangi bir salih kişi müslüman olmayanlara İslam’ı sunuyor, temiz yaşantısıyla, yüce ahlakıyla ve iffetiyle onlara parlak örnekler gösteriyor, karşılarında bulunan kimseleri etkiliyor, onları kendi davasına bağlayabiliyordu. Daha sonra bunlar, etkilenmiş olarak bu salih kişinin yanına gider, kendisini bu seviyeye kadar yükselten ona bu derece güzel bir ahlak ve böyle temiz bir yaşantı kazandıran dine kendilerini sokmasını istiyorlardı. Bu salih kul da -tabii benzeri yüzlercesi ile- birlikte- onlara Şehadet Kelimesi’ni öğretiyor, İslami olmayan isimlerini değiştirip yerine İslami isimler veriyor, İslami bir yaşayış için gerekli bilgi ve adabı onlara öğretiyordu. Bu davetçilerin, gerçekleştirdiklerinden başka yapabilecekleri ne olabilirdi ki?Müslüman Hükümetlerin, sorumluluklarını idrak edip İslam’a yeni girenleri İslam Toplumu’nun canlı ve yararlı bir unsuru haline getirmek için gerekenleri yapmaları gerekirdi. Fakat, maalesef İslam Yönetimleri onlara karşı sorumluluklarını anlayamadı... Evet, ümmetin cömertleri ve iyilik severleri kişisel çabalarıyla, mallarını ve taşınmazlarını çeşitli dönemlerde vakfederek, eğitim ve öğretimin gerektirdiği enstitü ve zaviyelerin kurulması yoluyla bu açığı kapatmaya çalışmışlardır; bu tavırların da en güzel etkileri ve en muazzam sonuçları görülmüştür. Fakat bütün bunlara rağmen, yönetimler bu konudaki sorumluluklarını yerine getirmekte gevşek davranıp halkı uyarmaktan geri kaldıkları için, yeni müslüman olmuş kimseleri Cahiliyye’nin pençesinden ve artıklarından kurtarıp onları İslam’ın hayatlarında canlı ve elle tutulur bir şekilde görüldüğü pratikte müslüman kimseler haline getirmek, imkanına asla sahip olamadılar.

Şu andaki durumumuz, İslam Tarihi’nin ikinci aşaması olan bu aşamanın izlerini aynen taşımaktadır dersek, gerçekten başka birşey söylemiş olmayız. Günümüz dünümüze ne kadar da benziyor!... Köyde, kentte on milyonlarca müslüman görüyorsunuz. Bunlar gırtlaklarına kadar Cahili geleneklere gömülmüşler, İslami uyanıklıktan alabildiğine uzaklaşmış bulunuyorlar. Müslüman olmalarına rağmen Hinduların onlara karşı baskı ve hakaretlerine ne kadar dayanabiliyorlar(!)? Onların yaşantıları Budizm’in pislikleriyle ne kadar da kirlenmiş? İslam’dan önceki Cahili toplumların özellikleri olan niteliklerin toplumlarında yaygınlık kazanmış olmasına nasıl da seslerini çıkartmıyorlar?... Sözün özü şudur:Şimdiki durumumuz, tarihimizin ikinci aşamasının ortaya çıkardığı karakteristik özelliklerin aynısını hala taşımaktadır. Şöyle de diyebiliriz: “Çağdaş Dünyamızda” biçtiklerimiz. “Geride Kalan Geçmişimiz” de ekilenlerdir. Bu da yüce Allah’ın varlıktaki Sünneti (kanunu) dur. Allah’ın Sünneti’nde ise asla bir değişiklik bulamazsın.

 

Bağnazlıkların Gelişmesi

 

Bu aşamanın kötü yanlarından biri de, ırk, kabile, milliyetçilik ve bölgecilik gibi -İslam Güneşi’nin doğmasıyla yıldızları batan- bağnazlıkların başgöstermesi idi. Bu tür bağnazlıklar, Emevi Dönemi’nde yeniden başgöstermiş, gittikçe de İslam Toplumları arasında veba ve kolera benzeri salğın hastalıklar gibi yayılmaya başlamış, kötü sonuç ve etkileri görülür olmuştu. Geçmişinizin yapraklarını karıştırıp üzerinde düşünecek olursanız, pek çok imparatorlukların bu kayalıklara çarparak darmadağın olduğunu görürsünüz. Bu musibet hastalıklar ise Emevi Yönetimi’nin çöküşüne neden olmuştur. O dönemde Arap Kabileleri arasında ortaya çıkan anlaşmazlık ve uzlaşmazlıkların ana nedeni işte bu hastalıklardı. Endülüs’teki Emevi Yönetimi’nin çökmesinin ve oradaki İslami varlığın ortadan kalkmasının da nedeni budur. Moğol İmparatorluğu’nun ve Hindistan Haydarabad-Dekkan eyaletindekiİslami yönetimlerin çöküşü günümüzden pek uzaklarda değildir. Bunlar hepimizin bildiği konulardır. Sözün özü:siz nereye bakarsanız bakınız, müslümanların yokolup büyük devletlerinin yıkılmasında en büyük payın bu öldürücü hastalıkların olduğunu görecekseniz. Allah, kalplerini birbirine ısındırmasına, onları takva sözü etrafında birleştirmiş olmasına, nimeti sayesinde onları kardeş yapmasına rağmen müslümanlar, zaman zaman bu yüce nimetlerin değerini unutmuş, türlü türlü bağnazlıklara bir daha kendilerini kaptırmışlardır. Bunun sonucunda kabilecilik parolalarına, ırkçılık sancaklarının altına, ulusalcılığa sığınmışlardır. Arapçılık, İrancılık, Afgancılık, Türçülük, Moğolculuk, Hintçilik yapmaya koyulmuşlar; sonunda bunların gaileleri onları yiyip bitirmiş, bu hastalıklar onları yok olmakla karşı karşıya getirmiştir. İşte müslümanların çöküşünün, darmadağın oluşlarının, saflarının çözülüşünün ve tarih sahnesinde çil yavrusu gibi dağılışlarının ana nedeni budur. Meliklik Dönemlerinde melikler, bu bağnazlıkları kendi kişisel maslahatlarını gerçekleştirmek amacıyla kullanıyorlardı. Bu bakımdan Abbasilerin hareketinin baş gösterip emevilere karşı direndiğini görüyoruz. Bu amaçla da ulusal bağnazlıklarını kullanarak Farsların onlara karşı düşmanlıklarından yararlanmışlardır. Neden?Kendi amaçlarını gerçekleşitirip saltanatlarını kurmak için; başka bir şey için değil.

İşte bu cahili ve İslam’ın tanımadığı bağnazlık, tarihimizin ikinci aşamasına boynunu teslim etmiş oldu. Bunun acılarını hala duymakta ve çağdaş yaşayışımızda bunun musibetlerini hala yaşamaktayız.

Burada parantez açıp size yakın tarihimizinden bir örnek vermek istiyorum. Müslüman kardeşlerim, sizler önce İslam Sancağı’nın altında toparlandınız. Allah da sizlere yardımını esirgemedi ve Pakistan’ın kuruluşu gibi bir başarı ihsan etti sizlere. Burada müslüman, bağımsız, özgür ve şerefli olarak yaşayacaktınız. Fakat bu büyük fetihten ve başarıdan sonra, Cahili esasları gündeme getirmeye kalkışıyorsunuz. kimisi Peştuculuğa çağırıyor, bir başkası Bengali olduğunu ilan ediyor, öteki Sindiliğin propagandasını yapıyor, dördüncüsü kendi kavmini Beluciliğe çağırıyor, bir başkası ise Pencabi olmakla onur duyduğunu söylüyor. Bu çok büyük bir musibettir. Bunun akibetinden korkulur. Kıyametimizin yaklaştığının alametidir bu. Kıyamet ise tüm bundan daha büyük ve daha acı bir musibettir...

 

Bencillik ve Nefse Tapıcılık

 

Yine bu dönemde doğmuş bir başka hastalık daha vardır. zamanla gelişip önü alınamaz bir hal oldu. Bu hastalık, müslümanlar arasından tüm bağlılık (vela) şekillerini kaldırmış, geriye yalnızca kişinin kendisine ya da kabilesine bağlılığı kalmıştı. Oysa İslam, ırk, ister cins, ister renk, ister toprak ve isterse dil bağları dolayısıyla ortaya sürülen her türlü bağlılık (vela) çeşidini red etmiş ve bunu ayaklar altına almış bulunuyordu. Geriye yalnızca Allah’a, Rasulü’ne ve Dini’ne bağlılığını bırakmıştı. Bireysel ya da toplumsal olsun müslümanın yaşayışının döküldüğü kalıp ise yalnız bu bağlılıklar esasına dayalı idi. Meliklik Dönemi’nden sonra ise bu bağlılıklar gittikçe zayıflamaya başladı. Müslümanların maneviyatlarının temeli ve ahlaki üstünlüklerinin direği olan bu bağlılık (vela), zayıflayıp çözülmeye başlayınca bunun yerini -doğal olarak - bencillik ve nefsin hevasına uymak aldı. Eğer en yüce bağlılığın varlığı söz konusu değilse, ne derece büyük olursa olsun, insanoğlu’nun herhangi bir prensip uğruna canını ve değerli şeylerini feda etmesi, tabiatının bir gereğidir. (Fedakarlık şöyle dursun) bundan sonraki dovranışlarının nedeni, ya kişisel çıkarları ya da ailesinin ve kabilesinin çıkarlarıdır. Bunun bir sonucu, olarak İslam Toplumu’nda paralı asker, subaylar ve yöneticiler kesimi ortaya çıktı. Bunlar da ahlaki bakımdan o derece aşağılaşmışlardı ki, basit değerler karşılığında vicdanlarını satın alabilenler, istediklerini elde edebiliyorlardı. Onlar, eğitilmiş vahşi hayvanlara benziyorlardı. Onu doyurduğun sürece arkandan gelir, birisini gösterdiğin zaman gider onu yakalar ve parçalar. Bu konuda ülkemizde meydana gelen olayları örnek olarak gösterebiliriz. Müslüman halk, peşpeşe gelen yönetimlere paralı askerler sağlıyordu. Müslümanların en azılı düşmanlarından olan Murihta Yönetimi’nin elinden Müslümanların malları, canları ve ızlarının büyük zararlar görmüş olduğunu, hepiniz biliyorsunuz. Evet bu yönetimin askerleri arasında bile müslüman kimselerden yer alanlar vardı. Bunların ise, topların kullanılmasında ve bombaların atılmasında büyük-bilgi ve becerileri vardı. Bu topraklara İngilizler ayak basınca, bu sefer onların da bizzat müslümanlar arasından paralı askerleri oldu ve onlar sayesinde tüm bölgeyi ellerine geçirdiler ve dışarıdan başka askeri güç getirmeye hiçbir gerek duymadılar. Çünkü bizzat bu bölge halkı arasından askeri bölgeyi ellerinde tümüyle tutmalarını sağlayacak kimseler bulabildiler ve bunların, güvenliğin sağlanmasında ve düzenin korunmasında büyük yardımlarını gördüler. Bu pahalı askerlerden hiçbir kimse oynadığı rolün çirkinliğini farketmiyor, gücünü ve bilgisini kimin yararına kullandığını düşünmüyor, hangi ülkeyi zaptettiğini hatırına getirmiyor, yönetimi ve düzeni kimin yararına koruduğunu anlamak için aklını kullanmıyordu. Hiç düşündünüz mu tüm bunlar neden oldu diye? Çünkü tüm yüce bağlılık duygularından yoksun kalmışlardı. Onları her türlü alçakça davranşıtan koruyabilecek bağlılık (olan Allah’a, peygamberine ve dinine olan vela bağı) ortadan kalkmış, onu da yok etmişlerdi. Geriye yalnızca kötülüğü emredip duran nefs-i emmarelerine bağlılıktan başka birşeyleri kalmamıştı. Aklın kabul etmediği, duygunların red ettiği bu tür alçak işlere kişiyi nefsi bağlılıktan başka ne itebilirdi ki?

Doğu’da Filipin Adaları’ndan batı’da Fas’a kadar tüm İslam Ülkeleri peşpeşe elden çıktı. Batı Emperyalizmi onları ellerine geçirdi. Batı Emperyalizmi’nin müslüman halklara egemen olması, tesadüfen ortaya çıkmış birşey değildir. Bilakis bunun tarihi derin kökleri vardır. Burada bunları enine boyuna inceleyebilmek imkanına sahip değilim. Ancak oldukça özlü bir ifade ile sizlere tarihimizin üçüncü aşamasını hazırlayan etkenlerden söz edeceğim. Yani İslam Toplumları’nın istisnasız olarak emperyalizmin kurbanı olduğu üçüncü aşamanın etkenlerinden söz edeceğim. EğerEmperyalizm’in kucağına düşmemiş bir iki devlet kalmış idiyse bile bunların da sonucu, diğer ülkelerden farklı olmamıştır. Türkiye’nin, İran’ın ve Afganistan’ın Emperyalizm’in fiili istilalarından uzak kalmış olması, onlara kıskanılacak bir nitelik kazandıramamıştır. Aksine buraları da, emperyalizmin saldırılarına uğrayan bölgelerden daha kötü durumlara düştü.

 

İSLAM TARİHİ’NİN ÜÇÜNCÜ AŞAMASI KÖLELİK DÖNEMİ VE KÖTÜ ETKİLERİ

 

Şimdi de Üçüncü aşama’yı ve bu aşama sırasında içinde bulunduğumuz durumları ele alalım. Bu aşamayı etraflı bir şekilde ele almamızın gereği yoktur. Çünkü bu aşamadan pek uzaklarda bulunmuyoruz. Bunu yaklaşık yirmi yıl öncesinde gerilerde bıraktık. O sıralarda gençlik yıllarını yaşayanlar, bu dönemi gözleriyle görmüş ve bu dönemde geçirilen durum ve halleri iyi bilirler. O sıralarda çocukluk dönemlerinde olanlar ise bu aşamanın olaylarını, yaşlarının küçüklüğü dolayısıyla hatırlamayabilirler ama, babalarından ve kardeşlerinden dinledikleri olaylar, onları etraflı araştırmalar yapmak ihtiyacında bırakmamıştır.

Batı Emperyalizmi, pençesini İslam Ülkesi’nin ta bağrına yerleştikten sonra müslümanların her türlü zulüm ve azabı yağdırmaya, onları baskı altında tutmaya ve cezalandırmaya koyuldu. Aynı zamanda onların yönetimlerini sindirmiş, verimli topraklarını eline geçirmiş, vakıflarını elinde tutmuş, onlarla kedinin fareyle oynadığı gibi oynamış, mallarına ve ırzlarına el uzatmıştır. Ancak tüm bu cinayetler, batının bizi mecbur tuttuğu modern eğitim düzeninin yaptıkları yanında anılmaya değmez durumdadırlar. Söz konusu bu modern eğitim düzeni, bir taraftan bizim akidemizin yabancısı idi ve değerlerimizden uzaktı. Diğer taraftan bizim verimli eğitim düzenimizi köreltti ve kısırlaştırdı, ağıt yakılacak bir hale getirdi. Emperyalizm, bu yolla İslami Kişiliğini tanımayan, dinine nefretle bakan, şeref dolu tarihini küçümseyen, parlak uygarlığına geçmişe mal olmuş tarihi bir anı nazarıyla bakan, kültürünü çağı geçmiş olarak değerlendiren, eğer bilgi denilen birşey varsa o da batıda yazılan çizilen şeylerdir diye kabul eden, ahlak diye birşey varsa batının ahlakıdır diyen nesiller yetiştirebilmiştir. Bu nesiller kısaca, eğer uyulmaya değer ideal birşey varsa batıdadır, takdir edilmeye değer önemli, yüksek dikkat değer birşey varsa hep batıdadır, diye düşünür ve inanırlar. Onlar bu halleriyle şairin:

inanın,

“Hazami birşey dedi mi, doğruluğuna

Çünkü o ne söylerse doğru söyler.”

şekildeki ifadesini andırıyorlar.

İşte bu, emperyalizmin bize karşı işlediği en büyük zulümdür. Bizi dinimize yönelten ve geleneklerimize bağlayan, uygarlığımızla olan ilişkilerimizi sağlamlaştıran kendi eğitimimize gelince; o red edilen ve asla değerini bulamayan bir düzen haline getirildi. Bu nedenle maddi alanda ilerlemeyi arzu eden herhangi bir müslüman ferd, bu eğitim düzeninden yüz çevirmeye ve onu geri plana itmeye bunun yerine aldatıcı modern düzenin arkasından soyularak yürümeye başladı. Bu değişim toplumumuzda derin etkileri olmuştur. Aradan uzun bir süre geçmeden bu ümmetin değerli elemanları, bu eğitim düzenine taraf olmaya başladı. Söz konusu elemanlar, zengin, zeki uyanık kimseler olarak biliniyor; kabiliyetli canlı, çalışabilir düşünen ve başkalarını yönlendirebilen kimseler olarak tanınıyordu. İşte tüm bu iyi unsurlar, “şartların gereği” mantığından hareketle emperyalizmin eğitim ve öğretim düzenlerine yöneldi. Ayrıca unutulmamalıdır ki bu düzenler, bizleri dinimizden ve tarihimizden uzaklaştırmakla kalmıyor; bizden, akidevi kültürümüzden iğrenen ve uygarlık değerlerinden nefret eden bir kesim de oluşturuyordu.

 

Otorite Değişimi

 

Bu politikalarını daha bir derinleştirmek için Emperyalizm, tüm ilerlemealanlarını ve gelişme fırsatlarını, kendilerinin kurdukları öğretim kurumlarından mezun olanlara hasretmişti. Çünkü Emperyalizm, iyi etüt edilmiş sağlam bir planla ve bu konuda dikkatle uygulanmış programla gelmiş idi. Bunun doğal bir sonucu olarak şu durum ortaya çıktı: Dünyada rahat bir şekilde yaşamak isteyen ve yükselmeyi arzu eden hatta yalnızca hayatta kalmayı arzu eden herkesin önündeki tek çıkar yol, çocuklarını bu öğretim düzenine teslim etmekti; ki bu düzen onları dinlerinden ve değerlerinden uzaklaştırsın,diye. Emperyalizm bu planını en geniş ve yaygın ölçüleriyle doğu ya da batıda olsun İslam ülkelerinin tümünde uygulamaya koydu. Yani nereye gittiyse bu uğursuz programını uyguladı. Bu konuda İngiliz Emperyalizm’i yalnız değildir. Aksine Belçika, Fransa ve Alman Emperyalizmi gibi diğer tüm empeyalist güçler de aynı uygulama içerisinde olmuşlardır. Kısacası Emperyalistlerin girdiği her İslam Ülkesi’nde aynı tuzak kurulmuştur.

Diğr taraftan, kendi eğitim kurumlarından mezun olan kimselere hükümetin işlerinin yütülmesinde ve iktisadi alanlarda görev vermek konusunda emperyalizmin izlediği politika öyle bir izlenim uyandırmıştı ki, kişi İslam’ın etkilerinden ne derece uzak ise o derece yüksek bir mevkie yükselebilirdi. Hiç kuşkusuz bu cinayet politikası, yazılı bir hale getirilmemiş ve kanun şekline sokulmamıştı. Zaten durum da bunun yazılı bir metin haline getirilmesini ve memurlarla ilgili tüzüklere geçirilmesini gerektirmiyordu. ancak uygulama ve idare planlama, genel ve özel çizgileriyle şu gerçeği ortaya koyuyordu: memur, pratik yaşayışında İslami renkten ne derece soyutlanırsa, ve ne kadar batıcı bir hayat yaşarsa, ilerleyebilmek için o kadar şans sahibi olur ve fırsat ele geçirirdi. Böylelikle yönetimin belli başlı noktalarına, adı müslüman olan, fakat İslam ile ilgili olarak isminden öteye birşey bilmeyen kimselerin gelmesi için emperyalistlerin aşamalı bir uygulama içerisine girdikleri görülüyordu. Fazla süre geçmeden bu uygulamanın sonuçlarını gördük: kilit görevler bu tür müslüman (!) kimselerin eline geçti. Tüm iktisadi alanlar (yani toplumun can damarları) kapılarını ancak bu türden kimseler açık tutuyordu. Aynı politikanın tüm İslam Ülkelerinde uygulamaya konulduğu da görüldü. İslam Ülkelerinden hangisine giderseniz gidiniz a’dan z’ye kadar herşeyiyle bu politikanın karşınıza dikildiğini göreceksinizdir.

 

Özgürlük Hareketleri

 

İslam Ülkeleri’nde özgürlük hareketleri başgösterince, halkın kalplerinde vatanın özgürleştirilmesi ateşi tutuşunca -ki bu, batıda yazılmış kaynakları ve batılıların tarihlerini inceleyip kendi kötü durumlarının farkına varmaları sonucunda olmuştu- içinde bulunulan şartların doğal bir sonucu olarak, bu hareketlerin komutasının, topraklarını ellerine geçiren emperyalistlerin dilini bilen, onların yapı ve yöntemlerini tanıyan, onlara nasıl etki edebileceklerini bilen kimselerin elinde olması gerekiyordu. Bu tür bir komuta, özgürlük isteyen müslüman halkların içinde bulundukları şartların mantıki bir sonucu idi. Müslüman hakların böyle bir komutayı kabul edip ona teslim olmaktan başka bir çıkar yolları da yoktu. Dini enstitülerden -daha doğru bir deyimle eski öğretim düzeninden- mezun olmuş kimseler, müslümanların komutanlığını, liderliğini yapmaya elverişli değillerdi. Halklara komutanlık edip özgürlük hareketlerinin gerektirdiği savaşlara tahammül edebilecek durumda değillerdi. Bu nedenle halk, çaresizlik içerisinde birinci tip liderlere yönelmek zorunda kaldı ve onları komutan olarak başlarına geçirdi. Onların gözetim ve rehberliğinde olmak üzere Emperyalizme karşı özgürlük savaşlarına giriştiler. Bu nedenle tüm bu dönem boyunca, şayet İslam Ülkesi’nin herhangi bir kesimine göz atacak olursanız, özgürlük hareketlerinin başında bulunanların ve bunların liderliklerini yapanların, ister doğuda ister batıda olsun, birinci tip kimseler olduklarını göreceksiniz. Diğer taraftan bu tip liderler, müslümanların İslami duygularını da tutuşturup harekete getirmeyi de ihmal etmediler. Çünkü, halkın kalbinde böyle bir ateş tutuşturmadan bu özgürlük hareketlerini tırmanışa geçiremezlerdi. İşte bu liderler, İslam Halklarını İslam adına harekete geçirdiler. Özgürlük savaşlarının olduğu her müslüman alan üzerinde bu böyle olmuştur. Bu liderler şöyle diyorlardı: Bu savaş, İslam ile küfür arasındaki ölüm kalım savaşıdır. O halde ey müslümanlar, canınızı, malınızı, kabiliyetlerinizi ve zamanınızı feda etmekten geri kalmamalısınız. Taki zaferi kazanıp din Allah’ın oluncaya, herşey yerli yerine oturuncaya, yeryüzü gerçek sahibi olan Allah’ın nuruyla aydınlanıncaya kadar...

Bu şekli durum, yalnızca bir yerde ortaya çıkmadı. Yakın tarihini incelediğiniz her bölgenin aynı şartların baskısı altında kalmış olduğunu göreceksiniz. Sizlere, son derece kanlı savaşlara girip çıktıktan sonra bağımsızlığını elde eden Cezayir’i örnek olarak vermek istiyorum. Aynı şekli durum orada da ortaya çıkmıştır. Bunu sizlere gelişi güzel söylemiyorum. Bilakis bu sonuca bu İslam Ülkesi’nin yakın tarihteki şartlarını inceledikten sonra varmış bulunuyorum. Çünkü orada cereyan etmekte olan olayların gelişmesini yakın izliyordum. Diğer taraftan bu konuyu, savaşların kızgın olduğu dönemlerde Cezayir ‘li liderlerle birden çok kere tartışmış idim. Bu konuda benim görüşümü doğrulamaktan başka bir çıkar yol bulamıyorlardı: “Eğer bizler Cezayir’deki normal bir insana, başlattığımız bu savaşın bir İslam-Küfür savaşı olduğunu pekiştirerek söylemeyecek olursak, bunun Allah’ın ve Rasulü’nün emrettiği Allah Yolu’nda Cihad olduğunu belirtip bu harekette şehid olan Cennete girer demeyecek olursak, bizim çağrımızı hiçbir şekilde kabul etmez, kellesini koltuğuna alıp savaş meydanına atılmazdı.” Eğer bu bir gerçek ifade ediyorsa, o da şudur: Cezayir halkı, özgürlük savaşlarına ancak İslam adıyla katılmıştır. Her türlü zulüm ve işkenceyle bundan sonra karşılaşmış ve zayiatını bundan sonra fedakarlık ve kahramanlıklarıyla akılları durdurmaş; solukları kesmiştir. Bunu gözlemleyen bir kişi, ancak bundan sonra, kıyıda köşede kalmış bir halkın, bu çağda en modern ve en gaddar silahlarla donanmış emperyalizme karşı nasıl böyle bir direniş gösterdiğine hayret eder.

Tarihini incelediğiniz her bir islam Ülkesi’nin aynı durumla karşı karşıya kaldığını görürsünüz. Komutayı ve hareketleri yönlendirme yetkisini ellerinde bulunduranlar, islam’dan uzaktır ve İslam’ı bilmeyen kimselerdir. İslam hakkında hiçbir şey bilmezler ve onu uygulamak arzusuna da sahip değildirler. Çünkü onların almış oldukları kültür, değer ölçülerini değiştirmş, İslam Uygarlığı dışında kalan bir uygarlığın hayranı yapmış, kalplerin İslam’ın dışında kalan sistemler fethetmiştir. Önceden de söylediğimiz gibi, müslüman kitleler de ister istemez komutayı ellerine vermek zorunda idi. Daha sonra da bu liderler, elde ettikleri tüm zaferleri, müslümanların İslami duygularını harekete getirmenin sonucunda gerçekleştirebilmişlerdir. Aynı yol izlememiş zafere kavuşmuş bir tek özgürlük hareketinin varlığı söz konusu değildir.

 

İSLAM TARİHİ’NİNDÖRDÜNCÜ AŞAMASI BAGIMSIZLIK DÖNEMİ

 

Üçüncü Aşama, kısaca değindiğimiz şekilde son buldu. Şimdi tarihimizin dördüncü aşamasına girmiş bulunuyoruz. Bu aşamada tüm İslam Ülkeleri birbirinden uzak dönemlerde bağımsızlıklarını elde ettiler.

 

Çağdaş Dram

 

Dödüncü Aşama’da yaşanan durum şöyledir: Her ülke ve her bölgede yönetimin dizginleri ve iktisadi hayatın evrilip çevirmesi,İslami uyanıklıktan ve dini doğru bir şekilde anlamaktan uzak kimseler tarafından ele geçirilmiştir. Hatta bu gibi kimseler, müslümanların miras aldıkları geleneklere küçümseyici nazarlarla bakmakta, onları hakir görmektedirler. İslamı yaşayışa uyacak İslam’ın değer ve ilkelerine sarılacak olurlarsa, dünyada rezil ve rüsvay olacaklarına, hiç bir değerleri kalmayacağına, arzuladıkları kalkınma ve ilericilik hamlelerini gerçekleştiremeyeceklerine inanmaktadırlar. Eğer uygarlık kafilesine kavuşmak isitiyorlar, batılı düşüncelere ve ilkelere bağlanmadan, bunları iciğine cıcığına varıncaya kadar taklit etmeden, herşeyleriyle kendilerini bunlara uydurmadan mümkün olmayacağını kabul ediyorlar.

Bu eğilmler, gelişigüzel ve kendiliklerinden ortaya çıkmış değildir. Aksine bunlar, iyiden iyiye incelenmiş eğilimlerdi ve bunlara göre yeni bir kesim yetiştirilmişti. Tüm can alıcı noktalardaki baş mevkileri işgal etmek üzere seçilenler de işte bunlardı. Hayatın her kesiminde ve genel olarak müslüman ülkelerin tümündeki yönlendirme ve rehberliği bunlar yapmaktadır.

Özgürlük savaşlarının İslam adına başlatılıp kahramanlıkların en güzel örneklerinin müslümanlar tarafından verilerek, istenen sonuç elde edildikten sonra, bu savaşların liderlerinin ilk kurban olarak İslam’ı seçmelerinden, İslam’ı kabuğu yenmiş bir meyvenin çekirdeği gibi fırlatıp atmalarından daha garip ve hayret edilecek bir durum olabilir miydi acaba?...

İşte Cezayir bunun en yeni örneği olarak gözlerinizin önünde duruyor. Önceden de söylemiştim: Cezayir, günahsız çocukarını, taze gençlerini, yaşlılarını, genç hanımlarını binlerle ifade edilecek kalabalıklar halinde şehid verdikten sonra ancak bağımsızlığına kavuşabilmiştir. Cezayir’in dağları, vadileri, kentleri ve köyleri bunun kanıtıdır. tabii ki gülü seven dikenine katlanır. Fakat, bağımsızlık bayrağı dalgalanır dalgalanmaz müslümanlara verilen ilk müjde,, Cezayir’in “sosyalist bir cumhuriyet” olacağı idi. Aynı oyun Pakistan’da, Tunus’ta, Mısır’da ve başka ükelerde de sergilendi. Bu uğursuz komedinin sahnelenmediği bir tek İslam Ülkesi gösterebilir misiniz bana? Size ikinci örneğimi Tunus’tan vermek istiyorm. Vatanın özgürlüğe kavuşturulması sesleri burada da İslam adına yükseldi. Müslümanlar da Allah Yolunda cihad uğruna canlarını ve mallarını feda etmekten geri kalmadılar. Sonunda Tunus şehidlerin kafaları ve yaralıların kanları üzerinde bağımsızlığını elde edince, buranın lideri kalkar ve tüm dünyaya Ramazan ayında tutulan, orucun üretimi düşürdüğünü ilan eder. Rusya’da komünistlerin müslümanlara aşılamak istediklerini, Burgiba da, Tunus’ta tekrarlıyor, onların yollarından giderek üretim alanlarından çalışanların, üretimin düşmemesi için oruç tutmamalarını emrediyordu. Oruç tutamayacak derecede ihtiyarlamış kimselerin oruç tutmama imkanına sahip oldukları ve Şeriatin hükmüne göre mazur oldukları açık bir şeydir. Ancak Burgiba’nın fabrikalarında üretimi artırmak için çalışan gençlerin oruç tutmama imkanları da Burgiba’nın Şeriatında vardır. Buna göre İslam’ın Beş temeli’nden ikincisi olan oruca “elveda” demek kalıyor.

Bu gibi kimseler, başlı başına bir sınıftırlar. Yönetim ve ülkelerin kilit noktaları ellerinde bulunur. Diğer taraftan “dini kesim” diye adlandırılan bir kesim daha vardır. Bu kesim, dinin hükümlerini iyiden iyiye bilmekte, Allah’ın neyi emredip neyi yasakladığından tam anlamıyla haberdar bulunmaktadır, İslam uygarlığının ne olduğunu iyice bilmektedir. Ancak bu kesim, müslümanların güvenini sağlayacakşekilde çağdaş kültüre sahip bulunmamaktadır. Müslümanlar, bu nedenle yönetimi ve kilit noktaların idaresini birinci sınıftan alıp onlara bir türlü vermemektedir. Dolayısıyla bu dindarlar kesimi de devletin yönetimi konusundaki yeterliliklerini ve onları en mükemmel şekilde ve üstün yöntemle yönetebileceklerini ispatlamak fırsatını elde edememektedirler. Gerçekten de bu ikinci kesim, müslümanların hislerine en yakın olan kesimdir. Onların dini duygularıyla ençok onlar kaynaşmışlardır. Müslümanlar, bu kesime güvenlerini müşahhas olarak ortaya koydukları ve onları yönetimin başına geçirdikleri taktirde,dinlerini bozmayacaklarından emindirler. Geleneklerini yıkmayacaklarını, küfür ve fısk düzenlerini başlarına getirmiyeceklerini iyi biliyorlar. Fakat onlar bu kesimin çağdaş devletin gereklerini sağlıklı bir şekilde yürütmek konusunda yeterliliğini ve gücünü ortaya koyabileceğini sanmamaktadırlar. Batı Uygarlığının fırtınaları karşısında halkın yönetim konusunda yeterli olduğunu ispat edebileceğini; çağın iç ve dış sorunları ve benzeri davaları düzenleyebileceklerini düşünememektedirler. Tüm bu işlerin bu ikinci kesim tarafından beğenilir bir şekilde düzene konulabileceğini müslümanlar, -mantıki bir takim gerekçelerden hareket ederek- sanmamaktadırlar.

 

Baş Problem:

 

Sıradan müslümanlar da genel olarak bu iki kesim karşısında, şaşkınlık içerisinde ve dehşete düşmüş olarak kalakalıyorlar. Bunların bilgisizlik içerisinde oldukları doğrudur. Hatta gelenekleri bozulmuş, ahlakları çözülmüş de olabilir. Fakat az öncede değindiğimiz gibi, ilk İslami Hareketin sahip bulunduğu muazzam kuvvetin ebedi etkilerini İslam Ümmeti’nin yapısından hiç bir kimse silip kaldıramamıştır. Bu nedenle sıradan bir müslümanla karşılaştığınız zaman, istediği kadar bozuk olsun, içkinin haram olup olmadığını soracak olursanız, onun helal olduğunu söylemeyecektir sizlere. Yine zina ve kumar hakkında ne düşündüğünü soracak olursanız, bunların İslam’a göre helal mı haram mı olduğunu soracak olursanız, helal oldukların hiç bir zaman söylemeyecektir. Tüm münkerleri ve kötülükleri teker teker sorunuz, onları çirkin saydığını göreceksiniz. Acaba neden?... Çünkü onun inandığı İslami değerler, henüz o derece değişmemiştir. Şu ana kadar bile onlara saygılı ve kutsal şeyler olarak bakmaktadır. Alışkanlıklarının, yaşayışının bozukluğuna, tükenmişliğine (bozulmuşluğuna) tefessühüne rağmen bunların yüceliğine ve değerli olduklarına inanmaktadır. Çünkü o, bu değerleri annesinin sütü ile birlikte emmiştir, bunlar onun ruhunda damarlarındaki kan gibidir. Yine müslümanlardan birisine, sahnede çıplak bir kızın dans etmesinin İslam uygarlığında yerinin olup olmadığını soracak olursanız, hiç düşünmeden böyle bir şeyi kabul etmediğini göreceksiniz. Hatta böyle bir çalışma şeklinin İslam ile uzaktan yakından bir ilgisinin bulunabileceğini hatırına bile getirmemiştir. Onun İslam’ı bilmediği doğrudur. Kur’an-ı anlamadığı bir gerçektir. Hadis Kitaplarında neler olduğundan -genel çizgileriyle de olsa- bilgisi yoktur. Tüm bunlara rağmen, İslam Uygarlığı hakkında büyüklerinden öğrenegeldiği, miras aldığı tasavvurların muhayyilesinden silinmesine, yapısından kalkmasına imkan var mıdır? Hatta o, İslam’ı çok az bilinmesine rağmen, karşı kaşıya kaldığı tüm şart ve problemleri geleneklerinin ve İslami değerlerinin ışığında ele almakta ve ancak bunların çerçevesinde görüşünü ortaya koymaktadır. Sıradan her müslümanın İslam Düzeni ve gerekleri hakkında toplu bir düşüncesi ve kanaati vardır. Tüm İslam Dünyası’nı dolaşabilirsiniz. Müslüman kalabalıkların değindiğim şekilde duygu ve düşüncelere sahıp olduklarını göreceksiniz. Bu konuda Pakistan’daki müslümanlarla Türkiye’deki müslümanlar arasında fark yoktur. İran’ın müslümanları ile Mısır’ın müslümanları, Cezayir’in müslümanları ile kardeş ülkelerin müslümanları arasında fark göremezsiniz. Nereye giderseniz gidiniz, onların aynı İslami değerlere iman ettiklerini, ancak bunlara içten gelen bir özlem duyduklarını göreceksiniz. hiçbir kimse de onları “gerçek İslami değerlerin” batıdan gelenler olduğu ve batılı efendilerimizin yanında bulunduğumuz değerler olduğu konusunda inandıramaz.

İkinci husus da şudur: sıradan bir müslümanın İslami bilgileri oldukça basit olmasına rağmen, onun İslam’ı vurguncasına sevdiğini görürsünüz. Özgürlük savaşları sırasında komutanlarının müslümanları yakın tarihte nasıl savaşa teşvik ettiğini, canını ve tüm değerli şeylerin feda ederek nasıl altın sahifeler yazdığını gördük. Onları ancak İslam adını kullanarak harekete getirmek mümkün olabilirdi. Onlar, ancak Allah yolunda şehid düşeceklerine, Allah’ın kendilerini cennetiyle mükafatlandıracağına inandıkları taktirde ölümle karşı karşıya gelen ve ona kucak açabilirlerdi. Fakat eğer toplumun üyelerinde bu inanç ve kanaat yoksa, o taktirde sen ondan ölüme karşı koymak konusunda daha korkağını göremezsin, ondan kanını feda etmesini bekleyemezsin silahlı olanların üzerine atılmasını veya sevimsiz şeylerle dolu yollara sapmasını umamazsın. Sıradan müslüman, belirttiğimiz bu şekildedir. Fakat İslam Ülkeleri’nin pek çoğunda yönetimi ve halkın dizginlerini elinde bulunduranların durumu bundan çok daha farklıdır. Bunlar, hala toplumsal hayatı, islam’ın istediği yönün aksine itmeye çalışmaktadır. Bununla ümmetin ülkülerine, emellerine, duygu ve eğilimlerine ters düşmektedirler. Bunlar kimi zaman açıktan açığa din dışılığa çağırmaktadırlar, kimi zamanda da istediklerine kavuşabilmek için İslam’ı kullanmakta, onun arkasına gizlemektedir. Fakat bunları da İslam’ın gerçegini tanınmaz hale getirdikten sonra yapmaktadırlar. Batı uygarlığını içindeki acı ve kötülükleriyle kucaklar, ondan sonra da bunların üzerine İslami bir kabuk geçirmektedirler. İthal malı- fakat İslam’dan yer ile gök arası kadar uzak olan-parola ve ilkelerle kaynayıp çoşan her ülkede gördüğümüz bundan başka birşey değildir. Ancak genelde müslümanlar, bu güçlüklere teslim olacak şekilde ahmak ve geri zekalı değildirler. Böylece bir musibet yanlızca Pakistan’a özgü bir musibet değildir. İslam Dünyası’nın her tarafının musibetidir bu. Çünkü İslam Dünyası’nın her yanında bu kesim aynen vardır. Bunların kalpleri birbirine benzer, belirtileri de birbirinin aynıdır, sahip oldukları güdüler birdir. Bu kesim, batının önünde yenik düşmüş ve topraklarımızda yönetimi ellerinde tutmaktır. İktisadi hayatımızın kilit noktalarına bunlar egemenlerdir ve İslam Ümmeti’ni batı hayat düzenine uymaya mecbur tutmaktadır. Oysa ümmet, böyle bir değişimi kabul etmemekte ve bu yanlışlık yola sapmak istememektir.

 

Çağımızdaki Kavga

 

Şu anda içinde bulunduğumuz duruma gelince, bunu da şöyle özetliyebiliriz: Yönetimler, İslam Ümmeti’nin arzuladığı yolu izlemek istememektedirler. Ümmet ise yönetimlerin gittikleri yönde gitmek istemektedir. Bu nedenle tüm İslam Ülkelerinde halk ile yönetim arasında sürekli bir kavganın varlığı söz konusudur. İşte bu durum: “Günümüzdeki İslam”ı ortaya koymaktadır. Ümmet, muazzam gayretini ortaya koyup direnmektedir. Diğer taraftan yönetimler ise müslümanları “gayr-ı müslimleştirmek” amacıyla ellerindeki tüm imkanları değerlendirmekte, bu uğurda her türlü aracı kullanmaktan geri kalmamaktadır. Özellikle de bu uğurda eğitim ve öğretimde alanlarını kullanmaktadır. Öyle programlar ortaya koymaktadırlar ki, bunlarla müslümanların sahip oldukları tüm İslami değerleri ortadan kaldırmak, ahlaklarını ve zevklerini bozmak, miras aldıkları geleneklerinden onları uzaklaştırmak istemektedirler. Aynı zamanda onların tüm ahlaki birikimlerini yok edecek bir kültürü yaymak, İslam etrafında kuşkularını artıracak batı kaynaklı bilgileri teşvik etmek amacına yönelik çalışmalar yapmaktan da geri kalmadılar. Bu durum müslümanların yaşayışları zayıflayıp, gevşeyip çözülünceye ve kişiliklerini yitirmiş bir topluluk haline gelinceye son bulmayacaktır. Bu ise imkansız bir şey değildir. Ancak imkansız olan, müslümanların kendi istekleriyle İslamdan,uzaklaşıp, kendi istekleriyle bir islami olmayan yönetim oluşturmalıdır.

Bu kavganın kötü sonuçlarının İslam Ülkelerine ne derece pahalıya mal olduğunu anlayabilmek için,bu ülkelerin kalkınma alanında göstermiş olduğu oranlara bakmamız yeterlidir. İlerlemenin gerçekleştirdiği her hangi bir alan göstere bilir misiniz? Şimdi karşımızda 1920-30 arası bağımsızlığını elde etmiş halkı müslüman ülkeler vardır. Bunlarda sanayi hangi ölçülere kadar ilerleme kaydetmiştir?Ticarette bunlar hangi aşamadan geçmişlerdir?Diğer taraftan aynı zamanlarda özgürlüğüne kavuşmuş Japonya da vardır. Bu ülkede gerçekleşen maddi ilerlemeler, oldukça çoktur. Bunun nedeni ise başında akıl bulunan kimseler için, görülemeyecek türden değildir. İslam Ülkeleri, doğru yoldan uzaklaşıp iç savaşa yöneldiler:Peşpeşe gelen hükümetler, halklarını İslam’dan uzaklaştırmak istediler. Bunlar ise müslüman olmayan bir halk olarak görünmek istemediler, aksine yüzlerini hep İslam’a doğru çevirmek istediler. Bu durum ise, müslüman halk ile yönetimler arasında sürekli bir kavgaya neden oldu.Tüm bunlardan sonra bu ülkelerde maddi ilerleme alanında herhangi bir başarı elde edilebilir miydi? Zamanla bu çatışma daha da ileri boyutlara ulaştı. Bu çatışma ordu ile yönetim arasında da başgösterdi. Yönetimlerin de ordu içerisinde tasfiyeler yapmak zorunda kaldıkları da oldu.

Kardeşlerim, kesinlikle biliniz ki, halkın vicdanı ile hükümetin politikası arasında çekişme ve hatta boğuşmanın görüldüğü her yerde, donukluk baş gösterir ve halkın ileri doğru bir adım bile atmasına fırsat vermez. Hiç bir yönetim, halkın vicdanı ile hükümetin politikası arasında gerçek bir uyum ve kaynaşma olmadığı sürece güçlü olamaz ve varlığını koruyamaz. Eğer hükümetlerin yaptıkları her şeyi halk duygularıyla tebrik edecek olursa, uygulamaya geçirmek istedikleri her şey için ölesiye çalışır ve bunun başarısı için tüm imkanlarıyla gayret gösterirler. İşte halkı, kalkınan ve kalkınmak isteyen bir halk getirebilmenin tek yolu budur. Fakat durum bunun aksine olursa, halk bir tarafta, yönetim bir tarafta olursa, ebediyyen onların ilerlemesi beklenemez. Yönetimlerin halkın arzularına savaş açmasına rağmen hükümetlerine karşı savaş açmadıklarını varsaysak bile; halkların hükümetlerine yardımcı olmayıp desteklememesi bile, ülkeyi kesin bir yıkılışa götürmek için yeterlidir. Buna göre, halkın hükümete güven duymaması, gerçekte çok tehlikeli ve korkunç bir durumdur.

Bu azınlığın, halkın tam aksine olan bu yöne gitmekte ısrarlı oluşunun kaynağı, onların bencilliklerinden, kendilerini üstün görmelerinden, halklarının ne istediğini bilmelerine rağmen kendi arzularına uymalarından başka bir şey olamaz. Diğer taraftan onların geçmişteki deneyimleri, bu halkın ancak İslam adına silkindiğini, özgürlük savaşlarındaki kahramanlıklarını ancak İslam adına gösterdiğini ortaya koymuş bulunuyor. Yine bu yöneticiler, deneyleriyle biliyor ki,İslam’dan kaynaklanan bu silkiniş onlara Özgürlüğün kıyısına ve yönetim koltuğuna getirmiştir. Bu nedenle bunlar, haklarının İslam’a olan kesin bağlılıklarını çok iyi biliyorlar. Fakat bunlar kendilerin ve çocuklarının geleceğini batıya, batının uygarlığına ve serabına bağladıklarından, batı uygarlığının içine kulaklarına kadar gömüldüklerinden, onların gelenek ve zevklerine göre kendilerini şekillendirdiklerinden, İslam Yolu’na uymak istememektedirler. Bu konuda onların mantıkları şudur:“Durum ne olursa olsun, fakir ve musibetzede halklarının yönetimlerinin kendi ellerinde olması mukadderdir. Halkın dini olan İslam’dan ise hoşlanmamaktadırlar. O halde halkın kaçınamayacağı görevi:Dini olan İslam’dan vazgeçmektir.”

İşte tüm çalışma ve yönelişlerinde temel aldıkları genel kural budur.

“Günümüzde İslam” ın durumu iştebundan ibaret. Şimdi de sizlere “Gelecekte İslam’ın olması gereken durum hakkında kısaca söz etmek istiyorum.

 

İslam Dünyasının Geleceği

 

İslam Dünyası’nın geleceği, onun İslam’a doğru gidişinde seçeceği yola bağlıdır. İslam dünyası günümüzde izlemekte olduğu ve nifaka, sulandırmaya ve yozlaştırmaya dayalı gidişine devam eder, İslam’a düşman olan davranışlarını sürdürecek olursa, Müslüman Halkların bağımsızlıklarını koruyamayacaklarından ve hatta onu kaybedeceklerinden korkarım. Hatta -Allah korusun- tekrar kölelik zincirlerine vurulacak ve eski kölelik dönemlerindekinden daha kötü bir yaşayışa mahkum olacaktır. Evet, İslam Dünyası’nda yönetimi ellerinde bulunduranların zaman geçmeden akılları başlarına gelecek olursa, temiz bir yaşayışa geri dönmek, yöneticilerin seçimini şaibesiz bir şekilde kendi hür iradeleriyle seçmek üzere halka vermek için gerekeni yapacak olurlarsa; siyaset, ekonomi ve öğretim sistemlerini İslam ilkeleriyle ve uygarlığıyla uyumlu bir şekilde düzenleyecek olurlarsa; kesin olarak ümid ediyorum ki, müslüman halklar çok kısa bir zamanda dünyanın büyük bir gücü haline geleceklerdir. Hatta tüm ümmetler düzeyindeki alanlarda güçler dengesini elinde blunduracak ve kesin söz kendisinin olacaktır. Müslüman halklar kitlesinin varlığı küçümsenecek bir durum değildir. Doğuda Endonezya’dan başlayıp batıda Fas’a kadar uzanan sayılamayacak kadar araç ve imkana sahip bulunan, muazzam bir insan gücünü elinde bulunduran büyük bir kitle, eğer silkinip İslam İlkelerine bağlanacak olursa ve onun esaslarına uygun bir dayanışma içerisine girecek olursa, acaba doğulu ya da batılı olsun herhangi bir güç onun karşısında durabilir mi?

 

İSLAM ÇAĞIN ÖNDERLİGİNİ YAPABİLİR Mİ?

 

Konuşmanın baş taraflarında ortaya attığım ikinci soruyu şimdi ele alıp çok özlü bir şekilde onu cevaplandırmaya çalışacağım. Sözkonusu soru şu: İslam, bu çağda İslam uygulanabilir mi?bunlar günümüzde çokça sorulan bir sorunun çeşitli yönleridir.

Cevap olarak derim ki:Zaman tarihin hiç bir döneminde kendiliğinden İslam’a bağlanmaya hazır olduğunu ilan etmemiştir. Bunun en büyük delili Peygamber (s.a.v.) in dönemidir. Cahili Arap Toplumu’nda davetini açığa vurduğu zaman, onun davetini kabul edip seslendiklerini dinleyebilmiş miydi? O’na: “Ey Muhammed, peygamber olarak seni kabul ettim, Rab olarak da Allah’ı tanıdım” sözlerini ne zaman söylemiştir?Durum, yalnızca davetçinin kararlılığına, kahramanlığına ve başka bir çözüm kabul etmemesine bağlıdır. O davetçi ki şöyle demelidir:“Ey çağ, eğer isteyerek gösterdiğim yoldan gelmeyecek olursan, ben seni benimle yol almak zorunda bırakacağım.” Komünizm nerde, islam nerde... Aralarında gökle yer arasındaki kadar fark vardır. Fakat ben sizlere konuyu tartışmak amacıyla şunu söylüyorum:Komünizm gerçekleştirdiği zaferlere bir göz atınız. Oysa İslam’ın istediği değişim, onlarınki gibi herşeyi altüst eden bir değişim değildir. Ancak komünizm, insan fıtratına karşı savaş açarak ferde mülkiyeti tümüyle ortadan kaldırmış ve hükümeti halkın malları, canları ve namusları üzerinde tahakküm edecek noktaya getirmiştir, ulusal serveti tümüyle tek elde toplamıştır. Böyle bir devrim, kesinlikle çığırından çıkmıştır, yıkıcıdır ve yok edicidir. İslam böyle bir tutumdan uzaktır, o bunun tam aksini yapar. İslam, insanın fıtratına uygun bir davettir. Yapıcılığı ve düzelticiliği hedef alır. Kararlılığa, yoğun çabalara ve iyi niyetlere sahip olmayan her davet, sonunda başarısızlığa mahkumdur. nitekim İslam Davası, kendisini üstün kılmak için karar vermiş bir kesimin elinde olduğu zamanlarda, istenileni elde etmiş ve çağ onların arkasından sürüklenmiştir.

İslam’ın günümüzde uygulanabilirliğine dair soruya gelince, bu boş bir sözdür. Gerçek şu ki İslam her zaman ve her mekana yeterliğini ortaya koymuştur. Aynı yeterliliğe bugün de sahip bulunmaktadır. Kıyamete kadar da bu özelliklerini korumaya devam edecektir. Durum yalnızca dünyada onu eksiksiz olarak eline alacak bir halkın varlığını gerektirmektedir. Konuşmamın başında da söylediği gibi, tarihimiz Arap Toplumu’nun sosyal, iktisadi, siyasal ve uygar düzenini İslam esasları üzerine kurmak ve kişilerin ferdi ve sosyal hayatlarını İslam kalıbına dökmek üzere gerekli hazırlıkları yapmakla başlamıştır. Bu ümmet kendi kendisine söz verdi ki:İslam Sancağını yükseltecek, dünyanın en uzak köşesinde bile İslam’ı tebliğ edecek; yalnız onun için yaşayacak ve onun uğrunda ölecekti.

Dünyada öyle bir ümmetin hazırlığı tamamlanınca, onun tüm güçleriyle, canlılığıyla ve asaletiyle dünyaya bir bomba gibi nasıl yayıldığını gördünüz, yeryüzüne günümüze kadar devam eden etkilerini nasıl yaptığına şahid oldunuz. Evet, eğer bugün de bu özelliklere sahip İslam’la bağlanan bir ümmet ortaya çıkıp hayat düzenini buna göre yürütecek, hayatını da ölümünü de alemlerin Rabbı olan Allah’a adayacak olursa; dünyanın İslam’ı bağlanmaya hazır olması, onun gölgesine girmeye can atması ve onun yüce yoluna koyulması uzak bir ihtimal değildir. İnsanların İslam’ı insanların vakıasında nabız atar görüp sonra da onu kabul etmek konusunda bahaneler uydurarak gevşeklik gösterecekleri akla yatkın değildir. Ancak sizler, İslam’ı vaazlarla,, kitaplarla, konferanslarla yaymaktan ileri bir şey yapmayacak olursanız, bu şerefli işlere kendinizi ne kadar verirseniz veriniz, Kıyamete kadar bile bu çalışmalarınızda devam edecek olursanız, dünya İslam’ın insanlığın patik hayatlarını yönlendirebilecek güçte olduğuna inanmayacaktır.

Son verirken sizlere duygularımdan söz etmek istiyorum: Yüce Rabbim beni bu halk arasında, yani müslüman Pakistanlı olarak yarattığı için İslam’a şeref ve üstünlüğünü kazandırması umulan halkın bu halk olmasını arzu ediyorum. Eğer benim politik bir faaliyetim olmuşsa, bunun kaynağı bu arzumdur. Eğer benim izlediğim bir yol varsa, amacım budur. Benim tüm çabalarım, yüce Rabbimin arasında yarattığı ve beni fertlerinden birisi yaptığı bu halkın, İslam’a karşı sorumluluklarını anlamasına ve sancağını yükseltmesine yöneliktir. Tüm amacım onun İslam’ı hissedilen bir şekilde hayatında canlandırmasıdır.

 

DAVAMIZIN SONU ALEMLERİN RABBİ OLAN ALLAH’A HAMD ETMEKTİR.

 

“Müslümanların İslam’a karşı izledikleri yol hangisidir? Müslümanların günümüzde İslam’a karşı tavırları nedir? İslam’ın onların pratik hayatlarındaki etkileri hangi boyutlardadır?

Günümüzde insanlığın tekrar İslam’a dönüp, onun gösterdiği yolda ilerlemesi sözkonusu olabilir mi, yoksa bu uzak bir ihtimal midir? bu ikinci yoruma şu da katılabilir: Acabaİslam, günümüzde uyulanabilir mi?”