Kulliyatlar - 06Islamdavetcilerine - Mevdudi
ÖNSÖZ
İngilizce bilen kardeşlerimiz büyük alim Mevlana Mevdudi’nin konuşması ve yazılarından seçilmiş bu ilk derlemeyi İngilizce olarak sunma izni bize verildi.
Mevlana Mevdudi tarihi meydana getiren ve tarihinin gelecekte izleyeceği yönü saptayan örnekleri ortaya koyan, İslam’ın önde gelen evlatlarından birisidir.
Şu bir gerçek ki, Afrika’nın en geri kalmış uzak köşelerinden tutun da Amerika’nın en gelişmiş yöresine kadar bütün dünyada gözlemlenen bir kişidir.
İslam’ı ilk devirlerindeki şanlı ve özgün halinde yeniden canlandırmaya yönelik yoğun istekler ve içinde bulunduğumuz çağdaki müslümanların dünya çapındaki uyanışı başlıca onun gayretlerinden dolayıdır. İslam’ın mesajını öyle mantıki yoldan, öyle cazip ve ikna edici delillerle sundu ki, milyonlarca müslümanın kalplerindeki uyuyan iman kıvılcımlarını yeniden tutuşturdu.
Yazıları ve konuşmaları müslümanları uyuşukluk ve tereddütten iman ve inanç ışığına kavuşturdu. Onları kuvvetle inananlardan kıldı.
Mevdudi, kendisini sadece vaaz verme ve yazı yazmaya hasretmedi. İslam’ın koybolan şanını yeniden kazanmak için canlı bir hareket başlattı. Şimdi onun gösterdiği yolda, bu kutsal hedefe ulaşmak için dünyanın her yöresinde milyonlarca kendini adamış gönüllüler ve çalışanlar çaba sarfetmekteler. Mevlana Mevdudi, seçkin bir alim, uzak görüşlü bir devlet adamı, gönülleri etkileyen bir hatip, ikna edici ve verimli bir yazar, bilgili bir hukukçu, birinci sınıf bir organizatör, korkusuz, boyun eğmeyen bir lider, çekici ve şefkatli bir dosttur.
İslam’a ve müslümanlara yaptığı kıymetli hizmetlerinden dolayı asırlarca hatırlanacak bir cins adamdır. Onun asil hayatı ümmeti nesiller boyu etkilemeye devam edecektir.
Mevlana Mevdudi’nin, derin ve geniş bilgisini yansıtan kendine özgü bir yazı üslubu vardır. İnsan hayatını etkileyen hemen hemen her konuda yazdı ve yazıları, hayranları ve tenkid edenler tarafından konusunda son söz ve otorite olarak kabul gördü. Hepsi değil ama, başlıca eserleri Urducadır. Eserlerinden büyük bir bölümü dünyanın belli başlı dillerine tercüme edilmekle birlikte, henüz yapılması gereken birçok iş kalıyor.
Onun yazılarını diğer dillere çevirmek kolay bir iş değildir. Kolay anlaşılır üslubu, düşünce ve ifade berraklığı, dile hakimiyeti, basit fakat edebi tarzı, yalnız ona özgüdür. Eserlerinin tercümesi çok tecrübe ve bilgi gerektirir. Bununla birlikte, bu eserin çevirmeni S. Zakir Aijaz’ın (i’cazi) aslına uygun ve oldukça mükemmel bir şekilde, Mevlana’nın yazılarını İngilizceye çevirdiğini görmekten memnunuz. Okuyucuların bu eserden faydalanıp zevk alacaklarını ümid ediyoruz, inşallah, İngilizce bilen kardeşlerimize, çok yakında eserlerinden daha fazlasını sunacağız.
Ahlak Hüseyin
CEMAAT-İ İSLAMİ’NİN KURULUŞU
MÜNASEBETİYLE
(Mevlana Mevdudi’nin İslam’la park -Lahor’daki evinde Cemaat-i İslami’nin kuruluşu dolayısıyla toplanmış bulunan 75 kişi kadar küçük bir dinleyici topluluğuna hitaben 6 Şaban 1360 Hicri, 26 Ağustos 1941 Miladi yılında yapılan konuşma.)
Bir zamanlar, atalarımızdan bize vasiyet edilen bir şey vardı: Gözü kapalı, sıradan bir müslüman gibi, dini ikrar ettim ve uyguladım. Fakat, akli yeteneklerin büyümesiyle, geçmiş nesilerin ayak izlerini düşünmeden takibin faydasızlığını anlamaya başladım. Ben, bu yüzden, Kur’an ve sünnete döndüm. Onlar üzerinde dikkatli bir çalışma beni İslam’ı yeniden tam kanaatla kucaklamaya sevketti. Sonra, ben çeşitli hallerini kısım kısım tanıyıp, İslam sisteminin tümünü kavramayı denedim.
Bu nedenle, İslam’ın gerçekliğine tamamen ikna olunca, diğerlerini de Allah yoluna dönmeye çağırmaya üstlendim. Böylece, bu gaye için “jour nal Tarjumanul- Ouran”ı çıkarttım. İlk etapta, İslam’la ilgili yanlış anlamaları gidermeyi ve onun doğru ve berrak bir resmini sunmayı deneme esnasında birkaç yıl harcanmalıydı. Ardından, doğru şekli ile İslam’ın yayılması için organize bir hareket başlattım. Bu hareketin gayesi Allah’ın gerçek dinini sosyal hayatımıza sağlıklı olarak uygulamak ve yerleştirmek, kişilerin hayatlarında atıl kalmaya terketmek yerine, sosyal bir düzen olarak, gündeme getirilmesine mani olan bütün engelleri yok etmektir.
1357 (1938) de bu hedefe doğru ilk adım olmak üzere “Dar-ul-İslam” isimli bir cemiyet kuruldu. Fakat bu, çok çok zayıf bir başlangıçtı, gerçekten bu çabada bana destek olarak yalnız dört kişi ileri çıktığı için kati olarak önemsiz sayılır. Fakat, ümitsizliğe hiç kapılmadılar ve halka İslam’a dönmeye çağırma ve hareketimiz için aydınlar düzleminde müsait bir atmosfer yaratma görevimize devam ettik. Çabamız sırasında yavaş yavaş bizimle çalışanların sayısı arttı. Aynı düşüncedeki insanlar ülkenin değişik yörelerinde kendi küçük halkalarını teşkile başladılar. İslami, edebi eserler basımına ve sözlü olarak İslam’ın vaazına birlikte devam edildi. Sonuçta, İslami çaba halkın düşüncesinde derin bir etki yaptı. Şimdi hareketi daha düzenli bir şekilde ileri götürmek için Cemaat-i İslami’yi tesis etmenin sırası geldiğine inanıyorduk. Bugün burada toplanmamızın gayesi işte budur.
Bizim ve Diğer Cemiyetlerin Arasındaki Özgün Fark
Bu başlangıç sözlerinden sonra, Mevlana Mevdudi bizim ve çağdaş cemiyetler arasındaki esaslı farkı aşağıdaki beyanatiyle açıkladı:
Birincisi: Diğer cemiyetler dünya menfaatlerinden kaynaklanmıştır ve dünyevi sonuçlara ermek ister, halbuki biz İslam’ı saf ve sade olarak sunmayı üstlendik, aslında başlattığımız çalışmalar İslam’ı bütünüyle kapsar.
İkincisi: Diğer cemiyetler gerçek müslümanlar olduğunu varsayarak her tür insana kapılarını açık tuttular. Neticede namussuz ve güvenilmez insanlar da saflarına sızdılar. Biz diğer yandan, herhangi bir kişiyi sadece müslüman olduğunu varsayıp üye kaydetmeyiz. Biz sadece Allah’ın birliğine ve Rasulullah’ın (s.a.v.) peygamberliğine imanın ikrarı olan belirli kelimelerin (Kelime-i Şehadet’in) gerektirdiklerini ve önemini iyice anladıktan sonra, İslam’a inancını ikrar eden adamı kabul ederiz. Tekrar olarak, cemaate katılan birinin üyeliği ancak asgari gereklerini yerine getirmekle devam edebilir. Böylece, yalnız cemiyetin dürüst elemanları cemaata üyelik için elenecektir. Her kim erdemli ve doğru olursa tabii olarak partimizin saflarına katılacaktır.
Dördüncüsü: Diğer cemiyetler dikkatlerini Hindistan ve özellikle Hind müslümanları üzerinde teksif ettiler. Bazıları, tabii ki, bütün dünyadaki müslümanları da kapsayan geniş boyutlu bir ilgi sahibidirler. Ama bütün bu hareketler, kendilerini hasbelkader müslüman topluluğun içinde bulunanlara tahsis etmişlerdir. Bütün diğer milletleri dışlayarak sadece müslümanların problemleriyle kendilerini meşgul etmektedirler. Gayri müslimlere nazarı itibara alacak herhangi bir faaliyetleri yoktur. Gerçekte, büyük çoğunluğunun faaliyetleri gayri müslimleri İslam etrafında toplayacak yolu tıkamaktaydı.
Bizim hareketimizin mesajı, bütün bir insanlık alemine yönelik olup, İslam’ın kendisinden ayrı bir şey değildir. Bu nedenledir ki, belirli bir grup ve kişinin simgesel sorunlarında kalmadık. Bizim dikkatimiz bütün insanlığın karşı karşıya bulunduğu evrensel problemler üzerinde yoğunlaşmıştır. Bizi ilgilendiren sorunlar, bütün insanların sorunlarıdır ve biz onlara her hastalığın devası ve insan ırkı için bir rahmet olan Kur’an ve sünnetten bir çözüm sunmaktayız. Bu yüzden, sadece müslüman soyundan erdemli eleman bizimle işbirliği yapmayacak, doğru düşünen gayri müslim menşeli talihli ruhlar da cemiyetin bağrına sürüklenecektir.
Neden “Cemaat-ı İslami” İsmi?
Bundan böyle cemaatin ismi “Cemaat-i İslami”dir. Madem ki, İslam’ın inançları, ideali, sistem ve usulü şimdiye kadar ne ise onu teyid etmektedir. Ona, başka bir isim bundan daha iyi olamazdı. Yinelersek, Cemaat-i İslami, İslam gayesini elde etmeye çabalar ve sadece İslam’ın çizgisinde çalışır. Başlattığı hareket, İslam için çalışmasından başkası değil. Fakat peygamberin devrinden beri başlatılan bütün bu tür topluluklar karşı konulursa, gereken çok ciddi türden iki iç tehlike ile karşı karşıya kalır.
Sakınılması Gereken Tuzaklar
Onlardan biri hareketin şekli ve içeriğinin abartılmasıdır. Bu tür hareketleri daha önceleri başlatanlar kısa sürede sapmışlar ve değişik çağlarda Allah’ın elçileri tarafından yönlendirilen özgün İslam cemaati ile kendi teşkilatlarının aynı olduğu fikrine kapılmışlardır.
Diğer bir deyişle, kendileri ile olmayanlar, İslam’ın karşısındadırlar ve ebedi lanete mahkum edilirler. Böyle bir davranışın sonucunda parti, dini bir mezhebe dönüşür ve sonra bütün zaman faydasız münakaşlarla tüketilir.
Dikkatli olmaya çağıracağım diğer engel, partinin liderinin kusursuz olarak görülmeye başlanmasıdır. İslam gayesini genellikle takip etmeye kendilerini adamış olan cemiyet üyeleri, kendi başkan veya liderlerinin mevkiini yanlış algılamalarıdır. Allah’ın elçisi ya da doğruya yönlendirilmiş ilk halifeler ile aynı mertebeye çıkarmalarıdır. Kendi liderlerinin teklif etmediği veya teşkilata almadığı kimseleri almadılar diye kusurlu görmezler. Hepinizin anlaması gerekli husus; bizim cemiyetimiz Allah’ın elçisinin oluşturduğu cemaatle aynı değildir, öylesine özgün bir cemaat tek bir evrensel sistem oluşturur ki, yanında küfür ve inançsızlığın dışında hiçbirşey olmaz. Bununla beraber o sistemi, daha sonraki bir dönemde yeniden diriltmeye kalkan kişiler, gayeleri için bir tek kuruluş kuramıyabilirler. İslami hedefi arzulayan pek çok kuruluş olabilir ve hiçbirisi yalnız kendisinin “İslam Cemaatı” ve kendi liderlerinin de imam veya müslüman milletinin başı olduğu iddiası geçerli olmayacaktır. Öyleyse partimizin bütün üyelerinden partinin ve liderinin konumunu büyütmekten, onları putlaştırmaktan uzak durmaları öğütlenir. Biz hiçbir suretle bir dini mezhebe dönüşerek, İslam’a yapılan bunca zarara yenisini ekleyip asıl gayemizden uzaklaşmamalıyız.
Çalışmanın Faaliyet Alanı
Cemiyetimizin yapması gereken görevini sınırlı bir şekilde algılamamalısınız. O bir tek alanı kapsamaz, gerçekte tüm insan hayatı ile birlikte mevcuttur. İslam’ın mesajı bütün insanlık içindir ve insan hayatıyla neyin ilgisi varsa, mutlaka İslam onunla ilgilenir. Bu sebepten çalışmanın gereği itibarıyla evrenseldir. Onun için yalnızca bilginlerin ve uzmanların çalışmasına gereksinimimizin olduğunu düşünmek yanlış olacaktır. Aslında, çalışmada herkes için yapacak iş vardır. Nitelikli bir kişi, kendi rolünü imkanlarına orantılı olarak oynayacaktır. Bütün gruplar ve insan sınıfları cinsiyet, yaş, meslek, öğrenim durumu, bilgi ve nereli olduklarına bakılmaksızın, onun hizmetinde olacaklardır. Yeter ki, İslam’ın kendilerinden beklediklerini anlayarak imanlarını gözden geçirsinler. Presiplerine göre yaşamaya niyetlensinler. Müslüman için belirlenen yaşama gayesine mümkün olduğu kadar yaklaşmaya çaba göstersinler. Cemaate girecek herkes bilmelidir ki, partinin yüklediği kolay bir görev değildir. O kişi, insan hayatının tüm sistemini değiştirmek mecburiyetindedir. Ahlaki değerler, politika, medeniyet, iktisat ve sosyal düzen dahil, her şeyde çaba göstermeye kalbi ve ruhuyla çalışmalıdır. Allah’a karşı isyandan kaynaklanan her tür hayat sistemi, O’na itaat üzerine kurulu olanla değiştirilmelidir. Cemaat için çalışan kişi, tabiatıyla sayısız engellerle çarpışarak yolunu açacak ve şer kuvvetlere karşı bir büyük çalışma ilan edecektir. Eğer saflarına giren birisi görevi hafiften alırsa, yolunun üzerinde duran zorluklar karşısında hemen karamsarlaşacaktır. Bundan sonra, bizimle birleşmeye karar veren kişi, çok çetin bir patikayı izleyeceğini ve bir defa bu yola başlayan ve sonra geri dönecek olan, kişi çok uzun bir fark yapacağını çok iyi kavraması gerekir. Geri çekilmek İslam’dan sapmaya yol açar. Cemaati terk, tabii ki, sırtını İslam’a dönmek anlamına gelmez. Fakat bir defa, Allah’ın yolunda azmedip sonra zorluklarla, tehlikelerle, sıkıntılarla karşılaşınca geri çekilmek, aslında, İslam’dan sapmadır.
“Kim ki o günde onlara arkasını dönerse (harp manevrası olarak veya bir gruba katılmak için değil de) Allah’ın gazabına layık olur, gideceği yer cehennemdir, o ne kötü konak yeridir.” (Enfal: 8/16)
Her kimin, Allah’ın yolunda azimle ilerleme konusunda kendi kabiliyetinden ufak bir şüphesi varsa, hemen şu başlangıç anında vazgeçmelidir.
Toplanmanın Sebebi
Nihayet, Mevlana Mevdudi toplantıya davet gayesini izah etti:
“Bu toplantıyı tertip etmenin gayesi” tüm bilinçle İslam inancını kabul edip, İslam idealini gerçekleştirmek için çalışmayı arzu edenler, kendi ferdi kimliklerini unutmalı ve Allah’ın elçisinin emirlerine uygun olarak kendilerini bir tek cemiyet halinde organize etmelidir. Sonra da istişare ile parti bazında çalışmak için bir metod geliştirmelidirler. Bana gelince, ben “Cemaat-i İslami”nin temelini attıktan sonra, görevimi bitirdim. Ben halkı İslam’a dönmeye çağıran basit bir misyonerdim. Bu zamana kadar, bütün gayretlerim partinin şekillenmesine yönelik idi. Şimdi parti oluştuğuna göre ben onun sadece bir üyesiyim. Şimdi üyeleri arasından emir veya parti lideri olarak en uygun adamı seçmek cemaat’a aittir. Hareketi ileriye götürmek ve tatbik etmek için, bir program hazırlanması emir’in yetkisinde bir iştir. Hiç kimse sanmasın ki, İslam’ın dirilişi için çağrıyı yapmada öne geçtim. O halde, liderliğini almakta benim hakkım diye düşünebilirim. Böyle bir ihtirasım olmadığı gibi İslam davasına hizmet için halkı çağıran kişinin hareketin lideri olması gerekir görünüşüne de katılmıyorum. Ne bu büyük hareketin liderliğinin gerektirdiği nitelikler için iddiam var, ne de aklı başında bir kişi böylesine ağır bir sorumluluğu yüklenmeye arzu duyar. Benim en büyük arzum, en uygun tipte bir İslam cemiyeti olması ve saflarının arasında beni de içermesidir. Bir parti sistemi idaresinde isimsiz bir nefer olarak hizmet etmek bana İslam dışı sistemde başkan veya başbakan olmaktan daha fazla gurur verecektir? Nasılki, cemaatin oluşmasından önce, kendi sorumluluğumla çalıştıysam, yine kendi isteğimle başlamamdan sonrada, başkanlığı alacağımı tabii karşılamalısınız. Ben aynı mevkii parti oluştuktan sonra terketmeliyim. Gelecekle ilgili tüm sorumluluk şimdi cemaate geçecektir. Ben diğer üyeler gibi, bu büyük sorumluluğun cemaat tarafından tevdi edildiği kişiyi tamamen desteklemeye ve ona itaat etmeye mecbur olacağım.
Cemiyet Oluştu
Mevdudi, ayağa kalktı, Kelime-i Şehadet getirdi ve dinleyicilerden, İslam’a yeniden girdiğine ve cemaate katıldığına şahit olmalarını istedi. Kendisinden sonra Mevlana Muhammed Mansur Numani imanını tazeledi. Dinleyicilerin hepsi tek tek aynı şekide tekrarladılar. Çoğunun bu sırada gözleri dolu dolu idi. Bazıları ise hislerine hakim olamayarak hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Kelime-i Şehadet getirirken, herkes, sorumluluk duygusu ile titriyordu. Herkes Allah’ın birliğine ve Muhammed’in peygamberliğine şehadet getirmeyi bitirince, Mevlana Mevdudi partinin teessüs ettiğini ilan etti.
(“Cemaat-i İslami”nin Tutanakları, C. 1)
CEMAATIN İLK OTURUMUNDAN SONRA
YAPILAN İLK KONUŞMA
(27 Ağustos, 1941)
İnancı, ideali ve davranış alışkanlıkları aynı olan insanlar kendi toplumunu oluşturmaya mecburdurlar. Bu tabii bir işlem olacaktır. “kelime”nin ya da imanın aynı oluşu birliğe ve işbirliğine götürürken, tefrika “kelime” veya imandaki ikrar farklılığının neticesidir. Bununla beraber, parti içindeki bazı bireylerin benlik iddiaları da tefrikaya sebep olabilir. Egoizm de bir tür inançtır ve İslam inancına tamamen antitezdir. Bir egoist veya bir bencil, diğer tüm konularda toplum ile tamamen anlaşma halinde olduğu halde, kendisi için ayrı bir hareket tarzı benimseyen kişidir. Dün, Allah’ın birliğine ve Rasulullah’ın (s.a.v.) peygamberliğine şehadet getirerek imanınızı ikrar ettiğinize göre, inancınız, hayatın hedefi ve hareket tarzına uyumludur ve bu iman birliği nedeniyle otomatik olarak bir parti haline geldiniz. Herhangi birimizin bencilliğinin bizi İslam dışı bir hareket tarzına cezbetmesine karşın Allah’a sığınırım. Bundan böyle, hayatınızı tek bir vücud gibi başlatacağınıza göre partinizi organize yönünde ilk adımı atmadan önce İslam’ın toplumsal hayatına ait kaidelerle tamamen tanışmalısınız. Bununla ilgili size bir kaç şey söylemek istiyorum.
Toplum Hayatının İslami Esasları
İlk etapta, her üye partiyle içtenlikle ilgilenmelidir. Diğer üyelerin hepsi samimi, iyiliksever olmalıdır. Partiye karşı kötü niyet taşımak ve diğer üyelere karşı kötü hisler, kıskançlık veya şüphe beslemek veya onları taciz etmek veya problem olmak için bazı şeyler yapmak, Allah ve elçisi tarafından İslam inancı ile bağdaşmayan en kötü suçlardan ilan edilmiştir.
İkincisi, sizin bu partiniz, dünyevi düşünceler üzerine kurulu ve parolası -doğru veya yanlış- benim partim olan partilerden farklıdır sizi Allah’a imanın altın ipliği ile birbirinize bağlantılısınız. Öyleyse, birbirinizle yalnız onun emirlerini ifa etmek için işbirliği yapmalısınız. Ona isyan için değil. Allah tarafından size yüklenen partinin menfaatlerini kollama görevi, sadece dış saldırılardan partiyi korumanız demek değildir. Aynı zamanda sizin herbirinizin, teşkilatın dokusunu içerden yıpratacak hastalıklarına karşı sürekli uyanık olmanızı ister. Bu nedenle, partiye iyilik etmenin en iyi yolu doğru yoldan saptırılmasını, içine yanlış fikirlerin ve kötü partililerin sızmamasını, hiç kimsenin teşkilat içinde amir olmasına müsaade etmeyi, dünyevi hiçbir hedef gözetilmemesini hiç kimsenin putlaştırılmamasını, tüzüğünün değişikliklerle hükümsüz kılınmamasını gözetmektir. Aynı şekilde, arkadaşlarına karşı bir üyenin sorumluluğu, onlara aşırı destek sağlamamayı ve kötülükte onlarla işbirliğinden sakınmayı kapsar. Bunun anlamı, partinin her üyesi yaptıkları her işte arkadaşlarıyla elele verecek, saptıklarında ise işbirliğinden imtina ile yetinmeyecek, onları doğruya getirmeye çabalıyacaktır.
Bir müslümanın iman kardeşine hizmette bulunabileceği en iyi yolu, saptığında onu doğru yolu yöneltmek ve kendisine zarar veya adaletsizlik yaptığında onu durdurmaktır. Bununla birlikte, birbirini düzeltme görevi adil ölçülerle yürütülmelidir.
Uyarıda istihza olmamalı ve kaba kuvvetin hiçbir türüne hiçbir zaman baş vurulmamalıdır. Yaklaşım dostça ve sempatik olmalıdır. Doğruya yöneltmek istediğiniz kişi sizin davranışlarınızdan, onun ahlaki zaafiyetine gerçekten üzüldüğünüzü kavramalıdır. Onun düşük ahlaki durumundan hiçbir zaman haz duymamalısınız. Halen ima ettiğim ve önemi nedeniyle üzerinde durulması gereken üçüncü şey, üyeler parti içinde bir parti meydana getirmekten kaçınmalıdırlar.
Entrika, bölücülük, oy toplama, mevki hevesi, yanlış namus anlayışı ve şahsi husumetler, teşkilatın özvarlığına ciddi bir tehlike oluşturur ve İslami politikanın ruhuna aykırıdır. Aynı şekilde, gıybet ve şüphe, parti için öldürücü olduğu ispat edilebilen hastalıklardır ve önlenmeleri gerekir.
Dördüncü olarak, karşılıklı danışma (istişare) toplum hayatının özüdür ve hiçbir zaman önemsenmemezlik edilmemelidir. Bu yüzden cemaat’ın kendisine sorumluluk yüklediği her kişinin, sorumluluğu mümkün olan en iyi şekilde yerine getirebilmesi için arkadaşlarına danışması gerekir ve danışılan her arkadaşın da ilgili yerdeki görüşünü apaçık anlatması görevi olmalıdır.
Beşincisi, hiç kimse, kendi görüşü kabul edilmezse parti ile işbirliğinden vazgeçeceği ve varılan fikir birliğine karşı çıkacağı noktasına kadar fikirlerinde ısrar etmemelidir. Bazı akılsızlar böyle bir inatçı davranışı benimsemekte, haklı olduklarını sanırlar. Fakat bu durum Rasulullah (s.a.v.) ashabının tatbikatlarına uymaz. Rasulullah’ın (s.a.v.) muhterem ashabı arasındaki, ya Kur’an’ın ayetleri ve sünnetle, veya bazı dünyevi işlerle ilgili olan bir konu üzerinde karar verecekleri sırada, bunların herbiri içindekini açıkça belirtir. Görüşünü destekleyen tüm delillerini ortaya koyardı. Eğer çoğunluk aleyhte bir karara varırlarsa, ya kendi görüşünü tümden terketmeliydi veya kendi görüşüne sıkı sıkıya sarılsa bile, toplu varılan kararın uygulanması sırasında, tam işbirliğine gitmeliydi. Ferdin, toplum varlığı için bu işbirlikçi davranışı mutlaka gereklidir. Aksi halde, eğer fert kendi görüşünde ısrar eder ve toplu kararın kendisini de bağladığını kabule yanaşmazsa, toplum hayatının bütün sistemi dağılacaktır.
Sonuncu, önemsiz olmayan bir faktörde, organize bir parti olmaksızın tasavvur olunamaz ve hiçbir parti başkan veya emiri olmaksızın tasavvur olunamaz. Kendinizi bir parti olarak örgütlediğinize göre, şimdi buna göre partinizin başkanını seçmeniz gerekir.
Bununla birlikte, emirin seçiminde gözönüne alınması gereken belirli şeyler vardır. Seçilecek kişi, kendini aday olarak gösteren biri olmamalıdır. O makamın taşıdığı ağır mesuliyetlerin farkında olan biri, o makam için hiçbir zaman arzu duymaz. Parti başkanlığı makamı için yalvaran kişi aslında, mesuliyetleri omuzlamak yerine nüfuz ve otoriteye isteklidir.
Emirin seçiminde dikkat edilmesi gereken diğer bir şey de, hiçbir kimse lehine propaganda yapılmamasıdır. Üyeler, tabii ki, görev için uygun kişiler hakkında bütün samimiyetleriyle görüş alışverişinde bulunabilirler. Ancak herhangi bir kişi için propagandadan çekinilmelidir. Şahsi, peşin fikir veya temayüllerin tesirinde kalmamalı, fakat dindarlığı, Kur’an ve sünnet bilgisi, din kavrayışı, anlayışlılığı, pratik zekası ve Allah yolundan sapmaz bağlılığı ile üstünlüğü sebebiyle, olanı tarafsızca gözönüne almalısınız. Eğer layık kişiyi bulursanız, derhal seçiniz. Emir seçilince, sizin tüm işbirliğinize sahip olmalıdır. Her üye, yaptığı her iyi şeyde ona uymaya mecbur olacak ve yanlış gidince de düzeltmeyi deneyecektir.
Emirin konumunun bir batı demokrasisindeki başkanınkinden farklı olduğunu kafanıza yerleştirmelisiniz. Batı demokratik sistemlerinde, başkanın kişiliğinde Allah korkusu ve karakter sağlamlığı dışında kafa ve kalp niteliklerinin her türü istenir. Aslında içinde işler öyle yürür ki, en kurnaz, entrikacı, istenen sonuca ulaşmak için meşru, gayri meşru her işi becerebilen kişi, batı demokratik sistemi iktidarı ele geçirir. Tabiatıyla, orada halk başkana tam itimad gösteremez. Bu nedenle, dürüst olmayacağını hesaba kattıklarından diktatörleşmesi için otoritesinin sınırlarını anayasalarına koydukları önlemlerle tayin ederler. Tersine emirin karakterinde devletin aradığı en önemli nitelik açık kalplilik ve doğruluktur. İşlerin idaresinin tüm sorumluluğu hiçbir zaman başkana yüklenmez. O halde batı demokrasisi örneğini izleyerek, batı demokrasisinin başkanlarının uymak zorunda olduğu bütün o sınırlandırmaları emirinize yüklememelisiniz. Eğer bir kişinin dürüstlüğünde şüpheniz varsa onu hiç seçmeyiniz.
(“Cemaat-i İslami”nin Tutanakları, Cilt, 1)
CEMAAT’IN TOPLANTILARININ
ÖNEMİ VE TABİATI
(Pencap, NWFP, Sind, Keşmiş ve Belucistan’da dahil, Kuzey Batı Hindistan’da üyelerin katıldığı, 26-3-1944 tarihinde “Cemaat-i İslami” tarafından Hindistan’ın Pathankat eyaleti Darus Selam şehrinde düzenlenen bir toplantının açış konuşması.)
Cemaat Taplantılarının Tabiatı ve Amaçları
Beyler, genelde halk toplantıları ve konferanslarından anlaşılandan bizim toplantılarımızın tabiatının özellikle farklı olduğunu kavramış olmalısınız. Halk toplantıları ve konferanslar, nutuklar, törenler ve sloganlarıyla karakterize edilirken, bizim toplantılarımızda hiçbir zaman bu tür şeyler olmadı. Bu toplantılarda kasıt, gösteri veya halkın dikkatini gürültü ve şamata ile çekmek değildir. Bu toplantıların gerçek amaçları tanışmak ve herkesin birbirine yakınlaşması, işbirliği için yollar ve araçlar üzerinde çalışmak, emirin sizi tanımasını sağlayarak, yeteneklerinizi takdir edebilmesi ve ona uygun görev vermesi, sonuçlandırdığımız işleri zaman zaman gözden geçirmesi, zaaf noktalarımızı ve kusurlarımızı kavrayıp onlardan kurtulmanın yollarının münakaşasını yapmaktır. Kısacası, bizim toplantılarımız iş toplantısına benzer ve aksiyon ruhuyla doludur. Bu nedenle, halk toplantılarını karakterize eden özelliklerin hiçbirini onlarda bulamayacaksınız. Henüz halk toplantılarında teşhir edilen gürültülü yönelimleri silkmemişseniz, lütfen en kısa zamanda onlardan kurtulunuz. Slogan çığırtkanlığı ve tahrik etme hiçbir işe yaramaz ve zamanınızı bu tür şeylere harcamamalısınız. Bu sabahtan beri, çeşitli yörelerden parti üyeleri ile yaptığım görüş alışverişleri esnasında, onların boşa vakit geçirerek ve yanlış ifadelerde bulunmak gibi alışkanlıklara döndüklerini tesbit ettim. Bu önlenmesi gereken bir zafiyettir. Müzmin alışkanlıklar, tabii ki bir gecede terkedilemez, yavaş yavaş ve derece derece önlenebilirler fakat onları silkmek için samimi gayret gösterilmelidir.
Cemaat Toplantılarına Katılmanın Önemi
Ziyaretlerimden ve sizinle tek tek veya birlikte yaptığımız görüş alışverişlerinden olduğu kadar çeşitli yerlerden aldığım raporlardan, üye kaydında gösterdiğimiz büyük dikkate rağmen, partinin faaliyetlerine ilgi duymayan önemli miktarda kişinin partiye sızdığı sonucuna vardım. İlgisizlikleri şundan belli ki, üyeler bu toplantıya en fazla sayıda katılmaya davet edildikleri halde onların önemli bir kısmı geçerli bir özür ileri süremezken, bir kısmı da cemaatın davetine icabet edemeyişleri için özür dilemeye bile davranmadılar. Bizim çağrımıza karşılık vermek yerine günlük işleri, ev işleri ve dünyevi ilgilerinin peşine koşmayı tercih ederler. Bu, arkadaşlarımızın yüklendiğimiz görevle hiç ilgilenmediklerini gösterir.
Bu toplantının ve Allah’a verdikleri sözün ehemmiyetini kalplerinin derinliğinde idrak etselerdi, hiçbir dünyevi menfaatin bu toplantıda bulunmaktan daha büyük değeri olmadığını düşüneceklerdi. Bu başlangıç noktasında partinin faaliyetlerine bu kadar ilgisiz olurlarsa, bazı büyük kampanyalar yapılmasına parti karar verirse, çağrıya icabet edecekleri nasıl beklenebilir. Kendinizi bir teşkilatı destekliyor kabul ettiğiniz zaman onun çağrıları ne kadar mühim olursa olsun, işlerinizi bırakıp, anında cevap vermeye mecbursunuz.
Tabiatıyla, bazı özel durumlarda Allah ve Rasulü’nün (s.a.v.) zorunluluktan muafiyete izin verdikleri vakidir. Fakat, parti üyeleri partiye karşı zorunluluk hisleri ile dolu değillerse, teşkilat ölü ve etkisiz kalacaktır, bazı kişiler şu anda mühim bir parti çalışması olmadığına göre, toplantı önemsizdir ve ondan uzak durmanın hiçbir zararı yoktur kanaatinde olabilirler. Bu yanlış bir davranıştır. Yapacak hiçbir iş olmazsa bile, belirli bir yerde toplantı yapmaya çağrıldınızsa, bulunmanızla vakit kaybetmemiş olursunuz derim. Bu başlangıç safhasında, partinin çağrısına derhal icabet etmek ve nereyi toplantı yeri olarak ilan ederse, orada biraraya gelmek kesinlikle gereklidir. Bu disiplin olmaksızın esaslı hiçbir şey başaramayacaksınız.
Atıl Üyeler
Bu toplantıya üyeler tarafından gösterilen ilgisizlik arızi birşey değildir. Bazı yerlerde cemaat üyelerinin haftalık toplantılara düzenli katılmadıklarını öğrenmiş bulunuyorum. Yapacak hiçbir işleri olmadıkları zaman, sadece vakit geçirmek için katılıyorlar. Bazı yerlerde haftalık toplantı düzenleme adeti tamamen terkedilmiştir. Cemaate kayıtlı olmasına ve kendilerini tamamen Allah’ın isteğine terkettiklerini yeniden ikrar etmelerine rağmen, bazı üyeler var ki önceki kadar ruhsuz ve atıldırlar. Fakat onlara herhangi bir değişiklik olmadı. Bir kere bile cehaletin güçleri ile savaşma cesareti göstermediler. Ne insanları Allah’ın yoluna dönmeye davetten zevk alırlar, ne de arkadaşlarına aidiyet hissine sahipler. Bu, cemaatin en ilk toplantısında üzerinde apaçık duyduğumuz gerçeğe uymayan bir durumdur ve sonradan, zaman zaman tekrar ettiğimiz gibi, sayımızı çoğaltmak veya güç gösterisi için üye kaydetmek istemiyoruz, şişmanlık vücuda güç değil, ağırlık verir. Biz sadece, bir dış baskı ile değil, kendi iradesi ile çalışmaya kararlı kişiye Allah vergisi hayat sistemini tatbik için uğraş verebilecek kişiye muhtacız.
Sapmalar
Daha acısı, hayli sayıda şahıs bizimle işbirliği yaptıktan sonra, bir kaçı hariç kendi istekleriyle camiamızı terkettiler. Bizim yöntemimizi bilenler, bizimle birleşen herkese katılacağı faaliyet alanını dikkatle düşünebilmesi için tam fırsat tanıdığımızın çok iyi farkındadır. Dahası, ona, İslam hayat tarzının istekleri ve ima ettiklerini olduğu kadar kendimize belirlediğimiz hedefi ve hedefe varmanın yollarını izaha çaba sarfettik. Üye kaydı sırasında herkese, Allah’ın birliğine ve elçisinin peygamberliğine imanı içtenlikle ikrar etmenin neticesi olarak yüklendiği sorumluluk haber verilmişti. Sonra üyelik için her adayın gerçekten yüklenen sorumluluk yükünü omuzlamaya arzulu olup olmadıkları sorulmuştu. Bu nedenle, yalnız bu yükü kaldırmayı ciddiyetle onaylayanlar bizim saflarımıza kabul edilmişti. Dikkatle tetkik ederek cemaati terk ancak, safları arasında birliğin eksikliğini veya bazı düzelmez hatalarla dolu olduğunu keşfetmesi halinde, haklıdır. Böyle samimi sebeplerle partiden ayrılan herhangi bir üye, kendisi için kabul ettiği hedefe yürüyüşünde daha büyük adımlar atarsa, belki tümümüz takip ederdik. Fakat gerçekte keşfettiğimiz, yalnız cemaate değil Allah’a bağlılıklarına da and içen üyelerini, teşkilatı terkedip tamamen atıl ve hareketsiz kaldıklarıdır. Onlardan bazıları, cemaatın saflarına kendilerini girmeye zorlayan şeytansa, taktiklere sahip o partilere yeniden katıldılar. Yine bazıları bizim teşkilatımızla işbirliğinin bütün yüceltici etkilerini silkerek tekrar alışık oldukları tüm kötülükleri aldılar. Bu bayların bir kısmı da, hareketimize karşı öyle reaksiyon gösterdiler ki, hatta ibadetlerini terkedip İslam’ın menettiği bütün şeyleri tekrar yapmaya başladılar. Bu üzücü durum karşısında şoke olduğumuzu izah için kelime bulamıyorum.
Yozlaşma Sebebi ve İlgisizlik
Üyelerin ilgisizliği, sözünü tutmama ve yozlaşmanın nedenlerini bulmaya çalışmalıyız. Benim aklıma esasta yanlış olanın hasbelkader içinde çalıştığımız milletin asırlar boyu düşüşte oluşu ve bu dejenerasyon ve çözülme işleminin ahlaki dokuyu kemirdiğidir. Vaad ve akitleri tutmak için gereken karekter sağlamlığı eksiktir. Milletin asırlarca çektiği ciddi ahlaki zaafiyetlerden birisi, haklı dava için özveride bulunma isteksizliğidir. Halkın gönüllerinin derinliklerinde haklı olarak inandıkları, mal, konfor, şehevi arzular, beslenen fikirler veya bakış açısı cehalet ve karanlık durumunda telkin edilen tüm hazlar ve ilgiden hiçbirini feda etmek için harekete getirmede başarısız kalırlar. Bunun içindir ki, İslam ile İslam dışı arasında uzlaşmaya yönelik her yolu izlemeye her an hazırdırlar. Ama, İslam ve küfür, Hak ve batıl, itaat ve isyan arasında kesin seçimi kapsayan gerçekçilik sıkıntısı onlar için tahammül edilemezdir.
Azim, hayat boyu kendini adamış olma, zaman, enerji, mal, şehevi arzular, dünyevi istekler, zevkler, ilgiler, ümitler, beklentiler, imkanlar, yetenekler dahil her şeyin feda edilmesini isteyen hakseverlik sıkıntısına tahammül ve güç yetiremezler. Tabii ki, bu çöküş çağında bile, hayatlarını itirazsız ortaya koyan kurşun ve bomba yağmuruna göğüs geren, İslam için hapsin zorluklarına tahammül eden sayısız müslüman bulacaksınız. Bunlar onlar için yapılması sıradan olan şeylerdir.
Ama, hayatlarını bir sisteme göre tanzim etmeye, tek bir gaye için devamlı çalışmaya, hayatları boyunca arzularından vazgeçmeye alışkanlık ve görüşlerini değiştirmeye ve herhangi bir dış baskı olmaksızın ahlaki yükümlülüklerine sarılmaya sıra gelince, böyle bir yol benimsemenin kapsadığı sorumlulukları omuzlamak çok ağır geldiğinden, hiçbir zaman söz verme riskine katlanmayacaklar. Bütün hayatları boyunca düzensiz dini heyecanlar gösterirler. Fakat bir kaç yıllık kısa bir müddet için bile sözlerini tutmazlar. İrade ve sebat gücünden yoksundurlar.
Karar verme, bir sisteme göre kendi kendini disiplin altına alma sistemi ve devamlı prensiplere uygun çalışma konularında yeteneksizdirler. Doğduğundan itibaren, zincirsiz etrafta başıboş dolaşmaya alışık zaptedilemez olduğundan arabaya koşulmaya ve doğru yola sürülmeye gelmeyen vahşi bir ata benzetilebilirler. Böyle bir inatçı hayvan koşulursa ipini hemen koparacaktır.
Artan ilgiyle anladığım diğer bir ana kusur, aramızdaki dinin düşünceli kişilerin, hatta halk için genel geçerli olandan daha büyük dercede İslam ruhu ve hayat tarzı ile tanışık olmadıklarıdır. Hatta samimi ve dürüst kişiler bile gerçek din ve bir mesleğe benzer dini tatbikat arasındaki farkın cahilidirler. İslam’ın ana değerleri ile diğer değerleri karışıktır. Bizim onlara İslami değerleri taşıma gayretlerimize karşın, bu değerlere, layık oldukları önemi vermediler. Çünkü bu, uzun zamandır aldıkları öğrenim ve akli eğitim sonucunda kafaların etkisi altına alan hayati görüş açısının cinsi nedeniyledir.
Sonuçta İslam’a göre sadece ikinci derecede önemi haiz olan şeyleri dinin esasları olarak kabule başladılar.
Bilginleri, sokaktaki adam ve aydınlar sınıfı diye adlandırılanlar dahil, halkın çoğu, İslam için birinci derecede önemli ve daha az önemli olan diğer şeylerin uğruna terkedilebileceği ferasetle takdir edip ayırdetseler de yeteneksizdirler.
Sanırım, bizim ölçümüzle, genelde dinin düşünceli halk arasındaki bu fark, teşkilatımızın bazı üyelerindeki yozlaşma ve ilgisizliğin ana sebeplerinden biridir. Kendimiz için kendimizi tamamen anladıktan sonra, İslam’ın gerçek ruhunu aşılama hedefini tayin ettik.
Açıktır ki, bu hedefi terketmemiz bize mümkün değildir. Bizden, halkı harekete geçirmek için değerlerin gerçek düzenine ermemiz istenirse, onları hareketsiz bırakmayı tercih ederdik.
Prensiplerimizden taviz vererek onların saflarımıza dönmelerini istemeyiz.
Bazı parti üyelerinin davranışlarında ifadesini bulan yozlaşma ve ilgisizlik yönelimlerinin ana nedenlerinden birisi de cemaat üyeliği ile diğer sıradan dernek üyeliğini ayırdedemeyişleridir.
Cemaatın üyeliğinin neyi ifade eder olduğunu tamamiyle idrak etmemişlerdir. Hala onu, kişinin inanç ve kanaatlerine zarar vermeksizin, kaprisle katılınıp terkedilebilen diğer herhangi bir kurum gibi yanlış anlamanın kurbanıdırlar.
İşin aslı o ki, bizim cemaat özellikle diğer teşkilatlardan farklıdır. Yalnızca halkı Allah’ın yoluna çağırmak gayesiyle vücuda geldi. Ve bu emin olunuz ki, Kur’an tarafından vazedilen İslam’ın asıl amacıdır. Bütün Allah’ın elçilerinin tamamlamak için geldiği ağır görevi üzerine aldı. Cemaatın saflarına katılan her kişiden, kutsal kitapta “satış muamelesi” adıyla anıldığı gibi bir söz vermesi istenmektedir:
“Muhakkak ki, Allah inananlardan canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldı.” (Tevbe: 9/111)
O halde, böyle bir organizasyona girmeyi amaçlayan her kişi, cemaatın kendisi için hedef olarak tayin ettiği ile kendi aynı mı? Cemaatın yapmayı üstlendiği ile aynı görevi mi yüklenecek? Dikkatlice düşünmelidir. Şüphesi varsa, katılmaması öğütlenir. Bununla birlikte, eğer cemaatın tüzüğünde belirtiler ile yapmak ve ermek istediğinin aynı olduğuna kani olursa, ve teşkilatımıza katılmaya karar verirse, (söz gelimi Allah ile bir satış mukavelesi yapacak) ona devamlı bağlı kalmalıdır. Çünkü böyle bir mukavele istendiğinde giyilen veya çıkarılan bir giysi değildir. Bu adımı atmadan önce gemileri yakmanız gerekecektir ve gayet iyi kavramalısınız ki, bir defa ileriye hareket ettiniz mi, gerilemeye yer ve üzerine düşecek şey yoktur. Canınızı ve malınızı Allah’a satmaya bir defa söz verince, vazgeçip onları geri isteyemezsiniz. Her şeyinizi tehlikeye atmalı ve tüm hayatınızı önünüzdeki göreve adamalısınız. Allah’ın yoluna sadece kendinizi değil, başkalarını da ona çağırmalısınız. Teşkilatta herhangi bir kötülüğün başını kaldırdığını gözlerseniz, ona arkanızı dönmemeli tehlikeli durum sezgisi ile onu kökünden kurutmaya var gücünüzle sanki kendi eviniz alevler içinde kalmış ve onu bitiren alevleri söndürmeye uğraşıyormuş gibi çabalamalısınız. Eğer önünüzdeki adam yürümüyorsa, arkasından sıvışmak yerine, ya onu kenara çekilmeye ya da yürümeye zorlamalısınız ki ilerleyebilesiniz. Eğer partiyle ilgilenmezseniz işlerinden kaytarır ve onun hatırı için fedakarlıktan kaçınırsanız Allah ile yaptığınız anlaşmayı ihlal ediyorsunuz demektir. Çünkü partiye girerken Allah ile imzaladığınız satış anlaşmasına göre, bütün hakları O’na teslim ettiniz ve O’nun şahsınız ve malınız üzerindeki isteklerine her şeyden evvel öncelik verilmelidir.
Bütün bunların üzerinde ısrarla durmanın nedeni, size başarmamız gereken görevin çapını ve büyüklüğünü hissettirmektir. İkide bir de, büyük bir adım atması için baskı yapılıyor, fakat önceden belirttiğim ahlaki zaaf ve yanlış görüş açısını gözardı ederek böyle bir şey yaparsam büyük bir ahmaklık yapmış olacağım. Bırakınız, dünyada ifası gerekli en büyük görev olduğu kati olan bir evrensel davayı gerçekleştirmeyi, doğru bakış açısı, karakter sağlamlığı ve ahlaki dürüstlük olmaksızın göze batar hiçbir şey başarılamaz. Başarı için gerekli kendine özgü karakter sağlamlığı ve akli davranış eksikliği nedeniyle, müslümanlara böyle bir iddialı görev yüklenemez.
Aramızdaki moda, asırlık kalıpların oluşturduğu karakter ve düşünüş tarzı kati olarak önümüzdeki muazzam görev gerçekleştirmek için yetersizdir. Büyük çapta bir islami değişimi gerçekleştirme, esas görevine başlamak için herhangi bir adım atmadan önce, ilkin bu kalıpları kırmalı ve yeni karakter ve zihniyetin kalıbını dökmeye devamlı çabalamalı ve yeni alışkanlıklar ve nitelikler aşılamalıyız. Hatırlatayım ki, az önce değindiğim karakter, zihniyet, alışkanlıklar ve niteliklerin yeni kalıpları İslam kadar eski olduğu halde, ne yazık ki bize yeni bir şey oldular. Hatırınızdan çıkmamalı ki Allah; dünya üzerinde erdemli halktan örnek tek bir grup bulunduğu sürece (dağılmış tek tek fertler değil) dünya işlerinin idaresinde sorumluluk ve liderliği ahlaksız ve fitneci bir topluluğa bağışlamaz. Aynı şekilde Allah’ı halka tanık kılmaya kadir adil ve yüce bir millet oluşuncaya dek, dünya işlerinin idare ve liderliğinde esaslı bir değişiklik oluşmaz. Böyle bir milletin tüm varlığı İslam’a adanmıştır ve kelimenin ahlaki ve anlamıyla tüm toplumların en iyileridir.
HAKKI Ö⁄ÜT BİR İMTİHANDIR
Bu münasebetle, size bir şeyi açıklamak isterim ki, bir müslüman millet içinde bizimkine benzer türdeki davet hareketi, ortaya çıkması ile birlikte imtihanla karşılaşır. Halka gerçek; gerçek dışı elemanlarla karışık parçalar halinde takdim edildiği sürece; müslümanların kabul veya reddetmek için daima bir inandırıcı sebebi vardır ve reddi seçerlerse haklı oldukları kabul edilir. Bununla beraber, gerçek tümüyle saf haliyle açıklandığı, kendilerinin müslüman olduğunu iddia eden halk onun yanında olmaya çağrıldığı zaman onlara iki seçenek vardır. Ya, canla başla destekleyip İslam ümmetinin meydana geliş nedeni olan görevi yürütmek için hazırlanırlar veya anında reddedip yahudilerinki gibi karşıt tavır alırlar. Onlar için yalnız bu iki yol açıktır. İslam’a yeniden çağrıyı reddettikleri halde, Allah, belki gelecek zamanlarda birkaç defa daha onlara şans tanıyacak kadar merhametlidir. Gelecekte birkaç İslami çalışma daha ortaya çıktığı zaman onlara müsbet tepki gösterip göstermeyeceklerini görmeyi beklemeyi yeğleyebilir. Her halukarda, hareketten yüz çevirmek, işaret ettiğim gibi olacaktır. Gayrimüslimlerin durumu, tabii ki, biraz farklıdır. Fakat eğer müslümanlar, hakka çağrıya kulak tıkar, varlık nedenlerini izlemeyi reddederlerse, Allah’ın hiçbir milleti hiçbir zaman affetmediği bir suçu işlemiş olurlar.
Şimdi, bu davet hareketi altı kıtada ortaya çıktığına göre, bu bölge müslümanlarının hayatında kritik imtihan dakikası geldi. Diğer yerlerdeki müslümanlara gelince, hareketimizin hepsini kaplayacak şekilde genişlemeye hazırlanıyoruz. Bu teşebbüsümüzde muvaffak olursak, diğer ülkelerdeki müslümanlar da, aynı sınava tabi tutulacaklardır. Bununla birlikte, bizim bu anımızın müslümanlar için son şans olduğunu iddia edebilmem asılsız olurdu.
Pekala mümkündür ki, onlara bu tür bir kaç şans daha tanınabilir. Fakat şu duruma göre, açıktır ki, tarihlerinin bu bir dönüm noktasıdır. İki zıt yönde çekilmektedirler. Bir yanda, müslüman ümmetinin öz varlığının nedeni olan gerçek göreve çağrı, diğer yanda maddi ilgileri geliştirmek için dünyevi iddia var. Müslümanlar bu son çağrıya cevap vermek için dalga dalga yetiştirildiler.
Alimlerin ve ruhani liderlerin uyarlarını tümden önemsemeyerek kulak ardı ettiler, hatta gizli ve açık karşı geldiler. Bu liderlerin çağrılarını çok küçük bir grubun önemsediğini görürüz. Doğrusu bu uğursuz bir şeydir. Müslümanlar, diğer bir anlatımla, haktan yüz çevirerek felaketi davet ediyorlar. Derim ki, eğer, Kur’an’ın kelimeleriyle adil veya yüce ümmet olacak, ve Allah’ın halka tanıkları olacak bu dönüm noktasında O’nun tayin ettiği görevi yürütecek bir kaç haksever kişi aramızda yoksa, olacaklar aşağıdaki gibidir:
“Şüphesiz ki, Allah bir topluluk getirecektir. O onları sever ve onlar O’nu severler, inananlara karşı mütevazi kafirlere karşı kibirlidirler, Allah yolunda çaba sarfederler, kınayıcıların kınamalarından korkmazlar. Bu Allah’ın lütfudur, istediğine verir ve Allah sınırsız veren, bilendir.” (Maide: 5/54)
İşte böyle, beyler, siz, gerçekte, ulu ümmetin üyeliğine talipsiniz, tabii ki, çok yüksek bir mekandır. Bununla beraber, böylesine büyük bir konumu, onun önemini hiç algılamadan istemek büsbütün aptallıktır. Daha kötüsü, gerekli yetenekleriniz olmaksızın büyük bir adım atma isteğinizdir. Anlamıyor musunuz ki, eğer büyük bir adımı şu andaki şartlara göre atarsanız, kaçınılmaz bir şekilde geri çekileceksiniz ki Allah yolunda geri çekilmek günahların en öldürücülerindendir.
Aranan Nitelikler
Şimdi, hareketimizin çalışanlarının elde etmesi gerekli olan minimum nitelikleri sıralamalıyım ayrıca, onlarsız hiçbir erdemli teşkilatın kurulması mümkün olmayan, veya Allah yolunda mücadele için katiyetle gerekli olan niteliklere de değineceğim.
Bu uğurda çalışan her kişi tarafından kazanılması gereken en baş nitelik İslam’a sokup, Allah’ın kulluğunu kabul ettireceği kendi nefsine karşı mücadele gücüdür. Bu aşağıdaki hadis Allah’ın elçisinin bize emrettiğidir:
“Allah yolunda hakiki mücahit, O’na kullukta kendi nefsiyle mücadele edendir.”
Diğer bir ifadeyle, içinizde beslenen isyancıyı boyunduruk altına almalısınız. O öyle güçlüdür ki, kutsal sistem karşısında kendi isteklerini elde edebilir. Bu durumda dış isyancılara karşı bir harp ilanı anlamsızdır. Bu, evinizde bir içki harbi varken, sokakta sarhoşlarla kavga etmeye benzer. Bu hayat tarzımızdaki tutarsızlık hareketimizi yok edecektir. Önce siz kendiniz Allah’a kulluk için eğilmeli, sonra başkalarından itaat istemelisiniz. Allah yolunda mücadelede bir sonraki adım, hicrettir. Bu sadece birisinin kalbini ve yuvasını terketmek anlamına gelmez. Aslında Allah’a itaatsizlikten kaçıp O’nun rızasına sığınmayı belirtir. Gerçek göçer, ilahi kanuna göre arada hayatını tanzim etme fırsatı olmadığından ülkesini terkedendir. Yuvasını, sevdiklerini terkeden ve Allah’ın emirlerine itaat etmeyen kimse böyle bir harekete tevessül ettiği için hata işlemiş olacaktır. Yine bu, mukaddes Peygamberin sözlerinden apaçık belirtilmiştir. Mesela aşağıdaki hadisi alınız:
“Allah’ın elçisine bir defasında, hangi tür hicretin en iyi olduğu soruldu.
“Allah’ın doğrulamadığı şeyleri terkettiğin hicret.”
dedi.”
Eğer kişinin içindeki asi zaptedilmediyse, hicreti Allah için anlamsızdır. İşte bundan dolayıdır ki, sizden dış isyancılara karşı silahlanmanızdan önce kendi nefsinizdeki isyancı güçlerle savaşmanızı istiyorum. Önce kendi nefsinizi İslam’a çevimeye gayret etmeniz, sonra kafirleri çevirmeyi denemeniz gereklidir. Allah’ın elçisi aynı şeyin üzerinde kapsamlı bir şekilde durur. Hadislerinden birinde, müslümanları, bir kazık etrafında hareket eden fakat ipinin sınırları dışına gidemeyen bir at gibi, kendilerini kontrol etmelerini öğütler. Böyle bir at, salınmış ve her yerde başıboş dolaşan her tarlaya giren, her merayı çiğneyen bir attan tamamen farklıdır. Bu başıboş ata benzer tavrı terkedip iple bağlanmış atın disiplin ve sınırlamalarını öğrenmenizi öğütlerim.
Aynı zamanda, benim “ev cephesi” diye adlandırdığım yakın çevrenize karşı mücadeleye başlamalısınız. Bu, aileniz, hısım akrabanız, arkadaşlarınız, hareket ettiğiniz daire dahil ev halkınız ile başlamalıdır. Mücadeleden kastım, tabii ki, fiziki güç veya kuvvet gösterisi, ya da ateşli kelimeler teatisi ve münakaşalar değildir. Bundan kastım şahsi yeteneğiniz ve parti üyesi olarak hedefinizi el üstünde tutmalı ve prensiplerinize o derece bağlı olmalısınız ki, etrafınızdaki kural tanımaz kişiler sizin hayat tarzınızı tahammül edilemez bulsunlar. (Tabii ki kendilerine ters gelecektir.) Sizin saf dindar davranışınız karılarınıza, çocuklarınıza, ana-babanıza, akrabanıza, dostlarınıza ve sizinle birlikte olan herkese antipatik (ters gelebilir) olmalıdır. Kelimenin tam anlamıyla, kendi yurdunuzda yabancı haline gelmelisiniz. İlkin size en yakın olanlarla çatışmanız gerekir. Diğer bir ifadeyle savaş evden başlamalıdır.
Fakat, şu da hatırlanmalıdır ki, çevrenizle bir doktorun hastasına karşı yaptığı gibi aynı ruhla mücadele etmelisiniz. Aslında doktor hasta adamla mücadele etmez, içtenlikle hastalıkla savaşır. Doktor hastasına acı ilaç tatbik ettiğinde veya ameliyat etiğinde bunu bütün samimiyetiyle yapar yoksa ona kötü niyeti olduğu için değil. Bu iman kardeşlerinizi doğru yola aynen nasıl ileteceğinizin örneğidir. Öyle davramalısınız ki, kendisine yukardan bakıldığını hiç hissetmesin. Tersine, onu Allah yoluna, sırf sevgi ve kardeşlik ruhuyla çağırdığınızı hissettirmelisiniz.
Tabii ki bir gecede İslami şahsiyet sahibi olmalısınız demiyorum. O mükemmellik derecesine yavaş yavaş ve derece derece yükselebilirsiniz. Çeverenizle sürekli çatıştığınız ve yıllarca Allah yolunda fedakarlık yaptığınızda “özümleme” safhasına ulaşacak ve şahsınız kutsal görevinizin modeli olarak temayüz edecektir. Size Kur’an ve hadisi derinliğine çalışarak Allah’ın elçisinin ıslah ettiği kişilerin her türden olduğu ve Allah yolunda savaşmaları istenmeden önce onlara hangi değerler aşılandığını tesbite çalışmanızı tavsiye edeceğim. Size Rasulullah’ın (s.a.v.) dünyanın en büyük ıslah edicisi olduğunu ve şer kuvvetlere karşı mücadele için hazırladığı kişileri 15 senelik sıkı bir eğitimdir. Sonra harekete getirdiğini anlatmaya gerek yok. Bu eğitimin işlemini detaylarıyla öğrenmeyi ve böyle bir ıslah ve yüceltme işleminin çeşitli safhalarıyla ilkin aşılanan nitelikleriyle ve sonraki safhadakileri gerekli özel nitelikleriyle ve sonraki safhadakileri gerekli özel niteliklerin miktarları ve hangi oranda geliştirebilecekleriyle tanışmayı denemelisiniz. Keza hangi safhada Allah’ın onları dünyadaki en iyi ümmet olarak, bütün insanlığı değiştirme görevini yüklenebilecek yetenekte, ilan ettiğini keşfetmelisiniz. Sonra aynı işlemi kendi eğitim ve disiplininiz için benimsemelisiniz.
Burada görev için hangi niteliklerin istendiğini teferruatıyla münakaşanın yeri yok. Bu nedenle, Rasulullah’ın (s.a.v.) iki hadisiyle iktifa edeceğim. Birisi şöyle devam eder:
“Müslüman, yalnız Allah için veren, men eden, dostluk ve düşmanlık yapan bir düşünce yapısına sahip olduğu zaman mükemmelliyete erer.”
Diğer bir deyimle, o tüm şehevi istek ve dünyevi nedenlerden arınmıştır.
Diğer hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Rabbim bana dokuz şeyi yapmamı emretti: Açık ve gizli Allah’tan korkmak. Hoşlansam da hoşlanmasam da her halde hak ve doğru olanı söylememi. Zengin veya fakir aynı davranmamı. Benden yüz çevirenden yüz çevirmemi. Beni mahrum bırakana, cömert olmamı. Bana saldıranı affetmemi. Sessizlikte düşünmemi. Konuşmamın daima Allah’a övgü için olması. Bakışlarımın ibret almak için ciddi olması.”
Bu gerekli nitelikleri saydıktan sonra Rasulullah (s.a.v.):
“Allah halka iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı emretti.”
diye devam etti. Bundan iyiliği yaymak ve kötülüğü ortadan kaldırmak görevini yüklenmiş yüce ümmetin her ferdinin, Allah’ın elçisi tarafından değinilen onlarsız bu kutsal ödevin ifa edilemeyeceği niteliklere sahip olmalıdır, sonucu çıkabilir.
Ortak Değerler
Şu ana kadar, kişilik ıslahı programını münakaşa ediyorduk. Bununla birlikte, parti üyeliği belirli bazı değerleri de gerektirir. Teşkilatı güçlendirmek için üyeler birbirlerine iyi niyet, sempati, sevgi göstermeli ve karşılıklı itimat, birlikte çalışma yeteneğine sahip olmalılar. Birbirleriyle istişareye de alışık olmalılar. Herbiri ilerlemeli ve diğerlerinden de ilerlemelerini istemelidir. Teşkilatın özvarlığı için bu sıfatlar gereklidir. Değerli fertler, teşkilatsız ve cemaatsiz iseler bütün ahlaki mükemmelliyetlerine rağmen, şer kuvvetlere çok az zarar verebilirler. Şüphesiz, daima aramızda veli kişilerin en iyileri vardır ve belki dünyada hiçbir millet onlara denk fertler yetiştirememiştir. Fakat bu, yalnızca ferdi fazilet konusudur. Aramızdaki ahlaki üstünlüğe ermiş kişiler, dar bir müritler çerçevesinde nüfuzlarını kullanmakla iktifa ettiler ve kutsiyetlerinin birkaç eserini geride bıraktılar. Fakat bu, bir büyük görevi başarmanın metodu değildir. Birkaç kişiyi kaldırıp savurmaya kadir dünyanın en güçlü haltercisi, iyi disiplinli bir alayla karşılaşınca kendisini güçsüz bulacaktır. Aynı şekilde aramızda, herhangi bir teşkilatı olmayan, yalnız halterci gibi bir bütün alaya meydan okuyan bazı dindar bireyler var. Partimizde bu tür veli kişilerden birçokları var ki, kendilerini en üst seviyede ıslah etmişlerdir, kendilerini severim. Fakat ortak yetenekler sözkonusu olunca, durum tatmin edici olmaktan uzaktır.
Ortak ahlak prensipleri Kur’an ve hadiste açıkça özetlenmiştir. Dahası, Rasulullah (s.a.v.) ve ashabının hayatları ahlaki modellere ayna tutar. Sadece onların hayatlarını gözden geçirir, hayatının teşkilatçı yönünün ne derece zayıf olduğunu kendi kendine yargıla ve düzeltmeye çalış. Fertler arasındaki mizaç farklılıkları dolayısıyla, iyi duygu,sevgi, fedakarlık ve hoşgörü ruhu olmaksızın, aralarında işbirliği mümkün değildir. Teşkilatın düzgün çalışması başkalarına senin birşey vermeye arzulu olmana ve başkalarının da sana birşey vermeye arzulu olmalarına bağlıdır. Bu fedakarlık ruhu yoksa, herhangi bir devrinden bahsetmek anlamsızdır.
Reddetmenin Gerekleri
Önümüzdeki, görevin başarılması için istenen değerlerin üçüncü kategorisi Allah yolunda terketme başlığını taşır. Bu da, Kur’an ve hadislerde açıkça ifade ve izah edilmiştir. Terkle ilgili öğütleri anlamayı denemeli ve kendinizi bu disipline işlemi için nasıl hazırlamanız gerektiğini bulmalısınız.
1- İma edilen ilk değer, onsuz Allah yolunda terkin mümkün olmadığı sabırdır. Bununla birlikte, bir tür sabıra Allah yolunda, diğerine dünyevi işlerde ihtiyacınız vardır. Her halükarda sabır esastır. Şimdi, sabırın çeşitli yönleri vardır. Bir tanesi işleri aceleyle yapmaktan kaçınmaktır. Diğer yönü, güçlükleri yenme ve muhalefetle savaşma kişinin gayretlerindeki sebattır. Sabır keza kişinin kısa zaman zarfında semere vermezse cesaretini kaybetmeyip gayretlerine devam demektir. Tekrar duraklaman demektir, karşılaştığın zorluk ve tehlikeler ne denli büyük olursa olsun sabır mücadelende sabır, kişinin aşırı heyecan halinde sükunetini muhafaza edip duyguların tahrikiyle birşey yapmaktan kaçınmayı da ihtiva eder. Sabır soğukkanlılık, karar vermeden önce dikkatli muhakeme ve kendine hakim olmak ister.
Yine müslümanlara emredilen sabır karşıt kuvvetlerin devamlılığıyla orantılı olmalıdır. Bu güçlerle, en az onların kötülüğü yaymadaki inatları oranında tahammülle savaşmalısınız.
2- Feragatin bir yüzü de fedakarlık ruhudur. Kişi zaman ve enerjisini fedaya hazırlıklı olmalıdır. Bu açıdan, da şer kuvvetlerin çok gerisindeyiz. Aramızdaki aydınlar daha büyük kazançları bırakıp, millete daha küçük karşılık için hizmet etme ruhundan yoksundurlar. O halde, bir feragat ruhuyla çalışmaya istekli değilsen, İslami hareketin başarılı olmasını nasıl bekleyebilirsin? Açıkçası, hiçbir hareket sadece gönüllerce yürütülemez. Teşkilat hiyerarşisinde gönüller, insan oganizmasında uzuvların konumuyla aynı yeri işgal ederler. Uzuvlar, onları kullanacak kalp ve beyin olmaksızın işe yaramazlar. Diğer ifadeyle, gönüllerden en iyi şekilde faydalanmak için çok yüksek rütbeli generale gerek duyarız. Fakat, kafa ve kalp nitelikleri olanlar, biraz fazlaca maddi ilerleme ve zenginlik düşkünü olduklarından hizmetlerini pazarda yüksek bir fiyattan sunuyorlar. Henüz milletimiz hedefini o derece büyütmeliki onun uğrunda dünyevi kazançları fedaya hazırlanabilmelidir. Bu haliyle davaları için milyonlarca hayat ve Rupi feda eden şer kuvvetlerini yenebilmemiz için çok şey beklemiş oluyoruz.
3- Allah yolunda feragat ayrıca bütün kalple kendini adamak ister. Basitçe, hereketimizi anlamak ve onun haklılığına milletçe ikna olmak ilk adım olacaktır. Gereken ise aslında gönüllerde aşk ateşini tutuşturmaktır. Hedefimiz için o derece düşkün olmalıyız ki onunla her an meşgul olmalıyız. Eğer yerli işler veya diğer acil konular bizim dikkatimizi isterse, onlara isteksizlikle katılmalıyız. Kısaca hedefimize canla başla iz sürmeli ve hiçbir fedakarlığı onun için mühimsememeliyiz. Halkın çoğu partiye sırf entellektüel kanaat sonucu katılmaktalar. Pek azı, saflarımıza hakiki gaye aşkı ve zaman, enerji ve paralarını feda arzusu ile meslektaş olarak yakın temasta olduğum kadar yakın dostum da olan, partinin bir üyesi var. Benimle iki yıl çalıştıktan sonra, sadece entellektüel kanaat esasına göre partinin bu güne kadar üyesi olduğunu itiraf etti, fakat şimdi aşk kalbinin derinliklerine nüfuz edip, tamamen kabullenmiştir. Herbirinizin kendi kendini muhasebe edip, hala sadece aydın kanaatı esasına göre mi yoksa kalbini kaplayan gaye aşkı nedeniyle mi partinin üyesi olmaya devam ettiğini görmesini istiyorum. Aşk olunca, iknaya gereksinimimiz olmaz. Aşk ruhu partiye nüfuz edince, herhangi bir üyenin ihaneti nedeniyle çıkışı veya diğer bir yere gidişi yüzünden partinin çalışması hiç aksamaz. Siz partinize karşı özbabanın evladına davrandığı gibi davranmalısınız. Çocuk hasta düşerse, bakacak kimse yok bahanesiyle onu kaderine terketmeyecek, gerektiğinde, çocuk sizin kendi etiniz ve kanınızdan olduğu için siz doktora gidecek, ilaç temin edecek veya siz bakacaksınız. Aynı şekilde, partiyi gönülden seviyorsanız, onu başkasına bırakmayacaksınız, ne de bazı kişiler verimsiz, davranışında kusurlu ve ilgisiz olduğu bahanesiyle cemaatın dağılmasına göz yummanız mümkün olacak, çünkü bu, sizin İslam’la ilişkinizin üvey baba ilişkisi gibi olduğunu gösterir. İlişki gerçekse, herbiriniz fedakarlık ruhuyla çalışacaksınız. Bana kulak verirseniz, ailenize gösterdiğiniz kadar sevgiyi parti içinde yoksa kaçınılmaz olarak sonu Allah yolundan geri kalmak ve gelecek kuşağın uzun bir süre herhangi bir İslami hareketten hatta bahse bile cesaret edememeleri olacaktır. Böylesine bir hareketi gerçekten başlatmak için herhangi bir büyük adım atmadan önce, moralinizi ve nefsinizi inceden inceye hesaba çekmelisiniz.
4- Feragat keza ısrarlı gayretler ve sistemli ve metodlu yolla çalışmak demektir. Milletimiz uzun süredir, ısrarlı gayretlerle başarılmış sağlam çalışmaları berbat eden büyük yaygara ve heyecan içeren hızlı metodlarla iş yapmaya alışmışlardır. Bu işleri çok hızlı yapma eğiliminden kurtulmalı ve yerine şahsi arzularla kirlenmemiş sakin ve tedrici çalışma alışkanlığını geliştirmeli. Eğer, size en ufak iş emanet edilse, küçük büyük hepsi kendine göre aynı önemde olabilirler. Tüm hayatınızı ona hasretmeniz gerekse bile, benlik gütmeden, devamlı ve sabırlı çalışmayla başarmaya çabalamalısınız. Savaş alanında, sürekli çarpışma fırsatı da olmayabilir. Sık sık yıllar boyunca tek bir hareket için hazırlık yapmanız gerekecektir ve cephede binlerce kişi çarpışıyorsa, arka planda da milyonlar, önemsiz olduğu açık, ve neticede hamlenin başarısına herbirinin azıcık faydası olan ufak tefek işlerle uğraşmaktadır.
Hazırlık Görevi
Konuşmama son vermeden önce, hamleyle ilgili gelecek planlarımızı izah etmeyi isterim. Korkarım, şimdiye dek takip ettiğim program, parti üyeleri tarafından tamamiyle anlaşılmamış. Çeşitli yerlerde oluşturulan toplantıların ana amacı sizlerin herbiriyle şahsen tanışma idi. Benimle çalışkan kişilerin kabiliyetleri ve niteliklerini tamamen farkında olmam, onlara verilecek görevli işlerin türlerini saptamak için gerekliydi. Hangi işlere yetenekli olduğunuzu, sandığınızı dosdoğru söyleyiniz. Sizler hakkında istenen özelliklerin bilgisi alınır alınmaz, gelecekteki hamle planının taslağına başlayacağım. Eldeki insan gücünün değerledirilmesinden önce, herhangi bir adım atmayı tavsiye edilebilir bulmuyorum. Bu görevde bana ya parti merkezlerine gerekli bilgiyle donatmak için gelerek ya da devamlı benimle irtibatı devam ettirerek yardımcı olabilirsiniz. Kendi payıma ben mümkün olduğu kadar parti toplantılarına katılmaya çalışacak ve her bir üye ile şahsi ilişki kuracağız. Yalnız bu şekilde, bir hamle programını hazırlayabileceğim ve sonra tedricen ilerleyeceğim.
Hayli önemli ikinci hazırlık adımı, istenen nitelikleri aşılayıp, uygun kişileri yetiştirecek bir eğitim mekanizması tesis etmektir. Zaman zaman dikkatini çeken ve keza, en fazla etkisi olacağını düşündüğüm üçüncü görev, yeni nesli eğitip hazırlamaktır. Fon ve personel yetersizliği yanında harbin neden olduğu, ekonomik zorluklar, şu ana kadar bu işi yüklenmemize engel oluyor. Ama daha fazla tehir edilemez ve bu yönde çok geçmeden bir başlangıç yapılmalıdır.
Ciddi ilgiye layık dördüncü şey, çalışmalara kadınların katılımı sorunudur. Şimdiye dek yalnlız bir elle çalışıyorduk. Erkek ve kadın yanak ve çene gibidir ve daima birbirlerini etkilerler demek gereksizdir. Eğer kadınları yeniden şekillendirme hayati sorununa önem vermezsek, kendimizi hiçbir zaman düzeltemeyeceğiz. Yuvalarımızdaki atmosfer, İslam ruhuyla değişmediği takdirde, dünyayı İslam’a döndürme kutsal görevimizi hiçbir zaman başaramayız. Fakat, kadınlarımızı yetiştirmek için, yolumuz üzerindeki büyük bir güçlüğü yenmeliyiz. Hanımlarımızla kütlesel seviyede ilişki kuramayız. Bunu yapmak için, hanımların kendilerinin yardımlarını aramalıyız. Kadınları yeniden şekillendirme görevi, hiçbir dini davranış tarzına sahip olmayan milletlerde göreceli olarak daha kolaydır. Köklü politik değişim veya kültür devrimi yapmak için, serbestçe kadınlarını çarşılara, fabrikalara, dairelere ve okullara getirebilirler. Bize gelince sorun bu kadar kolay değil. Hanımların kendi gayretleriyle çözülmüş olmalıdır.
Sonuncu fakat önemli görev ise, İslam için kütlelerin desteğine kavuşmaktır. Kamu oyuna henüz doğrudan başvuru yapmadık. Bu nedenle halktan sadece çok küçük bir bölümünü harekete getirebildik. Şimdi, yavaş yavaş kütlelere doğru harekete geçmeliyiz. Hareket için tamamının desteğini toplamamız gerekmiyebilir. Yine de, halkın bir kısmı hakkı hak olarak kabul edip hareketimizi yasal olarak tanırsa, gayemiz için kafi gelecektir. Neticede, gelecekte hangi hamleye kalkarsak, halkın çoğunluğu bizim yanımızda olacaktır. Şimdiye kadar, edebiyatımız sadece hayatın sınırlı yönlerini kapsıyordu. Bugün gereken ise, onun hemen her yönüyle enine boyuna uğraşarak, amaçlarımızı maksimum sayıda insanın anlayabilmesini temindir. Bu yüzden, hareket alanımızı tanıtma alanında genişletmeliyiz. Tekrarlarsak, tanıtım ve yayın çalışmasını sadece yazmaya hasretmiştik ve nutuk vermekten kendimizi alıkoymuştuk. Şimdi, ortamı da kullanmalıyız. Fakat tümüyle yeni bir yaklaşımımız olursa, ancak tesirli olabilir. Genellikle miting kürsülerinden işitilen görkemli ve gürültülü nutuklardan kaçınmalıyız. Yerine sorumluluğu kabul etme alışkanlığını geliştirmeliyiz. Öyle ki partinin herhangi bir üyesi tarafından verilen her beyanat gürültücü demogogların azgın dillerinden dökülen ifadelerden birisi gibi kabul edilmeyen, dengeli, şerefli ve farklı olsun. Şimdiye dek, arkadaşlarımın kasıtlı olarak nutuk vermelerini önledim. Çünkü; üyelerimiz kendilerine yakışmayan davranışlarına benzemeyen, eski şatafatlı ve sorumsuz nutuk üslubundan henüz kurtulmadılar.
Şimdi sizden, fikirlerinizi yaymak için tüm yayın ortamlarını kendi hesabınıza çevirmenizi, hangi ortama başvurduysanız o ortamın İslami disiplin uygulanan ve sorumsuz hatiplerin azgın dilleri tarafından kirletilmiş olabilen adi elemanlardan arınmış olması şartıyla istiyorum.
PAKİSTAN YAHUDİ DEVLETİNE KARŞI
(Aşağıdaki beyanat Mevlana’nın, Pakistan devleti kurma isteğinin yahudilerin bir milli vatan isteği ile benzerliği olup olmadığı sorusuna cevabıdır.)
Pakistan talebinin, dünya yahudiliğinin Filistin’de milli bir vatan isteği ile benzer olduğunu sanmam. Yahudiler o ülkeden 2000 yıl önce hicret ettiklerine göre, şimdi oranın milli vatanları olduğunu iddia edemezler. Ancak orası onların vatanı -Orta Asya’nın Aryen soyundan olan Cermen ırkının milli Anavatanı olduğu anlamda- sayılabilir. Yahudilerin üzerinde durdukları aslında belirli halen onların milli vatanlarını teşkil eder belirli bir ülkeyi istemek değildir. Gerçek durumları şu ki, Filistin’e yerleştirilmek üzere dünyanın dört bir yanından getirildiler ve ülke onların milli vatanları olarak tanınmalıdır.
Diğer yandan Pakistan’ın teşkili isteğinin aslı, müslümanların hasbelkader çoğunlukta olduğu Hindistan alt kıtasının bölgeleri, aslında onların vatanlarıdır. Ve halihazır demokratik sistem altında, Hindistan’ın diğer bölümlerine bağlı olmalarından dolayı kendi vatanlarının politik konumu tehlikede olacağından, kendi bağımsız hükümetleri olsun istiyorlar. Müslümalar tek bir Birleşik Hür Hindistan ve diğeri Müslüman Hindistan olan iki bağımsız hükümet teşkilini istiyorlar. Diğer bir anlatımla, istedikleri yalnızca, halen var olan ayrı milli vatanlarında, kendi bağımsız hükümetlerine sahip olma şansının verilmesidir.
Bu, dünyada her milletin sahip olmayı arzuladığı şeydir. Şimdi, Hind müslümanları, “müslüman” oluşlarının dışında bir millet gibi, görülürse; Pakistan için istemlerinde tamamen haklıdırlar. Kural olarak biz, bir milletin politik ve ekonomik sultasına karşıyız. Her miletin ekonomi ve politikasını kendi elleriyle yürütme hakkına sahip olduğuna inanırız. Bu suretle, herhangi bir milletin ayrı bir vatan istemi ne kadar yerindeyse, müslümanın Pakistan istemi de o kadar yerindedir.
Bununla beraber, bu isteğe bizim itirazımız şu ki! Müslümanlar, dünyaya teklif edecek kapsamlı bir hayat sistemine sahip bir grup; bir ideolojiyi destekleyen kardeşlik gibi orjinal konumlarını tamamen gözardı ederek bir millet statüsünü kabulle iktifa ettiler. Gerçek ve orjinal konumlarını devam ettirseydiler, bir milli vatan ve bağımsızlığı sorunu onlar için katiyetle önemsiz olacaktı. Gerçekten, bu sorun hiç doğmayacaktı. Sayılarının milyonlara kabardığı bir çağda, bir küçük arazi sınırları içinde bir devlet kurmak hedefine tenezzül etmeleri alay konusudur. Eğer, İslami sistemi destekleyen ilk konumlarına dönseler, bir tek müslüman kendisi veya daha doğrusu desteklediği sistem için dünyanın tümü üzerinde hüküm iddiasında bulunabilir ve eğer bu hedefe varmak için doğru yolda çabalarsa gayretleri başarıyla taçlanabilir.
(Tercüman-ül Kur’an, Temmuz, Ağustos,
Eylül, Ekim, 1944, Birleşik Sayı)
ŞEKİLCİ VE GERÇEK İSLAM’IN FARKLILI⁄I
(20 Nisan, 1945’te verilen Cuma hutbesi)
İslam kardeşleri! Allah (c.c.) mukaddes Kur’an’da der ki:
“De ki, Ey Muhammed: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır.”
“O’nun hiç bir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben müslüman olanların ilkiyim.”
(En’am: 6/162-163)
Allah’ın elçisinin aşağıdaki sözleri ışığında mukaddes kitabın ayeti:
“Her kim Allah için arkadaş olur, Allah için düşman olur, herhangi bir kişiye sadakayı O’nun için verir, yalnız O’nun için bir başka kişiye sadakayı vermez ise, imanını mükemmelleştirmiş ve parmaklarının ucuna kadar inanmış olur.”
Yukarıdaki Kur’an ayetine göre, İslam şahsın ibadetini, hayatını ölümünü yalnızca Allah’a adamasını ve O’nunla hiç kimseyi ortak yapmamasını ister.
Rasulullah’ın (s.a.v.) ayeti izahı, imanı özünün, mü’minin bütün dünyevi işlerini, alışverişlerini ve herşeyini yalnız Allah için sevmesi ve ifa etmesi olduğunu vurgular. Diğer bir ifadeyle, O, gerçek anlamda müslüman ancak; hizmetleri, hayatı, ölümü ve her şeyi yalnızca Allah rızasına yönelikse, olabilir. Kendini tamamen O’na teslim etmedikçe ruhsal ve ahlaki mükemmelliyette daha yüksek mertebelere ulaşmasının mümkün olmasını bir yana, hakiki müslüman olduğunu Allah’a ne kadar az kendini adamışsa, müslüman olarak okadar az mükemmelliyettedir. Bazıları, Allah’a tümüyle teslim olmak yalnız ruhsal ve ahlaki mükemmelliyet kapılarını açmak için gereklidir, ama sabitinden imanlı veya İslam’a inanan olmak için, tümden teslimiyet katiyetle gerekli değildir, sanısındadırlar. Şimdi, bu, halkın bir yandan İslam’a uygun şekilci, İslam ile, diğer yandan Allah tarafından tanınan tek hakiki İslam arasındaki farkı ayırt etmedeki yeteneksizliğinin yarattığı yanlış bir anlamadır.
Şekilci İslam’da inananın ısısı ölçülmez ya da ölçülemez. Eğer diliyle, Allah’a, Rasulüne, Kur’an’a, ahirete imanını ikrar ederse, bütün o şartları yerine getirir. İmanlı olmak için gerekli sayılan bütün o şeyleri yaparsa, İslam saflarına kabul edilir ve bütün niyetleri ve amaçlarıyla bir müslüman gibi muamele görür. Önceden belirtilen formaliteler yalnız bu dünyaya ait işler anlamına gelir ve müslüman toplumunun üzerine bina edildiği hukuki ve kültürel temelini teşkil eder. Bunun sonucunda İslam’a imanını ikrar edenler İslami sosyal yapının içinde evlenme, miras edinme ve kendi aralarında diğer bağlar kurmalarını sağlayan, toplumsal ve kültürel, hukuki haklar edinirler. Fakat sadece hukuki ve şekli iman ikrarı, kişinin ahiret hayatında Allah’ın kulları arasına dahil olması ve kurtulmasını garanti etmez.
O hayatta geçerli olan, kişinin bütün kalbiyle İslam’ı kabulü ve Allah’ın arzusuna kişinin benliğinin tümüyle boyun eğmesidir. Şekli ikrar gerçekte, hukuki davalarda karar veren hakim ve zahir olanı yalnız görebilen genel halk için anlam ifade eder. Fakat Allah için, kişinin tüm iç benliği açıktır. Hayatı ve ölümü, sadakati, hizmeti ve gayretliliği ve bütün hayat çabaları yalnızca Rabbi için mi, yoksa başka biri için mi olduğuna karar vermek için imanını değerlendirir. O’nun için, kişi imanlı olarak tanınır. Her ne kadar müslüman olarak seçkin olsa, ve toplumda yüksek makam işgal etse bile, kişi, bu takdir ölçüsüne göre ne kadar aşağıdaysa o kadar imanında zayıftır. Allah için, O’nun size verdiğinin tümünü yalnız O’na adamış olmanız gerçeği değer ifade eder. Bunu yaparsanız O’nun sadık kullarına tahsis edilen ayrıcalıklardan faydalanacaksınız. Fakat O’nun hizmetinden herhangi bir şeyi dışarda tutarsanız, Allah’ın isteğine tamamen teslim olduğunuza dair ikrarınızı yalanlamış olacaksınız. Böyle bir yanlış ikrar ile dünyada halkı kandırabilirsiniz. Müslüman topluma kendinizi kabul devam edersiniz, müslümanlara verilen tüm hakları elde edersiniz. Fakat Allah sizin yanlış ikrarınız sebebiyle aldatılamaz ve size hiçbir zaman imanlı kulları arasında yer vermeyecektir.
Gerçek ve şekli İslam arasında çizdiğim ayrımın üzerinde düşünürseniz, bunun gerçekten yalnız ahirette değil, bu dünyada da çok fark ettiğini bulacaksınız. Hak olduğu gibi, daima iki grup müslüman olmuştur. Bir grup, Allah ve elçisine imanlarını ikrar eden ve İslam’ı dinleri olarak kabul eden fakat dinlerini hayattaki diğer faaliyetlerinden ayrı tutanları ihtiva eder.
Dinin bu ıssız alanında, Allah’a inanır, O’na ibadet eder. O’nu yüceltmek için ağırbaşlı zikirlerini çekerler, kısmen İslam tarafından kabul edilmeyen sosyal ilişkilere girmekten ve yasaklanan şeylerden kaçınırlar. Kısaca, dini olarak kabul edilen herşeyi yaparlar. Ama, bu alanın dışında, hiçbir şekilde din lezzeti olmayan bir hayat yaşarlar. Sevgileri, nefretleri, günlük alışverişleri iş faaliyetleri, sosyal ilişkileri ve ailelerine davranışları hep şahsi düşünce ve menfaat esasına göre kurulmuştur. Hatta ilan ettikleri savaşlar bile, maddi kazanç olasılıkları tarafından güdülür. Her halde ayrıcalıklı bir makam sahibi olmayı arzularlar. İdareci toprak ağası, tüccar ve asker olarak, yaşamlarının İslam ile bir ilgisi yoktur.
Diğer müslüman grubu, tamamen İslam’a gömülmüş kişileri ihtiva eder. Hayattaki bütün makamları müslüman hüviyeti içinde batmıştır. Baba-oğul, koca-karı, tüccar, toprak sahibi ve işçi gibi çeşitli rollerde sadece müslümanlar olarak oynarlar. Hizmetleri, arzuları, fikirleri, görüşleri, sevgi ve nefretleri tümüyle yalnız İslam’ın kaideleriyle yönetilir. İslam, kafa ve kalplerin, karın ve özel kısımlar, hayatları ve uzuvları, cesetleri ve ruhları üzerinde İslam tam kontrol sahibidir. Aşk ve nefretleri dahil, kendilerinin olduğunu iddia ettikleri hiçbirşey İslam’dan bağımsız değildir. Birleşmeleri ve münazaaları, verme ve vermeme faaliyetleri hep İslam tarafından kararlaştırılır. Onların İslam yönelimli davranışları sadece fertlere hasredilmiş değil bilakis tüm toplu yaşamları İslami prensiplere dayalıdır. Mevcudiyetleri yalnız ve yalnız İslam için vardır.
Bu iki grup müslüman arasında dünya kadar fark var. “Müslüman” tabiri hukuken her iki gruba da tatbik edilmesine rağmen, ilk grup İslam tarihinde iftihar edilir hiçbir kayda değer hareket başarmamıştır.
Dünya tarihinde silinmez bir işaret yapabilmelerine rağmen, kendi hanelerine kaydedilebilir bir tek başarı yoktur.
Aslında bizzat bu grubun müslümanları İslam’ın çöküşünün sorumlusu olmuşlardır. Bu tür müslümanların İslami toplumda ağır basması, dünya işlerinin kafirlerin eline geçmesine sebep oldu ve müslümanlar oldukları yerde aşağılık duruma düştüler ve inanç hürriyetiyle yetinmek zorunda kaldılar. Allah’ın böyle müslümanlara hiçbir zaman ihtiyacı yok.
Bu yalnız İslam için doğru değildir. Diğer itikad için de aynı oranda geçerlidir. Her dini sistemin standard yüklenicileri daima, onun prensiplerine sıkı sıkıya yapışan ve onu yüceltmek için yaşayıp ölenler olmuşlardır. Hatta bu modern çağda, bir sistem veya ideolojinin gerçek takipçileri, ona bütün samimiyetiyle sadık, tamamiyle ona kendini vermiş ve kendi çocuklarından daha çok onu seven kişilerdir. Her itikad ve her sistem, dünyada başarılarını garantiliyebilecek bu tür bağlılara gerek duyar. Bununla birlikte, İslam ile diğer inançlar arasında bir fark var. Takipçilerin feragat sadakat isteyen diğer sistemlerin gerçekte buna hakları yok; çünkü uğrunda insan hayatının tamamiyle teslimini istedikleri şeylerin hiçbiri hiçbir fedakarlığa değmez. Aksine, İslam, takipçilerinden sadakat ve fedakarlık istemekte haklıdır. Çünkü istediği fedakarlıklar, yalnız her fedakarlığa layık olan Allah’ın rızası içindir. İnsanın malik olduğu herşeyin içinde olan herşeyin ve her neyi kullanıyorsa sahibi O’dur. İnsanın, diğerleri, kendisi ve şehevi arzularını tatmin için yaptığı fedakarlık aslında güvenin ihlalidir, tabii ki, alemlerin Rabbi tarafından izin verilen hariç, O’nun için kişi her ne fedakarlıkta bulunursa, sadece zorunluluğunun ifası olur. Öyleyse sebep ve adalet, Allah’a ait olanın yalnızca O’na saklanmasını ister. Fakat bundan başka müslümanlar; gayri müslimlerin davranışlarından pek çok şey öğrenebilirler. Gayri müslimler, sahte tanrılarının ve hatalı sistemlerinin uğruna hiçbir fedakarlığı büyük saymıyorlar, ve insanlık tarihinde benzeri olmayan bir inatla yanlış yollarını takip ediyorlar. Bugün insanlığın, yanlışın hizmetinde adadığının binde biri kadar bile gerçek için fedakarlık ruhu göstermeyişi gerçekten çarpıcıdır.
Sizden kendi kendinize bazı araştırmalar yaparak yukarda okunan Kur’an ve hadisin öngördüğü ölçü imana göre kendinizi muhakeme etmenizi istiyorum. İslam’ı bütün kalbinizle kabul ettiğinizi iddia ediyorsunuz. Bu ölçüye göre hayatınızı değerlendirmeye çalışınız ve hayatınız ve ölümünüz sadece Allah için mi, görünüz yalnız ve yalnız O’nun için mi yaşıyorsunuz. Kafanızın ve kalbinizin bütün gücü, ruh ve ceset, zaman ve enerji O’nun isteklerini gerçekleştirmek için mi kullanılıyor ve müslüman ümmetinin başarmasını istediği görevi yapmakla mı meşgulsünüz? Gerçekten bütün çabanızı yalnızca O’na mı adadınız? Çeşitli arzuların, aile, çevre, toplum ve hükümet sevgisi boyunduruklarını silktiniz mi? Beyeni ve beyenmeyişinizi Allah rızasına uyarladınız mı? Birine karşı aşkınız ve nefretiniz yılnızca O’nun yüzünden mi? Başkası değil yalnız O’nun için mi veriyor veya vermiyorsunuz? Bu ahlaki yükseklik ve ruhi mükemmeliyete eriştiğinize emin iseniz, Allah’a imanın bu gerekleri ile sizi zenginleştirdiği için şükretmelisiniz. ama, bu konuda hala eksikliğinizi keşfetttinizse eksikliği giderecek yol ve araçları düşünmelisiniz ve gayretlerinizi bu hayat için olduğu kadar imanınızda yücelmenize bağlı gelecek hayatınızda da kurtuluşunuz için yoğunlaştırınız.
Dünyanın en olağanüstü başarısı ve en büyük muvaffakiyeti bu kusuru ve bu kusurun sebep olduğu kaybı karşılayamaz.
(Cemaat-i İslami toplantı tutanakları C. 3)
TONK’DA HANIMLARA HİTAP
(20 Nisan 1947)
Sevgili kızkardeşlerim, bu bölgede siz hanımlar arasında İslami hareketin ivme kazandığını ve İslam’ın neşri için kendi halkınızı teşkil ettiğinizi öğrenmek beni sevindirdi. Kadınların saflarımıza katılması ve işbirliği, erkeklerinden hiçbir şekilde daha az mühim değildir. Hayatta kadın ve erkek eşit ortaklardır ve kadınlara has işler erkeklerle ilgili olanlar kadar önemlidir. Ancak bir arabanın birlikte işlevi olabilen iki tekeri gibidirler. Diğer bir anlatımla, toplu yaşamın sistemi, her iki cins eşit rolleri paylaşmadıkça işleyemez. Allah bu iki tekerli arabaya öyle bir tarzda projelendirmiş ki, bir teker sıkışsa veya geriye dönse araba hemen hareketten geri kalır.
Şu bir gerçektir ki, İslam kadının her sosyal harekete katılım ve işbirliğini gerekli kılar ve Allah için katılmalarının özel bir anlamı vardır. İslam, Allah tarafından emredilen çizgilerde insan hayatının harfi harfine yeniden şekillendirilmesini kasteder ve kadınların ve erkeklerin yücelmesi için bu çağrılar benzerdir. Önemli olan, İslam’a göre yalnız ibadete layık olan Allah, erkeklerin olduğu kadar kadınların da Rabbidir. Rabbin “Hakkı tapınma” diye ifade ettiği ihtiyaç her iki cinsi eşit kasteder. Kadınlara ve erkeklere tayin ettiği kurtuluş hedefi aynıdır. İnsanları korumayı istediği cehennem erkeklere olduğu kadar kadınlara da korkunçtur. Erkeklerin sarfedebileceği gayretler kadar çaba sarfeden kadınlar tarafından da O’nun vaadettiği cennet elde edilebilir. Şu bir gerçek ki, erkeğin karısı, annesi veya kızkardeşinin candan İslam’ı kucaklaması, veya Allah’ın rızasını kazanmak için herşeyi yapması, kurtuluşunu garantilemeye kafi değildir. Aynı şekilde, hiçbir kadın, kocasının, baba veya erkek kardeşinin İslam’a inancını ikrarı veya doğru amellerine dayanarak kurtuluş ümit edemez. Kendisi çaba sarfetmedikçe Rabbden hiç kimse birşey bekleyemez. Bu nedenledir ki İslam, erkeğin ve kadının aynı şekilde kendi göreceli kurtuluşlarını düşünmelerini, Allah’ın gazabından kendilerini kurtabilecek ve O’nun mükafatını layık olmayı sağlayacak herşeyi yapmalarını ısrar eder.
İslam’ın başlangıcından itibaren, kadınların erkeklerle eşit rol oynadığını İslam tarihi teyid eder. Gerçekten, İslam’ı ilk kucaklayan bir hanımdır. Bu hanım bütün müslümanların annesi büyük Hatice (r.a.) idi. Başlangıç devresinde Peygamberlik sorumluluklarını biraz ağır bulan Rasulullah’ı (s.a.v.) teselli eden oydu. On yıl boyunca her türlü zorluğu Rasulullah (s.a.v.) ile paylaşan oydu. Mekke döneminde İslami hareketin bütün masraflarını karşılayan oydu. Tekrarlarsak, ilk üç yılda İslam’ı kabul eden ellibeş şahıstan dokuzu kadındı. Mekke kafirleri tarafından yapılan canavarlıklar nedeniyle sevdiklerini ve yuvalarını terkedip sürgünde yaşayanların arasında onsekiz kadın vardı. Bilal (r.a.) ve Ammar’ın (r.a.) yanısıra Mekke de en fazla eziyete uğratılanlar üç hanım idi. Bunlar Ümmü Abis, Ammara ve Zinnine’dir. Aynı şekilde Ensar (Medine’nin yerli müslümanları) ın, Mekke’li kadeşlerini yerleştirmek için yaptıkları fedakarlıklar, kadınlar ve erkekler tarafından eşit olarak paylaşılmıştı. Ve Uhud harbi sırasında esas ilgisi yalnız Rasulullah’ın (s.a.v.) sıhhati olan, Medine’nin iyi hanımının hikayesini şüphesiz duymuş olmalısınız. Kendisine kocasının, babasının ve erkek kardeşinin hepsinin öldürüldüğü söylenince, bu trajik haberi metanetle karşıladı. Fakat sevgili Peygamberinin durumunu merakla sordu. Ve Rasulullah’ın (s.a.v.) harp meydanından döndüğünü gördüğünde Allah’a şükretti ve haykırdı:
“Ey Allah’ın Rasulü sen sağsın hiçbir kayıp bana tahammül edilemeyecek kadar büyük değildir.”
Aynı harpte Ümmü Ammara (r.a.) diye anılan diğer bir hanım müslüman askerlere su taşımakla meşguldü. Rasulullah (s.a.v.) yaralı ve düşmanları tarafından sarılmış olarak gözüne ilişince, kılıcını kınından çekti ve onu savunmaya koştu. Rasulullah (s.a.v.) ile kafirlerin arasına girdi ve omuzundan ağır yaralandı. Bu tarihi olaylar, kadınların İslam’a erkekler kadar hizmet ettiklerinin kafi tanığıdır. Her çeşit zulüm ve zorluklara katlandılar ve hiçbir zaman İslam uğruna herşeylerini riske atmaktan çekinmediler. Hayatlarını ve mallarını feda ettiler ve sürgünde yaşamak için hısım akrabalarından ayrıldılar. Atalarınızın bu fedakarlıkları İslam’ın zaferi ve dünya üzerinde hakimiyeti için yolu açtı. Bugün İslam’ın dirilişi aynı fedakarlıkları istiyor. Bu nedenle, onların izlerini takip etmeli ve bunun için hak dine olan imanınızı göstermelisiniz.
Hanımlarımızın şu anda yapması gereken yuvalarını temizlemek ve ailelerinin, komşularının, tanıdıklarının cehalet ve kusurlarını gidermek, aile hayatınızı İslami prensiplere uygun düzenlemek, barbarlığın yeni ve eski her iki şeklinden kaçınmak ve başkalarını da kurtarmaya çalışmak, okumuşları yeniden şekillendirirken kadınlar arasındaki ümmileri eğitmek ve onların çocuklarını İslami adetlere göre yetiştirmektir. Erekleriniz doğru yoldan uzaklaşır ve ifratlara müptela olurlarsa, onları doğru yola getirmeye çalışın. Ama İslam için bir şeyler yapmakla meşgulseler onları, işbirliği yaparak tümden destekleyin. Bu safhada, bütün yapmamız gereken budur. Daha sonraki bir safhada diğer fonksiyonları da gerçekleştirmeniz istenecek, ve onlar için aynı zaman eğitileceksiniz. Doğru yolda yürümek için karar veren bir kadının karşılaşacağı en büyük zorluk, ailesinin yaşlı üyelerinin karşı koymasıdır. Bu aslında en zor bir durumdur. Bu yerde de İslam’ın ilk hanımlarının örneğini takip etmelisiniz. Bununla birlikte, erkek akrabalarınıza karşı zayıf ve güçsüz olabilirsiniz ama hiçbir şekilde kadının en alt seviyeye indirildiği bir barbar çağda yaşayan o hanımlarla aynı halde değilsiniz. O günlerde müslüman hanımların, yollarını sapıtmış olmakla beraber müslüman olan erkek akrabalarınıza benzeyen, İslam’ın en kötü ve vahşi düşmanları olan kafir erkeklerin muhalefetine karşı durmaları gerekiyordu. Zor tasavvur edebileceğiniz tersliklere karşı cesaret ve azimle imanlarına yapıştılar. Onların yaşayışları tüm dünya kadınlarına ışık tutabilir. Onların yaşayışlarından birkaç öğretici olayı anıyorum. Herşeyden önce, büyük hanım Hatice’nin (r.a.) örneğini alalım. Ailesinin çoğunluğu İslam’a bütün imkanlarıyla muhalefet ettiler. Özellikle, erkek kardeşi Nevfel, ilk yeğenlerinden Esved ve onun oğlu Zeme, İslam’ın en büyük düşmanı Ebu Cehil’in sağ koluydu. Fakat Hatice (r.a.) hanım, hiçbir zaman Rasulullah’ı (s.a.v.) yalnız bırakmadı. Gerçekte, aile üyelerinin İslam düşmanlarını hiç önemsemedi ve onu tüm varlığıyla destekledi.
Tekrar, Rasulullah’ın (s.a.v.) açık düşmanlarından üyeleri olan bir aileden gelen diğer bir hanımı Ümmü Seleme’dir. İslam’ın baş düşmanı Ebu Cehil’in ilk yeğeniydi, kardeşi Abdullah müslümanlara eziyet yapmakta hiç fırsat kaçırmazdı. Buna rağmen Ümmü Seleme İslam’ı kucakladı ve akrabalarının aksi davranışlarına daha fazla dayanamayınca, ailesini terketti ve Habeşistan’a hicret etti.
Diğer bir hanımı, Hattab kızı Fatıma (r.a.) örneğini ele alalım. Babası Hattab ve dayısı Ebu Cehil İslam’a muhalefetle tanınmış kişilerdir. Öz kardeşi büyük Ömer (r.a.) ihtida etmeden önce, keza İslam’ın kötü düşmanlarındandı ve müslümanlara şiddetle zulmediyordu. Fatıma (r.a.), babasının, dayısının yanısıra kardeşinin affetmezliğinin çok iyi farkındaydı. Ama kocasının yanısıra İslam’ı kabul etti. Ömer (r.a.) bunu haber alınca öğrendiği haberin doğruluğunu kendisi görmek için Fatıma’nın evine yollandı. Kızkardeşinin kapısına yaklaşınca, içerden mukaddes Kur’an’ın bazı ayetlerinin okunduğunu işitti. Buna dayanamazdı. Eve daldı, karı-kocanın ikisine de acımazsızca vurmaya başladı. Fatıma kan içinde kaldı. Fakat Allah yolundan kımıldamadı. Kardeşine alenen, bulduğu doğrudan sapacağına ölmeyi tercih edeceğini söyledi. Katı kararlı kardeş; onun bu sebat ve direnci karşısında biraz etkilendi ve okuduğunu kendisine getirmesini istedi. Fatıma (r.a.) “Taha” suresinin kaydedildiği kutsal Kur’an sayfalarını çıkardı. Ömer (r.a.) okudukça, orada gösterilen gerçek kalbine işlemeye başladı. Sureyi bitirdiğinde, kafası tamamen küfür ve yanlışlardan arınmış ve yerine İslam’la dolmuştu. Böylece İslam tarihine altın harflerle kahramanlıkları yazılan Ömer (r.a.) gibi bir büyük adamın İslam safhalarına katılması şerefi bir kadına tahsis edilmiştir.
Bununla birlikte, en ibret verici örnek Ümmü Habibe’ninkidir. İslam’ın en büyük düşmanı olan Emevi oğulları kabilesine mensuptu. Bu kabilenin her çocuğu, imanlı kişiyi sokmaktan hoşlanan bir akrep veya engerek yılanı gibiydiler. Ümmü Habibe’nin babası Ebu Süfyan Rasulullah’a (s.a.v.) yirmibir yıl boyunca kılıç çekmişti. Savaş alanında Rasulullah’ın (s.a.v.) amcası Hamza (r.a.) şehit olunca ciğerini çıkarıp çiğneyen Utbe kızı Hind onun annesiydi. Ümmü Habibe’nin halası Ümmü Cemil ahlaksız Ebu Leheb’in karısıydı. Kutsal Kur’an’da cehenneme odun taşıyan olarak vasıflandırılan odur. Dahası, anne tarafından dedesi İslam’la savaşta öncülüğü yürüten Kureyş seçkinleri arasındaydı. Böyle bir ailenin kızı için İslam’ı kabul etmek ne kadar zordur, gayet iyi tahayyül edebilirsiniz. Ama şaşırtıcıdır ki, Mekke devrinin ilk beş yılında İslam’ı kabul eden talihli grubun içindedir. Keza, kocası da İslam’ı kabul etti. Habeşistan’a göçmeden önceki bir kaç yılda her ikisi de vahşice eziyet gördüler. Bu, başına gelenlerin sonu değildi. Habeşistan’da kocası, hıristiyan saflarına katılıp İslam’ı terketti. İslam uğruna erkek ve kızkardeşlerinden, ana babasından ayrılan Ümmü Habibe, derhal mürted kocasından da ayrıldı. Şimdi, yabancı bir ülkede bakacak bir küçük çocukla tek başına yapayalnız kalmıştı. Fakat hiçbir darbe onun İslam inancını sarsmaya kafi değildi. Kaya gibi sağlamdı o imanın gücü ve ahlaki erdemi kutsal Peygambere onu salık arzu edilir niteliklerdi ve kendi karısı olarak seçti.
Neticede, Rasulullah (s.a.v.) ile nikah akdi, hala o Habeşistan’da iken, yokluğunda kıyıldı. Medine’ye Hayber harbi sırasında döndü. Bir kaç gün sonra babası Ebu Süfyan, müslümanlarla barış şartlarını müzakere etmek için Medine’ye geldi ve kızının konuyla ilgili yardımını sağlamak istedi. Bu onların onüç yıl sonra ilk buluşmalarıydı. İnanamıyacaksınız ama, kafir baba müslüman kızını görmeğe gittiğinde, kutsal Peygamberin kullandığı halıya oturacağı sırada, halıyı hızla çekti ve pervasızca ona:
“Rasulullah’ın (s.a.v.) halısına bir İslam düşmanının oturmasına hiçbir zaman müsaade etmeyeceğim” dedi.
İşte bunlar gerçek müslüman kadınlarının faziletleridir. Sizin kurtuluşunuz da aynı erdemleri kapmanıza bağlıdır. Çok iyi anlamanız gerekir ki ana babanız, erkek kardeşleriniz ve çocuklarınız dahil hiçbir kimsenin üzerinizdeki hakları hiçbir şekilde Allah’ın ve Rasulü’nün haklarının üstünde veya eşit değildir.
Hiç kimsenin Allah ve kutsal Peygambere itaatın hesabına hoşnut tutulmaya hakkı yoktur. Hiç kimseyi gönlünüzde Allah ve Rasulü ve dininden daha kıymetli tutmadığınız gibi, Allah korkusundan daha fazla başkasının korkusuna da izin vermemelisiniz. Eğer bu düşünüş tarzını benimserseniz, Allah’ın yolunda izlemeniz kolay olacak ve dünya üzerindeki hiçbir güç sizi yolunuzdan ayıramayacaktır.
Bu konuşmayı bitirince, Mevlana Mevdudi, hazır bulunan hanımların önüne koydukları yazılı soruları cevapladı.
Soru: Kendilerine konulan sınırlar içinde hanımlar İslam’ı nasıl yayabilirler?
Cevap: İslam’ın yayılması için hiçbir yapay metoda gerek yoktur. Gerçek öğüt, kişinin prensip ve inançlarını pratiğe dökmesini ve bu prensiplere uymayan hiçbirşeyi yapma veya söylemeye tenezzül etmemesini kapsar. Kişinin kendi hayatını İslam prensiplerine uygun kalıba sokmasına ilaveten, kaleminin gücü veya konuştuğu kelimelerle, halkı Allah yoluna çağırabilirse, öğütü daha tesirli olabilir. İnsan tabiatı, bir prensibi onun savunucusunun inancı ile orantılı olarak kabule meyleder. Bu nedenle, hiçbir zaman prensip konularında taviz vermemelisiniz. Diğer kişiler bizim doğruluğumuz ve prensiplere bağlılığımızı sevmiyorlarsa, biz de onların yanlışlıklarını hor görmeliyiz. Kötülere taviz, tolerans değil ama edepsizliktir. Bununla beraber, prensiplerinize bağlılığınızdaki tavizsizliğiniz kadar, onları takdimde kibar ve açık olmalısınız.
Soru: Cemiyetinizde kadın, ebeveynine ve erkek kardeşine evlenmeden önce itaat etme durumundadır. Evlendikten sonra, kocasına ve kocasının yaşlı akrabalarına itaat etmesi istenir. Şimdi, hayatınızın değişimi gerekiyor ve yanlış yolda gitmekten vazgeçmeniz isteniyorsa, bu kişiler tabiatıyla bize karşı çıkacaklar. Bu şartlar altında, İslam’ın kocanın haklarına verdiği önem gözönüne alınarak nasıl davranmalıyız?
Cevap: Allah’tan gayri bir kişinin diğer kişi üzerinde yaratılıştan gelen hakları yoktur. O’nun insan dahil, kainattaki herşeye hakkı vardır, insanın sahip bulunduğu her hak yaratılıştan ve gerçek haklar değildir. Hepsi onlara Allah’ın bağışıdır. Ana-baba, erkek ve kız kardeşler ve diğer akrabalar, bir kişi üzerinde yalnız Allah tarafından tayin edilen hakları vardır, daha fazla değil. Bu haklar tarafından kapsanan zorunluluklar yalnız o erkeğin Allah’a olan zorunluluklarını yerine getirmesine bağlıdır ve O’nun koyduğu limitler içersindedir. Allah’ın arzusu hilafına, bir kişiye herhangi bir yakını kendisine itaat etmesi için söz veya fiille baskı yaparsa, ona itaat bir yana, böyle bir akrabaya karşı direnmek zarurettir. Allah’ın emirlerine riayetsizliktebirine itaat ederseniz, imanınız soruşturmaya tabi tutulmalıdır. Yinede, bir müslüman kadını Allah tarafından yüklenen zorunlulukları ana-babası, kocası diğer yakınları için mümkün olan en iyi şekilde yerine getirmelidir. Onlardan hiçbirisi size olan zorunluluklarını yerine getirse de, getirmese de, ana-babanız, kocalarınız ve diğerleri ile ilişkilerinizi gerginleştirmemeye çabalamalısınız. Prensiplerinize sıkı sıkıya bağlı kalırken dilinizi ve davranışlarınızı kontrole çalışmalısınız. Onlarla ilişkileriniz sözkonusu olduğunda, daima kibar ve yumuşak olmalısınız.
Soru: Kızkardeşlerimizi azami derecede etkilemek için nasıl bir konuşma yapmalıyız.
Cevap: Konuşmaya yetenekli yaratılıştaki hanımlar bizim eserlerimizi dikkatle çalışmalıdırlar. Kafalarınız temiz ve fikirleriniz saflaşmış olunca, otomatik olarak nutuk verme sanatını öğreneceksiniz. Derslerim (hutbeler) bu yeteneğe ulaşmada özellikle yardımcı olacaktır. Uslübunuz, eğitim görmemiş bir şahsın sizi anlayabilmesi için mümkün olduğu kadar akıcı ve basit olmalıdır. Konuşmacı daima dinleyenlerinin entellektüel seviyesini gözönüne almalıdır. İlk safhada hatalar yapabilirsiniz ama sıkılmamalısınız. Bütün diğer sanatlar gibi, bu sanatı da sınama ve yanılma ile öğrenirsiniz.
Soru: Bazı filimlerin öğretici olduğu gerçeğini gözönüne alarak, bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan sinemaya gitmeye ne derecede izin verilebilir.
Cevap: Bu soruya cevabım, sinema seyretmeye hiç izin verilemiyeceği ve ondan sakınmak gerektiğidir. Hatta didaktik ve eğitici olarak kabul edilen filimler bile, ahlaksızlık mikropları ihtiva eder. Film endüstrisi ahlak konusunu fazla önemsemeyenlerin ellerinde kaldığı sürece, sinema seyretme ile seyretmeme arasındaki kesin sınırı bilemezsiniz. Gerçekten, sinema ile eğitilmiş hiçbir kişiye rastlamadım. Tersine, zannederim, en ufak ahlaki duygu sahibi olan hiç kimse filimlerde sunulan çıplakları seyretmeye tahammül edemez ne de kız ve oğullarının görmesine izin verebilir.
Bununla birlikte, zamanı gelince, Allah’ın lütfuyla iktidara gelince, diğer bütün sanatlar gibi sinemayı da İslamileştireceğiz. İşte o zaman sinema seyredeğer olacaktır. Gerçekten sinema doğru yolda kullanılsa, bir kolej kadar etkili bilgi veren bir ortam olarak hizmet görebilir. Hükümet yönetimi elimize geçince bunu ispatlayacağız. O zamana kadar film seyretmekten sakınmalısınız.
Soru: Hanımların elbiselerinin stili ne olmalıdır? Burga giyerek dışarıda dolaşmalarına hangi noktaya kadar izin verilebilir?
Cevap: Bu soruya detaylı bir cevabımı “Purdah” (Hicap) adlı kitabımda bulacaksınız. Burga Delhi, Uttre Pradeş ve Bhopal da hanımların giydiği bir tür dar elbisedir. Kalın kumaştan yapılsa bile giyilmesine izin verilemez. Gerekirse, hanımlar tabii ki Burga giyerek dışarı çıkabilirler. Bununla beraber, bugün moda olduğu gibi, parlak renkli ipek Burgalar kullanmamalılar. Burga veya Çadır, özellikle mahrem kısımları ve vücudu dikkat çekici olmaktan değil örtmek içindir. Örtünme konusunda İslam’ın vazgeçtiği hududların bilinmemesi yüzünden, bir grup müslüman tamamen çıplak olma hürriyetini hanımlarına tanıdıkları için bir ifrata giderken; diğer bir grup, tefrite gittiler. Sonuçta, Bihar vilayetinde müslümanlar katledilirken, kadınları evlerinden dışarı çıkamadılar. Her iki hal de yanlıştır. Memleketin içinde bulunduğu durumdan bellidir ki, çok zor sananlar ilerdedir ve hanımlarımız bütün olaylara karşı hazır olmalıdırlar. Gerekli olunca, bir yerden bir yere geçerek kendilerini savunmak ve tehlikeli durumlarda onların yolunda engel olacak yerde, erkeklerine yardımcı olmak için, hazırlıklı olmalıdırlar. Hanımlarımızın erkek kardeşlerinin onlara, tehlike anında kullanabilmeleri için bisiklete binmeyi öğretmelerini salık verirdim.
Soru: Mütesettir bir hanım bir yabancı erkekle konuşabilir mi?
Cevap: Evet, tabiyatıyla, ama onunla yumuşak ve çekici bir tonla konuşmamalıdır. Zira onun kafasında şeytan yanlış beklentilere sebep olabilir. Bu konuda size Ayşe’nin (r.a.) örneğini verebilirim.
- Peçeli olarak erkeklere bilgi öğretmeyi adet edinmişti. Bununla birlikte, bu konuda daima orta yolu takip edin. Yabancı bir erkekle konuşurken ne tamamen serbest olmalı, ne de hiç konuşmamaya çalışılmalı.
Soru: Rasulullah’ın (s.a.v.) bir hadisi var:
“Eğer bir kadın erkek akrabalarının dışında bir erkeğe bakarsa gözüyle zina yapar.”
Böyle bir günah affedilebilir mi?
Cevap: Bu soruyu bahse konu ettiğim bu konudaki “Purdaş” (Hicap) kitabıma müracaat ediniz.
Erkeklere, kadınlara bakmak konusunda konulan sınırlamalar kadınlara uygulanamaz. Mütesettir bir bayan dışarı çıkınca yolunu görmelidir ve karşılaştığı erkeklere tabii olarak bakacaktır. Bununla birlikte, erkeklere bakma konusunda kadınlara konulan, sınır, bakışlarının baştan çıkarıcı olmamasıdır.
Soru: Bazı kadınlar muska ve büyüye büyük önem veriyorlar. Bu tür şeyler gerçekte başvurmaya değer mi?
Cevap: Bugünlerde kullanılan muska ve büyüler çoğunlukla şeytani ve din dışıdır. Hatta, Kur’an olduğunu söyleyenler bile kutsal Kur’an’dan çarpıtılmış sureler taşır ve sakınılmak gerekir. Değiştirilmemiş Kur’an sürelerini ihtiva eden muskalar yalnız bir tür dua olarak takılmalıdır. Kişi ümidini bir hastalıktan iyileşmek veya diğer bir beladan kurtulmak için onlara bağlanmamalıdır. Yalnız Allah kişiyi sağlıklı tutabilir ve eğer hastalanırsa, sağlığını iadesi için Allah’a dua etmelidir. Yalnızca cesareti olmayan tembeller böyle şeylere başvururlar.
Soru: Rasulullah’ın (s.a.v.) doğum yıldönümlerini kutlamak için yapılan “Mevlid” toplantılarına katılmak hoş görülebilir mi?
Cevap: Aslında, böyle toplantılar kutsal Peygamberin hayati kişiliğini aydınlatmak için yapılıyorsa, faydalıdır. Diğer bir deyimle yalnız eğitim ve öğretim için teşebbüs edilmelidir. Fakat genellikle yapılan mevlid toplantıları din dışı adetleri içeriyor. Bu tür toplantılar kutsal Peygamberin ve ashabının yaşadığı zamanda yapılsaydı, yasaklanırdı. Hiç kimse, doğum gününün peygamberin doğum gününün bu toplantılarda temsil edildiği şekilde kusurlu olmasını sevmez.
Soru: Evlenme törenlerimizde çalgı müzik eşliğinde şarkılar söylenir. İslam’da böyle faaliyetlere katılmak için hüküm var mı? Ne tür çalgı müziğe gerçekte izin verebilir?..
Cevap: Defin dışında hiçbir çalgılı müziğe izin verilmemiştir. Evlilik törenlerinde kızlar toplanıp (koro olarak) şarkı söylerler. Kutsal Peygamber bu tür müzik konserlerine izin vermiştir. Ama, bir kadın şarkıcı tarafından yapılması hiçbir şekilde hoş görülmez. Bu tür müzik icrasının düzenlediği faaliyetlerden kaçınmalıdır. Bunun gibi bir törende sadece nikah törenine katılmalı, diğer törenleri bırakmalısınız.
Davranışlarınızı öyle kalıplamalısınız ki, İslam’ın mübah gördüğü herşeyde dostlarınız ve yakınlarınızla paylaşmalı ve cevaz verilmeyen faaliyetlerden uzak durmalısınız.
(Cemaat-i İslami Tutanakları, Kısım V,Sayfa: 107-123)
N. W. F. P.’DEKİ HALK OYLAMASI HAKKINDA
(5 Temmuz, 1947)
Hint Alt-Kıtasının taksimine kararın hemen akabinde Bengal, Pencap ve Sind vilayet meclisleri Pakistan’la birleşmek için oy çokluğuyla feshedildiler.
Belucistan’da henüz vilayet meclisi olmadığından, Jirga kenarını Pakistan lehine verdi. Fakat N. W. F. P. meclisinin çoğunluğu Muslim Lig’ine ait değildi. Bu yüzden, orada Pakistan’a veya Hindistan’a katılma konusunda bir halk oylaması yapmaya karar verildi. Bu nedenle Cemmat-i İslami’nin bir üyesi Mevlana Mevdudi’den, bu konuda teşkilatın politikasının ne olduğunu sordu. Onun sorusuna Mevlana’nın cevabı aşağıda yeniden verildi:
Aynı durum Assam’ın Sylhet bölgesinde elde edildi. Hindu çoğunluğu vilayetinde bir müslüman çoğunluk bölgesiydi. Orada da, Pakistan veya Hindistan’la birleşmek konusundaki halkın arzusunu belirlemek için bir halk oylaması yapmak gerekliydi. Sylhet veya Ossaa da cemaat henüz yoktu. Bu yüzden, Silylet’te Mevlana’ya Pakistan veya Hindistan için rey verme sorunu tercih edilmedi.
Çok iyi bildiğimiz gibi hem N. W. F. P. hem de Sylhet’de kütleler kararlarını ezici bir çoğunlukla Pakistan lehine verdiler. (Editör)
Soru: Bildiğiniz gibi, vilayet halkının Pakistan ya da Hindistanla birleşme konusundaki isteklerini belirlemek için N. W. F. P.’de bir halk oylaması yapılacak. Cemaat’e itimat edenler, bizden rey verip veremeyecekleri, verirlerse hangi tarafa vereceklerini soruşturuyorlar. Bazılarımıza göre bu halk oylamasında, kurucu meclis seçimlerinde olduğu gibi tarafsız olmalıyız görüşündedir. Aksi halde, Pakistan için oy vereceksek, oylarımız Pakistan için başlangıç teşkil eden İslami nizam için de verilmiş sanılacaktır.
Cevap: Halk oylaması sorunu özellikle kurucu meclis seçimlerinden farklıdır. Halk oylamasının nedeni, halkın, kendi vilayetlerinin Pakistan’ın mı, yoksa Hindistan’ın mı bir bölgesi olmasını istediğini belirlemektedir. Kişinin oyunu bu konuda kullanması hoş görülebilir. İslam açısından böyle yapmakta pürüz yoktur. O halde cemaat üyeleri halk oylamasının yapıldığı her yerde oylarını kullanabilir.
Hangi tarafa oy verecekleri sorusu cevap verilmeyi bekliyor. Cemaat tarafından bu konuda bir sınırlandırma olamaz; çünkü teşkilatımız üyelerimizi yanlızca prensip ve gaye bahse konu olunca sınırlandırır. Bu halk oylaması konusu ne prensip ne de gaye konusudur. Bu nedenle, cemaat üyeleri, kendi isteklerine göre iki taraftan birine rey vermekte serbesttirler.
Bununla birlikte, kendim için konuşursam, N. W. F. P.’nin bir sakini olduğumu söyleyebilirim. Oyumu Pakistan’a vermeliydim; çünkü eğer, alt kıta Hindu ve müslüman milliyetler esasına göre taksim edilecekse, tabiatıyla müslüman çoğunluklu bir bölge Pakistan’la birleşmelidir.
Pakistan için oy vermek, Pakistan’ın sahip olacağı hükümetin sistemi için rey vermekle eş anlamlıdır. Eğer o sistem gerçekten liderlerinin verdiği sözlere göre İslami olacaksa, Pakistanı tam gönülden tercih ederiz. O sistem, bununla birlikte, gayri İslami olacaksa, halen gayri İslam sistem altında olduğumuz gibi onu İslami bir hale çevirmeye çalışacağız.
(15 günde yayınlanan Kevser, Lahor, 5 Temmuz, 1947)
LAHOR’DA BİR HANIMLAR TOPLANTISINDA
YAPILAN KONUŞMA
(15 Şubat, 1948)
Bütün övgüler, yaratan, sahip, besleyen, veli, Rabb ve kainatın ve içinde yaşayan herşeyin gözeticisi olan Allah’adır. O insana aklı; doğru ve yanlış, iyi ve kötü hissini anlama ve düşünme yeteneğini, hayat tarzını algılamayı bağışladı ve insanın rehberliği için elçilerini gönderdi. Kitaplarını indirdi. İnsalığı doğru yola ileten, ahlakı ve medeni hayata götüren yolu öğreten Allah’ın o erdemli kullarına rahmet olsun.
İslam Dünyası
Analar, bacılar ve kız çocuklar!
Kendilerini müslüman olarak adlandıran, dünyanın çeşitli bölgelerinde yerleşik milyonlarca halk var. Ama, İslam dünyası olarak anılan bölgeler bir hayvanat bahçesine benzetilebilir. Aynı hayvanat bahçesinde, hepsi birden yaşıyor olması dışında hiçbir benzer şeyi olmayan, ayrı sesli çeşitli hayvan cinsleri olduğu gibi, müslüman dünyası da çeşitli halkın birlikte yaşadığı yerdir. Onların arasından bazıları Allah’ın varlığından şüphelenir, diğerleri Rasulü’nün Peygamberliğini sorgular, bir başkaları öte dünyada bir hayat olacağını ve öldükten sonra bu dünyada yaptıkları her şey için hesap verecekleri bir hesap gününü inkar eder. Yine, onlardan bazıları iyi ile kötüyü İslam tarafından tayin edildiği şekilde ayırtetmeyi reddeder ve cahili bir hayat, hayvanlarınkine benzer bir hayat yaşamak isterler. Diğerleri İslami hayat tarzına yanlış gözüyle bakarlar ve hayatlarını arzularına uygun diğer bazı şekillere göre modelleştirmişlerdir. Buna rağmen, kendilerini müslüman diye çağırır ve müslüman diye adlandırılmalarında ısrar eder. Yalnız müslümanlara tanınan, müslüman cemaatin bütün haklarında iddia sahibidirler. Gerçekte bu dünyada pek az kişi vardır ki, belli bir grubu müslüman diye İslam’ın adlandırdığı anlamda müslümanlar. Şuursuz müslümanlar.
Bu geçide işler nasıl geldi? Sebep o kadar uzakta değil. Bugün, İslam dünyasının çoğu etnik bir topluluk olarak var olan müslümanlardan ibarettir. Yalnızca atalarından miras olarak müslümandırlar. Baba ve ataları müslüman olduğundan, onlar da müslümandırlar. Bu sorun üzerinde ciddi olarak düşünürseniz, insanın nesli, ırkı ve milliyetinin miras olduğunu, ama İslam’ın öyle olmadığını algılayacaksınız. İslam doğuştan gelen birşey değildir. Diğer bir ifadeyle, kişi doğuştan bir Sat, Raiput, Hintli, İngiliz, Alman olabilir. Ancak bir embriyon olduğu zamandan itibaren dini olamaz: Miras olarak elde edilir birşey değildir. Gerçekte, din, yalnız kişi bilinçli olarak onu seçip kabul ettiği zaman elde edilebilir. İşte bu tamamen, müslüman dini nesilden nesile aktarıldığı müslüman İslam diye anılan nitelikten yoksun. Müslüman isimliler oluşunun sebebidir. İslam’ın onlar için tayin ettiği o hayat tarzı örneği yoktur. Ne onu anlamayı denemişler ne de şuurlu olarak seçmişlerdir. İslami yolu izlemeye dikkatle düşündükten sonra karar vermediler. Aslında İslam’ın ne olduğu Rasulullah’ın (s.a.v.) aşağıdaki sözlerinde belirtilmiştir:
“Allah’ın yalnız Rabbi, İslam’ın kendi yaşayış tarzı ve Muhammed’in tek rehberi olduğunu kabullenen İslam’ı tadan kişidir.”
Bu hadisin ışığında apaçıktır ki, İslam’ı dikkatle düşünüp taşınarak kabul etmeyen bir kişi ona mutlaka yabancıdır. Gerçekte İslam dininin ne olduğunun tamamiyle cahilidir.
Müslüman olmaktan kasıt, tanrılar ve bu dünyanın rızık vericileri ve sahipleri olduklarını iddia edenlerden yalnız alemlerin Rabbini kendisine kulluğa değer; insandan bütün varlığıyla itaat ve teslimiyet isteyenlerden yalnız Allah’ı kişinin itaatle, baş eğip rızasını kazanmayı isteyeceği varlık olduğuna kişinin tüm bilinciyle ikna edilmesidir. Yine, müslüman olmanın gereği, dünyada insanın önerdiğini, diğerlerini hariçten tutarak seçmelidir. Bırakınız İslami yola tercih etmeyi, diğer yolları hiç düşünmemelidir. İslami hayat şeklini kalbinin derinliğinden aziz tutmalıdır. Keza müslüman olmaktan kasıt, liderlik iddia edenler içinden kendi rahberliğine Rasulullah (s.a.v.):
“Kişinin ilk ve son olarak seçmesi ve onun gösterdiği yolu izlemeye razı olmasıdır. O halde, Allah’ı Rabb’i, Muhammed’i önderi ve İslam’ı hayat tarzı olarak tanıdığı zaman, kişi mükemmel bir müslüman olur. Ve İslam’ı böylesine içten kabul eden, tabiatıyla Allah’ın arzusuna, İslam’a ve kutsal Peygamberin öğütlerine kendi arzularını tabi kılar. Bu şekilde kendisini İslam’a teslim eden müslüman onun prensiplerine itirazsız yapışacaktır. Örneğin, Allah’ın emri, Peygamberin öğütleri ve Kur’an öğütleri hilafına falan ve filan konuda uygun gördüğü şekilde veya dünyada olduğu gibi davranacağını söyleyemez. Bu tür davranışı benimseyen her kimse, hiç İslam’ı kabul etmemiş gözüyle bakılır. İslam’a sağlam inanç, kişinin tamamen ona baş eğmesini kapsar. Kişinin sevgi ve nefret, arzu ve şehvet düşünce ve görüşlerini, aynı zamanda bütün İslam dışı davranışlarını şehvetinin zorlamış olabileceğini reddederek, tamamen ona uydurmalıdır.”
Bu aşağıdaki sözlerde Rasulullah’ın (s.a.v.) söylediğinin aynıdır:
“Getirdiğim mesaja arzularını uydurmadıkça hiçbiriniz hakiki bir mü’min olamaz.”
Bu hadis dosdoğru ima etmektedir ki, kişinin şehevi arzularının şeytanı kendini Allah’a teslim edip, Rasulullah’ın (s.a.v.) rehberliğini kabul etmedikçe kişi müslüman olamaz. Kişinin kalbine şehevi arzuları hükmettiği sürece, orada İslam için boşluk kalamaz. İslam ve ona iman, kişinin kalbinin konuşması ve İslam öğretilerini sorgulamadan takip etme ve arzusunu söylemesi demektir.
Bundan başka, İslam’a göre yaşamak, sorumlu yaşamak anlamınadır. Gerçekte, mü’min’in hayatına sorumluluk duygusu nüfuz etmiştir. İmanlı bir kalp hiçbir zaman bu duygudan yoksun değildir. Kişi bu hayatta yaptıkları ve düşündükleri şeyler için Allah’a hesap verebileceğinin daima bilincindedir. Nasıl davranır, ne işte hayatını ne yolda sürdürür, enerji ve yeteneklerini hangi eylemlerde kullanır, hayatını nasıl kazanır ve maddi şeyleri hangi yolla elde eder olduğunun öte dünyada hesabını vermek durumundadır. Mü’min hiçbir zaman, ölümünden sonra taprağa dönüşeceğini ve bu dünyadaki misafirliği süresinde ne yapmışsa yararsız olduğu düşüncesine kapılmamalıdır. Hayır, Allah’ın huzuruna çıkacağı ve yaptığı her iş, her faaliyet ve hatta en sıradan şeyler için hesap vereceği, bir öte dünya hayatının olacağına katiyetle inanmamalıdır. Rasulullah (s.a.v.) aşağıdaki hadiste aynı şeyi söyledi:
“Sakının! Sizin herbiriniz bir çobansınız ve sizin herbiriniz sürüsünden sorulacaktır.”
Buradaki “sürü” kelimesi, aile üyeleri, hizmetçileri, emrindekiler, hayvanlar ve hayatın gerekleri de dahil insanın sorumluluğu altındaki tüm şeyleri ifade eder. Kişinin üzerinde otoritesi olan ve kendisi tarafından idare edilen herşey onun kendi sürüsüdür. Diğer bir sözle, kendi bölgesinde o bir çobandır. Örneğin, ev hanımı yuvasında, koca ailesinde, amir memurlarının arasında, hükümdar devletinin nüfuzu üzerinde çoban rolünü oynar. Öyleyse herkes bir açıdan çobandır ve falan veya filan onun emrindedir veya sürüsüdür. Rasulullah’ın (s.a.v.) dikkat çektiği sürü işte budur.
Sorumluluğumuz altındakilere iyi davranmamızı bize ihtar ediyor. Çünkü herbirimiz Allah’a onlar için hesap vereceğiz ve bize bahşettiği gücü kendi izafi sürümüze nasıl uyguladığımızın izahını sunacağız. Müslüman, sınırsız hürriyete sahip bir hayat sürdürmez. Örneğin, seçtiği herşeyi yiyemez, herhangi bir elbiseyi giyemez, arzusuna göre bir eyleme katılamaz, tercih ettiği bir göreve zaman ve enerjisini adayamaz ve şehevi arzularının yönünde sürüklenemez. O, başıboş, her tarlada dolaşan, her önüne gelen yem yığınından otlayan, sınır tanımadan her yönde koşan bir hayvana benzemez. Tersine, mü’minin gerçek tasviri Rasulullah’ın (s.a.v.) bir deyişinde çizilmiştir ve aşağıdaki gibidir:
“Müslüman ve imanı bir kazığa bağlı atla mukayese edilebilir. Atlar, sıçrar, kazık etrafında istediği kadar dolaşır, fakat sonunda boynundaki iple sınırlıdır, ipin uzunluğunun belirlediği en uç limitten kazığa onu ip geri getirir.”
Aynı şekilde müslüman imanın ipiyle sınırlandırılmıştır. İp ne kadar uzun olursa olsun, hareketi belirli bir yarı yarıçap içine tahdidlidir. Bütün enerjisini yalnız İslam tarafından işaretli hudutlar içinde uygulayabilir.
Ne istiyoruz?
İslam’ın ima ettiklerini size izah ettikten sonra, şimdi siz, biz, İslam hizmetçi ve çalışanları gerçekten ne istiyoruz onu söylemeyi arzu ederdim.
Biz, herşeyi yukarıda sayıldığı gibi, İslam üzerinde derin düşünmeye, sıkı sıkıya değerlendirmeye, sonra hayat tarzı olarak kabul edip etmediklerine karar vermeye çağırıyoruz. Daha önce söylediğim gibi, İslam tevarüs edilen birşey değildir -soydan ve ırktan ırsi olarak elde edilen- bu nedenle, gerçekten onu tüm kararlılıkla kabul edip etmediğinizi sormamız gerekir. Keza onun koyduğu tehditleri kabullenmeye razı olup olmadığınızı, Allah ve Rasulünün imana ve onlara sadakatin ipiyle sınırlandırmayı arzu edip etmediğinizi sormak gerekir. Eğer, kişi, İslam’dan hoşlanmazsa, onun tesbit ettiği limitler içersinde kalmayı istemezse, onu bırakmaya tümden hakkı vardır. İslam’ı terketmek onu tamamen reddetmek: (Kişinin ismini değiştirmesi, cemiyetinden uzaklaşması sonra seçtiğine gitmesi gibi) anlamına gelmelidir. Kişi katiyetle, yeni inancına uyan herhangi bir ismi almayı, istediği cemiyete girmesi veya kendisi gibi düşünen kişilerle yeni cemiyetler oluşturması konusunda hürdür. Her halukarda İslam’ın üzerindeki baskı son defa olarak bitmelidir.
Gerçekte İslam’a sempatileri olmadığı ve onun yolunda takibe arzulu olmayıp, aslında diğer bazı şekilleri hayatlarına model aldıkları halde, kişilerin kendilerinin müslüman hatta İslam davasının şampiyonları olarak çağrılmasında ısrar etmeleri büyük bir sahtekarlıktır. Aynı şekilde, yalnız kendi amaçlarına hizmet eden, İslami elemanları ve arzularına uygun düşmeyenleri reddetme gibi bir tür münafık davranışı halk benimsemiştir. Bu, Rasulullah’ın (s.a.v.) aşağıdaki kelimelerde kınadığı yahudi ikiyüzlülüğüne yakın benzerlik taşır.
“Kutsal kitabın bazı kısımlarını kabul eder, diğer bazısını reddedermisiniz?”
Rasulullah’ın (s.a.v.) bu cinaslı gözlemi, kutsal kitapta akıllarına ugun olanı kabullenen hoşlanmadıklarını reddeden yahudilere atıf yapıyor.
Bu şehevi arzulara kulluk daha uzun müddet devam etmeyecektir. Yakında yerini hakikisine terkedecek bir paraya benzer. İslam’ın tarif ettiği yolu takibe gelince hiçte müslüman olmadığı halde, İslam adına bütün hakları isteyerek müslüman olduğunu iddia etme sahtekarlığı ile kelimenin gerçek anlamıyla hiç kimse şeref kazandığını hissetmemelidir. Bu basit soruyu herkese sorarız: İslam’ı ve hayat tarzını seviyor mu? Ve kesin cevap isteriz, Kişi onu sevmiyorsa tek anlamlı terimlerle söylemeli ve İslam saflarını son defa terketmelidir. Aksine kişi İslami hayat tarzını severse, taa gönülden kabul etmelidir. Bu durumda, İslam’ın sadece birkaç elmanını değil, tümünü kabul edip bütün yasaklarına riayet etmelidir. İslam’ı bir defa hayat tarzı olarak kabul ettikten sonra, tüm hürriyet haklarınızı kaybedersiniz ve mantığınız cazip gelebilecek bir diğer yolu benimsemede seçeneğiniz kalmaz. Böylesine bir seçme hakkını İslam tanımaz.
Söylediklerimizle sadece erkekleri kastetmiyoruz. Aynı şekilde kadınlarda uygulanır. Hanımlarımızdan erkeklerinin hüviyetinde kendi kişiliklerini kaybetmelerini rica ediyoruz. Onlar sadece erkeğin tamamlayıcısı değil, ama kendine özgü bir ayrı kişiliğe sahiptirler. Onlar da Allah’ın huzurunda görünecek ve yaptıklarının hesabını verecekler. Hesap gününde her kadın, kendi mezarından kalkacak. Babası, kocası veya erkek kardeşininkinden değil. Ve yaptıklarının hesabını sunması gerektiğinde kendisinin aklanması için, inanç ve yaptıklarını erkek akrabalarının üzerine yıkamaz. Gerçekte, kadın kendi hayat tarzından kendisi sorumludur. Düşündükleri ve bu dünyada davranış tarzı için Allah’a hesap verecektir. Bu yüzden, kadın problemini hanımların kendilerine sunuyoruz. Erkeklerinin kendileri için hayat tarzı olarak aldıkları kararı gözönüne almadan ne tür bir hayat yolunu benimsemeyi tercih edeceklerine kendilerinin karar vermesini istiyoruz.
İslam’ı kendilerine hayat yolu olarak seçip seçmediklerini soruşturuyoruz. Bu konuda, İslam’ın prensiplerinin, getirdiği sınırları kısıtlamaları ve o münasebetle yükseltilen zorunlulukları gözönünde tutarak bir karara varmalıdırlar. Bütün değindiklerini hesaba katarak İslam’ı kabullendinizse, bütün toplumda, tümüyle onu pratiğe aktarmalı, kesinlikle onun yolundan hiç ayrılmamalısınız. Bununla birlikte, İslam’ı uygulamadığınız takdirde bunu hilesiz açıklamanızı ve İslam’dan faydalanmaya çaba göstermemenizi ister. Eserlerimizden bazılarını okusaydınız, farkındasınızdır ki, meslektaşlarımızı İslam’ı takdimde kadınlarına, (anne, kızkardeşi, hanım, kızlarına) propoganda limitlerini aşmamalarını devamlı ısrar ediyorduk. Onlara, statülerinin verdiği avantajı kullanarak, kendi izlerini takibe zorlamalarını söyledik. Tersine, hanımlarına düşünme ve kendi görüşlerini şekillendirme için tam hürriyet tanımalarını öğütledik. İslam’ı vazgeçme hakkı sadece onun presiplerini basit olarak takdimi kapsar. Kadınlar adına İslam’ı istemek veya red kararı yetkisini ihtiva etmez.
HANIMLARIN GÖREVLERİ
İslam’ı böyle dikkatle düşünüp taşındıktan sonra kabul eden hanımların şimdi, yapmaları gereken faaliyetleri söylemek istiyorum.
İlk Görev
İlk göreviniz, hayatınızı İslam prensiplerine uygun kalıba sokmanız ve kendinizi bütün tesirlerden arıtmanız olacaktır. Neyin İslami neyin İslam dışı olduğunu ayırt etme yeteneğini geliştirmeli, sonra İslam dışı inancından iz kalıp kalmadığını görmek için hayatınızı tetkik etmelisiniz. İslam’a aykırı birşey bulursanız, tehlikedesiniz, gidersiniz. Gerçekten, düşünce, sosyal hayat ve adetler ve tüm davranışınızı Allah’ın yoluna bağlamalısınız.
İkinci Görev
İkinci görevimiz, yuvanızın atmosferini saflaştırmanız olacaktır. Cahili günlerden kalan ömür boyu adetlerle birlikte, İngiliz (yabancı) etkisinde yuvalarımıza sızan modernizmin iğrenç unsurları da ayıklanmalıdır. Yuvalarımızın çevresi İslami şekilden modern ve geleneksel sapmaların bir karışımını kapsar. Yuvalarınızdan cahiliye izi olduğu kadar, batı eğitim ve kültürünün yıkıcı etkisini de uzaklaştırmak; İslami sorumluluklarını idrak eden hanımların görevidir.
Üçüncü Görev
Yapmanız gereken diğer bir hayati faaliyet; çocuklarınızı İslami çizgide yetiştirmektir. En büyük talihsizlik, bizim neslimizin kutsal Kur’an’ın bulunduğu işitilmeyen, kimsenin duasını yaptığı görülmeyen bir çevrede doğrup büyümektedir.
Onlara kıyas edilirse, bizim nesilimiz talihliceydi. Zira günlük bir alışkanlık olarak okunan Kur’an ayetlerinin melodisi ile çınlayan ve büyüklerimizin namazlarını günde beş vakit kıldığı görülen bir çevre ile taltif edilmişlerdi. Her halukarda bizim muhitimiz İslami hayatın işaretlerini taşırdı. Fakat, az önce söylediğimiz gibi, maalesef yeni neslimiz Kur’an okunması yankılanmayan herhangi bir kişinin namaz kılışının görünümü ile kutsanmış bir atmosferde büyüdüler. Eğer bu durum devam ederse, yavrularımız ve çocuklarımız böyle bir çevre içinde düzenlenir ve yetiştirilirse, büyüyüp hayatın sorumluluklarını yüklendikleri zaman belki İslam varolmayacaktır. Şimdi, bu duruma bir son vermek ve (çocuklarınızın İslam’ın yaşayış ve görüntüsünü görebilip doğrudan deneme ile özümleyebilecekleri bir yolla) evlerinizde İslami atmosferi yaşamaya devam etmek size düşüyor. Çocuklarınızın kulakları Kur’ani ayetlerin ahengi ile çınlamalı ve beş vakit kılınan namazların görüntüsüne gözleri alışkın olmalıdır ki, kendileri de Kur’an okumaya ve dua etmeye başlasınlar.
Yine, çocuklar Allah’ın birliğinin mesajı ve namazın manası ile tanışık olmalılar ve böylece kafaları İslam’a doygun olmalıdır.
Kaldı ki, alışkanlıkları İslami hayat tarzına uyacak şekilde değiştirilmeli ve İslam’ın gerçek lezzeti onlara aşılanmalıdır. İşte bunlar yeni neslin ihtiyaç duyduğu şeyler.
Öyleyse, İslam’ı, bütün samimiyetiyle düşünüp taşınarak kabul eden hanımlar, kendi çocuklarını ve aile yuvasını yeniden ihya edelim ki, gerçek bir müslüman nesil orada yetişebilsin.
Dördüncü Görev
Yapılması gereken diğer bir görev, erkeklerini yeniden İslam potasında şekillendirmenizdir. Babalarınızı, kocalarınızı, kardeşlerinizi ve oğullarınızı Allah’ın yoluna çağırmalısınız.
İşte bu sebepten dolayıdır ki; kadınlar, erkeklerinin üzerinde değişiklik yapacak etki yeteneğinden yoksun oldukları için yanlış olmasına rağmen onlara boyun eğerler. Aslında erkeklerinin kafalarında derin tesirler meydana getirebilirler. Müslüman kızı, Rasulullah’ın (s.a.v.) veya onun can dostu Ebu Bekir’in (r.a.) özelliklerini sevdiğini, -Çörçil veya Truman’ınkinin yerine- ifade etse, erkeklerinizin özelliklerini tamamiyle bir değişim içinde bulacaksınız. Eğer müslüman kadını cemiyetimizin batılılaşmış unsurları tarafından, benimsenmiş hayat tarzını reddederek, aksine namaz, oruç, dindarlık, kibarlık, Allah korkusu ve İslami saffeti ihtiva eden bütün ayırtedici işaretleriyle bilikte, İslami yol için ısrar ederse; erkeklerinizin hayatlarına gelen değişikliğe tanık olacaksınız.
Müslüman ev kadını, haram kazançla dayalı döşeli evinin odalarından nefret ettiğini helal kaynaktan dar gelirli bir kulübede yaşamayı, rüşvet parasıyla lüks hayat yaşamaya tercih edeceğini samimi olarak ilan etse, haram gelir kaynaklarının çoğu kaybolur, sosyal belaların çoğu temizlenirdi.
Aynı şekilde, İslam’ı dikkatle düşünüp, taşınmak kendilerine hayat tarzı olarak seçen bütün hanımlar bir reform kampanyası başlatsalar, aile ve tanıdıklarından pek çok kötülükleri ve eski yeni İslam dışı adetleri giderebilirler. Cahili yolları nazik bir şekilde eleştirmek ve Allah’ın koyduğu sınırları ve İslami yasakları izah etmek sizin göreviniz olduğu kadar, İslami kuralların hayatınızda örneğe kavuşması cemiyetimizin tüm yapısını değiştirecektir.
Çözüm Gerektiren Bir Sorun
Şimdi İslami değerlere göre, hayatınızı yaşamaya son defa karar verdinizse, kaçınılmaz bir sorun ortaya çıkar. Erkeğinizin cehaletini paylaşmaya ve onların İslam’a karşı isyanlarında elele vermeye razı olacakmısınız? Cevabınız tabiatıyla olumsuz yöndedir. Başkasının dünyevi mutluluğunun hatırına gelecek hayatınızı göz göre göre yıkamazsınız.
Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Ahiret gününde en sefil kişi, diğerlerinin dünyevi refahı uğruna, öte dünya hayatını düzenleyen olacaktır.”
Bu nedenle, ebedi hayatınızı harcayarak maddi zenginliklerine alet olmayı reddetmelisiniz. Bir İslam kadını olmanız nedeniyle, kocanız, babanız, kardeşiniz, oğlunuz ve başkalarına; onlarla İslami prensiplere göre olan faaliyette işbirliği ve iştirak edeceğinizi ve İslam’ın önerdiği limitler için kalmayı istemiyorlarsa, onlardan ayrılacağınızı apaçık belirtmelisiniz. Gelecek hayatınızı onların dünyevi mutluluğu uğruna yıkmaya hazır olmadığınızı onlara söylemeniz gerekir.
Diğer yandan, hayatlarını İslam’a göre kalıplamış erkekler vardır. Hanımları onlarla tamamen işbirliği yapmalı ve onların katlandıklarının tümünü paylaşmalı. Allah tarafından vazedilen hudutlar içinde yaşamayı seçen, hiçbir zaman haram helal demeden mal biriktirmemesi ve haram vasıtalarla yaşamayı denememesini söylemesine gerek kalmaz. Genellikle böyle bir kişinin sınırlı bir geliri vardır ve lüks tüketime gücü yetmez. Hanımlar dürüst olan babası, kocası, kardeşi ve oğullarından konfor ve lüks istememelidir. Bu adamlar İslam’ı yaymada zorluklara göğüs germek ve büyük engellerle karşılaşmak durumunda kalabilirler. Müslüman hanımların görevi onların zorluklarına ortak olmak ve onlara sadık kalmaktır.
Beklenen Zor Zamanlar
Şimdi hızlı bir program başlatmalıyız. Büyük çapta bitmeyen mücadele isteyen, Pakistan’da hükümet teşkili vazifesini yüklenmeliyiz. 14 Ağustos 1947’den önce bu ülkenin halkı bağımsız değildi. Ama bu tarihten sonra bütün konum değişti. Halk şimdi geleceklerini tayin etmede hürdür ve hangi hayat tarzını tercih edecekler, gözetecekleri ahlaki sistem ve sahip olmayı istedikleri hükümet sistemi ne olacaklarına karar vermeleri gerekir.
Pek yakında bu ülkede iki güç arasında şiddetli bir çatışmaya tanık olacaksınız. Bir tarafta, İslam’ı seçmeyen, atalarından bir hak gibi tevarüs edip, izlenecek hayat tarzı olarak düşünüp taşınarak seçmeyen ne de böylesini kabule arzulu olmayan, İslam şampiyonları diye adlandıranlar var. İslam adına verilen haklardan faydalanacaklar ama, İslam’ın vazettiği sınırlamalardan ülkeye ve kendilerini azad etmekten de aynı zamanda çok memnun olmayacaklardır. Bu hak iddia eden grup, İslam dışı kanunlarla, ülkede ideolojik olmayan idare kurmak arzusundadır. Bunlara karşı olarak hayatlarını İslam’a göre ayarlayanlar vardır. Onlar, bütün içtenlikle bu ülkede ideallerindeki kanun ve idareyi isterler.
Bu karşıt güçler, çok geçmeden çatışmaya başlayacaklar. Müslüman beyler, şimdi güçlerini hakiki İslam’ın mı yoksa sahte İslam’ın mı yanında geliştirecekler, buna karar vermek durumundadırlar. Aynı şekilde hanımlar hangi tarafı destekleyeceklerine karar vermelidirler. Hiç kimse mücadele sırasında zaman zaman ortaya çıkan durumu önceden göremez. Herhalde, müslüman hanımlardan bu soruyu dikkatle düşünmelerini ve gelecekteki faaliyet rotaları hakkında bir karara varmalarını rica ediyorum. Gerçekten İslam’ı seviyorlarsa, canı gönülden onun yanında yer almalıdırlar.
Hükümet ve Kamuoyu
Bu sistem, içinde halkın rızasına dayanarak, hükümet olan bir demokratik çağdır. Yetkiler hükümete halk tarafından verilir. O halde, halkımız gerçek müslümanlar olmadıkça, hükümetin İslamize olamayacağı sonucu çıkar. Yığınlar tam bilinçle ve içtenlikle, Allah’ı, Rab’leri ve Hakim’leri tanıyarak, İslam’i inançlarını ikrar etmezlerse, İslam’ı hayat yolu olarak kabul etmezlerse; hükümet, İslam’ı hiç kabullenmez, Allah’ı en büyük otorite saymaz ve İslami prensiplere göre çalışamaz. Biz, müslüman olmakla iftahar eden Pakistan haklarının İslam’ı düşünüp taşınıp kabul etmelerini ve hayat tarzı olarak seçmelerini istiyoruz. İyice düşünerek İslam’a imanlarını ikrar ettiklerinde, kendi rızalarına uygun teşkil edilen hükümet tabiatıyla Allah’a itaatkar olacak ve onun kanunlarını uygulayacaktır.
İslam Siyasi Konumunda Kadının Hakları
Bu bağlamda, özellikle size izahı gereken belirli şeyler var. Halkın kafasında, ülkede hükümet kurulunca bir karanlık devrin başlayacağı ve ilerlemesinin duraklayacağı şüpheleri verilmiştir. Özellikle, İslami sistemde kadınların durumunun alçalacağı vurgulanmıştır. Hiçbir şey gerçekten daha uzak olamaz. Esasen, ülkede bir hükümet kurulursa erkeğe olduğu kadar kadın için de büyük bir nimet olacaktır. Bizim sistemde, gerçekte sizin konunuzun ne olacağını kısaca anlatacağım.
1- İslam, kadınların oy verme hakkını, modern demokratik sistemden yüzlerce yıl önce tanımıştır. O günlerde, kadınların kişiliği bile tanınmamıştı. Şeytanın elinde sadece bir alet olarak sayılmaktaydı.
O karanlık cahiliyet çağlarında sadece İslam, kadının ayrı kişiliğini teyid etti. Sosyal hayatın işlerinde görüşlerini ifadeyi sağladı. Bizim hükümetimiz altında her ergin kadının, her erkek gibi oy hakkı olacaktır.
2- Miras haklarının yanısıra, İslam kadına tüm mülkiyet haklarını sağlar. Kadın herhangi beğendiği işe malını yatırmada ve özel kazancına malik olmada hürdür. Aslında, İslam bir adım daha ileri gidip, kadına kendisi için boş zamanında iş yapmak hakkını vermiştir. Kendi kazancı tamamen kendisinindir. Babası veya kocası da olsa hiç kimse kısmen hak iddia edemez.
3- Bizim sistem kurulduğu zaman, İngiliz idaresi altında halen yürürlükteki evlilik hayatıyla ilgili ve kadının hayatını çekilmez yapan gayri adil kanun, kadının haklarını tümüyle koruyan bütün kanunlar değiştirilecektir. Güya, Pencab Yasama Meclisinden geçenlerde geçen İslam Tasarısı; İslam Hukuku’nun bütün hükümlerini ihya ediyormuş. Gerçekte ise, İslam’ın değiştirilmiş bozuk bir yorumudur. “Hukuk-u Zevceyn” (Karı, Koca Hakları) adlı kitabımı gözden geçirmişseniz, açık açık anlamışsınızdır. İslam’ın dışında hiçbir kanun, karı ve kocanın haklarını eşit şekilde tamamiyle garanti edemez.
4- İslam karşıtı usurların istemesinin aksine, genel kanıya rağmen hiçbir zaman öğretim imkanlarından yoksun bırakılmayacak. Aslında, en yüksek üretim imkanları temin edilecektir. Ama bu imkanlar, eldeki kolej ve okul düzenlemeleriyle hiçbir yönden eşdeğerde olmayacaktır.
İslami prensiplere uyumlu olacaklar. Onlarda karışık öğretime yer olmayacaktır. Bize tıp kolejlerinin İslam tarafından tasarlanmış limitlere göre nasıl idare edilebileceği soruldu. Cevabım, eğer hükümet samimiyetle İslam’a inancını ikrar eder ve gerçekten ciddiyetle prensiplerine uygun çalışırsa, İslami çizgide kızlar için Tıp Kolejleri teşkiline hiçbir engel olmayacaktır. Başlangıçta, tıp öğretimini yaptırmak için halihazır tecrübeli ve yüksek nitelikli hanım doktorlardan istifade edebiliriz. Böyle hanım doktorlar bulunuyorsa, gayemiz için güvenilir ve yaşlı erkek doktorları seçebiliriz. Böylece, birkaç yıl içinde kafi sayıda mütehassıs doktor yetiştirip, erkek profesörlerin yerine tayin etmek mümkün olacaktır.
Aynı yolla, İslam öğretilerine uygun diğer alanlarda kadınların yüksek öğrenimi için düzenlemede bulunabiliriz.
5- Hanımlarımızın askeri eğitimi için de hazırlık yapacağız ve bu da İslami sınırlar içerisinde yapılacaktır.
Zaman zaman, milli rekabetlerin sonucu olan savaşların tehlikeli boyutlara ulaştığı ve kişinin vahşette en alt dereceye indiğini partili arkadaşlarıma anlatmaya çalıştım. Bu günün zalim devletleriyle uğraşmamız gerek. Harp koparsa her türlü barbar eylemi gerçekleştirebilirler. Bu nedenle her türlü olaya hanımlarımızı hazırlamamız zorunludur. Hayat, şeref ve mallarını korumaya hazır olmalıdırlar. Silah ve mühimmat kullanmak öğretilmelidir. Yüzmeyi, ata ve bisiklete binmeyi, araba kullanmayı ve ilk yardımı öğrenmelidirler. Bütün bunlar kafi değildir. Harp halinde erkeklerine yardım edebilmelidirler. Ama biz bütün bunları İslami limitler içerisinde yapmayı istiyoruz. Bu limitleri hiçbir hesapla çiğnemeyeceğiz. Keza, eski zamanlarda, hanımları silah kullanma ve kendilerini savunma öğretilmişti. Ama bütün harp tekniğini baba, kardeş ve kocalarından öğrendiler. O günlerde, kadınların kendileri kadınlara askeri eğitim verirlerdi. Bu metod bugün de benimsenebilir. Askeri personel kendi hanımlarını eğitir, çok sayıda eğitilmiş hanım olunca, onlarda diğer hanımlara askeri eğitim verebilirler.
Batı ve İslam Kültürleri Arasındaki Fark
Bu konuyu birkaç şeyi açıklamak için söyledim, ümit ederim bazı cahil halkın inandığı gibi kadının İslami sistemde bir bebek gibi muhafaza edilmeyeceği gerçeğini kavramanıza yetecektir. Tersine, ilerleme fırsatlarının en fazlası kadına sağlanacaktır.
Açıkça anlaşılmalıdır ki, biz kadına kadın olarak saygıdeğer bir yer vereceğiz. Onu erkeğe benzetmeyeceğiz. Bizim kültürle batı kültürü arasındaki ayırılık noktası, ikincinin kadına toplumda hiçbir saygıdeğer yer vermemesidir. Aslında, erkek rolünü oynamaya gelip onun sorumluluklarını omuzlamadıkça, bütün haklar inkar edilmektedir. Aksine, İslami kültür, kadına kadın olarak saygıdeğerliğini ve bütün haklarını garanti eder ve yalnızca yaradılışının istemlerine uygun sorumluluklarla görevlendirir. Bu nedenle, biz özel alanda batı kültüründen bizim kültürümüzün yapısının sağlam ve ikna edici temeller üzerine de durduğuna inanmak için güçlü sebeplerimiz var. Öyleyse, doğru şeyi yanlış için terketmek aptallık olacaktır. Modern zamanların dağınık sosyal yapılanmasına itirazımız sağlam esaslara dayanır. Batıdan intişar eden sosyal hayat şeklinden uzak durmanın kişinin işlerine nüfusumuz, sadece müslümanların menfaatine değil bütün insanlığın da çıkarına inanmaya bizi götürdü.
- Tecrübenin ispatı ve diğer hakların kültür ve ahlakı üzerindeki yaptığı tesirler ışığında onu milli açıdan olduğu kadar faydacı açıdan da suçluyoruz.
Sonuçlarına karşı uyanığız ve toplumumuzun batılılaşma bölümünün milletimizi sürmekte olduğu felaketten kurtarmayı içtenlikle arzuluyoruz. Bu unsur ahlaki duyarlılığını tümden yitirmiş, şimdi de toplumsal hayatımızın ahlaki temellerini dinamitlemeyi üstlenmiştir. Biz onun yıkıcı planlarına karşıyız ve ahlak sınırları içinde gelişme yolunda miletin ileri gitmesini görmek isteriz. Ama bizim gayretlerimiz ancak bacılarımızın, kardeşlerimizin yanısıra desteğine sahip olduğumuz zaman, semere verilebilir?..
Tümüyle İslam veya Toptan Batılılaşma
Şimdi İslam’a göre yaşamayı mı istersiniz yoksa toptan batılılaşmayı mı, karar vermek size aittir. Ya birini ya da diğerini seçmelisiniz. Birini diğerine eklemeye hakkınız yoktur. İslam lehine karar verdiyseniz, onu tümüyle kabul etmeniz gerekir ve kendimizden hiçbir parçanın kapsamı dışında kalmayacağı şekilde İslam’ınıza tabi olmalısınız. Eğer ona kendinizi şartsız teslim etmeyi kabul etmiyorsanız ve batı türü hayata meyil duyuyorsanız, en iyisi bütün İslam’la ilgili iddialarınızı bırakın ve kendinizi seçtiğiniz hayat tarzıyla tanımlayın. İslam’ı kısmen kabul etmek kısmen inkar, size ne bu dünyada ne de öte dünya hayatında fayda vermeyecektir.
(Tercüman-ül Kur’an, Temmuz 1948)
BA⁄IMSIZLIKTAN SONRAKİ İLK BAYRAM
MÜNASEBETİYLE VERİLEN MESAJ
(6 Ağustos, 1948)
Allah bizi, İslam öncesi cahiliye ve küfür devrinin festivallerinin yerine, senede iki mutlu günle nimetlendirdi. Birisi, Fıtır (Ramazan) bayramı ve diğeri Kurban bayramı, bu gün ilkini kutluyoruz. O mutlu bir gün olarak ilan edilmiştir.
Çünkü Rabbim; Ramazan ayı boyunca kullarının ruhi gelişmesi, arınma yücelme için disiplin için tayin ettiği oruç dersini bitirdik. Bu dersi bitirmiş olarak, bu günü kutsal ay boyunca üzerimize boşalttığı nimetler için bir şükran günü olarak sunuyoruz. Aslında, bu bayram günü yalnız, Allah’ın emrine uyan, onun rızası için yokluğa katlanan ve karşılığında dindarlık ve arınma ile mükafatlandırılmışlar için mutlu bir gündür. Fakat Allah’ın emrini tamamen unutarak kutsal ayı geçirenler için yas günüdür bu gün. Böyle kişiler sevinecek yerde O’nun affını istemeli, din kardeşleri de iman gücü ve O’na kulluk isteği ile Allah’ın onları bereketlendirmesi için dua etmelidirler. Biz iki kez mutluyuz çünkü birbuçuk asır gibi uzun bir süre yabancı egemenliği altında kaldıktan sonra bağımsız bir Pakistan’da ilk bayramımızı kutluyoruz. Bununla birlikte, kafamızı sık sık meşgul eden bir soru nedeniyle mutluluğumuz şüphelerle gölgeli. Kazandığımız hürriyet ne türdür? Yabacı sultasının boyunduruğunu Allah’ın emirlerini ifa gayesiyle mi attık, yoksa kendi arzularımızın kölesi olmak için Allah’ın zatından mı kaçıyoruz? Bu soru hele çözülmeyi bekliyor ve Allah’ın kulları olarak, soruya doğru cevap buluncaya dek gerçek mutluluk münasebetini beklemeliyiz.
Doğru Cevap: “Hürriyetin nihai hedefi Allah’a itaattir” olacaktır.
Keza bayram mutluluğu, devamlı canavarca saldırılara uğramaları nedeniyle yuvalarını terkedip, Pakistan’a göçe zorlanan, Doğu Pencab, Utrapradeş, Delhi, Ajmer ve Keşmir müslümanlarının çektiklerinin sebep olduğu üzüntüyle ihlal edildi. Eziyet çeken kardeşlerin bayram sevinci içinde unutmak bir müslümana yakışmaz.
(Günlük Tesnim, Lahors Ağustos 1948)
FEODALİZİME GÖRE İSLAM HUKUKU
Mevlana Mevdudi, 22. 6. 1950’de Lahor’da basılan günlük Urduca “Tasneem”in Editörüyle yapılan bir mülakat:
“Benim belirtmek istediğim; Pakistan halkı İslam hayat tarzını seçtiğine göre, hayatımızdaki tüm problemleri çözmede İslam’a başvurmalı ve İslam’ın öngördüğü kanun ve nizamlara tamamen uygun davranmalıyız” diyordu.
Bir soru üzerine, Mevlana, feodalizime karşı samimi şikayetlerimiz olabilir ama, ne kadar dertlerimizde haklı olursak olalım. İslam hukukuna uymayan tedbirleri benimseyerek onları telafi etmek yanlıştır dedi.
Mevlana şöyle devam etti:
“İslam, vatandaşlarına bazı asil haklar verir. İlgili vatandaşın elinden alınan şey de mülkiyet hakkı olmadığı veya, mülkiyet hakkını kaldıran bir suçla hükümlü olduğu ikili kanuni işlem sonunda karara bağlanmadıkça, bir vatandaşın elinden hiçbir şey alınamayacağı, bu ana haklardan birisidir.”
“Mülkiyet hakları konusunda araştırma”ya Mevlana; Mülkiyet hakkının, bütün kişi haklarından farkı olmadığını da izah etti. Tabii ki, hukuki gereklerin isteğini karşılamak için zorunlu olmadıkça, bu hakla bir vatandaştan alınamayacağı gibi, sırf bazı kişiler kendilerine karşı oldukları için, uygun hukuki araştırma olmaksızın bir kişi veya gruptan mülkiyet haklarını yoksun bırakmak yanlış olacaktır. Bu gayri kanuni metoda bir defa izin verilirse, sadece mülkiyet hakkı değil, bütün ana vatandaşlık hakları tehlikeye atılacaktır.
Mevlana Mevdudi, “uygun kanuni soruşturma gerçekleştirildikten sonra, İslam’a uygun olarak bu problemin çözümünün gereği üzerinde durmamın nedeni işte bu sebeptendir. Ama bu soru, herhalde, belirli kanun veya prensibe göre karar verilmelidir” dedi.
İngilizlerin Bağışladığı Jağirler Nedir?
Mevlana’ya, İngiliz idaresi altıdaki bütün sistemi geçersiz saydığına göre, İngilizlerin bağışladığı herhangi birşey nasıl kanuni olabilir diye soruldu.
Mevlana; bu sorunun sorulması bazı yanlış anlaşılmadan meydana gelmiştir diye cevapladı. Bir hükümetin geçersizliği başka bir şeydir. Onun bütün icraatlerini hükümsüz saymak daha başka bir şeydir, dedi. “Allah’a itaatten gayri prensipler üzerine bina edilmiş diğer sistem konusundan dolayı İngiliz dönemi tüm hükümet sistemini geçersiz sayarız.” Mevlana, “fakat bu, eğer bir kişi böyle bir hükümete hizmeti dolayısıyla birşey kazandıysa, kazandığı şeyin sahibi olarak onu tanımayı reddetmeliyiz veya yanlış hükümet idaresinde yapılan bütün işleri hükümsüz ve geçersiz ilan etmeliyiz anlamına gelmez. Diğer bir ifadeyle gayri İslami hükümet idaresinde kazanılan bütün mülklerin kanunsuzdur diye işlem görmemelidir” diye ilave etti.
Jağirlerin Tahsisi Kanunsuz Mudur?
Mevlana’ya, jağirlerin tahsisi kendibaşına kanunsuz olduğuna göre, İngiliz hükümeti veya İngilizlerden önceki hükümetler tarafından tahsis edilen jağirlerin iptali İslami açıdan kanuni bir önlem olabilir mi diye soruldu.
Mevlana; “İslam’a göre, bir kişiye yaptığı veya gelecekte yapması umulan değerli hizmetlerine karşılık bir jağir bağışlamak herhangi bir hükümetin hakları zımmındadır” dedi.
İlk hilafet tarihinde bütün jağirlerin pek çok örneklerini bulabilirsiniz. O halde feodalizmi kanunsuz kabul ederek ilgasını savunanlar İslam’ın hudutlarını çiğniyorlar.
Mevlana, İslam jağirlerin bağışlanmasını yasaklamadığını ve yerine hukuki ve hukuki olmayan hediyelerin farkını açıklığa kavuşturduğunu ilave etti.
Hukuki ve Hukuki Olmayan Jağirler
Hukuki ve hukuki (büyük araziler) olmayan jağirleri tarif etmesi istenince, Mevlana; “Hükümetin bağışlama yetkisi olan hukuki jağir, toplum yararına yapılan bazı hizmetlere karşılık olarak verilen ve mantiki limitleri aşmayandır. Gayri kanuni jağir hükümetin bağış yetkisi olmayan, bazı gayri kanuni hizmetleri karşılıksız olarak verilen ve makul limitleri aşan, yetki dışı bir hediyedir. Hükümet böyle bir jağiri kanunsuz ilan ederek el koymada haklı olacaktır” diye cevap verdi.
Halihazır Zalim Feodalizm Sistemi
Mevlana’ya sınıf uzlaşmasından neyi kastettiği soruldu. “Halihazır zalim feodalist sistem devam ettiği sürece dokunulmazlığını koruyacaktır” diye cevap verdi. Sert basının düşmanca yorumları veya bazı politik partilerin karışık yaygaraları nedeniyle, onlar sona ermezler dedi.
Mevlana, “açıkçası Statüko değişmedikçe halihazır gayri adil feodalizmin hakkından gelinemez. O zamana kadar feodalizme karşı direnç şiddetle devam edecektir. Bu sınıf çatışması ve ülkemizde kargaşa tehdidi oluşturur” diye ilave etti.
Mevlana, “bu ülkede bir grup var ki komünist ihtilaline zemin hazırlamak için sınıf çatışması alevini körüklüyorlar. Feodalizm sorunu uygun çözüme ulaşıncaya kadar, ahlaki baskı ve reformla, toprak sahibi ve köylünün cömertlik esasına dayanan uyumlu ilişkilerini kuvvetlendirmeye çalışmaya bu nedenle karar verdik” diye devam etti.
Sınıf Çatışması ve Komünizm
Bu noktayı daha da açarak, Mevlana:
“Biraz önce değindiğim kararı almada çalışan sınıf ve işveren arasındaki ilişkinin tabiatını gözönüne aldık. Komünist ihtilali gerçekleştirmek için belirli bir grup, işçiler ve sanayiciler arasındaki mücadeleyi yozlaştırmakla meşguller. Bu grubun işçi sınıfının çektiklerinin telafi edilmesini veya işverenin davranışına işçilere hayırlı bir değişikliğe uğramanızı istemezler. Bu grubun tek gayesi direniş ateşini aralıksız yanar tutmaktır. Aksine bizim hedefimiz saf ve sağlıklı bir sistem kuruluncaya kadar toplumumuzun çeşitli sınıflarını manevi reforma çalışmamız ve problemlerini adalet ve merhametle karşılıklı çözmeye yönelmektir” dedi.
Cemaatin Gelecekle İlgili Programı
Cemaatin gelecek programı hakkındaki bir soruyu cevaplarken Mevlana;
“Başlıca vazifemiz, genel seçimlere seçmenleri eğitmek ve öğretmektir. Bu bağlamda, ülkenin işlerini yürütmek için daha iyi insanları seçebilsinler diye yığınları ahlaken vetoplumsal yüceltmeyi ve aralarında gerçek anlamda politik ve sosyal şuur yaratmayı da hedef alacağız. Önümüzdeki diğer görev, kırsal kesimle yerleştirilen göçmen, köylü ve toprak sahiplerinin adalet ve kardeşlik esasında tek entegre topluluk oluşturmasını görmektir. Keza tam gün esasına göre çalışan düşük ücretli işçilerin ve çalışan sınıfın ihtiyaçlarına gereken ilginin gösterilmesi ve isteklerinin yeterlik prensibinegöre bina edilmesini istiyoruz” dedi.
APP ile bir mülakatında, Mevlana;
“İslam toplumun her kesimine prensiplerinin uygulandığı ve hükümetin her hareketi İslam’ın ruhu tarafından karekterize edildiği bir ülke diye tarif etti. İslam toplumunda yasama, hukuk, azınlıklarla ilgili konular ve dış işleri tamamen İslam tarafından yönetilir” dedi.
Hindu kültüründen farklı, ayrı bir müslüman kültürü esasına göre Pakistan’ın başarıldığını söyledi. Fakat işlerin dizginlerini tutanlar o kültürü dışarıya bir iftihar duygusuyla yansıtmaya pek az gayret gösterir görünüyorlar. Tersine, İslam toplumu kurmak için hevesleri soğudu. Böylece, Pakistan’ın kurulmasının öz amacını gözden kaybettiler.
Hazırlamakta olan ülkenin anayasasının tasarısı hakkında diğer bir soruyu cevaplarken, Mevlana:
“Anayasanın yapısı değil, en önemli şey tasarıyı yapıp uygulayacakların karakter ve bakış açısıdır. Anayasanın özünü alırsanız geriye kalan sadece bir parça kağıttır” dedi.
(Günlük Tesnim, Lahor, 24 Haziran, 1950 tarihli)
(LAHOR-DELHİ KAPISI DIŞINDAYAPILAN
KONUŞMA) MAZİ VE HAL
(23 Temmuz, 1950’de)
Her müslümanda, imanın bir rüknü, Rasulullah’ın (s.a.v.) ve doğru yoldaki halifelerin çağı, tarihimizin mutlu ve şerefli bir dönemi ve bize kesintisiz ilham kaynağı olmuştur. Bununla birlikte, bu toplantıda o çağın niteliği ve bereketi üzerinde uzun boylu durmanın sırası değil, ama tüm gayretlerimizi ona yaklaşmaya yönelttiğimiz ideal olduğu için, bazı önemli özelliklerine değinmek istiyorum.
Düşünce Birliği ve İdeal Toplum
O şerefli çağın en çarpıcı özelliği müslümanlar arasındaki tam düşünce birliğidir. Allah’ın birliğine ve Rasulullah’ın (s.a.v.) Peygamberliğine iman, Kur’an’ı hayatlarını idare eden kanun tanıma ahiret gününe inanç, insanın Allah’a karşı vazifeleri; toplumun yapısının üzerine kurulduğu ortak unsurlardı. Tek fark anlayış farklılığıydı. Örneğin, bir bedevinin anlayışı bir aydının anlayışıyla aynı değildi, bu yüzden, bazı kişiler o esas unsurları diğerlerinden daha iyi kavradılar. Ama, Allah’ın varlığı ve Rasulullah’ın (s.a.v.) doğru yola iletişi hakkında iki görüş yoktu.
Aynı şekilde, herkes; dünya hayatının geçiciliğine ve bu hayatta yaptığı herşeyin hesabını öte yanda vermesi gerekeceğini, hesap gününde bu dünyada amellerinin karşılığı olarak alacağı mükafatın gerçek mükafat olacağına inandı. İşte bu, bütün İslam toplumunda bulunan düşünce birliğiydi. Keza, tarihimizin o kutlu çağında amacın tek oluşu da vardı. Toplumun tümü gayet iyi olabilirlerdi ki, Allah’ın birliğini neşretmek iyiliği yaymak, küfrün ve kötülüğün kuvvetlerini ortadan kaldırmak tek gayeleridir. Toplumun tek tek herbir ferdi, yalnız bunun hayatının gayesi olduğuna tamamen müdrikti.
Toplum birleşik, bağlı bir devletti, cemiyetin tamamı erdemli bir otoriteye sadakat borçluydu ve bir merkeze kenetlenmişti. Bu nedenle, hiçbir sosyal uyumsuzluk yoktu. Şerefli çağın diğer bir özelliği ahlaki standart çok yüksekti ve şeref ve saygı ölçülü ahlaki dürüstlüktü. Ama bu o devrin müslüman toplumu tamamen müslümanlardan ve ahlaksızlıktan arınmış ve bütün fertler en üst seviyede ahlaklıydı anlamına gelmez. Bununla birlikte, halkın çoğunluğu dürüsttü. Ahlaksız halk ve kötü karekterler sayıda çok azdılar. Dahası, liderliğin dizginleri doğru kişilerin elinde olduğundan, yığınlar onlara bakıyor, takip edilecek örnek olarak kabul ediyorlardı. Cemiyete damgasını vuran ileri gelenleri, doğru kişilerdi. Şerefli İslam çağının büyük nimetlerinden birisi, sosyal sisteminin cemiyetin her üyesine yapılmakta olan her iyi işe katılmak, tersine, eğer bir kötülük başını kaldırırsa, herkes kendi seviyesinde önlemek için elinden geleni yapmak zorunda olma prensibi üzerine kurulu oluşuydu. Bu tür ortak hayat içinde dürüstlüğün boy attığı ve kötülüğün kökünden budandığı, sağlıklı ve yüceltici bir medeniyeti doğurdu.
Başlangıçta, şerefli çağın nimetleri küçük müslüman topluluğuna münhasırdı. Fakat, Allah’ın mesajının gerçekliğini bağlamakta başarı sağlayınca ve kendi içinde ahlaki reform görevini yitirince, cemiyet dünya çapında reform sorunuyla yüzyüze geldi. Hepinizin bildiği gibi, çok kısa bir dönemde bu topluluğun üyeleri gittikleri her yerde doğruluğu teşvik ederek kötülüğü ayıklayarak dünyanın çeşitli bölgelerine dağıldılar. Böylece kendilerinin faydalandıkları sağlıklı medeniyetin büyümesi için yol açtılar.
Sünnete Karşı Bid’at
Tarihimizin mutlu çağı sona erince, ümmet iki gruba ayrıldı. Bid’atçılar ve radikal müslümanlar. Yenilik (bid’at) kelimesini genelde anlaşılandan daha geniş anlamda kullanıyorum. Terimle kastettiğim, ruhuna uygun olmayan yabancı unsurların bir sisteme şırınga edilmesidir. Kelimenin bu anlamını tasviri bir örnekle deneyelim. Hepimizin bildiği gibi, bir okulun, görmezlikten gelinemiyen kendine özgü atmosferi ve kendi kuralları vardır. Okula oğlunu kabul ettiren biri, bir sıra getirip oğlu otursun diye sınıfa koyar, yanında da oğluna bakmak için bir hizmetçi durursa, okul idaresi üyeleri şiddetle bu duruma karşı çıkar ve tek bir öğrenciye has kullanım için okula dışarıdan hiçbir şeyin izin verilemeyeceğini adama açıkça söylerler. Ama, normal şartlarda izin verilemeyecek olan bir bastona ayağı sakat bir öğrenci söz konusu olunca izin verilebilir. Bu örnek, umarım ki bid’at kelimesinin kullanıldığı anlamı size açıklamaya yeter. Prensipleri ve ruhuyla uyumlu olmayan herhangi yabancı şeyin İslam’a eklenmesi olarak tanımlanabilir.
Ortodoksluk ya da sünnete ittiba, diğer yandan, Rasulullah’ın (s.a.v.) temelini attığı İslami sistem pratiğini izlemek anlamındadır. Bununla birlikte, Kur’an da veya sünnette açık bir emir bulunmayan özel bir konuyla ilgili olarak, Kur’an ve sünnet ışığında bir kural formüle etmeye bid’at adı verilemez. Böylesi yeni bir kaide, kutsal kitap veya sünnet tarafından öngörülen ilkelerin ana isteklerini tamamen karşılarsa “İçtihad” adı verilir. Bu kesinlikle Rasulullah’ın (s.a.v.) uygulamasına uygundur. Bu o kutlu çağın kişilerinin izlediği yoldur.
Bid’at İslam’ın atkı ve çözgüsü içine sızınca, ümmet iki gruba ayrıldı.
1- Bir yanda bid’atçılar grubu ya da dini esaslara karşı çıkan grup, yabancı felsefelerden, dinlerden ve kültürlerden derinden etklenmiş ve hiç mi hiç uymayan unsurları İslam’ın yapısına uydurmaya çalışanlar.
2- Diğer yanda, Rasulullah (s.a.v.) ve ilk hilafetin şerefli dönemine ait hayat tarzını, kültürel şekli, prensipleri eksiksiz muhafazayı samimiyetle isteyenleri kapsayan gelenekçi grup vardı. Bu grup Rasulullah (s.a.v.) tarafından verilen prensiplere sıkı sıkıya uyan hayat sistemlerini muhafaza için hiç gayret sarfetmediler.
Bid’at Kaosun Kök Sebebi
Bid’atçılar ile gelenekçi müslümanlar arasında çatışma, Emeviler devrinde başladı ve bu güne kadar devam ediyor. Emeviler önce monarşi ve emperyalizmi getirdiler ve İslam’a yamadılar. Bu bid’ate sünnete sarılanlar diş ve tırnaklarıyla karşı koydular ve onu önlemek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadılar. Halk önünde kırbaçlandılar, torunlarının kafası uçuruldu ve hapsedildiler, zalimane işkence gördükleri zindanlara atıldılar.
Arkasından, Abbasiler iktidarı ele geçirince, İslam her çeşit yabancı felsefeler, dinler ve adetlerle birlikte koşuldu. Bid’atçılar İslami hayat tarzını bozup zayıflatacak herşeyi yapmak için ortadaydılar. Diğer yandan gelenekçi müslümanlar, bid’at kapısını kapatmak ve İslam’ı eksiksiz orjinal şekliyle muhafaza etmek için bütün çabalarını sarfettiler.
İslami toplumda bid’atin görünmesi anarşinin gerçek nedenidir. İslam’da sosyal nizam Rasulullah’ın (s.a.v.) ayak izini takip, Kur’an emirlerine göre davranış, son söz olarak Allah ve Rasulullah (s.a.v.) tarafından verilen kanunlara inanışa dayanır. Bu esastan herhangi bir sapma kargaşa sonucunu verecektir. Nitekim Allah’ın lütfu ile, müslümanlar arasında bid’atın tasdiki konusunda hiçbir zaman oy birliği ile kabul etmediler. Büyük bir çoğunluk daima sünnete saygı gösterdiler ve ona sarılmayı tercih ettiler. Esasen, müslümanların asırlar boyu uğradıkları bütün geriletme işlemlerine rağmen, bid’atı hiç oybirliğiyle tasdik etmediler. İslam monarşisinin tarihindebüyük krallar ve generaller vardı. Fakat bu güne kadar halklarımızın imam Ebu Hanife, Ahmed İbni Hanbel ve Şah Veliyullah gibi alim ve dini liderlere o kral ve generallerden daha fazla saygıları vardır.
Fakat, toplumumuzun trajedisi, büyük çoğunluğumuz daima bid’atten tiksinirken, politik ve ekonomik gücün dizginleri, yüzyıllarca küçük bir grup bid’açının ellerinde olmasıdır. Bu nedenledir ki, hayat sistemimiz, Rasulullah’ın (s.a.v.) mutlu çağının orjinal saflığına hiçbir zaman dönmedi.
Batının Egemenliği ve Yeni Grup Bid’atçıların
Ortaya Çıkışı
Monarşiyi tarihimizde batı egemenliği tarafından takip edildi. Avrupanın kolonici güçleri işgal ederek ve bazı müslüman ülkeleri doğrudan kendi hükümleri altına alarak, İslam dünyası üzerine de üstünlüklerini tesis ettiler. Bu sırada da, bağımsızlıklarını korumaya muvaffak olan diğerlerini ekonomik ve entellektüel boyunduruğa aldılar.
Yeni Bid’atçıların İki Cinsi
Batı tahakkümü sırasında iki cins bid’atçı ortaya çıktı:
1- Muhalifler
2- Yönetenler
Hemen hemen her müslüman ülkede bulunurlar.
Mürtedler
Muhalifler İslami normlardan saptıklarını gizlemediler. Batı eğitimi ve yöneticilerden, İslam yolunu izlemekle hiçbir ilerleme yapmanın mümkün olmadığını öğrendiler. İslam’a hayat sistemi olarak inanmaktan vazgeçtiler. Bu grup bid’atçılar batının İslam dışı değer ve adetlerini tamamen kabul ettiler. Helal ve haram arasındaki farkı topyekün attılar. Onlar ve aileleri batı kültürüne dalmışlar ve tüm toplumu da kendilerine seçtikleri, İslam dışı yola sürüklemeye çabalamaktalar.
Bu cins yenilikçiler, İslam dünyasının her yerinde türemiştir. Hiçbir müslüman ülke yok ki bunlardan mesut kalmış olsun.
Yönetenler
Diğer bir grup yenilikçi, yalnız, batı değerleri, ahlaki normları kültür, öğretim ve fikirleri, kabule değer olduğuna inanır. İzlemek için seçtikleri her yolu İslam’ın takip etmesini isterler. İslam’ı arzularına göre kalıplamakla meşguller. Aslında, değerlere uyacak yeni bir İslam yaratıyorlar. Bu yeni İslam Kur’an veya hadise dayanmaz ama, batının hakim fikirlerinden çıkmıştır. Bu yenilikçilerden bazıları hadisi, İslam sisteminden tamamiyle uzaklaştırırken; diğerleri hadis ve İslami hukukun yalnız kendi gayelerine hizmet edecek unsurlarını bırakmakla iktifa etmekte, kalanını lüzumsuz diye atmaktadırlar.
Yönetici yenilikçiler de, İslam dünyasının her yerinde bulunurlar. Pakistan bunun dışında değil. Fakat, müslüman yığınlarına hiçbir zaman popüler olmamışlardır. Pakistan’daki gibi, Türkiye, İran, Mısır ya da herhangi bir müslüman ülkede bile halk, yenilikçilerin liderliğini hiçbir zaman kabul etmediler, onların seçtiklerine göre hayatlarını kalıplamaya müsaade etmediler. Bütün müslüman ülkelerde bu yenilikçi gruplar, azınlıklar, onlara karşı halkın mücadelesi açık veya diğer taraftan dinmeden devam ediyor. Bununla birlikte, maalesef, bu yenilikçiler her yerde işlerin dizginlerini tutmaktadırlar. Kendi ülkemizden oldukları ve kendi cemiyetimize ait oldukları için, halkın tabiatını değiştirmek için, eğitim, polis, asker, ekonomik kaynaklar dahil, elleri altındaki tüm güçleri dokunulmaz olarak kullanıyorlar.
Şimdi taksimden önce alt kıtadaki geleneği izaha çalışacağım.
Taksimden Önceki Durum
İslam, bu alt kıtadaki halkın düşüncesinde, bazı güçlerin çalışmaları nedeniyle, İslam dünyasının diğer yerlerinden daha derin etki yaptı. Dünyanın bu kısmındaki gibi, İslam’ın yeniden canlanmasını hedef alan bu kadar çok hareket hiçbir yerde yoktur. Serhend’in büyük velisi Müceddid-i Elf-i Sani, İslami rönesans hareketini başlattı. Şah Veliyullah ve çocukları onu takip etti. Sonraki dönemlerde de benzer İslam’ı müslümanların hayatına yeniden yerleştirmek için büyük çapta benzer teşebbüsler yapıldı. Bu alt kıta müslümanlarının İslam’a daha da büyük bağlılıkları, daha derin anlayışları ve hayatın mükemmel sistemi oluşuna sarsılmaz imanlarına ana sebeplerden biridir.
Diğer sebep koloni idaresi altındayken bir ülkenin idaresini yürütmek için yalnız bir avuç yabancının gelmesiydi. Doğrudan kendi hayat tarzımıza karışmaya cesaret edemedikleri gibi, bunu yapacak vasıtaları da yoktu.
Eğitim sistemimize, sosyal şekil ve kültüre değişiklik getirmek için dışardan mümkün olan her tedbiri aldılar. Batılılaştırmak için hayat tarzımıza aykırı birşeyi sokmaya çalıştılar. Yalnız içimizden onların bize empoze için seçtikleri ayrılıklarını savunanları korudular. Böylece emperyalistler sosyal sistemimizi değiştirmek için elleri altındaki herşeyden sonuna kadar faydalandılar. Ama böyle bir dönüşümü oluşturmak kadar derine nüfuz edemediler. Bununla birlikte vesayetlerinin verdiği avantajla, yenilikçiler hayatın her adımında öncü oldular ve her alanda veren el olmayı becerdiler. İdare edilenlerle edenler arasında aracı olarak çalıştılar. İngilizler, tebalarına imtiyazlı yenilikçi sınıfı kanalıyla hediye yağdırdılar. Tebalarda diğer taraftan, o aracılar vasıtasıyla sömürgeci tanrılarına herşey için yalvardılar.
Bu yolla politik ve ekonomik gücün her ikisi mürtedlerle yenilikçilerin sıkı koruyuculuğunda kaldı.
Ama, milletin İslam’a inancı, tüm olarak sarsılmayarak kaldığı için, İngilizler veyandaşlarının sosyal sistemimize müdahale gayretleri sonuç vermedi. Bu durum, üçüncü bir grup yeniliklerinin -münafık grubun- doğmasına, sebep oldu.
Münafıklar
Münafıkların görüşleri mürtedler ve yönetenlerinkilerle aynıydı ama, bu adamlar müslüman görünerek, İslam’ı yeniden diriltme görevini başarabilecekleri, yalnız kendileri olduğu gibi büyük bir iddia ile ortaya çıktılar. Bu dinsiz grubu diğer grupları liderlik arenasından sürüp çıkararak büyük ilerleme gösterdiler.
Alt kıtadaki müslüman milleti, hür Hindistan’da Hindu çoğunluğunun sultası altında, hayatın yaşamaya değmez olacağını hissettiler. Bu nedenle, alt kıtada kendilerine ayrı bir vatan meydana getirilmesini istediler. Bu isteğin emperyalistlerce kabulü sağlanmak için, Pakistan hareketi başlatıldı. Bu safhada müslümanları birleştiren neden, tasarlanan müslüman devletinde İslami rönesans umudu ve İslami sistemin yürürlüğe konmasıydı. Tasarlanan devlette sosyal hayatın İslam esasına göre organize edileceğini gerçekten ümit ettiler. Bu ihtimal milletin tümünün tek bir kişi kalkıp, Pakistan’ı elde etmek için bir mücadele başlatmasına önayak oldu. Sünnet bağlıları ve İslam aşıkları, her çeşit dinsizler de dahil, harekette bütün gruplar elele birleştiler.
Üzücüdür ki, bu mücadelede yalnızca, isimsiz kişiler bütün güçleriyle milli hedefe varmak için çalışırken, münafıklar ve mürtedler kendi propaganda ve şöhretlerini artırmakla yetindiler. Sonuç, kendilerini bütün kalpleriyle hürriyet için mücadeleye adayanlar, şahsi ihtirasları olmadığından arka plana itilirken, Pakistan’ın kuruluşuna münafıklar iktidarı kendilerine aktarmaya devam ettiler.
1947 ihtilali yapıldığında geçerli şartlar bunlardı.
Hepiniz o ihtilale şahit oldunuz. O halde, herbiriniz tarihimizin o kritik dönüm noktasında bahsettiğim grubun üyelerinin nasıl davrandıklarını çok iyi bilirsiniz. Arsızca korsanlığa başladılar.
Başlatılmış mülkleri gaspettiler. Dost ve akrabalarıyla paylaştılar, ülkenin ekonomik kaynaklarını tekellerine aldılar, politik gücü de ele geçirdiler. Millet yağmalanırken, onlar bayram yapıyordu. Devrimi oluşturmak için bütün fedakarlığı yapan samimi ve kendini adamış kişiler, layık oldukları ve gereksinim duydukları herşeyden hariç tutulup, uzaklaştırdılar.
1947 İhtilalinden Sonra
İhtilal sona erince, bir grup yenilikçiyi ihtiva eden liderlik acaip bir davranış benimsedi. Verdikleri sözden döndüler ve açıktan açığa bu ülkede İslam nizamının kurulmasını reddettiler. Pakistan’ın teokrasi olmayacağını, aksine modern laik bir ülke olacağını söylediler. Halkın mümessilleri kendilerine vaadlerini hatırlatınca hepsi birden mezhep farklılıkları sorununu çıkardılar. Geri dönüp sordular:
“Peki, ne tip bir İslam nizamı istiyorsunuz: Şii türü mü? Yoksa Sünni türü mü, İslam sistemi tatbikimizi mi istersiniz? Yoksa hadisi savunanların sahip olmayı arzuladığı cins İslami nizamı kurmamızı mı bekliyorsunuz?”
Böyle bir sistemin yürürlüğe konması için müslümanların şartlarının uygun olmadığını söyleyerek İslami sisteme karşı diğer bir delil ileri süreceklerdi. Milletin “önce laik olmasını sonra istemesini” öğütleyeceklerdi.
Arkasından bütün resmi ortam, ülkede İslam dışı kültürün geliştirilmesi için bir kampanya başlatmaya yöneltildi. Bütün bu gayretlerin tek amacı halkın aklında İslam hakkında kargaşa çıkarmaktı.
İslami Nizam İçin İstek
1948’de “Cemaati İslami”, gerçekte sistemin neye benzediğini ve gerçekte neyi istediğinizi sağlam bir şekilde ihtiva eden İslami sistem için isteği formüle etti. Cemaatin önerisinde bütün müslüman mezheplerin genel bir kamuoyu yoklaması vardı. Şii’ler, Vahhabi’ler, Hanefiler ve bütün diğer gruplar tasarıda özetlenen sistemin İslami nizamı kasdettiği olduğunda birleştiler. Tasarıda, sistemin öngördüğü an konular aşağıdaki gibi açıkça belirtildi.
1- Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’a aittir.
2- İslam’ın reddettiği halen mevcut kanunlar İslam hükümet idaresinde ilga edilmelidir.
3- Hukuk bütün kanunların aslını oluşturur.
4- Hükümet Allah’ın koyduğu hudutları çiğneyemez.
Bu istek sağlam, kati ve İslami nizamın açık bir ifadesini içeren bir istekti. Sonradan reddedilen tasarı sisteme karşı belirli itirazlar yükseltti.
Bu itirazlardan birisi mezhebi tabiatlıydı. Önerilen sistemin hangi mezhebi şekli model olarak alacağı soruldu.
Bu soruya cevap basit ve açıktı. Sistem dünya çapında kabul gören demokratik prensiplere olduğu kadar halk çoğunluğu hakimiyetine de uygun olarak teşkil edilip yürütülecektir. Bununla birlikte, bu hakimiyeti herhangi bir azınlık grubu kabul etmezse, onların haklarını korumak için hükümler konacaktır.
Tekraren, Pakistan’da çok sayıda gayri müslim yaşadığı öne sürülerek itiraz edildi. Hiçbir zaman İslami prensipleri esas alan bir sistemin yürürlüğe konması yönünde oy vermeyecekler. Bu itiraza cevabımız, tasarlanan sistem her halukarda milletin çoğunluğunun inandığı prensipler üzerine kurulacaktır. Gayri müslimlerin hakları garanti edilecek ve sıkı sıkıya korunacaktır.
Hakim cunta yükselttiği itirazlara verilen anında cevaplarla köşeye sıkıştırılmıştır. Ve artık halkın zihninde İslami sistem hakkında şüpheler ve kargaşa yaratmayacaktır.
İşler böyle bir darboğaza gelince, yürütmenin dizginleri elinde olanlar, bütün bu “zararlı” İslam için çıkarılan gürültünün arkasında bir parti ve içerisinde bir adam olduğunu düşünmeye başladılar. Neticede, bütün kandırma ve hile güçlerini o parti ve bir adama karşı salıverdiler. Parti ve adama karşı hiçbir iftira çok yakışıksız diye kabul edilmedi. Ama iktidardakiler ciddi olarak hataya düştüler. Hemen apaçık gördüler ki, bu ülkedeki müslümanların ezici çoğunluğu isteği destekliyor ve bunu kalplerinin derinliğinden haykırıyorlar. Böylece büyüyen bir canlılıkla istek ısrar edilince, kurucu meclis hedefler kararnamesini kabul etmek zorunda kaldı.
Hedefler Kararnamesinin Anayasal Yönü
Hedefler kararnamesinin iki yönü olduğu akılda tutulmalıdır. Anayasal ve pratik önerge sunulup oylandığı zaman kurucu meclis oturumuna katılan bütün mümessiller tarafından Pakistan halkı adına halkın arzusu üzerine kabul edilmesi gerçeği kararnamenin anayasal tabanıdır. Diğer bir ifadeyle, kurucu meclisin üyeleri halkın Allah’a, Rasulullah’a (s.a.v.) imanını yeniden tasdik etti.
Kurucu meclisin sesi aslında halkın sesiydi. Millet İslam’a inancını sözcüsü kanalıyla yani yalnız kurucu mecliste, tasdik edebilirdi. Böylece, İslam’a imanını tasdik etmeye karar verince kurucu meclisi ikrarın kutsal kelimelerini törenle ifadeye zorladı. O halde, kurucu meclisin İslam’ı ikrarı ile devletin esas statüsü tayin edildi.
Hedefler kararnamesinde ikrar edilecek ilk ses, bütün kainata yalnız Allah hüküm sahibidir. Açıkça Allah’ın Pakistan üzerinde hakim olduğu iddia edilmekle beraber, Pakistan kainatın bir parçası olmakla, Allah’ın mülküne kaçınılmaz olarak dahildi.
Kararnamede onayladıkları ikinci gerçek Allah tarafından Pakistan halkı kanalıyla seçtikleri mümessillerine koyduğu hudutlar dahilinde tatbik edilmek üzere verilen yetkiler bir kutsal sorumluluktur. Bu tasdiğin üçlü etkisi vardır.
1- Devletin güçleri kendi kendine yeterli değildir. Aksine Allah tarafından yetkilendirilmişlerdir. Bu, hükümetten neş’et etmek yerine hükümete yetki verildiği, İslam’ın halifelik anlayışıyla eşdeğerlidir.
2- Yetki bir şahıs veya aileye verilmez ama, halkın kararıyla seçilen temsilcilerine nimet olarak verilmiştir. Bu yetki verilmesi anlayışı derhal bir taraftan İslam demokrasisi ve batılı demokrasi arasında diğer yönden İslam demokrasisi ve teokrasi arasında ayırım çizgisi çizer. Batılı demokratik sistemde ülkenin halkı hükümran iken teokrasi idaresinde özel bir sınıf hükümrandır. Ama İslam’da hüküm yalnız Allah’a aittir. Halka kendi adına vekalet yetkisi tanır.
Halk, bunun üzerine, yetkileri hükümete tanır. Böylece, İslami demokrasi halk vekaletinin diğer ismidir. Bu batı anlayışına göre hem teokrasi hem de laik demokrasiden tamamen farklı bir şeydir.
3- “Kutsal sorumluluk” ifadesi hükümetin ve yetkilerinin işlevlerini açıkça izah eder. Verilen yetkilerin Allah tarafından önceden çizilmiş limitler içiçe tatbik edilmesini kasteder. Bir müslümanın Allah’ın hudutlarından anladığı kutsal kitap ve sünnet tarafından konulan limitlere itaatten daha farklı değildir.
Böylece, hedefler kararnamesinde yapılan tasdikler müslümanın Allah ve Rasulü’ne imanını ikrar ettiği kutsal kelimelerle aynı şey anlamınadır. “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir.” Bu ikrar ile devletimiz ilhami karakter kazanır.
Hedefler Kararnamesinin Pratik Yönü
Şimdi bu kararnamenin pratik konumunu gözönüne alalım. Aslında bulutların sebep olmadığı ve yeşillik sonucunu oluşturmayan bir yağmura benzer. Önerge geçmeden önce, olması beklenen bazı önemli gelişmelerin hiçbir izi yoktu. Darbe etkisi yapmayan bir tehlike gibi aniden ortaya çıktı.
Yetkililer, durumu kurtarmak için ümitsiz ödün verdiler ve kararnameyi geçirdiler. O sıralarda ben parmaklıkların arkasında idim. Olup bitenlerden tamamiyle habersizdim. Ama siz olanlara şahit olarak sizler vardınız. Böyle bir gelişmeden hemen bir hafta önce, idareci cunta tarafından savunulan değerlerde veya hayata bakışlarında herhagi bir değişimin farkına vardınız mı? Kişi İslam’ı kabul ettiği zaman genel görünüşünde ani bir değişime uğramaz. Ondaki değişme tedricidir. Başlangıç safhasında İslam’a meyil hisseder. Daha sonra, gerçekte İslam’ın ne olduğunu anlamaya, hakkında her şeyi bilmeye çalışır. Kısaca, İslam’a gerçekten ihtida etmesi tedrici ve devamlı bir işlemin sonucudur. Nihayet İslam’ı kabul etmeye karar verip, kelime-i şehadet getirerek imanını ikrar edince, kendi düşüncesindeki din kardeşlerine gidecek ve kendisine ibadetler dahil İslam’ın esaslarını öğretmelerini rica edecektir. İslam dışı herşeyi terkedecektir. Mesela elbise giyme uslubunu değiştirecek, İslami bir isim alacak, yeni dostluk ve düşmanlık ölçüsü benimseyecektir. Bütün bunları tabii olarak yapacaktır. Dünyada hiçbir şey bulmazsınız ki, başlangıçsız veya tesir yapmadan oluşabilsin. Ama hedefler kararnamesi söz konusu edildiğinde, hükümetin davranışında sunulduğu günün bir öncesinde hiçbir değişiklik görülmediği gibi kabulünden sonra da onlarda hiçbir tesir yapmadı. Kişi bir bina inşa etme niyetini açıkladığı zaman en azından inşaat malzemesini temin etmeli ve tasarı yapıyı yükseltmek için gereken işçiyikiralamalıdır. Ama hedefler kararnamesi konusunda böyle bir şey olmadı. Doğru, Pakistan’da İslami sistemini tatbikin ilanını karar altına aldı. Ama böylesine mühim bir planı pratiğe aktarmak için, ilandan önce veya sonra hiç hazırlık yapılmadı.
Ben ve meslektaşlarım, gazetelerde kararnamenin kabulü hakkında her şeyi okumaktan son derece hoşnut olduk. Ama, aynı zamanda bunun böyle büyük bir gelişmeden önce gelmesi gerekli herhangi bir değişiklikten bahsetmediğini görmek beni şaşırttı. Bununla birlikte, kararnamenin Kurucu Mecliste benimsenmesinden sonra, yapılması beklenen tesirleri içintenlikle bekledim. Fakat hiçbir şey olmadı; Kararnameden arzulanan değişikliği beklemenin yalancı cennette yaşamak gibi olduğu sonucuna vardım.
İslami sistemden bahseden yöneticiler sadece İslam’a sözde bağlılıklarını gösteriyorlar. Sadece zengin bir müslümanla evlenip, böylece müslüman toplumunda kendisi ve çocukları için miras hakkı dahil, eşit haklar sağlama gayesiyle İslam’a girecek bir Avrupalı hanıma benzetilebilirler. Böyle bir hanım önceki gibi Avrupai yaşama tarzına yapışacaktır. Resmen kelime-i şehadet getirmesinden önce veya sonra hayatında hiçbir değişiklik görmeyeceksiniz.
Halkı Çaresiz Bırakma Tedbirleri
Eğer, iktidardakiler gerçekten İslam hakkında ciddiyseler neden zaman kaybetsinlerdi. Tasarlanan yapının planının taslağının hazırlanması biraz vakit alabilir. Aynı zamanda yapmak için gerekli malzeme teminine çalışsınlar.
Nitekim, belirtiler tam aksinedir. Bu ülkede bütün gayretler batı kültürünün geliştirilmesine yöneltilirken, hükümetin gözetiminde ve halkın rağmına İslam’ın ahlak temelleri sistemli olarak dinamikleniyor. İslam’ı prensipler hedefler kararnamesinin kabülünden önce olduğu şekilde aynen, halkın zihninde şaşkınlık yaratmak için yanlış yorumlanıyor. Suyun başındakiler, yığınların saf bir İslam düşüncesine sahip olarak onu yaşatabilmelerini istemezler.
İşin daha vahimi, hükümet kendisini daha fazla yetki ile silahlandırıyor ki, kendi seçtiği bir sistemi halka empoze edebilsin. Eğer halk tarafından sistem kabul edilmezse, eğer sistem halk tarafından kabul edilemez bulunsa bile, böyle bir sistemi empoze eden güçlü bir hükümete, o sistemi iptal ettirecek veya düzelttirecek karşı bir direniş gösterecek bir konumda olmayacaklar. Hükümet o kadar güçlü olacak ki, arzu ettiği zaman istediği kadar kişiyi hapse tıkabilir. Bunu yapmak için memlekette Emniyet Kanunu ve Sınırboyu Cürümleri Düzenleme Kanunu gibi kanunlar vardır.
Hükümet tarafından benimsenen tedbirler yenilikçilerin işleri yürüten ellerini güçlendirmeye matuftur. Böylece en kötü cinsten bir diktatörlüğü tatbik edebilirler ve halkın elinde kabulden başka seçenek olamaz. Bu şekilde, yönetici cunta ülkenin kendilerinin istediği yolda hareketini isterler.
Şimdi durumu karşılamak için hazırladığımız program hakkında bilgi vermeyi istiyorum.
Demokrasi Gereği
Biz benimsenecek sistemin türü sonunda dikkatle düşünüp taşındık ve “devrimci” metodlar yerine demokratik araçlarla kurulacak sistem türünün doğru olacağı sonucuna vardık. Devrimci metodlardan kastım, suikastlar düzenlemek kanun ihlali ve şiddet gibi kötü faaliyetlerdir. Bunlar herhangi bir sistemi değiştirmek için başvurulacak en uygunsuz yollardır. Doğru bir sistemi kurmak istiyorsanız önce onun esas prensiplerini, gaye ve ruhunu, halkın kafasına sokmaya çalışmalısınız. Bunun sonunda halk kendi isteğiyle onu seçecek, böyle bir sistemin tatbikinden doğan değişiklik dayanıklı olacaktır. Keza halihazır sistemi İslam nizamıyla (Demokratik vasıtalarla) değiştirmek isteriz.
Bu prensibe biz titizlikle itaat ederiz ve ülkenin yöneticilerinden içinde demokratik ve meşru tarzda çalışmanın mümkün olduğu şartların devamını bekleriz. Halkın rızası hilafına kendi seçtikleri bir sistemi keyfi tatbike muvaffak olabilecekleri bir durum yaratmamalarını rica ederiz. Bu milletin, ülkenin veya hükümetin kendisinin menfaatine olmayacaktır. Halkın egemenliği tarafından hükümet değişikliği mümkün olan bir ülkede, kan dökmeye veya milletin hayati kesintiye uğramasına sebep olacak devrimci metodlara veya şiddete başvurmaya gerek yoktur. Böyle normal şartlar altında, değişiklikler tabii yoldan gelir. Demokratik değişikliğe kapıyı açık tutmaz.
Millet, ülke, İslam ve hükümet dahil bütün ilgililerin menfaatinedir. Keza, kendi insiyatifimizdeki her araçla seçimlere katılmaya meclislere maksimum sayıda erdemli kişi sokmak ve yalnızca dürüst kişileri seçecekleri ve kendilerini temsil için dürüst kişileri arayacakları bir tarzda yığınları eğitmek için karar verdik.
Halklarımız şimdiye dek, seçtikleri temsilcileri tarafından aldatıldılar. Şimdiye kadar, ahlaken dürüst olmayan emniyeti ihlal eden, resmi makamlarını kötüye kullanan, halka hizmetin üstünde kendi çıkarlarını tutan kişileri seçiyorlardı. Şimdi iffetli ve güvenilir temsilcilerin seçimi için şiddetle ihtiyaç hisseden yığınlar yaratmak istiyoruz. Onlardan bize seçimlerde oy vermelerini istemek yerine, ülkede İslami sistemin kurulması için uygun tür kişileri bulmayı öğreteceğiz.
Gaye bir kere açıkça tayin edilince kimin en başarılı olacağını kendiniz göreceksiniz.
Seçilecek Uygun Kişi
Yalnızca kendimize esas aldığımız gayeye izafe ederek uygun temsilciyi tanımlayabiliriz. Bu gayede seçimlerde yarışacak bir aday da 4 şey gerektirir.
1- Kendi hayatı, aile atmosferi onun İslam’a samimiyetle inandığını İslam’a gerçekten inandığını ve dürüst olarak İslam’a göre yaşadığını gösterir.
Sokaktaki en cahil adam bile, İslam’ın dürüt takipçisi ile ikiyüzlüyü ayırdedebilir.
2- Kendine bağlılar, dostlar, komşular, meslektaşlar, kendisiyle alışverişi olanlar, iş ilişkileri ve günlük temaslar dahil etrafındaki kişiler, onun dürüstlüğüne şahit olurlar, ona güvenlerini belirtir kandıramayacağına, rüşvet almayacağına veya kendine kanunsuz pay ayırmayacağına itimad ederler.
Toplumumuzda kimin dürüst ve sadık, kimin namussuz ve hayatını doğru olmayan araçlarla kazandığını söylememiz gerekmez. Eğer halk hastalıkları için uygun tedaviyi elde edecekleri doktoru, davalarını savunacak yetenekli avukatı, güvenlerine değer işadamlarını bilebiliyorlarsa, aramızda, ülkede İslami nizamın tatbiki için güvenebilecekleri kişileri de bulabilirler.
3- Reylerimize layık uygun temsilciler, İslam’ı iyi tanımayan İslam’ı prensiplere uygun olarak dünyevi işleri yürütecek pratik bilgisi olanlardır.
4- Seçimde kendisini aday olarak öne sürmeyecek ve makam istemekten sakınacaktır.
Bu konu üzerinde düşünürseniz, politik güçte bir hisse kapılmakla meşgul her kimsenin yalnız yükleneceği sorumluluklarla değil, arzulanan menfaatlerle ilgili olduğunu anlayabilirsiniz.
O yağcılık, halkın teveccühünü kazanmak için yemekler ve ziyafetler, nefsini kollayan ve kendine oy toplayan propoganda kampanyası da dahil şahsi çıkarlar için herşeyi yapar.
Örneğin, bu seçim işine beşbin Rupi yatırım yaparsa, seçildikten sonra kırkbeşbin Rupi kazanmayı ümit eder.
Kabadayılıkla Mücadele Yöntemleri
Seçim propogandasının ne olduğu ve bu politik faaliyet alanının nasıl kokuşmuş olduğunun çok iyi farkındayız. Seçimlere katılma niyetimizi açıklar açıklamaz, her kesimden üzerimize çamur atıldı.
Politik faaliyet arenasına girmek iffet duygusuna sahih kimse için hemen hemen imkansız hale getirildi. Öyle bir muhalefetle karşılaştık ki, sadece vicdansızlar öne çıkıp ilerleyebilirler. İffet duygusuna sahip, ahlaken dürüst kimseler kesinlikle cesaretlerini yitirirler. Egemenliğin dürüst ve namusluların ellerine geçmesini hedef alan tüm gayretler kaba kuvvetle karşılaştı. Aslında, böyle gayretlerin yolunda külhanbeyi unsurlar daimi bir engeldir. Kabadayıların ahlaksız faaliyetlerine son vermeyle ve onlara karşı koymak için her fedakarlığı yapmaya karar verdik. Ama İslam dışı hükümete müsamaha gösteremeyiz. Karşıtlarımızın sansür ve ısırgan alaylarına rağmen değiştirilmesi için elimizden gelen çabayı sarfedeceğiz. Tabii ki, kesin olarak gayretlerimizin başarıyla taçlanıp taçlanmayacağını söyleyemeyiz. Ama kabadayılık karşısında namusluların nasıl davrandıklarını dünyaya göstermeye kararlıyız.
Ekonomik Sorunlara İslami Çözüm
Aldığımız diğer bir karar, ekonomik sorunlara İslami çözüm bulmayla ilgilidir. Ekonomik problemlerin çözümünde hükümetin ihmali nedeniyle, ülkede sınıf mücadelesi emareleri olduğu gerçeğinin şuurundayız. Bu çatışmayı kökünden budamak istiyoruz. Zira cerrahi bir ameliyat yapmaksızın hastayı tedavi edecek bir ilaç biliyoruz. O halde, neden ameliyat konusunda ısrar etmeli? Bu ilaca bir deneme şansı verelim.
Halen bu bağlamda üstesinden gelecek iki ana sorun var.
Feodalizm Sorunu
Bu problemlerden birisi Feodalizm’dir. Bununla ilgili durumun uzun süre yanlış anlatıldı. Bizim Feodalizm’den yana ve mevcut arazi hakkının olduğu gibi muhafaza etmeyi istediğimiz söylendi. Bazı basın mensupları büyük toprak ağalarının hepsinin bizi cemaat merkezinde ziyaret ettiğini ciddi bir edayla haber verdiler.
Bu toprak ağalarının ziyaret edecekleri makamları onlara haber verdikleri anlaşılıyor.
Gerçekte asıl problem, gelecekte feodal toprak bağışlama sorunundan ziyade halen mevcut jağirlerin (büyük araziler) ne olacağıdır. Bazıları karşı çıkıyor diye herhangi bir grubun haklarını ve mülklerini ellerinden alamazsanız ve de bu prensibi bir defa kabul ederseniz, o zaman kızılca kıyamet kopacaktır. Feodal toprakların ilgasının isteminin sonu gelmeyecek sayısız istekler takip edecektir. Bazıları birini hürriyetinden yoksun bırakmak için şamata yapabilir. Sonra da onu asmak için bir kaç yıl şiddetli gösteriler tertipleyebilir. Açıkçası prensiplerin olmadığı yerde kargaşa ve yağmacılık geçerli düzen olarak kabul edilmelidir. Böyle bir durumda hiçbir insan hakkı emniyette olamaz.
Hiçbir makul kişi bir hükümetin her hangi bir kişiye yaptığı faydalı hizmetlerden dolayı bir mükafat olarak toprak verme hakkını sorgulayamaz. Böyle bir harekette hiçbir şeyi kanunsuz olmayacak, herhangi bir prensip veya kanun ona kafa tutamaz. Hükümet bir kişiye üstün hizmetlerin için maddi bir mükafat veya kıymetli herhangi bir şeyle, örneğin bir araba bir ev ve benzeri ile tazminat hakkına sahiptir.
O halde jağir (büyük arazi) veya arazi bağışlamasında ne mahzur vardır. (Tabiiki özellikle tazminat veya mükafat olarak arazi seçilmesi gerekli değildir.) Sırf geçmişteki bir hükümet tarafından verildiği için jağir toprağının geri alınmasında hiçbir haklılık yoktur. En azından Rasulullah’ın (s.a.v.) ve ashabının hiçbir zaman gayri hukuki olarak ilan etmedikleri bir şeyi fesh ederken biraz çekinmeliyiz. Bununla beraber bir şeyi fesh ederken, hükümet tarafından bağışlanan bir jağirin meşru olup olmadığı sorusunu ortaya atmakla tahminen haklı olacağız. Zaman zaman üzerinde durduğum ve cemaatlere kurulun hükümeti sıkıştırmaktan bıkmadığı şey meşruyu gayri meşrudan ayırtetmek ihtiyacıdır. Bu araştırmanın üç ölçütü vardır.
1- Bir jağirin bağışladığı sınıf arazisi, şimdi üç sınıf arazi vardır:
a) Boş ve sahipsiz arazi
b) Devlet arazisi
c) Bazı kişilerin veya grupların sahibi olduğu arazi.
Hükümete verimsiz veya devlet arazisini jağir olarak dağıtma yetkisi verilmiştir. Eğer jağir üçüncü sınıftaki arazi ihtiva ediyorsa, esas sahibinden alınıp başka birine hediye edilmiş ve öncekini kiracı veya çiftçiye çevirmişse, böyle bağışlanmış bir jağir gayri meşru, hükümsüz ve geçersiz kabul edilmelidir. Bu halife Ömer İbni Abdülaziz’in (r.a.) tatbikatıydı.
2- İkinci test bir jağirin verilmesinin sebebidir. Eğer halkın menfaatini geliştirmek için verilmişse jağir meşru olacaktır. Boş arazi veya devlet arazisinden verilmek şartıyla. Ama asıl sahibinden haklı bir nedene dayanmaksızın alınmış ve başka birine verilmişse, gaye ne kadar asil olursa olsun, gayri meşrudur.
3- Ne hediyenin gayesi ne de arazinin sınıfı, boyutları makul sınıflar içerisinde olmadıkça bir jağiri meşru yapmayacak. İslam’da orta yol ve iktisas esastır. Herhangi bir hediye ekonominin prensipleriyle muhakeme edilebilir. Eğer orta sınıfa mensup bir şahsın ihtiyacına kafi ise meşrudur. Lüks hayatı cesaretlendiren makul sınırları aşmamalıdır. Bir jağirin sahibi mesela 20 otomobile, inek sütüyle beslediği bir çok köpeğe güç yetirebiliyorsa, İslam tarafından izin verilen limiti aşmaktadır. O halde ekonomik limitin üstünde kalan kısmından geri alınmalıdır.
Bu cemaatimin feodalizm problemini çözmeyi istediği şekildedir. Bunu herhangi bir itirazın alabileceğini sanmam, inanıyorum. Mülkiyet hakkıyla ilgili İslami prensibi tanımayan tek bir din alemi yoktur. Bu prensip mülkü malikiyetinin gayri meşru olduğunu ispat etmişse, veya mülküne el koymayı öngören bir cürümle, hüküm giymedikçe, hiçbir kimsenin malından yoksun bırakılmayacağını öngörür. Bu prensibi gözönüne alırsak meşruluğu inceden inceye araştırılmadan hiç kimse bir hediyeden yoksun bırakılmamalıdır. İslami prensipler; bir kaç kişi patırdı yapmıyor diye değiştirilemez ve tahsis edilemez.
Bu sırada bir kişi Mevlana’nın sözünü kesti ve ilk veriliş gayesine hizmet etmeyen jağirlere nasıl mücadele edileceğini sordu. Daimi bazı hizmetler için bağışlanan jağirler konusunda, şimdilik belirlemek için, şartlarda hizmetin arzu edelip edilmediğini incelenip yapılmalıdır, diye cevap verdi. Hizmete ihtiyaç kalmamışsa jağir geri alınmalıdır. Dahası, tatbikat sonunda, bırakılan jağirler, İslami limitlerle kayıtlanmalıdır. Toprak sahipleri artık çiftçileri sömürmekte ve her türlü adaletsizliği tatbikte özgür bırakılmalıdır. Feodal lortların İslam tarafından empoze edilen tahkiklere uymayan zorlanmaları gerektiğini belirtiyoruz, zorla elde ettikleri tüm haklar ellerinden alınmalıdır.
İslami takditler arazinin gelirlerinin paylaşılmasında adalet ve uygunluk anlamına gelir. Kira oranı veya toprak sahibinin payı makul sınırları aşarsa, hükümet müdahale etmeli ve hiçbir toprak sahibinin aşırı gelir veya kiralamamasını temin etmekle beraber, adil ve uygun bir oran tesbit etmelidir.
Fakir ve yoksulların ihtiyacını karşılamak üzere zekat ve öşürü almak için gerekli kurumsal düzenlemelerin yapılmasını da öneriyorum. İslam miras hukuku tatbik edilmeli ve arazi hakkı olan varisler arasında bölünmelidir.
Jağirler konusundaki önerilerimiz zemindariler konusunda (toprak ağalığı) da geçerlidir. Onlar da malikiyetlerinin tabiatını tayin etmek için tahkikata tabi tutulmalıdırlar. Ülkemizde 2 sınıf zemindar vardır.
1- Miras veya satın alınan araziler. Bu tür zemidarilerin menşeinin izlenmesi hemen hemen imkansızdır.
2- Gelir büroları olarak tayin edilen sonradan mülkiyet hakları tanınan zemindariler bu sınıf toprak ağaları aslında şimdi sahip oldukları arazilerin mülkiyet haklarını kanunsuz olarak elde eden tahsillerin vekilleri idiler ve İslam’da böylesine zemindarilere yer yoktur. Bu nedenle iptal edilmelidirler.
İşte bunlar, jağirlerin ve zemindarilerin üzerine yeniden şekillendirilip İslamileştirilebileceği esasların, prensipleridir. Açıkça belirtmek isterim ki, Kur’an ve sünnetten gayrı hiçbir otoriteyi tanımıyorum. Bu ülkede belirli unsurlar var ki yabancı filozofların etkisindeler ve yalancı doktrinleri tanıtmaya çabalamakla meşguller. Dosdoğru onlara doktrinlerini kabul edemeyeceğimi söylerim. Sadece Kur’an ve sünnetten çıkarılan deliller bence kabule şayandır.
EMEK
Karşılaştığımız diğer bir sorun emeğinkidir. Gerek fabrikalarda gerekse hükümet dairelerinde çalıştırılan işçilerin ihtiyaçlarının karşılanmasında işverenleri sorumlu tutarız. Bakmak zorunda olduğu canların sayısı gözönüne alınmaksızın, işverenine elinden geldiğince hizmet veren işçiye düşük ücret ödenirken, yalnız bir eş ve çocuğu olana dolgun maaşa izin vermek hiçbir şekilde haklı değildir. Bu açık bir haksızlıktır.
Tabii ki, gözönüne alınması gereken yetenek farklılıkları olabilir. Şüphesiz, üstün nitelikli bir çalışmayla, daha az değerli bir işi eşdeğer kabul etmek uygunsuzdur.
Aynı şekilde, bir işçiyi ihtiyaçlarını karşılamadan tam gün esasına göre çalıştırmak ta haksızlık olacaktır.
Ahlak ve Kişilik
Sonunda partimin hareketinin her safhasında ahlaka bu kadar ehemmiyet vermesinin nedenini izah etmeyi arzu ediyorum. Günlük hayatta iyilik severlik kadar tatbikattaki kanun önemsenmez. Birbirleriyle muamelelerinde karı ve kocadan ibaret bir çift sıkı sıkıya kanuni haklarına uyarak hareket etmeye karar verseler ve en önemsiz konuda kanun kitaplarına müracaat etseler, uyum içinde birlikte yaşamak onlar için imkansız olacaktır. Ancak iyilikle kişinin hayatı düzelebilir. İşleri doğru yürür veya arzu ederseniz, ahlaki hoşgörü ile iyilik, içinde hiçbir şekilde kavga bulamayacağınız, işbirliği ve karşılıklı yardım ruhuyla dolduran sağlam kültür doğurur. Sadece kanun zoruyla sağlıklı ve sağlam kültür yapamazsınız. İşte bu nedenle, biz kollektif hayatımıza iyilikseverlik duygusu aşılamak için bitmez çabalar harcıyoruz. Böylece halk müşküllerini kanun kitaplarına başvurmak veya mahkemeye vermek yerine, gönüllü alışveriş esasına göre, uyuşmacı bir ruhla çözmeye çabalayabilirler.
Bu ruh Allah korkusu ve ahlaki değer tarafından üretilir. Bundan dolayı, çabalarımız başlıca halkın Allah’tan korktuğu ve işlerini uzlaşma ve karşılıklı yardım ruhuyla çabukça çözecekleri, ilişkilerinin iyi niyet ve uzlaşma prensibi üzerine kurulduğu, şartları hazırlamaya yöneliktir.
Böylece toplum İslam nizamının avantajlarını toplayabilir.
Çatışmaya Karışmak Kaçınılmaz
Sünnet ve bid’at güçlerinin mücadeleleri asırlar boyu devam ediyor. Bizim herbirimiz şimdi, hangi tarafta çarpışmamız gerektiğine karar vermemiz gerekmektedir. Bu mücadele Pakistan’da devam eder ve bid’at güçleri inanç sağlamlığından daha fazla kök salarsa; kültür ve dinin ikisine birden tehlike arzederek, bir İslam ülkesinde 25 yıldır Haccı ifaya izin verilmedi ve yasaya karşı inananlar seslerini yükseltmediler. Müslüman kadınlar deniz kenarında mayoyla görünmelerine karşın, alimler bu rezaleti önleyecek hiçbir şey yapamadılar.
Yeniliği (bid’at) destekleyenler fitnelerini açıkça savunmalıdırlar. İslam’ı takip edilecek tek doğru yol olarak inananlar ve ülkede onu yürürlüğe koymak için kararlı olanlar ise, tüm güçlerini onun emrine vermeli ve bu hedefi elde etmek için kalp ve ruhla çalışmalıdırlar.
(Haftalık Aeen, Lahory 31 Mart 1967)
İSLAM’IN GENÇLİ⁄E MESAJI
İslam Talebe Cemiyeti’nin Karaçi Temmuz/Ağustos/ 1950’de yaptığı bir toplantıdaki konuşma.
Eğer İslam, özellikle gençler içinse mesaj yoktur. İslam bir takım kişilere bir türlü, diğerine başka türlü öğretmez. Mesajı evrenseldir. Herkes aynı eşittir. Tabi ki, istedikleri herbir fert ve gurupla orantılıdır. Ama mesajı insanlığın tümü içindir.
Allah’a Kulluğun Anlamı
Kutsal Kur’an’a göre kulluğa layık olan yalnız Allah’tır.
“Ey insanlar, sizi yaratan Rabbinize kulluk ediniz.”
(Bakara: 2/21)
Genelde, ibadet veya kulluk kelimesi Allah’ın kişiyi ona ibadet etmesini beklediği anlamına alınmıştır.
Gerçekte, Allah’ın ondan istediği ibadetler veya kulluktur, ve bu da kölelik anlamına gelir. Keza tapınma ve itaatle eş anlamlıdır.
Öyleyse, ibadetler üç unsur tarafından tayin edilir. Kulluk, tapınma ve itaat, İslam inananlarından bütün hayatlarını Allah’ın arzusuna göre düzenlemelerini ister.
Ey İnananlar Tamamen İtaat Ediniz
Bu, kişinin hayatının hiçbir kısmının Allah’a kulluktan hariç tutulmaması demektir. Hayatın her yüzü sosyal ya da kişisel, politik ya da ekonomik olsun, İslam tarafından yönetilmelidir. Kısaca, spor kulübü, idari sitem, cephe nerede olursanız olun onun kulları olarak kalmalısınız.
İslam’ın İsteği
Bununla beraber, İslam’ın bu isteği halk sınıflarına göre değişir. Örneğin bir çiftçiden istediği, zeki ve aydın bir kişiden istediğiyle aynı değildir. Aynı şekilde kuvvetli ve zayıf, fakir ve zengin, kadın ve erkek istedikleri iktidara göre değişir. Diğer bir ifadeyle, her ferde vergi, araçlar ve yeteneklerle uyumludurlar.
İslam, kuvvetliden Allah’ın emrini yerine getirmek için kuvvetini kullanmasını isterken, zayıftan bağışlayabileceği şeyi ister. Bu aydın ve zengin için de geçerlidir.
Bir milletin genç nesli onun gerçek kuvvet kaynağıdır. Fikirleri toplama ve harakete çevirmeye kadirdir. Bu nedenle gençliğimizden tüm enerjilerini İslam’ın hizmetine adamaları istenir. Kur’an’ı dikkatle çalışırsanız. Hak dinin çağrısına hemen karşılık verenlerin daima gençler olduğunu öğreneceksiniz.
Kur’an’a göre, Musa (a.s.) Allah’ın mesajını getirince, onu en coşkuyla kabul edenler gençlerdi. Yaşlılar sadece Musa’nın (a.s.) dinini kabulün avantaj ve dezavantajlarını tartmayı yeğlediler. Böyle bir hareketin doğuracağı kayıpların farkındaydılar. Geleceklerinin mahfolacağından korktular.
İslam’ın ilk tarihini çalıştıysanız. Peygamberlerin sonuncusu Rasulullah’ın (s.a.v.) çağrısına ilk cevap verenlerin Kureyş’in gençleri olduğunu bulacaksınız.
Rasulullah’ın (s.a.v.) arkadaşlarından sadece ondan daha yaşlı iki veya üç kişi vardı. Gerisi otuz yaşın altında hep gençlerdi. Bu gençler, İslam uğruna büyük zorluklara katlandılar. Dövüldüler, yuvalarından atıldılar ve ağır kayıplara uğradılar. Bütün bu sıkıntılara sebatla katlandılar ve son analizde başarılı çıktılar. Hissediyoruz ki, gençlerimiz karşılık verip başarısı için gönülden çalıştıkları takdirde aynı çağrı, Rasulullah’ın (s.a.v.) günlerinde olduğu kadar bu gün de geçerli olacaktır.
Şimdiye kadar söylendiği gibi, İslam, müslümanlardan hayatlarını Allah’ın kulluğuna adamalarını ister. Şimdi bu isteğe karşılık olarak ileri çıkmak ve mevcut tanrısız hayat sistemini Allah korkusuna dayananla değiştirmek ülkenin gençlerine düşmektedir.
Eğitimin Hedefi
Sadece bir geçim kazanma gayesiyle bilgi edinmek, (müslümanı bir yana bırakınız) bir insan için gerekli değildir. İnsan hayatının gayesi maddi kazançlardan daha yüksektir. Diğer halklar milli şereften çok daha asil bir hedef koyar. Eğitimin İslami hedefi, kişinin, Allah’ın tasdik ettiği değerleri geliştirmeye ve reddettiği kötülükleri ortadan kaldırmaya muktedir kılmaktadır.
İslami öğretimin diğer bir isteği, kişinin El-İlm’e kendini tanıştırmazsa bilim ve toplum-bilim bilgisi anlamsız ve hatta saptırıcı olacaktır.
El-İlm veya hayat felsefesi varlıkla ilgili ana sorunlara doğru cevapları temin eder.
Bunlar mesela;
İçinde yaşadığım dünya aslında nedir? Kainatın Rabbi veya hakimi var mı? Varsa, benimle O’nun arasında ilişkinin tabiatı nedir. Kendi irademe sahip miyim yoksa hareketlerim başka diğer varlık tarafından mı yönetiliyor?
Bu hayattan sonra ne gelir? Hareketimden dolayı başkasına karşı sorumlu muyum? Bu dünya metalarının gerçek sahibi miyim, yoksa vekili miyim?
İslami Bakış Açısı
Bütün bu şeyleri bilmedikçe, kişi İslam’ın bakış açısının cahilidir İslami öğretimin diğer bir hedefi hikmet kazanımıdır. Bunun öğrenimle ilişkisi sağduyu ve zekilikle ilgisinden daha fazla değildir. İslam açısından akıllılık hilekarlık ve dolandırıcılığın zıddıdır. Kur’an’a göre akıllılık El-İlm’i ve hakikatlerin bilgisini kişinin hayatına tatbik metodu anlamınadır. Örneğin, birisi bir müşteriyi aldatmanın kazanç getirdiğini, namuslu yaşamanın ve adil alış verişin zarara neden olduğunu gözlemler. Öyleyse maddeci bakış açısından, kişinin alış verişinde dürüst ve adil olması akılsızlıktır.
Bu tamamen İslam dışı bir görüştür. İslami konum buna oldukça zıdtır. İslam’a göre adil alış verişi herhangi bir hesapla terketmek, akılsızlıktır.
Müslüman, bu dünyanın kar ve zararının hayatın kendisi gibi sınırlı olduğuna, buna mukabil ahiretteki ebedi hayatın ceza ve mükafatının da sınırsız olduğunu görmelidir. Kimse geçici dünya kazançlarının uğruna sonsuz hayatın kazançlarını yıkacak kadar aptal olamaz. Emin olmalı ki, zihni El-İlm’e aydınlamış kimse böyle bir aptallığı işleyemez.
Öğretimin gerçek gayesi bu nedenle, çalışma ve eğitiminiz sırasında aklınızı geliştirmeniz kadar El-İlm’de kazanmaya kendinizi teksif etmenizi tavsiye ederim.
Bu gün size verilen öğretim tümü El-İlm ve hikmetin her ikisinden de yoksundur. Bu hayatın iki gerekli unsuru dışında herşey size öğretildi. Örneğin, bir öğrenciye tıp öğretildi. Ama aynı zamanda hesap vereceği Allah’ın varlığı öğretilmedi.
Yani doğru yolda ilmini uygularsa ödüllendirileceği, kötü şey yaptığında cezalandırılacağı öğretilmedi. Aksine, üstü kapalı olarak öğretilen, kainatta Allah’ın olmadığı, insanın faaliyetlerinden dolayı hiç kimseye karşı sorumlu olmadığı, sorumlu olması gerekirse rüşvet veya entrikayla elde edilmeye müsait daire başkanı veya polis olduğu idi.
Kişi ana-babasından birazcık akıl tevarüs etse, verilen eğitim türü nedeniyle etkisiz kılar. El-İlm ve hikmet gözönüne alınırsa, doktorlarımız bu gün topluma olası bir tehlikedirler. Diğer meslekler için de durum aynıdır. El-İlm ve Hikmet olmaksızın, hangi derdi uzlaşmaya çalışsanız, faydalı bir şahsiyet yerine zararlı birine dönüşürsünüz. Bu tür öğretim mesuliyet duygusu aşılamaksızın kişiyi silahlandırmaya benzer.
Gençlerimize, okul ve belleklerinizde öğretilsin veya öğretilmesin El-İlm ve Hikmet elde etmeye çok büyük önem atfetmeyi öğütlerim. Şiddetle gereklidirler ve başlangıçta ne kadar sınırlı olursa olsun, onları kazanmak için düzenlemeler yapılmalıdır.
Allah’a kulluğun yanında, O’nu bilmek gelir. Gerçek müslümanlar olarak siz bilim ve sanat öğrenmek zorundasınız. Halihazır öğretim müfredatında Allah’ın gerçek tanıtımı için bir koşul yok. Gençlerimize verilen öğretimin tamamı ne yazık ki, Tanrıtanımazlık’tır. Genç neslimize “kainatın hakimi Allah vardır” diye söylenemez.
Bu nedenle İslam’a bilinçle inananların hepsine, bütün çalışmalarını kainatın ardında çalışan asıl hakikat üzerine bina etmeleri zorunludur.
Gençliğe Küçük Bir Öğüt
Bu bağlamda, genç adamlarımıza bu ülkede uygulanması gereken İslami sistem için kendilerini hazırlamalarını öğütlerim.
Millet İslam nizamına sahip olmaya karar verdi. Fakat ne yazık ki bu yönde şu ana kadar hiçbir adım atılmadı. Bununla birlikte arzulanan değişim gelinceye kadar, gençlerimiz çalışmalarının yanısıra İslam ahlak ve ilmi ile kendilerini zenginleştirmeye gayret etmelidir. Hayatın çeşitli yönlerine İslam bakış açısından bakmalılar. Örneğin, hukuk öğrenenler, İslam sisteminde en başarılı hakimler olarak hizmet verebilmeleri için İslam hukuku ve ilgili konularla kendilerini donatmalıdırlar.
Aynı şeklide, İslam toplumuna yapabileceklerinin en iyisini sunmak için politika, ekonomi ve ilmin diğer dallarında uzmanlaşan öğrenciler, İslam’ın ilgili durumlarına kendilerini alıştırmalıdırlar. Her alanla ilgili İslami prensiplerle kendilerini tanıştırmak için imkanlar mevcuttur.
Gençlere teklif edeceğim küçük bir öğüdüm daha var.
Öğrencilerimiz bir süredir politikaya artan bir ilgi duyuyorlar. Çalışmalarını kendilerini vererek sürdürmek yerine, politik faaliyet ve slogan atmaya kapılıyorlar.
Aaralarındaki bu zararlı yönelimden bazı faktörler sorumludur. Gençlere ne kadar güçlü olursa olsun, politikanın çekiciliğine direnmelerini ve maharet ve kararlılıkla ileriye yürümelerini öğütlerim. Aklınızdan çıkarmayın ki yanlış gösteri yapan ve sadece sözde bağlılık gösterenlerle milletin işleri yürütülemez. Ülkeye hiçbir faydaları olmayacakları gibi, dışarıda da hiçbir etki yapamayacaklardır.
Bizim için değerli kişiler, yalnız ilgili alanlarında mükemmel olanlardır. Hakimseler, kendi aralarında en iyileri doktorsalar, mesleklerinin seçkinleri olmalıdırlar.
Bu benim öğrencilere en son öğüdümdür. Allah onları doğru yola iletsin.
(Günlük Tesnim, Leher)
BİR CUMA HUTBESİ
(Temmuz 1950’de Karaç Pir İlahi Buhş Kolono Camisinde yapıldı.)
Beyler, Rasulullah (s.a.v.):
“Hutbenin kısa olması ve ibadetin uzun olması hikmet gereğidir” dedi.
Bu nedenle kendimi yalnız Rasulullah’ın (s.a.v.) önder seçiminde rehberlik sağlayacak olan sözlerinin izahına kasretmeliyim. Bu sözler size, liderlik sorumluluklarını yüklenmesine izin verilenlerin ne tür kişiler olacağı, ve ne tür kişilerin onu yapmaktan menedileceklerini anlatır. Liderlerin niteliklerini tanıttıkları kadar liderlikten men edilecek kişileri gösterirler.
Rasulullah (s.a.v.) diğer bütün sorumlular gibi, her sahada liderlerin seçimindeki ana hatları bize sağlamıştır. O, liderlerimizde aranacak değerleri açıkça belirtmiştir.
Farklı bir kültürel ve ahlaki görünümü olan her milletin liderlerini bulmada kendine özgü ölçüleri vardır. Biz de kendimize ait farklı bir ahlaki standart ve kültürel şekli sahip olduğumuzdan liderlerimizi onlara uygun olarak seçmeliyiz.
Şimdi, liderlik ölçülerini kapsayan Rasulullah’ın (s.a.v.) sözünü okuyup izah etmeme izin verin.
Bu bağlamda ilk üzerinde durulacak husus, sünnet ve bid’at arasındaki farktır.
Bid’ata Karşı Sünnet
“Kim bir bid’atçıya saygı gösterirse, İslam’ı tehlikeye sokmaya yardımcı olur.”
Bu hadisi anlamakta halk bazı zorluklarla karşılaşıyor. Bunun nedeni; bid’atla sünnet arasında birkaç asırdır devam eden münakaşalar yüzünden her iki terime karşı duyarlılık azaldı. Halkta yalnız birkaç yeme ve içme problemi, dışa dönük adetler ve sosyal problemlerle ilgili sünnet ve bid’at sorunu çıktığı sanısı var. Konunun doğrusu şimdi değindiğim bir kaç konu da dahil, hayatın problemlerinin hemen hemen tümünü içine aldığıdır. Rasulullah’ın (s.a.v.) yolu sünnettir ki, evde olduğu kadar dışarda, ferdi olduğu kadar toplumsal hayatın bütün cephelerini kucaklar. Yinelersek harp ve sulhteki hayatın bu konularına uygulanabilir. Bid’at ise diğer yandan İslami sisteme sokulan politik, sosyal işler veya diğer konularda olsun yabancı ve uyumsuz herhangi bir şeydir.
Rasulullah (s.a.v.), İslami sisteme yabancı bir unsuru sokan bir kişiye saygı göstermek, İslam binasını yıkmakta ona yardımcı olur, diyor. Böyle bir kişiye ne kadar saygı gösterir ne kadar bid’atlarını kolaylaştırırsak, İslami çerçeveyi kırmakta o kadar ona yardımcı oluruz.
Benzerlikle, yabancı felsefeler ve değerlerini bir araya getiren ve sentezini İslam’a yamamaya çalışan kişi, keza İslami hayat tarzını parçalamaya teşebbüs ediyordur. Böyle bir bid’ate toplumumuzda yüksek mertebeye izin vermek ve onu lider veya şefimiz olarak tanımak aslında İslami çerçeveyi kırmak istediğimiz anlamına gelir.
Gerçek müslüman toplumunun mizacı, ona saygıdeğer bir makam vermekle bid’atını şereflendirmek yerine bidayetçiyi reddetmek olacaktır.
İlahi Kanunu Çiğneyen
Rasulullah’ın (s.a.v) bir deyişi:
“İlahi kanunu ihlal eden bir kişi methedildiği zaman Allah gazab eder ve arşı titrer.”
Bu kolay algılanabilir. Eğer bir kişi huzurunuzda düşmanınızı methederse ne hissedersiniz? Birisi sizi aşağılarsa ve bir başkası gelip onu önerse, siz tabii ki, sonra geleni de düşmanınız olarak kabul edersiniz. Aynı şekilde Allah’ın emirlerini açıkça ihlalle suçluları övmek, Allah’ın menettiğini meşru ilan etmek diğer açıdan, onlar için törenler düzenlemeli ve lehlerinde sloganlar atmak Allah’a karşı gelmeye karar verdiğimizi gösterir. Bu, tabiatıyla onun gazabına sebep olur. Toplumumuzda günahkarlar takdir edilip liderliğe yüceltilirse, böyle bir toplum kesinlikle iflah olmaz.
Münafıklar Tanımlandı
Rasulullah (s.a.v.) dedi ki:
“Hiçbir zaman bir münafığı lider yapmayınız.”
Münafık, pratik hayatı ve davranışı İslam hakkında ciddi olmadığı gerçeğine şehadet eden biridir. Bir günahkar ilahi kanuna inanırken, bir münafık imansızdır. Günahkarla münafığın doğru testi, bahse konu sahip, günahından utanç duyup duymadığı ya da onu doğru ve kabul edip etmediğidir.
Eğer utanç duyuyorsa o sadece bir günahkardır. Öteki halde ise bir münafıktır.
Günahları cesaretlendiren ve toplumumuzu İslam dışı yollara sokmaya çabalayanları gerçek müslümanlar olarak kabul etmek bizim için mümkün değildir. Eğer münafıkların yukardaki tanımı kabul edildiyse, bu tür kişileri rehberlerimiz ve liderlerimiz olarak izlemek Allah’a karşı harp ilanıyla eş anlamlı olacaktır.
Rasulullah’ın (s.a.v.) kendisi bize bir münafığın dört belirleyici işaretini saymıştır:
“Kendisine emanet edildiğinde hiyanet eder. Konuşunca. Yalan söyler. Söz verdiğinde tutmaz. Münakaşa edince, söver.”
Şimdi bir münafığın bu nitelikleri üzerinde durmama izin verin:
1- Eğer bir münafığa itimat ederseniz sizi aldatır. Buradaki güven kelimesi genellikle anlaşılandan daha geniş anlamda kullanılmıştır. İnsandaki hiçbir nitelik diğer niteliklere dayanmadan tek başına bulunmaz. Eğer güveni ihlale meyili varsa, bu duyguyu destekleyen ve kuvvetlendiren diğer nitelikler var olacaktır. Tekraren, eğer bir kişi ilahi konularda güven ihlalinden suçluya ve Allah’a samimi değilse, arkadaşlarına alış verişlerinde doğru olacağına nasıl itimad edilebilir.
Kişi zahiri davranışıyla değerlendirilir. Eğer bazısı güveni ihlale meylini açığa vurursa, onun itimad için gereken asli niteliklerden yoksun olduğu gerçeğini işaret edicidir.
2- Yalanlar. Kazaen bir yalan söylemek başkadır. Yalanı günlük işlerinin olağan parçası haline getirmek daha başkadır.
Huy olarak yalan, kişinin ahlak örgüsünü yalanların yediğinin aksidir.
Milleti aldatıp milli işleri yürütürken, yalandan sakınmayacağından bir yalancıya güven gösteremeyiz.
3- Sözünde durmamak. Eğer bir münafık sözünde durmamazlıkla kazanacağına ikna olduysa, muhakkak sözünde durmayacaktır. Şu akıldan çıkmamalı ki, imanın kendisi Allah’a verilen bir sözdür.
4- Alaycı dil. Bir münafık birisiyle münakaşa ederse, ona hukuki ve hukuk dışı açılarla en fazla zarar vermeye çalışacaktır. Böyle birinden Allah’a itaat beklenemez. Kendi şahsi arzularının kalesi olmuştur.
Münafığın konuşması yüksek felsefeli ve aydanlatıcı ama, davranışı tamamen bunun zıddı olduğundan, İslam ümmetinin en büyük tehlikesidir. Böyle bir kişinin konuşması çok zevkli ama, pratik hayatı bunun tam zıddıdır.
Böyleleri bir cemiyetin felaketidir.
(Günlük Tesnim Lahor)
İSLAM EDEBİYATI NEDİR?
Filozoflar ve edebiyat münekkidleri tarafından edebiyat teorileri ne şekilde yorumlanırsa yorumlansın, ben onu ifadedeki güzellik ve etkililikten ibaret diye anlarım.
Bu, asılda edebiyatı günlük hitabet ve basit konuşmalardan ayırteden şeydir. Bir şey öyle bir güzel ve etkili şekilde söylenir ki, dinleyici veya okuyucu üzerinde arzulanan etkiyi yapar, işte orada edebiyat vücuda gelir.
Edebiyat Türleri
Münekkidler birçok tür edebiyattan bahsederler ve çeşitli sınıflara ve bölümlere ayırırlar. Bununla beraber, İslami açıdan, edebiyat üç geniş sınıfa bölünebilir.
1- Sağlıksız. 2- Sağlıklı. 3- İslami.
1- Sağlıksız Edebiyat: Sağlıksız edebiyatın çeşitli cepheleri aşağıdaki gibidir.
a) Ne denli mükemmel ve etkileyici olursa olsun, insanın kafasına yanlış fikirler şırınga eden edebiyat örneğin, insanı kendini Allah’a adamaktan alıkoyan, onu tanrıtanımaz agnostik ve şüpheci yapan edebiyat türü, apaçık olana şüphe gölgesi düşüren, aklı gerçeğin aslında ne olduğunu meraka yönelten, tanrı var mı, buradan sonra gerçekten hayat olacak mı? Bu tür sağlıksız edebiyat keza, hayata Epikürcü bakışı benimser.
b) Okuyucu veya dinleyiciyi determinizme inanmaya ikna eden edebiyat; onun kafasına, insanın kendi hür iradesi olmadığı ancak önceden kararlaştırıldığı, halihazır, takdiri ilahi nedeniyle günah işlememeye mümkün olamadığı ve ahlakı bozulduğu kanaatini yerleştirir.
Bütün edebiyat İslami bakış açısından sağlıksızdır. Çünkü sorumluluk duygusunu köreltir. Ve ahlaki zorunlulukları olumsuzlaştırır. Kişiyi iyi veya kötü olmanın kendi iradesiyle olmadığı inancına yöneltir.
c) Ümitsizlik ve üzüntüye neden olan insanın payına mutsuz olmanın düştüğü sanısını veren edebiyat bu nedenle umutlarının daima karanlık kalmasıdır.
d) Halkta ırk üstünlüğü ve ırk ayrımı duygusu doğuran edebiyat türü, böylesi edebiyat hakların ve ırkların egemenliğini haklı kılar, bir millette övünç, nefret, intikam, sadırganlık ve terörizm duygularını teşvik eder.
e) Farklı halklar arasında, nefret duyguları yaratan ve günümüzdeki şeylerin düzeni içinde milletler arasında mücadelenin kaçınılmaz olduğuna (böyle bir mücadelenin bir tarih gereksinimi olduğu için) kişi inanmasını sağlayan, insanlığın bir bölümünü diğerlerinin aleyhine destekleyen edebiyat kısaca insanla insan arasında düşmanlığa sebep olan edebiyat türü İslami açıdan sağlıksızdır.
f) Şehevi arzuları kamçılayan ve içki serbestliğini savunan edebiyat.
g) Kötülüğü ilginçleştirerek güzel görünmesini ve iyiliği çarpıtarak kaba görünmesini sağlayan edebiyat, dindarlık ve doğruluğun alaya alındığı ve alçaklar idealize edilirken, dindar kişilerin gülünçleştirildiği edebiyat kutsal Kur’an’a göre, şeytan günahları güzel ve çekici bir şekilde takdir eder ve her çağda doğruların ve insanlığın liderlerinin günahkar olarak reddettiği her hareketi faydalı ilan eder.
Toplarsak, yukarıda tanımlanan bütün edebi eğilimler sağlıksız veyahastalıklı edebiyat sınıfına girer.
2- Sağlıklı Edebiyat: Sağlıklı edebiyat çeşitli özellikleri aşağıdaki gibi sıralanabilir.
a) Kişiyi kötülüğe yöneltmeyen ve doğruyu çarpıtmayan, temiz duygu ve fikirleri kapsadığı tanımlanabilen edebiyat.
b) Erdemlere ayna tutan Allah ve Rasulü’nü yüceltmeyi ihtiva eden edebiyat.
c) Sağlıksız edebiyatın fitne unsurlarından arınmış edebiyat.
Böyle bir edebiyat eğlendirmeyi hedef almışsa, verdiği zevk bayağı olmamalıdır. Eğlence tabii ki, belirli sınırlar içinde müsaade edilebilir.
Böyle bir edebiyat şekli ne olursa olsun ahlaksız her şeyden arınmış olmalıdır. Mesela güzel bir şey, ya da sağlıklı şiir kötülüğe sebep olmadığı ve bayağı hisler uyandırmadığı gibi sağlıklı roman kötülüğü temsil etmez.
3- İslami Edebiyat: İslami edebiyatı sıradan sağlıklı edebiyattan ayırteden onun özel gayesidir. Böylesi edebiyatın birinci işlevi tüm İslam dışı olandan, dünyayı uzaklaştırmak ve zevkle ikna ederek İslam’a yöneltmektir. Dinleyici veya okuyucuyu İslam’ın gerçek din olduğuna ikna eder, ona elinden geldiğince İslami yaşama ve İslami çalışmanın gerçekleşmesi için kendi payına düşeni verme ruhunu üfler.
Ben, İslami edebiyatı iki sınıfa bölerdim:
1- Tartışmacı edebiyat.
2- Harekete getirici edebiyat.
1- Tartışmacı edebiyat: Okuyucuyu mantıksal delil ve akli ispatlar ile İslam’ın tek gerçek din olduğuna ve tek başına hayatın en doğru sistemini teşkil ettiğine iknaya çalışır. Böyle bir edebiyat diğer sistemlerin noksanlarına da işaret eder. Yanlış sistemleri benimsemenin tehlikeli sonuçlarını izah eder. Hayatın bütün problemlerine çözümün yalnız ve yalnız İslam’da bulunduğunu göstermeye gayret eder. Bu tür edebiyat hem akıl hem de aşka başvurur.
2- Harekete getirici edebiyat: Harekete geçirici edebiyat, İslam’ın tek gerçek din olduğuna ikna olmuş bütün halkı harekete geçirir. Tartışmacı edebiyatın etkilerini güçlendirir. Edebiyat sadece deliller ve akli ispatlar desteği değildir. İtici niteliğe de sahip olmalıdır. Diğer bir ifadeyle harekete getirici unsurlarla karıştırılmalıdır. Harekete getirici edebiyatın tartışmacı edebiyatla karışımı, iddia gücünü iki misline çıkaracak ve oradaki fikirler hareket ettirici güce kavuşacaklar. Tartışmacı edebiyat gibi harekete getirici edebiyat da, bilinen gerçekler üzerine kurulmuş olmalıdır. O da mantıki muhakeme içerir ve aklen açıklamaya gayret eder. Ama bu tür edebiyatın ana işlevi hisleri uyandırmak ve böylelikle halkı bir hareketin saflarına çekmektir.
Harekete getirici edebiyatı oluşturan şiir, roman, hitabet ve gazeteciliktir.
Farkındasınızdır, şiir güçlü bir sürücü kuvvettir. Herhangi bir şahsın bir seminer veya konferansta tezini okurken ikbal’den bir beyit alıntılandığında farkına varmış olmalısınız.
Beyitin kendi başına bir gücü olduğunu hissetmiş olmalısınız. Mantıki delillerle bir kişiye gerçekleri kabul ettirebilir. Ve beyanınızın haklılığına ikna edebilirsiniz. Ama aynı anda söylediğinize göre davranmaya onu mutlaka ikna edemiyebilirsiniz. Bu nedenle delille hareket ettiriciliği karıştırmanız gereklidir. Böyle bir edebi karışım, onu İslam’ın hak din oluşuna ikna edecek ve İslam’ı yaşamaya teşvik edecektir.
ŞİİR
Ama, şairin zihni her türlü etkiye açık olduğundan şiir yanlış yönlendirmeye müsaittir. Şiiri geçici olaylara tepki olarak yazar. Bu nedenle dengeyi korumak onun için zordur. Hisler şiirin gerekli muhtevasıdır. Aslında, güçlü hislerin bir taşmasıdır ki, şiiri her yönde sürükler.
İslami edebiyat fazla mübalağanın tam antitezidir. Belirli sınırın ardında aşırı beyanları ve abartmaları kabul etmez. Hatta Allah’ı veya Rasulü’nü ululamada bile aşırı abartmaya yer yoktur. Çünkü Allah’ın birliği abartılırsa, kişinin çok tanrı tanırlık uçurumuna düşmesi mümkündür. O halde, şiir doğru yoldan sapma tehlikeleri ile doludur. Tamamiyle bu nedenledir ki kutsal Kur’an duyguları tarafından her vadiye sürüklenenlerdir.
Bununla birlikte, eğer İslami edebiyatta şiir bulundurulacaksa disiplin altına alınmalıdır. Gücü olması için tabii ki şiirin bir abartma unsuru olmalıdır. Ama abartmanın itidal hudutlarının aşmasına izin verilmemelidir. Şair muarızlarını ithamda belirli limitler içersinde kalacaktır. İslam düşmanlarını hicvederse iftira ve sövmeye hiçbir zaman tenezzül etmemelidir. Yergisi mütevazi kelimelerle ifade edilmiş olmalıdır. Birini överken, onu erişilmez örnek haline getirmemeli ve Allah’a atfedilenlerle ve peygamberinin faziletleriyle donatmamalıdır. Kısacası, İslami şiir tesbit edilen sınırları çiğnemeksizin ifade güzelliğinin ve tesirliliğinin her ikisine sahip olmalı.
ROMAN
Roman da keza hareket ettirici edebiyat veya güç edebiyatının bir şeklidir. O da okuyucunun hislerini harekete getirir. Ve onu hamleye sevkeder. Ama gerçekleri de yanlış temsil etmemeli ve hakka tutunmaya daima çaba göstermelidir. Eğer kısa hikaye yazarı, muarızlarının ahlaki zaaflarıyla uğraşmayı denerse davranışlarını yanlış temsil edip onlara karşı yanlış hücum seviyesi tutturmamalıdır. Diğer yönden eğer yazar belirli bir sistemin doğrularını göstermeye niyetlenirse ve onun parlak yönlerini aksettirirse, okuyucularında yanlış ümitler uyandırmamalıdır.
Tabii ki, iyi roman bir hutbe değildir. Roman doğrudan emirler vermeyi veya vaaz vermeyi denerse okuyucunun zihni onun mesajını itecektir. Asil bir sonu gözönüne alarak yazılmış bir çok kısa hikaye okudum ama bu hikayelerin yazarına karşı duygularımın uyandığını hissettim. Sanatının istemlerini gözönüne almadan bir doktrinin savunuculuğunu yapan kısa hikaye yazarı kendi gayesini yenilgiye uğratır. İyi roman okuyucuyu korkutmaz. Belirli bir yöne itildiğini ona hissettirmez. Aksine okuyucu kendi iradesiyle romanın gayesine doğru sürüklenir. Yazar tarafından sürüklenmek yerine onunla birlikte hareket ediliyor. Hisseder.
GAZETECİLİK
Gazetecilik, okuyucuların kanaatlerini şekillendirmeden tesirli olabilen güçlü bir edebiyattır. Ama burada da İslami ve İslam dışı gazetecilik arasında bir ayırım çizgisi çizmeliyiz. Önceki yanlış malumat ve uydurma istemeyecektir. Tersine saf ve basit gerçekler üzerine kurulmuş olacaktır. Gerçekleri çarpıtmaya tenezzül eden gazateci fikri korkaklığını ifşa eder. Bir program veya bir hareket lehine kamuoyunu oluşturan niyeti, gerçekleri yanlış tanıtmadıkça gerçekleşmeyecek diye korkar. İslami gazetecilik, nitekim, erkekçe bir meslektir. İslam’ın düşmanlarına cephe hücumu düzenler.
İslami gazeteciliğin esas niteliği, herhangi bir şeyi ne desteklemek ne de karşı koymakta doğruluk ve adalet prensiplerinden hiç sapmayacağıdır. Herhangi bir kişiyi eleştirirken insan şeklinde şeytan olarak tasvir etmeye kadar gitmeyeceği gibi faziletlerini büyüterek övmede onu hatasız insan olarak göstermeyecektir. Birincinin gerçek zayıflıklarını, diğerinin erdemlerini aynen aksettirecektir. Bir Sosyo-Ekonomik sistem için halkın desteğini yalanlar ve uydurmalarla kazanmaya çalışmalıdır. Halka cazip gelebilmesi için yanlış vaadler ortaya atmayacak, yerine böyle bir sistemin tatbikinden beklenen sonuçların üzerinde duracaktır.
Bu, kısaca İslami gazeteciliğin çarpıcı bir özelliğidir.
Diğer ayırdedici işareti de dilinin tevazusudur. Sövmekten uzak durmalıdır. Tahkir edici gazetecilik hiçbir zaman İslami olamaz. Bu müslüman gazeteci, muarızlarına karşı okuyucularının duygularını tahrike gayret ettiğinde bunu kibar bir şekilde yapmalı ve hiçbir zaman tahkir edici dile müracaat etmemelidir. Mütevazi dil ve gerçeğe bağlılık İslami gazeteciliğin yalnız ayırtedici özelliği değil, başarısı için de gereklidir.
HİTABET
Harekete geçirici edebiyatın bir diğer şekli hitabettir. İyi bir hatip bütün milleti harekete getirebilir. O üzüntülüyü güldürme, ve neşeliyi feryat ettirme gücüne sahiptir.
O insanları savaşa, geri çekilmeye veya ilerlemeye ikna edebilir. Bu güç çok faydalı da olabilir. Ama onu İslami kılan hatibin İslam’ın tesbit ettiği sınırlara uyumluluğudur.
Gayri İslami Hatibe Karşı İslami Hatip
İslam dışı bir hatip, konuşması üzerinde kontrolu olmayan ve ağzında medeni bir dil tutamayan biridir. Eğer birine çatarsa, onu şeytanın kendisi kadar sakınılması gereken biri gibi sunar, birini överse onu tanrı yapıp çıkar. Düşmanlık yaratmaya niyetlenirse, dileyicinin bütün hayvani duygularını tahrike yeltenecektir. O kadar prensipsizdir ki, konuştuklarının doğru veya yanlış oluşuna çok az dikkat eder. Dinleyicisini kendi kontrolündeki her vasıtayla etki altına almaya çalışır.
İslami Hatıp
Tersine gerçek bir müslüman hatip en aşırı heyecanda bile medeni bir dil muhafaza edendir. Muarızlarına karşı hiçbir zaman nefret yaymadığı gibi iftiraya müracaat etmez en aşırı kızgınlıkta olsa bile duyguları üzerinde kontrolünü hiç kaybetmeyecektir. Doğru olmayan bir şeyi söylememekte dikkatli olacaktır. Dinleyicisinin yalnızca ince duygularına hitap edecek, kaba duygularını harekete getirmekten daima kaçınacaktır. Bu, kısaca, İslami olarak tanımlanabilen hitabet türüdür.
Eğer, bu ülkede İslami çalışmayı gerçekleştirmeye niyetliysek edebiyatın bütün türlerinden faydalanmamız gerekecektir. Yetenekli kişilerden tartışmacı edebiyat olarak tanımladığımı yapmalarını isteriz. Zira bu alan ülkemizde henüz layık olduğu ilgiyi görmedi. Halkımızı buldukları ve fikirleri ile aydınlatabilecek, en yüksek seviyeden araştırma bilgin ve düşünürlerine gerek duyuyoruz.
Ben şahsen edebi cephemizin çok zayıf olduğunu hissediyorum, güçlendirilmesi gerekir. Mantıki muhakeme yoluyla, İslam’dan gayri hiçbir ideolijinin insanlığa faydalı olamayacağını ispat edebilecek bir yandan Kur’an ve hadisi diğer yandan dünyevi ilimleri çok iyi tanıyan alimlere büyük ihtiyaç var. Yalnız bu tür bilginler hayatın çeşitli sahalarında İslami prensiplere dayanan liderliği sağlayabilir ve karşı konulmaz muhakeme güçleriyle fikirlerinin doğruluğuna dinleyici ve alimleri ikna edebilirler. Böyle alimlerin yazıları nadiren gazetelerde görülür.
Tercüme
Tercüme sanatında uzmanlaşmış yazarlara da ihtiyacımız var. İslamcı yazarlar arasında birkaç iyi tercüman var. Sunilikten uzak ve tercüme gibi okunmayan tercümelere pek nadir rastlıyoruz. Avrupa ve A. B. D.’de tercüme sanatı o kadar geliştirilmiştir ki, tercümeler telif eserlere benzer. İngilizce’de özellikle orjinal niteliği taşıyan sayısız tercümeyele karşılaştım. Ama, Arapça ve İngilizce eserleri orjinalleri gibi okunabilen bir çeviriyle Urduca’ya kazandırma hünerinde olan böyle tercümanlardan maalesef yoksunuz. Onlardan bir kaçı İslami edebiyatı Urduca’dan Arapça’ya tercümeyle meşguller. Ama adını anmaya değecek tek bir İngilizce tercümanımız yok. Bizim eserlerimizin İngilizce’deki küçük bir bölümü değersizdir ve okuyucuya takdimden utanç duyarız.
Keza İngilizce, Arapça, Farsça yanında diğer dillerden Urduca’ya tercüme yapabilecek yazarlara gereksinimiz var. Arapça bitmez tükenmez bir sanat ve ilim madenidir. Arapça ve Farsça kitapların eski tercümeleri şimdi demode oldu. Şah Veliyullah’ın eserlerine büyük talep var kitaplarının şu ana kadar çıkanların Urduca’ya aydın okuyucularca algılanabilir. Fakat hiç bir tercümesi yapılmadı. Arapça, İbni Teymiyye ve İbni Kayyım gibi bilginlerin paha biçilmez eserleriyle zengindir. Ama ne yazık ki, onların hiç bir eseri modern eğitilmiş sınıflar için Urduca’da mevcut değildir. Bütün hadis hazinesinin modern terminolojiye tercüme edilmesi ve yeniden tasnifi gerekir. Çünkü hadisin halihazır tercümesinin standarda uygun olmadığı ve genellikle şikayet konusudur.
Tercümeyi yüklenen yazar modern aydınların zevkini olduğu kadar sokaktaki adamın akli kavrayışını da gözönünde tutmak mecburiyetindedir.
Genç Nesle Çağrı
Aynı şekilde aramızda büyük bir müslüman gazeteci kıtlığı vardır. İslam’ı yansıtacak İslami limitlere sıkı sıkıya bağlı kalacak ve azgın gazeteciliğin aşırılıklarından kaçınacak bir gazete başlatmayı planladığımızda planımızı tatbik edecek uygun kişileri bulamıyoruz. Bu duruma özellikle değiniyorum ki, bizim kabiliyetli gençlerimiz İslami gazeteciliğe ihtiyacı kavrayabilsinler ve kendilerini istenenleri karşılamak üzere donatmayı denesinler. Herbiri kendisini yeteneklerini değerlendirmeye gayret etmeli ve kendisini uygun gördüğü sahada İslam’a hizmet için ona göre hazırlamalıdır. Örneğin bir genç kendisinde hitabete özel bir meyil olduğunu hissederse, Allah’a kabiliyetinin azamisi ile kulluk edebilmek için o sanatı öğrenmeye çabalamalıdır. Aynı şekilde bir kişinin edebi kaabiliyetleri varsa, iyi bir yazar olmak için çok sıkı çalışmalı. Kaleminin gücünü İslam’a hizmette kullanmalıdır.
Bu iki ideolojinin birbirlerine kılıç çektiği, fırtına ve gerilim çağıdır. Bu çatışma halen bütün dünyayı ihtiva eden ciddi boyutlar kazanmıştır. Biz orta yolu kapsayan üçüncü bir ideolojiye sahibiz. Bütün yeteneklerimizi tümüyle kullanarak bu ideolojiyi başarıya kavuşturmalıyız. Başarı için en hayati güçler hitap gücü ve idraktir. Ancak bu iki yeteneğin yanısıra fiziki güçler kullanılmalıdır. Gençlerimizi halihazır durgun duruma bir son vermeye ve her edebi alanda ilerlemeye çağırıyoruz.
Samimiyetle ümit ederim ki benim bu çağrım, sağır kulaklara rastlamayacak ve gençler edebi cephemize artan sayıda katılacaklar.
(Haftalık Zihan-i Nev. Karaçi. 16 Eylül 1950)
KADINLARA GÖRE İSLAM’IN DURUMU
(16 Eylül 1950, Sehival’deki hanımlar toplantısında verilen konuşma)
Birbirine, 180 derece zıd iki kültür arasında çarpışma var. Tabii ki, çarpışma hayatımızda gittikçe artan tesiriyle birlikte alt kıtadaki İngiliz idaresi sırasında başladı. Ama şimdi kritik bir safhaya girdi. İngilizler yabancılardı ve buraya çok sınırlı bir sayıda gelmişlerdi. Bu yüzden, kültürümüz üzerinde doğrudan tesire başlayamadılar. Bu nedenle, hayat tarzımızda bir değişiklik getirmek onlar için mümkün değildi. Ama şimdi durum tamamen farklıdır. Hükümet bizim yabancı kültüre, hakim olmasına izin verilirse, yerli kültür tamamen yok olacaktır. Toplumun iki kültür arasında iki kola ayrılması olamazdı. Birini ya da diğerini seçmeliyiz. İçimizden her erkek ve kadına şimdi, ilk ve son olarak iki kültürden hangisini tercih edeceğine karar vermelidir.
Bildiğiniz gibi, “Cemaati İslami”nin, nerede yaşarlarsa yaşasınlar ve hangi ülkede bulunmuş olurlarsa olsunlar, İslami kültürün gelişmesi için onunla işbirliği yapanlara bir program var. Pakistan’ın başlangıcından çok zaman önceden beri vaaz veriyoruz, (Allah’ın ve Rasulü’nün mesajı ve yalnız o gerçek mesajdır). Pakistan’ın başlangıcıdan çok zaman önceden beri vaaz veriyoruz. Kadın ve erkeğe aynı şekilde hitap ederiz. Bu mesajı kabul eden kişiden “Cemaat”in istediği; önce kendi hayatını İslam’a göre tanzim etmekti. Kafasından bütün yanlış ve din dışı inançları uzaklaştırması, Kur’an ve hadisi öğrenmesi, Allah ve Rasulullah’ın (s.a.v.) bize yapmamızı ve kaçınmamızı emrettiğini anlamaya çalışması ve onların emirlerine göre faaliyette bulunmasıdır.
Cemaat’in çağrısına icabet eden bir şahsın, önündeki ikinci görev, kaleminin gücü, belağati ve kişiliğinin kuvveti ile ilişkide bulunduklarının tümünü İslam dışı hayat tarzından önlemek ve İslam safına tamamen getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmamasıdır. Bu görevin başarılmasında, her dürüst kadın ailesinin bütün üyelerini İslami hayat yolunu benimsemeye ikna etmekle vazifelidir. Kendilerine Allah’ın yazma veya hitabet mahareti bağışladığı hanımlar bu kutsi görevin yerine getirilmesinde yeteneklerini uygulamalı, yazabilme veya konuşabilmede bu kadar talihli olmayanlar ise, kendileri örnek olarak, ailelerinin nüfuz ettirmeye gayret etmeli ve böylece üyeler arasındaki tanrıtanımaz meyillerle mücadele sürmelidir.
Hanımların arkadaşlarına vaazı, erkekler tarafından verilmesinden ziyade kadın vaaz tarafından verilmesi, çok daha tesirli olacaktır.
Bu konuda yapılacak en mühim şey, kadınlarımızı Allah’ın mesajıyla ve Rasulü’nün öğretisi ile tanıştırmak ve hayat tarzlarına sızan bütün kötülükleri ayıklamaya özel ihtimamla, hayatlarını İslam’a göre yeniden şekillendirmeye uğraşmaktır. Erkekleri de milleti cehalet belasından kurtarmaya çalışmaya davet ediyoruz. Şu bir gerçektir ki, kadınlar erkeklerden daha cahildir. Milletin çöküşünün gerçek sebebi, fakirlikten ziyade cehalettir, cehalet belasından hiçbir ülke ilerleyemez.
Bu nedenle, yetenekli insanların, cehaleti milletten silmek ve gerçek İslam ruhunu yerleştirmekle uğraşmaları gereklidir. Çoğunluğumuz İslam’ın esaslarını bile bilmiyor. Bu, yalnızca öğretim görmüşlerin yenebildikleri ürkütücü bir durumdur.
Kadınlara Göre İslam’ın Konumu
İslam kültürü hakkında meydana getirilen belirli şüpheleri dağıtmak isterdim.
Bize karşı yapılan başlıca hücumlardan birisi; güya kadınlar üzerine sınırlamalar tatbik etmeyi istediğimizdir. Onları taksim sırasında karşılamak mecburiyetinde kaldıkları aynı tehlikeye maruz bırakıyoruz. Bize karşı bu tür propaganda en üst safhasındadır. Ama hiçbir şey bunun kadar yanlış olamaz. Kadını İslam’ın limitleri için tahsis ederek, onların nefis savunması gereğini düşünmez olmalarını istemeyiz. Zaman zaman açıklamaya çalıştım. Hanımları hava hücumlarına karşı önlemde ilk yardım ve hemşirelikte, İslam tarafından tesbit edilen limitler içinde yapılabilecek bütün faaliyetlerde eğitmek taraftarıyız.
İslam’da nefis ve savunması ve ilerleme konularında tutarsız hiçbir şey yoktur. Aksi varid olsaydı, biz hiçbir zaman İslam’ı kabullenemiyecektik. Yukarda değinilen bütün görevleri, İslam’ın öngördüğü limitler içinde ifade edebileceğimize inanırız. Bununla birlikte, ülkedeki politik güç, Allah tarafından belirlenen çerçeveye az önem verenlerin elinde olduğundan, o çerçeveyi ihlal etmeksizin nefis savunmasına hazırlanmanın bizim için mümkün olmadığına inanmaya zorlanıyoruz. Bu öyle bir durumdur ki, sadece herhangi bir prensibe soruşturma açmıyor, tam İslami sistemin üzerine şüphe gölgesi salıyor. Diğer bir şüphe, Allah tarafından belirlenen limitler içinde hiçbir uyarlamanın mümkün olmadığıdır. Böylece, kadınların faaliyetlerini, sadece ev işlerine inhisar ettirdiğimizle itham ediliyoruz.
İşin gerçeği, öğretimi erkeğe olduğu kadar kadına da gerekli görürüz. Erkek için daha yüksek öğretimi sağladığımıza göre, kadınlarımıza da daha yüksek eğitim öğretim düzenlemeliyiz, onlara hem fen hem de sanat öğretmeliyiz. Ama sanattan kastımız müzik ve dans gibi ince sanatlar değil. Bütün bunların Allah’ın belirlediği hudutlar dahilinde yapılabileceği ve yapılması olduğuna inanırız.
Denildi ki, biz kadınlarımızı evlerinin dört duvarı arasına sınırlamayı istiyoruz. Bu kesinlikle yanlıştır. Bütün demek istediğimiz, kadının hakiki görevinin ailesini gözetmesidir. Aslında bu ağır bir sorumluluktur. Ona daha fazla yük eklemek zalimlik olacaktır. Kadına tayin edilen İslami sorumluluklar katiyetle erkeğe tayin edilenden daha az değildir.
Biz, kadının ailesini gözetme ve en etkilenebilir yıllarında çocuklara doğru türden İslami eğitim verme sorumluluklarını yüklenmesini isteriz. Kadının tabii bağlarını koparması ve erkeklerin yapması beklenen herşeye katılmak için sınırlarını çiğnemesi yanlış bir fikirdir. Biz, kadının Allah tarafından belirlenen çerçeve dahilinde faaliyetlerini yürütmesini isteriz. Kadınların evlerinin dört duvarından dışarı çıkmasına İslam izin vermez olduğu doğru değildir. Önceden belirli limitler içinde, hayatın normal faaliyetlerine iştirak edebilirler. Bu konu üzerinde “Hicap” ve “Karı-Koca Hukuku” adlı kitaplarında geniş bir şekilde durdum.
Kadınlar ve Seçim
Kadınların oy verme hakkı konusunda durumumuzu açıkça ortaya koyduk. Bu hakka erkekler gibi sahipler. Ama politikada yer almalarının lehinde değiliz. Tabiidir ki, oy verme hakkını özgürce kullanmalıdırlar. Ama mecliste yer almak için yarışmamalıdırlar.
Keza, kadınların kendi kurumlarını oluşturmak hakkında sahip olmalarını istiyoruz, böylece tarafsız olarak hükümetin politikalarını eleştirmeleri ve kanunu ve nizam sorunları üzerinde fikir yürütmeleri mümkün olabilir. Sonunda, şurada söylediğim birkaç öğüt sözünün faaliyete dönüştürmelerini ve keza diğer hanımlara aktarmalarını rica edeceğim.
Sorular ve Cevaplar
Hazır bulunanlar tarafından önüne konulan soruları, Mevlana konuşmasının sona ermesinden sonra cevapladı. Sorular ve cevaplar aşağıdaki gibidir:
Soru: Eğer kadının mecliste oturmasına izin verilmezse, haklarının bekçiliğini kim yapacak? Dini liderler miras hakkını bize temin için ne yaptılar?
Cevap: Cevabım kısaca, kadın ve erkekler kendi haklarını ayrı ayrı garantiye almaya uğraşmamalıdır. Allah’ın emirlerini ve Rasulü’nün öğretilerini tanıyan ve onları tatbike içten arzu duyan kişileri iktidara getirmek haklarını elde edebilmenin tek yoludur. Yine de, bu konudaki üzüntünüzde gerçek payı var. Şu ana kadar haklarımızı koruma sorumluluğu verdiklerimiz, Allah’tan korkmayan ve İslam’a az önem verenlerdir. Keza miras hakkınızın inkar edildiğine dair şikayetinizde tamamen haklısınız. Ama, gerçekte, erkeklere tanınan haklara da saygı gösterilmedi. Bu nedenle, açıktır ki, hükümetin dizginleri erkeklerin ellerinde olduğu için değil, ama işleri yürütenlerin zalim olmaları nedeniyle kadınlar haklarıdan mahrum bırakılmışlardır.
İşte bu nedenledir ki, halihazır seçim kriterimizi bırakmamız ve iktidarı yalnızca, İslam’ı iyi tanıyan ve tatbikini içtenlikle isteyenlere vermemiz zorunludur. Sizi temin ederim ki, ülkenin işlerini yürütmek için layık olanları seçmede başarılı olursak, bütün zorluklar otomatik olarak ortadan kalkacaktır. Kadınlara haklarının bekçiliğini yapmaları için, ayrı temsil sağlamak hiçte gerekli değil.
En ufak bir şekilde, onları halihazır haklarından yoksun bırakmayı kastetmeyiz. Bununla birlikte görüşümüz odur ki, politik işler erkeğin yakın ilgi alanındadır ve politik sorumluluklarla hanımlar zora koşulmamalıdır. Ama, tabii ki, politik konularda onlarla istişare edilmelidir.
Daha önce de söylediğim gibi, politik konularda fikirlerin ifadesi ayrı, politik sorumlulukların omuzlanması ayrıdır. Soruya gelince, kadın haklarının tanınması için ne yaptığımıza gelince, uzun yıllar önce, kadın hakları üzerine “Karı-Koca Hukuku” adlı bir kitap yazdım. İçinde kadın haklarını tafsilatlı olarak tanıttım. Bu haklara izin verilmiyorsa, bunun için biz ayıplanmamalıyız. Aksine, iktidardakilere şikayet etmeniz gerekmektedir.
Soru: Örtü ve Burka bir ve aynı şey midir?
Cevap: Hayır, ikisi arasında bir fark vardır. Örtü, vücudun belirli kısımlarının örtülmesi emrini hatırlatır, Burka o emre uymanın bir şeklidir. Örtüye (tesettüre) (bahsekonu şeklin, uymak için önerilen şartları sağlaması halinde). Erkeklerin örtünmesine yönelik benzer bir emir vardır. Bazıları bu emre tahband (bele sarılıp, bacaklardan aşağı sarkan bir kumaş) giyerek, diğerleri şalvar giyerek uyarlar. Benzer şekilde Burka giymek hakkında özel olarak hiçbir şey yoktur. Ya Burka giyebilirsiniz ya da kapatılması gereken vücut kısımlarını örten bir örtü. Örtünün gayesi kadın vücudunun özel kısımlarının örtülmesidir.
Soru: Askeri eğitim görmek yanlış mıdır?
Cevap: Bu soruyu ortaya atan hanımın, benim konuşmamın daha önceki kısmını dikkatli dinlemediği anlaşılıyor. Allah’ın tarif ettiği limitler içinde, hanımlara askeri eğitim verilebileceğini söylemiştim. Ülkemizde işleri yürütenler bu limitlere çok az dikkat ediyorlar. İşte bu nedenledir ki, hanımlara askeri eğitim vermek için benimsenen metod, eleştiriye açıktır. Bununla birlikte, İslam’ın koyduğu limitler içinda kalarak askeri eğitim alabilirler.
(Günlük kasid, Lahor, 3 Ekim, 1950)
ANAYASAL ÖNERİLERİN BİR ELEŞTİRİSİ
Lahor’daki bir halk toplantısında 14 Ekim, 1950’de yapılan konuşma.
İslam kardeşleri! Bildiğiniz gibi, bugün burada, anayasal önerileri, İslami açıdan olduğu kadar, milli açıdan da gözden geçirmek için toplandık.
Ülkenin her yanında İslami feraset ve uzak görüşlü politik kişilerin, anayasal önerilere (Kurucu Meclisin, ana Esaslar Komitesinin Tavsiyeleri), bütün varlıklarıyla karşı çıktıklarını gazetelerden okumuş olmalısınız. Hemen birkaç gün önce, aynı yerde, Cemaat-i Ulema-i İslam tarafından yapılan bir halk toplantısında çeşitli siyasi partileri ve düşünce mektepleri temsil edenler bu önerileri lanetlediler. Bu gün size hitap ederek, onlardan ayrı olarak onaylamadığımı söylemeyi kastedemiyorum. Sadece size teferruatlı olarak, bu kadar eleştiri fırtınası koparan o önerilerde neyin var olduğunu izah etmek istiyorum.
ANAYASANIN ÖNEMİ
En önce, anayasanın tabiatı ve önemi, fertlerin hayatına olduğu kadar bütün ülkenin hayatına tesiri konusunda açık bir fikir sahibi olmalısınız. Genellikle, anayasa kanunla karıştırılır, ama birbirlerinden odukça farklıdırlar. Anayasa ile bir devletin üzerine kurulduğu prensipler ve kaideler kastedilir. Tasarı devletin şeklini belirlemenin yanısıra hükümetinin teşkil edileceği esasları da belirler. Hükümetin dizginlerini ne tip kişileri tutacağını, onların nasıl seçileceğini, onlara ne tür yetkiler verileceğini vatandaşların hakları ve vazifelerinin ne olacağını şart koşar, ilaveten vatandaşların haklarını koruyabilecekleri önlemleri sağlar. Ayrıca, hükümetin vazifelerini ve yapabilme gücü olduğu işlevleri belirler. Anayasada hükmü olmayan bir şeyin yapılmasını hükümetten beklemeyeceğiniz gibi; hükmü olan bir hareketi yapmasını da önleyemezsiniz. Bir ülkenin anayasası meydana getirilecek kanunların tabiatını, yani, kanunların ilahi prensiplere mi, yoksa insan yapısı doktrinlere göre mi olacağını tayin eder. Bunlar ciddi bir şekilde gözönüne alınmayı isteyen ana konulardır. Onlara layık oldukları ilgiyi göstermezsek, devletin İslam dışı çizgilerde, halkın isteğine karşı kurulması muhtemeldir. Böyle bir devlet, Allah tarafından belirlenen sınırlarla kurulmayacağından, ilahi kanunun uygulanmasında serbest olacaktır. Tekraren, eğer hükümete hudutsuz yetki sağlanır, veya anayasada boşluklar bırakılarak, hükümete otokratik davranma imkanı tanınırsa ve haklarını koruyabilmeleri için halka anayasal teminat ve önlemler sağlanmazsa, ülke felaketli sonuçlarla yüzyüze gelecektir.
Hatalı Bir Anayasanın Yapacağı Zarar
Yanlış bir anayasanın zararlı tesirleri çok ve çeşitlidir. Birincisi, idareci cunta kendilerine verilen yetkilerden usulsüz avantaj sağlayabilir ve milli varlık ve kaynakları kendi ailelerinin yararına kullanabilirler. İkincisi, idarecilerin baskıcı hareketleri ve küstahlıklarından anayasal ve demokratik araçlarla kendilerini koruyabilecekleri haklarından halk yoksun bırakılır. Üçüncüsü işlerin gidişatından memnun olmayan ve daha iyiye bir değişikliği arayan unsurlar kadar ezilen yığınlar da anayasal yolları kapalı bulunca, anayasa dışı metodlara başvururlar. Kanunu kendi ellerine alır, ciddi ve doğru düşünen liderlerin öğütlerine kulak vermeyi reddeder, böylelikle de ihtilal yanlıları ve delillerin iktidarı ele geçirmesine zemin hazırlarlar. Açıktır ki, böyle bir anayasa hem yönetenlere hem de yöneticilere faydalı olmaktan uzaktır. Diğer bir anlatımla, yanlış çizgide tasarlanan bir anayasa tehlikeli ihtimallere gebedir ve sonuçlarına yalnız şimdiki nesil değil, asırlarca sonraki nesiller de katlanmak zorundadırlar. Toplumun her sınıfına tesir eden bir beladır. O etkilenmeye ne iş adamı, ne çiftçi ne de inzivada yaşayan biri bırakır. Bu nedenle, bizim hayatlarımız olduğu kadar, ülkenin tümden hayatı konusunda böylesine ciddi kararlar alındığı zaman, bu önemli zamanda herbirimizin müteyakkız olması üzerine görevdir. Anayasamızın çatısını çakanların kendilerine verilen işi nasıl başardıklarını dikkatle gözlemeliyiz. Bizim maneviyatlı ve büyüyen bir halk, karar verme ve ülkenin politik sistemini kalıplama gibi hayati görevi bir avuç kişinin tatlı arzusuna terketmemelidir. Bir millet, kendinden memnun kendini beğenmiş, ilgisiz bir hayat sürer, iyi ve kötü tefrik duygusunu kaybeder ve bir kaç kişiyi körü körüne izlerse, zor kazanılmış hürriyetini koruyamayacaktır.
Hürriyetin Anlamı
Bu şartlarda hürriyet kelimesi sizi biraz korkutmuş olmalıdır. Pekala, hürriyet sadece yabancı bir sultadan bağımsızlık anlamına gelmez. Milletin tiranlarından kurtulmak anlamına da gelir. Dünyada hürriyet savaşlarının çoğunun yabancı idareciler yerine evdeki tiranlara karşı yapıldığını bilmemiz gerekir.
Dünya tarihi, bağımsızlıklarını kazanabilmelerinden önce, kendi diktatörlerine karşı bitip tükenmez seferler sürdürmesi gerekmiş milletlerin örnekleriyle doludur. Örneğin, İran’lılar kendi kaçar krallarına karşı, yine Çin’liler kralları ve asilerini def etmek için savaşmak zorunda kaldılar. Milli menfaatlerini her zaman kalplerinin üzerinde taşıyan İngilizlerin, kendi monark ve asılzadelerine karşı savaşmaları gerekti. Fransa ve Amerika’nın tarihi de aynı hikayeyi söyler. Bu yüzden şimdi iktidar esasını tutanların kendi adamlarımız olduğu gerçeği ile tatmin olmamalısınız. Onları dikkatle gözetmeli ve kurmayı önerdikleri devlet türü ve kendilerine ayırmayı istedikleri güç hakkında kendinizi tamamen bilgili tutmalısınız.
Taksim Öncesi Vaadler
Size, Pakistan için mücadelenin, içinde sosyo-politik sistemin Kur’an ve sünnet esasına göre bina edileceği ve bütün müslümanların İslam prensiplerine uygun yaşayabilecekleri bir devletin yaratılmasını hedefleyen bir mücadele olduğu zannının verildiğini hatırlatmak isterim. Bu gerçek niyetleri ne olursa olsun, liderlerimiz tarafından tekrar tekrar her fırsatta ve her yerde yinelenen vaad idi. Müslüman yayınları onların sözlerine itimad etti ve Pakistan hareketi için bütün kalpleriyle desteklerini sundular. Alt kıtada kendilerine bir vatan kurmak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadılar. Yüzbinlercesi canlarını verdiler, şeref ve değerlerini feda ettiler. Kızlarının, kızkardeşlerinin iffetlerine vahşice tecavüz edildi, milyonlarca Rupi değerinde mülklerini, politik kargaşa sırasında kaybettiler. Bütün bu fedakarlıklar muhakkak ki sadece ABD veya İngiltere gibi laik bir devlet kurmak için yapılmadı. Aksine Raşit Halifelik örneğine göre bir devlet oluşturmaya niyetliydiler.
Pakistan’ın Kurulmasından Sonra
Pakistan’ın başlangıcından sonra, bu ülkede İslami sistemin tatbik edileceğine dair, müslüman topluluklarına teminat veren liderlerin bir oyalama politikası benimsediklerini keza size hatırlatmak isterim.
İslam’ın uygulanabilirliği karşısında özürler ile ortaya çıktılar. Bu liderler halka önce kendilerinin gerçek müslümanlar olacağını sonra hükümetin kendiliğinden İslami kişilik kazancağını ve liderlerin kendileri gerçek müslümanlar olunca da, sadece halkın İslam’a göre hayatlarını tanzimi gerekeceğini söylemeye başladılar. Keza Pakistan’da İslami hükümet kurulursa Hindistan’daki Hindular da kaçınılmaz olarak bir Hindu hükümeti kuracaklar ve oradaki müslümanlar Hindu Contesının köleleri olacaklardı diye iddia ettiler. Bu akla sonradan gelen bir fikirdir. Tasarlanan Pakistan devletinde İslami sistem tatbik edilirse, Hindistan hangi sisteme sahip olacak sorusuna neden bu liderler dikkatle enine boyuna düşünmediler. Bu liderlerin ileri sürdüğü diğer iddia müslümanlar, hristiyanlar, Hindular ve dokunulmazların hepsi Pakistan devletini yapmaya kalktılar, hepsi eşit haklardan istifade etmeli ve hepsine eşit iktidar ve satatü verilmeli idi. Diğer bir anlatımla Pakistan’ın esasını teşkil eden politik doktrin -iki devlet teorisi- Pakistan oluşur oluşmaz terkedildi. İki devlet teorisine göre, Hind-Pakistan alt kıtasının müslümanları, yaşadığı ülke yerine, menşelerini hayat tarzlarına borçlu bir grup halkın milli hüviyeti nedeniyle, Hindulardan farklı tam anlamıyla bir devlet teşkil ettiler. Pakistan’ın başlamasından sonra bu doktrin coğrafi faktörlerin öne çıktığı milliyetçilikle yer değiştirdi.
İslam taraftarı halkın arasındaki huzursuzluk ülkenin İslam sever yığınları arasında iktidardaki liderlerin oyalayıcı davranışları rahatsızlık doğurdu ve İslami politik sistemin teşkilini topyekün istediler. İstek 1948 yılı boyunca bastırıldı ve takip eden yılın ilk üç ayında ciddi boyutlar alınca, kurucu meclisin, 12 Mart 1948’de hedefler Kararnamesini kabul etmesi sonucunu doğurdu.
Hedefler Kararnamesi
Bu karar neydi? İlgili kısımları izah etmek için, burada kelimesi kelimesine okuyorum.
“Madem ki, tüm kainat üzerinde yalnız Kadiri mutlak Allah’a aittir ve halkı vasıtasıyla Pakistan devletine, onun öngördüğü limitler içinde tatbik için verdiği yetki bir kutsal emanettir. Pakistan halkını temsil eden bu kurucu meclis, bağımsız, egemen Pakistan devleti için bir anayasa teşkiline karar verir. Ki arada; devlet gücünü ve yetkisini halkın seçilmiş temsilcileri aracılığıyla kullanacak.
İslam tarafından beyan edildiği gibi, demokrasi, özgürlük, hoşgörü ve sosyal adalet prensiplerine tamamen riayet edilecektir.
Müslümanlar, kutsal Kur’an ve sünnette belirtilen İslam’ın istek ve öğretilerine uygun olarak hayatlarını tanzime olanak sağlanacaktır.”
Kararnamenin izahı,
Bu kararnamede ileri sürülenler aşağıdaki gibidir:
1- “Bütün kainat üzerinde hükümranlık yalnız Kadiri Mutlak Allah’a aittir.” Bu ülkede hüküm halka değil Allah’a aittir anlamınadır.
2- Pakistan hükümetine verilen sulta Allah tarafından verilmiştir ve kutsal bir emanettir. Bu Kur’an’da kullanılan “Hilafet” terimiyle tamamen aynı anlamdadır.
3- Pakistan hükümetine devredilen bu kutsal yetki emaneti Allah tarafından belirtilen limitler dahilinde kullanılmalıdır. Diğer bir ifadeyle, hükümet belirtilen limitleri çiğnerse emanete hiyanet ile suçlu olacaktır. Emanet edilen o limitler içinde kalmak zorunluluğundadır.
4- Sulta hükümete doğrudan verilmemiştir. Aksine, ona sadece seçilmiş temsilcilerine vermeye yetkili olan Pakistan halkı aracılığıyla verilir.
5- İslam tarafından beyan edildiği gibi demokrasi prensiplerine uygun olarak ülkenin bütün işlerini temsilciler yürütecektir. Diğer bir ifadeyle, Pakistan batılı tipi demokratik bir yapı yerine Raşit halifelik modelini alan bir hükümet sistemine sahip olacaktır.
6- Pakistan hukuku, İngiltere, A.B.D. SSCB’nin anladığı gibi değil, İslam tarafından belirtildiği gibi hürriyet, eşitlik ve sosyal adalet esasına göre yapılandırılacaktır.
7- “Müslümanların ferdi ve toplumsal alanda kutsal Kur’an ve sünnette belirlenen İslam öğretilerine uygun olarak hayatlarını tanzim etmelerine imkan tanımak” Pakistan hükümetinin sorumluluğu olacaktır. Bu Pakistan hükümetinin İslam hükümetinin işlevlerini yerine getireceği anlamına gelir. Ne ilgisiz bir seyirci gibi hoşgörülü olacaktır. Müslümanları neyi uygun görürlerse yapmakta serbest bırakmayacaktır. Tersine hayatlarını İslam’a göre kalıplandırmasında müslümanları hazırlamaya müsbet olarak vazifeli olacaktır.
Hedefler kararnamesindeki hükümler, müslümanları İslami hükümet teşkili için isteklerinin kabul edildiğine inanmaya yöneltti. Aslında halk bu işi olmuş gözüyle görmediler. Liderlerin kendileri Hedefler kararnamesinde İslami devletin temellerinin atıldığına konuşma ve beyanları ile halka teminat verdiler. Aynı zamanda gayri müslimlere kararnameye göre kurulacak devlette haklarının tamamiyle korunmuş olacağı garanti edildi. Böylece, hem hükümet hem de halk Pakistan’da İslami politik sistemin teşkilinde mutabakata vardılar.
İslami Hükümet Nedir?
Önce İslami hükümet ve onun ana unsurları konusunda açık bir fikre sahip olmaya çalışalım. Sonra kurucu meclise sunulan tasarı anayasasının taslağı gerçekten İslami devletin alt yapısı olarak hizmet verip veremiyeceğini muhakeme edebilelim.
İslami Hükümetin Ana Prensipleri İlk Prensip
İslami hükümetin ilk esas ilkesi kutsal Kur’an’da aşağıdaki gibi anahatlarıyla belirlenmiştir.
“Ey inananlar! Allah’a itaat ediniz ve Peygambere itaat ediniz ve sizden olan emir sahiplerine; Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bir konuda aranızda nizaya düşerseniz. Allah ve Rasulüne götürün.” (Nisa: 4/59)
Kur’an’ın bu ayeti dört esas anayasal unsura atıfta bulunur.
İlk etapta, Allah ve Rasulüne itaat fevkalede önemlidir.
İkincisi, sulta sahipleri müslümanların arasından olacaktır. Bir gayri müslim yalnız İslami hükümette bir çalışan olabilir. Yetkili bir makama oturamaz.
Üçüncüsü, eğer herhangi bir konuda görüşme olmadığı takdirde avamın iktidardakilerle hem tek tek, hem de birlikte münakaşa etmeye hakları vardır. İdare edenlerin halktan kayıtsız şartsız itaat istemeye hakları yoktur, zira bu Allah’ın ve elçisinin özel hakkıdır.
Dördüncüsü, eğer halkla idare edenler arasında bir anlaşmazlık doğarsa, Kur’an’a ve sünnete göre sonuçlandırılmalıdır. Diğer bir ifadeyle, konu üzerindeki son söz insan yapısı kanunun değil ilahi kanunundur.
Bu dört ana noktayı belirttikten sonra, Kur’an, Allah ‘a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın tayin ettiği hareket tarzını benimseyiniz diye devam ediyor. Eğer bu hareket tarzını kabul etmezseniz, o halde siz müslüman olmadığınız gibi, hükümetiniz de İslami değildir.
Birkaç ayet sonra, aynı surede aynı şey daha sert terimlerle söylenmiştir.
“Fakat hayır! Rabbinize andolsun! (Ey Muhammed) Onlar, aralarında anlaşmazlık konusu olan için seni hakem yapmadıkça ve sonra da verdiğin karara kalpleri mutmain olup tam teslim olmadıkça gerçekte iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 4/65)
Bu kişi eğer Peygamberi “son yetkili” tanımadıkça, müslüman olamaz demektir. Ferd için geçerli olan, bir hükümet için de geçerlidir. Eğer bir hükümetin anayasası Rasulullah’ın (s.a.v.) hükümlerini “son yetkili” olarak kabul etmezse böyle bir hükümet hiç te İslami değildir.
İkinci Prensip
İslami hükümetin diğer bir ana prensibi; neşrettiği bütün emirler ve yaptığı bütün kanunların Allah’ın vahyettiği kanuna dayalı olmasıdır. Bu prensip kutsal Kur’an’da aşağıdaki kelimelerle belirtilmiştir:
“Ve Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerdir (zalimlerdir) fasıklardır.”
(Maide: 5/44-45-47)
Kutsal kitabın diğer bir ayetinde, ayrı prensip biraz farklı bir şekilde beyan edilmiştir:
“Ve dillerinizin tavsif ettiğini, bu helal ve bu haramdır diye yalan söylemeyiniz.” (Nahl: 13/116)
Diğer bir ifadeyle, Allah’ın ve Rasulullah’ın (s.a.v.) açıkça hüküm verdiği konularda bizim teşri gücümüz yoktur. Allah’ın ve Rasulullah’ın (s.a.v.) açık hükmüne sahip olmadığımız konularda yalnızca kanun yapma yetkimiz vardır.
Üçüncü Prensip
Üçüncü prensip; ister geçmişte hazırlanıp yürürlüğe konmuş olsun, isterse gelecekte hazırlanıp yürürlüğe konacak olsun Kur’an ve sünnete uymayan hiçbir kanun nizam veya emir yürürlükte kalamaz.
Bu bağlamda Rasulullah’ın (s.a.v.) hükmü açıktır:
“Yaratıcının emirlerini ihlale yönelik yaratılan insanın, emirlerine itaat yoktur.”
Yine, Allah itaatsizlik için başkalarına itaat edemez. İtaat (hükümetin idaresini elinde bulunduranlara) yalnız iyi işler için mecburidir.
Dördüncü Prensip
İslami hükümetin temel özelliğini oluşturan diğer bir prensip ise sağlanması gereken can, mal, şeref koruma haklarının İslami devletin vatandaşları için, Allah ve Rasulü adına garanti edileceğidir, diğer bir şahıs veya bir grup kişi adına değil, ve hiçbir şekilde ilahi kanun dışında diğer bir kanuna dayanarak esas vatandaşlık haklarına tecavüz edilemeyecektir. Bu anayasal prensip kendi sözleriyle Rasulullah (s.a.v.) tarafından tesbit edilmiştir.
“Her kim bizim gibi namazını ifa eder, bizim gibi aynı kıbleye yönelir tarafımızdan usulüne uygun kesilen helal etten yerse, müslümandır ve Allah ve Peygamberi ondan sorumludur. O halde Allah’ın ona garanti ettiğinde (haklar) onu aldatmayınız.”
Yukardaki hadisten açıkça bellidir ki, İslami hükümet tarafından garanti edilen vatandaşlığın temel hakları aslında, Allah ve Rasulü’nün vekili olarak, onlar adına vaad edilmiştir. Eğer hükümet sonradan diğer ölçüleri benimsemek suretiyle vatandaşları bu haklardan yoksun bırakmaya çalışırsa, Allah’a hile yapmakla suçlu olacaktır.
Rasulullah (s.a.v.), aynı anayasa probleme başka bir hadiste değinmiştir:
“İnsanlarla, Allah’tan başka tapmaya değer şey olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet getirip namaza devam edip, zekat verinceye kadar, harbetmekle emrolundum. Bunu yapınca senden canlarını kurtaracaklardır.”
Ancak, tabii, İslam’a aykırı bir şeyden dolayı azaplandıkları ve kalplerindekiler için, yalnız Allah’a hesap verebilirler.
Rasulullah (s.a.v.) bu beyanatı İslami hükümetin başı olarak yaptı. Bu nedenle bütün sonra gelen hükümetlerin, bir kanun gibi bunu benimsemeli, yalnız İslam’ın öğretilerine göre katiyen gerekli olunca vatandaşın temel haklarını geri almalıdır. Hiçbir hükümet bir vatandaşın düşüncelerini öğrenmeye çalışmamalı ve düşünce ve duygularından dolayı hesap vermeye çağırmamalı aksine, Allah’ın hüküm vermesine bırakmalı.
Hükümeti halkla ilişkileri halkın abartmalarını düzenlemeli yalnızca, düşünce ve davranışlarıyla ilgilenmemeli.
Veda Haccı dolayısıyla, Rasulullah (s.a.v.) son hutbesini Arafat dağının tepesinden, 100 bini aşkın bir topluluğa hitaben aşağıdaki kelimelerle yaptı.
“Bu günden itibaren herbirinizin hayatı, malı ve şerefi diğerlerine kutsaldır.”
Bu kelimeler hala tüm müslümanların kalplerinde yaşıyan ve bir İslami devletin vatandaşlarının temel haklarının beraatı olarak hesap gününe kadar hizmet etmeye devam edecektir.
“İslamda hiç kimse haksız yere (Justice) hapsedilemez.”
Justice kelimesinin Arapça’daki karşıtı “adl”dir ki bu bağlamda ABD anayasasında “Dve process of lav” (Gereken kanuni işlem) sözcüğü ile tanınan aynı anlamı ifade eder. “Açık kanuni yargılama” anlamındadır.
Beşinci Prensip
İslami anayasanın beşinci prensibi kanun karşısında herkes eşittir. Diğer bir ifadeyle, bir İslam ülkesinde idare edene olduğu gibi idare edilene, fakire olduğu gibi zengine, alt sınıfa olduğu gibi, üst sınıfa aynı kanun tatbik edilmelidir. Hiçbir kimseye veya gruba ayrılan imtiyaz yoktur. Bir hadis bunu tamamen açıklar. Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Takva ve doğruluk dışında kimse kimseye üstün değildir.”
Ömer (r.a.) bir konuşmasında aynı şeyi söyler:
“Üst olsun ast olsun İslam’da herkes eşittir.”
İslami bir devlette devlet başkanına bile hiçbir imtiyaz tanınmaz. Sokaktaki adamla aynı haklara sahiptir. İslam Devletinin bir vatandaşı rütbesi ne olursa olsun, herhangi bir hükümet memurunu dava edebilir. Hatta devlet başkanına karşı bile dava açabilir ve tanık veya davalı olarak bir mahkemeye davet ettirebilir. Bir mahkemenin en yüksek görevliye ayrıcalık tanıma veya itaat etme imtiyazı verilmemiştir. Kadı veya hakim karşısında sıradan bir vatandaş olarak çıkması gerekir. Rasulullah’ın (s.a.v.) kendisi bile herhangi bir imtiyazdan yararlanmadı. Halka kendisine karşı davacı olma ve kısas hakkı tanıdı. Borç verenlerin borçlarını istemelerine izin verdi, eğer bir borç veren kendisine karşı saygısız davrandıysa ona farklı davranmadı. Vefatından bir kaç gün önce hastalandığında, kendisinde her kimin bir alacağı varsa gelip halletmesini ilan etti. Böylece bırakınız herhangi bir başkasına özel imtiyaz tanınmasını, saf İslami bir yapıda Rasulullah’ın (s.a.v.) kendisi kanunlar üstü olarak kabul edilmemiştir.
İkinci bir örneği alın. Ali (r.a.) bir yahudiyi zırhını çalmakla suçladı ve mahkemede davacı oldu. O sırada kendisi devlet başkanı olduğu halde, yahudinin makamına getirtilip tutuklanmasını emretmedi. İslam kanununa göre, mahkemeye şahsen gitmeli ve davalıyla birlikte aynı sırada durmalıydı. Yahudi suçsuzluğunu iddia etti. Ali (r.a.) oğlu Hasan (r.a.) ve kölesi Kanber’i şahit gösterdi. Kadı, oğlun babası, kölenin efendisi lehine delil getirmesinin güvenilir olmayacağı iddiasıyla onları şahit olarak kabul etmedi. Halifeden başka şahitler bulmasını istedi, Halife başka şahidi olmadığından davayı geri almak zorundaydı. Yahudi, İslami adalet sisteminden derinden etkilendi ve o anda İslam’ı kabul etti.
Altıncı Prensip
Altıncı prensip İslami hükümetin gayesini saptar. Bu prensibe göre İslam’a göre temellendirilmiş hükümetin gayesi iyiliği yaymak ve kötülüğü ayıklamaktır. Kutsal Kur’an bu prensibi aşağıdaki gibi belirtmiştir:
“Bunlar o kişilerdir ki, dünyada iktidar verirsek, namazlarını kılacaklar, zekatlarını verecekler ve iyiliği emredip kötülüğü önleyecekler.” (Hac: 22/41)
Diğer bir ifadeyle, İslami hükümet namazı yerleştirme, zekatı tatbik, iyiliği teşvik ve kötülüğü ortadan kaldırma gayesiyle vücuda gelir. Açıkça buradaki iyi ve kötü kutsal Kur’an’ın ifade ettiği anlamdadır. O halde, bir İslam hükümeti, kelimenin gerçek anlamıyla, namazı ikame, zekat sistemini tatbik, İslam tarafından tanımlanan iyiliği emretmek ve İslam’ın kötülük olarak ilan ettiğini önlemek sorumluluğunu üzerine alır.
Anayasal Tasarılar
Öyleyse, beyler, İslami bir hükümetin üzerine kurulduğu ana prensipler bunlardır. Şimdi kurucu meclisimizin teşkil ettiği komitelerin hazırlayıp sunduğu gelecekteki anayasamızın anahatlarına bir bakalım.
İslam dışı bir anayasanın çerçevesi.
Bu anayasal tasarıların en belirgin özelliği İslami Anayasanın ayırdedici özelliklerinden hiçbirisi ihtiva etmediğidir. Bu tasarıların hiçbir yerinde ilahi kanunu üstünlüğü tanınmamıştır. Eğer ana prensipler raporunun tümünü gözden geçirirseniz, Allah’ın ve Rasulü’nün emirlerinin son merci olarak dikkate alınacağına ve halk ile hükümet arasındaki herhangi bir anlaşmazlığın Kur’an ve sünnete uygun olarak çözümleneceğine dair taslak anayasasının tek bir ifadesinde bile ima edildiğine rastalamayacaksınız.
Raporun hiçbir yerinde, ülkenin kanunları veya hükümetin neşrettiği emirlerin Allah tarafından vahyedilen prensipler üzerine dayanacağı, ne de Kur’an ve sünnete uygun olmayan hiçbir kanun tatbikatla kılmaya devam edeceği veya gelecekte tatbik edileceği belirtilmemiştir.
Dahası, anayasal tasarıları içeren rapor hükümeti, Allah tarafından çizilen hudutlara uymaya ve hiçbir nedenle çiğnenmemeyi icbar etmiyor. İlahi kanunu ihlal zımnında herhangi bir hareketinden dolayı hükümetin fedaral mahkemeye sevki için bir hüküm yok.
Yine, Kur’an’ın iyi olarak ilan ettiğini yaymalı ve kötü olarak reddettiğini yok etmesi için hükümet sorumlu tutulmamıştır. Hükümete İslamla ilgili verilen tek görev, zorunlu esasa göre Kur’an’ın öğretimini temin edeceğidir.
Kaldı ki, tasarılarda önerilen yemin şekillerinden hiçbirinde Allah’a sadakat için bir hüküm yoktur. Başkan, bakanlar ve parlemento üyelerinin bütün yapmaları gereken yemin sırasında Pakistan’ın anayasasına bağlı kalacaklarını merasimle ilan etmeleridir, Allah’a ve Rasulü’ne değil.
Raporda önerilen tüm vatandaşlık temel hakları Allah Teala ve Rasulullah (s.a.v.) tarafından garanti edildiği gibi vasıflandırılmamıştır. Aslında hiçbirinin menşei Kur’an ve sünnet değil herhangi bir batı demokrasisinin anayasasıdır. Bu nedenledir ki, bir İslam devletinin vatandaşlarına İslam’ın bahşettiği birçok hak tasarı anayasadan çıkartılmıştır. Örneğin, şeriata göre, hükümet her muhtaç vatandaşın rızkını temin edici araçları sağlamak mecburiyetindedir. Ama bu hakkın öneri listede adı geçmiyor.
Yine temel haklar Allah ve Rasulü’nün adına garanti edilemediğine göre, İslam’ın hükümlerine rağmen, bir hükümet kararı ile iptal edilebilirler.
Şimdi açıkladığım gibi, İslam anayasasının ana prensiplerinden biri, kanuni vatandaşlık hakları Allah ve Peygamberi adına devlet tarafından garanti edilecektir, hükümet adına değil ve herhangi bir hak iptal edilecekse, yalnız, İslam’a göre iptal edilecektir. Başka bir kanuna göre değil. Vatandaşı haklarından birinden mahrum etmek Allah’a ve Rasulü’ne isyan ile aynıdır. Şimdi, kurucu meclis tarafından olduğu gibi tasdik edilen anayasal önerilerde aslında bulduğumuz şey, onların Allah ve Rasul adına herhangi bir teminat sağlamadıkları gibi, İslam’ın dışında herhangi bir kanunla bir vatandaşın kanuni haklarından hiçbirinin geçersiz kılınamayacağına dair bir hükümde bulunmamaktadır. Aslında, bütün laik devletlerin anayasalarında olduğu gibi, vatandaşlık hakları açıkça devlet adına garanti edilmiştir ve kendi kanununa göre vatandaşın herhangi bir hakkını iptal etme gücü devlete verilmiştir.
Böylece, Kur’an ve sünnet tarafından belirlendiği gibi İslami hükümetin ayırdedici özelliklerinden hiçbirinin incelemekte olan önerilerde bulunmadığı açıktır. Tümden laik bir devletin anayasa taslağından hiçbir şey eksik değildir ve İslami özelliklerden katiyen yoksundurlar.
Pakistan’ın tesisi öncesi, liderlerimizin yüksek perdeden vaadlerinin kaderi ve kurulduktan sonra tarafınızdan oybirliği ile istenenlerle karşılık işte budur. Sizi teskin etmek için kurucu meclis tarafından kabul edilen hedefler kararnamesi, tamamen tümden İslam dışı bir belge ile değiştirildi.
İslam’a çirkin gelen anahatlar.
Şimdi hepsi bu mu? İslami unsurlardan yoksun olduklarına göre anayasal anahatların olumsuz bir yanı var. Ama olumlu bir yanı da var, aynı zamanda (açıkça) İslam’a çirkin gelen birkaç tavsiyede ihtiva ediyorlar.
İslami kanunların tatbikine engel olabilen birçok hüküm var. Kaçamak noktalarını oluşturan bu anti İslami hükümlerden birkaçını zikrediyorum.
Önleyici Tutuklama
Önerilen anayasaya göre, hükümet önleyici tutuklanmaya güç sahibi olacaktır. Bir kimseyi mahkemesiz ve kendisine karşı iddia edilen suç kesinlik kazanmadan göz altına almaya yetkili olacaktır. Önleyici tutuklamaya ait maddeye göre bir şahıs sadece halihazır bir suç işlediği için değil, gelecekte bir suç işleyeceği korkusu için de tutuklanabilir. Böyle bir gözaltı için geçerli bir sebep kesin herhangi bir delil istemi ile mahkemede tutuklanmasına itiraz edilemez. Eğer hükümet falan ve filan şahsın, devletin emniyetine veya sulh ve sükununa tehlike teşkil ettiğine ikna olmuşsa, onu gözaltına almak için başka sebebe gerek yoktur, herkes onun tehlikeli bir kişi olduğunu sorgulamadan kabul edilmelidir.
Nota değer ki, normal şartlar altında, mahkemeye çıkarılma hakkını, önerilerin yazarları muhafaza etmişler ama hükümet, ülkenin iç veya dış barışının tehlikeye düştüğünü veya “ciddi tehlike hali” mevcut olduğunu ilan ettiği zaman, bu hak iptal edilerek, hükümete gerekli gördüğü sürece herhangi bir kişiyi gözaltına alma ve tutuklama yetkisini tanır. Yine “emniyete karşı iç ve dış tehlike” veya ciddi tehlike hali açıkça tanımlanmamıştır. Bunlar farklı anlamdırılmaya uygun muğlak kelimelerdir. Bir avuç idareci herhangi bir zaman alarm verip mahkemeye çıkarılma hakkını halk tehlikeli bir durumun en uzak ihtimalini görmesi bile, iptal edebilir.
Size tam bir güvenli söylüyorum ki, önleyici tutuklama fikri diye birşey İslami kanunda yoktur. Bu ülkede binlerce alim var, ikna olmanız için konuyu onlara götürebilirsiniz. İslam sadece iki cins tutuklamaya izin verir. Cezalandırıcı tutuklama ve soruşturma esnasında tutuklama.
Cezalandırıcı tutuklamadan kasıt suçun ispati ve mahkeme tarafından resmi hüküm sonrası hapistir. Soruşturma sırasında tutuklama, bir cürümü işlediği iddia edilen ve aleyhine bir soruşturmanın yürütüldüğü kişiyi polis gözetiminde tutmayı izah eder. Bu tür gözaltı sadece bir kaç gün içindir, suçlanana karşı araştırma tamamlanır tamamlanmaz sona erer. İşte sadece bunlar, İslami kanuna göre izin verilen iki sınıf tutuklamadır.
Hiçbir şekilde bir üçüncüsü için hüküm yoktur.
İslami kanun, suçlanana bir mahkemeye başvurma hakkı tanımaksızın cürüm işleyeceği beklentisiyle veya dokunulmazlığı olan bir müstebit hükümetin kendisinin bilgisi dışında tehlikeli bir suçluyu tutuklamasını kabul etmez. İlahi kanunda hiçbir şekilde böyle bir işlem yoktur.
Kendisi için körükörüne iman talep edebilecek tek kişi Rasulullah’tı (s.a.v.). Eğer birini göstermeksizin veya aslında cürüm işlediğini kanuni işlemle tesbit etmeksizin ya da suç işlemesi olasılığı olduğu için hapsetseydi, tamamen haklı sayılabilecekti. Böyle hapsedilen kişi gerçekten suçlu olarak veya suç işlememesi olası kabul edilebilecekti.
Rasulullah’ın (s.a.v.), Allah’ın elçisi ve doğruluğu, şerefi, tarafsızlığı şüphe götürmeyen bir kişi olması bahanesiyle bütün bunları iddia edebilirdi. Ama, bütün hadislerinin mecmuası ve Rasulullah’ın (s.a.v.) bütün biyografisi, hiçbir zaman hayatı boyunca izleyenlerinden kendisine körükörüne iman istemediği gerçeğine şahitlik eder. İslam devletinin herhangi bir vatandaşını dava açmadan önce ve suçlananın kendisini tamamen savunma fırsatı tanımaksızın tutukladığını beyan eden tek bir olayı zikredemezsiniz.
Bir defasında Medine polis şefi birkaç zanlıyı hapsetti. Rasulullah (s.a.v.) Cuma hutbesini mescidinde vermekte iken, sanıkların tutuklanmasını öne sürüp sözünü kesti, bununla beraber Rasulullah (s.a.v.) hutbesine devam etti. Ama adam sorusuyla yeniden sözünü kesti. Allah’ın elçisi şikayetini dinlemek için bir an sustu ve hutbesine devam etti. Aynı soruyu üçüncü defa ortaya atınca, hutbesine son verdi ve derhal sanıkların serbest bırakılmasını emretti.
İnsanları bırakınız, Kadiri Mutlak Allah bile kendi belgesine dayanarak herhangi bir kişiyi cehennem ile cezalandırma hakkını kendine ayırmadı. Hepinizin bildiği gibi, hesap gününde hiçbir kimse sadece Allah onun yaptığı veya yapmaya teşebbüs ettiği günahları bildiği için cehennem azabı ile cezalandırılmayacak. Her şahıs, her grup, her millet açık bir mahkemede yargılanacak, şahitler getirilecek, yaptıklarının kaydı sunulacak, Peygamberler, melekler ve çok sayıda kişi şahitlik yapmak üzere çağrılacaklar. Hepsi bu değil. O günde cesedimizin her parçası delil verecek. Böylece Allah suçları sadece bütün suçları sabit olunca cezalandıracak. Yarattıklarından körükörüne iman istemeye Allah’tan daha büyük hiçbir şey yoktur.
“Eh! Ben sizin yaratıcınız ve Rabbinizim, noksansız ve kusursuzum herşeyi bilenim. O halde, filan kişi günahkardı, veya günah işleme niyetindeydi, dediğim zaman onun gerçekten şaki olduğunu ve kendisine verilen cezayı hak ettiğini bilmeniz gerekir.” diyebilirdi. Ama onun tarafından hukuk prensipleri açık muhakeme öncesi hiç kimsenin cezalandırılmaması gerektiğini ister. Kainatın sahibi ve yaratıcısıbile, bırakınız yaratılanları, kendisini bu adalet kanunundan hariç tutmamıştır.
Allah ve Rasulü’nün kendisine tahsis etmediği güçleri Pakistan’ın idarecilerinin nasıl elde ettiklerini sormak büyük bir mesele olacaktır. Bu nedenle, valiler, emniyet müdürleri, polis memurları gibi hükümet görevlileri ile olan günlük tecrübenizden kaynaklanan basit soruya kendimi hasredeceğim: Onların doğrulukları soruşturulamaz denilebilir mi? Kimi tutuklar ve tevkif ederlerse, sorgusuz sualsiz suçlu veya suç işlemesi mümkün diye kabul edecek kadar itmat gösterebilir miyiz?
Kur’an ve hadisin verdiği yetkiye dayanarak, anayasal önerilerde sağlanan önleyici tutuklama yetkisi İslami kanunla katiyen uyumsuzdur diye iddia ediyorum. Son çare olarak belirli suçlara karşı minimum bir önleyici tedbirin anayasada sağlanması gerekli ise, böyle bir tutuklama yetkisini belirli çekincelerle nitelendirilmesini İslami adalet prensipleri ister. İlk etapta, tutuklu şahsın davasının bir mahkemede görülmesi gerekir; o mahkemede hükümet kendi açısından sanığın suçlandığı veya yapmaya niyetlendiği cürümün ispatını temin edecek, diğer yandan sanığa suçu işlemediği veya işlemeye niyetlenmediğini ispat için tam fırsat tanınacaktır. Bu iki en az şart olmaksızın önleyici tutuklama kesin yetkisini hükümete tanımak sadece İslami hukuka uyumsuz değil, doğrudan karşıttır da.
Başkanın Ayrıcalıkları
Önerilerde ihtiva edilen diğer bir İslam dışı tavsiye, devlet başkanını veya eyalet başkanını muhakeme edilmekten hariç tutmakla ilgilidir. Devlet başkanı kanun üzerinde bir makama yerleşecektir, sorumsuzdur ve mahkemeye çağrılamaz. Hatta kendi özel mevkiinde kendisine karşı dava açılamaz. Tabii ki, Ekselansları aleyhine falan isimli bir müracaatçı tarafından bir dava dosyası verildiğini dava tesisinden altmış gün önce bilgi verilmek suretiyle takibat yapılabilir. Bilgi davacının tam adres ve diğer özelliklerini ihtiva edecektir. Bu hüküm belki de, devlet veya eyalet başkanına davacıyı susturma veya ona karşı halk yararına önleyici tutuklama silahını kullanmak imkanı vermek için düşünülmüştür.
Sebep ne olursa olsun, tavsiyenin İslam’la ilgisi yok. Gerçekte ise İslam’ın özüne aykırı, genelde müslümanların görüşüne o denli uyumsuz ki, cahil bir köylü bile nefretini ifade edecektir.
Bu kadar İslam dışı bir öneriyi raporlarında ihtiva edenlerin ne tür müslüman kişiler olduklarını merak ediyoruz.
Hükümet Memurlarının Ayrıcalıkları
Önerilerde bulunan diğer bir İslam dışı hüküm de, İngiliz idaresinde yüksek rütbeli memurların faydalandıkları hukuki davalarla ilgili ayrıcalıkların aynen muhafaza edilmesidir. İngilizler tarafından yapılan kanuna göre yerel hükümetin iznini almadan hiç kimse yüksek rütbeli bir memuru konuşturamaz. Bu, İngilizlerin kendi ülkesindeki hükümet memurlarına vermediği bir imtiyazdır. Bununla birlikte, böyle bir kanunu İngiliz Hindistan’ında yürürlüğe koymayı uygun buldular. Ülkemiz için tasarı anayasa hazırlama görevi kendilerine verilen kişiler yalnızca önerilerinde bu kanunun hükümlerini içermekle kalmadılar, daha fazlasını sağladılar; eğer ülkenin meclisi onları değiştirmek veya iptal etmek önerirse, o konuda bir önerge vermeden önce başkanın iznini elde edeceklerdir.
Ama, İslam böyle imtiyazları hükümet görevlilerine ayırmış mıdır? Gerçekte İslam bu bağlamda böylesi ayrıcalıkların fikrini esastan reddeden bir prensip vazetmiştir. Bu prensibe göre “Allah’ın dininde yüksek ve alçak herkes eşittir.”
Şimdi İslam’ın tatbikine mani olmayı hedefleyen tasarı anayasanın en son hükümlerini inceleyelim.
Boşluklar
Temel haklarla ilgili dört ve beşinci maddelerde, İslami yasakları hiçe sayabileceğiniz boşluklar sağlanmıştır. Dört maddede Pakistan vatandaşlarından hiçbir kimsenin halka açık yerlere gitmeleri ile ilgili kasıt, inanç veya cinsiyet esasına göre ayrıcalığa uğratılamayacağı hükmü konmuştur. Bu çok zararsız bir hüküm olarak görünür. Ama İslam tarafından yararlanılan tesettür yolunda engel olabilir. Farz ediniz ki, bir eyalet hükümetinin idaresi dürüst kişilerin eline geçti ve hanımların gece kulüplerine gitmesini yasakladılar; herhangi bir kişi temel haklarla ilgili anayasanın dördüncü maddesine dayanarak hükümetin bu davranışını mahkemede dava edebilir.
Yine, temel haklarla ilgili beşinci madde, hiç kimsenin acımasız veya insanlık dışı cezaya çarptırılmayacağını söyler şimdi, bu mantıki görünüyor. Ama İslam tarafından belirlenen çeşitli suçların cezalandırılmasını olumsuzlar. Eğer ülkenin bir yasama meclisi hırsızın elinin kesileceği veya zinanın kamçı ile cezalandırılabileceği bir kanun tasarısını kabul ederse, İslami yasaklara göre acımasız veya insanlık dışı ceza olarak kabul edilmediği halde, Federal mahkeme karşı çıkabilir. Hususi konuşmalarda İslami cezalarından zalim ve insanlık dışı olarak bahseden aydın hakimlerinizden birisi tasarının anayasal olmadığına hüküm verecektir.
Bu, sizin İslam’a karşı arzu ettiğiniz çoklukta kanun yapabileceğiniz anlamına gelir. Anayasal öneriler bu gaye için uygun boşlukları ihtiva etmektedir.
Şu ana kadar izaha çalıştığımdan açıktır ki, öneriler sadece İslam’la uyumsuz değil bazı yönlerden doğrudan çelişmektedir de.
Seçkin Alimler Komitesi
Size başka bir şey daha söylemek isterim. Tasarı anayasayı hazırlamakla mesul kişiler seçkin alimleri içeren İslami öğretiler üzerine bir müşavere kurulu tayin ettiler. Bu kurulun yaptığı hiçbir tavsiyenin kabul edilmediğini öğrenince şaşıracaksınız. Aslında, bütün tavsiyelerin geri çevrildiğini anlatan bir mektup aldım. Keza mektupta, hükümet tarafından alimler kurulunun üyelerinden tavsiyelerini halka anayasal önerilerin müşavere heyetinin alimlerinin onayladığı zehabını verecek şekilde basılması çağrısında bulunulduğu malumatı var. Bu müşavere kurulunun üyelerinin açıkça kendilerini İslam’da otorite olarak tanıyan idareyi elinde tutan bu kişilerce tayin edildiğini işaret etmek gereksizdir. Kendi seçtikleri alimlerin tavsiyelerini kabul etmediklerine göre, anayasada İslami hükümleri bulundurma niyetlerinin hiç olmadığı sonucu çıkar.
Demokrasi Adına Bir Saçmalık
Bu adamlar demokrasi prensiplerini savunduklarını iddia ediyorlar. Ama bu prensiplerin kendi ellerinde karşılaştıkları kaderi size anlatacağım. Sadece genel prensiplere değinmekle yetinecek ve kısa keseceğim.
Çift Meclisli Yasama
İlk demokratik olmayan öneri, parlementonun iki meclis ihtiva edeceğidir. Biri halkın seçilmiş temsilcilerinden oluşan Avam Kamarası, diğeri eyalet meclislerinin seçtiği üyelerden oluşan üst kamara. Diğer bir anlatımla, önerilen meclislerden birisi halkın temsilcilerine sahip olacak, diğeri ise temsilcilerin temsilcileri tarafından doldurulacak ve her ikisi de eşit yetkiye sahip olacaklar.
Çift meclisli yasamanın teminindeki tek nokta, eyalet meclislerinin temsilcilerini halkın seçilmiş temsilcilerine karşı kullanmaktır bence. Bu hüküm, eğer başkan herhangi bir zamanda halk çoğunluğunun itimadını kaybetse bile, Üst Kamara çoğunluğunun, Avam Kamarası çoğunluğu ile birlikte desteği vasıtasıyla iktidarda kalmaya devam edebileceğini ima eder görünüyor.
Bununla beraber, Üst Kamaranın faydalı olabileceği tek yol uzmanlar, bilginler, alimler ve değişik alanlarda başarılı uzun süre hizmetlerde bulunmuş tecrübeli hükümet görevlileri ile teşkil edilmiş olmasıdır. Hiçbir şekilde Avam Kamarası ile aynı şartlarda aynı iktidarı paylaşmasına izin verilmemeli fakat Avam Kamarasının kararlarını gözden geçirme sorumluluğu verilmelidir. Üst Kamara herhangi bir konuda Avam Kamarasının kararında hata yaptığı görüşünde olduğu zaman, son kararı halkın seçilmiş temsilcilerine bırakacak onu uzman görüşlerle yönlendirmeli ve eleştiri yorumlar sunmalı. Ancak, tasarı anayasada Avam Kamarasına, Üst kamara tamamen ayak bağı olmuştur.
Başkanın Seçimi
Demokrasiye ters diğer bir öneri devlet başkanının seçimiyle ilgilidir. Bu öneriye göre Devlet Başkanı halk tarafından doğrudan değil, parlementonun iki kamarası tarafından seçilecektir. Yine, başkan basit bir oy çokluğu ile seçilecek, ama onu benzer bir çoğunlukla uzaklaştırmak mümkün olmayacaktır. Oyların üçte ikisi onu atmak için gereklidir. Diğer bir kelimeyle seçilmesi için gerekli oy oranı 51: 49 iken, uzaklaştırmak için 67: 33 gerekiyor. Eğer bir 300 üyeli mecliste 119 kişi kendisine karşı ise, yalnız 101 kişinin desteği ile makamında kalmaya devam edecektir. Eğer seçmenlerinin çoğunluğunun güvenini kaybeden kişinin, ülkeyi yönetmeye hakkı olup olmadığı sorusu baş gösterir?
Başkanın Doğaüstü Güçleri
Şimdi basit bir çoğunlukla doğrudan olmayarak seçilmiş olacak ve seçmenin çoğunluğunun güvenini kaybetse bile yerinde kalabilecek bir kişiye temin edilen gücü gözönüne getirelim:
1- Başkan güçlerini kullanırken veya görevinin ifası sırasında her ne yaparsa yapsın, hiçbir mahkeme önünde hesaba çekilemez. İktidarını kötüye kullanır veya görevini yapmakta başarısız olursa muhakeme edilemez. Kanun üzerinde öyle yüksek bir konuma yerleştirilmiştir ki, devlet başkanı olarak seçiminden önce kendisine karşı açılan davalara devam edilmeyecektir. Hiçbir mahkemenin onu sorgulamaya veya şahsen bulunmasını istemeye gücü yoktur. Eğer herhangi bir kişi Başkan aleyhine şahsi bir dava açmak arzu etse, mahkemenin falan yerde oturan, filan kişinin, ekselansınız aleyhine şu, şu konuda bir dava müracaatı olduğunu bildirmesi görevi icabıdır.
2- Yine, Başkan parlamentoda suçlanmaya tabi değildir. Öyle büyük ve hatasız bir şahıs olarak tasavvur edildi ki, ne parlamento ne de mahkemede aleyhine kovuşturma yapılabilir. Halbuki, bunun için hem İngiltere hem de ABD anayasalarında hükümler vardır. Eleştirici kalemleri al, herhangi bir partiyi kanunsuz ilan et, halk toplantı ve törenlerini yasakla. Ahlaken dürüstlüğü satın alınamayan kişiyi parmaklıklar ardına koyabilir. Bu şartlar altında halk için demokratik nizami yeniden kurmak için tek bir alternatif bırakılmıştır ki, o da isyan etmektir.
Tadilattaki Zor İşlem
Anayasanın bu İslam dışı ve demokratik olmayan karakterine ilaveten, ondaki herhangi bir tadilat veya değişikliğe karşı önerilen önlemler var. Kurucu meclisin üyeleri aslında anayasalarını bütün zamanlarda geçerli kılmak niyetindedirler. Bu nedenle, onda herhangi bir değişiklik yapmak için sağlanan işlemler öyle zordur ki, hiçbir zaman tadilat yapmayı neredeyse imkansız yapar. Eğer birisi çıkıp onun hükümlerinden herhangi birinin değiştirilmesini düşünürse, bu iş için konmuş işlemlere göre önce iki meclisten birinin gündemine getirmesi lazımdır.
Meclisin kabulünden sonra incelenip kabul edilmek için diğer meclise geçecektir. Ancak, değişiklik, diğer meclisin çoğunluğu lehinde oylansa bile yürürlüğe girmeyecektir. Aksine, aynı işlemden geçeceği eyalet meclislerine gönderilecektir. Eyalet yasamasının çoğunluğu kabul ederse öneri değişiklik parlamentoya dönecek. Bu safhada her iki mecliste anayasada arzulanan değişikliğin yürürlüğe konması için 3/2 çoğunluk gerekir.
Allah esirgesin, kurucu meclis üyelerinin Pakistan halkı için yazmakta oldukları öneri anayasa sorgulanmaksızın sonsuza dek itaat edilecek, diğer bir Kur’an imiş gibi görülüyor. Vukuundan önce bu belayı önlemek mümkündür. Bir defa kabul ettirilirse, en önemsiz bir değişiklik bile gelecek nesillere çok pahalıya mal olacaktır.
Kurucu Meclis Aslında Nedir?
Taksiminden önce Hindistan’ın her yerinde eyalet meclislerinin seçimleri yapılırken, müslümanların Müslim Lig’e (Müslüman ittifakı) kendilerini temsil ve geleceklerini tayin için tam yetki verdiğini hatırlayabilirsiniz. O zamanda bir anayasa tasarısı sorunu yoktur. Ana konu her nasıl olursa olsun Pakistan’ı kurmak idi, bu nedenle Lig etiketini taşıyan (kim olduğuna bakmaksızın) herhangi bir adaya körükörüne oy verdiler. Kendilerinin temsilcisi olarak notür adamları seçiyor olduklarını, güvenilir olup olmadıklarını, samimi olarak İslam davasına sahip olup olmadıklarını önemsediler. Hiç kimse o adayların geçmiş ve geleceğini, kişiliğini gözönüne almadı.
Daha sonraki bir safhada kurucu meclisi teşkil sorunu çıkınca, İngiliz hükümeti kurucu meclis üyelerinin doğrudan halk tarafından dolaylı seçimi usulünü koydu.
Şimdi, halihazırda meclisler Lig’in parmağı altındaydı Lig’e ait eyalet meclisleri üyeleri kurucu meclis’in üyelerini seçmeye çağrıldıklarında önceden daha çok bencil bir tavır benimsediler ve Lig liderlerinin çıkarlarını herşeyin üzerine koyan öylesine vicdansız kişileri seçtiler. Böyle dolaylı seçim gibi yanlış işlem yüzünden bir kaç etkili Lig lideri kurucu meclisi tekkelerine almaya muvaffak oldu. Eğer koltuklardan boşalan olursa, ülkenin herhangi bir yerinde halka kendi tercihleri olan bir adayı seçmek dolayısıyla kafalarındaki en son eğilimleri ifade imkanı vermek için doğrudan bir ara seçim tertibini amir bir hüküm yoktur. Eski ve yeni her koltuk Lig parlamento kuruluna aittir. Ona herhangi bir adayı seçebilir ve herhangi bir eyalet meclisi tarafından seçilmesini sağlayacaktır. Böyle seçilen kişi tabiatıyla Lig Meclis partisi saflarına katılmak durumundadır. Bu işlem açıkça, bağımsızlığına karşılık bir makam teklifini reddedebilen ve yanlış önerilere karşı çıktığı kadar doğru olanların benimsenmesinde ısrar cesaretindeki bağımsız kişilik ve vazife duygusu olan hiç kimseye kurucu mecliste yer bırakmadı.
Öyleyse ta baştan beri, genel ve hür seçimler kanalıyla kurucu mecliste sağlıklı bir muhalefetin oluşması kapıları kapatıldı ve son güne kadar da öyle kalacak. Bu şartlar altında en fazla yapılabilecek şey halk oyunun temsilcileri olarak değil, yalnız kendi şahsi imkanlarıyla birkaç kurucu meclis üyesinin muhalefet sıralarında oturmasıdır. Açıkçası bu, güçlü ve tesirli muhalefet oluşmasına imkan veremez.
Bazı Sorular ve Cevaplar
Mevlana’nın konuşmasının sonunda dinleyicilerden bazı itirazlar yükseldi ve onun tafsilatıyla cevapladığı bazı sorular öne sürüldü.
Aşağıda bir itiraz ve iki en mühim soru ile karşılık cevaplarının ilgili bölümleri yeniden yazıldı.
İtiraz
Yeni doğmuş devletimizin bu inşa safhasında onu güçlü kılmak için birleşmemiz ve elele çalışabilmeye organize olmamız zorunludur. O halde şu anda tasarlanan anayasa ne olursa olsun, kabul etmeli ve bütün enerjimizi onun inşasına adamalıyız. İnşa safhası bitince farklı programlı değişik politik partiler faaliyetlerine başlayabilir. Fakat bu safhada söyledikleriniz sadece tereddüt ve kargaşaya sebep olacaktır. Görünüyor ki, siz devlet kurma faaliyelerine halkın hislerini galeyana getirerek mani olmak istiyorsunuz.
Cevap: Bu özlü ve kelimeleri iyi seçilmiş itirazın doğrudan hükümet sarayından geldiği görülüyor “kargaşa” kelimesi özellikle resmi bir terimdir.
Eh, bu itirazı yapan bey inandırıcı sandığı fikir neyse onu oluşturmaya serbesttir. Ancak, bina yanlış bir plana göre yapılırsa, onda hata bulmaktan vazgeçmemiz gerekeceği savını anlamakla zarara uğrarız. Aksine şimdi yanlış plana göre çalışmanın engelsiz tamamlanmasına izin vermeliyiz. Bina temeli üzerinde sağlam oturduktan sonra, içindeki düzeltme isteyen kişiler öne çıkıp binanın planının değiştirilmesi gerektiğini ilan etmelidirler! Halen söylediğim gibi anayasa bir devletin inşasının ona göre yapıldığı plandır. Plandaki kusurları tesbit etmenin tam zamanı çalışma ilerlerkendir. Binanın bitişinden sonra planında hatalar bulmak tam bir aptallık “kargaşa” olacaktır.
Keşmir Hakkındaki Tutum
Soru: Keşmir’i özerkliğine kavuşturmak için yüklenilen cihada niçin karşı çıktınız?
Cevap: Bu soruyu sorduğunuz için size minnettarım. Bana, bu mühim konudaki tutumumu açıklama ve Keşmir’deki cihad hususunda görüşlerimin halkın kafasında yarattığı şüpheleri giderme şansı sağladı.
Bununla beraber, bu soruyu cevaplamadan önce, size bir soru da ben sormak isterim. Keşmir’deki cihadı özellikle bu kritik durumda hatırlamanızın sebebi nedir? Bu toplantı anayasal önerilerin İslam ve demokratik prensiplerle uyumlu olup olmadığını müzakere etmek için organize edilmiştir. Bir kaç saattır bu konuyu derinlemesine aydınlatmaya çalıştım. Önerilerin demokratik olmadığını kabul edişimin nedenini göstermek için ispatlar öne sürdüm. Bu konuda bana sorulması gereken tutarlı soru izah ettiğim sebeplerin ikna edici olup olmadığı ile ilgili olmalıydı. Ama siz bütün bu zaman zarfında Keşmir’deki cihad sorusunu sormayı düşünüyordunuz. Konuyla ilgili söylediklerimin başka bir münasebette müzakere edilebileceğini beyandan özür dilerim. Hakim cuntanın İslam ve demokrasiye müdahalesine karşı sesimizi yükseltmek için biraraya geldiğimiz bu zamanda, Keşmir’deki cihada niçin karşı çıktığım sorusunu araya sokarak esas konuyu saptırdın. Bu ülkeye tatbik edilecek tasarı diktatörlükten halkın dikkatini saptırmak için bu hassas konuyu ortaya atarak Keşmir’le ilgili müslümanların duyarlılığının aşırı avantajını kullanmayı arzu ettiğin anlamına gelmiyor mu?
Şimdi soruna geliyorum. Müslüman bir millet olarak temsilcilerimiz vasıtasıyla birşey beyan ederken, kendi faaliyetlerimiz vasıtasıyla onu yalanlamamamız gerekir. Bir taraftan temsilcilerimiz Keşmir konusunu dostça çözümlemeye çalışacağımızı ilan ederken, gerçekte diğer yandan işgal altındaki Keşmir devletini kurtarmak için bir harp başlattık. Cihada kastetmişsek, gasıpla barışçı bir çözüme yanaşmaktan bahsetmek yerine dosdoğru savaş ilan etmemiz gerekirdi. Açıkçası, dostça bir çözüm hakkında ciddi idiysek, savaş yoluna gitmek yerine porblem çözmek için barışçı metodlar denemeliydik. Müslüman bir devlete, temsilcileri vasıtasıyla birşey söyleme ve kendi davranışlarımızla da sözlerimizle gelişme iki yüzlü politikasını benimsemek yakışıksızdı.
1948’de, işte bunu söyledim halkın temsilcilerini içeren hükümetimiz, diğer tarafın yanısıra tüm dünyaya, Keşmir problemini barışçı yolla çözmeyi istediğiniz garantisini verdi. Pakistan hükümeti tarafından yapılan beyanatların ışığında, İslam hükmünü temsil eden bir adamın başka ne söylemesi beklenebilirdi? Nitekim, Keşmir’i kurtarmak için çarpışmamamız gerektiğini hiç kastetmedim. Aksine, bir cihadı yüklenip, barıştan bahsi bırakmamız gerektiğini kastettim. Bu 12 Ağustos ve 4 Eylül 1948’deki beyanlarımda tek anlamlı terimlerle söyledim. Ama benim itibarımı sarsmaya meyleden belirli unsurlar, halka Keşmir cihadının İslam’a göre hukuki saymadığımı söylemeye devam ettiler.
Sonradan, 8 Eylül 1948 Pakistan hükümeti kuvvetlerimizin işgal altındaki Keşmir arazisine girdiğini kabul etti. “Cemmat-ı İslami”nin şurası bir haftadan az bir sürede hükümet bildirisiyle ilgili derhal bir karar aldı. Keşmir’in kurtarılması için cihad yapmamızın tamamen haklı olduğunu çünkü artık sözlerimizle hareketimizin uyumsuz olmadığını belirttik.
Benim Keşmir konusundaki asıl tumumum işte buydu. Bu tutum dini veya ahlaki noktadan itiraza herhangi bir şekilde açıkmıdır.
Pakistan’ın İslami Karakteri
Soru: Hedefler kararnamesinin kurucu meclisten geçtiğini esas olarak Pakistan’ı İslami bir devlet olarak tanıdınız. Bu kararname şimdi rafa kaldırıldığına ve tamamen farklı bir anayasa tasarlandığına göre, devletimizin İslam karakteri değişmedi mi? Yeni anayasa tasarımı ile Pakistan İslam dışı karakter almadı mı?
Cevap: Aslında Pakistan’ı bir İslam devleti yapan, kurucu meclis üyeleri tarafından geçirilen hedefler kararnamesi değildir. Onu İslami yapan gerçekte, hedefler kararnamesinin Pakistan halkının oybirliği isteğine karşılık olarak geçmesiydi. Halk, ülkelerinin Allah’ın kutsal ülkesi olarak ilan edilmesini arzu edip, arzularını kurucu meclis aracılığıyla resmen ifade ettiklerinde, ülke Allah’a adandı ve İslam devleti oldu. Şimdi bu devletin İslami karakteri halkın kendisi tarafından değiştirilebilir, kurucu meclisin üyeleri tarafından benimsenen herhangi bir ölçüyle değil.
Kurucu meclisin üyeleri halkın arzusuna karşı İslam dışı bir anayasa tasarlasa, ülke İslam dışı bir devlete dönüşme anlamına gelmez. Tersine İslami bir devletin işleri, İslam dışı bir hükümet tarafından yürütülüyor demektir. Bu ibadet yerinin, yanlış kullanılmasından doğan olası bir duruma kastedilebilir. Eğer bir bina sahipleri tarafından Allah’a adanırsa, cami olur. Farzediniz ki, sahiplerinin tayin ettiği idari komite, binayı bir kulübe dönüştürdüler. Ama bu caminin gerçekten kulüp olduğu anlamına gelmez. Tersine vakıf heyetinin camiyi sahiplerinin aslında niyetlendikleri gayeden tamamen farklı olarak kullandıklarını anlatır. Ancak camiyi cami olarak tanıdığınız zaman heyete karşı bir iddiayı tercih edebilirsiniz. Kulüp olarak kabul etmişseniz, iddianız hiçbir ağırlık taşımayacaktır.
(Cemaati İslami tarafından Lahor’da yayınlanan bir broşürden “Dastaori Sitarishat asr uppar Tangeed”den iktibas edilmiştir.)
MEDENİ HAKLAR HAKKINDA
(Lahır Y.M.C.A salonunda 9 Aralık, 1950’de medeni haklarla ilgili bir konferansta verilen konuşma.)
İslami bir rejimde bir vatandaşın gözaltına alındığı veya İslami idare sırasında ifade hürriyetinin inkar edildiğine tarih hiçbir zaman şahit olmadı. Bu nedenle, herhangi bir kişiyi İslami prensipleri ve adetleri ihlal ettiğinden dolayı, böyle bir davranışın sebeplerini ona bildirmeksizin veya suçlandığı cürümü işlediğini ispat etmeksizin tutuklamak; İslami olduğunu iddia eden bir hükümet için yakışıksızdır.
İslami bakış açısından devlete konuşma ve yazma hürriyeti olmalıdır. İslam prensiplerine göre, İslami devletin vatandaşları sadece ifade hürriyetinden faydalanmakla kalmaz başındakileri uzaklaştırabilir de.
İlk Halifelik sırasında, halk tam hürriyetten yararlandı. Rasulullah’ın (s.a.v.) kendisi doğru yoldaki farklı görüşleri teşvik etti. İslam hukuku ve bir vatandaşın faaliyetlerinin barış ve sukünete tehlike teşkil ettiğini düşündüğünde, hükümetin almayı tasarladığı her önleyici tedbirin izahını sunmasını sağlar. Böyle bir vatandaşa kendisini savunmak için tam fırsat tanımalıdır.
Ülkenin halkı hem halini ve hem de geleceğini tayin etme özgürce düşünüp özgürce ifade etme hakkına sahip olmalıdır. Bir faaliyetin uygun veya uygunsuzluğuna karar verme hakkı halka verilmelidir.
İktidardaki parti veya grup ifade hürriyetine hoşgörülü davranamaz ve sınırlandırmalar uygularsa ülkede kargaşalığa neden olacağı beklenir. Demokratik hürriyetin yok sayılması, ülkenin tüm olarak emniyetine sukünet ve barışına bir tehlike oluşturan antidemokratik metodların doğmasına yolaçabilir.
Mevlana Mevdudi, hükümetten halkın ifade hürriyetine izin vermenin önemini algılamasını istedi ve “keza halkın düşüncesini etkileyen parti veya grupların ferdin özgürlüğüne karşı onları bir alet gibi kullanmamasını gözetmeliyiz” dedi.
(15 günlük Kevser, Lahor, 17 aralık, 1950)
EKONOMİNİN İSLAMİ FELSEFESİNİN İLKELERİ
(9 Şubat, 1951’de Pencab Üniversitesi’nde yapılan konuşma.)
Bugünkü konferansımın konusu Pakistan’a en uyan iktisat felsefesidir. Dinleyicilerimin çoğunu bilginler oluşturmakla beraber, ekonomi felsefesinden neyi kastettiğim ve onun ekonomiden bir bilim olarak nasıl ayrıldığını izah etmenin gerekli olduğu görülüyor. Bu, konumun kapsamını başlangıçta sınırlamayı istediğim için daha da gereklidir.
Ekonomi bilimi gözlem, tecrübe ve iktisadi faaliyetleri yöneten kurallardan çıkarılan neticelerle uğraşır. Bununla birlikte, deneysel veri ve onun ışığında formüle edilen kanunları uygulamayı denediğimiz zaman. Tatbikat prensipleri ve hedefini tayin etmeye kesin bir ekonomi felsefemiz olmalı. Eh, o halde bilim olarak ekonominin ana fikri iktisadi faaliyetlerin kanunları tarafından oluşturulurken, ekonominin felsefesi iktisadi hayatın prensiplerinin ne olması gerektiğini araştırır. Ekonomi bilimi konuşmamın kapsamı dışındadır. Bu nedenle Pakistan için en uygun ekonomi felsefesi türüne kendimi hasredeceğim.
Keza, konuşmamın başlangıcında sosyal ve ahlaki felsefeye değinmek de zorunludur. O halde, ekonomik felsefenin sosyal ve ahlaki yönlerini müzakere edersem, konuyu karıştırmış olmakla beni itham etmemelisiniz.
Bazı Gerekli Açıklamalar
Başlangıçta açıklamayı gerektiren bir şey daha var. Bir ülke için ne tür ekonomik felsefe gerekli olduğunu sorduğumuzda iki şey kastedebilir. Birincisi, böyle bir felsefe ferdi ve milli sorunları tesirli olarak çözmede kullanılabilmelidir. İkincisi, bahse konu felsefe ülkenin adet, ahlaki ölçü ve sosyal sistemi ile yakın uyumlulukta olacaktır. Bir halkın ahlaki standartları ve hayata genel bakışı ile uyarsız bir felsefe benimsemek yanlış olacaktır.
Hayat bölünemez bir birimdir, su geçirmez bölmelere parçalanamaz. Birbirleriyle ilişkisi olmayan, ekonomik sorunlar için bir felsefeniz, ahlakiyet için bir diğeri, kültür ve medeniyet için bir takım prensipler, politika için diğerleri olamaz. Hayatın çeşitli yönleri için farklı felsefeniz varsa, hayat karman çorman bir şeye dönecektir.
En uygun felsefe, o halde, genelde insan hayatı ve ahlakiyatla uyumlu olacaktır.
Ekonomik Felsefenin Standartları
Bu gerekli açıklamalarla, şimdi ekonomik felsefenin gerekli değerlerini ele alacağım.
1- Eminim ki, elde edilecek ilk değerin sosyal adalet olduğunda benimle mutabıksınız. Sosyal adaletten kastım, sosyal sistemimizde kişi ve toplum arasında adil bir denge olmalıdır. Sosyal adaletten kastım bizim sosyal sistemimizde fertle toplum arasında tam bir denge olmalıdır. Bütün dürüstlüğüyle, toplumda fertlerin haklarını öylesine tayin etmeliyiz ki, ferde o hakları emniyeti garantilenmiş olsun. Aynı zamanda toplumun hakları öylesine tayin edilip garanti edilmiştir ki, ferdin hiçbir faaliyeti ona zarar veremez.
Toplumun ve ferdin istekleri arasındaki denge öyle adilce ayarlanmalı ki, fert toplumun kendisine karşı olduğumun değil, kendi refahının tamamiyle toplumun refahına bağlı olduğunu hissetsin. Bu ancak, bir yanda fert haklarının emniyette olduğunu hissederken, diğer yanda da toplum kendi refahının ferdin refahına dayandığının bilincinde olduğunda mümkündür.
2- Birinciden daha az önemli olmayan ikinci değer; benimsediğimiz ekonomik sistem öyle olmalı ki, her fert ahlaki gelişmesinde tam fırsat sahibidir. Diğer bir ifadeyle, toplumumuzun her bir ferdi kendisine has bütün yeteneklerini geliştirebilmekle kalmayıp, ahlaki kemala erişme fırsatına sahip olmalı ve böylece de değerli aydın tabakasına girebilmelidir. Fertlerinin yaşamak için gösterişli binalara ve hayatın bütün zevk verecek lüksüne sahip olduğu ama ahlaki olgunluğa erişmeleri için, açık kapı bırakmayan bir ekonomik sistem hiçte ilerlemeye vesile olamaz. Gerçekte, böyle bir sistemde yaşayan halk yoksulluk ve eksiklik çekecekler ve zengin ve müreffeh olmaktan uzak olacaklar. İsa’nın (a.s.) dediği gibi:
“Kişi sadece ekmekle yaşamaz.”
3- Üçüncü gerekli değer demokratik kaynaklara uygunluktur. Benimsenecek ekonomik sistem demokratik esaslarla tamamen uyumlu olmalıdır. Demokrasinin zararına kurulup muhafaza edilememesi gerekli ve ferdi özgürlüğün kısıtlandığı bir ekonomik sistemi seçmemeliyiz. Aksine demokratik bir düzen tarafından desteklenen ve destekleyen, kişisel özgürlük, ifade ve fikir özgürlüğünün emniyette olduğunu ve hem birlikte çaba ve kişisel ilerleme hürriyetini garanti eden bir sistem olmalıdır.
4- Dördüncü değer maddi ilerleme için fırsat eşitliğidir. Benimsediğimiz ekonomik sistem kullanım ya prensiplerimizin reddine veya maddi ilerlemenin iptalini gerektirebilen sosyo-ekonomik kötülüklere yolaçmamak şartıyla, insanlarca bilinen bütün icatların ve imalat tekniklerinin, iletişim araçlarının tam kullanımına izin veren prensipler üzerinde kurulmuş olmalıdır. Ekonomik sistem kalkınmanın herhangi bir safhasında, prensiplerimizi veya kalkınmanın devamını tehlikeye sokacak sosyo-ekonomik kötülüklerin toplumumuza sızmayacağı bir şekilde olmalıdır.
Şimdi saydığım dört standardı gözönünde tutarak, hangi ekonomik felsefe türünün en uygun olabileceğine kendiniz karar verebilirsiniz. Kendim için, en uygun ekonomi felsefesinin İslam tarafından bize verilen olduğu iddiasıyla başlamaya gerek duymam. Sırası gelince neden İslami felsefenin Pakistan’a en iyi uyduğu gösterilecektir.
Şimdi, İslam ekonomi felsefesinin sekiz ana prensibi vardır. Bu, teferruatıyla müzakerenin yeri olmadığından, sadece genel prensiplere değineceğim.
İlk Prensip
İslam ekonomi felsefesinin tüm prensiplerine temel teşkil eden ilke; tabiatın verdikleri insanlığın ortak malıdır ve herkesin ondan faydalanmaya hakkı vardır. O halde, tabiatın her bir hediyesinin ortak kullanıma açık olduğunun ilan edilmesi gerekir.
Madem ki, yalnız insanlığın faydası için Allah tarafından bütün bu şeyler yaratılmışlar, tabiatın meydana getirdiği ve dünya üzerinde bulunan hava, ışık, ısı, su, hayvanlar, bitkiler ve madenler gibi her şeyin kullanılması insan için meşrudur. Bu İslami hayat tarzının başlangıç noktasıdır. Din genelde Allah tarafından yasaklananlar hariç dünyadaki herşeyi insanlar için meşru sayar. Bu ana prensip esasına göre, tabiatta bulunan veya emek koymaksızın elde edebilen bütün şeylerin insan için serbestçe faydalanmaya açık olduğunu İslam apaçık belirtmiştir. Hiç kimse onlar üzerinde tekellik iddiasında bulunamaz. Herkesin akan nehir suları açık meralar, vahşi hayvanlar ve bütün bu gibi şeyler emek verilmiyorsa veya hiç kimse sahibi değilse de onda hakkı vardır.
İkinci Prensip
Cemiyetteki her fert dünya üzerinde hayatını kazanmada özgür olmalıdır. Hiç kimsenin seçtiği sahada çalışmasına hiçbir sınırlandırma olmamalıdır. Herhangi bir faaliyet sahası belirli bir aile, grup veya sınıfın kontrolündeyse, bütün bu imtiyazların icabına bakılmalıdır. Her sahada maişet temini fırsatları herkese açık olmalıdır.
Üçüncü Prensip
Herhangi bir kişi tabiat tarafından imal edilen herhangi bir şeyle uğraşır onu faydalı hale getirirse, onun sahipliğine hakkı olmalıdır. Örneğin, birisi bir kova nehirden su getirecek yarar eklerse ona, sahipliği hakkını alır. Bu, mülkiyet hakkının esasıdır. Örneğin arazi konusunu ele alınız. İslami kanuna göre her kim halen başkasının işgal etmediği bir çorak arazi parçasını işgal eder ve etrafına bir duvar çevirerek, çalışmaya başlarsa, bahse konu arazinin atıl bırakılmaması kaydıyla sahibi olur. Eğer üç sene atıl bırakırsa, devletin geri alma yetkisi vardır. Faydalı bir şey için kullanıldığı sürece hiç kimsenin müdahale hakkı yoktur. Ama aynı zamanda İslam verasete imkan tanır. İslami hukuka göre, arkasında bazı mülkler bırakarak bir kişi ölürse, o mülke çocukları, ana-babası, erkek ve kız kardeşleri gibi yakın akrabalarına gidebilmelidir. Kutsal Kur’an miras hukukunu tüm teferruatıyla içerir. Böylece, bir kişinin mülkü bir yere toplanmak yerine akrabaları arasında dağılır.
Dördüncü Prensip
Kişinin diğer kişi üzerindeki tabii üstünlüğü korunurken üstünlüklere izin verilmemeli ve ortadan kaldırılmalıdır. Hepimizin bildiği gibi, Allah herkesi her yönden birbirine eşit yaratmadı. Bazı kişilere, bazı şeyler daha çok verilmiş bazı şeyler daha az verilmiştir. Bazıları daha sıhhatli iken, diğerleri daha zengin, bir başkaları öğrenmeyle kafaları aydınlanmış olup daha akıllıdırlar. Yine bazı kişilerin vücutları daha zayıf doğar, kiminin hafızası daha kuvvetli, diğerlerinin gözleri daha iyi görür. Yetenekler konusunda da tabii farklılıklar vardır. Geçim araçlarında keza öyle. Bazı kişilerin daha çok aracı olduğundan aralarındaki boşluk tabiidir.
İslam insanının insana tabi üstünlüğünü muhafazayı gözetirken sosyal konumdan kaynaklanan suni farklılıklara karşıdır. Aslında, İslam tabii üstünlüğü suni farklılıklara yozlaşmasının önlemlerini hukuken sağlamıştır.
Bu prensibi açıklamak için, birisi topal, ikincisi iki ayağı sağlam ve normal. Üçüncüsü miras olarak otombili, doğduğu anda ağzında gümüş kaşık olan üç kişi olduğunu farkediniz.
İslami açıdan, üç arkadaş doğdukları hale göre hayatlarına başlamalıdırlar. İslam öyle şartlar yaratmayı gözetir ki, topal arkadaş alnının teriyle, bir araba alabilir, kendisine hiçbir şey mani olmamalıdır. Başlangıçta otomobili olan kişiyse, kendi hata ve yeteneksizlikleri nedeniyle, yayalığa indirgenebilir.
Beşinci Prensip
İslam, insanlar arasında tabii eşitliğin muhafazasını gözetirken, gayri tabii eşitliği önler. İslam’a göre herkes ilerlemeden eşit fırsatlara sahip olmalıdır. Ayırım yapmaksızın geçim kazanma kapıları herkese açık olmalı ve özgür meslek seçimine izin verilmelidir.
İslam, arkadaşları kendisine ayak uyduramadıkları için kişinin hızla koşmasına engel olan türden suni eşitliği onaylamaz. İslam’a göre uzun adım atan bir kişiyi aynısını yapmaya gücü yetmeyen birine bağlamak yanlış olacaktır. Çünkü bu durumda ikinci kendi ayaklarıyla yürümek yerine birincisi tarafından açıkça sürüklenmiş olacaktır.
Altıncı Prensip
Ancak İslam, kişinin ekonomik uğraşlarında sınırsız hürriyete izin vermez. Aksine varlık ve mülk edinme hakkına açık limitler koyar. İslam’da kontrolsüz ekonomi anlayışı yoktur. İktisadi özgürlüğe tatbik edilen sınırlandırmalar aşağıdaki gibi gösterilebilir.
a) İslam rızık ve mülk edinmenin meşru ve gayri meşru yollarını açıkça tesbit eder. Belki İslami kanunların dışında hiçbir kanun bu kadar tafsilatıyla kanuni olanı kanunsuz olandan ayırdetmemiştir. Ticaret, endüstri ve ziraat dahil iktisadi faaliyetlerin bütün alanlarında neyin meşru neyin gayri meşru olduğunu açıkça belirtir. Bugünün dünyasında bulduğumuz tüm sosyo-ekonomik kötülükler ve her yerde gayet yaygın adaletsizliğe karşı çıkmalar, İslam tarafından yasaklanmış ekonomik uğraş şekillerinin moda oluşu gerçeğinden dolayıdır. Çoğunlukla çağın insanına İslam’ın gayri meşru ilan ettiği her cins fayda sağlama metod iş imkanı verilmiştir. İslam insanın toplu ve kültürel ilgilerini ve medeni hayatın istemlerini gözönüne alarak, neyin faydalı ve neyin zararlı olduğu arasında bir ayırdedici hat çizer.
b) İslam’a göre insan maddi varlık ve kaynaklarını gayri meşru kullanmakta serbest değildir. Kişiye saf ve erdemli hayat sürmesini emreder. Lüks ve gösterişe dalmasına izin vermez. İslam kanunu belirli harcamaları kesin koyarken belirli bazılarına da sınırlandırmalar getirerek her çeşit kaçış yollarını imkansız kılar.
İslam’ın kurmayı gözettiği toplum türü fazla varlık toplanmasını teşvik etmez. Bununla beraber, fazla varlığın dağıtımda infaki bir görev olarak zorlamaz ihtiyaç sahipleri arasında böylesi varlığın gönüllü dağıtımı lehindedir aksine. Buna rağmen, kişinin ihtiyacını karşıladıktan sonra, birikenden zekat alınmasını şart koşar. Servet yığmayı tasvip etmez ve fazlalığın faydalı bir şeye harcanmasını emreder. Eğer kişi tasarrufunu infak edemiyorsa, faydalı ve yapıcı gayeler için harcamalı. Bu suretle fazlalık toplumun üyeleri arasında deveran eder.
Eğer kişi tasarrufunu işe yatırmak isterse, bunu hem hukuki, hem de gayri meşru yollarla yapabilir, ancak İslam her tür faize tam yasak koyar ve meşru kazanç veren işlere yatırım üzerinde ısrar eder. Konan sınırlandırmalara rağmen yığılan servetin sahibinin ölümünden sonra dağılması sağlamanın tedbirini alır, aile fertleri arasında dağıtılır. Hatta ölmüş ailesinde varis on kişiye bir tek metre kumaş bıraksa bile, o kumaş, varislerinin sayılarınca parçalara bölünmek durumundadır.
Yedinci Prensip
Toplum menfaatine, yerine getirmeleri gerekli bazı görevleri fertlere yüklemiştir. İslami toplumun fertlere karşı mecburiyetleri olduğu gibi, fertlerin topluma karşı zorunlulukları da vardır. Haklar görevler tarafından koşullandırılır.
Genelde zekatın yığılan servet veya mülke tatbik edildiğine inanılır. İşin aslı, zekat tatbiki sadece mülke inhisar ettirilmez. Hayvan, iş, endüstri ve ziraat içinde ödenmelidir. Ticaret ve endüstri için tesbit edilen zekat oranı % 2,5, ziraat için mahsulün % 5 veya % 10’dur. Zekatın sarf yerleri de açıkça tarif edilmiştir. Dünyada hiçbir sosyal sigorta zekat kadar büyük çapta muhtaçlar için güvenlik sağlamaz.
Sekizinci Prensip
İslam topluma da belirli vazifeler yükler. İlk etapta, toplum her ferdin ana ihtiyaçlarını karşılayabileceği şartları yaratmasını ister. Bu ihtiyaçlar, gıda, konut, giyim, sıhhi imkanlar ve gerekli öğretimi içerir. İkinci etapta, İslam toplumun tabii afetler ve hastalıklar gibi tehlikeli durumlarda fertlerin yardımına koşmasını ister. Tehlikeli durum seller ve salgın hastalıklar vs. toplu olabildiği gibi kişisel tabiatlı da olabilir; hastalık sonucu geçici işsizlik vs. gibi. Üçüncü etapta, İslam toplumun geçici işsiz veya hastalık ve başka geçerli nedenlerle çalışamaz fertleri eski durumlarına kavuşturmasını ister.
İslam kalpsiz bir toplum istemez. Samimi bir toplumsal düzen getirmeyi amaçlar.
İşte bunlar, İslam ekonomisi felsefesinin temellerini oluşturan sekiz prensiptir. Şimdi, daha evvel müzakeresini yaptığım dört değerin elde edilmesi için en uygun ve pratik ilkelerin bunlar olduğunu görebilirsiniz.
Özetlersek, ilk değer sosyal adalettir. Önceden bahsedilen prensipler, sosyal adaleti bütün yanlarıyla kapsar.
İkinci değer, faziletleri güçlendirmektir. Diğer bir ifadeyle, sosyal sistemimiz, fertlerin ahlaki gelişimine yardım eder. Bahsettiğim bütün prensipler ahlaki değerleri güçlendirmede çok faydalıdır.
O halde, fertlere sevgi, tabii aşk, cömertlik, takdir ve şükran ruhu aşılayarak sağlam bir toplumsal düzen getirmeyi gözetir.
Sosyal bir sistem ki onda karşılıklı yardımlaşma fırsatı yoktur ve fertler birbirlerine yardıma ihtiyaç hissetmezler, birçok faziletlerin aşılanmasına fıtraten imkan yoktur.
Üçüncü değer hürriyettir. İslam ferdi hürriyeti yok eden sosyal bir sistemi tasdik etmez. Yukardaki prensipler ifade ve konuşma hürriyeti dahil, kişi özgürlüğünü tamamen garanti eder.
Dördüncü değer maddi ilerlemedir. Sosyal sistemimiz maddi ilerlemenin hiçbir zaman duraksamayacağı şekilde olmalıdır.
Yukardaki prensipler kapitalist ve sosyalist sistemlerin cüzü olan bütün kusurlardan ari olmakla beraber maddi ilerlemeye tamamen yardımcıdır.
(Haftalık Kevser, Lahore, 21 ve 25 Şubat, 1951)
PAKİSTAN’IN SAVUNMASI - I
(22 Temmuz 1951’de Lahor’da Cemaati İslami’nin haftalık toplantısında yapılan konuşma)
Bu münasebetle, bütün arkadaşlarıma, cemaatin destekçilerine ve İslami prensiplere göre çalışmayı arzu eden herkese birkaç öğüt sunmak istiyorum. Hindistan’la Pakistan arasındaki ilişkiler hızla bozulmaya gittiğine göre, bu konuda diğer bir konuşma fırsatı bulmam mümkün olmayabilir.
Manevi Güç - En Önemli Silah
Bildiğiniz gibi, Pakistan’ın tüm toprağı bir sınır bölgesi oluşturur. Hemen hemen bu ülkenin her şehri sınırda yerleşiktir. Herbirimiz, bu nedenle, ülkenin yüzyüze geldiği her tehlike uğraşmayı kendi vazifesi olarak kabul etmeli ve herhangi bir ihtimale karşı hazırlıklı olmalıdır. Böyle bir durumla boşa çıkmak için gerekli en önemli şeyin milletin morali, yani manevi gücü olduğunun hem müslümanlar hem de kafirler farkındadırlar. Moral düşükse, bir harbe kalkışmak için mevcut tüm maddi kaynaklar faydasızdır. Moral eksikliği silah bolluğu ile telafi edilemez. Gerçekten, morali perişan olan bir milletin silah ve muhimmatı onları kendi lehine çevirecek düşmanın eline düşer.
Dediğim gibi, müslümanlar ve gayri müslimlerin her ikisi de moralin önemini müdriktirler. Ama, manevi güç, onun limitleri ve devamını sağlama tedbirleri konusunda algılamaları farklıdır.
Korkarım ki, Pakistan’da uygun İslam eğitimi ve öğretim yokluğu sebebiyle, İslam dışı manevi güç kavramını onun kısıtlamalarını ve devamı için gerekli önlemleri kabul edebiliriz. Bu nedenle, moralle ilgili üç konunun hepsini izah etmeyi isterdim.
İslam ve İslam - Dışı Moral Kavramları
İslam dışı maneviyat kavramında vatandaş yalnız kendi gücüne dayanmalıdır. Ülkesini, ırkını ve kültürünü sevmelidir. Kendi emniyetini muhafaza için hayatını ve malını fedaya hazır olmalıdır. Gayri müslimler kendilerini savunma kararlılığı ve cesaret gibi morali de anonim (isimsiz) sayarlar. Milli maneviyatı muhafaza için ahlak dışı metodlar benimserler. Örneğin, zaaflarını bekçili bir sır gibi saklayarak ve zafer için sahte ümitler vererek, yanlış ilanlar ve abartmalı beyanlar yapmak gibi önlemlere başvuracaklar. Gayri müslimlere göre tarafsızlık ve gerçek milletin maneviyatını kırarken yalan ve aldatma moralini yüksek tutmaya yardımcı olur.
İslam maneviyat kavramı İslam dışı olan taban tabana zıttır. Bu kavrama göre millet kendi gücü yerine tamamiyle Allah’ın yardımına güvenip dayanmayı öğretir. Gerçek müslüman kendisini savunmak için bir kafirin kullandığı aynı araçları temine çabalar bir farkla bir farkla ki, daima başarıyı Allah’tan bekler. Bütün ümitlerini yalnızca ona bağlar ve ondan yardım diler. Bu Allah’a bağlılık kendilerini savunmak için tüm maddi imkanlarından yoksun kaldıklarında bile müslümanların moralini yüksek tutar. Hiçbir maddi kaynakları olmasa bile dayanacakları emriyle kaybedilen kazanabileceği kadiri mutlak Allah’ın varlığına inanırlar.
Allah’a tam teslimiyetle, manevi gücümüzün kapsamı gayri müslimlerinkinden daha geniş olur
Allah’a Güvenmenin Doğru Yolu
Biz maneviyatı cesaret ve kendimizi savunma kararlılığına hasretmeyiz. Aksine, Allah’ın yardımını dileyen her kimse hayatını Allah’ın isteğine göre kalıplamalı olduğuna göre maneviyatın kişinin bütün bir karakter boyutuyla birlikte uzadığını varsayarız. Bir taraftan Allah’a isyan etmek diğer yandan onun yardımını aramak katiyen tutarsızdır. Kişinin hırsızlık yapma niyetiyle evini terkettiği sırada çocuklarının onun başarısı için Allah’a dua etmesine benzeyecektir. Allah’a bu yolla bel bağlama açıkça yanlış olacak. Ancak kişi onun emirlerine itaat ettiği zaman o inanç savunulabilir.
Öyleyse, beyler, lütfen benim öğütlerimi tutun ve halk konuşmaya ne zaman bir fırsat bulursanız, en azından harbin kaçınılmaz göründüğü bu kritik dönemde Allah’ın emirlerine itaat etmelerini söyleyiniz onlara. İtaatla O’nun rızasını kazanabilirseler, kesinlikle O yardımlarına gelir. Aranızdaki belirli unsurların bu ağır durumdan faydalanmak için faaliyette ve halkı Allah’ın emirlerini inkar ettirmekle meşgul olduklarını bulmak bana acı veriyor. Daha geçenlerde bir İngilizce gazetede onlardan biri bu buhran sırasında örtü kullanmanın yasaklanmasını öneren bir yazı yazdı. Arkasından, hergün namaz için harcanan bir kaç saatın harp çalışmalarını tehlikeye düşüreceği nedeniyle namazın yasaklanması tavsiyesini ortaya atacaklar. Bu arkadaşlar ardından, milletin orucun sebep olduğu fiziki zaafiyet nedeniyle, savaşamıyacağı savıyla kutsal Ramazan ayında oruç tutmanın yasaklanmasını savunmaya işi vardırırlarsa, şaşmayın. Diğer bir ifadeyle, bu unsurlar Allah’ın emirlerini inkar için en uygun faaliyet zamanının ciddi bir tehlikeyle karşılaştığımız zaman olduğunu düşünüyorlar. İşin aslı, bir müslüman için Allah’a itaat etmek için en uygun zaman, tehlikenin en kritik olduğu anlarında, bütün zaman içinde teslimiyetle O’na dönüp yardımını dilediği zamandır.
Hatırlatmak isterim ki kaide olarak ilahi misilleme dinsizler konusunda tecil edildiğinden, tanrı tanımaz bir millet kısa bir müddet için Allah’ın emirlerini çiğneyerek ayakta kalabilir. Ama Allah’ın birliğini savunduğu iddiasına rağmen, O’nun vahiylerini içeren ve onun gerçek dinini temsil eder. Kutsal kitaba sahip bir milletin O’nun emirlerini yukarda belirtildiği gibi alaya aldığında dünya üzerindeki hiçbir güç onu kurtaramaz. Bu O’nun rahmeti yerine gazabını celbedecektir.
Maneviyatın Muhafazası İçin Tedbirler
Yine maneviyatın muhafazası metodlarımızla, gayri müslimlerin metodları arasında büyük fark vardır. Kendi zaaflarımızın farkına varıp gidermedikçe, maneviyat, yalan ve uydurmalarda hiçbir zaman yükseltilemez. Dikkat edin, zaaflarımızı reklam etmeliyiz demiyorum. Kastım millet kusur ve zaaflarının bilincinde olmalı ve gidermek için mümkün olan her gayreti göstermelidir. Yanlışlık yoluyla edilen başarı dayanıksızdır. Gerçekler aydınlanınca, prestij binası toptan yıkılır. Diğer bir anlatımla, sizden, milletin moralini muhafaza için, uydurma ve yanlış propagandaya başvurmak yerine, gerçeğin silahını kullanmalarını ilgililerden talebetmenizi istiyorum.
Laf Değil İş
Ateşli nutuklar, beliğ hutbeler ve yüksek perdeden beyanatlar halkın moralini yükseltmeye pek az katkıda bulunur. Biraz etkisi olsa bile, uzun sürmez. O halde, gücümüzü sadece laflar yerine işlerle artırmayı denemeliyiz.
Ecel Önceden Belirlidir
Düşman tarafından işgal durumunda, her sınıf halkı yalnız bulundukları yerde kalmaya ve hiçbir zaman kaçmaya çalışmamaya teşvik etmeliyiz. Zamanı önceden belirlenmiş olduğuna göre, ölümden kaçış olmayacağını onlara kabul ettirmeliyiz. Tayin edilen saat geldiğinde dünya üzerindeki hiçbir yıkılmaz kale emniyetli bir yer olabilir. Eğer henüz ecel gelmemişse, savaş alanındaki en ağır bombardıman zarar veremez. Müslümanın ana inançlarından biri, önleyici tedbirlerle kişinin ölümden kaçamıyacağıdır. O tayin edilen zaman ve yerde gelecektir, ne bir dakika önce ne de bir dakika sonra.
Kaçışın Ciddi Sonuçları
Bir hüküm sırasında kaçmak önleyici bir tedbir olarak bile yanlıştır. Kişinin güvenliğine karşı tehdidi uzaklaştırmadığı gibi diğerlerinin güvenliğini de tehlikeye atar. Korku içinde kaçan bir kişi, milli prestije tamiri mümkün olmayan zarar vererek etrafındaki yüzlerce kişinin moralini bozar. Daha kötüsü, karşıtının artık direnemeyeceğini ve kolaylıkla sürülebileceğini hissedeceğinden, kaçış dolayısıyla meydana gelecek kargaşanın düşmana baskısını artırma cesareti vereceği gerçeğidir. Dahası, bir bölgeden halkın kaçması savunan ordunun görevinin çok zorlaştıracak. Bu bağlamda Fransız tarihinden ders almalıyız. İkinci dünya savaşı sırasında, Fransız halkı öyle korkmuştu ki, savunma güçlerine ikmal yollarını kapatarak toplu olarak kaçmaya başladılar. Neticede, Almanlar kolay bir zafer kazanabilmesi mümkün oldu.
Ölmeye Hazır Olun
Lütfen halka söyleyin ki, böyle bir durumda aileleriyle birlikte göçe kalkarak başka bir yerde sığınak aramak hiçbir şekilde tavsiye edilir olmayacak. Zira dehşete düşmüş kalabalık nereye hareket ederse, o bölge nüfusuna büyük zarar verecektir. Halk anlamalı ki, düşman geri çekilmek için geniş arazilere sahipken bizim sulh içinde yaşayıp sığınacağımız az yer var. Bu nedenle, her birimiz bulunduğu yerde kalacak ve düşmanla savaşmak için harekete geçecek ve canını vermeye hazırlıklı olacaktır.
İç Düşman
Keza olağanüstü durumda karaborsacılığa ve istifçiliğe karşı halkı uyarmak katiyen gereklidir. Bunlar normal şartlarda en kötü suçlardandır. Ama bir savaş sırasında büyük ihanet oluşturur ve milleti arkadan hançerlemek demek olurlar. Stokçuluk ve karaborsacılıkla suçlu bir kişi tereddüt edilmeden vurulmaya layık olur. Böyle biri milli felaketten kazanç sağlamaya çalışır ve her ferdin en büyük fedakarlığı yapmaya hazır olması gerektiği kritik durumdan fayda sağlar. Stokçu ve karaborsacı ülkenin iç düşmanıdır ve saldırıyı yenmeden önce ortadan kaldırılacaktır.
Adaletsizlik Sona Ermeli
Ülkenin savunması için aynı derecede önemli diğer bir şey de baskı ve adaletsizliğe karşı tedbirler alma gereğidir. Allah’ın nüfuz ve iktidar bağışladığı hükümet görevlileri, polis memurları ve mahkeme hakimlerine, diktatörce davranış, adaletsizlik ve küstahlığın sona ermeli olduğu söylenmelidir. Bu her türlü şartlarda ayıklanması gereken bir bela olmakla beraber, savaş zamanında yok etmek mecburidir. Baskı savunmamızda bir gedik oluşturur. Düşmanın sızmasına yol açar. Az bir sağduyu sahibi herkes anlayabilir ki, yalnız kişinin bütün haklarının emniyette ve bütün meşru isteklerinin karşılanabileceği yer olduğunu hissettiği zaman o ülkeyi savunma arzusu uyartılabilir. Aksine, geçmişteki acı tecrübeler savunmaya çağrıldığı ülkede haklarının güven altında olmadığını hissettiriyorsa, onun için kalpten çarpışmaya kendini hiç ikna edemez. Böyle bir ülkede, kendisine yalnız canını kurtarmaktan başka el üstünde tutacağı hiçbirşey bırakılmamıştır. Bazen halkın dış saldırganı yukavadaki zalimlerden intikam almak için destekledikleri bile olur. Aslında bir devletin kendisine saygı ve şeref duygusundan yoksun kişi, kendi şahsi arzularını tatmin için düşmana yol açar.
İslam Meskenini Savunma
Her ne kadar, kişinin kendi evini, şerefini, hayatını, malını ve kendi ülkesini kollamak mecburiyetinde olduğu ve onları savunurken ölürse şehit olacağını, ama bunlardan daha gerekli olanın İslam’ı savunma arzusu olduğunu lütfen halka benimsetmeye çalışınız. Bu arzu ne kadar güçlü olursa, savunmamız o kadar güçlü olacak Allah’ın mükafaatına ahirette daha fazla layık olacağız. İnanıyoruz ki, Pakistan gerçekte, birçok asır geçtikten sonra, ilk defa İslam’ı orjinal şekliyle tatbikata koymamıza ve onun eksiksiz bir hayat sistemi olduğunu dünyaya göstermemize imkan tanınan İslam’ın meskenidir. Bu Allah’ın öyle büyük bir lütfudur ki, her neye mal olursa olsun korunması gerekir. Her müslümanın bu Allah’ın paha biçilmez hediyesinin önemini kavrayıp yaptığı hiçbir fedakarlığın onu korumada fazla olmadığını düşünmesini istiyoruz. Hatırlayın! Allah yolunda ve İslam uğrunda ölmek şehadetin en yüce derecesidir. Şu söylediklerimin hepsini kafalarınıza yerleştirip kardeşlerimize olabildiğince iletmenizi de rica ediyorum.
(Kevser (15 günlük) Lahıre 28 Temmuz, 1951)
PAKİSTAN’IN SAVUNMASI - II
(Hint kuvvetlerinin sınırlarımıza yığınağı raporları gelirken, Lahor’da Cemaat-i İslami’nin haftalık taplantılarında Pakistan’ın savunması üzerine Mevlana Mevdudi bir seri konuşma yaptı. Aşağıdaki konuşma 5. 8. 1951’deki toplantıda yapıldı.)
Beyler, savunma ile bağlantılı üç şeyin önemi üzerinde özellikle durmayı isterdim.
1- Yapısal Faaliyetlerin Önemi
Vurgulanması gereken ilk şey, siz ve devlet-inşa faaliyetleriyle meşgul kişiler ülkeyi savunma hevesiniz arasında yapısal çalışmayı gözden kaybetmemeli. Gördüm ki, savaş tehdidi nedeniyle, tüm millet aniden Pakistan’ın savunması fikriyle meşgul hale geldi, her yerdeki halk cihad sloganları dışında hiçbir şeyi işitmeyi arzu etmiyorlar. Cihad zevki ile aşırı yüklü bu atmosferde yeniden şekillendirici ve devlet inşa faaliyetler zamansız ve yersiz sayıldı. Yığınları bir yana bırakın, aydın sınıfının kendisi de bu kritik dönemde savunma tedbirleri dışındaki tüm faaliyetlerin durdurulması görüşündedir. Korkarım, cemaat için çalışanlar da bu aşırı coşkunluğa kapılabilir ve yapıcı gayretlerini gevşetebilirler. Bu nedenle, sizin kanalınızla tüm milleti harp gayretleri konusundaki bu yanlış fikre karşı ikaz etmeyi gerekli bulunuyorum. Bilmeniz gerekir ki, miletler yapıcı çalışmalarla beslenirler ve bir millet için millet yapan faaliyetleri terketmekten daha aptalca birşey işlenemez. Pakistan yeni bir bağımsız millettir ve ilk defa bir savaş tehdidi ile karşılaşmıştır. Bizim gibi tecrübesizler, savaş kaçınılmaz olduğu zaman, savaş gayretleri dışındaki tüm faaliyetleri bırakılmalı diye düşünür. Hayatta kalmayı arzu edenler kadar, gerçekte bütün büyük milletler hiçbir zaman yapıcı gayretlerini savaşla tehdit edildiklerinde ve hatta şiddetli çarpışmalar devam ederken terketmezler. Böyle bir durumda bazı kaynaklar bu gayretlerden savaş endüstrilerine ve savunma önlemlerine kaydırılmalıdır ve fakat topyekün durdurulmamalıdırlar.
Rasulullah’ın (s.a.v.) Medine’deki hayatının son on yılı boyunca, İslam toplumunun devamlı tehlikeye maruz kaldığı gerçeğine İslam tarihi şahitlik eder. Kafirlerin veya karşıtlarının olası bir hücumunu karşılamak için her zaman silahlı kalmak durumundaydılar. Rasulullah (s.a.v.) o seferlerin çoğunu bizzat yönetti. O tehlikelerle dolu ve kararsız yıllarda kendini tüm varlığıyla ahlaki yüceltmede dahil yapıcı gayretlere adadı, sonucunda Rasulullah’ın (s.a.v.) vefatından sonra birkaç yıl içersinde sadece dünyanın büyük bir kısmını fethetmele kalmayıp kendi nüfuzları altına giren çeşitli ülkelerdeki halkları aydınlatan, eğiten ve medenileştiren büyük bir milletin oluşmasını başardı. Rasululah’ın (s.a.v.) bu büyük fatihler, reformcular ve öğretmenler milletini öğretme, eğitme, yüceltme çalışmalarının en büyük bölümü barış değil savaş zamanlarında başarıldı.
Yine, ABD, İngiltere, Almanya ve Sovyetler Birliği gibi modern milletler örneğini alınız. Hiçbiri tehdit veya harp halinden dolayı millet yapan faaliyetlerini bırakmadılar. Keşifler ve icatların çeşitli alanlarındaki, kaydadeğer çalışma, kitap yazma ve basma, yeni, sosyal kalkınma programları kesintisiz devam etti. Düşmanlıklar nedeniyle bu ülkelerdeki hiç kimse millet yapan faaliyetleri bırakmayı savunmadı bile.
Bu nedenle, yapıcı faaliyetlere karşı bu akılsız davranışı benimsememenizi ve başkalarını da vazgeçmeye ikna etmenizi tavsiye edeceğim. Harp gayretlerini herhangi bir şekilde gevşetmenizi kastetmiyorum. Aksine, inancımız, hayatımız, malımız ve şerefimizin bize değeri ile orantılı olarak üzerinde yoğunlaşmanızı isterim. Bununla birlikte zaafımızı giderip, gücümüze güç katmayı hedefleyen o faaliyetlerinde ayrı zamanda devam etmesi üzerinde durmalıyım.
Cemaat çalışanlarını, ülkenin savunması için hazırlıklara kendi paylarına düşeni katmanın yanısıra; cemaat destekleyicilerinin organizasyonu, öğretim enstitüleri ve eğitim merkezlerinin kurulması, sosyal kalkınma ve ahlaki reformlar için programlar tatbiki ve işçi ve yetenekli işçi organizasyonu gibi yapıcı çabalarına devam etmeye çağırıyorum. Bu faaliyetler daha az önemli değil, hiçbir zaman ertelenmemelidir.
2- Silah İkmali
Dikkatinizi çekmek istediğim diğer mühim şey, halka silah temini sorunudur. Ülkenin değişik yörelerinden şikayetler alıyoruz. Savunma organizasyonu silah ve mühimmat ikmali için uygun düzenlemelerle bağlantılı değildir. Gerçekten tatmin edici olmaktan çok uzaklar. Halkın maneviyatı tabii ki çok yüksek ve herhangi bir hürriyet aşığı millet kadar, Pakistan’ın kutsal toprağını savunmaya heveslidir. Ama ülkenin savunmasının aciliyetini vurgulamak için çok çığlık atıldığını, düşmanla savaşmak için hiç silah hazırlığı yapılmadığını şikayet ediyorlar. Ne zaman ben ce cemaatimin işçileri halka hazırlıklı olmaya savunma için kendilerini organize etmeye davete gitsek soruyorlar. “Ülkeyi savunmak için kişi nerede silah bulabilir?” Bu hükümetin kendisinin dikkatini teksif etmesi gereken bir problemdi. Ama hiç önemsemediğine göre, gelin hepimiz tek bir ses olarak, silah ve mühimmatla ilgili hali hazır konunun derhal düzeltilmesini isteyelim. İngiliz idaresi sırasında silah kullanma ve taşıma üzerine konan sınırlandırmaların bu güne kadar meriyette kalmasına izin verilmesine çok yazık. Bu sınırlandırmaların gayesi bizi silahsız koymak ve yabancı tahakkümüne hazırlamaktı. İngilizler tarafından yürürlüğe konan silah kanunu bizi korkak yapmaya yönelik tedbirlerin bir kısmıydı. Bu önlemler bizi öylesine çaresiz ve ödlek yaptı ki, ülkemizden binlerce mil uzak bir yerden gelen tepki görmeden yönetti. Kendi milli hükümetimiz niye aynı kanunun işlemeye devamına izin verdi? Hükümetimiz düşmanı cezbedecek zayıflıkta kalmamızı mı istiyor? Böyle bir kanun hür bir millete yakışır mı? Dünyanın özgür milletlerinden herhangi biri silah taşıma ve kullanmayla ilgili böylesine aşağılayıcı kanuna sahip mi? Örneğin, İngiltere, A.B.D., Fransa, Türkiye gibi ülkelerde silah bulundurma üzerinde herhangi bir sınırlandırma var mı? Sorgulanan kanun yürürlükte kaldığı sürece bir saldırganla gerçekten çarpışabilirmiyiz? Sınırlarımıza bu denli savaş tehlikesi yakınken bu soru son derece ciddi hale gelmiştir. Silah kanunumuz dünyanın diğer özgür milletlerin benzer kanunları ile aynı çizgiye getirmek için derhal düzeltilmelidir, bu ülkede acilen hissediliyor.
Her Pakistanlı erkek ve kadın silahlandırılmalıdır ve ateşli silahlar üzerindeki tüm sınırlandırmalar kaldırılmalıdır. Bu bağlamda takibi gerekli tek şart ateşli silah satın alan her kimsenin ilgili bölgedeki polis istasyonunda kaydettirmesi olmalıdır. Kayıt işlem basit olmalı ve hiçbir ücret tahakkuk ettirilmemelidir. Bu fırsattan faydalanarak hükümeti bu konudaki sorumluluğunun farkına varmaya ve İngilizlerden miras kalan önlemleri kaldırmaya çağırıyorum. Halkı şüpheyle gözlemeyi bırakıp aksine onlara güven duymalıdır. Sadece silah taşıma ve kullanma üzerindeki sınırlandırmaları kaldırmakla kalmamalı, ithal ettiği gibi de ülke içersinde imalatını teşvik etmeli, vatandaşlara en düşük fiyatla satılmasını da mürakabe etmeli.
Sınırsız silah temini ve kullanmanın ülkede kabadayılık ve kan dökmeyi artırma sonucunu vereceği korkusu temelden yoksundur. Bu, İngilizlerin onunla bizi silahsızlandırmaya çalıştığı bir bahaneydi sadece. Dünyanın hiçbir yerinde silah bulundurma ve kullanma hakkı böylesine bir korku doğurdu. Gerçekte, soygunculuk ve kan dökme olayları silah üzerine konan sınırlamalar sonucudur. Silah kanunu aslında yalnızca kanuna itaat eden vatandaşların silahsızlanmasına yardım etti. Kötü kişiler hiçbir zaman silahsız olmadılar. O halde, her vatandaş silah taşıma hakkına sahip olduğunda, canilerin adam öldürme ve zorbalığa yönelmeleri kolay olmayacaktır.
3- Ülke Savunmasında Kadınların Konumu
Bu münasebetle görüşlerimi ifade etmeyi arzuladığım en son ve en önemli sorun kadınlarımızla ilgilidir. Soru bana ülkenin değişik yörelerinden yöneltildi. İslam’ın belirlenmiş sınırları içinde kalarak ülke savunması için hanımların nasıl hazırlanabilir olduğu soruldu. Yine, düşman tarafından esir alınan müslüman bir kadının iffetini muhafazayı gücü yetemediği bir durum doğarsa, böyle bir durumda ne yapmalı? Kendisine tecavüz edilmesi için teslim olmak yerine intihar mı etmeli? Bu bağlamda sorulan bir diğer soru da; eğer herhangi bir zaman müslüman erkeğe kadınlarını ve çocuklarını düşmanın ellerine düşmekten koruyamayacağını hissederse, düşmanla karşılaşmadan önce onları kendi elleriyle öldürmeli mi?
Bu gün müslümanların İslam hakkında ne kadar az bildiğini keşfetmek beni sadece şaşırtmadı üzdü de. Cehaletleri ne kadar içler acısı ki bazıları hatta sevdiklerini düşmanla karşılaşmadan önce kendi elleriyle öldürmeyi bile düşünebiliyorlar. Bu aslında Rajputların geleneğiydi. Aşırı ümitsiz hallerde zehirli bir hap alırlardı; savaş meydanlarına bir boğa gibi çarpışarak ölmek üzere girmeden önce ailelerini öldürmeyi adet edinmişlerdi. Böyle bir adım dinsiz ve vahşi bir millet tarafından kahramanca bir ölüm sayılabilir. Ama müslümanlar böylesine insanlık dışı bir davranış fikrinden uzaklaşacaklar. Kafalarında böyle fikirler bulunduranlara diyorum ki! Kendilerini Allah’a gaziler ve şehitler olarak değil, annelerinin, kızkardeşlerinin, nesillerinin katili olarak takdim etmek istiyorsalar, Allah’a kendi yaptıklarının hesabını vereceklerine göre, eh; bunu kendi rizikoları ile yapabilirler. Düşman elinde çektikleri için karşılık ve Allah yolunda çarpışması için ahirette mükafat alacak kişi, görevini yapmalı ve ahiretle ilgili tüm konuları Allah’a bırakmalı. Kadınlarının ve çocuklarının sahibi kendisi değil Allah’tır. Yaşadığı sürece onları korumak görevidir. Allah, ailesini düşmandan koruyamayan bir kişinin onları kendisinin öldürmesini emretmez.
İffetini tehlikede bulursa, kadın intihar etmesine izin verilebilindiği sorusuna gelince, kısaca cevabım; intihar her durumda cürümdürve hiçbir şekilde tevessül edilmemelidir.
O halde böyle bir çıkmazda kadın ne yapmalı? Bu soru üzerinde uzun süredir düşünmekteydim. Varabildiğim tek cevap: Eğer kadın gerçekten iffetini herşeyden üstün tutuyorsa ve inançsızların tecavüzünden ölüme hazırlanmışsa, böyle bir olasılığa karşı önceden kendisini hazırlıklı bulundurmalıdır. Silah kullanmayı önceden öğrenmeli, tehlikeyle yüzyüze olduğunda devamlı silahlı kalmalı ve düşmanla karşılaştığı zaman esir alınmak yerine o düşmana saldırmalıdır. Böyle bir durumda, nitekim tecavüze uğrama yerine öldürülmesi ihtimali daha çoktur. Böylece bir şehit olarak ölecektir. Her kadını en az bir tabanca veya hançerle silahlandırmaya çalışmalıyız. Tamamen bu nedenledir ki, silah kanununda gerekli değişikliği yapmak zorunludur.
Bununla birlikte, bir kadın kendini savunmak için bütün gayretini sarfetmesine rağmen, düşman eline düşerse ve sonunda tecavüze uğrarsa, bir imansızın şehvetini dindirmek için kendini arzuyla teslim etmemesi şartıyla, günah işlemiş olmayacaktır. Müslümanlar tehdit altında işleyebilecekleri günahların sorumluluğundan Allah tarafından muaf tutulmuşlardır. Aynı şekilde, bir kadın yenilir ve ırzına geçilirse, hiç günah işlememiştir.
Ama bu demek değildir ki, düşman tarafından esir alınan bir kadın bütün hayatı boyunca, kendini esir edenin şehvetini dindirmek için zorla kullanılmaya edilgin olarak izin verecektir. Bu çıkmazdan kurtulmaya bir yol bulmak için hiçbir gayreti boşa harcamaması kendi vazifesidir. Bununla birlikte, kaçması mümkün değilse, düşmanın işgali altındaki her dinsizi öldürmeye daima kararlı olmalı veya öldürmeye aralıksız çabalamalı ta ki, kendisi de öldürülsün ve rezil hayatı nihayet sona ersin. Böyle öldürülen bir kadın şehit olarak ölür.
İslam’ın hükümlerine göre, kafirler tarafından işgal edilmiş bölgede hapsedilen bir İslam devleti vatandaşı, onlara ait herşeyi alabilir, onları öldürebilir, esaret eziyetlerinden kendisini kurtarabilmek için herşeyi yapabilir. Öyleyse, esir edilip bir kafir tarafından ırzına geçilen bir müslüman kadın, kendisi esir tutanın evindeki her yaşayanı öldürme dışında hiçbir şey düşünmemeli, bunu yapabilmek için devamlı bir fırsat kollamalıdır. Bu kafirleri ondan kurtulmaya zorlayacak ve böylece canını alacaklar. Ama bu tehlikeli hamle yöntemi yalnızca iffetlerini her şeyin üstünde tutan hanımlar tarafından alınmalıdır.
Son olarak, hanımlarımıza askeri eğitim verme sorununu ele alıyorum. Bu bağlamda ilk tesbit edilmesi gereken şey; bu soruyu kadınlarımızı “örtü”den kurtarmak için bir bahane gibi mi kullanmak istiyoruz, yoksa barış zamanında hanımların askeri eğitimden geçirilebilecekleri ve savaş sırasında askeri görevler alacakları, İslam’ın belirlediği limitlerle bilmeyi mi içtenlikle arzuluyoruz. Eğer hanımların askeri eğitimi örtü müessesesini kaldırmaya bir niyet olarak önerildiyse, ben de acizane O’nun emirlerini alaya almak ve neticede O’nun gazabına sebep olmak yerine, açıkça Allah’a itaat etmemeniz daha iyidir diye iddia edeceğim. Askeri eğitimle ilgili İslam’ın hükümleri gerçekten öğrenilirse hanımlara böyle bir eğitimi vermek kadar harp sırasında onlara askeri görev de vermektir. Bununla birlikte, bu konuda İslam’ın hükümleri şartlarla değişir. Hanımları eğitmek için yalnız yaşlı ve tecrübeli erkeklere görev vermeye dikkat edilmelidir.
Keza eğitim verilen yer halka açık olmamalıdır. Hanım stajyerler eğitim gayesiyle gereğinden fazla örtülerini kaldırmamaya dikkat etmeli. Elbiseleri sade olmalı, erkeklerin dikkatini çekecek herhangi birşey, makyaj ve süslenmeden kaçınmalılar. Yetiştiricileriyle laubali olmamalı, alçak gönüllü ve iffetli hanımlar gibi davranmalılar. Harp patladığı zaman, evlerinin dört duvarında dışarı çıkar, örtülerini çıkarır, harple ilgili gerekli bütün işleri yaparlar. Harp görevlerini yaparken bile, basit elbise giymeli ve vücutlarını uygun şekilde örtmeliler. Tabii ki elleri ve yüzleri hariç. Terbiyeli, alçak gönüllü olmalı, gerekenden fazla erkeklerle temastan uzak durmalıdırlar. Düşmanlıklar bitince, İslam’ın emrettiği gibi normal (örtü)lü durumlarına dönmelidirler. Olağanüstü durumun gerektirdiği kısmı iptalin sonucunda (örtü)nün tamamen terkine karşı uyanık kalmalıyız.
(15 günlük Kevser, Lahor, 13 Ağustos, 1951)
HADİS VE SÜNNET’İN ÖNEMİ
(15 Mayıs 1955’de Lahor, Bereket Ali Muhammed’in Salonunda yapılan konuşma.)
Hadis ve Sünnet Arasıdaki Fark
Bu ülkede uzun bir zamandır hadis ve sünnet hakkında yanlış anlaşılma meydana getirilmesi talihsiz bir durumdur. Hükümet görevlileri özellikle, yüksek mevkilerdekileri, onun kurbanı olmuşlardır. Bu nedenle, sorunun bazı ana görüşlerini izah etmek gereklidir. Başlıca, ikisi arasındaki farkın cahili oldukları için, halk hadis ve sünnet hakkında yanlış bir anlamanın kurbanı olmuşlardır.
Sünnet, Rasulullah’ın (s.a.v.) izleyenleri arasında tatbik ettiği kendi pratiğidir. Tersine, hadis, Rasululah’ın (s.a.v.) ne yaptığı ve bize ne yapmamızı emrettiği bilgisini derlediğimiz gelenekler anlamına gelir.
Böylece, Rasulullah’ın (s.a.v.) tüm hayat yolu sünnettir. Ahlak, kültür, ibadet, muamelat dahil hayatın çeşitli safhalarıyla ilgili tüm öğretilerine uygulanır. Diğer yandan hadis, sayılı şeylere atıf yapar. Hadis bilgisi anlamına gelebilir. Tek bir hadis olduğu kadar hadis yığını anlamına da gelebilir. Yine, çeşitli hadis kolleksiyonlarına da uygulanır.
Şurası açıktır ki, bütün hadislerde emredilen aynı olamaz ve doğru düşünen hiç kimse, hadis kaydının tamamını sünnet olarak kabulünü isteyemez.
Hadis Araştırması
Rasulullah’ın (s.a.v.) hadislerini değerlendirmede sistematik bir metod vardır. Her hadis muhtevasını kaynağı Kur’an’a uygunluğu ve topyekün İslami sistemle uyarlığı soruşturularak inceden inceye tahkik edilir. Bu ölçülerle herkes hadisleri muhakeme etmeye serbesttir, atalarımız bu görevi yaparken çok gayret sarfettiler. Hadis araştırmalarını yürütmek için çeşitli bilim dalları teşkil ettiler. Ama hiç kimse buluşlarını diğerlerine empoze etme hakkına sahip değildir. Herkesin onları tahkik etmeye ve değerlendirmeye bulduğu sonuçların lehinde ortaya sürdüğü iddialarının sağlam olması şartıyla diğerlerinden ayrılmaya hakkı vardır. Hiçbir hadis alimi bütün hadis mecmuaları olduğu kadar muhtevalarının da başabaş dikkate alınmasını iddia etmemiştir. Hadis uzmanları ve talebeleri, bunu ne geçmişte istediler ne de bugün hiç kimse ister.
Hadis Konumundaki Farklar
Şu ana kadar mutabıkız. Bir gurup halk tüm hadis kayıtlarını reddetmeyi savunduğunda, diğer bir gurup ise sünneti öğrenmenin mühim vasıtaları hadislerdir ve sünnet İslam hukukunun en önemli kaynağı olduğundan hadis ihmal edilemez. İddiasına tutunursa ihtilaf doğar. Bu Peygamberin ashabının çağından Peygamber sonrası dönemden beri hadisin bilinen konumu olmuştur. Sünnet bilgisini öğrenmek için hadise atıf yapmak gerekli görülmüştür.
Hadisin geçerliliğini, bir defa reddettiğiniz zaman, tabii olarak kendisine karşı olmanız gereken sünnettir. Sünnete inancınız olduğu sürece sonuncudan vazgeçmezsiniz. Eğer birisi hadisin geçerliliğini kabul etmediğini ama sünnete itirazsız inandığını söylüyorsa ya deli olmalıdır ya da halkı kasten kandıran kurnaz bir heriftir.
Sünnet İslam Hukukunun Bir Kaynağı mıdır?
Sünnete inançlarını ikrar ederken, hadisi terkeden ve reddedenler, birincisini bırakmanın mümkün olmadığını görürler. Bunun neticesinde Peygamberin pratiğini hesaba katmadan, dinin hiçbir kavramının tamam olamıyacağının farkında olmaksızın sünneti hukukun kaynağı olarak tanımayı reddederler. Sırf bir kitabın hiçbir zaman dünyada herhangi bir devrime sebep olduğunu veya yeni bir medeniyeti doğurduğunu söyleyebilirmiydiniz? Devrimler daima insan çabasının sonucudur. Kitaplar sadece gayrete vesile olurlar. İnsan önderliğinin yerini alamazlar.
Allah, elçilerinden bazılarını, kitap olmaksızın gönderdi ama, hiçbir zaman hiçbir kitabı elçisiz vahyetmedi.
Peygamber, liderliğinin olağanüstü nitelikleriyle, mesajını hayat tarzı olarak benimseyen bir grup oluşturur ve bu hayat tarzından yayılan kültürü dünyaya dağıtır. Sadece kitap okuyarak hiçbir yeni medeniyet meydana çıkarılabilir, yayılabilir mi? Kutsal bir kitapla gönderilen Allah’ın elçisi hayatın her safhasında izleyenlerini, ilahi vahyin pratiğe geçirilmesi olan kişilik ve davranışıyla güzeldir. Örneği ile Allah’ın arzusunun ne olduğu, ne tür bir fert ve devletten oluşturulmasından hoşlandığını dünyaya gösterir.
Peygamber’e Gereksinim
Kutsal kitabın kendilerini yönlendirmede yeterli olduğu ve hayatın ilahi tasarımında sünnetin yeri olmadığı fikrini destekleyenler kutsal kitap kendilerine rehberlik için kafi olduğuna göre, Allah’a bir Peygamber göndererek anlamsız davranmakla ima yoluyla suçluyorlar.
Bu tür kişiler iddialarını daha da ileri götürerek, Rasulullah’ın (s.a.v.) günlerinde şartlar onun izini takibi gerektirirken, bugün herşeyin tamamen farklı olduğu ve bu nedenle onun örneğini takibin gerekli olmadığını savunabilirler. Bu iddia anlamsız olacaktır. Eğer Peygamberin rehberliği bugün istenmiyorsa, kendi günlerinde de lüzumsuz olacaktı. Aslında Peygamberin örneğini takibe ihtiyaç, bugün o günden daha fazla acildir. Kur’an vahyedildiğinde, arapça Arapların diliydi ve Kur’an’ı kolayca anlayabilirlerdi. Hatta bir Bedevi bile anlamını fazla zorlanmadan kapabilirdi. Ama bugün kutsal kitabı anlamaya çalışırken, bir lugata başvurmadan edemezsiniz. Bu tür bir teşebbüs yanlış yorumlama tehlikesiyle doludur.
İslam’ın Mükemmelliyeti
Ne acıdır ki, uyumsuzlar İslam’ın iftiharı olan ve onlar kanalıyla dünyanın diğer dinlerine üstün gelen öz şeyini ortadan kaldırmayı arzu ediyorlar. Diğer hiçbir Peygamberin, Muhammed (s.a.v.) Peygamberinki kadar, üstün bir dikkat ve güvenilirlikle biyografik unsuları toplanmamıştır. Mesela, İsa’nın (a.s.) hayatını alınız, sadece üç yılı kayıtlıdır o yazarları bilinmeyen İncil kitaplarında. Ne kadar güvenilir olabileceklerine pekala karar verebilirsiniz. Bu kıyasen Peygamberimizin biyografik unsurları en ufak detaylarına kadar büyük dikkat ve güvenilirlikle toplanmıştır. Bu güvenilir biyografi hazinesi bize büyük bir nimettir.
Hayatının unsurları muhafaza edilmemiş olsaydı. Dünyaya İslam’ın öğretilerini sunmamız mümkün olmayacaktı.
İspat Olarak Hadis
Uyumsuzların (non-conformists) hadise karşı öne sürdükleri iddia; eğer hadisler doğruysa, yalnız bir tarih olarak muamele görmeliler, daha fazla değil. Ama bu iddia aldatıcıdır. Peygamberin hayatının unsurları ile Napolyon gibi tarihi bir şahsiyetinkini ayırtetmeyi başaramıyorlar.
Eğer hadisler, tarih açısından doğru ve güvenilir; Peygamberin hayatına şahitlik ediyorlarsa, tüm müslümanlara ulaşmalıdır. Hiç bir hesapça ihmal edilemezler. Özel bir konuyla ilgili olarak belirli bir şekilde davrandı veya belirli kelimeleri Peygamberin söylediği kesinleştiği zaman, müslümanların onun ayak izlerini takipten ve bizi her devirde bağlayıcı olan emrine itaattan başka seçenekleri yoktur.
Diğer yandan hadisler, tarihi açıdan yanlış ve güvenilmez iseler, geçmişin kaydı olarak bile değersizdirler. Değersizdirler ve ortadan kaldırılmaları gerekir.
Sünnetin Kanuni Değeri
Kur’an’ın kendisi Peygamberin söz ve fillerinin kanun olduğunu apaçık belirtir. Kur’an’ın sayıl yerlerinde Peygamber tarafından verilen direktiflerin kanun olarak kabulü vardır. Kur’an tarafından, onları yeniden yürürlüğe koymak gerekli sayılmamıştır.
Örneğin Cuma namazlarını alınız, Peygamber onu farz bir görev olarak ilan etti ve kendisi Cuma cemaatine imam oldu. Sonradan “Cuma” suresi vahyedilerek Peygamberin ilanı bu sure içinde ayetlerden biri olarak yürürlüğe kondu. Peygamber Cuma namazını kaldırırken bazı kişiler dünyevi şeyler için ve kendilerine faydalı olmadığından onu terkettiler denir.
Bu demektir ki, “Cuma” suresinin vahyinden önce Rasulullah (s.a.v.) Cuma namazlarını kılmalarını bir ana görev olarak emretmişti ve Kur’an tanınan bir gerçek olarak kabul etmişti. Böylece o sadece Rasulullah’ın (s.a.v.) emriyle bir kanun oldu.
Merkezi Otorite
Uyumsuzlar, merkezi otorite doktrinini savunuyorlar. Onlara göre Rasulullah (s.a.v.) kendi zamanında merkezi otoriteydi ve çağdaşı olan bütün müslümanlar için komutası bağlayıcıydı. Aynı şekide, bugünün müslümanları halihazır çağın merkezi otoritesinin direktiflerine itaat etmelidir. Diğer bir ifadeyle, günün merkezi otoritesine itaat etmeyen müslümanlıktan çıkar. Bundan daha yanıltıcı şey olamaz. İşin aslı, yalnız Peygamber tüm zamanlar için nihai otorite makamını işgal eder. Gücünün kesinleşmiş merkezi otoritesinin direktiflerini dinlemeyenler veya böyle bir otoriteyi reddedenler, en fazla isyancı olarak muamele görebilirler. Ama bu “Merkezi Otorite” algılaması esasına göre onu Peygamberin kendi seviyesine yüceltirsiniz.
Tam Şaşkınlık
Eğer Kur’an’ın tefsirinde hadis ve sünneti son merci olarak tanımazsanız, tam karışıklık olacak ve herhangi bir problem üzerinde iki müslüman mutabık kalmayacaklar. Çünkü tercih ölçüsü olmayan sayısız tefsirler olacak. Diğer yandan, sünnete doğru yeri verilirse, farklılıkları çözmek için referans merkezi gibi görev yapacak. Eğer her tom, Dick, ve Harry Kur’an ayetlerini kendi bulgularının ışığında izaha çalışır. Sünnet esasına göre, hçbir tefsiri kabul etmeyi reddederse, İslam sisteminde yaşanan hayatın hemen her işinde büyük farklılıklar doğacaktır.
Uyumsuzlar, nerede herhangi bir ihtilaf doğarsa, konu merkezi otoriteye götürülmelidir diyorlar. Diğer bir ifadeyle, karar verme hakkını millete değil merkezi otoriteye veriyorlar. Böylece müslümanlar ifade ve araştırma özgürlüğünden yoksun bırakılacaklar. Böyle bir merkezi otorite kavramı en kötü tipten diktatörlüğe yol açacaktır. Karar bir istişari kurulun tasdikine tabi olsa bile, en üst konumun Peygamberin kendisine ayırtılmış olduğunu farzeder. Peygamberin her kararı halkı bağlayıcıdır ve inkari küfür demektir. Merkezi otorite doktrini kanun gibi kabullenilirse, sünnet İslam’dan çıkarılacak ve müslümanlar yavaş yavaş İslam’ın kendisine inanmaktan vazgeçecekler.
Mesela, zekat gerekli bir dini görev olarak ödenir. Vergi olarak tatbik edilirse, hiç kimse ana görev olarak aynı önemi vermeyecek ve bu, İslam’ın kendisini kırk-elli yıl içersinde yavaş yavaş yıkmaya sebep olacak.
Atalarımız Yanılmışmıydılar?
Kişi, uyumsuzların (non Corformist) sünnet karşısındaki konumlarını kabul ederse, tüm tarihimizi benimsememiz gerekecektir. İslam tarihinde sünneti kanun kaynağı olarak kabulden kaçınan tek bir kişi bulmayacaksınız. Tabii ki, hadis konusunda alimler arasında görüş farkları vardı. Ama hiçkimse bütün müslümanları bağlayan Peygamberin ispatlanmış pratiğine hiçbir zaman meydan okumadı.
Yukardaki konumu tanımak, tüm tarihimizle, geleneğimizle ve bütün paha biçilmez bilgi ve araştırma hazinemizle irtibatımızı kesmek anlamına gelecekti. Sonuçta iftihar edeceği tarihi ve gelenekleri olmayan önemsiz bir millete dönüşeceğiz.
Dünyanın tüm milletleri kendi geleneklerini yüce tutuyor ve hiçbir şeyden kaçınmaksızın muhafazaya çabalıyorlar. Ama aramızdaki uyumsuzlar, atalarımızın ve Kur’an’ı anlayan ne de hayat planımızda yerli yerine sünneti oturtma kabiliyetinde, kendileri sapıtmış başkalarını da sapıttırmış bir yanılmış aptallar güruhundan ibaret olduklarını söylüyorlar.
Uyumsuzların Yazdıkları Yorumlar
Uyumsuzlar tarafından yazılan kutsal Kur’an’la ilgili yorumları okudum. Kelimelerin vezni ve ibarelerin önemi konusunda hiçbir şey bilmeyen ve şairin beyitlerini lugütların yardımıyla izaha çalışan kişilerin Galib’in şiirlerini yorumları kadar değersizdirler. Uyumsuların yorumları katiyen arap dilinin mizacına yabancıdır. Yönetim, kendi saçmalarına hasbelkader uyan anlamları bulmak için lugüt karıştırmaktır. Bu yorumlarla bir Arap rastlasa, uyumsuz şarlatanların dilini ne denli yanlış kullandığına kahrolurdu. Onların yanıltıcı ve gülünç yorumları sonucunda ana dini kavramlar kökten değişimlere uğradı. Allah’ın Birliği, Peygamberlik, İman, İslam, ahiret hayatı vs. gibi ana terimlerin anlamları, asıl anlamlarından tamamen farklı şeyler anlamına gelmeye başladılar. Örneğin “Salat” kelimesini geçen onüç asır boyunca hiç kimsenin hiç düşünmediği bir anlamda izah ediyorlar. İslam’ın ana terminolojisindeki bu serbestiyet sık sık uyumsuzların kendi aralarında büyük farklılıklara sebep oluyor, sonuç olarak onların her grubu farklı kelimeleri doğru olarak tefsir ediyorlar.
O gruplardan bir kişinin Muhammed’in Peygamberleğini tanımadan da müslüman olabileceğine ve Allah’ın mağfiretine aynı şekide hakkı olduğuna kadar işi götürdüler.
Allah bizi böyle anlamsız sözlerden korusun.
İÇİNDEKİLER
İngilizce Baskının Önsözü
Cemaat-ı İslami’nin Kuruluşu Münasebetiyle
Bizim ve Diğer Cemiyetlerin Arasındaki
Kendine Özgün Fark
Neden Cemaat-ı İslami İsmi
Sakınılması Gereken Tuzaklar
Çalışmanın Faaliyet Alanı
Toplanmanın Sebebi
Cemiyet Oluştu
Cemaat’ın İlk Oturumundan Sonra Yapılan
İlk Konuşma
Toplum Hayatının İslami Esasları
Cemaat Toplantılarının Önemi ve Tabiatı
Cemaat Toplantılarına Katılmanın Önemi
Atıl Üyeler
Sapmalar
Yozlaşma Sebebi ve İlgisizlik
Hakkı Öğüt Bir İmtihandır
Aranan Nitelikler
Ortak Değerler
Reddetmenin Gerekleri
Hazırlık Görevi
Pakistan Yahudi Devletine Karşı
Şekilci ve Gerçek İslam’ın Farklılığı
Tonk’da Hanımlara Hitap
N. W. F. P.’deki Referandum Hakkında
Lahor’da Bir Hanımlar Toplantısında
Yapılan Konuşma
İslam Dünyası
Hanımların Görevi Çözüm Gerektiren Bir Sorun
Beklenen Zor Zamanlar
Hükümet ve Kamuoyu
İslam Siyasi Konumunda Kadının Hakları
Batı ve İslam Kültürleri Arasındaki Fark
Tümüyle İslam Veya Batılılaşma
Bağımsızlıktan Sonra İlk Bayram Münasebetiyle
Verilen Mesaj
Feodalizm Konusunda İslam Hukuku
Hukuki Olan ve Olmayan Jağirler-Büyük Araziler
Halihazır Zalim Feodalizm Sistemi
Sınıf Çatışması ve Komünizm
Cemaatın Gelecekle İlgili Programı
Lahor - Delhi Kapısı Dışında Yapılan Konuşma
Düşünce Birliği ve İdeal Toplum
Sünnete Karşı Bid’at
Batının Egemenliği ve Yeni Gurup Bid’atçıların
Ortaya Çıkışı
Yeni Bid’atçıların İki Cinsi
Mürtedler
Yönetenler
Taksimden Önceki Durum
Münafıklar
1947 İhtilali’nden Sonra
İslami Nizam İçin İstek
Hedefler Kararnamesinin Anayasal Yönü
Hedefler Kararnamesinin Pratik Yönü
Halkı Çaresiz Bırakan Tedbirler
Demokrasi Gereği
Seçilecek Uygun Kişi
Kabadayılıkla Mücadele Yöntemleri
Ekonomik Sorunlara İslami Çözüm
Feodalizm Sorunu
Emek
Ahlak ve Kişilik
Çatışmaya Karışmak Kaçınılmaz
İslam’ın Gençliğe Mesajı
Allah’a Kulluğun Anlamı
İslam’ın Bakış Açısı
Gençliğe Küçük Bir Öğüt
Bir Cuma Hutbesi
Bid’ata Karşı Sünnet
İlahi Kanunu Çiğneyen
Münafıklar Tanımlandı
İslam Edebiyatı Nedir?
Edebiyat Türleri
Sağlıklı Edebiyat
İslami Edebiyat
Şiir
Roman
Gazetecilik
Hitabet
Gayri İslami Hatibe Karşı İslami Hatip
İslami Hatip
Tercüme
Genç Nesle Çağrı
Kadınlara Göre İslam’ın Durumu
Kadınlar ve Seçim
Sorular ve Cevaplar
Anayasal Önerilerin Bir Eleştirisi
Anayasanın Önemi
Hatalı Bir Anayasanın Yapacağı Zarar
Hürriyetin Anlamı
Taksim ve Öncesi Valtler
Pakistan’ın Kurulmasından Sonra
Hedefler Kararnamesi
İslami Hükümet Nedir?
İslami Hükümetin Ana Prensipleri
İlk Prensip
İkinci Prensip
Üçüncü Prensip
Dördüncü Prensip
Beşinci Prensip
Altıncı Prensip
Anayasal Tasarılar
Önleyici Tutuklama
Başkanın Ayrıcalıkları
Boşluklar
Seçkin Alimler Komitesi
Demokrasi Adına Bir Saçmalık
Çift Meclisli Yasama
Başkanın Seçimi
Başkanın Doğaüstü Güçleri
Tadilattaki Zor İşlem
Kurucu Meclis Aslında Nedir?
Bazı Sorular ve Cevapları
Keşmir Hakkında Tutum
Pakistan’ın İslami Karekteri
Medeni Haklar Altında
Ekonominin İslami Felsefesinin İlkeleri
Bazı Gerekli Açıklamalar
Ekonomik Felsefenin Standartları
İlk Prensip
İkinci Prensip
Üçüncü Prensip
Dördüncü Prensip
Beşinci Prensip
Altıncı Prensip
Yedinci Prensip
Sekizinci Prensip
Pakistan’ın Savunması I
Manevi Güç - En önemli Silah
İslam ve İslam Dışı Moral Kavramları
Allah’a Güvenmenin Doğru Yolu
Maneviyatın Muhafazası İçin Tedbirler
Laf Değil İş
Ecel Önceden Belirlidir
Kaçışın Ciddi Sonuçları
Ölmeye Hazır Olun
İç Düşman
Adaletsizlik Sona Ermeli
İslam Meskenini Savunma
Pakistan’ın Savunması II
Yapısal Faaliyetlerin Önemi
Silah İkmali
Ülke Savunmasında Kadınların Konumu
Hadis ve Sünnetin Önemi
Hadis ve Sünnet Arasındaki Fark
Hadis Araştırması
Hadis Konumundaki Farklar
Sünnet İslam Hukukunun Bir Kaynağıdır
Peygambere Gereksinim
İslam’ın Mükemmelliyeti
İspat Olarak Hadis
İspatın Kanuni Değeri
Merkezi Otorite
Tam Şaşkınlık
Atalarımız Yanılmışmıydılar
Uyumsuzların Yazdıkları Yorumlar
İslami Okul Okulların En Önemlisi