Kulliyatlar - 09Islanladogru - Mevdudi
MEVDUDİ
İSLAMIN
ANLAŞILMASINA DOĞRU
İSLAMIN MANASI
Her din, ya kurucusunun, yahutta hangi millet, hangi cemiyet içinde zuhur etmiş ise o milletin, o cemiyetin adıyla anılır. Mesela Hristiyanlık, adını Hazreti İsa isminin Hristiyanca karşılığı olan Hristos’tan; Budizm, kurucusu Gotoma Buda’dan; Zerdüşt dini, kurucusu Zerdüşt’ten; Yudaizm “yani Yahudilik”, adını dinin ilk zuhur ettiği yerdeki kabilenin adı olan Yuda’dan almışlardır. Ancak İslamiyet müstesna olmak üzere; diğer dinlerde vaziyet hep aynıdır. İslam dini ise muayyen şahıs ve cemiyetlere bu şekilde imtiyaz tanımaması dolayısiyle, emsalsiz üstünlüğün derecesine varmış bulunmaktadır. “İslam” kelimesi muayyen şahıs, cemiyet veya memleketin malı olmadığından -bu gibi şeylerle münasebet ifade etmez. Ne beşeri zihniyetin mahsulüdür; ne de belirli bir cemiyete mal edilebilir. Beynelmilel bir din olup, gayesi İslamın hal ve hususiyetlerini insanda meydana getirmektir.
Maamafih “islam” vasfi bir ünvandır. Bu vasfa sahip olan herkes; hangi ırka, hangi cemiyete, hangi içtimai zümreye mensup olursa olsun müslüman sayılır. Kur’an-ı Kerim’e göre: Her devirde ve her türlü halk arasında bu vasfa sahip salih insanlar bulunagelmiştir. -Onların hepsi müslüman idiler ve müslümandırlar.-
Bu hal kendiliğinden bizlere şu suali getirir: İslam ne demektir? Müslüman neye derler?
İSLAM NE DEMEKTİR?
“İslam” Arapça bir kelime olup boyun eğme ve itaati ifade eder. Allahu Teala’ya boyun eğme ve itaata müstenit din olmasından dinimize islam dini denilmektedir.
Herkesin görebileceği gibi, içinde yaşamakta olduğumuz alem bir nizama tabi bulunmaktadır. Kainatın her uzvu arasında kanun ve nizam mevcuttur. Fevkalade tarzda yürürlükte olan muhteşem plan içinde her şeye ayrı yer tahsis edilmiştir. Güneş, ay, yıldızlar ve gökyüzündeki her şey mükellef sistem içinde birbirine örgülü vaziyettedir. Değiştirilmesi mümkün olmayan bir kanuna tabi olurlar ve Allahu Teala’nın onlar için takdir buyurduğu yoldan en ufak inhiraf gösterilen rotada titizlikle seyreder. Fırıldak gibi dönen ufacık elektron zerreciklerinden nebula’ya kadar her şey aynı şekilde, kendilerine mahsus kanunlara tabi olurlar. Madde, enerji ve hayat hep onlarla alakalı kanunlara itaat gösterirler ve büyümeleri, yer değiştirmeleri, yaşamaları ve ölmeleri bu kanunlara göre olur. Beşeri alemde dahi, tabii kanunlar oldukça aşikar bir vaziyettedir. İnsanın doğuşu, büyümesi ve hayat bir takım biyolojik esaslara göre ayarlanır. İnsan tabiattan geçimini, değiştirilmesi mümkün olmayan kaidelere göre, temin eder. En ufak nesiçten kalbe, dimağa kadar vücudun her organı, her biri için hazırlanmış tertipleregöre idare edilirler. Kısacası alemimiz kanun ve nizam alemidir; içindeki her şey evvelce hazırlanmış yolda seyreder. Kainatı ihata eden en ufak toz zerresinden, gökyüzündeki samanyoluna kadar her şeyi idare eden bu kudretli, cihanşümul nizam; Kainatın Yaratıcısı ve idare edicisi olan Allah’ı Teala’nın kanun ve nizamıdır. Bütünüyle mahlukatın bu kanuna itaat etmesiyledir ki, bütün kainat tam manasiyle İslam dinini takip etmektedir. Çünkü İslam, kainatın sahibi olan Allahı Teala’ya itaat ve teslimiyetten başka bir şey değildir. Böylece güneş, ay ve gökteki her şey müslümandır. Hava, su, hararet, taşlar, ağaçlar ve hayvanat için de, aynı şey varittir. Cenabı Hak’ka, kanunlarına boyun eğmek suretiyle itaatta bulunan, kainattaki her şey müslümandır. Hatta Alahı Teala’ya inanmayı reddeden ve Allah’tan başkasına tapan kimse bile cismani varlığı bakımından müslüman olmak zorundadır. Çünkü cenin devresinden, ölümünü müteakip cesedi parçalanıp toz haline gelinceye kadar geçen bütün hayatı ile, adele dokusu ve vücudunun her uzvu, Allahu Teala’nın takdiri olan seyri takip eder. Hatta cehaleti hasebiyle Allah’ı inkar eden dili bile fıtrat bakımından müslümandır. Allah’tan gayrisine ahlaksızca boyun eğen kafası da doğuştan müslümandır. Hakiki bilgiden mahrum olmasından, Allah’tan başka tanrıların içinde sevgi ve huşu beslediği kalbi de sezgi bakımından müslümandır. Bunların hepsi ilahi nizama bağlıdır; iş ve hareketleri ancak o kanunun hükümlerince idare olunur.
Kısacası, insan ve kainatın durumu budur. Şimdi meseleyi başka görüş zaviyesinden ele alalım. İnsanoğlu hayatında ve ef’alinde iki safha, iki ayrı alem olmak üzere yaratılmıştır. Birincisi, kendini tamamiyle İlahi nizam içinde bulduğu alemdir. Ondan bir nebze olsun kımıldanamaz; bir adım uzaklaşılamaz. Hiç bir şekil ve tarzda ondan kaçınamaz. Yani diğer mahlukat gibi tabii kanunların, tamamiyle hükmü altında olup onu takip durumundadır. Fakat ef’ali ile alakalı bir alem daha vardır. İnsanoğluna fikir ve idrak bahşedilmiştir. Düşünce ve muhakeme, kabul veya reddetme, benimseme veya benimsememe kudretine sahiptir. Seçtiği hayat tarzında, herhangi bir yolu benimsemede hürdür; istediği itikadı kabul edebilir; herhangi bir hayat tarzını benimseyebilir; ve beğendiği herhangi bir ideolojiye göre hayatını ayarlayabilir; ve beğendiği herhangi bir hayat tarzını benimseyebilir; kendi tarz ve hareketini hazırlayabilir. Ona serbest irade verilmiştir. Kendine, hareket rotası çizmeye muktedirdir. Bu ikinci safhada ona, diğer mahlukat hilafına, düşünce, seçme ve hareket serbestisi verilmiştir.
Bu iki safhadan her ikisi de insan hayatında apaçık ve beraberce bulunur.
Birinci safhada insanoğlu diğer bütün mahlukat gibi doğuştan müslümandır. Allahu Teala’nın emirlerine daima itaat eder ve böyle kalmak durumundadır. İkinci safhada ise müslüman olmak veya reddetmek hususunda hürdür; tercih yapabilme serbestisine sahiptir. Bu serbestinin kullanılması neticesi, insanoğlu, müslümanlar ve münkirler diye iki ayrı gruba ayrılır. Yaratıcısını kabul etmek, O’nu mutlak sahibi olarak tanımak; kanun ve emirlerine samimiyetle, can ve gönülden boyun eğmek; Allah tarafından içtimai ve ferdi hayat için insana tebliğ buyurulun prensipleri takip etmek yolunu tercih eden kimse, bu suretle, tam müslüman olur. Yani kendisine fark gözetme serbestisi bahşedilmiş olan fikir sahasında Allahu Teala’ya, bile bile itaata karar vermesiyle, İslam’daki tekamüle erişmiş olur. Artık bütün hayatı Allahu Teala’ya boyun eğer hale gelmiş ve şahsiyetindeki muvazenesizlik bertaraf edilmiştir. O şimdi tam bir İslamiyettir.
Şimdiye kadar gayri şeri tarzda itaat ettiğine, şimdi bile teslim olmaktadır. Şimdiye kadar elinde olmadan itaat etmekte olduğu sahibine, şimdi ise isteye isteye bağlanmış bulunmaktadır.
Şimdiki bilgisi mutlak bilgidir. Çünkü ona öğrenmek ve öğretmek kudretini bahşeden mutlak varlığı bilmektedir. Muhakeme ve idraki denk teraziye yerleştirilmiş vaziyettedir. Çünkü ona, düşünce ve muhakeme kabiliyeti bahşeden varlığa, doğru yolu görerek itaata karar vermiş bulunuyor. Dili de keza Hak’ka kavuşmuştur. Çünkü ona konuşma kaabiliyetini veren sahibini kabul ederek itiraf etmektedir. Artık onun bütün varlığı hakikatın vücut bulmuş bir halidir. Çünkü, iradi ve gayri iradi olarak bütün hayat alemlerinde kainatın sahibi, tek ve aynı olan Allah-u Teala’nın kanunlarına itaat etmektedir. Bütünüyle kainatın tapmakta olduğuna taptığından, artık o, kainatla sulh ve barış halindedir. Böylece bu ihsan Allahu Teala’nın dünyadaki temsilcisidir. Bütün dünya onun içindir; o ise Allah için...
KÜFRÜN MAHİYETİ
Yukarıda tarif edilen insan tipine karşılık; doğuştan müslüman bulunmasına ve gayri iradi olarak bütün hayatı müddetince bu şekilde kalmış olmasına rağmen sahibi ve yaratıcısı Allah-u Teala’yı tanımak üzere muhakeme, idrak ve sezgi kabiliyetlerini kulanmayan başka tip bir insan vardır. Böyle kimse münkir veya kafir olur.
Küfür “Örtmek”, “Gizlemek” manasına gelir. Nefsinde fıtraten mevcut olan ve ruhta muhafaza edilen bir şeyi saklamış olması dolayısıyla Allah’ı inkar eden kimseye kafir denir. -Zira nefis, insiyaki olarak- “İslam” ile meşbudur. Bütün vücudu, asabı ve saçının her teli o insiyaka tabi olur. Canlı ve cansız varlığın her biri ve her parçası İslama göre hareket eder ve kendine tahsis edilmiş vazifeyi yerine getirir. Fakat bu tip adamın görüşü bulanık hal almış; idrakı sisle kaplanmış ve meydanda olan şeyleri göremez olmuştur. Kendi nefsi gözlerinden saklı kalmış olup, o nefsi tamamiyle idrakten mahrum olarak hareket etmekte ve düşünmektedir. Zulmet içinde körü körüne araştırma yolundadır. Böylesi küfür mahiyetindedir.
Küfür bir nevi cehalet; hem de tam manasıyle cehalettir. Kainatın sahibi ve kurucusu olan Allah-u Teala’yı bilememekten daha büyük cehalet hiç olur mu? Bir kimse tabiatın geniş manzarasını; ara vermeden işleyen harika mekanizmayı; kainatın her köşe ve bucağında kendini gösteren; şahane modeli müşahede eder. Bu geniş teşkilatı müşahede etmesine rağmen onu meydana getiren ve idare edenin kim olduğunu bilmez. En mükemmel surette işleyen ve şayanı gayret bir organizma olan kendi vücuduna bakar. Akibetini ve vücutla hazırlar. Fakat bu varlığı meydana getiren kudret; kalsiyum, sodyum ve saire gibi cansız maddelerden eşsiz hayat yaratanın kim olduğunu anlayamaz. Kainattaki kusursuz plana şahit olur. Fakat o planı hazırlayanı göremez. İşlemesindeki ahenk ve letafeti görür. Fakat yaradanını asla. Tabiatın akla hayret veren modelini müşahede eder, fakat o modeli çizeni bilemez. Kainatın içinde olup, kendi çevresinde bulunan her türlü ilim ve hikmet, riyaziye, mühendislik, plan ve hizmetle alakalı hünerlerin tezahürlerini müşahede eder. Fakat bu uçsuz bucaksız kainatı halkeden varlığa karşı gözlerini yummaktadır. Bu muazzam ve manalı hakikate karşı gözlerini yuman kimsenin hakiki bilgi görüşüne yaklaşmasına imkan var mıdır? Böyle bir kimseye hakikat ve bilgi manzarası açık kalabilir mi? O hakikatin izine bulamıyacaktır. Doğru yol onun için kapalı kalacaktır. Fen ve sanattaki gayretleri ne olursa olsun, hakikat ve bilgi ışığı ona asla ulaşamayacaktır. O karanlıkta yürüyecek ve cehalet kasvetinin içinde yuvarlanacaktır.
Yalnız bu kadar değil:Küfür aynı zamanda zulüm, hem de zulümlerin en fecisidir. Zulüm ise, her türlü kuvvet ve kudretin gaddarca ve adaletsiz şekilde kullanılmasıdır. Eğer herhangi bir şeyi adaletsiz şekilde, kendi varlığına, hakiki iradesine ve fıtri kabiliyetine karşı zorlarsanız; o iş baştan başa zulüm olur.
Yaratıcısı olan Allah-u Teala’ya karşı kainatın itaatini görmüş bulunuyoruz. İtaat; İlahi irade ve kanuna göre mevcudiyetine devam; “Daha vazıh bir tabirle” müslüman olmak, onların asli varlıkları icabıdır. İnsandan gayri mevcudatın İlahi iradeyi mutlak surette yerine getirmesi, fıtratı icabı bulunmasına rağmen; Allah-u Teala insana onların fevkinde bir kudret vermiş bulunmaktadır. Allah’a karşı itaatsizlikte bulunan ve küfre sapan kimse en büyük adaletsizliği irtikap etmiş olur; çünkü bütün vücut, zeka ve kuvvetini, tabiatın seyrine karşı isyan için ve itaatsizlik fecaatının zoraki aleti olmak üzere kullanmaktadır. Kafasını Allah’dan gayri tanrılar önünde eğmek için zorlamaktadır. Bütün varlıkların insiyaki iştiyaklarına pek aldırmayan diğer kuvvetlere karşı kalbinde sevgi ve korku beslemektedir. Sahip olduğu kuveti ve üzerinde hüküm sürdüğü her şeyi Allah-u Teala’nın sarih iradesine karşı kullanmaktadır. Dünyada her şeyi istismar ve suistimal eden ve onlara tabiat ve adaleti saymayan istikamete vicdansızca zorlayan bu adamın yaptığından daha adaletsiz, daha büyük gaddarlık olur mu?
Küfür sadece zulüm demek değildir:Başka tabirle en azından sapıklık, isyan, nankörlük ve cinayettir. Velhasıl, nev’i beşerin asliyeti nedir?Ne gibi kudret ve kuvvete sahiptir?Aklının, kalbinin, ruhunun ve vücuduna ait başka unsurların yaratıcısı kendisi mi, yoksa Allah-u Teala mıdır? Kainatı ve kainatın içinde bulunan her şeyi yaratan o mudur? Yoksa Halikı Azam mıdır?İnsana hizmet için her türlü kuvvet ve enerjiyi fiile sevkeden kimdir? O mu, Allah mı?Her şey Allah-u Teala; yalnız ve yalnız Allah-u Teala tarafından yaratılmış olduğuna göre, o vakit onlar kimin malıdır? Onların hakiki sahibi kimdir? Onların mutlak ve meşru hakimi kimdir?Pek tabii ki Allah-u Teala’dan başkası değildir. Yaratıcı, sahip ve mutlak hakimi O olduğuna göre, O’nun hilkatini, O’nun emirlerine karşı kullanan, aklını Allah’a karşı düşünmeğe sevkeden ve çeşitli kabiliyetlerini mutlak hakimin iradesine karşı kullanan insandan daha beter asi olur mu? Bir hizmetkar efendisini terketse onu sadakatsız olarak ilan edersiniz. Bir zabit, devlete karşı sadakatsızlık gösterse onu hain diye adlandırırsınız. Bir kimse iyilik gördüğü şahsa karşı hilekarlık yapsa, onun nankör olduğuna hüküm vermekte tereddüt göstermezsiniz. Fakat münkirin küfre sapmak suretiyle işlediği ise bu hiyanet, bu nankörlük, bu isyan ile hiç kıyas edilelebilir mi?Velhasıl, bütün kuvvet ve kudretin esas ana kaynağı kimdir? İnsana, bütün vasıtalara hakimiyeti kim bahşetmiştir?İnsanoğlunun tefevvukunu sağlamış olan kimdir? İnsanın sahip bulduğu ve başkalarının menfaatına kullanmakta olduğu her şey Allah-u Teala’nın ihsanıdır. Bu dünyada en çok ebeveynine karşı borçludur. Fakat ebeveyninin kalbine çocuk sevgisini sokan kimdir? Bir anneye çocuğuna bakmak, himaye etmek ve beslemek kudret ve isteğini bahşeden kimdir?Çocuklarının refahını sağlamak için ellerinden geleni yapmak hevesini ebeveynine ilham eden kimdir. Bir lahza düşünmek, insana en büyük yardımınAllah-u Teala’dan olduğunu ortaya koyacaktır. Yaratıcısı, sahibi, besleyeni geçimini sağlayanı olduğu gibi, hakiki padişahı ve mutlak hakimi de hep ve hep Allah-u Teala’dır. İnsana göre Allah-u Teala’nın durumunun bu olması hasebiyle; küfürden daha beter ne gibi sapıklık, nankörlük, isyan ve cinayet olabilir? O küfürle ki insan, hakiki sahibine ve mutlak hakimine karşı inkar ve itaatsizlikte bulunmuş olur.
İnsanın küfre sapmak suretiyle Kadiri Mutlak’a herhangi bir zararda bulunabileceğini zannetmeyiniz. Hayır, asla. Bu uçsuz bucaksız kainata nazaran bilya kadar ufak olan dünya yüzünde; cüz’i bir zerre cesametinde bulunan insanın, kainatın sahibine ne gibi zararı olabilir? O sahip ki, uçsuz bucaksız mülkünde, en hasas dürbünlerle bile tesbit edilecek hudutlar yoktur. O sahip ki, arz, ay, güneş gibi emrinde olan çok sayıda semavi parçaları sanki ufacık bilya gibi çevirebilme kudretindedir. O sahip ki, bütün kainatın tek maliki olmak gibi muazzam bir zenginliktedir. O sahip ki, herkes O’na muhtaçtır. O’nun ise hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. İnsanın O’na karşı isyanı Ona zarar veremez. Ancak böyle harekette bulunan kimse mutlak zeval yoluna sürüklenir.
Bu isyan ve hakikatı inkarın kaçınılmaz neticesi, hayat tasavvurlarında hüsrana uğramak olacaktır. Böyle bir asi, hakiki bilgi ve ilhamın yolunu asla bulamıyacaktır; Çünkü kendi yaratanını keşfedemiyen bilgi, hakikatı keşfedemez. Böyle bir adamın muhakeme ve idraki fesat yoluna sapmış olur; çünkü yaratanını bilmemek günahını işleyen mantık, hayat yolunu aydınlatamaz. Böyle bir adam hayatındaki bütün işlerde başarısızlıkla karşılaşacaktır. Ahlaki, medeni ve içtimai hayatı, geçmiş aile hayatı, kısacası bütün ömrü alt üst olacaktır. Bu dünyada fesat ve huzursuzluğu yayacaktır. Hiç vicdan azabı duymadan kan akıtacak; başkalarının hakkını ihlal edecek; başkalarına zulüm edecek ve dünyada huzursuzluk ve harabiyet vücuda getirecektir. Sapık fikirleri ve ihtirası, bulanık görüşü ve değerleri yanlış ölçen terazisi ve kötü faaliyetleri onu ve onun çevresindekilerin hayatını tatsız hale sokar. Böyle bir adam dünya hayatındaki muvazene ve istikrarı bozar. Ahirette ise kendi fıtratına, kudretine ve imkanlarına karşı işlemiş olduğu cürümlerden dolayı suçlu tutulur.Vücudunun her uzvu -beyni, gözleri, burnu, eli ayakları- yapmış olduğu adaletsizlik ve gaddarlıktan dolayı ondan şikayetçi olurlar. Varlığının her dokusu, huzuru Rabbül’aleminde aleyhinde şehadette bulunacaklardır. Adaletin mutlak kaynağı olan Allah’u Teala ona layık olduğu en ağır cezayı verecektir.Küfrün bedbaht akıbeti budur. Hem burada, hem de ahirette mutlak başarısızlık çıkmazına insanları sürükleyecektir.
İSLAMIN NİMETLERİ
Küfrün kötülükleri ve muhzurlarını tetkik ettikten sonra, şimdi de İslamın nimetlerine göz atalım.
Dünyada ve kendi küçük alemimizde, İlahi kudretin sayısız tezahürüne şahit olursunuz. Değiştirilmesi mümün olmayan kanuna göre ve aksaksız çalışan eşsiz nizama tabi olan bu muazzam kainat; onun modelini çizen, yaratan ve idare edenin ve her şeyi ihata eden ve namütenahi kuvvet, bilgi ve imkanlara sahip olan bir kudret olarak bulunduğuna başlı başına delil teşkil etmektedir. Ondaki hikmet en mütekamil olanıdır. O’na hiçbir şey itaatsizlik edemez. Bu alemde insan için -diğer şeylerde olduğu gibi- O’na itaat etmek, tabii hilkatı icabıdır. Maamafih insan onun kanuna, gece gündüz, gayri ihtiyari uymaktadır, çünkü bu kanuna karşı geldiği an ölüm ve mahva maruz kalır. Her gün riayet etmekte olduğumuz tabii kanun budur.
Maamafih Allah-u Teala, insanoğluna bahşetmiş olduğu bilgi edinme ehliyeti ve doğruyu eğriden ayırmak için düşünüp mukayese yapmak kabiliyeti meyanında, onu muayyen derecede hareket ve irade serbestisini de lütuf buyurmuştur. İnsan için hakiki imtihan bu serbesti içine mevcuttur; bilgisi, zekası, fark gözteme kudreti, irade ve hareket hürriyeti hep bu çerçeve içinde denemektedir. Cebir kullanmak, denemenin esas gayesini bozacağından, bu muhakeme ve imtihanda insan herhangi bir istikamete zorlanmamaktadır. Pek tabi ki, herhangi imtihanda suallere muayyet cevaplar yazmağa zorlansanız o imtihanın faydası olmaz. Değeriniz, ancak suallere kendi bilgi ve anlayışınıza göre cevap vermeye müsaade edilmeniz üzerine tam manasıyla anlaşılabilir. Cevabınız doğru olunca imtihanı kazanır ve müstakbel inkişafa namzet olursunuz. Eğer cevabınız yanlış ise o vakit kaybeden ve başarısızlığınız müstakbel inkişafları engelliyecektir. Dünyada insanın karşılaştığı vaziyet aynen budur. Allah-u Teala ona, İslam veya küfür yollarından birini uygun bulmak ve istediği hayat tarzını seçmekte hür kalabilmek üzere hareket ve irade serbestisi vermiştir.
Şimdi bir tarafta, kendi fıtratını ve kainatı anlamayan bir adam vardır. Hakiki sahibini tanımada ve onun vasıflarını bilmede hataya düşmekte; itaatsizlik ve isyan geçidini takip etmek suretiyle hürriyeti suistimal etmektedir. Böyle bir adam bilgi, zeka, vazife ve şuur imtihanı kaybetmiş bulunuyor. Standart bir seviyeye ulaşmayı becerememiş olup, yukarda bahsi geçenden daha fazla nasibe layık bulunmamaktadır.
Diğer tarafta, imtihandan yüz aklığı ile çıkan başka bir kimse vardır. Bilgi ve zekasını hatasız şekilde kullanarak yaratıcısını tanır ve O’na iman eder; hiç bir zorlamağa tabi olmaksızın Allah-u Teala’ya ibadet yolunu tercih eder. Hakkı batıldan tefrik hususunda hataya düşmez ve kötüğe doğru uzanabilme kudretine sahip bulunmasına rağmen, hak yolunda yürümeği tercih eder. Kendi fıtratını anlar ve tabiatın kanun ve realitelerini idrak eder. Herhangi bir tarzı benimseyebilme hürriyet ve kudretine sahip bulunmasına rağmen, Halikine itaat ve sadakatı benimser. İmtihanı kazanmıştır; çünkü zekasını ve diğer bütün kabiliyetlerini yerli yerinde kullanmıştır. Gözlerini hakikatı görmek için, kulaklarını doğruyu işitmek için, zekasını doğru fikre sahip olmak için kullanmış ve böylece seçmiş bulunduğu hak yoluna bütün kalbiyle ruhuyla bağlanmış bulunmaktadır. Doğruyu tercih eder, hakkı görür; sahibi ve halikine can-ı gönülden teslim olur; akıllıdır; hakşinastır; vazife şinastır; çünkü nuru zulmete tercih etmiştir ve hakikat ışığını görünce davete şevk ile aşk ile icabette bulunmuştur. Bu gibi tarz ve hareketlerle o, yalnızca bir hakikat arayıcısı olmayıp aynı zamanda hakikatı bilen ve O’na ibadet eden biri olduğunu ispatlamış bulunmaktadır. Hak yolunda olan böyle bir kimse için hem bu dünyada, hem de öbür dünyada muvaffakiyet mukarrerdir.
Böyle bir insan meşguliyet ve ilmin her sahasında daima doğru yolu seçecektir. Allah’ı bütün vasıflarıyla bilen kimse, hakikatın mebdei gibi müntehasını da bilir. Hiçbir vakit yoldan çıkarılamaz; çünkü ilk adımı doğru yoldan atmış olup, hayat yolculuğunun nereye varacağını bilmeketedir. Kainat sırları üzerinde duracak felsefi bir görüşe sahiptir ve tabiatın esrarını araştıracaktır. Fakat şüphe karşıklığı ve skentisizm içinde yolunu kaybeden münkir filozoflar gibi değil. Onun yolu İlahi ilhamla aydınlanmıştır. Her attığı adım onu doğru yola götürmektedir. İlim sahasında taibatın kanunlarını anlamağa; dünyadaki saklı hazineleri meydana çıkarmağa; madde ve şuurun şimdiye kadar bilinmeyen kuvvetini kontrolu altına almağa; fakat yerde ve gökte mevcut olan her şeyi beşeriyetin hayrına kullanmak için, gayret sarfedecektir. Tetkikatının her safhasında Allah-u Teala’yı idrak etmesi, fen ve san’atı kötü ve tahripkar şekilde kullanmaktan onu kurtaracaktır. Bu gibi her türlü şey üzerinde sahiplik; tabiatı alt etme vehmi; ve kendini İlahi ve hükümran kudrete sahip sayma iddiasında bulunmaz ve dünyayı alt üst etme hırsını tahrik; beşeriyeti dize getirip onlar ve her şey üzerinde -ister kandırmak suretiyle, isterse de zorla olsun- üstünlük tesis etmek hususlarını aklına asla yerleştirmez. Böyle bir isyan ve kütsahlık hareketi hiç bir vakit bir müslüman alim tarafından düşünülemez. Ancak kafir alim böyle bir hayalin pençesine düşebilir ve bu hayallere kapılmak suretiyle, tekmil beşeriyeti toptan mahv ve pişmanlığa maruz bırakır. Diğer taraftan müslüman bir alim tamamiyle başka tarzda davranacaktır. Dünyaya ve ilme vukufunun artması, Allah’a karşı olan imanını daha da arttırır. Minnettarlığının ifadesi olarak O’nun huzurunda baş eğecektir. Kendi menfaatına ve beşeriyetin mefaatına yararlı olsun diye, Halikin ona daha fazla kuvvet ve bilgi inayet buyurduğu hissine sahip bulunacaktır. Sahip olduğu hürriyet başıboş kalmıyacaktır. Ahlak prensipleri ve ilahi tebliğ onun rehberi olacaktır. Böylece ilim, onun elinde bir tahrip değil, fakat beşeriyetin refahı ve ahlakın islahı için bir vasıta olacaktır. İşte bu şekilde o, Halikine insanlar bahşetmiş olduğu nimetler için minnettarlığını ifade edecektir.
Aynı şekilde tarih, iktisat, siyaset, hukuk, fen ve sanatın diğer şubelerinde de bir müslüman hiçbir yerde bir kafirden, tetkik ve mücadele sahasında, geri kalmıyacaktır. Fakat görüş zaviyeleri ve hareket tarzlarının neticeleri bakımından birbirinden son derece ayrı olacaklardır. Bir müslüman, her bilgi şubesini doğru görüşle tetkik edecek; doğru hedefler için mücadele edecek ve doğru nitecelere varacaktır. Tarih bakımından insanoğlunun geçmişteki tecrübelerinden iyi dersler alacak ve medeniyetlerin yükseliş ve alçalış sebeplerini sıhhatli şekilde anlayacaktır. Geçmişin bütün iyilik ve kötülüklerinden faydalanmaya çalışacak ve milletleri, zeval ve mahva götüren kötülükleri bertarafta tereddüt göstermiyecektir. Siyasette tek hedefi, sulh, adalet, kardeşlik ve fazilete müstenit bir sistemin tesisi olacaktır. O sistemde ise: İnsan ile insan kardeş olacak; hiçbir şekilde istismar ve kölelik bulunmayacak; insan hakları saygı görecek ve devlet kudreti Allah’ın mukaddes emaneti olarak kabul edilip, umumun refahı için kullanılacaktır. Hukuk sahasında bir müslümanın gayreti, bilhassa zayıflarınki başta olmak üzere her türlü hakları tam manasiyle korumak ve adaleti hakkiyle temsil olacaktır. Herkesin hakkını almakta ve hiç kimseye adaletsizlik ve zulüm yapılmakta olduğunu görecektir. Kanuna itaat edecek; başkalarını da ettirecek ve o kanunun adalet, hakkaniyet dairesinde ve bitaraf tarzda yürütüldüğünü görecektir.
Ahlak bakımından, bir müslüman dahi itikat, takva, samimiyet ve hakikat aşkı ile meşbu olacaktır. Allah-u Teala’nın hediyesi lutfu bulunduğu; kullandığı kuvvetin ancak Allah-u Teala’nın lutfu olduğu; ve kendisine bahşedilmiş olan hürriyetin fark gözetmeden kullanılmıyacağı ve hürriyeti Allah Teala’nın arzusuna göre kullanmanın kendi menfaatı icabı olacağı inancı ile bu dünyada yaşamaktadır. Günün birinde sahibine döneceğini; ve bütün hayatını hesabını vereceğini aklından hiç çıkarmıyacaktır. Mes’uliyet hissi onda daima bulanacak ve asla başıboş ve mesuliyetsiz şekilde davranmıyacaktır. Bu vaziyette yaşayan bir insanın ahlakındaki mükemmeliyeti tasavvur edin. Onunkisi temiz itikat, sevgi ve fedakarlık dolu bir hayat olacaktır. Onun düşüncesi kötü fikirler ve fedakarlık dolu bir hayat olacaktır. Onun düşüncesi kötü fikirler ve sapık hırslarla kirlenmiyecektir. Kötüyü görmekten, kötüyü işitmekten, kötü iş yapmaktan sakınacaktır. Dilini tutacak ve asla yalan söylemiyecektir. Hayatını dürüst yoldan kazanacak ve zulüm yaparak, başkalarını istismar ederek temin edilen yemeğe, açlığı tercih edecektir. İnsanlara , ne renk ve ne evsafta olurlarsa olsunlar- zulüm yapılmasına, tecavüz edilmesine taraftar olmayacaktır. Kötüyü asla kabul etmeyecek; ne pahasına olursa olsun ona karşı gelecektir. İyilik, asalet misali olacak ve hayatı pahasına da olsa haklı ve doğru olan tarafı tutacaktır. En ufak bir adaletsizlikten tiksinecek; karşısına çıkacak aksiliklerin şiddetinden yılmayacak, doğruluğa sımsıkı sarılacaktır. Böyle adam hatırı sayılır bir nüfuza sahip olur. O muvaffakiyet yolundadır. Bu dünyada hiçbir şey onu engelliyemez ve yolundan çeviremez.
O, en şerefli ve en muhterem bir insan olacaktır. Hiç kimse ondan üstün olamaz. Kainatın hakimi kadiri Mutlak’tan başka hiç kimseye boyun eğmeyen, el açmayan böyle bir insanı kim hor görebilir?
O en kudretli ve en nüfuzlu olacaktır. Hiç kimse ondan daha kudretli olamaz. Çünkü o Allah’tan başkasından yardım aramamaktadır. Hangi kuvvet onu doğru yoldan ayırabilir? Hangi servet onun imanını satın alabilir? Hangi kudret onun davranışlarına cebir icra edebilir?
O en müreffeh, en zengin olacaktır. Hiç kimse ondan daha zengin, daha hür olamaz. Çünkü o züht içinde kanaatkar bir hayat sürecektir. Şehvet düşkünü veya tamahkar olmayacaktır. Doğru ve namuslu şekilde kazanacağı her şey ile mutmain kalacak ve kötü yoldan kazanılmış servet önüne yığılsa bile ona dönüp bakmayacaktır. Onda kalp rahatlığı bulunacaktır. Bundan büyük zenginlik olur mu?...
O en muhterem, en sevilen kimse olacaktır. Hiç kimse ondan daha sevgili olamaz. Çünkü o hayır ve hasenat içinde hayat sürmektedir. O herkese ve her şeye adalet gösterecek, vazifesini namus dairesinde ifa edecek ve başkalarının iyiliği için samimiyetle çalışacaktır. Halkın kalbi ona çevrilecek ve herkes onu sevecek ve hürmet edecektir.
O en ititmat edilen ve şerefli bir kimse olacaktır. Hiç kimse ondan daha çok -itimada şayan olamaz- çünkü o itimadı suistimal etmeyecek, hak yolundan ayrılmıyacaktır; sözüne sadık kalacak ve muamelatında dürüst ve çok namuslu olacaktır. Allah-u Teala’nın daima hazır ve nazır olduğuna imanı dolayısiyle, bütün işlerinde adil ve doğru olacaktır. Kelimeler, böyle bir adamın hüsnüniyet ve değerini, ifadeden aciz bulunmaktadır. Ona itimat etmeyecek kimse bulunur mu? İşte müslümanın hayat ve karakteri budur.
Bir müslümanın hakiki karakterini anlamakla, onun hakir, zelil ve yüzü yerde yaşıyamıyacağına kanaat getirmiş olacaksınız. O üstün yaşama durumundadır ve dünyada hiçbir kuvvet ondan üstün olamaz ve onu dize getiremez; çünkü İslam, hiçbir yalan ve desisenin üzerine gölge düşüremiyeceği hususları onun kalbine sokmuş bulunmaktadır.
Dünyada hürmete şayan ve şerefli hayat sürdükten sonra, vazifesini muktedir şekilde ve muvaffakiyetle ifa etmiş ve imtihandan yüz aklığı ile çıkmış olması hasebiyle ona en mutena nimetlerini sığdıracak olan Halikine kavuşacaktır. Bu dünyada başarılı hayat sürecek ve öbür dünyada ise ebedi sulh, neşe ve saadet içinde kalacaktır.
İnsanoğlunun, hiçbir işte budur! devir ve yere tabi olmayan fıtri dini olan İslam işte budur! Bu, fıtrat yoludur. Bu, insanoğlunun dinidir. Her çağda, her memlekette ve her türlü halk arasında Allah’ı seven ve Hak’ka aşık olan insanlar bu mutlak dine inanmışlar ve bu din üzere yaşamışlardır. Bu yolu ister İslam, isterse de başka isimle adlandırmış olsunlar. Onlar müslüman idiler. Ona takılmış ad ne olursa olsun; İslam’ı ifade eder ve İslam’dan başka bir şey değildir.
İMAN VE İTAAT
İslam Allah-ı Teala’ya itaat demektir. Aklı selime göre, hayata ait muayyen temel bilinmeden ve bunlara tam manasiyle iman edilmeden Allah-u Teala’ya itaatın sağlanması imkan haricindedir. Bu meseleler nelerdir? Ve insanın Allah yoluna uygun olarak hayatını tanzim etmek üzere başlıca ne gibi esaslı bilgilere ihtiyacı vardır? Şimdi bu hususta bahsedeceğim.
Herşeyden evvel, Allah-u Teala’nın varlığına sarsılmaz imanla bağlı olmak gerektir. Çünkü: Bir kimse Allah-u Teala’nın mevcudiyetine sağlam, katıksız imanda bulunmadan O’na nasıl itaat edebilir?
Sonra Allah-u Teala’nın ne gibi sıfatları bulunduğunun bilinmesi gereklidir. İnsanı, en asil beşeri hususiyetleri benimsemiye ve hayatını faziletli ve İslami tarzda tanzime bu İlahi sıfatlar muktedir kılar. Eğer bir kimse kainatın yaratıcısı, hakimi ve muhafızı olan Allah-ı Teala’nın birliğine vakıf değilse ve hiçbir şeyin ve hatta ilahi kuvvet ve iktidar sıfatlarının bile O’na şirk koşulamıyacağını bilmiyorsa; o vakit o kimse sahte tanrıların pençesine düşebilir ve himayelerini niyaz için bu sahte tanrılara biatta bulunur. Fakat tevhide -Allah’ın birliği- dair ilahi sıfata vakıf olursa böyle bir hataya düşmesine en ufak ihtimal mevcut almaz. Keza, bir kimse Allah-u Teala’nın her yerde hazır ve herşeyi bilmekte olduğunu, umumi ve hususi hayatımızda yaptığımız herşeyi; hatta dilimizle söylemeyip aklımızdan geçirdiklerimizi bile görmekte, işitmekte ve bilmekte bulunduğunu bilirse, o vakit o kimse nasıl olur da Allah’a karşı göz yumup itaatsizlikte bulunabilir? O, kendisini daima mürakabe ve kontrol altında hissedecek ve bu sebepten en uygun şekilde davranacaktır. Fakat İlahi sıfatlardan habersiz olan kimse, cehaleti dolayısıyla Allah’a karşı, itaatsızlığa sapabilir. Diğer bütün İlahi sıfatlar ile de aynı hal varittir. Hakikat şudur ki: İslama uygun yolu takip arzusunda bulunan kimse için, lüzumlu vasıf ve ehliyet ancak İlahi sıfatlar ki, insanın zihin, ruh, itikat, ahlak ve ef’alini temizler. Bu sıfatlardan yalnızca sathi şekilde malumattar bulunmak ve sadece akademik bilgi sahibi olmak -öndeki vazife için kafi gelmez.-Sinsi şüphelerden ve dalaletten masun kalmak üzere, insanın kalp ve zihninde kök salmış derin bir imanın mevcudiyeti şarttır.
Buna inzimamen; Allah’ın rızasını aramak üzere takip edilecek hayat tarzına ait teferruatın da bilinmesi lüzumludur. Bir kimse Allah’u Teala’nın istediklerini ve istemediklerini bilemeden iyi yolu nasıl seçip benimseyebilir. Bir kimse Allah’ın kanununu bilmezse, onu nasıl takip edebilir? Böylece Allah’ın kanunu ve emir buyrulan hayat prensiplerini bilmek de bu bakımdan son derece mühimdir.
Fakat sadece bilgi de kafi değildir. Onun, Allah’ın kanunu olduğuna ve kurtuluşun ancak bu prensiplere bağlı bulunduğuna insanın tam bir ititkat ve itimadı bulunmalıdır. Çünkü, itikattan mahrum bilgi insanı doğru yola sevkedemiyecek ve belki de o şahıs, itaatsizliğin çıkmaz sokağında kaybulup gidecektir.
Keza, bir kimse iman ve itaatla birlikte, imansızlık ve itaatsizliğin de akıbetini bilmelidir. Eğer Allah’ın yolunu seçer ve temiz, faziletli ve itaatli bir hayat yaşarsa ne gibi nimetlere kavuşacağını bilmelidir.
İtaatsizlik ve isyan yolunu benimseyip takip ederse o vakit onu hangi feci ve ıstıraplı bir akıbetin beklediğini de keza bilmelidir. Böyle bir bilgi ölümden sonraki hayat bakımından mutlak bir ehemmiyettedir. Ölümün hayatın sonu olmadığını yeniden dirilip Allah-uTeala’nın mahkeme-i kubrasına getirileceğini; mahşer gününde mutlak adaletin tecelli edeceğini; iyiliğin mükafat, kötülüğün de mücazat göreceği hakikatına insanın bila tereddüt inanıp itkat etmesi lazımdır. Herkes yaptığının karşılığını görecektir ve bu hal kaçınılmaz bir gerçektir. Bu böyle olacaktır. Allah’ın kanununa tam manasıyle itaat için mesuliyet hissi her veçh ile ehemmiyetli mahiyettedir.
Öbür dünya hakkında bilgiye sahip olmayan kimse itaat ve itaatsizliği ehemmiyetsiz farzedebilir. İtaat eden ile itaat etmiyenin aynı akıbetle karşılaşacağını düşünebilir. Çünkü her ikisi de öldükten sonra toz haline gelecektir. Bu tarz bir düşünceye sahip kimseden, fiilen itaat etmenin bölünmez parçası olan her türlü zahmet ve meşakkate katlanması ve istikbalinin kendisine bu dünyada zahir bakımdan maddi ve moral eksiklik getirmeyecek olan günahlardan kaçınması nasıl beklenebilir? Bu zihniyetteki bir adam Allah’ın kanununu tastik edemez ve tastik edilmeyen kanunlara da itaat edilemez. Ahiret hayatına ve ilahi divana kuvvetle iman etmeyen kimse hayatta günah, cinayet ve kötülüğü celbeden bu girdabın içinde sımsıkı ve muhkem tutunamaz. Çünkü şüphe ve tereddüt insanı faaliyet arzusundan mahrum kılar. Ancak imanınız muhkem ise davranışlarınızda da muhkem kalabilirsiniz. Eğer tereddüte kapılırsanız sağlam ve muhkem kalamazsınız. Ancak takip etmekle hasıl edeceğini faideleri ve ona uymaktan katlanacağınız zarar ve ziyanları tam manasiyle anlamadan bir yolu can ve gönülden takip edemezsiniz. Böylece hayatı, Allah’a itaata sevk için iman ve imansızlık ile, ölümden sonraki hayatın akıbeti hakkında derin bilgiye son derece ihtiyaç vardır.
İtaat yani İslam hayatı yaşamak isteyen biri için bunlar bilinmesi şart olan hususlardır.
İMAN NE DEMEKTİR?
Evvelce tarif etmiş olduğumuz “İman” kelimesi “Bilgi” ye “İnanç” demektir. Aslında Arapça olan bu kelime “bilmeyi, inanmayı ve bila şek ve şüphe kanaat sahibi olmayı” ifade eder. “İman” , böylece bilgi ve kanaattan doğan kuvvetli inançtır ve Allah’ın birliğine; İlahi mükafat ve mücazat düsturuna bilgi sahibi olan ve bunlara itimat eden kimseye mü’min denir. İstisnasız şekilde bu iman insanı, Allah’ın rızasına uyan ve itaat eden bir hayat sevkeder. Böyle itaatkar hayat süren kimseye müslüman denir.
Bu hal; imanı olmayan kimsenin hakiki müslüman olmıyacağı gerçeğini açıkça ispatlamış bulunmaktadır. Zaruri olan esas ruh bundadır; mebde budur ve bu olmadan temel kurulamaz. İslamın iman ile münasebeti ağacın tohuma olan nisbeti gibidir. Tohumsuz ağaç nasıl fışkıramazsa; mayasında iman olmayan kimsenin müslüman olmasına imkan yoktur. Diğer taraftan; dikilen tohumun çeşitli sebeplerle yetişememesi, yahutta zarara uğrayıp geç yetişmesi gibi hallerin aynı olarak bir insanın da imana sahip olabilmesine rağmen birçok zayıf tarafları, dolayısıyla hakiki ve sadık bir müslüman olamama ihtimali imkan dahilindedir. “İmanın”, böylece temel noktası olarak bulunduğunu ve insanı Allah-u Teala’ya itaata sevkettiğini ve insanın imana sahip olmadan müslüman olamıyacağını görmüş bulunuyoruz. Buna mukabil, bir kimsenin iman sahibi olmasına rağmen; irade zafiyeti, fena yetişmiş olması, yahutta fena arkadaşa sahip bulunması dolayısıyla hakiki müslüman hayatı yaşamaması ihtimali mümkündür. Haddi zatında İslam ve iman bakımından bütün insanlar dört grup üzere sınıflandırılır:
1- Kuvvetli imana sahip olanlar: Öyle bir iman ki, onları tam olarak ve bütün kalpleriyle Allah-u Teala’ya tabi kılar. Onlar Allah’ın yolunu takip ederler; her istediğini yapmak ve her istemediğinden kaçınmak suretiyle Allah-u Teala’nın rızasını elde etmek üzere kalpleriyle, ruhlarıyla bağlanırlar. Bu merbuliyette, para ve şöhret peşinde koşanlardan bile daha üstün bir şevke sahiptirler. Bu gibi insanlar hakiki müslümandırlar.
2- Allah-u Teala’ya ve O’nun kanunlarına ve mahşer gününe iman ve itikat etmekle beraber, imanları onları Allah-u Teala’ya tam manasıyle itaate sevk kudretinde olmayanlar:Onlar ihmal ve kabahatleri dolayısiyle cezaya müstehak ve hakiki müslüman payesine layık olmamakla beraber gene de müslümandırlar. İhmalkar ve günahkardırlar; fakat asi değildirler. Allah-u teala’nın hükümranlığını ve kanunlarını kabul ederler. Her ne kadar o kanunlara aykırı harekette bulunurlarsa da, O’nun hükümranlığına karşı isyan etmemişlerdir. O varlığın azametini ve kendilerinin ise günahkar bulunduklarını itiraf ederler. Böylece günahkardırlar ve cezaya müstehak bulunmalarına rağmen müslüman olarak kalırlar.
3- Hiç bir suretle imana sahip bulunmayanlar:Bu kimseler Allah-u Teala’nın hükümranlığını reddederler ve asidirler. Ahlakları kötü olmasa bile ve hatta fesat ve kötülüğü etrafa yaymamış olsalar da asi durumunda kalırlar ve zahirdeki iyi amelleri az kıymet taşır. Bu gibi insanlar sabıkalı kimseler gibidirler. Sabıkalı kimsenin herhangi münferit tek hareketi kanuna uygundur diye, memleketin kanunlarına muti ve sadık vatandaş sayılamıyacağı gibi aynen Allah-u Teala’ya karşı isyan edenlerin de gözümüzdeki iyiliği, esas kötülüklerinin, yani isyan ve itaatsızlıklarının ağırlığını telafi edemez.
4- Gerek iman ve gerekse de iyi amele sahip bulunmayanlar:Onlar dünyada husursuzluğu yayarlar ve her türlü zulüm ve kötülüğü irtikap ederler. Onlar en kötü insanlardır; çünkü asi olmakla beraber günahkar ve mücrimdirler.
İnsanlara ait yukardaki tasnif açıkça göstermektedir ki, insanın hakiki kurtuluşu imana bağlıdır. İtaat hayatı “İslam”, hayatiyetini iman tohumundan alır. Bir insanın bu müslümanlığı, kusurlu veya kusursuz olabilir. Fakat imansız müslümanlık olamaz. İmansız yerde müslümanlık bulunmaz. İman bulunmayan yerde İslamiyet olamaz. İslam olmayan yerde küfür vardır. Şekil ve mahiyeti değişik olabilir. Fakat şekil ve mahiyeti ne olursa olsun o küfürdür ve küfürden başka şey değilir. Bu hal imanın; ve imanın karşılığı olarak da Allah-u Teala’ya tam ve hakiki itaatla yaşamanın, ehemmiyetini ifsat eder.
ALLAH BİLGİ Sİ NASIL ELDE EDİLİR?
Şimdi ortaya bir sual çıkmaktadır. Allah-u Teala ile sıfatları, kanunu ve mahşer günü hakkında nasıl bilgi edinilebilir?
Allah-u Teala’nın birliğine; kainatın tek yaratıcısı ve sevk, idare ve kontrol edeni bulunduğuna dair delil olarak nefsimizde ve çevremizdeki sayısız İlahi tezahürlerde evvelce bahis etmiştik. Bu deliller Allah-uTeala’nın vasıflarını aksettirmektedir. Yani idraki; her şeyi bilmesi; her şeye kadir olması, merhameti, her şeyi yaşatanın o olması kısacası İlahi sıfatlar, Allah-u Teala’nın her eserinde izlenebilir. Fakat insan zeka ve takatı, bilgiye ulaşmak üzere onları anlamakta ve müşahade de hataya düşmektedir. Bütün bunlar mevcudatta şikar vevazıh olarak gözlerimizin önünde apaçık bulunmaktadır. Fakat burada insan hataya düşmektedir. Bazı kimseler iki tanrı bulunduğunu ilan etmişlerdir; bazıları teslis itikadını kabullenmişler ve diğer bir kısım insanlar da politeizme mağlup olmaktadırlar. Bazıları tabiata tapmağa başladılar; diğerleri uluhiyeti çeşitli ilahlara böldüler:yağmur, hava, ateş, hayat, ölüm, tanrıları ve saire gibi.. Bu gibilerde de maamafih İlahi tezahürlerin aşikar bulunmasına rağmen; mantığı muhtelif hususlarda tereddüde kapılmış ve hakikatı olduğu gibi göremez olmuştur. Neticesi fikir bulanıklığından başka şey olmayan devamlı aldanmalara rastladığım olmuştur. Beşeri idrakteki bu hatalar üzerinde biraz duracağız.
Keza, insanlar ölümden sonraki hayat bakımından da birçok hatalı görüşler ileri sürmüşlerdir. Mesela:Ölümden sonra insanın toz haline geleceği ve tekrar hayata kavuşmıyacağı; yahutta insanın ancak bu dünyada daimi olarak tekamül seyrine tabi olacağı; mükafat ve mücazatın hayat devresine münhasır kalacağı gibi.
Hayat düsturu ile alakalı meseleye gelince; daha da büyük bir zorluk meydana çıkar. Allah-u Teala’nın arzusuna uygun ve eksiksiz ve muvazeneli bir hayat düsturunun sadece beşeri mantığı yardımı ile hazırlanması son derece müşkül iştir. Bir kimse en yüksek zeka ve mantık kabiliyetiyle mücehhez olsa ve eşsiz idrak ve uzun hayat tecrübesine sahip bulunsa bile; gene de hayat ve var olma üzerinde hakkaniyete uygun görüşler meydana koyma şansına pek sahip olamaz. Hayat tecrübesi sayesinde bu gibi görüşleri ikameye muvaffak olsa bile gene de hakikatı keşif ve doğru yolu takip edip etmediği hususunda itimattan muhrum kalmış olacaktır.
Gerçi, bu dünya hayatında doğru yolun bulunması için insana, hiç bir harici tesire maruz kalmadan, sırf kendi imkanlarıyla akıl ve mantığını tam ve en iyi şekilde kullanma işi verilseydi, o vakit kendi basiret ve mücadelesi sayesinde hak ve hakikata erişenler muvaffak ve kurtulmuş; erişemiyenler ise muvaffakiyetsizliğe uğramış olacaklardı. Fakat Allah-u Teala kullarını böyle güç bir işten esirgedi. Lütuf ve inayeti icabı, onlar için aralarından yükseltilmiş olduğu kimselere hakiki bilgiyi, İlahi sıfatları bildirdi; İlahi kanunları ve şeriat üzere hayat sürme düsturunu onlara açıkladı:Hayatın mana ve sebebi ile ölümden sonraki hayat hakındaki bilgiyi onlara verdi; ve böylece insan için muvaffakiyet ve ebedi saadet yolunu onlara göstermiş oldu. Bu seçkin insanlar Allah-u Teala’nın Rasulleri yani Peygamberlerdir. Allah-u Teala ilim ve irfanı onlara vahiy suretiyle tebliğ buyurdu. İlahi tebliğleri ihtiva eden kitaba Kitabullah veyahut ta Kelamullah denir. Peygamberin masum ve mübarek hayatını etraflıca müşahede ve onun mükemmel ve kusursuz telkinlerini dikkatle tetkik eden kimsenin, peygamberi tanıyıp tanımaması, o şahsın zeka ve idrake sahip olup olmadığını ortaya koyar. Tam idrak ve aklı selime esaslı şekilde sahip kimse, hakikatı tasdik ve Hakkın Rasulü tarafından verilen talimatı kabul edecektir. Eğer Allah-u Teala’nın Rasulünü ve telkinatını reddederse, bu tekzibi onun hak ve hakikat yolunu bulacak ehliyette olmadığını ortaya koyar. Bu tekzib hasebiyle ehliyet imtihanında muvaffak olamıyacaktır. Böyle bir insan, Allah-u Teala ile İlahi kanunlar ve ölümden sonraki hayat hakkında hakikatı keşfetmeğe asla muktedir olmayıcaktır.
GAYBAİMAN
Bir şeyi bilmiyorsanız; bileni arayıp sözlerine itimatgöstermeniz ve o kimseye tabi olmanız günlük olağan işlerdendir. Hastalanırsanız ve kendi kendinizi tedavi ve iyi edemezseniz, o vakit doktor arar ve o doktorun talimatını sorgusuz sualsiz kabul ve takip edersiniz. Niçin?Çünkü o tıbbi tavsiyede bulunmayan tam ehliyetli olup tecrübe sahibidir; birçok hastaları tedavi ve iyi etmiştir. Bu sebepten onun tavsiyesine bağlanır; her dediğini yapar ve menettiği şeylerden kaçınırsınız. Keza, hukuki meselelerde avukatınızın dediklerine itaat eder ve ona göre hareketette bulunursunuz. Tahsil meselesinde mualliminizin dediklerine inanır ve onun derslerini doğru olarak kabullenirsiniz. Bir yere giderken yolu bilemezsiniz; bilene sorar ve o kimsenin göstereceği yolu takip edersiniz. Kısacası bilemediğiniz veya bilmeyeceğiniz meselelerde, bilen birine yanaşmanız ve onun tavsiyelerini kabullenip ona göre hareket etmeniz hayatınız boyunca benimseyeceğiniz makul yoldur. O iş ve meselede kendi bilginiz kafi gelmezse, bileni dikkatlice arar ve böylece onun sözlerini ses çıkartmadan kabullenirsiniz. Tam adamını bulmak için her zahmete katlanır; fakat bulduktan sonra, sorgusuz sualsiz onun tavsiyelerini kabul edersiniz. Bu şekildeki itimada “Gayba İman” denir. Çünkü burada biz, bilmediğiniz meselelerde, bilen bir kimseye güvenmiş bulunuyorsunuz. Bu tam olarak “Gayba İman” yani “İman bil Gayb” dir.
Böylece “iman bil Gayb”, vakıf olmadığınız bilgiyi bilenden elde etmeniz manasına gelir. Allah-u Teala’yı ve onun hakiki sıfatlarını belmemektesiniz. O’nun emirlerine uyarak melekutu idare eden ve her tarafınızı çevreleyen melekleri bilmemektesiniz. Halikinizin rızasını elde etmek üzere takip edilecek hayat tarzına dair tam bilgiye sahip bulunmamaktasınız ve ahiret hakkında tam bir dalalet içindesiniz. Bütün bu bilgiler size Cenab-ı Hak ile doğrudun doğruya teması olan ve kendilerine hakiki bilgi ihsan edilmiş bulunan peygamberler tarafından verilmiş bulunmaktadır. O peygamberler ki, hayatlarındaki samimiyet, doğruluk, sadakat, selah ve mutlak namuskarlık; bilgi iddialarının doğruluğuna reddi gayri kabil hüccet olarak ortada bulunmaktadır. Bunların hepsinin fevkinde olarak da tebliğlerindeki mutlak ilim ve kudret, hakikatı söylediklerini ve tebliğlerine itimat ve iddia lüzumunu size kabul ettirecektir. Bütün bu itikadınız “İman bilGayb” dır. Bu şekilde hakikatı idrak ve hakikatı tasdik davranışı -yani lisan bil gayb- Allah-u Teala’ya itaat ve onun rızasına göre hareket için esastır; çünkü hakiki bilgiyi elde etmek üzere Allah’ın Rasulünden başka vasıtaya sahip bulunmamaktasınız. Tam ve hakiki bilgiye sahip olmadan da İslami yolda doğruca ilerleyemezsiniz.
PEYGAMBERLİK MÜESSESESİ
Evvelki mubaheselerimizle aşağıdaki gerçekleri ortaya koymuş bulunmaktayız.
1- İnsan için doğru yol Allah-u Teala’ya itaat içinde yaşamaktır; çünkü böyle bir itaat hayatını bilerek ve inanarak yürütmek mutlak ehemmiyettedir. Allah-u Teala’yı ve onun sıfatlarını, istediği ve istemediği şeyleri bilmek ve bu ilgideki doğruluk ve gerçeğe derin inanç... İşte hakiki iman budur!...
2- Allah-u Teala bu bilgiyi sadece şahsi gayretiyle elde etmek gibi güç bir işten insanı esirgedi. İnsanı böyle güç bir işe sokmadı. Onun yerine bu bilgiyi insanlar arasından seçmiş olduğu peygamberlere açıkladı ve onlara Allah-u Teala’nın istediğini beşeriyete ulaştırmaları ve doğru yolu göstermeleri için emirde bulundu. Bu keyfiyet insanı çok feci bir bedbahtlıktan kurtardı.
3- Elhasıl; peygamberi tanımak ve onun Allah’ın hakiki peygamberi olduğunu tahkikten sonra, ona ve onun bildirdiklerne iman etmek ve itaatta bulunup izinde yürümek bilumum erkek ve kadınların vazifesidir. Bu yol, tek kurtuluş yoludur.
Şimdi peygamberlik müessesesinin mahiyeti, tarihi ve diğer safhalarını ele alacağız.
PEYGAMBERLİK MÜESSESESİ,
MAHİYETİ VE LÜZUMU
Bu alemdeki insanların bütün ihtiyaçlarının, Allah-u Teala tarafından en cömert şekilde, temin edilmiş olduğunu görebilmektesiniz. Her yeni doğan çocuğa dünyaya gelmeden evvel görmesi için göz, işitmesi için kulak, nefes alması ve koklaması için burun, tutunması için el bahşedilmiştir. İnsana lüzumlu veya lüzumunu duyacağı her türlü imkan, kudret ve kaabiliyet en dakik bir şekilde temin edilmiş ve naçiz vücuduna ustalıkla yerleştirilmiştir. En ufak ihtiyacı evvelden örülmüş ve temin edilmiştir. Hiç bir şey ihmal edilmemiştir.
Yaşamakta bulunduğumuz dünyada da keza aynı şey varittir. Burada hayat için lüzumlu her şey bol bol temin edilmiştir; hava, ışık, hararet, su ve daha neler neler. Çocuk gözünü açınca anasının göğsünde gıdasını bulur; ebeveyni onu insiyaki olarak sever; ona bakmak, büyütmek ve onunrefahı için her şeyden fedakarlık yapmak üzere kuvvetli bir iştiyak, ana baba kalbine yerleştirilmiştir. Yetişme aleminde, çocuk himaye altında olgunluğa kavuşmakta ve hayatının her safhasında ihtiyaçlarını tabiattan temin etmektedir. Bekası ve büyümesi için, her türlü maddi şartlar sağlanmakta ve her halu karda, bütün kainatı hizmetinde bulmaktadır.
Bundan başka, hayat mücadelesi için lüzumlu maddi, manevi ve ahlaki her türlü kudret, takat ve kaabiliyet bahşedilmiştir. Burada Allahu Teala nimetlerini insanlara mütesaviyen dağıtmamak süretiyle, harikulade bir tertip ortaya koymuş bulunmaktadır. Dünya nimetlerini herkese müsavi şekilde dağıtmış olsaydı, o vakit her insan biribirinden tam manasiyle ayrı ve mustakil olacak, karşılıklı yardım ve buna bağlı iş birliği temin edilememiş bulunacaktı. Böylece bir bütün olarak insanoğlu lüzumlu bütün vasıtılara sahip olmasına rağmen, kaabiliyet insanlar arasında gayri müsavi ve idareli şekilde tevzi olunmuştur. Bazıları vücut kuvvetine ve cesarete sahipdirler; diğerleri zeka kaabiliyetinde temayüz ederler. Bazıları muazzam san’at, şiir ve felsefe kaabiletiyle dünyaya gelirler. Bazıları ifade kudreti, diğer bir kısmı ise askeri dirayet, ticari zeka, riyazi deha, ilmi fikir, edebi merak ve felsefi, vesair istidata maliktirler. Bu muayyen kaabiliyetler insanı temayüz ettirir ve halkın zihinlerini karıştıran en müşkül meseleleri bile kavramaya onu muktedir kılar. Bu vukuf, istidat ve kaabiliyetler Allah’ın vergisidir. Bunlar böyle mümeyyiz vasfa nasibi olan insanların tabiatında tecelli eder. Ekseriya doğuştan olup, sadece tahsil ve çalışma ile elde edilmez.
Allah-u Teala’nın nimeti olan bu istidatlar üzerinde dikkatlice düşünmekle de keza kaabiliyetlerin insanlar arasında şahane bir şekilde tevzi edilmiş olduğu anlaşılır. Beşeri medeniyetin umumi bakımdan idami bakımdan idamesi için elzem olan ehliyetler orta halli kimselere bahşedilmiş olmasına rağmen; mahdut derecede lüzumlu olan fevkalade istidatlar ancak az kişiye verilmiş bulunmaktadır. Askerler, çiftçiler, esnaf ve işçiler büyük bir yekun tutmaktadır; fakat kaabiliyetli ve üstün liyakatli kumandanlar, alimler, büyük ve dirayetli devlet adamları ve münevverler sayıca çok azdırlar. Her türlü meslek ve medeniyete ait her san’at ve hünerde de vaziyet aynıdır. Yüksek ehliyet ve büyük dehaların az kimsede bulunması umumi kaide olarak görünmektedir. Beşer tarihinde silinmez izler bırakmış ve başarıları asırlarca beşeriyete rehber olmuş dehalar az ve nadirdir. Halen dahi sayıları az bulunmaktadır.
Burada diğer bir mesele ile karşılaşılmaktadır. Beşer medeniyetin ana ihtiyacı sadece hukuk, politika, ilim ve riyaziye, mühendislik, teknoloji, maliye, iktisat ve mumasil sahalardaki mütehasislerin lüzumuna mı münhasır bulunmaktadır? Yoksa doğru yolu -yani Allah’ın gösterdiği kurtuluş yolunu -gösterecek insanlara da ihtiyaç var mıdır? Diğer sahalardaki mütehassıslar ancak bu dünyada mevcut her türlü nimetlerin elde edilmesini insanoğluna sağlarlar; fakat aslında hayatın ne manaya geldiğini söyleyecek kimseler bulunmalıdır. İnsan aslında nedir ve ne için yaratılmıştır? Her türlü kudret ve imkan ile onu kim teçhiz etmiş ve ne için etmiştir? Hüsnü Hatime nedir ve nasıl elde edilir? Hayatın hakiki değerleri nelerdir ve bu değerlar nasıl iktisab edilebilir? İnsanın en esaslı ihtiyacı budur ve bu hususu bilmeden, kuvvetli temele dayanan medeniyet kurulamaz ve gerek bu dünyada, gerekse öbür dünyada muvaffak olunamaz. İnsanın en ufak ihtiyaçlarını bile temin etmiş olan Allah-u Teala’nın böyle çok mühim ve hayati bir ihtiyacı ihmal etmesine inanmayı mantık kabul etmez. Hayır bu asla olamaz ve olmamaktadır. Allah-u Teala farklı insanlara ilim ve fen verdiği gibi; kendisini -Allah’ı -bilecek derin görüşlü, saf sevgi kudretine sahip ve en yüksek kaabiliyetli kimseleri yetiştirdi. Onlara din, takva ve hakkaniyet yolunu açıkladı. Hayatın akibetine ve ahlakın değerine ait bilgiyi verdi. İnsanlara ilahi tebliği yaymaları ve doğru yolu gösterme vazifelerinde onlara itimatta bulundu. İşte bu muhterem zevat Allah-u Teala’nın rasulü olan peygamberlerdir.
Mübarek peygamberler beşeri cemiyet içinde hususi kabiliyet ve hilkat bakımından, zihni temayülleri ve muttaki ve manidar bir hayat sürmeleri ile temayüz etmişlerdir. Aşağı yukarı diğer dahilerin ilim ve san’atta fevkalade kabiliyet ve hulki istidatlarına temayüz etmeleri gibi; insanda kendini gösteren deha kaabiliyeti, kendiliğinden herkesi o kişinin şahsiyetini tanıma ve tastik etmeye ikna eder. Mesala: Hilkaten şair birini dinlesek, onun fevkaladelik arzeden dehasını derhal anlarız. Böyle bir fıtri kabiliyet kendilerine bahşedilmemiş olanlar şairlikte ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar muvaffak olamazlar. Hilkat bakımından hatip, muharrir, lider ve kaşifler için de vaziyet aynıdır. Bu gibi kabiliyetler harikulade kudret ve fevkalade başarılar ile kendini gösterir. Başkaları ona eşit olamazlar. Aynı şey peygamber için de varittir.
Onlar başkalarının anlıyamadıklarını anlar ve başka hiç kimsenin söylemedikleri mevzuları konuşur ve bu mevzulara ışık tutar. On sene derin derin düşünüp araştırmakla bile hiç kimsenin anlamayacağı en muğlak meselelere vukuf peyda eder. Onun her söylediğini mantık kabul eder; kalb onların gerçek olduğunu sezer; ve dünya tecrübesi ile dünya hadiselerini müşahede, onun ağzından çıkan her kelimelerin doğruluğunu ispat eder. Mamafih bizler de bunların benzeri işler yapmaya çalışırız; fakat karşılaştığımız netice muvaffakiyetsizlikten başkası olamaz. Peygamberin son derece saf ve temiz hilkati ve mizacı icabı olarak tuttuğu her işteki hareket tarzı hakkaniyet, doğruluk ve necabet üzeredir. O asla yalan söylemez ve hiçbir kötülük yapmaz. Daima fazilet ve hakkaniyeti telkin eder ve başkalarına öğüt verdiği şeyleri kendi nefsinde tatbik eder. Mefküresine uymayan hiç bir vakaya kendi hayatında rastlanmaz. Ne sözünde ve ne de fiilinde şahsi menfaat emaresi bulunmaz. Başkalarının iyiliği için cefaya katlanır ve kendi maslahatı için başkalarına cefa çektirmez. Bütün hayatı doğruluk, necabet, hulki safiyet, yüksek düşünce ve beşeri en üstün yaratılışı onun misalidir. Hayatına gölge düşürecek her hangi bir leke ve en ufak kusurdan ari bir seciyeye sahiptir. Bütün bu vakıalar, bütün bu vasıflar, onun Allah’ın peygamberi olduğunu ve ona iman edilmesi lüzumunu aşikar kılmaktadır.
Bu gibimübarek zevatın Allah-u Teala’nın hakiki peygamberi olduğunu tahkik edince, o vakit bu idrakin icabı olarak sözleri dinlenilecektir; talimatları takip edilecek ve emirlerine itaat edilecektir. Bir insanın Allah-u Teala’nın hakiki peygamberi olduğunun kabul edlmesine rağmen sözlerine inanmamak ve tebliğlerine uymamak oldukça gayri mantıki bir iştir; çünkü onu Allah-u Tealanın peygamberi olarak tanımamızın manası, onun her söylediğinin, Allah-u Teala’dan geldiğini ve her yaptığının Allah-u Teala’nın rızasına ve arzusuna uygun bulunduğunu tasdik demektir. Böylece ona itaatsizlik Allah’a itaatsizliktir ve Allah’a itaatsizlik ve mahv ve perişanlıktan başka bir şey değildir. Bu sebebten peygamberin mutlak olarak kabulü suretiyle onun talimatına boyun eğmek ve o talimatı bila tereddüt kabul etmek boynumuza borç olur. Şu veya bu emrin hikmet ve faidelerini tam olarak anlayamıyabilirsiniz. Fakat bir talimatın peygamberden sadır olması gerekçesi, onun hiçbir şüphe ve tereddüte mahal kalmadan doğru olacağına kafi teminattır. Sizin anlamaya muktedir bulunmamanız, onun kusurlu veya hatalı olmasına sebeb teşkil etmez. Zira beşer idraki hatadan salim değildir. Aklın hududu vardır ve her şeyi bilemez. Her hangi bir san’ata tamamiyle vakıf olmayan kimse, o san’atın inceliklerini anlayamaz. Fakat o şahsın bir mütehassısın sözlerini reddetmesi ve mazeret olarak da mütehassısın anlıyamadığını ileri sürmesi için ancak deli olması icab eder. Ehemmiyeti haiz olan her dünya işinde danışmak için mütehassısa ihtiyaç duyulduğu ve ona müracattan sonra tavsiyelerine itimat edilmesi ve ona göre hareket edilmesi kayda değer. Kendi kendinize hükme varmaya ve müdahalede bulunmaya hakkınız olmasına rağmen, ona teslim olur ve onu takip edersiniz. Her insan dünyadaki her çeşit fen ve san’ata sahip çıkamaz. Halk için, makul yol, yapabileceğini yapmak ve yapamayacağı işler için de kendisine rehber olarak münasip insanı bulmak üzere bütün zeka ve dirayetini kullanması ve böyle bir insanı bulduktan sonra da, onun nasihatını kabul ve onu takip etmesidir. Muayyen bir şahsın maksadınıza en uygun kimse olduğuna itimat getirdikten sonra tavsiye ve rehberliğini rica ve ona tam olarak emniyet edersiniz. Boyuna izahat istemek suretiyle onun her adımda işine müdahale açıkça basiretsizlik olur. Hukuki bir dava için avukatla mutabık kalınca artık her vesileyle avukatın işine müdahalede bulunamazsınız. Ancak ona itimat eder ve onun tavsiyesine uyarsınız. Tedavi için doktora gider ve talimatını dinlersiniz. Tıbbi meselelere burnunuzu sokmaz ve doktorla münakaşa suretiyle mantıki kabiliyetinizi denemezsiniz. Hayat için de tutulacak münasip yol budur. Dini meselelerde de aynı usulün tatbiki icap eder. Allah-u Teala hakkında bilgiye muhtaçsınız: Allah-u Teala’nın arzusuna uygun hayat tarzını bilmek ihtiyacındasınız. Bu sebebten Allah-u Teala’nın hakiki peygamberini aramak zorundasınız. Ve onu aramak için sonsuz dikkat, idrak ve basiretinizi kullanacaksınız. Çünkü hakiki peygamber yerine yanlış insan seçerseniz, o vakit sizi yanlış yola sevkedecektir. Mamafih her mütalayı hassasiyetle enine boyuna ölçüp tarttıktan sonra muayyen kimsenin hakiki peygamber olduğuna kesin karar verince, o vakit ona tamamiyle itimat ve emrine sadakatla itaat etmemiz icap edecektir.
Şu halde insan için doğruluk ancak ve ancak peygamberler tarafından şekli açıklanmış olanıdır. Uygun hayat tarzı ise onun -peygamberin- bizlere Allah tarafından olduğunu bildirdiği tarzdır. Bundan kolaylıkla anlaşılacağı vechile; peygambere iman, itaat ve onun yolunda gitmek herkes için mutlak surette lüzumludur. Ve peygamberin talimatını terk edip kendi kendine yol açmaya çalışan bir kimse doğruluktan inhiraf etmiş ve pek tabiiki kötü yola sapmış olur.
İnsan bu meselede acaip bir hata işlemiş olur. Bazı insanlar vardır ki, peygamberin iffet sahibi olduğunu ve doğruyu söylediğini kabul etmekle beraber, ona iman etmezler. Bu gibi kimseler yalnızca kafir olmakla kalmayıp, aynı zamanda basiretsiz ve gayri tabii bir yolun yolcusu olurlar. Çünkü peygamberi bildikten sonra onu takip etmemek, bile bile yanlış yolu takip etmek demektir. Bundan daha büyük bir saçmalık ne olabilir? Bazı kimseler “rehber olarak peygambere ihtiyacımız yoktur, doğru yolu kendi kendimize bulabiliriz” derler. Bu da sakat bir görüştür Hendese okumuşsanız; iki nokta arasında ancak bir tane doğru yol bulunabileceğini ve çizilecek diğer bütün hatların eğri olacağını ve yahutta o noktalara varamıyacağını bilirsiniz. İslam lisanında “Sıratıl müstakim” tabir olunan doğru yol meselesi de aynıdır. Bu geçit insandan başlayıp, doğruca Allah-u Teala’ya gider; ve bunun ise ancak ve ancak tek ve yegane yol olduğu aşikardar. Diğer bütün yollar inhiraf gösterecek ve kötülüğe sapacaktır. Böylece bu doğru yol peygamber tarafından gösterilmiş olanıdır. Ondan başka doğru yol yoktur ve olamaz. Bu yola gözlerini kapayıp, başka geçit aramak ise insanın kendi hayaline aldanmış olmasıdır. Seçtiği yolun doğruluğunu hayal eder; fakat hemen kendisini bir karışılık içinde bulur. Dolambaçlı yollarda ve kuruntusunun mahsulü olan avarelik içinde kaybolur. Yolunu kaybeden birinin karşısına iyi bir adam çıkıp yol gösterse, fakat o kimse bu adamı reddedip “sizin rehberliğinizi kabul etmeyeceğim, bana göstermiş olduğunuz yolu da kabul etmeyeceğim.” Bu meçhul mıntıkada körü körüne ve kendi başıma aranacağım ve hedefime kendi yolumdan varmaya çalışacağım” derse, o vakit o kimse hakkında ne düşünürsünüz? Peygamberin açık irşadı muvacehesinde bu hal tam manasiyle budalalıktır. Herkesin yeni baştan ve hiç noktasından işi ele almağa çalışması muazzam zaman ve enerji kaybına sebeb olacaktır. Fen ve san’at sahasında da bu yola asla gidilmediğine göre; burada neden gidilsin?
Sakat ve zayıf taraflarını ortaya koyan emareler az dahi olsa, böyle bir hal çok adi bir hatadır. Fakat meselenin daha derinlerine inerseniz, o vakit doğru yolu, yani Allah’a giden yolu bulamıyacağına şahit olacaksınız, Bunun böyle olmasına sebeb ise; hak yolundaki kimsenin benimsediği nasihatlara inanmayı reddeden insanın bu inadı dolayısiyle hakikat manzarasının ondan uzaklaşması ve insanın kendi dikbaşlılık gurur ve inadının mağduru olmasıdır. Ekseriya bu redde sebeb ise; hatalı gurur; körü körüne taassup; cedlerinin yoluna veya peygamberin telkinatıyla kabili telif olmayan süfli arzulara nefsini inatla bağlanmış olmaktan ileri gelmektedir. Bu hallerden her hangi birine saplanan kimse için doğru yol altında seyredemez. Böyle bir kimse kurtuluş için her hangi bir yol bulamaz. Diğer taraftan bu komplekslere esir olmayan samimi ve hak aşığı kimse için hakikat yolu açıktır ve onun peygamberi reddetmesine hiçbir sebeb olamaz. Hatta peygamberi keşfetmiş olmakla kendini keşfetmiş olur.
Her şeye inzimamen, hakiki peygamber Allah-u Teala tarafından yükseltilmiş kimsedir. Tebliğini beşeriyete ulaştırması için onu gönderen Allah-u Tealadır. Böylece Allah’ın Rasulüne iman etmeyi reddeden kimse haddi zatında Allah’ın emirlerine uymayı reddetmiş sayılır ve Allah’a asi olur. Bir hükümdar naibinin otoritesini kabul etmeyen bir kimse, aslında bizzat hükümdarın otoritesini kabul etmiyor sayılır ve asi olur. Böyle sayılacağı gayri kabili inkar bir vakıadır. Bu itaatsizlik onu asi hale getirir. Allah-u Teala dünyanın sahibi, hakiki hükümdarı ve padişahların padişahıdır. Rasul ve peygamberlerini tanımak ve onlara Allah-u Teala’nın itimat ettiği peygamberleri olarak itaat etmek her insanın mecburi vazifesidir. Peygamberden vazgeçen kimse Allah’a inansa da, inanmasa da tabiidir ki kafir olur.
PEYGAMBERLİĞİN KISA TARİHÇESİ
Şimdi peygamberlik tarihine şöyle bir göz atalım. Bu uzun zincirin nasıl başladığını; tedricen nasıl geliştiğini, uzadığını ve ahir zaman peygamberi Hazreti Muhammed (s.a.v.) in şahsında nasıl şahikaya ulaştığını hep beraber görelim.
Beşer nev-i bir tek insanda, yani Hazreti Adem’den başladı. İnsanlık ailesi ondan gelişti ve beşeri nev-i çoğaldı. Bu dünyada doğan bütün bu insanlar ilk çift olan Hazreti Adem ile Hazreti Havva neslindendir. Bu noktada tarih ile din mutabıktır. İnsanın menşe-i hususundaki araştırmalar dahi, beşeri varlığın birbirinden ayrı zaman içinde ve dünyanın birbirinden ayrı yerlerinde, muhtelif insanların vücut bulmasiyle başladığını göstermektedir. Alimlerin çoğu da keza, ilk olarak bir insanın var olacağı ve bütün beşeri ırkının aynı adamın nesli olacağını tahmin etmektedir.
Arz üzerinde ilk insan olan Hazreti Adem aynı zamanda Allah-u Tealanın ilk peygamberi olarak tayin edildi. Allah-u Teala ona kendi dinini- islamiyeti- açıkladı. Allah-u Teala’nın birliğini: yaratanın ve bu dünyanın geçimini sağlayanın O olduğunu; kainatın sahibi olup ancak ve ancak O’na ibadet edilebileceği; günün birinde O’na dönülüp O’ndan yardım istenebileceği; O’nun rızasına uygun olarak iyi, muttaki ve Hak yolunda bir hayat yaşanması icap ettiği ve böyle yapanlara Allah-u Teala tarafından mükafat verileleceği; Allah-u Tealadan uzaklaşan ve O’na itaatsizlik edenlerin dünya ve ahirette kaybedecekleri; imansızlık ve itaatsizlik yüzünden ağır cezalara çarptırılacakları bildirildi. Yani, ilahi tebliğleri kendi zürriyetine ulaşması hususu Hazreti Adem’e, Allahu Teala tarafından emir buyruldu.
Hazreti Adem’in zürriyetinden iyi olanlar doğru yolda yürüdüler. Fakat kötü olanlar babalarının derslerini terkettiler ve yavaş yavaş yanlış yollara saptılar. Bazıları güneşe, aya ve yıldızlara taptılar; diğerleri ağaçlara, hayvanlara ve nehirlere ibadet ettiler. Bazıları ateş, su, hava, sıhhat ve tabiatın bütün nimet ve güçlerinin ayrı ayrı tanrılar idaresinde olduğuna ve teveccühlerini kazanmak için onlara ibadet etmek lüzumuna kani oldular. Bu yolda cehalet, çeşitli tanrılar ve putlara tapılmasına ve bir çok itikatların türemesine sebeb oldu. Bu hal Hazreti Adem ahfadının dünyaya yayılmakta ve muhtelif ırk ve milletler teşkil etmekte olduğu bir çağda idi. Her millet kendisine has ayin ve merasimi olan bir din kurmakta idi. Yalnız bu kadarla da kalmayıp; Adem Aleyhisselamın torunları, Allah-u Teala’nın onlar için açıklamış olduğu ve büyük cedleri tarafından onlarla öğretilen hayat tarzını bile unutmuş oldular. Kendilerinin ortaya atmış oldukları yolu takip ettiler. Aralarında her türlü kötü adetler ve her çeşit cehalet temayülü çoğaldı ve yaygın bir hale geldi. Hak ile batılı ayıramaz oldular. Birçok batıl şeyleri hak diye bellemeye başladılar ve birçok doğru telakkileri yalnızca bilmemekle kalmayıp, onları batıl olarak kabul etmeye başladılar
Allah-u Teala bu devrede onlara islamı öğrensinler diye peygamberler göndermeye başladı. Her biri kendi halkına unuttukları dersleri hatırlattı. Putlara tapmayı, şirk koşmayı; yani diğer tanrıları Allah-u Teala’ya ortak etmeyi terkedip hakka ibadeti, halka öğrettiler. Her türlü cehalet adetlerini bertaraf ettiler. Allah-u Teala’nın arzusuna göre doğru hayat tarzını halka izah ettiler ve onlara cemiyet içinde tatbik ve takip edilmesi icap eden hayati ehemmiyetteki kanunları verdiler. Her memleket, her ülke ve her millet arasında Allah-u Teala’nın hakiki peygamberleri zuhur etti. Hepsinin tek ve müşterek dini islam dini idi. Şüphe yok ki muhtelif peygamberlerin telkin usulleri ve şeriat prensipleri, içinde yaşadıkları ve aralarından zuhur ettikleri milletlerin kültür ve ihtiyacına göre, birbirlerinden biraz farklı idi. Her peygamberin kendine has telkinleri, karşılaştıkları kötülüklerin ve kötülüleri izale için sarf etmekte oldukları gayretlerin çeşidine göre tayin edilmektedir. İslahat usulleri ise, muhtelif temayül ve fikirlerle mücadeleye uygun olmak üzere biribirinden farklı bulunmakta idi. Milletlerin, iptidai devredeki cemiyet, medeniyet ve kültür hayatı içinde bulundukları zaman, kanun ve nizamları basit idi. Cemiyetler inkişaf ve terakki ettikçe bu kanun ve nizamlar, tadilat ve islahata uğradı. Mamafih aradaki fark, suni ve zahiri idi. Her dinin telkinatı esasta aynıydı. Yani Allah’ın birliği, takvaya bağlılık, iyilik ve sulh, mutlak ve adil mükafat ve mücazat yeri olan ahirete inanmak...
Allah-u Teala’nın peygamberlerine karşı insanın tavır ve hareketi acaip olmuştur. Evvela peygamberlere kötü muamelede bulunmuşlar ve peygamberlerin telkinatını dinleyip kabul etmeyi reddetmişlerdir. Bazı peygamberler memleketlerinden çıkarılmış, bazıları öldürülmüş, bazıları ise hayatları müddetince nasihatta bulunmalarına rağmen, halkın lakaydisi karşısında ancak birkaç taraftar bulabilmişlerdir. Mamafih sürekli olarak maruz bulundukları yıpratıcı muhalefet, alay ve hakaret içinde, Allah’ın bu peygamberleri nasihatlarına ara vermediler. Sabır ve metanetleri ile eninde sonunda muvaffak oldular; nasihatleri ve metanetleri boşuna harcanmış olmadı. Geniş halk ve cemaat kitleleri bu tebliğleri kabul ettiler ve itikatlarına katıldılar. Asırlar boyunca dalalet, cahalet ve kötü hareketlerin neticesi olarak husule gelen fena temayüller böylece başka bir şekilde almış oldu. Peygamberin hayatında telkinatını kabul ve takip ettiler. Peygamberin vefatından sonra eski hurafelerini dinlerine soktular ve peygamberin gösterdiği yolda değişiklik yaptılar. Oldukça garip bir ibadet tarzını benimsediler. Hatta bazıları peygambere tapma yoluna gittiler. Kimisi peygamberi Allah-u Teala’nın timsali, kimisi oğlu, kimisi de ulühiyete ortak yaptılar. Kısacası, bu bakımdan insanın çeşitli tutumu, mantıkın gülünç tezahürü ve kendi kendisiyle alay etmesi misaliydi. Putları paramparça etmek gibi mübarek bir vazifeye sahip olan bu muhterem insanları pulaştırdılar. Cehaletin adet ve ayinlerini, esassız ve yanlış hikayelerini ve insan yapısı kanunları dinle birbirine karıştırarak peygamberlerin emirlerinde değişiklik yaptılar ve eğri yola saptılar. Böylece üzerinden asırlar geçince hakikat ile hayal karmakarışık bir hal aldı ve peygamberlerin yolu hayal ve dalalet içinde o kadar kayboldu ki, artık taneyi samandan ayırmaya imkan kalmadı. Peygamberlerin yolunda yapmış oldukları bu fesat hareketi ile kalmayıp, daha ileri de gittiler. Peygamberlerin hayatları hakkında hayali hikayeler ve değeri olmayan rivayetler uydurdular. Peygamberlerinin hayat hikayelerini o kadar tahrif ettiler ki, artık onların hayatlarına ait hakiki ve güvenilir malumat farkedilmez hale geldi. Kendi taraftarlarınca girişilen bütün bu ifsat hareketlerine rağmen peygamberlerin emekleri boşa çıkmadı. Her türlü tadilat ve tahrifata rağmen hakikatın bazı izleri bütün milletler arasında idame edebildi. Allah ve ölümden sonraki hayat fikri, bir veya diğer şekliyle kat’i olarak benimsedi. İyilik, hakkaniyet ve ahlakın bazı prensipleri bütün dünyaca kabul edildi. Böylece peygamberler kendi halklarına beynelmilel bir dinin emniyetle sunulması için lüzumlu fırsatı ve zemini hazırladılar. Öyle bir din ki, insan fıtratına tamamen uygun olup cemiyet ve akidelerin bütün iyi taraflarını bünyesinde bulundurmakta ve beşeriyet tarafından tabiatiyle ve müştereken şayanı kabul bulunmaktadır.
Yukarıda bansettiğimiz gibi, bidayette muhtelif milletler veyahut halk gurupları arasında ayrı ayrı peygamberler zuhur etti. Her birinin telkinatı bilhassa kendi halklarınınhususiyetlerine göre mana taşımaktaydı. Buna sebeb ise tarihin o devrelerinde milletlerin biribinden çok uzak ve ayrı yaşamaları; herbiri kendi coğrafi hudutları içinde kalmak üzere, aralarındaki münasebetin kesik olması ve biribiriyleriyle konuşmak imkanı bulunmamasından ileri gelmekteydi. Bu şartlar altında; müşterek bir dünya dini ile o dine bağlı olan dünyevi bir şeriat sistemini yaymak pek güçtü. Bundan başka kadim milletlerin umumi ahvalleri biribirinden çok faklıydı. Sonsuz cehaletleri, çeşitli cemaatler arasında farklı şekildeki ahlaki bozukluk ve dini hislerinde tereddi vücuda getirildi. Bu sebepten dolayı onlara hakikatı telkin etmek ve Allah’ın yolunda onları kazanmak; kötülük ve adaletsizliği tedricen yok etmek; cehaletin kökünü kazmak; ve insanlara saf, dindar ve hak yolunda olarak yaşamayı öğretmek, ve böylece onları ebedi hayat yolunda hazırlayıp yetiştirmek için birçok peygamberin zuhuruna lüzum hasıl oldu. Beşeriyetin bu şekilde yetiştirilmesi zihin ve ahlak ve manevi bakımdan inkişafı için kaç bin sene geçmiş olduğu ancak Allah-u Teala’nın malumudur. Mamafih beşeriyet inkişafa devam etti ve zamanı gelince tedricen olgunluk çağına erişmiş oldu.
Ticaret, sinai ve ilmin inkişaf ve yayılması ile milletlerarası münasebet teessüs etti. Çin ve Japonya’dan taa Avrupa ve Afrika’ya kadar gerek denizden ve gerekse de karadan muntazam seyrüsefer kuruldu. Çok kişi okuma yazma öğrendi. Memleketler arasında fikir mubaelesi; ilim ve diğer malumat teatisine başlandı. Geniş ülkeleri fetheden, vasi imparatorluklar kuran ve muhtelif milletleri tek siyasi iktisadi sistem içinde toparlayan muazam fatihler zuhur etti. Böylece milletler yakınlaştıkça yakınlaştılar ve aralarındaki ayrılıklar azaldıkça azaldı. Bu şartlar altında şumullü bir hayat tarzını karşılayan, ahlak ve maneviyata ait içtimai, medeni, siyasi, iktisadi hususlarda beşerin bütün ihtiyaçlarını temin eden; gerek dini ve gerekse dünyevi unsurları bünyesinde toplayan aynı dinin, Allah-u Teala tarafından bütün insanlara gönderilmesi kabil oldu. Bundan ikibin seneden daha evvel insanoğlu zihni kabiliyet bakımından cihan şumül bir dinin iştiyakını duyuracak bir hale geldi. Her ne kadar bazı ahlak prensiplerinden müşteşekkil ise de, mütekamil bir hayat sistemi olmayan Budizm Hindistan’da zuhur etti. Bir taraftan Japonya ve Mongol’ya; diğer tafatan ise Afganistan ve Buhara’ya kadar yayıldı. Bu dinin vaizleri enine boyuna dünyada seyahat yaptılar. Bir kaç asır sonra Hristiyanlık zuhur etti. Aslında İslamdan başka bir şey olmayan Hz. İsa (a.s.) tarafından öğretilmiş bulunan bu din, sonradan taraftarlarınca hristiyanlık adı altında karmakarışık bir vaziyete getirildi ve bu yahudileştirilmiş haliyle bile İran ve orta şarkın en uzak yerlerine ve Avrupa ve Afrika’nın en ücra köşelerine kadar yayıldı. Bu vakalardan açıkça anlaşılacağı üzere, o çağlarda insanların içinde bulunduğu şartlar, bütünü ile beşer nevi için müşterek bir dine ihtiyaç arzetmekte idi. Bu şekilde hazırlanmış olmaları dolayısıyle hakiki ve mütekamil bir din bulamayınca, hüküm sürmekte olan bozuk ve kifayetsiz dinleri milletler arasında yaymaya başladılar.
Beşeri medeniyetin bu müşkül safhasında, zihinlerde dünyaya şamil bir din fikri gelişince, bütün mevcudat için Arabistan’da bir peygamber zuhur etti. Onun yaymak üzere ortaya koyduğu din gene İslamdı. Fakat bu sefer başlı başna ve dünyevi hayatın her safhasını ihtiva eden mütekamil ve olgun bir sistem olarak. O bütünüyle beşer nev’ine peygamber olarak gönderildi ve dini bütün dünyaya yaymaya selahiyetli kılındı. O, islam peygamberi ve Allah’ın sonuncu enbiyası Hz. Muhammed (s.a.v.) idi.
HAZRETİ MUHAMMED’İN (S.A.V.)
PEYGAMBERLİĞİ
Dünya haritasına bakacak olursak, dünya için çok lüzumlu olan din için Arabistan’dan daha münasip memleket bulunamıyacağını görürüz. Orası, Asya ve Afrika’nın tam arasındadır ve Avrupa ise buraya hiç de uzak değildir. Aynı zamanda Hz. Muhammed (s.a.v.) in zuhurunda Avrupa’nın medeniyet ve kültür bakımından ilerlemiş milletleri bu kıtanın cenup kısmında yaşamaktaydılar. Böyle olunca, bu insanlar Arabistan’a aşağı yukarı Hintliler ile aynı mesafedeydiler. Bu hal Arabistan’ı merkezi vaziyete sokmaktaydı.
O devrin tarihine bakınız. Böyle bir peygamberlik için Araplardan daha münasibinin bulunamıyacağını göreceksiniz.
Dünya tarihine bakınız. Böyle bir peygamberlik için Araplardan daha münasibinin bulunamıyacağını göreceksiniz.
Dünya üzerine bütün milletler çetin bir dünya hakimiyeti gayreti içindeydiler. Bu uzun mücadele ve sonu gelmez çekişme ile her türlü imkan ve hayatiyetlerini kaybetmiş bulunuyorlardı. Araplar ise taze yapıda ve er kişilerdi. Sözde içtimai terakkiyat, ileri milletler arasında kötü adetler husule getirmişken, Araplar arasında böyle bir inkişaf mevcut değildi. Bu sebepten onlar lüks ve şehvet oburluğunun meydana getirmiş olduğu hareketsizlik, haysiyetsizlik ve gevşeklikten masun bulunmaktaydılar. Beşinci asrın putperest arapları dünyanın büyük milletlerin tesirine maruz aldıkları gayri-tabii içtimai sistem ve medeniyetlerin kötü tesirine kapılmışlardı. O zamanın içtimai inkişafının bozmadığı milletlerin sahip olması lazım gelen bütün ehliyetlere sahiptiler. Cesur, korkusuz, cömert, sözlerine sadık, hürriyet aşıkı ve siyasi bakımdan müstakilidiler. Yani hiçbir emperyalist kuvvetin hegemonyasına tabi değildiler. Gayet basit yaşamakta ve lüks hayatın gevşekliğinden uzak blunmaktaydılar. Hiç şüphe yok ki, hayatlarında sonradan bahsedeceğimiz bazı kötü taraflar da vardı. Fakat bu kötülüklerin mevcudiyetine sebeb ise, binlerce sene Arabistan’da hiçbir peygamberin zuhur etmeyişi ve onları medeniyetleştirecek ve ahlaklarını bütün kötülüklerden temizleyecek herhangi bir ıslahatcının ortaya çıkmamasından ileri geliyordu. Kumlu çöllerde hür ve serbest geçen hayat, asırlar boyunca sonsuz cehaletlerinin müşevviki ve besleyicisi olmuştu. Bu sebepten onlar o kadar katı kalpli ve cahalet adetlerinde o kadar sert idiler ki, yaptıkları işler her insanın yapabileceği cinsten değillerdi. Mamafih aynı zamanda; fevkalade kuvvetli bir şahsiyet onları ıslahata davet etse ve onlara en güzel ve en mütekamil bir program takdim etse, o daveti kabul edecek ve böyle bir hedefin tahakuku için müessir bir şekilde harekete hazır ve bu dava uğrunda hiçbir macadele ve fedakarlıktan kaçınmayacak ehliyete sahiptiler. Davaları uğrunda bütün dünyanın düşmanlığını bile karşılamaya hazır olabilirlerdi. Filvaki kainatın peygamberi Hz. Muhammed(s.a.v.) in telkinatını yaymak için böyle taze zeminde, kuvvetli er kişilere ihtiyaç vardı.
Bir de Arap lisanına bakınız. Eğer o lisanı tetkik eder ve edebiyatının derinliklerini araştırırsanız; o vakit yüksek ideallerin ifadesi, ilahi ilme ait ince ve en hassas tarafların izahı ve insan kalbine ilahi kalıplara teslim olmak üzere, tesir icrası için Arapçadan daha münasip bir lisan bulunamıyacağına kani olursunuz. Küçük ayetler, özlü cümleler fikirler alemini ifade eder ve aynı zamanda onlar o kadar tesirli ve o kadar kalpleri sarar ki... Kendine has ahengi, insanı aşka getirir, vecde getirir. O kadar tatlıdır ki sanki kulaklara en hoş ve en latif sesin ahengi dolar. Öyle bir ahenk ile doludur ki, dinleyen bütün benliğiyle o tatlı senfoninin tesiri altında kalır. O kadar zengin ve o kadar muazzam bir lisandır ki Allah-u Teala’nın muazzam kelamı olan Kur’an-ı Kerim için lüzumlu olanı odur.
Allah-u Teala’nın Arabistanı cihan peygamberine doğum yeri tensip buyurmasındaki hikmetin sebebi budur. Şimdi Allah-u Teala tarafından seçilen cihan peygamberinin eşsiz ve fevkalede şahsiyetini görelim.
HAZRETİ MUHAMMED’İN (S.A.V.)
PEYGAMBERLİĞİ HAKKINDA
RASYONEL TAHLİL
Gözlerini kapayan biri bundan 1400 sene evvel dünyada olduğunu hayal etse; herşeyin bugünkü dünyadan farkı olduğuna ve etrafımızdaki şeylerde en ufak bir benzerlik bulunmadığına şahit olacaktır. Fikir mübadele imkanı azdı. Muhaberat vasıtası mahdut olduğu kadar inkişaf da etmemiş bir haldeydi. İnsanın bilgisi çok az ve kuru idi. Fikir sahası dar ve hurafat, vahşet ve safsata ile mahsurdu. Zulmet hükmü sürmekteydi. Ancak beşerin ilmi ufuklarını zorlukla aydınlatabilecek zayıf bilgi kırıntıları mevcuttu. Telsiz, telefon, televizyon, sinema yoktu. Tren, motorlu vasıtalar ve tayyare hayal bile edilmemekteydi. Matbaa ve neşir vasıtaları bilinmemekteydi. Ancak yarım yamalak malumat ne olursa olsun, nesilden nesile el yazması kitaplarla intikal ederdi. Tahsil meselesi ise ancak pek şanslı insanların inhisarında olup lüks mahiyetinde idi. Tahsil müesseseleri çok azdı.
Beşerin bilgisi natamam, kısır; mevcudat hakkında bildikleri ise mahdut ve sadece çevredekine inhisar etmekteydi. O devrin en alim adamı bile bugünün alelade insanından muayyen bilgiler bakımından çok eksikti. O vaktin en kültürlü adamı, bugünün sokak adamından daha az işlenmiş bir durumdaydı.
Beşeriyet cidden cehalet ve hurafe içerisindeydi. Görünürdeki bilgi nuru ne olursa olsun, bütün çevreye hakim olan zulmete karşı mücadelede mağlup olacak haldeydi. Bugün basit ilim meseleleri olarak farz edilen hususlar, o günlerde senelerce hesaplı düşünce ve sabırlı bilgi devrimizde herkesin kolaylıkla iktisab edebileceği basit malumatın elde edilebilmesi için, muhataralı seyahatlara katlanmak ve bir ömür sarfetmek icap ederdi. O vakit “Efsane” ve “batıl itikat” addedilen şeyler ise bugünün şüphesiz hakikatlarıdır. Bugün gaddar ve şeni kabul ettiğimiz hareketler o devrin normal kanunlarıydı. Bugünkü ahlak anlayışımıza kötü görünen usuller, ahlakın öz ruhunu teşkil etmekteydi ve o günlerde bundan başka hayat tarzı hayal bile edilemezdi. Şüphecilik çok yaygın bir vaziyete gelmişti. O kadar ki, tabiatüstü fevkaladelik taşımayan, heyula ve öcü kıyafetiyle gözetmeyenlerin ulviyetini kabul etmezdiler. Aşağılık duyuları o dereceye kadar varmıştı ki, insanın ilahi ruha sahip olacağını ve insandan evliya bulunabileceğini hayallerinden bile geçirmezlerdi.
ARABİSTAN-ZULMET DİYARI
Cahiliyyet devrinde zulmet içinde bir diyar vardı. Komşu memleketleri İran, Bizans ve Mısır gibi bir nebze medeniyet ve az da olsa ilme sahiptiler. Fakat Arabistan bütün kültürlerin tesirinden hiçbir şekilde nasiplenmemişti. Büyük denizler ve çöllerle tecrit edilmiş olarak kaldı. Arap tüccarları bu memleketlere mal götürmek ve oralardan mal getirmek için aylar süren uzak seyahatlara katlanmalarına rağmen, seyahatlarında zoru zoruna, pek az ilim elde edebildiler. Kendi memleketlerinde tek bir tahsil müessesesi veya kütüphane yoktu. Hiç kimse irfan ve ilmi inkişafla alakadar görünmüyordu. Okur yazar pek az insan vardı ve onlar da o zamanın fen ve sanatıyla alakadar olacak derecede tahsil görmemişlerdi. Beşeri düşünceyi öz ruhuyla, harikulade şekilde ifadeye muktedir olan son derecede mütekamil lisanları vardı. Keza yüksek bir seviyede edebi zevke sahiptiler. Edebiyatlarının parça parça tetkikinden anlaşılacağı üzere, bilgileri mahdut, kültür ve medeniyet seviyeleri düşük; zihinleri hurafatla dolu; adet ve fikirleri ise vahşet ve canavarlıkla meşbu; ahlaki durumları ve düşünceleri süfli idi.
Orası, hükümeti olmayan bir memleketti. Her kabile üstünlük iddia eder ve kendisini müstakil addederdi. Kanun yerine vahşet hüküm sürmekteydi. Masum insanların yağma edilmesi, öldürülmesi, o günün bir nizamı olmuştu. Can, mal ve namus emniyeti yoktu. Kabileler biribirleriyle kanlı bıçaklı bir haldeydiler. En emniyetsiz bir hadise vahşi bir harbi alevlendirmeye kafi gelmekte ve bu taşkınlık bazen de uzun seneler fasılasız surette sürüp gidecek şekilde, memleket baştanbaşa yangın haline getirmekteydi. Bir bedevi başka bir kabileden birini eline geçirince, onu öldürmek ve soymak için her hakkı kendinde bulmakta ve bu sebepten onu serbest bırakmak için bir sebeb görmemekteydi.
Sahip bulunduğu her türü ahlak ve medeniyet, iptidai ve en acaip cinstendi. Temizi kirliden, helali haramdan, medeniyeti vahşetten zor ayıracak durumdaydılar. Vahşi bir hayata ve çak gaddar usullere sahiptiler. Zina, kumar ve içki alemleri yaparlardı. Yağmacılık ve talan alameti farikaları; katillik ve soygunculuk ise en bariz adetleriydi. Hiç utanç duygusuna kapılmadan birbirlerinin önünde çırılçıplak dururlardı. Kadınları bile Kabe’nin tavaf merasiminde anadan doğma soyunurlardı. Çılgınca şehvet düşkünlüğünden başka, damat edinmemek için kız çocuklarını diri diri gömerlerdi. Babalarının ölümünden sonra üvey anneleriyle evlenirlerdi. Günlük yemek, giyim ve yıkanma adetlerinin inkişafından bile bihaberdiler.
İman bozukluğu bakımından, dünyanın öbür kısımlarını mahveden ayni kötülüklere onlar da müptela olmuştular.
Taşlara, ağaçlara, heykellere, yıldızlara ve ruhlara; yani Allah’dan başka akıllarına gelen her şeye taparlardı. Eski peygamberlerin telkinatı hakkında hiçbir fikre sahip değillerdi. Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’i (a.s.) kendi cedleri olarak tanımakta; fakat onların dini tebliğleri ve o peygamberlerin ibadet ettği Allah-u Teala hakkında hiçbir şey bilmemekteydiler. Ad ve Semud hikayeleri folklarında mevcut bulunmasına rağmen, bu hikayeler Salih (a.s.) ın telkinatından hiçbir izi ihtiva etmemekteydi. Beni İsrail peygamberlerine ait rivayet kabilinden bazı halk hikayelerini yahudiler ve hiristiyanlar onlara nakletmişlerdi. O mubarek ruhların kırpılmış timsalini ortaya koydular. Bu mübarek peygamberlerin telkinatı, hayallerinin icadı ile tahrif edilmiş ve hayatları karartılmış oldu. Bugün bile, müslüman müfessirlerin Beni İsrail peygamberleri hakkında Kur’an-ı Kerim’den naklettikleri hususlara şöyle bir göz atmak suretiyle, o insanların dini telakkileri hakkında fikir edinilebilir. Hakikaten peygamberlik müessesesinin ve Beni İsrail peygamberlerinin karakterlerine ait oradaki tasvir, hakikat taraftarlarınca müdafaası yapılan her şeyin tam manasıyla bir antitezi idi.
HALASKARIN DOĞUŞU
Böyle bir devirde ve cehalete bürünmüş böyle bir memleket içinde, bir insan doğar. Küçük yaşta ana ve babasını kaybeder. Birkaç sene sonra da dedesinin terki hayat acısı vukubulur. Bunun neticesi olarak; o zaman ki bir Arap çocuğunun elde edebileceği azıcık terbiye ve yetiştirme imkanından bile mahrum kalır. Çocukluğunda bedevi çocuklarıyle birlikte koyun ve keçi güder. Olgun yaşa gelince ticarete başlar. Bütün münasebetleri ve bütün alışverişi sadece, ne şartlar içinde bulunduklarını evvelce tarif ettiğimiz Araplarladır. Tahsil onun yanından bile geçmemiştir. Tamamiyle tahsilsiz ve ümmidir. Arabistan’da hiçbir alim bulunmaması dolayısıyle böyle bir kimse ile oturmak ve ondan ders almak imkanını bulamaz. Memleketinden dışarı çıkabilmek imkanı bir kaç sefer zuhur etmiş ise de; o seyahatleri sadece Suriye’ye münhasır kalmış olup, Arap ticaret kervanlarının mutad alış veriş yolculuğundan başka birşey değildi. Orada -Suriye’de- herhangi bir alim ile görüşmüş veya kültür ve medeniyet safhalarını müşhade etmiş olsa bile; böyle seyrek buluşmalar ve rasgele müşahedelerin onun şahsiyet yapısında yeri olamazdı. Çünkü bu gibi tesadüflerin, bir kimsenin üzerinde, o kimseye mensup bulunduğu şartların tam aksine geliştirecek; onu baştanbaşa değiştirecek; ve onun doğmuş olduğu cemiyette bulunmayan bir ihtişam ve kabiliyetin zirvesine ulaştıracak derecede derin nüfuzu olamaz. Keza, bu gibi tesadüfler, ümmi bir bedeviyi yalnız kendi memleket ve çağının değil fakat bütün dünyanın ve gelecekteki bütün devirlerin lideri haline sokacak, derin ve vasi bilgi iktisabını gösteremez. Hakikatın, o seyahatlerin düşünülebilcek kültürel ve mefkurevi tesirleri ne ölçüde olursa olsun, o günlerde dünyada asla mevcut olmayan şekliyle dini, ahlaki, kültürel ve medeni prensip ve mefküreyi hiçbir suretle ona veremiyeceği ve o günlerde dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan ulvi ve mütekamil beşeri karakter kabiliyetini vücuda getiremiyeceği aşikardır.
BİR ÇAKIL YIĞINI İÇİNDEKİ PIRLANTA
Şimdi bu asil insanın hayatını; yalnızca Arap cemiyeti ile alakalı olarak değil, fakat o devirdeki haliyle bütün dünyaya şamil olan eserini görebiliriz.
İçlerinde doğmuş, gençliğini ve ilk olgunluk devrini aralarında geçirmiş ve en nihayet de aralarında en yükseklere varmış olduğu insanlardan, o tamamiyle farklıdır. Asla yalan söylemediğine bütün milleti şahadet etmiştir. Hatta onun en büyük düşmanları bile onun bütün hayatında hiçbir suret ve şekilde yalancılıkta asla itham etmemişlerdir. Kibar konuşur ve hiçbir vakit kötü, müstehcen kelime kullanmaz. Sevimli bir şahsiyete ve kendisiyle temasa gelen herkesin kalbini fetheden alımlı bir tavra sahipti. Halk ile olan münasebetinde daima adalet ve hakkaniyet üzere hareket eder. Seneler senesi ticaretle iştigaline rağmen, gayri meşru işlere katiyen girmez. Onunla iş gören herkesin, onun doğruluğuna tam itimadı vardır. Milletçe ona “El-Emin” derler. Düşmanları bile kıymetli eşyalarını emaneten bırakırlar. O ise kendisine gösterilen itimadı son derece titizlikle daima iyiye kullanır. Köküne kadar ahlaksızlık bataklığına saplanmış bir cemiyette o namusu mücessem bir kimsedir. Sarhoşluk ve kumarı fazilet kabul eden bir cemiyet içinde de doğup büyür. Fakat alkollü içkilere asla elini sürmez ve asla kumar oynamaz. Onun halkı kaba, kültürsüz ve pistir; fakat o en yüksek kültürü ve en ince bedii görünüşü nefsinde mücessem hale sokmuştur. Muhiti katı kalbli insanlarla çevrilmiştir. Fakat o, ana sütü kadar saf bir şevkatle taşan merhametli bir kalbe sahiptir. Yetim ve dullara yardım eder. Gurbettekilere misafirperverlik gösterir. Hiç kimseye kötülük yapmaz; bilakis başkaları uğruna her türlü sıkıntıya katlanır. Aralarında yaşadığı kimseler harbin yemek, içmek kabilinden bir şey olmasına mukabil o öyle bir sulh aşıkıdır ki, halk silahlara davranıp biribirinin boğazına sarılınca, onun yüreği sızlar. Kendi kabilesinin kan davalarından uzak kalır. Barıştırma işinde daima ortaya çıkar. Putperest bir ırk içinde yetişmiş olmasına rağmen o kadar açık fikirlidir ve o kadar saf bir ruha sahiptir ki, bu sebepten gök ve yerde hakiki ve tek olan Allah-u Teala’dan başka hiçbir şeyi tapılmaya layık görmez. Hiçbir mahluku önünde eğilmez ve putlara adaklarda bulunmaz. (Hatta çocukken bile) Allah-u Teala’dan başka bütün varlıklara her türlü ibadet şekillerinden fıtri olarak nefret eder. Kısacası: Cehalet ve zulmet içinde bulunan bir muhitte bu insanın şahsiyetinde şa’şaa ve azamet, aynen zifiri karanlığı aydınlatan işaret fenerine veyahutta bir yığın çakıl taşı arasındaki bir pırlantaya benzetilebilir.
İNKILABIN GELİŞİ
Hayatının mühim kısmı böylece namuslu, saf ve terbiyeli tarzda geçtikten sonra, varlığını saran bir inkılap devri başlar. Etrafındaki zulmet ve cehaletten usanç getirir. Her tarafını çeviren cehalat, fesat ve putperestliğin ve düzenliğin korkunç ummanını aşmak ister. İnsan gürültüsünden uzak dağlara çekilir. Günlerce ve gecelerce inziva içinde murakabeye dalar. Ruhunun ve kalbinin daha saf ve daha mükemmel hale gelmesi için oruç tutar.
Kendini derin bir ilham ve düşünceye verir. Zulmetin sıkıntısını dağıtacak bir ışık aramaktadır. O zaman fesat içinde bulunan, düzensiz alemi yıkabilecek kudrete sahip olmayan; yeni ve daha iyi bir alemin temelini atmayı arzular.
İşte şahsiyetini saran fevkalade inkılap gelmektedir. Hasretini çekmekte olduğu kuvveti ona veren ilahi nurla, birdenbire bütün kalbi aydınlatır. Mağarasındaki hücreden çıkarak halka gelir ve onlara şöyle hitap eder.
“Tapmakta olduğunuz putlar sahte şeylerdir. Bundan böyle onlara tapmayınız. Hiç bir fani varlık; yıldızlar, ağaçlar, taşlar tapılmaya layık şeyler değildir. Bu sebeble onların önünde ibadet kastıyle boyun eğmeyiniz. Bütün kainat, içindeki her şeyle birlikte, ancak Kadiri Mutlaka ait bulunmaktadır. Ancak yaratan, besleyen, muhafaza eden O’dur. Böylece önünde secde edilecek ve ibadet edilecek yalnlız O’dur. Yalnız O’na ibadet ediniz ve yalnız O’nun emirlerine itaat ediniz. Yağma ve soygunculuk, adam öldürmek ve çapulculuk, adaletsizlik ve zulüm misali hareketler Allah-u Teala nazarında en büyük suçtur. Bütün kötü yolları terkediniz. Allah-u Teala bütün kötü yollardan nefret eder. Doğru konuşan ve adil olunuz. Kimseyi öldürmeyiniz. Kimsenin zorla malını ve parasını almayınız. Başkalarına olan borcunuzu mutlaka ödeyiniz. Sizler beşeriyetin birer parçasısınız. Allah-u Teala bütün beşeriyeti müsavi görür. Hiç kimse alnında üstünlük işareti yazılı olarak doğmaz; hiç kimse boynunda şeref yaftası asılı olarak dünyaya gelmez. Ancak Allah’tan korkan; muttaki; işlerinde ve ef’alinde doğru olan kimse üstün ve şereflidir. Doğuştan farklı olma ve ırki gurur, üstünlük, şeref hususunda bir miyar olmaz. Allah’tan korkan ve iyi fiillerden bulunan kimseler insanların en şereflileridir. Allah sevgisini terkeden ve kötü yollara sapan kimseler zevale uğrarlar. Ölümünüzden sonra Allah’ın huzuruna çıkacağınız muayyen bir gün vardır. Yaptığınız her fiilin hesabını verecek; iyi olsun fena olsun, orada hiçbir şeyi saklı tutamayacaksınız. Hayatınızın açık blançosu Allah-u Teala’nın huzuruna getirilecektir. Kaderiniz, iyilik şeyi saklı tutamayacaksınız. Herşeyi bilen mutlak hakim Allah-u Teala’nın mahkemesinde haksız tavsiye ve iltimas mevzuubahs olamaz. Bu makama rüşvet veremezsiniz. Asaletiniz ana babanızın hali, nazarı itibara alınmayacaktır. O zaman sadece hakiki iman ve iyi efalinizin yardımı ancak sizlere şefaat edecektir. Bu gibi efal ile mücehhez kimseler ebedi saadet içinde Cennetteki yerini alacak ve iyi efalden mahrum bulunanlar ise Cehennem ateşi ile karşılaşacaktır.”
Beraberinde getirmiş olrduğu işte budur!.. Cahil millet ona karşı gelir. Mukaddes şahsiyeti, küfür ve taş yağmuruna tutulur. Akla gelen her eziyet ve her merhametsizlik ona yapılır. Bu hal birkaç gün değil, fakat, bilafasıla onüç sene gibi uzun bir müddet sıkıntılı tarzda devam eder. En nihayet sürgün edilir. Fakat gittiği yerde bile kendisine rahat verilmez. Hicret ettiği yerde muhtelif yollardan taciz edilir. Bütün Arabistan ona karşı tahrik edilir. Orada sekiz sene olarak devamlı takip ve rahatsız edilir. Bütün bunlara büyük bir sabır içerisinde hep katlanır, fakat tuttuğu yoldan bir an olsun ayrılmaz. Davası yolunda azimkar, metin ve sebatlıdır.
BU KADAR DÜŞMANLIK NEYE?
Bir kimse sorabilir. Nasıl olmuş da bütün milleti ona amansız düşman kesilmiş?Acaba kan davasından mı? Onlardan beklediği bir menfaat mi vardır? Hayır bütün düşmanlık, onlardan tek ve hakiki olan Allah’a ibadet etmelerini istemesinden ve onlara doğru, muttaki ve iyi bir hayat için rehber olmasından ileri gelmekteydi.
Putperestliğe karşı ve Allah’tan başkasına tapmamaları için onlara nasihatta bulundu ve yanlış hayat yollarını tenkit etti. Ruhbaniyetin köküne darbe indirdi. İnsanlar arasında yüksek ve alçak tabaka şeklinde fark gözetilmesine karşı geldi. Kabile ve ırkların cehalet saçmalıkları bakımından kötülüklerini takbih etti. Cemiyetin pek eski zamandan beri yerleşmiş içtimai yapısını değiştirmek istedi. Memleket halkı ona cevaben, tutmakta olduğu işteki prensiplerin ecdat yadigarı olan ananelere muhalif olduğunu; ya onları bırakmasını, yahutta akibetinin feci olacağını söylediler.
Bir kimse sorabilir: Bu kadar meşakkate neden katlandı? Milleti ona hükümdarlık teklif etti ve eğer dini telkinatı ve tebliğlerini yaymayı terkederse memleketin bütün servetinin emrine amade kılacaklarını vaad ettiler. Fakat o, bu cazip teklifleri reddetti ve yerine, davası uğruna cefa çekmeyi tercih etti. Neden? Eğer halk dindar ve hak yolunda olsa; onun kazancı ne olacaktı? Zenginlik ve lüks, hükümdarlık ve zafer, rahat ve bolluk içinde yaşamak ne için onun gözünde yoktu? Yoksa daha fazla bazı maddi kazançlar peşinde olduğu için, bu nimetleri, tamah ettiklerine kıyasen ehemmiyetsiz mi bulmaktaydı? Yoksa o kazançlar kendini ateşe ve ölüme atmaya ve senelerce sabretmeye değecek kadar cazib miydiler? Cevabın bulunabilmesi için üzerinde uzun uzun düşünmek icap eder.
İyilikleri için olanca gücüyle mücadele ettiği insanların onu taşlamaları, ona hakaret etmeleri ve onu sürgün etmeleri; hatta muhacir olarak etmeleri ve onu sürgün hat vermemeleri ve bütün bunlara rağmen onların iyiliği için mücadeleden kaçınmayı reddetmesi dolayısiyle; bu insanın kendisine fenalık eden böyle bir cemaatin refahı için kendi saadetini feda etmesinden daha güzel fedakarlık, vefakarlık ve iyi kalplilik örneği hiç düşünülebilir mi?
Samimi olmayan insan batıl dava uğruna bu kadar cefaya hiç katlanabilir mi?
Namussuz, dalavereci ve hayalperest kimse böyle bir sebat gösterebilir mi? Bütün memleketin kendisine karşı silahlı ayaklanmasında; akla gelen her şekil azap ve tehlike karşısında, ideali için sonuna kadar silahına sarılmaya; sabır ve tevekkülden ayrılmamaya karar verebilir mi?
Onu, nihai zafere sevkeden bu iman; bu azim ve bu matanet, mezkur sebebler dolayısıyle davasındaki ulvi hakikatin bariz delilidir. Eğer kalbine en ufak bir şüphe ve tereddüt düşseydi yirmi bir sene bütün dehşetiyle hüküm süren fırtınayı cesaretle karşılamak imkanını asla bulamazdı.
Bu hal, inkılabın onun -peygamber efendimizin- şahsında vücut bulan bir kısmıdır.
Diğer kısmı ise, daha şahane ve daha harikuladedir.
KIRK YAŞINDAKİ TEBEDDÜLAT NEDEN?
Kırk yaşına kadar Araplardan biri olarak, onlar içinde ömür sürdü. O uzun müddet içinde bir devlet adamı, bir vaiz ve bir hatip olarak nam kazanmış değildir. Sonradan ortaya koymaya başladığı hikmet ve bilgi dolu hazineleri o zamana kadar kimse duyamamıştı. Metafizik, ahlak, hukuk, siyaset, iktisat ve içtimaiyet prensiplerinden hiç bahsetmemekteydi. Allah-u Teala, melekler, mukaddes kitaplar, evvelki peygamberler, geçmiş milletler mahşer günü, ölümdensonraki hayat, cennet cehennem hakkında bir kelime bile sarfetmiş değildi. Hiç şüple yok ki, fevkalade bir karaktere, cazip bir tavıra ve terbiyeli bir görünüşe sahip bulunmasına rağmen; istikbalde kendisinden, büyük bir inkılap getirecek şeyler ummak için göze çarpan bir fevkaladeliği yoktu. Tanıyanlar arasında iyi ahlaklı, makul, sakin, kibar ve itaatkar biri olarak bilinmekteydi. Fakat mağaradan dışarıya yeni bir tebliğle çıktığında, vaziyetinde tamamiyle bir değişiklik vuku bulmuştu.
Tebliğlerini açıklamaya başlayınca, bütün bir Arabistan hayran kaldı ve onun fevkalade belagat ve talakatı ile teshir oldu. O tebliğ o kadar müessir ve gönül çekiciydi ki; benliklerine nüfuz ederek onları mesteder ve eski itikad ve kültürleriyle alakalarının kesilmesine sebeb olur endişesiyle, baş düşmanları onu dinlemekten korkuyorlardı. O tebliğ o kadar eşisiz idi ki; o, -peygamber efendimiz- muhaliflerine karşı mücadelesinde, onları bir araya gelmeye ve tilavet ettiğinin ancak bir satırını meydana getirmeye davet ettiğinde; Arabistan’ın en yüksek çaptaki şairleri, vaizleri, hatipleri bir araya toplandılar. Fakat lisan letafeti ve uslup ihtişamı bakımından bile, ona benzer bir şey ortaya koyamadılar.
ONUN HERŞEYİ İHATA EDEN TEBLİĞ
Böylece, eşsiz bir müteefekkir, fevkalade bir islahatçı, namlı bir kültür ve medeniyet banisi ve mesalsiz bir kumandan olarak kendi kavminin önüne çıktı. Bu ümmi Bedevi ve çöl sakini öyle ilim ve hikmet dolu konuştu ki, bu değerde konuşmalar, ne ondan evvel vaki olmuştu ve ne de ondan sonra olması mümkün olabilirdi. Metafizik ve İlahiyat ilmine ait en müşkül meseleleri bir anda çözdü. Davasını, müdafaa zımnında, geçmişten tarihi malumat vererek, mazideki millet ve imparatorlukların zeval ve sukut sebebleri hakkında nutuklar irad eyledi. Eski islahatların başarılarını gözden geçirdi. Dünyada mevcut olan dinler hakkında hükümler ortaya koydu. Milletlerin aralarındaki fark ve münakaşaları bir hükme bağladı. Medeniyetin ahlak prensiplerini öğretti. En güzide mütefekkir ve hakimlerin bile ancak hayat boyu süren araştırmalardan; insan ve eşya üzerinde yaptıkları geniş denemelerden sonra hikmetini kavrayabilecekleri içtimai kültür, iktisadi teşkilat, cemiyet idaresi ve beynelmilel münasebetlere dair olan kanunları açık surette ifade etti. Hakikaten bunların değeri, insanlık alemi ilerledikçe daha iyi anlaşılacaktır.
Hayatında hiçbir vakit kılıç kullanmamış, askeri talim görmemiş, ancak bir defa, o da bir seyirci olarak harbe katılmış olan bu sakin insan, bu sulh aşığı tüccar, birdenbire cesur bir asker oluverdi ve en çetin muharebelerden bile çekinmedi. Öyle büyük bir kumandan oldu ki, harp silahlarını çok basit olduğu ve muhabere vasıtalarının son derece kifayetsiz bulunduğu günlerde, dokuz sene içinde bütün Arabistan ülkesini fethetti. Askeri dirayet ve ehliyeti o kadar yüksek seviyeye ulaştı ki; ilham ettiği askeri ruh ve ellerinde kayda değer hiçbir malzeme bulunmayan başıbozuk Araplara ettirdiği talimler öyle bir mucize oldu ki; bir kaç sene içinde o zamanın en heybetli iki askeri gücünü mağlup ettiler ve sonradan dünyaca tanınacak olan büyük bir ülkenin efendisi haline geldiler. Tam kırk sene susan, konuşmayan, hiç siyasi alaka ve hareket göstermeyen bu insan aniden dünya sahnesinde gözüktü ve öyle büyük siyasi islahatçı ve devlet adamı oldu ki; bir milyon ikiyüzbin mil karelik bu çöl içinde dağınık bir halde yaşayan insanları Radyo, Telsiz, Telgraf ve matbuatın yardımı olmadan bir araya topladı. Birbirlerine karşı amansız bir harbe tutuşmuş olan bu cahil, isyankar ve kültürsüz insanları bir tek kanun, bir tek din, tek kültür, tek medeniyet ve tek hükümet şekli altında birleştirdi. Düşünce tarzlarını, mutlak itikatlarını ve ahlak telakkilerini değiştirdi. Cahil insanları kültürlü hale; barbar kimseleri medeni hale; günahkar ve kötü karekterli olanları da muttaki, Allah korkusu olan salih insanlar haline tebdil etti. Onların cahil ve amud tabiatları, kanun ve nizama itaat ve inkiyadın örneği halini aldı. Asırlar boyunca kayda değer tek büyük adam yetiştirmemiş olan bir milet; onun nüfuz ve liderliğinde, din ve ahlak medeniyet prensiplerini dünyanın dört bucağına yayan yüksek şahsiyetli binlerce insana sahip oldu. Bu muvaffakiyeti her hangi bir dünyalık vaadi, baskı veya zulümle değil; fakat gönül alıcı hali, sevimli şahsiyeti ve ikna edici telkinatiyle elde etti. Asil ve kibar davranışları sayesinde düşmanını bile kendine dost yapmayı başardı. Hudutsuz sempati ve şefkati ile insanların kalbini fethetti. Adalet dairesinde hüküm sürdü. Doğruluk ve hamiyetten ayrılmadı. Hayatına kasteden, onu taş yağmuruna tutan, bütün Arabistan üzerine saldırtan, düşmanlarına; hatta intikam çılgınlığı içinde şehit amcasının çiğ çiğ ciğerini çiğniyenlere bile yumuşak davrandı. Galebe kavuşunca onların hepsini de affetti. Şahsen eza görmüş olması dolayısıyle veya şahsına karşı işlenmiş haksızlıklar için hiç kimseden intikam almaya girişmedi.
Memleketinin hakimi bulunması vakıasına rağmen kendi nefsini düşünmez ve mütevazi bir hayat sürerdi. Son derece idareli ve basit bir hayat yaşadı. Kerpiçten ve gayet sade kulübe içinde, eskiden olduğu gibi bir fakir hayatı yaşadı. Bir şilte üzerinde uyudu. Kaba kumaştan elbise giydi. Basit yemekler yedi ve bazen yemeksiz de kaldı. Sabahlara kadar ibadetle meşgul olurdu. Fakir ve parasız kimselerin imdadına yetişti. Amele gibi çalışmayı hiç de arlanacak bir şey addetmedi. Son anına kadar en ufak bir debdebe emaresi, yahut da zenginlik gururu göstermedi. Alelade bir kimse gibi, herkesle birlikte oturdu; herkesle beraber gezdi; neşe ve kederlerini paylaştı. Halkla o derece kaynaştı ki, onun -yani halkınl ideri ve milleti idare edenin- halktan tefriki, yabancılar için müşkül bir hal aldı.
Büyüklüğüne rağmen, en aciz insanlara karşı davranışlarında, herkesle olduğu gibi hareket etti. Hayatındaki bütün mücadele ve gayretlerinde şahsi çıkarını hiçbir zaman düşünmedi. Geride varislerine mal bırakmadı. Herşeyini milletine vakfetti. Ümmetinden kendisi ve varisleri için hiçbir suretle hususiyet gösterilmesini istemedi. Hem de o kadar ki; günün birinde müslümanlar zekatlarını onun varislerine verebilir endişesiyle, kendi zürriyetinden gelenlerin zekat almalarını men etti.
BEŞERİ DÜŞÜNCEYE YARDIMI
Bu büyük insanın muvaffakiyetleri bu kadar değildir. Onun hakiki değerinin anlaşılabilmesi için, bir bütün olarak dünya tarihindeki yerinin tekik edilmesi icap eder. Ancakböylelikle; bundan bin dört yüz sene kadar evvel; o kara devirlerde dünyaya gelmiş olan Arabistan’ın bu ümmi çöl sakininin, modern çağın hakiki ve tek öncüsü ve beşeriyetin hakiki lideri olduğu tam bir açıklığa kavuşmuş olacaktır. O, yalnızca liderliğini kabul edenlerin değil, onu kabul etmeyenlerin ve hatta şiddetle reddedenlerin bile lideridir. Ancak şu farkla ki, onu kabul etmiyenler veya reddedenler; onun rehberliğinin, kendi düşünce hareketlerine görünmeden nüfuz etmekte olduğundan; modern çağa hakim olan hakiki ruh ve hayat prensiplerinin nizamı bulunduğundan bihaberdirler. Batıl itikat simsarlığı, gayri tabi şeylere karşı duyulan muhabbet, muğlaklık ve monatizm şeklinde tezahür eden beşeri düşünceyi; rasyonel telakki, hakikat ve sevgisi, muttaki ve muvazeneli bir cismani canlılık haline sokan o olmuştur. Risalet vazifesinin ispat delili olarak, ancak tabiatüstü hadiseleri ve mucizeleri kabul eden bir dünyada; rasyonel ispatlama usulünü ve bu usulün, hakikatın miyarı olarak kabullenilmesini ilham ve müdafaa eden o olmuştur. O vakte kadar ilahi emareleri tabiat hadiselerinde aramayı adet edinmişlerin gözlerini açan olmuştur. Esassız mütalaalar yerine; idrak ile, müşahede tecrübe ve araştırma esası üzerinde beşeriyeti doğru mantık yoluna sevkeden o olmuştur. Hissetme,aklı selim ve hadis’in had ve hudutlarını açıkça belirten o olmuştur. Maddi ve manevi değerler arasında münasebet tesis eden o olmuştur. Din kuvvetiyle birlikte, ilmi ruhu meydana getiren ve ruh üzerinde hakiki dindarlığı inkişaf ettiren o olmuştur.
Putperestliği; insanlara yapmayı ve bütün şekilleriyle politeizmi yok eden o olmuş ve tam manasıyle batıl itikat ve putperestlik esası üzerinde kurulu dinler bu suretle tek Allah fikrini benimsemeye zorlanmışlardır. Ahlak ve maneviyata ait temel telakkilerde değişiklik yapan o olmuştur. Ahlak ve manevi saffetin tek çaresinin asetizmde ve nefse ezada görenler ve bu saffetin ise ancak, beşeri ihtiyaçlar nazarı itibara alınmaksızın, dünya hayatından uzaklaşmadan ve nefsi her çeşit cefaya tabi tutulmadan gerçekleşemiyeceğine karşı; çevredeki dünya işlerine bilfiil iştirak etmek suretiyle elde edilecek manevi tekamül, ahlaki necat ve kurtuluşa varmak yolunu onlara gösteren o olmuştur.
İnsanın hakiki değer ve mevkiini insana öğreten o olmuştur. kendilerine ahlaki mürşit ve manevi rehber olarak ancak Allah’ın timsalini veya oğlunu tanıyanlar hiçbir faninin -Allah-u Teala’nın yeryüzündeki peygamberi bile olsa-uluhiyet iddiası olamıyacağını bu suretle duymuşlar ve kudretli şahsiyetleri Allah yapıp onlara tapanlar, sahte tanrılarının alelade insandan başka birşey olmadığını böylece anlıyabilmişlerdir. Hiç kimsenin asaleti sebebiyle, kutsiyet, üstünlük ve tahakküm iddiasında bulunamıyacağı ve hiçbir kimsenin paryalık, kölelik veya uşaklık yaftası bulunamıyacağı hususunu ehemmiyetle ifade eden o olmuştur. Beşeri vahdet müsavat ve bu dünyada hakiki demokrasi ile, hakiki hürriyet fikrini ilham eden O ve O’nun telkinatı olmuştur.
Bu fikir alemini bir tarafa terkedip, tetkikatını daha derinlere götüren kimse; bu ümmi liderliğin dünyevi kanun ve meselelerdeki mutlak tesirine dair sayısız tatbiki neticelere şahit olacaktır. Böylece, halen dünyada cari birçok müspet davranışlar, kültür ve medeniyet fikri ve fiili iffet prensipleri varlıklarını ona borçludurlar. Onun vermiş olduğu içtimai kanunlar, beşeri bünyenin derinliklerine nüfuz etti. Bu nufuz keyfiyeti bugüne dek devam edegeldi. Onun öğretmiş olduğu iktisadi temel prensipleri dünyada tarihi değer taşıyan birçok hareketlerde kendini gösterdi ve istikbal içinde aynı ümidi muhafaza edegeldi. Onun ifade etmiş bulunduğu idari kanunlar, dünyadaki siyasi fikir ve temayüllerde mevcut nice müşkülleri halletti. Ve hatta bugün bile aynı tesiri icra etmektedir. Onun dehasının işaretini taşıyan hukuk ve dalaletin ana prensipleri, milletlerin adalet anlayışında son derece tesirini gösterdi ve gelecekteki bütün hukukşinaslara ebedi rehber olacak bir kaynağı vücuda getirdi. Bu ümmi Arap şumulüyle beynelmilel münasebetler hususunda ilk adımı atan birinci adam oldu. Harb ve sulh kanunlarını ayarladı. Zira ondan evvel hiç kimse harbin ahlak kaideleriyle bağdaşabileceğine; ve keza birbirinden ayrı milletlerin aralarındaki münasebetin beşeri ortak zemin üzerinde ayarlanabileceğine dair en küçük fikre bile sahip bulunmamakta idi.
EN BÜYÜK İNKILAPÇI
Bu şahane insanın şahsiyeti, dünya tarihi muvacehesinde, milletler arasında kahramanlığıyle şöhret yapmış-fakat onunla mukayese edildiği takdirde daima cüce kalacak olan- büyük insanların her zaman için fevkinde bir yükseliş göstermektedir. Ondan başka hiç kimse beşeri hayatın ancak bir veya iki safhası haricinde, derin tesir icra edebilecek dehaya sahip olamamıştır. Bazıları fikir ve teorileri temsil etmişler; fakat fiiliyat sahasında kifayetsiz kalmışlardır. Diğer bazıları aksiyon adamı olmalarına rağmen bilgi noksanlığının sıkıntısını çekmişlerdir. Bazıları yalnızca devlet adamı olmuş, kimisi ise askeri bakımdan şöhret yapmıştır. Bazıları, diğer safhaları ihmale uğratacak şekilde içtimai hayatın bir safhası üzerinde durmuşlardır. Diğer bazıları bütün enerjilerini ahlaki ve manevi hakikatlare vakfetmiş; fakat iktisat ve siyaseti ihmal etmişlerdir. Bazıları iktisat ve siyaseti ele almış, fakat hayatın ahlak ve maneviyat tarafını ihmal etmişlerdir. Kısacası: Hayatın ancak münferit kısımlarında maharet ve ustalığı olan kahramanlar arasından biri çıka gelmiştir ki, O, bütün beşeri fevkaladeliklerin tek şahsiyette birleştiğini sembolleştiren müstesna bir örnektir. O, mantık üzerinde hareket eden bir peygember ve keza, kendi telkinatının canlı örneğidir. Askeri bir dahi olduğu gibi, büyük bir devlet adamıdır. O, bir kanun yapıcısı olduğu gibi; aynı zamanda bir ahlak öğreticisidir. O, manevi bir nur ve ruhani bir rehberdir. Onun görüşü hayatın her safhasını ihata etmekte ve ele almadığı ve tezyin etmediği hiçbir taraf bırakmamaktadır. Onun emirleri beynelmilel münasebetlerden tutun da, yemek, içmek ve vücut temizliği gibi günlük hayat icaplarına kadar geniş bir sahayı ihata etmektedir. Teorisine temel olarak bir medeniyet ve bir kültür tesis etti. Hayatın biribirine zıt safhaları arasında en ufak bir rahne, kusur ve noksanlık bulunmamak üzere gayet hassas bir muvazene vücuda getirdi. Acaba hiç kimse, böyle mütekamil ve namütenahi meziyeti olan bu şahsiyet ayarında herhangi bir misal getirebilir mi?
Dünyadaki meşhur şahsiyetlerin çoğu muhitlerince yetiştirilmektedir. Fakat onun vaziyeti başlı başına bir istisna teşkil etmektedir. Onun şahsiyetinin yapısında kendi muhitinin hiçbir tesiri bulunmamaktadır. Zuhurunun, o zamanki Arabistanın içtimai bünyesinin tabii bir icabı olduğu tezini tarih ilmi ispatlıyamamaktadır. Ancak şu kadarı söylenebilir ki; muharip kabileleri tek millet olarak birleştirecek ve başka milletleri de hakimiyetleri altına almak suretiyle refah ve iktisadi tesanüt sisteminin temellerini atacak bir şahsiyetin zuhuruna olan hasreti Arabistan’daki bütün mevcut şartlar haykırmakta idi. Kısacası; o günlerdeki bir Arabın hususiyetlerine sahip milli bir lider çıksa, zulüm, baskı, kan akıtmak, hilekarlık ve riyakarlık vasıtasiyle ve yahut da herhangi bir başka kötü yoldan kendi halkını zenginleştirebililir ve haliflerine miras olarak da bir krallık bırakabilirdi. O zamanlar arabistan için tarihte her hangi başka bir hasretin mevcudiyeti ispatlanamaz.
Olsa olsa Hegel’in Tarih felsefesi ve Marks’ın tarihi Materyalizm’ inin ışığı altında; bir millet vücuda getirecek ve imparatorluk kuracak liderin zuhurunu zaman ve muhitin yetiştireceği hususu öne sürülebilir. Fakat insanlar en iyi şekliyle ahlakı öğretmek; beşeriyeti her türlü kirlerden temizlemek; cahiliyye ve zülmet günlerinin batıl itikat ve haksızlıklarını bertaraf etmek vazifesi olan; ırk, millet ve memleket mülahazarının fevkinde kalan; yalnız memleketi için değil bütün dünyanın hayrına olmak üzere ahlakı, ruhi, kültürel ve siyasi yapının temelini atan; nazari değil fakat bilfiil iş hayatına ait muamelat, vatandaşlık hakları, siyaset ve beynelmilel münasebatı ahlak zemini üzerine kuran; bugün bile, aynen zamanı hayatında olduğu gibi, daima aklın şaheseri kabul edilecek tarzda, dünyevi hayat ile manevi inkişaf arasında muvazeneli ve mutedil bir sentez vücuda getiren bir insanı öyle bir muhitin nasıl yetiştirebileceği hususunu Hegel ve Marks felsefesi izah edememektedir. Arabistan’da her yeri kaplayan zulmetin böyle bir şahsiyeti yetiştirmiş bulunduğunu söylemek namuslu bir kimse için mümkün değildir.
O sadece çevresi içinde müstakil bulunmakla kalmamaktadır. Başarılarına bir göz gezdirmek suretiyle onun her türlü mekan ve zaman tahdidatının fevkinde bulunduğu kanaatına kuvetle bağlanırız. Onun ilham kudreti her zaman mevcut maddi engelleri yarmakta; asırların ve kıyametten evvel sulh ve selametin hüküm süreceği bin yıllık devrenin fevkine yükselmekte; ve her türlü beşeri faaliyet ile bütün beşer tarihini kendi bünyesi içinde ihata etmektedir.
O, tarihin yazmış olduğu gelişi güzel kimselerden değildir; sadece zamanın iyi bir lideri olması sebebiyle de methedilmemektedir. O, beşeriyetin, zamanla birlikte yürüyen; kendi tarih çağında olduğu gibi, her çağ ve devirde daima modern kalan, eşi ve emsali olmayan bir liderdir. Muhakkak ki, Onun telkinatındaki tazelik bugün olduğu kadar yarın için de müteberdir ve muteber kalmaya devam edecektir.
Halkın “tarih yapıcısı” olarak adlandırdığı şahıslar, aslında “tarihin ortaya attığı” kimselerdir. Bütün beşer tarihinde yalnız O “tarih yapıcısı” ünvanını şahsında temsil etmektedir. Bir kimse, dünyaya inkılap getiren büyük liderlerin hayatları ile, tabi bulundukları şartların inceden inceye tetkik edilebildiğinde, bila istisna bütün inkılaptaki kuvveti, ancak patlak vermek için müsait zaman bekleyen ve muayyen istikamete ve mukadder şahlanışa doğru vaki zorlamaların toplanmasında bulacaktır.İnkılap liderleri, sahnesi ve rolü evvelden hazırlanmış bir aktör olarak bu kuvvetleri zamanında harekete geçirmek işinde rollerinin icabını yerine getirmişlerdir. Diğer taraftan bütün bu “tarih yapıcıları”ve tarihin inkılapcı şahsiyetleri arasında yanlız O, ise(s. a.v.) inkılabın değerlerini bir araya getirmeye yol ve vasıtalarını bulacak ve bu maksat için lüzumlu gördüğü insan olarak kalacaktır. Çünkü mukadderatını bağladığı halk, muayyen inkılap ruhuna ve bu bakımdan lüzumlu malzemeye sahip değildir.
Kuvvetli şahsiyeti sayesinde, ümmetinin kalbine hiç silinmeyecek olan tesir icra etti ve onları kendi istediği şekle soktu. Çelik iradesiyle inkılaba zemin hazırladı; ona -inkılaba- arzu ettiği mecraya sevketti.Bu yükseklikte başka bir “tarih yapıcısı” ve bu kadar büyük bir ınkılapcı misali vermek mümkün degildir.
SON İLAHİ KİTAP
Bir kimse bu mesele üzerinde düşünebilir 1400 sene gerideki karanlık çağlarda, dünyanın Arabistan gibi zulmet içindeki bir mıntıkasında, bir ümmi Arap taciri ve çobanın böyle bir nuru, bu kadar geniş bilgiyi, bu kadar kudreti, bu kadar kabiliyeti ve bu kadar mütekamil ahlaki meziyetleri nasıl iktisab edebilmiş olduğuna hayret edebilir.
Bir kimse çıkıp da, Onun tebliği neden kendi düşüncesinin mahsulu olmasın diye bilir. Eğer öyle olsaydı, o vakit kendini Allah olarak ilan etmesi icap ederdi. Böyle tasavvurları bulunmayan Krişna ve Buda’yı Allah; Hazreti İsa’yı da Allah’ın oğlu olarak tanımada tereddüt göstermeyen ve ateş, su ve havaya bile tapmakta utanç duymayan dünya halkı, O’nun gibi fevkalade bir şahsiyeti pek tabii ki Allah olarak kabul edivereceklerdi. Fakat bakınız ne oldu! O, tam aksi bir iddiada bulundu. Şöyle ilan etti: Ben de sizler gibi beni ademim. Sizlere kendiliğimden hiçbir şey getirmiş değilim Bunlar bana hep Allah-u Tealanın, size tebliğ etmem için açıkladığı şeylerdir. İktisap etmekte olduğum herşey Allaha aittir İnsanoğlunun bir eşini meydana getirmesine imkan olmayan bu tebliğ Allah tarafından gönderilmiş ve O’nun olan bu tebliğin şerefi kamilen O’na ait bulunmaktır Sizin gözünüzde büyüttüğünüz harikulade başarılar; size getirmiş olduğum kanun; bildirdiğim ve öğrettiğim prensiplerden hiç biri benim eserim değildir. Şahsi kabileyet ve iktidarımın haricinde olması dolayısiyle, böyle şeyleri meydana getirmek hususunda kendimi tamamiyle aciz bulmaktayım. Her meselede Allah’a sığınmaktayım O’nun her arzusunu yapmakta ve O’nun bildiklerini ilan etmekteyim”
İşte bu; namus, saffet, doğruluk ve şerefin ne harikulade ve ibret verici bir misalidir. Yalancı ve mürai olan kimseler umumiyetle, beyanlarındaki sahteliğin kolaylıkla isbat edilebilmesine rağmen; başkalarının yaptığı işleri bile kendilerine mal etmeye çalışırlar. Fakat bu büyük insan, ilham kaynağını meydana çıkarmak için bir ulusun mevcut bulunması dolayısıyle hiç kimsenin tekzip edemiyeceğine rağmen, bu başarılardan hiçbirine sahip çıkmamıştır.
Davasındaki iffet, seciyesindeki istikamet ve ruhundaki ulviyet için daha kuvvetli bir delil gösterilebilir mi? Emsalsiz hediye ve ziynetleri gizli bir yoldan almış olmasına rağmen, bu nur ve ilhamın kaynağını dosdoğru göstermiş olan bu kimsenin daha doğru bir insanın Allah-u Teala’nın hakiki rasulü olduğu kanaatını mutlak surette ortaya koymaktadır.
Mübarek peygamber efendimiz (s.a.v.) işte böyle bir kimse idi. O, mucizevi ve fevkalade değer taşımaktadır. Fazilet, iyilik, doğruluk ve samimiyet örneğidir. O, Allah-u Teala’nın çok büyük bir peyamberi ve bütün alem için göndermiş olduğu rasulüdür. Hayatı ve fikirleri, hak severliği ve doğruluğu, dindarlığı ve iyiliği, seciseyi va ahlakı, akide ve başarıları O’nun peygamber olduğunu isbatlayan mutlak delillerdir. Onun hayat ve telkinatını bitaraf bir gözle tetkik eden her insan, Onun Allah-u Teala’nın hakiki peygamberi olduğunu ve insanlara takdim etmiş olduğu Kur’an-ı Kerim’in ise, Allah-u Teala’nın hakiki kitabı olduğundaki hikmeti kabul etmek zorunda kalacaktır. Ciddi ve bitaraf olarak hakikat arayan hiç kimse bu karardan başkasına varamaz.
Buna inzimamen; İslamın doğru yolunu ancak Hazreti Muhammed (s.a.v.) vasıtasıyle bulabileceğimizin açıkça anlaşılması icap etmektedir. Allah-u Teala’nın arzularının tam manasıyle öğrenilebilmesi için insanoğlunun güvenebileceğimiz kaynak, Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin hayat örnekleridir. Hazreti Muhammed (s.a.v.) Allah-u Teala’nın bütünüyle insanoğluna göndermiş olduğu peygamberdir ve uzun süren peygamberlik zinciri onda hitam bulmaktadır. O, peygamberlerin sonuncusudur. Allah-u Teala’nın insanoğluna tebliğini arzu buyurduğu her talimat doğrudan doğruya Hazreti Muhammed (s.a.v.) vasıtasıyle açıklanmış ve Kur’an-ı Kerim ile sünneti şerifte tespit edilmişitir. Böylece, hakikat arayıcısı olup da sağlam müslüman ve samimi Allah yolcusu olmayı isteyen biri,-her kim olursa olsun- Allah-u Teala’nın son peygamberine iman etmesi, Onun telkinatını kabul etmesi ve onun insanoğluna göstermiş olduğu yolda yürümesi elzemdir. Başarı ve kurtuluş yolu bu yoldur.
PEYGAMBERLİK MÜESSESESİNİN HİTAMI
Böylece peygamberlik müessesesinin hitamı meselesine gelmiş bulunuyoruz. şimdi Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğinin bu safhası üzerinde düşünelim.
Şimdiye kadarki kısımda peygamberlik müessesesinin mahiyetini müzakere etti. Bu müzakare bir peygamberin zuhurunun alelade hadiselerden olmadığını açıklamaktadır. Her memleket, cemiyet ve her devirde peygamberin bizzat mevcudiyeti elzem değildir. Telkinat ve rehberliği, hayatındaki gibi taze kaldıkça; halka doğru yolu göstermek hususunda o peygamberlerin ruhani hayat ve telkinatındaki canlılık devam edecektir. Bir peygamberin hakiki ölümü cismani irtihali ile değil onun telkinatının kuvvetini kaybetmesi, irşadının tahrife uğraması suretiyle vukubulur. Evvelki peygamberler ölmüşlerdir. Çünkü onların salikleri, o peygamberlerin öğrettiklerini bozmuşlar; talimatını tahrif etmişler ve hayat hikayelerine hayali ilaveler yaparak insanları yanıltmışlardır. Bugün için eski kitaplardan -Tevrat, Zebur ve İncil’den hiçbiri orjinal metin halinde bulunmamaktadır. Hatta o dinlerin salikleri bile orjinal nüshalara sahip bulunmadıklarını itiraf etmektedirler: Evvelki peygamberlerin hayat hikayeleri, uydurma masallarla son derece karışık bir vaziyete sokulmuş olup; hayatlarının doğru dürüst muhasebesini yapmak imkansız hale gelmiş bulunmaktadır. Hayatları hakkındaki malümat dedikodu mahiyetinde olup bu hususta itimada şayan hiç bir kayıd ve delil bulunmamaktadır. Hayatlarını bildiren kayıtların olmaması bir yana, emirleri de unutulmuş; muayyen bir peygamberin nerede ve ne vakit doğup yetiştiği, nasıl yaşadığı; insanoğluna ne gibi prensipler getirdiği katiyetle söylenemez olmuştur. Hakikatte ise peygamberlerin telkinatının yok olması onların hakiki ölümleri olmuştur.
Mesele bu bakımdan müzakere edilince, hiç kimse Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) telkinatının canlılığını red edemez. Telkinatı hiç bozulmamış ve hiç bozulamaz şekilde durmaktadır. Onun beşeriyete takdim etmiş olduğu Kur’an-ı Kerim, sonradan hiçbir kelime ve harekesinde bile en ufak bir değişiklik yapılamamış şekilde mevcut bulunmaktadır. Hayatının tam bir muhasebesi -sözleri talimatı ve hareketleri- en emin şekilde muhafaza edilmektedir. O kadar ki, aradan on üç asır geçmiş olmasına rağmen tarihteki tarifinin son derece berrak ve eksiksiz olması hasebiyle, hala onu gözlerimizle görmüş gibi olmaktayız. Dünyada hiçbir insanın hayat hikayesi İslam Peygamberininki kadar doğru bir şekilde muhafaza edilmemiştir. Hayatımızın her meselesinde peygamberin rehberliğini arar ve Onun hayatından dersler alırız. Bu sebebten ahir zaman peygamberinden başka, hiçbir peygambere lüzum kalmamıştır. Bundan başka; yeni bir peygamberin zuhuru için üç sebebe lüzum vardır. Sadece bir peygamberin irtihali diğer daha başka bir peygamberin ortaya çıkmasını lüzumlu kılmaz. Yeni bir peygamberin irtihali diğer daha başka peygamberin zuhuru için lüzumlu şartlar şu şekilde hülasa edilebilir.
1- Evvelki peygamberin telkinatının tahrif ve ifsad edilmiş olduğunda ve yahut da tamamiyle yok olup, yeni baştan ihyasının lüzumlu bulunduğunda: Ancak böyle bir vaziyette, insanların hayatındaki kötülükleri tasfiye ve dinlerini asli ve saf şekline irca etmek üzere yeni bir peygamber zuhur eder.
2- Vefat eden peygamberin telkinatının ve getirdiği şeriatın tam olmaması dolayısiyle islah edilmesi ve bazı ilaveler yapılması icap ettiğinde: O vakit bu islahatı yapmak üzere yeni bir peygamber gönderilir.
3- Evvelki peygamberin münhasıran muayyen bir millet ve mıntıkaya gönderilmiş olmasından; başka diğer millet, halk ve memleket için bir peygambere ihtiyaç bulunmasından.
Yeni bir peygamberin zuhurunu lüzumlu kılan üç şart bunlardır. Meselenin inceden inceye tetkiki bu üç şartın bugün için mevcut olmadığını göstermektedir. Ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) in telkinatı, canlılığını idame etmekte olup titizlikle muhafaza edilmekte ve layemut hale getirilmiş bulunmaktadır. Beşeriyete sunduğu irşadat eksiksiz ve kusursuzdur; Kur’an-ı Kerim’de takdis edilerek hıfzedilmiş bulunmaktadır. İslami bütün kaynaklar hiçbir suretle tahrife uğramamış olduğundan mübarek peygamberimizin her talimatı, yahut hareketi şek ve şüpheye mahal kalmaksızın anlaşılabilmektedir. Böylece, telkinatının tahrifattan tamamiyle masun bulunması dolayısıyle yeni bir peygambere lüzum kalmamaktadır.
Saniyen; Allah-u Teala, tebliğ edilen emirlerini Hz. Muhammed (s.a.v.) vasıtasiyle tamamlanmış bulunmakta ve İslam, beşeriyet için noksansız bir din olmaktadır. Allah-u Teala buyurmuştur ki:
“Bugün sizler için dininizi ikmal ettim. Size olan nimetimi tamamladım.”
İslamın tam olarak tetkikinde, mütekamil bir hayat tarzı olması dolayısıyle, bu Kur’ani kelimelerin doğruluğu isbatlanmaktadır. İslam, gerek dünya ve gerekse de ahiret hayatı için rehber olmakta ve beşeriyete doğru yolu göstermek hususunda lüzumlu hiçbir şeyi ihmat etmemiş bulunmaktadır. Din halen kusursuz haldedir ve noksanlık özürüyle yeni peygamber zuhuruna mahal bulunmamaktadır.
Son olarak; Hz. Muhammed (s.a.v.) in tebliği muayyen cemiyet veya devre münhasır bulunmamaktaydı. O, cihan peygamberi, bütün beşeriyete hakikat rasulü olarak yükseltildi. Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kendini şöyle ilan etmesini emir buyurmuştur: “Ey insanoğlu! ben hepiniz için Allah’ın Rasulüyüm.” O, dünyadaki herkes için bir nimet olarak tavsif edildi. Onun hareketleri cihanşumul ve bütün beşer için olmuştur. Bu sebeble Ondan sonra yeni peygambere lüzum kalmamıştır. O, Kur’an-ı Kerim’de “Hatimin-nebiyyin” olarak tavsif edilmiştir.
Böylece, bu sebebten Allah yolu için yegane bilgi kaynağı Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. İslamı ancak Onun ilerde de her zaman için insanoğluna rehberlik edecek şekilde mütekamil ve şumullü olan telkinatından öğrenebiliriz. Böylece, dünyanın yeni bir peygambere ihtiyacı bulunmamaktadır: Ancak Hz. Muhammed’e (s.a.v.) iman eden; Onun tebliğlerinin alemdarlığını yapan; o tebliği geniş çapta dünyaya yayan ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) beşeriyete sunduğu kültürün tesisine gayret eden insanlara dünyanın ihtiyacı bulunmaktadır. Onun telkinatını fiiliyata tebdil edebilecek ve peygamber efendimizi üstün kılmış olan “cemiyette dini tesis” işini başarabilecek seviyedeki insanlara dünyanın ihtiyacı vardır. Bu yol peygamber efendimizin yoludur ve bu yoldaki muvaffakiyet insanoğlunun muvaffakiyeti olacaktır.
İMAN ESASLARI
Daha ileri gitmeden evvel, şimdiye kadar müzakere ettiklerimizin tekrar gözden geçirilmesi; değerlerinin hülasa edilmesi münasip olacaktır. Onlar şu şekilde hülasa edilebilir:
1- İslamın, kainatın sahibi Allah’a teslimiyet ve itaattan ibaret bulunmasına rağmen, O’nu ve O’nun kanunlarını bilmek için tek güvenilebilir ve mevsuk menba son peygamberin telkinatıdır. İslamı, peygamberin telkinatına tam iman ve O’nun hayat tarzına bila tereddüt bağlamak şeklinde tarif edebiliriz. Binnetice peygamberin aracılığını kabul etmeyen ve Allah’ı doğrudan doğruya takip iddiasında bulunan bir kimse müslüman olamaz.
2- Kadim devirlerde muhtelif milletler için ayrı ayrı peygamberler gelmişti ve peygamberlere ait tarih aynı millete birbiri ardından muhtelif peygamberlerin gelişi göstermektedir. O çağdaki İslam, bir millete kendi peygamberi veya peygamberleri tarafından öğretilen dinin adıydı. Öz ve mahiyet bakımından İslamın her çağ ve memlekette aynı olmasına rağmen; ibadet tarzı, kanun ve diğer terefruatlı hayat nizamı ve kaideleri her milletin mahalli hususiyetlerine göre birbirinden bir parça farklı bulunuyordu. Bu sebepten herhangi bir milletin, diğer milletlerin takip etmesi icap etmemekteydi ve mesuliyetleri ancak kendi peygamberi tarafından gösterilen yoldan ayrılması keyfiyetine inhisar etmekteydi.
3- Hz. Muhammed (s.a.v.) in zuhuruyla -çok peygamber- devri kapanmış oldu. Onun vasıtasiyle islami telkinat noksansız hale sokuldu. Bütün dünya için tek anayasa vücuda getirildi ve O tekmil beşeriyetin bir peygamberi oldu. Onun peygamberliği muayyen bir millet veya bir devir için değildi:Onun tebliği bütün milletler ve çağlar içindi. Dünyaya mütekamil hayat nizamını takdim eden peygamber efendimizin zuhuruyla daha evelki kanunlar iptal edilmiş oldu. Bundan böyle, ilerisi için hiçbir peygamber zuhur etmeyecek ve ahir zamana kadar hiçbir yeni dini nizam açıklanmıyacaktır. Peygamber Efendimizin telkinatı, Hz. Adem’in bütün torunları ve beşer ırkının hepsi içindir. Böylece İslam peygamberimizin yolunda yürümektedir. Yani Onun peygamberliğini kabul etmek; inanmamızı emir buyurduğu her şeye inanmak; Onu madde ve manada takip etmek ve Onun emir ve tebliğlerini Allah-u Teala’nın emir ve tebliğleri olarak kabul etmektir. İslam budur.
Bu hal bizi kendiliğinden bir sualle karşı karşıya getirmektedir. Peygamber Efendimiz neye inanmamızı emir buyurmuştur? İslami imanın kaideleri nelerdir? Şimdi bu esasları müzakereye çalışacağız ve onların ne kadar basit; ne kadar doğru; ne kadar güzel ve değerli olduklarını gerek bu dünyada ve gerekse öbür dünyada insanı ne mertebeye yükselteceğini göreceğiz.
TEVHİD: ALLAH-U TEALA’NIN
BİRLİĞİNE İMAN
Peygamber Efendimizin en esaslı ve en mühim telkinatı, Allah-u Teala’nın birliğine imandır. Bu ise kelime-i tevhid -lailaheillallah- ile ifade edilmiştir. Bu kelime-i tayyibe İslamın özü, kaynağı ve ruhudur. Müslümanı kafirden müşrikten veya ateistten ayıran, bu iman ifadesidir. Kelimenin kabul veya reddi, insandan insana farklı alemler vücuda getirir. Ona iman edenler tek bir gurubu; iman etmeyenler ise karşı gurubu teşkil ederler. Mü’minler için dünya ve ahirette engelsiz inkişaf ve apaçık muvaffakiyetler vardır. İman etmeyi reddenler ise nihayı hüsran ve zillete düçar kalırlar.
Fakat mü’minler ile münkirler arasındaki fark sadece bir kaç kelimenin tilaveti neticesinde vuku bulmaz. Tek başına bir veya iki kelimenin telaffuzunun böyle muazzam farkı ortaya koyamayacağı aşikardır. Esas gaye bu akideyi bilerek kabule ve fiili hayatta ona tamamiyle bağlanıp, ona göre hareket etmeye istinad eder. Lailahe illallah, yani Allah-u Teala’dan başka ilah yokturun hakiki manasını ve beşeri hayatta onun kabulünün ne demek olduğunu anlamadan, bu akidenin ehemmiyetini kavrayamazsınız. Sadece “yemek” kelimesinin mükerreren söylenmesi açlığı gideremez. Tek başına tıbbi bir reçeteyi okumak hastalığa çare olamaz. Aynı şekilde; manasını ve onun emrettiği hususları anlamadan kelime-i şehadetin tekrarı, murad edilen neticeyi getiremez. Eğer bir insan tam manasıyle anlar; ehemmiyetini kavrar; tam olarak iman eder; maddeten ve manen onu takip ederse; ancak o vakit fikir ve hayat içinde murad edilen netice vaki olur. Sadece bu kelime-i şehadetin idraki teşekkül etmeden tam müessir olamaz. Yakacağını bildiğimiz için ateşten uzak dururuz. İnsanı öldüreceğine inandığımız için zehirden kaçınırız. Aynı şekilde; eğer tevhidin tam manasını idrak edersek o vakit imansızlık, ateizm ve politeizmin her şekil ve eserinden, gerek iman ve gerekse de aksiyon bakımından kaçınmamız icap edecektir. Tevhid imanının tabiatıyle emri budur.
KELİME-İ TEVHİDİN MANASI
Arap lisanında ilah kelimesi, ibadet edilen, yani azamet ve kudret bakımından ibadet edilmeye, huşu ile boyun eğilmeye ve itaat edilmeye layık bir varlık demektir. Beşer anlayışına göre, muazzam bir kudrete sahip her varlığa da keza ilah denilmiştir. Başkalarını hayrete düşürecek kadar namütenahi kudrete sahibiyet de ilah telakkisine dahil bulunmaktadır. Keza başkalarının ona tabi olmasına rağmen -ilahın- başkalarına tabi bulunmadığı manasını ifade etmektedir. İlah kelimesi aynı zamanda gizlilik ve esrarengizlik manasını taşımaktadır ve böylece ilah, görünmez ve ulaşılmaz bir hal almış bulunmaktadır. Acemce Hüda, Hintçe, Dıva ve İngilizce God aşağı yukarı aynı şeyi ifade eder. Dünyanın başka lisanlarında da buna benzer kelimeler mevcuttur.
Diğer taraftan “Allah kelimesiyle Zülcelalin asli ve zati adıdır. Tam olarak “Lailaheillallah” ise “Allah adıyle bilinen pek muazzam varlığın haricinde ilah yoktur” demektir. Prestiş ve itaat kastıyle, ancak önünde baş eğilecek olan; bütün kudretlere sahip tek varlık olan; lütfuna herkesin ihtiyacı bulunan; yardımını dilemek herkes için mecburiyet olan Allah-u Teala’dan başka bütün kainatta tapılmaya değer hiç bir varlığın katiyen bulunmadığını ifade etmektedir. O bizim nazarlarımızdan saklı bulunmak ve insan aklı O’nun olduğunu çözmekte acze düşmektedir.
Bu kelimelerin manasını öğrenmiş bulunuyoruz. Şimdi bunların hakiki mahiyetlerini görelim. İnsan tarihinin en eski zamanlarından ve kadim çağlara ait elde edebildiğimiz mukades emanetlerden; her çağda insanoğlunun put ve putları tanımış ve onlara tapmış olduğu görülmektedir. Hatta şimdiki çağda bile dünya yüzündeki, en iptidaisinden en medenisine kadar, her millet bazı putlara inanmakta ve tapmaktadır. Bu hal göstermektedir ki, putlara sahip olmak ve onlara tapmak fikri insan fıtratında kökleşmiştir. İnsanın ruhunda onu böyle yapmaya zorlayan bir şey vardır.
Fakat mesele şudur:O şey nedir ve insan böyle bir harekete niçin tahrik edilmektedir. Bu sualin cevabını, insanın, bu muazzam kainat içindeki vaziyetini tetkike çalışmakla keşfedebiliriz. İnsan ve fıtratı üzerindeki tetkikat, onun her şeye kadir olmadığını göstermektedir. O, kendi kendine var olan ve başkasına muhtaç bulunmayan bir varlık değildir; kudreti ise hudutsuz değildir. Hakikat halde o zayıf, günaha mütemayil, muhtaç ve acizdir. Birçok güçlere dayanır ve o güçlerin yardımı olmadan yürüyemez. Varlığını idame için lüzumlu olan sayısız şeyler vardır:Fakat bu şeylerin hepsi aslında ve tamamiyle kudreti dahilinde değildir. Bazen basit ve tabii yoldan eline geçerler. Zaman zaman kendini onlardan mahrum bulur. Elde etmeye gayret ettiği birçok değerli şeyler vardır. Fakat onları bazen elde etmeye muvaffak olmasına rağmen; kendi kudreti dahilinde bulunmaması dolayısıyle, bazen de elde etmesini başaramaz. Ona zararlı olan şeyler vardır:Hayatı müddetince vücuda getirmiş olduğu bütün eserlerini bir kaza bir anda yok edebilir. Kaderi ümitlerini aniden sona erdirir. Hastalık, üzüntüler, müsibetler ve felaketler daima onu tehdit eder ve saadet yolunu ihlal eder. Onlardan kurtulmak çarelerini arar; azamet ve haşmetinin karşısında onun ürktüğü bir çok şeyler vardır:Dağlar ve nehirler, çok kocaman hayvanlar ve vahşi canavarlar. Zelzele, fırtına ve diğer tabii afetleri görür. Başının üzerindeki bulutlara bakar ve onların kesafet peyda etmesini, kararmasını ve gök gürültüsü ve şimşek çakması suretiyle sağanakları müşahede eder. Devamlı seyir halindeki güneş, ay ve yıldızları görür. Onların ne kadar azim kudretli olduğunu ve bunun aksi olarak da kendisinin ne kadar cılız ve ehliyetsiz bulunduğunu anlar. Bir taraftan sayısız harikalar; diğer taraftan ise cılız şuuru, onu kendi zafiyet, acizlik ve biçareliğinin derin tesirine maruz bırakır. İlk uluhiyet fikrinin bu şuurla başlamış olması pek tabiidir. Bu azim güçlerin hepsini bir arada idare edenleri düşünür. Onların azametini his etmesi ve bu azametin önünde huşu ile eğilmesini sağlar. Onların kudretini kabul etmiş olması, dara düşüldüğü zaman onların yardımını aratır. Kendisine faydalı olsunlar diye onları memnun etmeye çalışır. Onlara büyük bir saygı duyar ve mahvolmak için onların gazaplarından kendini korumaya çalışır.
Cehalet devrinin iptidai safhasında insanoğlu, azametini müşahede ettiği ve kendisine faydalı veya zararlı olabileceğini gördüğü tabiatın bütün parçalarının mutlak kuvvet ve kudreti ellerinde bulundurduklarını ve bu sebebten onların ilah olduklarını kabul eder. Böylece ağaçlara, hayvanlara, nehirlere, dağlara, ateşe, yağmura, havaya, semavi cisimlere ve diğer birçok maddelere tapar. Bu, cehaletin en fena şeklidir.
Bir dereceye kadar cehaletten kurtulunca ve zeka ufuklarında bir parça ışık pırıltısı ve bilgi belirince, bu azim ve kudretli maddelerin haddi zatında oldukça biçare ve başka yere tabi bulunduklarını ve insanoğlundan daha muhtaç ve daha esir vaziyette olduklarını; dolayısıyle, insanoğluna üstünlükleri bulunmadığını anlamaya başlar. En büyük ve en kuvvetli hayvan, minicik bir böcekle aynı şekilde bir ölüme mahkum bulunmaktadır; büyük nehirler taşıp boşalmak suretiyle kuru bir hale gelmektedir; yüksek dağlar bizzat insanlar tarafından berhava ve darma dağınık edilmektedir; verimin kontrolü dünyanın kendi elinde bulunmaktadır. Onu su zengin etmekte ve suyun eksikliği ise dünyayı çorak bırakmaktadır. Su dahi kendi başına buyruk değildir. O, bulutları getiren havaya tabidir. Hava da tam kudrete sahip değildir. O da faydalı olabilmek için başka kanunlara tabi olur. Ay, güneş ve yıldızlar da keza bir nizama tabidirler. Ve bu nizamın müsaadesi haricinde en ufak bir harekette bulunamazlar. Bu düşünceden sonra; bütün kudretlerin istinad edebileceği ve görünürdeki maddeleri kontrolü altında tutan, ilahi ve çok muazzam bir görünmeyen kudretin mevcudiyeti ihtimaline insanın fikri takılır. Bu tefekkür, tabiat hadiselerinin arkasında saklı bulunan bir kudretin varlığı inancına sebeb olur. Hava, ışık, su vesaire gibi muhtelif kısım ve safhalarını idare etmek üzere sayısız tanrıların mevcudiyeti farzedilir ve onları temsil için bazı manaları remzeden maddi şekiller ve semboller imal edilir. İnsan, imal edilmiş olan bu mana ve sembollere tapmaya başlar. Bu hal dahi cehaletin bir şeklidir ve entellektüel ve kültürel hareketin bu safhasında da hakikat insan gözünden saklı kalır.
İnsanoğlu, bilgi ve ilimde biraz daha ilerledikçe; hayat ve sar olmanın temel meseleleri üzerinde daha fazla şuura sahip oldukça; kainattaki her gücü ve her idare mekanizmasını elinde tutan bir nizamı bulur. Güneşin doğuşunda ve batışında, rüzgarlarda ve yağmurda yıldızların hareketinde mevsimlerin değişmesinde ne kadar da mükemmel bir düzen müşahade edilmektedir. Sayısız derecede çok olan muhtelif güçler müşterek bir halde ve fevkalade bir ahenk içerisinde çalışmaktadır. Kainattaki her maksadın ona uygun olarak muayyen zamanda, birlikte çalışır hale sokulmuş olan; bu makul nizam, ne kadar da ulvi veyüksek kudrettedir. Bu yeksanasaklık ve intizam ile kainatın her sahasındaki mutlak nizama tam bağlılığı müşahede eden kimse, müşterek dahi olsa, kendini ulvi hükümranlık kudretini elinde bulunduran diğerlerinden üstün bir mabudun mevcudiyetine iman etmek mecburiyetinde hisseder. Çünkü biribirinden ayrı müstakil mabutlar bulunsa idi, o vakit kainatın tekmil mekanizmasının altüst olması lazım gelirdi. Bu en muazzam mabud; Allah, Permeşvar, God, Hüda, Hüdaicihan ve sair adlarla adlandırır. Fakat o kimse, tek ve üstün kuvvete ibadet etmekle birlikte kara cehaletin devamı dolayısiyle tali ehemmiyetteki diğer mabutlara da tapar. İlahi saltanatın dünyevi hükümranlık şeklinden farklı olamıyacağını tahayyül eder. Aynen bir hükümdarın nazırları, mutemetleri, valileri ve diğer mesullerinin bulunması gibi; üstün mabudun emrindeki tali derecedeki mabutlar, bu çok sayıdaki mesul memurlara benzer ve onları memnun etmeden, onların teveccühünü kazanmadan üstün mabuda yaklaşılamaz. Onun için onlara da keza ibadet etmeli; yardımlarına sığınmalı ve hiçbir suretle onları gücendirmemelidirler. Böylece onlar, üstün mabuda yakınlaşma amilleri olarak nazarı itibara alınmaktadır.
İnsanoğlu bilgi bakımından inkişaf ettikçe mabutlar kalabalığından hoşnutsuzluğu artar. Böylece tali derecedeki mabutlar azalır. Daha münever kimseler bu mabutları esaslı bir tetkike tabi tutarlar ve nihayet bu insan icadı mabutlardan hiçbirinin ilahi vasıf taşımadığını anlarlar. Onlar aslında insan gibi, hatta daha biçare mahluklardır. Bu sebepten ancak tek Allah telakkisi gene de cehalet unsurunun tortularını ihtiva eder. Bazı kimseler O’nu beşer yapısında ve muayyen makama bağlı olarak hayal ederler. Bazıları Allah’ın dünyaya insan kılığında geldiğine inanırlar; diğerleri Allah’ın kainatın işlerini hal ettikten sonra kendi alemine çekilmiş ve elan istirahata çekilmiş olduğunu zannederler. Bazıları Allah’a yaklaşmak için evliya ve ruhlara ihtiyaç olduğuna ve onlarsız başarı elde edilemiyeceğine inanırlar. Bazıları muayyet şekilde ve timsal olarak hayal edip, ibadet kastiyle o timsalin daima önlerinin böylece tahrife uğramış şekilleri devam etmekte ve bu şekillerden çoğu şimdiki çağda bile muhtelif milletler arasında hüküm sürmektedir.
Her çağda Allah-u Teala’nın insanoğluna peygamberleri vasıtasiyle bildirmiş olduğu Tevhid, en ulvi şekliyle uluhiyet telakkisidir. İlk olarak Hz. Adem (a.s.)ile birlikte dünyaya gönderilmiş bulunan bilgi budur. Hz. Nuh, İbrahim, Musa ve İsa (a.s.) lara açıklanmış olan bilgi budur. Hz. Muhammed (s.a.v.) in beşeriyete getirmiş olduğu mutlak bilgi gene budur. Bu üzerinde cehaletin en ufak lekesi bulunmayan bir bilgidir. İnsanoğlu ancak peygamberlerin telkinatına yüz çevirmek suretiyle putperestlik ve küfür suçlusu olmuş ve kendi hatalı mantığı, yanlış düşüncesi tarafgir şekilde manalandırmasının esiri olmuştur. Tevhid, cehaletin bütün bulutlarını dağıtır ve ufukları hakikat nuruyla aydınlatır. Tevhid fikrinin, yani, -Lailaheillallah- cümlesinin, işaret etmekte bulunduğu hakikatleri ve terviç ettiği inançları göreceğiz. Bu hususu kavramak için şu noktanın üzerine eğilmek icap eder.
Her şeyden evvel uluhiyet meselesiyle karşılaşmaktayız. Azim ve hudutsuz kainatla karşı karşıya gelmekteyiz. İnsan aklı O’nun mebdeini göremez ve müntehasını halinde canlandıramaz. Kainat da ezelden beri planlı rotasında hareket halinde olup istikbalin sonsuzluğuna doğru seyre devam etmektedir. Onun için de sayısız mahlukat hergün için zuhur edegelmektedir. Tabiat hadiseleri o kadar hayret vericidir ki, düşünen kafa kendini şaşkınlık ve hayret içinde bulur. İnsan sadece kendi görüş kudretine dayanarak, hakikatı anlamaya ve kavramaya muktedir olamaz. Bütün bu olanların tam bir tesadüf eseri olduğuna inanamaz. Kainat tesadüfi bir maddeler yığını gayri muntazam cisimler kalabalığı, karmakarışık ve manasız şeylerin terakümü değildir. Bütünüyle bu, bir yaratıcı, bir planlayıcı, bir kontrol ve idare edeni bulunmadan olamaz. Fakat muhteşem kainatı kim yaratabilir ve kim idare edebilir? Ancak herşeyin sahibi bulunan; ezeli ve ebedi olan; her kudreti ve her hikmeti elinde bulunduran; Kadir-i Mutlak ve Alim-i Mutlak olan O yapabilir. O’nun kainatta mevcut her türlü otoritenin fevkinde bir sultaya sahibiyeti şarttır. O’nun hudutsuz kudreti bulunmalı ve kainat ile kainatın ihtiva ettiği herşeyin sahibi olmalı; her türlü sakatlık ve zafiyetten ari bulunmaları ve hiç bir varlık O’nun işlerine müdahale kudretinde olamamalıdır. Ancak böyle bir varlık kainatın yaratıcısı, kontrol ve idare edeni olabilir.
Saniyen, bütün bu ilahi sıfat ve kudretlerin tek varlık içinde bulunması elzemdir. Bütün kudret ve sıfatları müsavi şekilde paylaşan iki ayrı şahsiyetin birlik içinde yaşama imkansızlığı aşikardır. Çarpışmak zorunda kalırlar. Onun için kamilen diğerlerine hakim olacak, tek ve ulvi bir kudretin mevcudiyeti şarttır. Aynı vilayet için iki ayrı vali; aynı ordu için iki ayrı kumandan düşünülemez. Bu meselede de mesela mukabil bir diğerinin hayat verici bulunması gibi selahiyetlerin mabutlar arasında tevzii de keza düşünülemez. Kainat bölünmez bir bütün halindedir. Ve bu gibi mabutlardan her biri vazifelerinin ifasında diğerlerine tabi bulunacaktır. Teşriki mesai eksikliği vaki olacaktır. Bu hal vaki olursa dünya parçalanma yoluna gidecektir. Bu sıfatlar kabili devir değildir. Birbirlerinden ayrı zamanlardaki birbirlerinden ayrı mabutlarda aynı sıfat bulunamaz. Kendini canlı tutmaya muktedir olmayan varlıklar başkalarına can veremez. Kendi kudretini muhafaza edemiyen biri, hudutsuz vasi kainatı idareye asla muktedir olamaz. Mesele üzerinde düşündükçe bütün bu ilahi kudret ve sıfatların tek ve kendi başına aynı varlıkta bulunması lüzumu hususundaki kanaatımız artacaktır. Böylece, politeizm bir cehalet şeklidir ve rasyonel düşünceye istinat etmemektedir. O bilfiil imkaniyetsizliktir. Onun izahı, hayat ve fıtrat keyfiyetiyle kabili telif değildir. Hayat ve fıtrat icapları insanı hakikate, yani tevhide götürür. Şimdi tam ve doğru Allah telakkisini göz önünde bulundurarak; vasi kainatı tetkike tabi tutunuz. Görmekte, idrak etmekte, his ve hayal etmekte olduğumuz bilgimizin kavrayabileceği her cisim ve her şeyden, herhangi birinin bu sıfatlara sahip bulnduğunu hiç bulabilir misiniz? Güneş, ay, yıldızlar, hayvanlar, kuş ve balıklar, madde, para, insan ve insan guruplarından her hangi biri bu sıfatlara sahip midir? Muhakkak ki değildir. Çünkü yaratılan, kontrol altında tutulan, intizama sokulan, başkalarına tabi bulunup ölümlü ve fani olan kendi kendine çalışma ve idame kudretine sahip bulunmayan kainatta, mevcut her şeyin, en ufak hareketi bile mutlak nizamın hükmü altındadır ve oradan inhiraf gösteremez. Kainattaki her şeyin yardıma muhtaç olma keyfiyeti; uluhiyet kisvesinin vücutlarına göre olmadığını ispatlamaktadır. Uluhiyetin en ufak emaresine sahip bulunmayıp katiyen böyle tarafları yoktur. Onlar ilahi bir kudrete sahip değildirler ve ilahi hali onlara atfetmek hakikatle alay etmek olur. Tam manasıyle divaneliktir. Lailahe, yani ilah yoktur: Hiçbir beşeri ve maddi cismin ibadet ve tapılmaya layık ehliyete ve ilahi kudrete sahip olmayışının manası işte budur!...
Fakat bu mevzuun sonuna gelmiş değiliz. Uluhiyetin kainatta her hangi maddi ve beşeri kalıba uyamıyacağı ve hiç birinin bu hususta en küçük bir emareye sahip bulunmadığına şahit olmaktayız. Mecalsiz gözlerimizin kainatta görmekte olduğu her şeyin fevkinde ilahi sıfatlara ve her türlü hadisatta gizli iradeye sahip olan; bu vasi kainatın yaratıcısı ve onun fevkalade nizamının ve bu nizamın ahenginin hakimi ve nazımı; her türlü faaliyetlerinin idarecisi olan bir varılığın mevcudiyeti kanaatına, bu kesin tahkikat bizleri sevketmektedir. O varlık, kainatın sahibi olan Allah’dır ve uluhiyet meselesinde hiçbir şeriki yoktur. İllallah- ancak Allah’ın- manası budur.
Bu bilgi diğer bilgilerin çok üzerindedir. İlme sarıldıkça esas bilginin bu olduğu kanaatı ve inancı içimize yerleşecektir. Fizik, kimya, astronomi, jeoloji, bioloji, zooloji, iktisat, içtimaiyat veya edebiyat gibi ilimlerin tetkikatında derinlere inildikçe, Lailahe illallah’daki doğruluk vuzuha kavuşacaktır. Tetkik ve araştırma yollarını açan; bilgi yolunu hakikat ışığıyla aydınlatan bu anlayıştır. Eğer bu hakikatı reddeder ve nazarı itibara almazsanız; bu ana hakikatın reddi, kainattaki her şeyi hakiki mana ve ehemmiyetinden mahrum bırakacağından dolayı her teşebbüsünüzde sukutu hayalle karşılaşırsınız. Kainat manasız bir hal alır ve inkişaf edebilmenin yolları karışık ve bulanık bir vaziyete girer.
TEVHİDİN BEŞER HAYATI
ÜZERİNDEKİ TESİRLERİ
Lailahe illallah’a imanın, insan hayatında husule getirdiği tesirleri şimdi tetkik edelim ve insan için hayatta daima muvaffakiyet sebebleriyle onu reddeden kimsenin dünya ve ahiret hayatında niçin muvaffak olamadığını görelim:
1- Bu tevhid kelimesinin manasına iman eden biri asla dar kafalı olmaz. O insan, yerlerin ve göklerin yaratıcısı; mağrıbın ve maşrıkın sahibi ve bütün kainatın besleyicisi olan bir Allah’a inanır... Bu inançtan sonra dünyada hiçbir şeyi kendine yabancı addetmez. Kainatta mevcut olan her şeye, kendinin de bağlı bulunduğu aynı Allah’ın mülkü olarak bakar. Partizan düşünce ve davranışlarda bulunmaz. Hisleri, sevgisi ve hizmeti muayyen bir zümre veya ferde münhasır kalmaz. Keşfi açılır, zeka ufukları genişler ve görünüşü ilahi bir hal alır. Bir ateist, yahut da mubudun insan gibi mahdut ve vakat bir kuvvete sahip bulunduğunu farzeden kimsede, hiç böyle bir görüş kudreti ve zeka açıklığı bulunabilir mi?
2- İnsanlarda bu inanç en asil şekliyle, kendine güvenme ve izzetinefis hissini doğurur. İman edenler bilirler ki, her kudretin sahibi ancak Allah-u Teala’dır ve O’ndan başka hiçbir şeyin insana fayda veya zararı olamaz; yahut insanın intiyaçlarını karşılayamaz, yahut da ona hayat veremez veya onun hayatını alamaz; yahut idare, nüfuz ve tesirde bulunamaz. Bu kanaat onu Allah-u Teala’dan başkaca bir kuvvete karşı korkusuz, müstakil ve kaygusuz hale sokar. Hiçbir mahlukun önünde biat kastiyle boyun eğmez ve Allah’tan başka hiç kimsenin huzurunda el pençe divan durmaz. Hiç kimsenin azametinden ürkmez. Zihnin bu ehliyet ve tarz-ı hareketi her hangi başka bir inanç tarafından meydana getirilemez. Çünkü Allah-u Teala’ya başka varlıklarla şirk koşanların ve Allah’ı inkar edenlerin, bazı mahlukların önünde biat kastıyle eğilmeleri; onları kendilerine fayda veya zarar getirebilir kudrette addetmeleri; onlardan korkmaları ve bütün ümitlerini onlara bağlamaları icap eder.
3- Kendine güvenle birlikte, bu tevhit inancı, insanda tevazu ve alçak gönüllülük hissini vücuda getirir. O insanı alayış ve nümayişten ari kılar. İman eden kimse hiçbir vakit kibirli, azametli mağrur olamaz. Servet ve zamanının gürültülü debdebesi onun kalbinde yer alamaz. Çünkü o bilir ki, sahip olduğu her şey Allah’a aittir ve O Allah verdiğ i gibi, alabilir de... Buna mukabil münkir kimse bazı dünyevi niymetlere kavuşunca, kibirli ve kandini beğenir bir hale gelir; çünkü o mükafatların kendi değerinin icabatından olduğuna inanmaktadır. Aynı zamanda kibir ve kendini beğenmek, şirkin-yani ulhiyette Allah ile diğerlerini eş koşmanın -tabi neticesidir. Çünkü müşrik kimse, insanlar arasından olmayan mabutlarla muayyen münasebetleri bulunduğuna inanmaktadır.
4- Tevhid inancı insanı, fazilet sahibi ve dürüst ahlaklı eder. O kimse, kendisinin muvaffakiyet ve kurtuluşu için ruh temizliği ve dürüst davranıştan başka bir çare bulunmadığına kani olur. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan; her şeyin fevkinde bulunan; ve O’nun ilahi saltanatının icrasında hiçbir kimsenin dahili ve tesiri bulunmayan Allah-u Teala’ya tamamiyle iman eder. Bu inanç onda, hak yolunda yaşamaz ise ve adalet dairesinde hareket etmez ise muvaffak olamıyacağı ve fiiliyatla hiç bir tesir ve gizli kuvvetin onu harabiyetten kurtaramıyacağı şuurunu doğurur. Buna mukabil kafirler ve müşrikler daima batıl ümitlerle yaşarlar. Bazıları günahlarının Allah’ın oğlu tarafından af edileceğine inanırlar; bazıları da kendilerini Allah’ın iltimaslı kulları zennederek cezalandırılmayacaklarını umarlar; diğerleri evliyanın kendileri namına Allah nezdinde tavassutta bulunacağını düşünürler; keza diğerleri ise mabutlara adaklar adarlar ve böylece onlara rüşvet vererek her türlü abes ve kötü harekette ve istediklerini yapmakta serbest kalacaklarına inanırlar. Bu batıl itikatlar onları daima günah ve kötü hareketlerin tuzağına sevk eder ve mabutlarına tabi olarak, ruhlarını temizleyip, temiz ve iyi hayat yaşamayı ihmal ederler. Ateistlere gelince, onlara iyi veya kötü hareketlerden dolayı mesul tutulackları, üstün hiçbir varlığın mevcudiyetine inanmazlar; bu sebepten kendilerini dünyada her istediklerini yapmakta tamamiyle serbest telakki ederler.
5- İman eden kimse hiçbir şart altında ümitsizlik ve meyusiyete kapılmaz. Yerdeki ve gökteki bütün hazinelerin sahibi; lütuf ve inayetleri sonsuz olan; mutlak kudrete sahip bulunan Allah-u Teala’ya karşı o kimsenin imanı tamdır. Bu inanç onun kalbine fevkalade teselli verir ve o kalbi yeterlikle doldurur ve mutmain kılar. Bu dünyada belki de bütün kapılar yüzüne kapanabilir; burada hiçbir şey onun gayesine hizmet etmeyebilir; bütün imkanlar teker teker onu terk edebilir; fakat Allah’a bağlılığı ve imanı onu asla terketmez ve bu kuvvetle mücadelesine devam eder. Ancak tek Allah’a iman etmek bu kadar derin güveni sağlayabilir. Başka hiçbir şey sağlayamaz. Müşrikler, kafirler ve ateistler çürük kalplidirler; mahdut kudretlere tabi olurlar; bu sebepten müşkülat anında çabucak meyusiyete kapılırlar. İntihar onlar için her an olağan şeylerdendir.
6- Tevhid inancı insanda kuvvetli sebat, devamlı metanet ve Allah’a karşı ititmat hasıl eder. Bir kere kararını verip, Allah’ın rızasını almak üzere imkanlarını ilahi emirlerin ifasına hasredince; kainatın sahibi tarafından muavenet ve müzaherete nail olacağından emin bulunur. Bu hal pek tabii ki onu dağ gibi sağlam ve metin yapar. Hiçbir müşkilat, engel ve düşmanca karşı koyma onun metanetini kıramaz. Şirk, küfür ve ateizm böyle bir tesire malik değildir.
7- Tevhid tebliği insana cesaret telkin eder. İnsanı korkak yapan iki şey vardır. a) Ölüm korkusu ve emniyet içinde yaşamaya düşkünlük, b) Allah-u Teala’dan başka can alıcı varlığın mevcudiyetini ve insanın bazı çarelere baş vurarak ölümden kurtulabileceğini düşünmek. “Lailahe illallah” a iman etmek zihinlerden bu iki şıkkı da temizler. İlk fikrin zihinden silinmesine sebep; onun can , mal ve her şeyinin hakikatte Allah’a ait olduğunu bilmesinden ve Allah-u Teala’nın rızasına kavuşmak için her fedakarlığa amade bulunmasındadır. İkinci fikirden kurtulması ise; hiç bir silahın, hiç bir mahlukun onun canını almak kudretini haiz olmadığını ve ancak Allah-u Teala’nın böyle bir kudrete sahip bulunduğunu bilmesindendir. Onun için muayyen bir vakit tayin edilmiştir: Dünyadaki bütün kuvvetler bir araya gelse, o takdir edilmiş vakitten bir an evvel bile hiç kimsenin canını alamazlar. Bu sebepten kiç kimse Allah’a iman edenden daha cesur olamaz. Onu hiç bir şey yıldıramaz: Düşman hücumu, muhalefet fırtınası ve en kudretli ordular bile onu ürkütemez. Allah rızası için harbe tutuşunca, kendinden on misli düşmana karşı galip gelir. Müşrikler, kafirler ve ateistler böyle büyük bir metanet, kuvvet kudrete nerede ve ne zaman sahip olabilmişlerdir? Onların dünyada en değer verdikleri şey canlarıdır. Düşmanın canlarını alabileceğini va kaçmakla kurtulabileceklerine inanırlar.
8- “Lailaheillallah” a iman etmek suretiyle, ruhta sulh ve sükun hasıl olur: Kıskançlık, haset ve tamahın şeytani hırsı zihninden temizlenir ve başarı elde etmek için kötü ve süfli çarelere baş vurmak fikrinden uzaklaşırlar. İman eden kimse anlamaktadır ki, servet Allah’ın elindedir; O istediği şekilde ve istediği miktarda dağıtır; şeref, kudret, itibar, iktidar ve her şey O’nun iradesine tabidir. Onların dilediği tarzda hediye eder. İnsanın vazifesi ise, ancak hak yolunda mücadele ve gayret sarfetmektedir.
İman eden kimse başarı ve başarısızlık yollarının Allah-u Teala’nın lütfüne tabi alduğunu bilir. Eğer Allah-u Teala vermek ister ise, hiç bir kuvvet onu vermekten menedemez; ve eğer O istemezse, o vakit hiç kimse Onu vermeye zorlayamaz. Diğer taraftan müşrikler, kafirler ve ateistler ise başarı ve başarısızlıklarını ancak kendi gayretleri ile, dünyevi kuvvetlerin yardımı veya aksi istikamette zorlamalara hamlederler. Bu sebepten onlar daima hırs ve tamahın esiri halinde kalırlar. Başrıya varmak için rüşvet, tabasbus, fesat ve her türlü kötü yollara sapmaktan çekinmezler. Başkalarına haset ve kıskançlık onları, için için yer ve muvaffak olan rakiplerini yıkmak için her kötülüğü irtikap ederler.
9- Lailahe illallah’ın insan üzerindeki tesiri; onu ilahi kanunları ifa ve o kanunlara itaat eder hale sokmasıdır. İman eden kimse, Allah-u Teala’nın gizli ve açık her şeyi bildiğine ve kendisine Onun her şeyden daha yakın bulunduğundan emindir. Eğer gece karanlığında ve en kapalı köşede bile günah işlese, Allah onu bilir. Hatta O, bizim düşündüklerimizi, kötü ve iyi niyetlerimizi de bilir. Biz herkesten saklıyabiliriz; fakat Allah-u Teala’dan hiçbir şeyi saklayamayız. Biz herkesten kaçabiliriz; fakat Allah’ın kudretinden kaçamayız. Bu bakımdan insanoğlu, itikatta kuvvetlendikçe Allah’ın emirlerine daha itimat gösterecektir; O’nun menettiği şeylerden sakınacak ve O’nun emirlerini, karanlık ve tenhalık içinde bile olsa yerine getirecektir. Çünkü İlahi kontrolün onu asla yalnız bırakmıyacağını bilmekte ve ilamı hiç bir surette iptal edilemiyecek olan mahkemeden korkmaktadır. Bu sebepledir ki, müslüman olmanın ilk ve en mühim şartı, Lailahe illallaha inanmaktır. Zzaten lütfedilmliş olan Müslümanlık lakabı, Allah’a itaat eden kimse demek olup; Allah’a itaat ise La ilahe illallah, yani Allah-u Teala’dan başka hiçbir şeyin ibadete layık bulunmadığına inanmadan mümkün olamaz.
Hazreti Muhammed (s.a.v.) in telkinatında, Allah’ın vahdetine iman, en mühim prensiptir. O, İslamın temel taşı ve kudretinin kaynağıdır. İslamın diğer bütün inançları, emirleri ve kanunları bu pek kuvvetli esasa sıkı sıkıya bağlıdır. Onların hepsi bu kaynaktan kuvvet alır. Onu alsanız geride İslamdan hiç bir şey kalmaz.
II
ALLAHIN MELEKLERİNE İMAN
Hazreti Muhammed (s.a.v.) bizlere, Allahın meleklerinin mevcudiyetine iman etmemizi de emir buyurmuştur. Bu İslami imanın ikinci umdesidir ve çok mühimdir. Çünkü bu, tevhit telakkisini muhtemel hatalardan masum kılar ve şirkin -Politeizm- in akla gelebilecek her türlü tehlikelerinden onu -Tevhid Telakkisini- azade, saf ve sade halde tutar.
Politeistler iki çeşit mahlukatı Allah-u Teala’ya şerik koşarlar:
1- Maddi varlıkları bulunanlar ve insan gözüyle fark edilebilenler; Güneş, ay, yıldızlar, su, hayvanat, büyük adamlar ve saire...
2- Maddi varlıkları bulunmayıp, insan gözüyle fark edilemiyenler; Kainatın idaresinde rolu olduğu sanılan görülmez varlıklar: Mesala, biri havaya hakimdir; diğeri ışık verir; öbürü yağmur yağdırır, vesaire..
Birinci şekilde mabut oldukları iddia edilenler, madi varlığa sahiptirler ve insanın gözü önünde bulunmaktadırlar. Bu iddianın sahteliği “Lailaheillallah” kelimesiyle tamamen ortaya konulmuştur. Bu hal, onların uluhiyet işinde payları olduğu ve secdeye layık bulundukları hakkındaki fikrin izalesi için kafi gelmektedir. İkinci şekildekiler ise maddi cisimler olmayıp, insan gözünden saklı ve esrarengiz şeylerdir. Politeistler itikatlarını bunlara bağlamaya daha mütemayildirler. Bunları tanrılar ve tanrı çocukları farzederler. Timsallerini yapıp onlara adaklar adarlar. Allah’ın birliğine imanı saf tutabilmek ve ikinci şekildeki görünmez mahluklar karışıklığından temizlemek için Allah’ın meleklerine inanç hususundaki muayyen iman bahsi ortaya konulmuştur.
Mabut, tanrı ve tanrı çocukları oldukları olduklarına halk tarafından inanılan bu görünmez ruhani varlıkların aslında Allah’ın melekleri olduğunu Hazreti Muhammed (s.a.v.) bizlere bildirmiş bulunmaktadır. Onların Allah-u Teala nın ulühiyet keyfiyetinde hiçbir ortaklıkları yoktur. Onlar -Allah’ın emrindedirler. O’na o kadar itaat ederler ki, emrinden en ufak inhiraf göstermezler. Allah-u Teala ilahi saltanatının idaresi için onları vazifelendirir. Ve onlar, Allah-u Teala’nın emirlerini tam olarak ve emniyetle yerine getirirler. Nam ve hesaplarına hiçbir selahiyete sahip değildirler. Kendileri tarafından tasavvur edilecek her hangi bir tasarıyı Allah-u Teala’ya takdim edemezler. Her hangi bir insan için Allah’ın huzurunda şefaatta bulunmaya bile selahiyetli değildirler. Onlara tapmak, onların yardımını niyaz etmek insan için alçalmak ve küçülmek olur. Çünkü insanın yaradılışının tam ilk gününde Allah-u Teala onları Adem Aleyhisselama secde ettirdi ve Hazreti Adem’e onların sahip olduklarından daha fazla bilgi verdi. Ve onlardan daha üstün tutarak Hazreti Adem,bu dünyada kendine naib yaptı. Bu sebepten insan için, evvelce kendisine secde etmiş olanlar secde etmesinden ve onlardan yardım istemesinden daha büyük zül olur mu?
Meleklere tapmayı ve uluhiyet işinde onları Allah-u Teala’ya şerik addetmeyi Rasulullah bizlere menetti. Fakat bununla beraber onların Allah’ın müstesna mahlukları olduklarını; her nevi günahtan azade bulunduklarını; Allah’a itaatsizlik etmeyip daima O’nun emirlerini ifa ile meşgul bulunmalarının ise mutlak fıtratlarının icabı olduğunu bizlere bildirdi. Keza Efendimiz her taraftan bu meleklerle çevrili bulunduğunu onların bizlere merbut ve daima bizlerle çevrili bulunduğunu onların bizlere merbut ve daima bizlerle birlikte bulunduklarını da bildirir. Her insanın hayatının tam bir hesabını tutarlar. Ölümden sonra Allah-u Teala’nın huzuruna çıkarıldığımızda, hayatımızın mufassal raporunu takdim edecekler ve orada her şeyin doğrulukla kaydedilmiş; ne kadar ehemmiyetsiz ve ne kadar itina ile saklanmış olursa olsun, en ufak bir hareketin bile gözden kaçmamış bulunduğuna şahit olacaksınız.
Meleklerin hakiki mahiyeti bizlere bildirilmemiştir. Ancak bazı sıfat ve hususiyetleri zikredilmiş ve onların varlıklarına iman etmemiz bizden istenmiştir. Onların mahiyet, sıfat ve ehliyetlerini bilmek için başkaca vasıtaya sahip değiliz. Bu sebepten, kendiliğimizden onlara her hangi bir şekil ve ehliyet yakıştırmak, kendi nam ve hasabımıza tam manasıyle delilik olur. Bizderden aynen istenildiği şekillde onlara iman etmemiz icap eder. Varlıklarını inkar etmek küfürdür. Evvela böyle bir inkar için her hangi bir sebeb de elimizde mevcut değildir. Saniyen, böyle bir iddia peygamberimiz için hakikatsizlik sıfatını kullanmakla müsavidir. Biz onların varlıklarına, ancak Allah-u Teala’nın Rasulunun bizlere bildirmiş olması hasebiyle iman etmekteyiz.
III
ALLAHIN KİTAPLARINA İMAN
Peygamber Efendimiz’in bizlere emir buyurduğu itikadın üçüncü umdesi, Allah-u Teala’nın kitaplarına imandır. O kitaplar ki, insanoğluna Allah’ın peygamberleri vasıtasıyle gönderilmiştir.
Allahu Teala bu kitaplarını aynen Peygamber Efendimize olduğu şekilde, ondan evvelki peygamberlere de açıkladı. Bu kitaplardan bazılarının adlarını bilmekteyiz: Yani,Hazreti İbrahim’in Suhufu; Musa (a.s.) in Tevrat’ı ve İsa (a.s.) nın İncil’i. Diğer peygamberlere verilmiş kitaplardan haberdar değiliz. Bu sebebten; dolayı diğer mukaddes kitapların mevcudiyeti bakımından; aslında onların açıklanmış kitaplar olup olmadıklarını katiyetle söyleyebilecek vaziyette değiliz.
Bizlere bahşedilmiş bulunan bu kitaplardan Suhuf’u İbrahim tükenmiş olup hali hazır dünya literatüründe izine rastlanlmamaktadır. Hazreti Davud’un Zeburu ile Tevrat ve İncil ise Yahudi ve Hiristiyanlarda bulunmakta olup; Kur’an-ı Kerim’in buyurduğuna göre bu kitaplar, insanlar tarafından değiştirilip tahrif edilmiş ve Allah kelamı, insan icadı metinlerle karıştırılmıştır. Bu fesat karıştırma işi o kadar geniş çapta ve o kadar aşikardı ki, yahudiler ve hiristiyanlar dahi onların -kitapların- asıl metinlerine sahib bulunmadıklarını; ancak asırlar boyunca değişiklik yapılmış ve hala da yapılmakta olan tercümelerine malik olduklarını itiraf etmektedirler.
Bu kitapları tetkikimizde Allah tarafından olamıyacağı aşikar birçok beyan ve parçalar görürüz. Allah kelamı ile insan sözü bu kitaplarda biraraya karıştırılmıştır. Hangi kısmın Allah’ın kelamı, hangi kısmın insan sözü olduğunu ayırmak için hiçbir vasıtaya sahip değiliz. Ancak Kur’an-ı Kerim’den evvelki kitaplarda Allah-u Tela’nın peygamberleri vasıtasıyla gönderildiğini; hepsinin Kur’an-ı Kerim’i gönderen aynı ve tek Allah tarafından gönderildiğini; yeni ve başka bir kaynaktan gelmiş olduğunu ifade etmeyip, sadece halkı eskilik içinde bozmuş ve kaybetmiş olduğu o “kadim” ilahi kitapların teyidi, tamiri ve tamamlanması için bulunduğunu itiraf düşüncesiyle, evvelce açıklanmış bulunan kitaplara iman edilmesi bizlere emir buyurmuştur.
Kur’an-ı Kerim, Allah-u Teala tarafından gönderilmiş kitapların sonuncusudur. Evvelki kitaplar ile onun arasında bazı aşikar farklar mevcuttur. Bu farklar şu şekilde hülasa edilebilir:
1- Evvelki ilahi kitapların asli metinlerinin çoğu kaybolmuştur. Halen onların ancak tercümeleri mevcuttur. Buna mukabil Kur’an-ı Kerim, aynen Peygamber Efendimize nazil olduğu şekliyle ve bir kelime, hatta tek harekesi dahi değiştirilmeden muhafaza edilmektedir. Asli metinden istifade edilmekte olup; Allah kelamı böylece istikbal için de muhafaza edilmektedir.
2- İnsanlar evvelki kitaplarda Allah kelamı ile kendi sözlerini karıştırdılar. Fakat Kur’an-ı Kerim’de sadece Allah kelamını asli safiyetiyle bulunmaktayız. Bu keyfiyet İslamın düşmanları tarafından da teyid edilmektedir.
3- Biribirinden ayrı muhtelif milletlerin farklı kitaba malik bulunmadıkları hususunda; mevsuk tarihi delillere dayanarak, kitabın hakikatte hangi peygambere atfedilmiş ise, fiilen de aynı peygambere taalluk edeceği söylenebilir. Onlardan bazılarının hangi çağda ve hangi peygambere açıklanmış oldukları bile bilinmemektedir. Kur’an-ı Kerim’e gelince; O’nun Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) açıklanmış bulunduğu delili o kadar mufassal, o kadar mukni ve o kadar kuvvetli ve açıktır ki, en amansız münekkitler bile ona gölge düşüremezler. Bu deliller öyle vazıh ve teferruatlıdır ki; Kur’an- Kerim’in bir çok ayet ve emirlerinin nerede ve ne vakit nazil bulunmuş olduğu bile katiyetle bilinebilir.
4- Evvelki ilahi kitaplar, çok eski zamanda tarihe karışmış olan lisanlarla açıklanmıştı. Şimdiki devirde hiç bir millet veya cemiyet o lisanları kullanmamakta; böyle olduğu için de bugün asla dilleriyle mevcud olsalardı dahi çağımızda onları doğru dürüst anlamak, emirlerini tefsir etmek ve istenilen şekilde tatbikat sahasına koymak kabil olmayacaktı. Buna mukabil Ku’an-ı Kerim lisanı ise, yaşayan canlı bir dildir. Milyonlarca insan onu konuşmakta ve keza buna inzimamen milyonlarca insan da o lisanı bilmekte ve “o” nu anlamaktadır. Aşağı yukarı herkes öğrenebilir. Öğrenmeye vakti olmayan ise bilen ve Kur’an-ı Kerim’in manasını izah edebilecek kimseleri bulabilirler.
5- Birbirinden ayrı milletler arasında bulunan mukaddes kitaplardan herbiri muayyen bir cemiyete gönderilmiş bulunuyordu. O kitaplardan herbiri tarihin muayyen bir devresi için mana taşıyor ve ancak bir devrenin ihtiyacını karşılayan kısmi emirleri ihtiva etmektedir. Bugün için artık onlar lüzumlu değildir ve doğru dürüst tatbik sahasına konulamazlar. Aşikar olarak anlaşılacağı veçhile bu kitaplar münhasıran o insanlar için olup, bütün dünyaya şamil bulunmamaktaydı. Keza, gönderilmiş oldukları halka dahi ilelebet takip edilmesi için gönderilmişti. Ancak muayyen bir devrede uyulmak üzere mana ifade etmekteydiler. Bunun zıddı olarak; Kur’an-ı Kerim bütün beşeriyete hitap etmektedir. Muayyen cemiyet için olup olmadığından şüpheye düşülecek tek bir emire dahi orada tesadüf edilemez. Aynı şekilde; Kur’an-ı Kerim’de bütün emir ve tebliğler her yerde ve her devirde cari olacak nevidendir. Bu vakıa ispat etmektedir ki, Kur’an-ı Kerim bütün dünyaya şamil ve beşeri hayat için ebedi kanundur.
6- Evvelki ilahi kitapların da iyilik ve fazileti takdis ettikleri; hak ve ahlak prensiplerini öğrettikleri; Allah-u Teala’nın istediği hayat tarzını takdim ettikleri hususları inkar edilemez. Fakat hiçbiri tam ve eksiksiz ve mütekamil beşer hayatı için lüzumlu hususları kafi derecede kapsayamamaktadır. Bazıları bir tarafıyle mütekamil, diğerleri başka taraflarıyla temayüz etmişlerdir. Ancak ve ancak Kur’an-ı Kerim evvelki kitaplardaki iyi tarafları takdis etmekle kalmayıp; aynı zamanda ilahi yolu ikmal etmekte; onu heyeti mecmuasıyle takdim etmekte ve bu dünyada insanlar için lüzumlu her şeyi ihtiva eden hayat nizamını planlamaktadır.
7- İnsanoğlunun müdahale ve tahrifi dolayısıyle o kitaplara, mantığın hiçbir suretle kabul edemiyeceği ve adalet mefhumuna hakaret mahiyetinde birçok kısımlar ilave edilmiştir. İnsanın iman ve amilini ifsat edecek haksız insafsız kaideler de kitaplarda mevcuttur. Maalesef menfur ve yakışık olmayan ve tam manasıyle gayri ahlaki emirler dahi ilave edilmiştir. Kur’an-ı Kerim bu gibi şaibeden azadedir. İçinde mantığa karşı ve hatalı olduğu kabul edilebilecek bir tek ifade bulunmamaktadır. Emirlerinden hiçbiri adalete karşı değildir ve yanlış yola sevkeden bir tarafı yoktur. O’nun içinde kötü ve ahlaka aykırı bir tek şeye rastlanamaz. Bütün kitap başından sonuna kadar hikmet ve hakikatla doludur. En iyi düşünceyi ve beşeri medeniyet için en müstesna kanunu ihtiva etmektedir. Doğru yolu işaret etmekte ve insanoğluna muvaffakiyet ve kurtuluş yolunda rehberlik etmektedir.
Kur’an-ı Kerim’deki bu hususiyetler dolayısıyledir ki; o kitabın Allah-u Teala’nın rızasına uygun hayat için lüzumlu her şeyi ihtiva etmesi ve ondan sonra başkaca herhangi ilahi kitaba lüzum olmaması hasebiyle, dünyadaki bütün insanlar ona iman etmeye ve diğerlerini terk ile sadece onu takibe yöneltmişlerdir.
Kur’an-ı Kerim ile diğer ilahi kitaplar arasındaki farkı tetkiki neticesinde; Kur’an-ı Kerim’e imanın mahiyetiyle, evvelki kitaplara inancın biribiriyle aynı bulnmadığı kolaylıkla anlaşılabilir.
Evvelki kitaplara iman hususu; onların hep Allah’tan geldiği; doğru oldukları ve Kur’an-ı kerim’in gönderilişindeki aynı gayeye, kendi devirlerinde hizmet için gönderilmiş bulunduklarının teyidine inhisar etmesi lazım gelmektedir. Diğer taraftan Kur’an-ı Kerim’e iman ise Kur’an-ı Kerim’in tam ve mutlak surette Allah-u Teala’nın kelamı olduğu; tamamiyle doğru hıfzedilmiş bulunduğu; orada zikredilen her şeyin mutlak olduğu; her emrinin, hayatı müddetince ifasının insan için mecburi bir vazife olduğu ve ona tezat teşkil eden her şeyin reddedilmesi icap ettiği manasına gelmektedir.
IV
ALLAHIN PEYGAMBERLERİNE İMAN
Her cemiyet arasından yükseltilmiş hak rasullerin mevcudiyetinden ve onların hepsinin de bilhassa Hazreti Muhammed (s.a.v.) in yaymış olduğu mutlak dini-İslamı getirmiş bulunduklarından son kısımda bahsetmiş idik. Bu bakımdan bütün rasuller aynı sınıfa dahildirler ve aralarında fark yoktur. Onlardan birini kabul eden ve iman eden kimsenin diğerlerini de kabul etmesi icap eder. Sebebi ise basittir. Tek ve aynı şeyi söyleyen on kişi bulunduğunu farzedin; onlardan birisinin sözüne inanmakla diğerlerinin sözlerine de inanmış olursunuz. Bu sebeple İslamda Allah-u Teala’nın bütün peygamberlerine aynı şekilde tam iman lüzumu vardır. Peygamberlerden her hangi birine inanmayan kimse, diğer bütün peygamberlere inansa bile kafir olur.
Muhtelif milletlere, muhtelif zamanlarda gönderilmiş bulunan peygamberlerin ceman 124000 olduğu rivayet edilir. Evet dünyanın geçmişini ilk insanın gelişinden itibaren hesaplarsanız ve dünyadan gelip geçmiş milletleri göz önünde bulundurursunuz; bu rakam o vakit size pek fazla görünmiyecektir. Bu peygamberlerden isimleri Kur’an-ı Kerim’de zikredilmiş bulunanlara katıksız olarak inanmamız icap eder. Mütebakisi için se; Allah-u Teala tarafından beşeriyete rehber olarak gönderilmiş bütün peygamberlerin hak yolunda olduklarına inanmamız bizlere emir buyurulmuştur. Böylece bizler Hindistan Çin, Acem, Mısır, Afrika, Avrupa ve diğer başka diyarlarda zuhur etmiş peygamberlere umumi olarak inanmakla birlikte; Kur’an-ı Kerim’de zikredilenler haricinde muayyen bir kimsenin hakkında bizlere kati bir şey bildirilmemiş olması hasebiyle, peygamber olup olmadıklarını kesinlikle söyliyemeyiz. Keza, diğer dinlerce takdis edilmiş zevat hakkında da menfi şekilde konuşmamıza müsaade edilmemektedir. Onlardan bazılarının Allah’ın peygaberi bulunması ve vefatlarından sonra onlara mensup kimseler tarafından, aynen Hz. Musa ve Hz. İsa (s.a.) ya da olduğu gibi, telkinatlarının tahrife uğratılmış bulunması çok muhtemeldir. Bu sebebten, onlar hakkında fikir yürütürken sade din ve akideleri hakkında konuşmalıyız. Fakat o akidenin banileri hakkında söz söylemeye son derece dikkat etmeliyiz. Aksi halde bir peygambere hürmetsizlikten dolayı suçlu duruma düşebiliriz.
Allah’ın peygamberleri olarak bulunmaları ve İslamın hak yolunu telkin için Allah-u Teala tarafından tevkil edilmiş olmaları bakımından, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile diğer peygamberler arasında bir fark yoktur. Hepsine ayni şekilde iman etmemiz bizlere emir buyrulmuştur. Fakat bu bakımdan fark bulunmamasına rağmen; Hz. Muhammed (s.a.v.) ile diğer peygamberler arasında üç bakımdan fark vardır o farklar da şunlardır:
1- Evvelki peygamberlerin muayyen cemiyet ve muayyen devreler için gönderilmiş bulunmalarına mukabil, Hz. Muhammed (s.a.v.) bütün aleme ve gelmiş geçmiş bütün devreler için gönderilmiştir.
2- Evvelki peygamberlerin telkinatı, ya bütünüyle bu dünyadan kaybolmuş ve yahutta geriye kalanlar, safiyetten mahrum ve birçok hayali ve hatalı beyanlarla karıştırılmış vaziyette bulunmaktadır. Bu sebebten, eğer bir kimse onların telkinatını takip etmek istese bile buna muvaffak olamaz. Buna mukabil Hz. Muhammed’in (s.a.v.) telkinatı, türcümeyi hali, hutbeleri, yaşayış tarzı, ahlakı, adetleri ve fazileti; velhasıl eser ve hayatını bütün teferruatı muhafaza edilmektedir. Bu sebeten o, bütün peygamberler silsilesi içinde, şahsiyetindeki canlılığı muhafaza eden ve izinde hatasız ve emniyetle yürünebilecek olan tek paygamberdir.
3- İrşat bakımından, evvelki peygamberlerin tebliğleri tam ve herşeyi ihata eder vaziyette değildi. Her peygamberi, seleflerinin telkinat ve emirlerinde tadilat ve ilaveler vücuda getiren diğerleri takip etti. Böylece, islahat ve inkişaf seyri ilerledi. Evvelki peygamberlere ait telkinatın unutulması kaybolmasının sebebi buydu. Yerlerine islah ve tadil edilmiş hidayet usulleri kaim olunca; evvelki telkinatın muhafazasına aşikar olarak lüzum kalmamaktaydı. Binnetice, en mütekamil hidayet prensipleri Peygamber Efendimiz vasıtasıyla beşeriyete tebliğ edilmiş oldu. Bu mütekamil prensip mevcut iken na-tamam bir prensibi takip, nafile ve abes olacağından, evvelki bütün prensipler kendiliğinden iptal edilmiş oldu. Peygamber Efendimizi takip eden kimse bütün peygamberleri takip etmiş olur. Çünkü, diğerlerinin telkinatında güzel ve daima kabili tatbik bulunan herşey peygamberimizin telkinatında toplanmış bulunmaktadır. Bu sebebten, eğer bir kimse Peygamber Efendimizin telkinatını red veya inkar eder; başka peygamberlerin yolunda gitmeyi tercih ederse; sadece ahirzaman peygamberi tarafından açıklanmış bulunup, evvelki peygamberlerin telkinatında hiç mevcut olmayan son derece ehemmiyetli ve faydalı irşadattan mahrum kalmış olur.
Bu sebeb muvacehesinde, Peygamber Efendimize iman etmek ve ancak onun yolunda yürümek herkesin boynuna borçtur. Hakiki bir müslüman olabilmek için Resulü Ekreme tam manasıyle iman etmek ve şu hususları tastik eylemek lüzumludur:
a) O, Allah-u Teala’nın hakiki bir peygamberidir.
b) O’nun telkinatı mutlak tekamül safhasında olup, her türlü hata ve eksiklikten münezzehtir.
c) O, ahir zaman peygamberidir. Herhangi bir millet arasından ondan sonra mahşer gününe kadar hiçbir peygamber gelmeyecektir. Bir müslümanın iman etmesi gereken herhangi başka bir şahsiyet daha zuhur etmeyecektir.
V
ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYATA İMAN
İslami itikadın beşinci umdesi “ölümden sonraki hayata iman” dır. Peygamber Efendimiz bizlere, ölümden sonraki hayat ve hesap gününe inanmamızı işaret buyurmuşlardır. Peygamberimiz tarafından bizlere öğretildiği vechile; bu imanının ana çizgileri şöyledir:
Bu dünyadaki hayat ve onun içindeki herşey muayyen bir günde helak olacaktır. Her şey yok olup gidecektir. O güne, son gün; yani, kıyamet günü denmektedir. Dünyanın kuruluşundan beri, orda yaşamış bulunan bütün beşeri varlıklar tekrar hayata kavuşturulacak ve bizzat mahkemede bulunacak olan Allah-u Teala’nın huzuruna çıkarılacaklardır. Buna ‘Haşr’ denir.
Her kadın ve erkeğin tam dosyası onların iyi ve kötü hallerine ait mütekamil bir dosya nihai mahkeme için Allah-u Teala’nın huzuruna takdim edilecektir. O, herkes hakkındaki nihai hükmünü verecektir. İyi tarafı ağır basan kimse mukafat görecek; kötü tarafı ağır gelen ise cezalandırılacaktır. Mücazat ve mükavat, muhakeme edilmek suretiyle verilir. Bu mahkemede Cennet’e gidecekler ve saadet kapıları onlara açık olacaktır. Mahküm olanlar, yani cezaya müstahak olanlar ise ateş ve azap yeri olan Cehennem’e gönderilecekdir.
BU İMANALÜZUM
Ölümden sonraki hayata iman, her vakit peygamber telkinatının en mühim unsuru olmuştur. Bütün peygamberler, ahir zaman peygamberi gibi, kendi saliklerinden, ölümden sonraki hayata iman etmelerini istemişlerdir. Müslüman olmanın temel şartlarından biri daima bu iman olmuştur. Bütün peygamberler, buna inanmıyanın kafir olacağını açık şekilde beyan etmişlerdir. Bu böyledir!... Çünkü; ölümden sonraki hayatı inkar; diğer bütün inançları manasız bir hale sokacaktır. Bu inkar, doğru hayat yoluna itaati yok eder; insanı cehalet ve imansızlığa sevkedir. Birazcık tefekkür, vaziyeti oldukça vüzuha kavuşturur.
Eğer günlük hayatınızda size bir şey yapmanız söylenirse, onu yapmadan evvel işin zarar ve faydalarını düşünürsünüz. Bu, insanın mutlak tabiatı icabıdır. İnsan insiyaki olarak kendine fayda temin etmeyen fiilleri hiçbir zaman yapmak istemez. Faidesi, boş ve semeresiz işler için vakit kaybetmeyi asla istemezsiniz. Aynı şekilde; zararsız bir şeyden kaçmak da istemezsiniz. Tabii umumi bir kaide olarak... Bir şeyin faydalı olabileceği kanaatı sizde kuvvetlenince, o şeye karşı temayülünüz artar. Bir şeyin faydası hususunda şüpheye düşerseniz, o vakit ona karşı tarzı hareketiniz daha isteksiz ve mütereddit olur. Velhasıl, bir çocuk neden elini ateşe değdirir? Çünkü ateşin yakacağından emin değildir. O, neden mektepten kaçar? Çünkü tahsilin fayda ve ehemmiyetini kavrayamamakta ve büyüklerinin onu ikna etmek istediği hususlara inanmaktadır. Şimdi mahşer gününe iman etmeyen bir kimseyi düşünün! O kimse, Allah’a imanı ve -Allah’ın- kanunlarına uygun hayat yaşamayı beyhude kabul etmeyecek midir? Takip edilen hayat usullerinde Allah-u Teala’nın rızasına ne değer verecektir? Onun için ne Allah’a itaatin bir faydası ve ne de itaat etmemenin bir zararı vardır. Bu vaziyette onun için Allah’ın emirlerini, peygamberlerini ve kitabını vicdan rahatlığıyla takip edebilmesi nasıl mümkün olabilir? Dünyaya düşkünlüğü terkedip, mihnetli ve fedakarane bir hayat yaşamasına onu hangi kuvvet teşvik edebilir? Eğer bir kimse Allah’ın kanununu takip etmez ve şahsen sevdiği ve sevmediklerini göz önüne alarak, ona göre kendine hayat tarzı seçerse; o vakit Allah’ın mevcudiyetine imanın-ki böyle bir iman onda eğer varsa-ne gibi bir faydası olacaktır.
Hepsi bu kadar değil... daha fazla düşündükçe; ölümden sonraki hayata iman etmenin insan hayatına şekil veren en büyük amil olacağı kanaatına varmış bulunacaksınız. O imanın kabul veya reddi, insanın mutlak hayat seyri ve tarzını tayin eder.
Sadece bu dünyadaki başarı ve başarısızlığı nazarı itibara alan bir kimse; ancak bu dünyevi hayatta elde edebileceği fayda ve zararlarla alakalanır. Eğer dünyevi menfaat elde edebilmek ümidi yoksa, iyi fiilerde bulunmaya hazırlıklı olmayacak ve dünyevi menfaatlarına dokunmadığı takdirde herhangi bir kötü fiili terk etmesi için pek arzulu olmayacaktır.
Fakat bir insan, öbür dünyaya inanır ve nihai semerenin, fiiline uygun şekilde vuku bulacağına kanaat getirirse; o vakit dünyevi bir kar ve zarara muvakkat ve geçici nazarıyla bakar ve ebedi saadetini geçici bir kazanca feda eylemez. Hadiselere daha ganiş bir görüşle bakar ve daima devamlı fayda ve zararları nazarı itibara alacaktır. Dünyevi kazanç bakımından neye mal olursa olsun ve halihazır menfaati ne kadar zedelenirse zedelensin; o iyilik yolunda gidecektir ve ne kadar cazip görülürse görülsün, kötülükten kaçınacaktır. Hadiseleri nihai akibetleri bakımından muhakeme edecek, şahsi vehim ve kaprislerine kapılmayacaktır.
Böylece iki ayrı şahsiyetin iman, temayül ve yaşayış tarzları arasında ciddi bir fark mevcut bulunmaktadır. Onlardan bir tanesinin makul fiil telakkisi, muvakkat hayatın dar çerçevesi içindeki menfaata; para, mal insanlar tarafından alkışlanmak, kudreti elinde tutan mevkiler, şöhret ve dünyevi saadet getirecek mümaasil hususlara inhisar etmektedir. Bu gibi hususlar onun hayatının hedefi olur. Şahsi arzularını tatmin ve şahsen ehemmiyet verdiği şeyleri ifa hayatının tek gayesi halini alır. O gayeye varabilmek için en zalim ve en kötü yolları kullanmaktan bile çekinmez. Keza; “gayri makul fiil” telakkisi ise: Mal ve can kaybı, rahatının bozulması, şöhretinin yok olması ve yahutta diğer bazı akibetler gibi bu dünyaya ait menfaatın tehlikeye girmesi ve zarara uğraması demektir. Böyle bir kimseye zıt olarak; iman edenlerin iyi veya kötü fiil telakkisi oldukça farklıdır. Bir mümine göre, Allah-u Teala’nın rızası bulunan her fiil iyidir. O’nun rızasının olmadığı ve gazaplandığı her hareket kötüdür. Mümine göre iyi fiil, ona bu dünyada menfaat sağlamasa veya malik blulunduğu dünya malının kaybına ve şahsi menfaatinin zarar görmesine sebeb olsa dahi gene de iyidir. Mümin, Allah-u Teala’nın onu ebedi hayatta mükafatlandırmasının, kendisi için hakiki başarıya kavuşma olacağına emin bulunacaktır. Keza, sadece bazı dünya kazançları için kötülüğün tuzağına kapılmayacaktır. Çünkü o, bu dünyanın kısa hayatında cazadan kaçsa bile, eninde sonunda Allah-u Teala’nın mahkemesinden kaçamıyacağını bilmektedir. Moral relativizme inanmamakta, fakat Allah-u Teala tarafından açıklanan mutlak ölçülere sımsıkı bağlanmakta ve bu dünyada, ister zararlı olsun ister faydalı, o kanunlara göre bir hayat tarzı yaşamaktadır.
Böylece, insanı muhtelif hayat seyrine intibak ettiren şey, ölümden sonraki hayata inanıp inanmamak keyfiyetidir. Hesap gününe inanmayan bir kimse için hayatını islamın münasip gördüğü şekle sokması asla mümkün değildir. İslam der ki: “fukaraya Allah yolunda zekat veriniz.” Bu emre karşı, o kimsenin vereceği cevap şu olacaktır: “Hayır, zekat benim servetimi azaltacaktır. Onun yerine paramı faize veririm” der ve parasını toplamak hususunda, borçlandırdığı kimsenin fukaralığa ve açlığa duçar olmasına rağmen, yine de her şeyini hacz etmekte bir an bile tereddüt etmez. İslam der ki: “Yalan söylemekle ne kadar kaybetseniz bile, daima doğruyu söyleyiniz ve yalandan kaçınınız.” İslamın bu emrine karşı da cevabı şöyle olacaktır: “Peki ama, bu dünyada bana faydası olmayan, bilaklis zararı dokunan doğruluk, benim neyime lazım. Hiçbir tehlike olmadan, hatta kötü bir isim bile getirmesine ihtimal bulunmayan bana fayda temin edecek olan yalandan neye kaçınayım?” O kimse, kimsesiz bir yere gider ve orada kıymetli bir maden bulur: Böyle bir vaziyette islam buyurur ki: Bu sizin malınız değildir. Onu almayınız.” Fakat o, şöyle söyliyecektir: “Hiçbir tehlike ve müşkülata uğramadan kavuştuğum bir şeyi niçin almayayım? polise bildirecek veya beni halk arasında kötü tanıtabilecek bir şahit yoktur. Bu vaziyette, elime geçirdiğim bu kıymetli şeyden niçin mahrum kalayım?” Bir adam bu kimseye -ahiret hayatına inanmayana- kıymetli bir malı emanet olarak verir ve sonra da ölür. Böyle bir durumda islam der ki: “Size emaneten burakılan eşyaya hiyanette bulunmayınız ve onu vefat edenin varisine teslim ediniz.” O der ki: “Niçin vereyim? Bu emanetin bende bulunduğuna şahit yok. Ölenin çocukları bile bunun hakkında bilgiye sahip değildirler. Hiç bir güçlüğe kapılmadan; kanun korkusu ve şöhretine leke gelme ihtimali bulunmadan ele geçirme imkanına rağmen; neden böyle yapmayayım? Elhasıl, hayatın her safhasında İslam onu muayyen istikamete, muayyen hareket tarzı ve seyrine sevk edecektir. Fakat o, aksi istikamette hareket edecektir. Çünkü: İslam her şeyi nihai akibet bakımından ölçüp değerlendirmektedir. Böyle bir insan ise hali hazır ve dünyevi çıkarları daima gözönünde bulundurmaktadır. Şimdi bir kimsenin hesap gününe iman etmeden, ne için müslüman olamıyacaağını anlıyabilirsiniz. Bir müslüman olmak çok büyük bir iştir. Hakikat şudur ki, bir kimse bu imana sahip bulunmadan sadece iyi insan bile olamaz. Çünkü mahşer gününe inanmamak insanın mevkiini insanlıktan çıkarıp en süflü hayvan mertebesinden ile daha düşük seviyeye alçaltacaktır.
ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYAT
-RASYONAL BİR TAHLİL-
Buraya kadar, hesap gününe imanın ehemmiyetinden ve bu imana ihtiyaçtan bahsettik. Şimdi ise bu imanın kısımlarının rasyonal bakımdan ne dereceye kadar vazıh olduğunu müzakere edelim. Filvaki Hazreti Muhammedin (s.a.v.) Bizlere ölümden sonraki hayat hakkında söylediği her şey açıkça bir sebebe dayanmaktadır. Her ne kadar mahşer günü hakkındaki imanımız Cenabı Hakkın Rasulüne olan kat’i itimadımıza istinat etmekte ise de, rasyonal tefekkür, yanlızca imanı teyid etmekle kalmayıp, aynı zamanda bu bakımdan Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) telkinatının ölümden sonraki hayata dair diğer bütün görüşlerden daha makul ve daha vazıh olduğunu da açıklamaktadır.
Ölümden sonraki hayat hakkında dünyada şu mütalaalar mevcut bulunmaktadır:
1- Bir kısım halk der ki; ölümden sonra insandan hiç bir şey kalmaz ve hayatın son bulma vakıasını başkaca bir hayat takip etmez. Bu kimselere göre, ölümden sonraki hayat imanın hakikat tarafı yoktur. Onlar der ki: Böyle şey mümkün değildir ve böylesine bir iman tamamiyle gayri ilmidir. Bu görüş, temayüllerinin ilmi olduğunu iddia ve Garp ilminin kendileriyle birlikte bulunduğunu itiraf eden ateistlerin görüşüdür.
2- Diğer bir kısım halk ise; insanın kendi efalinin akibetine şahid alması için, devamlı olarak yeni baştan bu aynı dünyaya geleceğini iddia ederler. İnsan eğer kötü bir hayat yaşamışsa, dünyaya ikinci bir defa gelişinde mesela köpek, kedi vesaire gibi bir hayvan, yahutta bazı ağaç veya sufli bir insan şeklinde gelir. Eğer iyi efalde bulunmuşsa; yüksek sınıfa mensup bir insan olarak yeni baştan dünyaya gelecektir. Bu mütalaaya bazı Şark dinlerinde yer verilmiştir.
3- Mahşer günü, yeni baştan dirilme; insanın İlahi mahkemeye çıkarılacağı; mücazat ve mükafatın icra edileceği hususlarına iman edilmesi için çağrıda bulunan üçüncü bir mütalaa şekli vardır. Bu ise bütün Peygamberlere müştereken şamildir.
Şimdi mütalaaları teker teker ele alalım.
İlmin kendi taraflarında bulunduğunu vehmeden birinci kısım, ölümden sonraki hayat keyfiyetinin hakikatla alakası olmadığı iddiasındadırlar. Öldükten sonra hiç kimsenin geri gelmediğini, böyle bir hadiseyi hiç kimsenin görmediğini söylerler. Yeniden, bir kerecik olsun bir dirilme hadisesi görülmemiştir. Ölümü müteakip insanın toz haline geldiğini görmekteyiz. Bu sebebten ölüm hayatın sonudur ve ondan sonra hayat yoktur. Fakat şimdi bu muhakeme tarzı mıdır? İddia hakikaten mantığa mı dayanmaktadır? Ölümden sonra hiçbir dirilme vakası görmediklerine göre; ancak ölümden sonra ne olacağını bilemediklerini söylemeleri icap ederdi. Bu hudut içinde kalmaları lazım gelirken; onlar ölümden sonra hiçbir şey olmayacığını ilan ve bundan sonra da ilmi konuştuklarını iddia ediyorlar. Hakikati halde, sadece cehaletlerini ilan etmektedirler. İlim, bu meseleye dair bize-ne müspet ve ne de menfi- hiç bir şey bildirmemektedir. Böyle olunca, ölümden sonraki hayatı inkar tamamen temelsiz ve cahilane beyanlardır. Bu iddia aynen; hayatında hiç tayyare görmemiş bir insanın “tayyare diye bir şey asla meevcut değildir” diye, alimlik taslamasına benzer. Bir insanın birşeyi görmemiş olması, o şeyin mevcut bulunmadığını ifade etmek. Bir insan, hatta bütün meşeriyet bir şeyi görmemiş olsla bile; o şeyin mevcut olmadığı iddiasını hiç kimse yapamaz. Eğer yapılırsa, böyle bir iddia gayri ilmi olur ve hiçbir aklı başında makul adam ona değer veremez.
Şimdi ikinci gruptaki kanaata bakalım: Onlara göre, halen bir insanın beşeri varlık olarak bulunma sebebi, son devresinde hayvan iken iyilikte bulunmuş olmasındandır. Hayvan olma sebebi ise, evvelce kötü davranmış bulunmasındandır. Diğer bir tabirle, insan veya hayvan olmak bir evvelki devrenin içinde yapılmış fiillerin neticesidir. Bir kimse sorabilir: “Peki ilk önce hangisi mevcuttu? İnsan mı, yoksa hayvan mı? Hayvandan evvel insanın geldiğini söyleseler, o vakit, o insanın daha evvel hayvan olması icap eder. Hayvanlık döneminde iyi davranmış olduğu için insan şekline tebdil ettirilmiş olduğuna inanmak gerekir. Eğer önce mevcut olanın hayvan olduğunu söyleseler, o vakit daha evvel insan olduğunu ve kötü hareketleri yüzünden hayvan şekline sokulduğunu kabul etmek gerekir. Bu hal bizi fasit bir dairenin içine sokar. Bu kanaatin müdafaası; önceki mahlukun ne şekilde olduğunu iddia ve ispat edemez. Çünkü her nesil, bir öncekine delalet eder; öyle ki müteakip nesil, bir öncekinin neticesi farzedilir. Böyle bir düşünce de abesin abesi olur.
Şimdi de üçüncü mütalayı nazarı itibara alalım: Bu mütalaanın ilk kaziyesi şöyledir: “Bu dünya günün birinde sona erecektir. Allah-u Teala kainatı tahrip ve yok edecek ve onun yerine, daha yüksek ve üstün bir nizam ikame edecektir.”
Bu beyan, inkar edilemiyecek kadar doğrudur. Onun doğruluğundan şüphe edilemez. Bu nizamın mahiyeti üzerinde düşündükçe; fail olan her çeşit gücün aslında mahdut mahiyette bulunması sebebiyle, hali hazır sistemin devamlı ve tükenmez olmadığı ve günün birinde pek tabii olarak tamamiyle tükeneceği açıkça ispat olunmaktadır. Bu sebebledir ki, günün birinde güneşin soğuyup bütün enerjisini kaybedeceği; yıldızların biribirleriyle çarpışacağı ve bütün kainat sisteminin altüst olacağı, alimler tarafından kabul edilmektedir. Bundan başka, bu alemin parçaları için tekamül nazariyesi kabul edilince; neden dolayı bütünü için de edilmesin? Kainatın toptan yok olacağı yerine, onun daha mütekamil bir devreye gireceğini ve daha ileri bir nizama kaim olacağını düşünmek yerindedir.
Bu imanın ikinci kaziyesi şöyledir: “İnsana yeni baştan hayat verilecektir.” Mümkün değil midir? Eğer aksi hal varit bulunsaydı, o vakit insanın bugünkü varlığına kavuşması nasıl mümkün olabilirdi? Bu dünyada insanı var eden Allah-u Teala’nın öbür dünyada da aynı işi yapmaya muktedir olacağı aşikardır. Bu sadece bir imkan meselesi değil; aynı zamnda ilerde görüleceği gibi bir zaruret meselesidir.
Üçüncü kaziye şöyledir: “İnsanın bu dünyadaki her türlü efaline ait sicil tutulacak ve yeni baştan dirilme gününde ortaya konulacaktır.” Bu kaziyedeki doğruluğun ispatı, halen burada ilmen sağlanmaktadır. Bizden çıkan seslerin havada hafif bir mevce vücuda getirdikten sonra kayboldukları sanılıyordu. Şimdi ise, sedanın, çevresindeki cisimlerde iz bıraktığı ve tekrar elde edilebileceği keşfedilmiştir. Gramafon plakları aynı prensipler üzerine kurulmuştur. Böylece anlaşılacağı vechile; insanın her hareketi, bu haraketlerin vücuda getireceği mevcelerle hali temasında, cisimler üzerinde iz bırakmaktadır. Bu da göstermektedir ki, hayattaki efalimizin sicili tam olarak muhafaza edilmekte ve tekrar ortaya konulabilmektedir.
Dördüncü kaziye şöyledir: “Yeni baştan dirilme gününde Allah-u Teala mahkeme edecek ve insanı iyi hareketi için mükafatlandıracak, kötü hareketi için cezalandıracaktır. “Bunda mantığa uymayan ne var? Aklen, Allah-u Teala’nın muhakeme etmesi ve adil bir hükme varması icap eder. Burada iyi efale sahip kimsenin bu dünyada, bu yüzden hiçbir şey kazanmadığını görmekteyiz. Kötülük eden diğer bir insanın ise, bu sebepten burada ceza çekmediğine şahit olmaktayız. İş bu kadarla da kalmayıp, iyi bir fiilin müşkülat ve kötü bir fiilin suçluya saadet ve mükafat getirmesi gibi haller, binlerce misaliyle mevcut bulunmaktadır. Günlük hadiselere dikkat edilince; iyilik yapan kimsenin mükafata kavuşacağı ve kötülük eden kimsenin ise, mücazata katlanacağı bir günün gelmesi, zarureti aklımız ve adalet hissimiz gereğince lüzumlu görülmektedir. Hali hazır nizam, görmekte olduğunuz gibi, maddi kanuna tabi bulunmakta ve o kanuna göre; kötü şeyleri yapmaya müsait vasıtaya sahip olunca, insanın istediği takdirde, kötülük yapabilmesi ve yapmış olduğu kötülük dolayısıyle tamamen veya kısmen kötü akibete uğramaması pek tabiidir. Eğer bir teneke benzin ve bir kutu kibriti alsanız; muarızınızın evini ateşleyebilir ve maddi güçler lehinizde oldukça bu fiilin her kötü akibetinden kaçınabilirsiniz. Bu hal, bu suçun hiçbir suretle karşılığını görmeyecek olduğunu mu gösteriyor? Tabii ki hayır! Bu demektir ki, onun ancak maddi neticeleri tezahür etmiş ve manevi neticeleri ise mahfuz bulunmaktadır. Onun ise, asla tezahür etmeyeceğinin mantıki olacağını mı düşünmektesiniz? Eğer böyle söylerseniz, o vakit bu akibetin nerede tezahür edeceği meselesi ortaya çıkacaktır. Pek tabii ki bu dünyada değil, Çünkü bu maddi dünyada rasyonel ve moral neticelerin ortaya çıkmasına rağmen; ancak hareketlerin maddi neticeleri tezahür eder. Daha yüksek olan bir nev’e ait netice ve akibetlerin kendini gösterebilmesi için ancak, rasyonel ve moral kanun saltanatının hakim olacağı ve hükümran vaziyete sahip bulunacağı maddi kanunların ona tabii kılınacağı yer olan diğer bir nizamın mevcut bulunması icap edecektir. Bu yer ise, kainatın gelecek tekamül safhası olan, evvelce bahsini ettiğimiz, öbür dünyadır. Orada tekamül, maddi kanunlara tercihen, oranın moral kanunları tarafından idare edilmesi bakımındandır. İnsanın bu dünyada tam olarak veya kısmen mahfuz tutulan rasyonel akibeti orada tecelli edecektir. İnsanın durumunu, bu tecrübe ve imtihan dünyasındaki davranışlarına uygun olarak muhakeme edilen kendi rasyonel ve moral değeri tayin edecektir. Orada değerli bir adamın bu dünya misali, bir deliye hizmetine ve manen yüksek bir kimsenin süfli bir adama maiyet almasına tesadüf edemiyeceksiniz.
Bu imanın beşinci farziyeti ise Cennet Cehennemin mevcudiyetidir. Bu da imkan haricinde değildir. Güneş, ay, yıldızlar ve arzı var eden Allah-u Teala, Cenneti ve Cehennemi yapmaya neden muktedir olamasın? Allah’ın muhakeme edip iyi kimseleri mükafatlandırma ve suçluları cezalandırma hususunda adil bir hükme varınca; layık kimselerin her türlü mükafat, şeref, saadet ve zevke nail olacakları bir yerle; mahkum olanların itibarsızlık, eza ve sefalete katlanacakları diğer bir mahallin bulunması zaruri olacaktır.
Bütün bu meseleleri nazarı itibara alan makul bir kimse, mantık ve aklı selime çok uygun olan ve içinde gayrı mantıki ve gayrı mümkün hiçbir şey bulunmayan, ölümden soraki hayat keyfiyetine imanda karar kılmaktan bir an bile gecikmez. Buna inzimamen; Hazreti Muhammed (s.a.v.) gibi hak peygamberinin bu hakikati beyan buyurmuş olmasından ve bizim için faideden hali her hangi bir hususu ihtiva etmemesinden dolayı onun doğruluğuna inanmak ve hiç bir makul sebeb bulunmaması hasebiyle, red edilmemesi insanlık icabıdır.
İslam inancının temelini teşkil eden beş iman umdesinden yukarıda bahsedilmiştir. Onların özü, “Kelime-i Şahaadet” tabiriyle bilinen kısa cümlenin içinde bulunmaktadır: “Lailahe illallah” deyince, bütün sahte tanrıları terkedecek ve tek Allah’ın kulu olduğunuzu itiraf edecek; bu kelimeye Muhammed Rasulullahı ilave edince onun peygamberliğini teyit ve kabul etmiş olacaksınız. Onun peygamberliğini tasdik etmek suretiyle; Allah-u Teala’nın ulhiyetine ve ilahi sıfatlarına; melaikelerine, nazil olmuş kitaplarına ve ölümden sonraki hayat keyfiyetine iman etmeniz ve peygamberimizin bizlere yapmamızı emir buyurduğu şekilde, Allah’a itaat ve ibadet usulünü gerçekten takip etmeniz icap edecektir. Başarı ve kurtuluş yolu buradan geçer.
İ B A D E T
İtikadın beş umdesine iman etmemizin bize peygamber efendimiz tarafından emir buyrulduğunu evvelki mubahasemizde açıklamıştık:
1- Uluhiyet meselesinde asla şeriki bulunmayan tek Allah’a iman.
2- Allah’ın meleklerine iman.
3- Allah’ın kitaplarına ve Kur’an-ı Kerim’in O’nun son kitabı olduğuna iman.
4- Allah’ın peygamberlerine ve peygamberimizin O’nunson ve nihai peygamberi olduğuna inanmak.
5- Ölümden sonraki hayata iman.
Bu beş umde islamın temelini teşkil etmektedir. İman edenler böylece islamın saflarına katılır ve müslüman tapluğunun azası olurlar. Fakat imanın sadece sözle ikrarı, insanı tam manasıyle müslüman etmez. Bu ancak Allah-u Teala tarafından bildirilen talimatın, tatbikat sahasına konulmasıyla olur. Çünkü, Allah’a iman, O’na fiilen itaatı farz kılar ve islam dinini vücuda gatiren Allah’a iman ancak bu şekilde olur. Bu iman icabı: Sisin Allah’ınızın tek Allah olduğunu; yani , O’nun sizin halikiniz olduğunu ve sizin ise O’nun mahlüku bulunduğunuzu; O’nun sizin sahibiniz olduğu ve sizin ise O’nun kulu bulunduğunuzu; O’nun sizin hakiminiz olduğunu ve sizin ise O’nun bağlısı bulunduğunuzu ikrar edersiniz. O’nu kendinize sahip ve halik olarak tanıdıktan sonra eğer O’na itaatı reddederseniz, o vakit siz kendi ikrarınızla bir asi olursunuz Allah-u Teala’ya iman suretiyle Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın kitabı olduğuna inanmış olursunuz. Bu inanma ise; Kur’an-ı Kerim’in bütün muhtevasının Allah-u Teala tarafından olduğunu kabul etmeniz manasına gelir. Böylece onun için de ne varsa kabul etmek ve itaat etmek sizin için mecburi vazife halini alır. Bu suretle Peygamber Efendimizin Allah’ın rasulu olduğu veböylece onun emir veya menettiği şeylerden her birinin Allah’tan geldiğini kabul etmiş olursunuz. Bu kabulden sonra Peygamber Efendimize itaat etmek sizin vazifeniz olur. Bu sebepten tam manasıyla müslüman olabilmeniz ancak sözünüz ile fiilinizin biri birine uymasına bağlıdır Aksi halde müslümanlığınıza tamam kalacaktır.
Peygamber Efendimiz tarafından öğretilen ve Allah-u Teala tarafından takdis edilen davranıştaki prensipleri şimdi tetkik edelim. Bu bakımdan ilk ve başta gelen şey; müslüman topluluğa mensup bulunduğunu ikrar eden herkesin gözü önünde bulundurması gerekli olan temel vazifeler “ibadettir.”
İbadet Ruhu: İbadet “Abd” den muştak olan ve itaatı ifade eden arapça bir kelimedir. Allah-u Teala’nın sizin sahibiniz ve sizin ise O’nun kulu bulunduğunuzu ortaya koyar ve bir kulun sahibini memnun etmek için itaat babında yapacağı herşey “ibadet” dir. İbadet hakkındaki İslam görüşü çok geniştir. Eğer dilinizi kötü laf, yalan ve küfürden muhafaza edebilir; doğruyu söyleyip iyi şeyler hakkında konuşur ve bütün bunları Allah-u Teala’nın emir buyurmuş olduğunu kabul ederek yaparsanız; o vakit onlar görünüşte ne kadar dünyevi mahiyet azederlerse etsinler, “ibadet” sayılırlar. Eğer Allah’ın kanununa, ticari ve iktisadi meselelerinizde harfi harfine ve kalpten bağlanır; ebeveyniniz, akrabalarınız, arkadaşlarınız ve sizinle temasa gelen herkesle olan münasebetlerinizde o kanuna istinad ederseniz; sizin bütün hareketleriniz gerçekten “ibadet” olur. Eğer, fukara va düşküne yardım eder, açları doyurur, sıkıntıda ve kederde olanlara hizmet eder ve bütün bunları şahsi menfaatınız için yapmayıp, ancak Allah-u Teala’nın rızasına nail olmak için yaparsanız, bütün bunların hepsi “ibadet” olur. Hatta iktisadi faaliyetinizde, geçiminizi temin ve size bağlı kimselerin iaşesi için deruhte edeceğiniz hareketlerde, eğer namuslu ve dürüst davranır ve Allah’ın kanunlarını göz önünde bulundurursanız, o vakit bu faaliyet de bir ibadet sayılır. Kısacası; Allah’ın kanununa uygun olması; kalplerin, Allah’ın korkusuyla dolu bulunması ve deruhte edeceğiniz bütün hareketlerde nihai hedefin Allah Teala’nın rızası olmak şartıyle, her türlü hareketiniz ve baştan başa hayatınız bir “ibadet” tir. Böylece ne vakit iyilik eder ve Allah korkusuyla kötülükten kaçınırsanız; hayat aleminiz ve faaliyet sahanız ne olursa olsun dinen mükellef bulunduğunuz hususları yerine getirmiş bulunursunuz. İbadetin hakiki manası budur. Yani, Allah-u Teala’nın rızasına tam manasıyle teslim olmak; bir insanın kendi bütün hayatını islami kalıba sokması ve bu bakımdan çok ehemmiyetsiz görünen kısmı bile dışarda bırakmamasıdır. Bu hedefe varabilmek için, bir yetişme usulü olarak hizmet görmek üzere, bir şer’i ibadet şekli vücut bulmuştur. Bu şekle ne kadar çok gayretle devam etsek, tasavvurumuz ile fiiliyatımız arasındaki ahengi temin için o kadar çok vasıtayla mücehhez oluruz. Böylece “ibadet” islam binasının istinad etmekte olduğu direkleridir.
SALAT:
Bu mükellefiyetlerden başlıcası ve en mühimi’salat’tır. Salat ne demektir? O itikadımızı takviye etmek üzere günde beş vakit imanımızı tazelemek ve tekrarlamak için tertiplenmiş günlük ibadettir. Allah’ımızın huzurunda ibadet etmek üzere sabahtan erken kalkar ve temizlenirsiniz. Namaz esnasında deruhte etmekte olduğunuz muhtelif hareketler teslimiyetin tam bir ifadesidir. Ezberinizden okuduğunuz ayetler Allah-u Teal’aya karşı olan taahhüdünüzü sizlere hatırlatır. O’nun rehberliğini arar ve gazabından muhafaza buyurması için tekrar ve tekrar niyaz eder; O’nun olan ehlullah yolunda görürsünüz. Allah’ın kitabından okur ve peygamberin doğruluğuna şahadette bulunursunuz; keza mahşer gününe olan imanınızı tazeler; Allah’ın huzuruna çıkacağınızı ve bütün hayatınızın hesabını vereceğinizi hafızanızda canlandırırsınız. Gününüz böyle başlar. Bir kaç saat sonra müezzin sizleri tekrar namaza davet eder ve siz yeniden Allah’ınıza teslimiyet gösterir ve onunla ahtinizi tazelersiniz. Bir kaç dakika için dünyevi meşkuliyeti terk eder ve huzuru ilahiyeye kabul olunmanızı niyaz edersiniz. Bu halde hayattaki hakiki rolünüz bir kere daha gözünüzün önüne gelmiş olur. Yeni baştan huzura kavuştuktan sonra işinize döner ve birkaç saat sonra da ilahi huzura tekrar kavuşursunuz. Bu hal tekrar hatırlama vesilesi olur ve bir kere daha alakanızı dini taahütlerinize teksif etmiş olursunuz. Güneş batıp gecenin sizi örten karanlığı başlayınca; siz tekrar kendinizi ibadet suretiyle Allah’a teslim eder ve gecenin yaklaşan zulmeti içinde vazife ve mecburiyetlerinizi unutmazsınız. Birkaç saat sonra da gene ilahi huzura kavuşursunuz. Bu, gününüzün son ibadeti olur. Böylece yatağa girmeden eevvel, bir kere daha imanımızı tazelemiş ve Allah’ın huzurunda secde etmiş olursunuz. Günlük programınız budur. Sık sık tekrarlanması ve muayyen zamanlarda eda edilmek üzere ayarlanmış bulunması dolayısıyla “salat” dünyevi faaliyet keşmekeşi içinde hayatın gaye ve fonksiyonunun dağıtılmasına asla müsaade etmez.
Her günkü namazların, itikadınızın temellerini nasıl sağlamlaştırdığını; sizi faziletli bir hayata ve Allah’a itata riayetkar hale getirildiğini; cesaret, samimiyet; manalılık ve temiz kalplilik ruhi inkişaf ve ahlaki zenginlik kaynağı olan imanın nasıl tazelendiğini anlamak kolay bir iştir.
Şimdi görelim: Bu nasıl başarılmaktadır? Siz abdest alırsınız ve o abdesti peygamberimizin gösterdiği şekilde alırsınız. Siz keza namazlarınızı da peygamberin talimatına göre eda edersiniz. Niçin böyle yaparsınız? Sadece efendimizin peygamberliğine iman ve onun yolunda canu gönülden yürümeyi mecburi bir vazife bildiğiniz için yaparsınız. Kur’an-ı Kerim’i Allah’ın kelamı olarak kabul ettiğiniz ve onun harfinde bile yanılmanın günah olacağını farzetmeniz sebebiyle değil midir? Namaz kılarken ekseriya içinizden okursunuz. Onları okumazsanız veya onlarda yanlışlık yaparsanız, sizi kontrol edecek kimse bulnmayacaktır. Fakat siz bunu asla yapmazsınız. Niçin? Çünkü Allah-u Teala’nın her vakit hazır ve nazır olması ve sizin bütün okuduklarınızı dinlemesi; açık ve gizli her şeyden haberdar bulunması sebebi ile değil mi? Size namaz kılmanızı söyleyecek ve hatta kıldığınız namazları bile görecek kadar her hangi bir kimsenin bulunmadığı yerde namaz kılmanız neden? Allah-u Teala’nın sizi her yerde gördüğüne inanmanızdan dolayı değil mi? Mühim işleriniz ve diğer işlerinizi terkedip, namaz kılmak için camie koşmanız neden? Sabahın tatlı uykusundan ayrılmanız; öğlenin yakıcı sıcağında camie gelmeniz ve akşam ziyafetlerini namaz uğruna terketmeniz neden? Buna sebeb, vazife duygunuz. Yani ne olursa olsun Allah’a olan borcunu ödeme lüzumunu idrak etmekten başka bir şey midir? Namazda yapılacak hatalardan neden korkuyorsunuz? Çünkü kalbiniz Allah korkusuyla doludur. Ve hesap gününde onun huzuruna çıkmak ve hayatınızın tekmil hesabını vermek mecburiyetinde bulunduğunuzu bilmektesiniz. Şimdi, bakınız! Namazdan daha iyi bir ahlak kursu ve manen yetiştirme usulü hiç olur mu? İnsanı kamil bir müslüman haline getiren bu usuldür. Allah’a olan ahdini insana hatırlatır; O’na olan imanını tazeler; hesap gününe imanı daima gözleri önünde canlı bir halde tutar. Peygamberin yolunda gidilmesi ve insanın vazifelerini yerine getirebileecek tarzda yetişmesini temin eder. Bu ise, birisi için hakikaten en esaslı yetiştirme tarzıdır. Eğer bir insanın halikine karşı olan vazife şuuru, bütün dünyevi kazançların üzerinde olacak kadar hassas bulunursa ve bu şuuru namazları vasıtasıyla taptaze tutarsa; o kimse pek tabii ki, her hareketinde ve her muamelesinde dürüst davranacaktır. Aksi halde, her vakit kaçınmaya çalıştığı ilahi hoşnutsuzluğu üzerine çekeceği aşikardır. Her gün beş vakitteki namazlarda olduğu gibi hayatın bütün seyrinde Allah’ın kanununa istinad edecektir. Bu insana, hayatın başka sahalarında dahi güvenilebilir. Çünkü o, kalbinde daima bulunan Allah korkusu sebebiyle kendisine yaklaşan günah ve hile bulutlarını dağıtmaya çalışacaktır. Namaz sayesinde esaslı bir şekilde yetişmesine rağmen, bir insanın Allah’ın kanununa riayet etmemesi ve hayatın diğer sahalarında kötü davranışlarda bulunması hali ise, ancak o insanın nefsinde fıtri bir dalaletin mevcudiyetiyle mümkün olabilir.
Keza namazları toplu halde, yani cemaatle eda etmeli ve bilhassa Cuma günleri böyle yapmalısınız. Bu hal müslümanlar arasında sevgi bağını ve karşılıklı olarak birbirlerini anlama imkanını sağlar: Onlarda kollektif birlik hissini doğurur ve cemiyeti kardeşliğe sevkeder. Hepsinin tek bir cemaat halinde namaz kılması, onlara kardeşlik hissini en derin bir şekilde telkin eder. Namaz, aynı namazda müsavatın örneğidir. Çünkü fakirle zengin, aşağı tabaka ile üst tabaka, idare edenle idare edilen, cahille alim, siyahla beyaz hep aynı safta dururlar ve Allah’ın huzurunda eğilirler. Keza seçim suretiyle lider (imam) olana karşı da itaatı ve kuvvetli bir disiplin hissini telkin eder. Kısacası namaz; münferit ve kollektif hayatın inkişafını mümkün kılacak her türlü fazilete sahip olmak üzere insanları yetiştirir.
Bunlar her gün kılınan namazın binlerce faydasından sadece birkaç tanesidir. Eğer yararlanmayı reddedersek, o vakit bu işte kaybeden biz, yalnız ve yalnız biz oluruz. Namaz vazifesini ifa etmemeniz mevcut iki sebebten birine dayanır. Ya namazı vazife olarak tanımayı, veyahut ta vazifemiz olarak tanımamıza rağmen gene de kılamayız. Birinci şıkta din bakımından iddiamız hayasız bir yalan olacaktır. Çünkü bize verilen emirleri kabul etmezsek, Haliki tanımamış oluruz. İkinci şıkta ise: Haliki tanımamıza rağmen, O’nun emirlerine karşı laubali davranırsak, o vakit dünyadaki mahlukatın en itimat edilmezi oluruz. Çünkü, biz bunu kainatın sahibine ve sultanların sultanına yaptıktan sonra diğer beşeri varlıklarla muamelemizde aynı şeklide davranmıyacağımız hususunda garanti ne olabilir? Bu çifte oyun bir cemiyeti sarınca; gelecek bütün haller anarşiden başka bir şey olmayacaktır.
Oruç:
Günde beş vakit namazda ne gibi hizmet gayesi varsa; Kameri dokuzuncu ay olan Ramazan ayında senede bir ay olmak üzere- tutulan oruçta dahi aynı gaye mevcuttur. Bu bir aylık devre içinde yemek ne kadar lezztli olursa olsun ve ne kadar aç bulunursak bulunalım; ikinci fecirden guruba kadar ne bir lokma yeriz ne de bir damla su içeriz. Bizleri gönüllü olarak bu zahmete sokan saik nedir? Bu, Allah’a iman ve O’nun hesap gününden korkmaktan başka bir şey değildir. Oruçlu iken her an, hırs ve arzumuzu zapteder ve böyle yapmakla da ilahi kanunların ulviyetini ilan etmiş oluruz. Tam bir ay ardı ardına orucun bize telkin ettiği vazife şuuru ve sabretme ruhu, itikadımızın takviyesine yardımcı olur. Bu ay zarfındaki zahmet ve disiplin bizleri hayatın realiteleriyle yüz yüze getirir ve senenin diğer kısmında hayatımızı, Allah’ın arzusuna pek itaatkar bir hayat olarak tanzim etmemize yardım eder.
Lakin başka bir bakımdan, orucun cemiyet üzerinde muazzam tesiri bulunmaktadır. Çünkü müslümanların hepsi, içtimai vaziyetleri ne olursa olsun, ramazan ayı müddetince oruç tutmak mecburiyetindedirler. Bu hal insanlar arasında gerçek eşitliği göz önüne getirir ve böylece onlarda sevgi ve kardeşlik duygusunun doğması hususunda çok ileri bir adım atılmış olur. Ramazan ayı zarfında kötülükten kaçınılır, iyilik ise ortaya çıkar. Saf ve ruhani bir hava etrafı kaplar.
Bu disiplin bize bizim istifademiz için yüklenmiş bulunmaktadır. Üzerlerinde yüklenen bu esaslı vazifeyi ifa etmeyen kimselere başka işler için artık ititmat edilmez. Fakat onlardan en kötüleri, ramazan ayında alenen yemek ve içmekte tereddüt göstermeyenlerdir. Onlar, kendilerinin Haliki ve Muhafızı olduğunu ağızla söyledikleri Allah-u Teala’nın emirlerine aldırmadıklarını, tavrı hareketleriyle göstermiş kimselerdir. İş bu kadarla da kalmamaktadır; oldukça alakasızlıkları dolayısıyle onlar, müslüman cemaatinin sadık azası olmadıklarını göstermektedirler. Kanuna riayat ve itimada lalyık olma bakımından bu mürai kimselerden, sadece kötü şeyler bekleneceği aşikardır.
Zekat:
Üçüncü mükellefiyet zekattır. Mali vaziyeti tayin edilmiş seviyenin üzerinde her müslümanın, her sene parasının yüzde iki buçuğunu muhtaç bir kimseye, yeni ihtida etmiş birine, bir yolcuya, veyahutta borç sıkıntısı olan bir insana vermesi lazımdır. Bu asgari haddir. Daha fazla verirseniz Allah’ da size daha fazla mükafat ihsan eder.
Zekat olarak ödediğimiz para Allah’ın alacağı ve yahut da O’nun muhtaç olduğu bir şey değildir. O, her türlü arzu ve isteğin üzerinde bulunmaktadır. O, lütfü inayeti icabı, din kardeşlerimize yardımda bulunursak, kat be kat mükafat göreceğimizi vaad buyurmaktadır. Fakat böyle bir mükafat esaslı bir şartla muallak değildir. Ancak şu var ki; zekatı fisebilillah ödeyince, artık hayır cemiyetindekiler gibi isim yapma ve zekatı verdiklerimizden dünyevi hiçbir kazanç ummamamız ve hiçbir talepte bulunmamamız icap eder.
Zekat, islam için salat (Namaz) ve savm (oruç) gibi diğer ibadet şekilleri kadar esastandır. başlıca ehemmiyeti, fedakarlık hissini aşılaması; egoizm ve plotokrasiden bizleri uzaklaştırması, can acısına dayanmaktadır. İslamiyet, saflarına ancak alın teriyle kazanılmış kazançtan Allah uğruna gönül rızasiyle ve hiç bir kazanç karşılığı beklemeden, vermeğe amade kimseleri kabul eder. Onun -islamiyetin- cimrilerle alakası yoktur. Hakiki bir müslüman, lüzumunda bütün varlığını Allah yolunda feda eder. Çünkü zekat onu böyle bir fedakarlığa hazırlamıştır.
Müslüman cemaatı, zekat müessesinden çok şey kazanack durumdadır. Vakti hali yerinde olan her müslümanın, düşkün vaziyetteki din kardeşlerine yardımda bulunması mecburi vazifesidir. Onun serveti yalnızca kendi rahat lüks hayat yaşaması için değildir. O servette hakkı olanlar vardır. Onlar ise cemiyetin dulları, yetimleri, fukaraları ve malul kimseleridir. Keza, kabiliyetli olup da istifade edebilecek bir iş bulmak imkanına sahip olmayanlar; kabiliyetli ve zeki olmalarına rağmen, cemiyet için faydalı olacak bir eleman olarak yetişebilmeleri için lüzumlu parayı bulamıyanlardır. Serveti üzerinde kendi cemiyetinin bu gibi mensuplarına hak tanımayan kimse hakikaten zalimin ta kendisidir. Çünkü binlerce kişi açlık, sefalet işsizlikten ölürken, cep doldurmaktan daha büyük bir zulüm olamaz. İslam, egoizm, tamah, ve istifçiliğin amansız düşmanıdır. Münkirler, cemaatı sevme duygusundan mahrumdurlar. Onlar ancak para istif etmeyi ve faizle işleterek paralarına para katmayı bilirler. İslami telkinat bu tarz hareketin tam zıddıdır. Burada bir kimse servetini başkalarıyla paylaşır ve onları kalkındırıp cemiyetin verimli azaları haline getirir.
Hac:
Dördüncü temel ibadet, Mekke’yi ziyaret, yani Hac’dır Ancak, onu yapmaya muktedir olanlar için ve hayatta bir defa olmak üzere farzdır.
Halen Mekke, Hazreti İbrahim’in, Allah-u Teala’ya ibadet için inşa etmiş olduğu ufak bir evin yerinde bulunmaktadır. Allah-u Teala ona Beytullah adını bahşetmek ve orasını namaz kılan herkesin kıblesi haline getirmek suretiyle Hazreti İbrahim’i taltif buyurdu. Keza, muktedir olanlar için en azından hayatlarında bir defa bu makamı ziyaret etmelerini farz kıldı. Bu ziyaret sadece bir nezaket ziyareti değildir. Tam olarak bu ziyaretin bize iman ve iyilik telkin eden, icra edilecek merasim ve şartları vardır. Hacca gidince ihtiraslara hakim olmamız, kan davasından vazgeçmemiz, kavlen ve fiilen temiz bulunmamız bizden istenmektedir. Allah-u Teala bizim samimiyet ve teslimiyetimize karşılık mükafat vaad buyurmaktadır.
Hac bir bakımdan ibadetlerin en efdalidir. Çünkü bir insanın böyle uzun bir yolculuğa ve sevdiklerinden ve en yakınlarından ayrılmaya katlaması için muhakkak surette Allah-u Teala’ya sonsuz bir bağı bulunması icap eder.
Keza, bu yolculuk hiçbir tarafıyla başka yolculuklara benzememektedir. Allah-u Teala, bu yolculuğu yapanın tek düşüncesi haline gelir ve bütün varlığı merbudiyet içinde gaşyolur. Mukaddes makama visalinde, orayı ilahi ve ruhani bir havayla meşbu bulur. Onları ziyaretinde islamın ihtişamını müşahede etmek imkanını bulur ve bütün bunlar onun zihninde son nefesine kadar taşıyacağı silinmez izler bırakır.
Keza, diğer ibadetlerde olduğu gibi, müslümanların hactan istifade edebileceği birçok faydalar vardır. Mekke, müslümanların senede bir kere buluşacakları ve müşterek meselelerini görüşecekleri merkezdir. Bütün müslümanların eşit oldukları; coğrafi ve kültürel menşeleri ne olursa olsun, birbirlerini sevmeleri icap ettiği inancını meydana getirir ve buna teşvik eder. Böylece Hac islam alemini cihanşumul bir kardeşlik içinde birleştirir.
İslamın müdafaası:
İslamın müdafaası, ana prensiplerden olmamasına rağmen, Kur’an-ı Kerim ve Hadisi Şerifte lüzum ve ehemmiyeti tekrar ve tekrar beyan edilmektedir. O, aslında bizim bir mü’min olarak samimiyet ve doğruluğumuzu imtihan içindir. Eğer dost dediğimiz bir kimseyi düşmanlarının entrika ve açık tecavüzlerine karşı müdafaa etmez ve onun menfaatlarına bigane kalır ve sadece kendimize egoizmi rehber edinirsek, o vakit biz o dostluğun sahte iddiacısı oluruz. Buna mümasil olarak, islama sözle inanınca, islamın prestişini titizlikle müdafaa ve muhafaza etmek icap eder. Davranışlarımızda rehberimiz, umum müslümanların menfaatına ve şahsi mülahazalarımızı daima geride bırakarak islama hizmet olmalıdır.
Cihat:
İslamı baştan başa müdafaanın bir parçasıdır. Cihat, insanın bir bakımdan gücü yettiği kadar mücadele edebilme çaresidir. Allah yoluna kendini manen ve maddeden adayan; servetini bu yolda sarfeden kimse bilfiil cihada katılmış olur. Fakat şeriat lisanında bu kelime sadece Allah adına düşmanlarına karşı yapılan harbe denir. Bu hayati fedekarlık bütün müslümanların boynunun borcudur. Mamafih bir kısım müslümanlar cihada girince; bütün cemaatin o mesuliyeti paylaşması lazım gelir. Fakat ortaya çıkacak birisi bulunmazsa, herkes suçlu vaziyetine düşer. Bir müslüman devletin müslüman olmayanlar tarafından tecavüze uğraması halinde müslüman vatandaşların böyle bir fedekarlık göstermeleri şarttır. Böyle bir vaziyette herkes cihada katılacaktır. Eğer hücuma uğrayan memleket kendini müdafaa edecek kafi kudrete sahip değilse, o vakit komşu müslüman devletlerin ona yardımda bulunması dini bir vazifedir. Bu dahi kafi gelmezse, o vakit bütün dünya müslümanları müşterek düşmana karşı muharabe etmelidirler. Bütün bu haller bakımından cihat müslümanların temel vazifelerindendir. Bundan kaçınanlar büyük günahkar olurlar ve müslümanlık iddiaları şüpheyle karşılanır. Böyle bir kimse samimiyet imtihanını kaybetmiş ve bir mürai durumuna düşmüş olur. Bütün ibadeti riya ve riya olduğu için de, boş, değersiz bir merburiyet gösterisidir.
DİN VE ŞERİAT
Şimdiye kadar din veya itikat meselesini ele aldık. Şimdi ise peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) şeriatından bahsetmeye başlayacağız. Fakat evvel emirde, din ile şeriatın arasındaki farkı belirtelim:
DİN’LE ŞERİAT ARASINDAKİ FARK
Zaman zaman zuhur eden peygamberlerin islamiyeti yaymış olduklarını evvelki fasıllarda söylemiştik. Bu çok mühim bir husustur. Onlar islamiyeti, yani, bütün sıfatlarıyla Allah-u Teala’ya imanı, hesap gününe imanı, peygamberlere ve kitaplara imanı yaydılar. Halktan, Allah-u Teala’ya itaatlı bir hayat sürmelerini istediler. Bütün peygamberlerin telkinatındaki müşterek din budur.
Bunun yanı sıra, şeriat ise; ibadet şekilleri, ahlak ve hayat ölçüleri, iyi ile kötüyü ayıran ve cevaz verici, nizam kurucu düsturlardan müteşekkil kanunlar; veya umumi davranışlara ait mufassal prensiplerdir. Bu nizamlayıcı kanun, zaman zaman tadilata uğramıştır. Aynı dine sahip olmalarına rağmen peygamberlerden her biri zamana ve kendi cemiyetlerine ait şartlara uygun olan, birbirinden ayrı şeriat getirdiler. Bu hal, muhtelif milletlerin her çağda daha ileri bir medeniyet için yetişmeleri ve daha iyi bir ahlakla teçhiz edilmeleri gayesine hizmet etti. Bütün beşer ırkı için ve ilelebet tatbik edilecek nihai kanunu beraberinde getirecek ahir zaman peygamberi Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) zuhuruyla bu iş en son noktasına ulaştı. Dinde hiçbir tadilat yapılmamıştır. Fakat Peygamber Efendimizin beraberinde getirdiği şeriatın şumulü bakımından; evvelki bütün şeriatlar iptale uğramıştır. Bu hal, beşer tarihinin bidayetinde başlamış olan muazzam bir ameliyenin beşeriyeti biçime sokma ameliyesinin- zirve ve hitama ulaşma keyfiyetidir.
ŞERİAT MENBALARI
Hazreti Muhammedin’in (s.a.v.) şeriatını tanıyabilmek için iki ana kaynaktan; yani Kur’an-ı Kerim ve hadisi şeriften malumat alırız. Kur’an-ı Kerim ise, Peygamber Efendimizin tavır ve hareketlerinin, ashabı ve hadiselerin şahitleri tarafından intikal ve muhafaza edilmiş bilgilerden istihraç edilen talimat veya hatırat kolleksiyonudur. Bunlar, sonradan din uleması tarafından elenmek suretiyle toplanmış ve en sahih addedilen Malik, Buhari, Tirmizi, Davut, Nesai ve İbni Mace’nin kitaplarında toplanmış olanlardır.
F I K I H
İnsan hayatının seyrinde ortaya çıkan on binlerce mes’eleyi alakadar eden mufassal kanunlar, geçmişin ileri gelen fakihleri tarafından, Kur’an-ı Kerim ve Hadisi Şeriften toplanmış bulunmaktadır. Böylece müslümanlar, haytlarını Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i şerif hükümlerini iktisaba hasreden ve her müslüman için günlük işlerinin şeriat icaplarına intibakını kolay hale getiren, bu alim ve fadıl insanlara karşı ilelebed minnettar kalacaklardır. Ancak bu sayededir ki; Müslümanlar kendi başlarına Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifi doğru ve sahih şekilde tefsir edebilme ehliyetine sahip bulunmasalar bile, Şeriatı kolaylıkla takip edebilirler.
Başlangıçta çok sayıda din ulemasının bu işe kendilerini vakfetmiş olmalarına reğmen; ancak dört ana mezhebe ait taazzuv etmiş dört ayrı fıkıh kolu bulunmaktadır:
1- Hanefi Fıkhı: Bu fıkıh kolu Ebu Hanife Numan bin Sabit tarafından ve Ebu Yusuf Muhammed Züfer ile kendi sahalarında ilmi ehliyetleri yüksek bulunan diğer kimselerin yardımı ve işbirliğiyle toplu hale getirildi.
2- Maliki Fıkhı: Muhammed Bin İdris El Şafii tarafından tesis edildi.
3- Şafii Fıkhı: Muhammed Bin İdris El Şafii tarafından tesis edildi.
4- Hanbeli Fıkhı: Ahmed Bin Hanbel tarafından tesis edildi.
Bütün bunlar, Peygamberin vefatından sonraki iki asır içinde son şeklini aldı. Bu dört ayrı kolda zuhur eden farklar, aslında hakikat mefhumunun çok taraflı olma keyfiyetinin tabii neticesidir. Muhtelif kimseler, muayyen bir hadisenin tefsirini ayrı ayrı girişince; pek tabi ki her biri kendi görüşüne göre tefsirde bulunacaktır. Bu muhtelif fikir ekollerindeki doğruluğun sebebi, mümessillerinin çok muttaki kimseler olması ve delillere istinat ettirme usullerini benimsemiş bulunmalarıdır. Bu sebepten hangi mezhebe mensup olursa olsun, müslümanlar dört mezhebi de doğru ve sahih kabul ederler. Bu dört fıkıh ekolünden hiçbirinin doğruluğundan şüphe edilmemesine rağmen; bir kimse hayatı müddetinde onlardan ancak birtanesini takip eder. Mamafih lüzumlu bilgi ve ilmi elde edebilmek için doğrudan doğruya Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifin rehberliğine müracaat edilmesi ve böyle bir bilgi ve ehliyetten nasibi olmayanların ise her hangi muayyen bir meselede, istedikleri kimsenin arkasından gidebilecekleri inancında bulunan Ehli hadis gurubu bulunmaktadır.
T A S A V V U F
Fıkıhın sahası, zahiri ve gözle görülebilen davranışlar ve müşahhas vazifelere şamildir. Bu davranışların ruhuna uygun hususlar ise tasavvuf olarak bilinmektedir. Mesela; namazımızı eda ederken fıkıh, bizim abdest almamız, Kıbleye teveccüh etmemiz ile zekatların zaman ve miktarını tayin eder. Halbuki tasavvuf ise namazımızı başka zaviyeden, yani, merbudiyet, ruh temizliği ve namazın ahlak ve itiyatlarımız üzerindeki tesiri bakımından işi ele alır. Böylece fıkıh ilahi emirleri en hassas bir şekilde ifa etmemizi ayarlarken; hakiki islam tasavvufu ise ruh, itaat ve samimiyetimizin ölçüsü olarak bulunur. Erkan ve adaba uygun şekilde yapılmasına rağmen ruhtan mahrum olan bir ibadet; görünüşte yakışıklı olup karakteri çok bozuk bir insanın durumuna benzer. Ruhen meşbu bulunmasına rağmen icraatta eksiklikleri bulunan bir ibadet ise, görünüşte çirkin olup da, karakteri çok parlak olan bir insana benzer.
Yukarıdaki misal, fıkıh ile tasavvuf arasındaki alakayı açıkça ortaya koymaktadır. Fakat müslümanlar şansızlık eseri olarak, zamanla ilim ve karakter bakımından zevale uğradılar. Bilahare onlarla ortaklık kurup onlara hakim olan ve sapık doktrinleriyle islamı karalamış bulunan milletlerin, kötü yola sevkeden felsefelerine mağlup oldular. Kur’an-ı kerim ve Hadis-i Şerif muvacehesinde hiçbir düşünce tarzına uymayacak abeslerle, islam tasavvufu menbaını bulandırdılar. Derken kendilerini şer’i mükelleefiyetlerden muaf ve bu mükellefiyetlerin fevkinde sanan ve böyle iddialarda bulunan bir kısım adamlar türedi. Bunlar islamiyetten tamamen bihaber kimselerdir. Çünkü islamiyet, tasavvufun şeriattan çözülmesini ve ona, hürrmetsizlik göstermesini asla kabul etmez. Hiçbir sufi, şeriat hudutlarını aşmak veyahutta namaz, oruç, zekat ve hac gibi ibadetleri hafife almak selahiyetine sahip değildir. Tasavvuf hakiki manasıyla; Allah-u Teala ve Peygamber Efendimize sonsuz bir aşk beslemekten başka bir şey değildir. Böyle bir aşk ise, ilahi ve nebevi emirlere Allah’ın kitabında ve O’nun resulünün sünnetindeki şekliyle harfiyen itaatı gerektirir.İlahi emirlerden ayrılan kimsenin, Allah-u Teala ve O’nun Rasulunu sevdiği iddiası sahtedir ve en büyük bir yalandır.
ŞERİAT PRENSİPLERİ
Eğer islamiyet kanununa göz gezdirip ve onun temel prensiplerini tetkik etmez ve islamın meydana getirmek istediği insan ve cemiyet tipini hayalimizde canlandırmazsak; o vakit islam hakkındaki mubahesemiz natamam kalır. İslamın, çizmeye çalıştığımız tablosunun tamamlanabilmesi ve islamın hayat tarzının üstünlüğünü idrak edebilmemiz için; bu son fasılda şeriat prensiplerinin tetkiki işini ileri süreceğiz.
Şeriatın Mahiyeti ve Manası: insanoğluna çok büyük kudret ve ehliyet bahşedilmiştir. İlahi takdir, akıl ve iradesi; görmek, konuşmak, tatmak, tutmak ve işitmek kabiliyeti; el ve ayak kuvveti; sevgi, korku ve hiddet hisleri ve daha neleri yok ki... Bütün bunlar insan için sonsuz faydalar sağlamaktadır ve hiçbiri lüzumsuz ve fazladan değildir. Bu kabiliyetler, son derece ihtiyacı bulunması dolayısıyle ona bahşedilmiş olup, onun için zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak olan bu kudretlerin yerinde kullanılmasına bağlıdır. Allah vergisi olan bu kudretlerin sana hizmet içindir. Tam manasıyla kullanılmadıkça, hayat yaşamaya değer bir hale gelemez.
Allah-u Teala keza insanı, fıtri kaabiliyetlerini işletebilmesi ve ihtiyaçlarını karşılamayı başarabilmesi için her türlü vasıta ve imkanla mücehhez kılmıştır. Beşeri yapı, hayatın gayesine varabilme mücadelesinde, insanın en büyük aleti olmak üzere vücut bulmuştur. Keza, insanın içinde yaşadığı bir alem bulunmaktadır. Etraf ve çevresi her çeşit imkanları ihtiva etmektedir. O imkanlar ki, insan tarafından kendi encamını hazırlamak üzere vasıta olarak kullanılmaktadır. Allah-u Teala’nın yarattığı tabiat ile, ona ait her türlü eşya insan içindir ve insan onları, akla gelebilen her şekilde kullanabilir. Hem cinsi olan diğer insanlarla birlikte, böylece daha iyi ve daha müreffeh bir hayat kurma işinde teşriki mesaide bulunur.
Şimdi bu hadise üzerinde bir parça derince düşünün. Başkalarının iyiliği için kullanılabilmek üzere, size kudret ve imkan bahşedilmiştir? Bu kudret ve imkanların yaratılma sebebi, size iyilik içindir; yoksa feralık için değil. Gayesi, hayatı tehlikeye atmak olmayıp, tam aksine onu iyilik ve faziletle süslemektir. Böylece bu kudretlerin hüsnü istimali size fayda temin etmektedir. Mamafih kaçınılması imkansız zararları da ortaya çıkarsa bu zararlar asgarı seviyede tutulmalıdır. Başlı başına bir hal, bu kuvvetlerden istifade lüzumunu ortaya koymaktadır. İsraf ve yıkımı intac edecek diğer istimal şekillerinden her biri ise yanlış, mantıksız ve lüzumsuzdur. Mesela, size eza verecek ve zararı dokunacak işleri yaparsanız, o tam manasıyla bir hata olacaktır. Yahut da hareketleriniz başkalarına zarar getirir ve sizi onlara karşı muzur hale sokarsa; bu hal apaçık delilik ve Allah’ın verdiği kudretlerin suistimali olacaktır. Yahut da, imkanları israf eder; fuzuli yerlerde tüketir ve yok ederseniz; bu hal dahi büyük bir hata olacaktır. Bu gibi hareketler çok şeni bir mantıksızlıktır. Zira insan aklı böyle bir yıkım ve zarardan kaçınmak, kazanç ve fayda yolunu tayin etmek vazifesiyle meşbudur. Eğer her hangi bir zarara katlanırsa bu ancak kaçınılması mümkün olmayan ve yahut da daha ulvi faydaların elde edilmesinin umulduğu yerlerde olmalıdır. Bundan inhiraf ise, aşikar olarak hatalı bir yol alacaktır.
Bu temel mülahazayı göz önünde bulundurarak nev’i beşere baktığımızda, iki çeşit insanın mevcudiyetine şahit oluruz. Birincisi: ellerindeki kudret ve imkanları bilerek kötüye kullanan ve böylece imkanlarını israf edip, kendi hayati menfaatlerini zarara sokan ve başka insanların da zararına sebeb olanlardır. İkincisi: Samimi ve dürüst olmalarına rağmen, cehaletleri yüzünden hataya düşenlerdir. Ellerindeki imkanları kasten kötüye kullananlar şerir ve mücrim kimselerdir. Kontrol ve islahları için kanunun sert tepkisine müstahak olurlar. Cehalet sebebiyle hataya düşenlerin doğru yolu görebilmeleri ve ellerindeki kudret ve imkanları en iyi şekilde kullanabilmeleri için, doğru bilgi ve rehbere ihtiyaçları vardır. Allah-u Teala’nın insana açıkladığı tarz ve hareket düsturu -yani şeriat- bu ihtiyacı karşılamaktadır.
Şeriat, ilahi kanunu kayıt altına alır ve hayatı, insanın menfaatına en uygun şekilde ayarlamak üzere, rehberliği temin eder. Gayesi, insana en iyi yolu göstermek ve onun ihtiyacını en başarılı ve istifadeli şekilde karşılayacak çare ve vasıtalarla onu techiz etmektir. Allah-u Teala’nın kanunu her cephesiyle sizin istifadeniz içindir. Onun için de, sizin kudretinizi israf edecek, yahut da tabii arzu ve heveslerinizi bastıracak ve yahut da normal his ve iştiyakınızı yok edecek her hangi bir taraf bulunmamaktadır. Asetizmle alakalı değildir. Dünayı terkedin; rahat ve huzuru bırakın; evlerinizden ayrılın; ekmeksiz ve elbisesiz olarak ve kendinizi cefaya sokup, nefsinizi tüketircesine avare şekilde ovalarda, dağlarda ve ormanlarda dolaşın diye İslam şeriatında bir şey yoktur. Pek tabii ki olamaz. İnsanoğlunun istifadesi için bu dünyayı yaratan Allah-u Teala tarafından vücuda getirilen İslam kanunununda böyle bir görüşün yeri bulunmamaktadır. Şeriat, her şeyi insan için ihsan eden Kadiri Mutlak tarafından açıklanmış bulunmaktadır. O halk ettiklerinin harabiyetini istemiyecektir. O’nun insana bahşettiği kuvvetten faydasız ve lüzumsuz olanı yoktur. Onun yerde ve gökte yarattığı her şey insanın hizmetindedir. Çeşitli faaliyetleriyle muazzam fabrika halinde bulunan bu alemin bütün haşmetiyle doğru dürüst vazifesine devam etmesi; böylece insanoğlunun yaratılışının mükafatı olarak, yer ve semada ona bahşedilmiş her şeyden, her imkan ve kudretten en faydalı ve en verimli şekilde faydalanması, O’nun sarih arzusudur. İnsanoğlu onlardan, kendisinin ve hemcinslerinin, mükellef nimetlerin hasatlarını toplamak suretiyele faydalanacak ve fakat bilerek veya bilmeyerek mahlukatın hiçbirine zarar getirmeyecektir. Şeriat, insanın bu yolda gitmesi için rehber olmak demektir. O, insanoğluna yapılacak olan her türlü zararı önler ve ona faydalı olan her şeyi takdis eder. Her türlü samimi ihtiyaç ve arzularını karşılaması; kendi istifadesine çalışmak ve saadet ve muvaffakiyete erişmek üzere akla gelen her gayrette bulunmasının, insan için bir hak ve bazı hallerde mecburi vazifesi olması şeriatın ana prensibidir. Ama o, bütün bunları yalnızca başkalarının mefaatını haleldar etmek ve başkalarının hak ve vazifelerini ifa yolundaki mücadelelerine mani olmak suretiyle değil; fakat hedefe varmak için beşeri varlık arasında mümkün olan her çeşit içtimai birlik; karşılıklı yardım ve teşriki mesai suretiyle yapılacaktır. İyilik ve kötülük ve kazanç ile zararın, içinden çıkılmaz şekilde karıştığı hallerde kanunun hükmü, ali menfaat uğruna az zararın tercih ve büyük zararları bertaraf edilmesi için ufak menfaatlardan fedakarlıkta bulunması mealindedir. Şeriatın temel hükmü budur.
İnsanın mahdut bir ilme sahip olduğunu hep bilmekteyiz. Her şahıs, her çağda neyin iyi ve neyin kötü, neyin faydalı ve nelerin zararlı olabileceğini, sadece kendi bilgisine dayanarak bilememektedir. Beşerin tam hakikatı bulabilmesi için bilgi kaynakları son derecek mahduttur. Bu sebebtendir ki, Allah-u Teala insanı hata ve felaket tehlikesinden korudu ve ona, bütün beşer ırkı için tam ve doğru hayat nizamı olan kanunu açıkladı. Bu nizamın hakikat ve fazileti gün geçtikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Birkaç asır evvel, onun birçok faydaları gözden saklı bulunmaktaydı. Halen, ilmin inkişafiyle aydınlığa kavuşmuş olmaktadır. Bugün dahi bu nizamın faziletini idrakten aciz bazı kimseler vardır. Fakat ilmin daha da inkişafı yeni ışıklar getirecek ve onun üstünlüğünü apaçık gözler önüne serecektir. Alem, ister istemez ilahi nizama doğru sevkolunmaktadır. Onu kabul etmemiş olan birçok kimse, asırlar boyunca bocalama, deneme ve hata devresinden sonra, artık o kanunun bazı prensiplerini benimsemek zorunda kalmışlardır. İlahi tebliğin hakikat olduğunu inkar edenler ve imanlarını, kılavuzu olmayan beşer mantığına bağlamış bulunanlar, hatalar işledikten ve acı tecrübelerden geçtikten sonra şeriat hükmünü, şu veya bu yoldan benimsemektedirler. Fakat neleri kaybettikten sonra... Diğer taraftan tamamına şamil olmasa bile, Allah-u Teala’nın peygamberlerine iman eden, onun sözlerini dinleyen ve şariatı deruniyle kavrayan kimseler vardır. Bazı talimatların her türlü faziletini bilmeyebilirler. Fakat hakiki ilme dayanan ve insanları cehaletin kötü tecellilerinden kurtaran nizamı bir bütün olarak kabul etmişlerdir. Bunlar doğru yolda yürüyen insanlardır ve başarıya ulaşacakları muhakkaktır.
Şeriatta Hak ve Mükellefiyetler:
İslamın tasarladığı hayat planı, bir seri hak ve mükellefiyetlerden ibaret olup, bu dini kabul eden herkes bunlara tabi bulunmak mazhariyetine mazhar olur. Açıkcası,İslam kanunu her insana dört çeşit hak ve mükellefiyet yüklemektedir: a) Her insanın bizzat Allah-u Teala’ya ödenmesi icab eden borç ve haklar,b) Kendisine karşı olan nefsi haklar. c) Başka insanların üzerindeki hakları. d) Allah-u Teala’nın, insanın hizmetine verdiği ve insan tarafından istifade maksadıyla kullanılmak üzere, Allah-u Teala’nın takviye olarak bahşettiği kudret ve vasıtalara ait olan haklar. Bu hak ve imkanlar, İslamın mihenk taşıdır ve onları samimiyet ve ciddiyetle karşılaması her müslümanın mecburi vazifesidir. Şeriat, her çeşit haktan vuzuhla bahseder ve bütün teferruatiyle alakalanır. Keza, mükellefiyteleri karşılayabilmek için lüzumlu yol ve çarelere ışık tutar. Böylece onların herbiri toptan ifa edilebilir ve hiçbiri ihmal edilmemiş olur. Şimdi bu hak ve mükellefiyetlerden; İslami hayat tarzı fikriyle, onun temel değerlerinin vücut bulması için kısaca bahsedeceğiz.
a- Allah-u Teala’ya Ait Haklar:
Evvel emirde İslamın, insan ile haliki arasındaki münasebeti; inşa etmiş olduğu temini tetkik etmemiz lazım gelmektedir. Allah’a ait başlıca ve en ileri gelen hak insanın yalnız O’na iman etmesidir. İnsan O’nun otoritesini tanıyacak ve Ona hiçbir şeyi şerik koşmayacaktır. Bu ise, “Lailahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) da; yani, Kelime-i Tevhid’de hülasa edilmektedir.
Allah’ın üzerimizdeki ikinci hakkı: O’nun insana açıklamış bulunduğu hidayet yolunu kalpten kabul etmek ve O’nun akla ve ruha hitap eden her türlü telkinatıyle birlikte, rızasını aramaktadır. Bu hakkın icaplarını, Allah’ın peygamberlerine iman etmek ve onların rehberliğini ve liderliğini kabul etmek suretiyle karşılamış oluruz.
Allah’ın üzerimizdeki üçüncü hakkı: O’na ibadet etmektir. Bu hak ise, evvelce tarif edildiği gibi, namaz ve diğer ibadetlerle ödenmiş olur.
Bu hak ve mükellefiyetler, diğerlerinin önünde gelir. Böyle olmaları hasebiyle, öbür hak ve vazifelerden fedakarlık pahasına dahi olsa evveliyetle yerine getirilir. Mesela namaz kılan ve oruç tutan bir kimse bu uğurda nefsine ait haklardan fedakarlıkta bulunur. İnsanoğlu Allah’a karşı olan bu vazifelerin tam manasıyla icrasında meşakkate tabi olur ve fedakarlığa katlanır. Namaz için sabah erkenden kalkmalıdır. Böylece insan uyku ve istirahattan feragat eder. Bütün gün boyunca işlerini ve istirahatlarını Allah’a ibadet için terkeder. Ramazan ayı müddetince, sadece Allah’ın rızasını istihsal etmek için aç kalır. Zekat vererek servetini azaltır ve Allah sevgisinin her şeyin üzerinde olduğunu ve servete bağlılığın, O’nun yoluna engel olarak çıkamıyacağını ortaya koymuş olur. Hacda servetten yana fedakarlığa yolculuk meşakkatine katlanır. Cihatta ise maddi ve manevi her şeyini, hatta hayatını bile kaybedebilir.
Keza, bu mükellefiyetlerin yerine getirilmesinde bir kimse diğerlerine ait hakları az veya çok olarak haleldar eder ve böylece kendi menfaatını da geniş çapta zarara uğratır. Bir hizmetkar Allah’ına ibadet için işini terketmek mecburiyetinde kalır. Bir iş adamı hac için Mekke’ye gitmek üzere işini tatil etmek mecburiyetindedir. Cihatta bir kimse sırf Allah yolunda hayatını feda eder. Aynı yolda; Allah’a ait hakların yerine getirilmesinde bir kisme, hayvanat, servet ve diğer insanın kontrolu altında olan şeylerden de fedakarlık etmek durumundadır. Fakat Allah, Şeriatı öyle bir şekilde tesis etmiştir ki hayatın muhtelif sahaları arasında ahenk ve muvazene kurulmuş ve diğerlerine ait hakların zarara uğraması asgari seviyeye indirilmiştir. Bu iş ise Allah tarafından tayin edilen hudutlar sayesinde başarılmaktadır. O, bize namaz mükellefiyetinin ifasında her kolaylığı müsaade buyurmuştur. Abdest almak için su bulamazsanız, yahut hasta iseniz teyemmüm edebilirsiniz. Eğer seyahatta iseniz namazı kısaltabilirsiniz. Ayakta duramayacak kadar hastaysanız otururken veya yatarak namaz kılabilirsiniz. Namazdaki tilavette o kadar kolaylık vardır ki; bir kimse okuduğu ayet ve duaları istediği kadar uzatabilir veya kısaltabilir. İstirahat zamanlarında uzun sureler okur, dünyevi meşguliyetin çok olduğu zamanlarda da kısa ayetlerle iktifa edilebilir. Cemaatla veya iş saatlerinde eda edilen namazlarda kısa ayetler okunması müreccahtır. Allah nafile ibadetten memnun kalır. Fakat O, kendi uyku ve istirahat ihtiyacınızı tanımamanızı ve kendi çocuklarınızla ev halkınızın istirahat haklarını ihlal etmenizi hoş görmez. İslam bizden, hayatın muhtelif faaliyetleri arasında muvazene kurmamızı istemektedir.
Oruçta da hal aynıdır. Farz olan mecburi oruç bütün sene içinde ancak bir aydır. Seyahat ve hastalık hallerinde orucunuzu bozabilir, sene içindeki münasip zamanlarda kaza edebilirsiniz. Kadınlar gebelik, hayz ve çocuk emzirme hallerinde oruçtan muaftırlar. Oruç mutlaka iftar saatinde bozulur. Her hangi bir gecikme asla makbul değildir. İftar vaktinden sahura kadar yemek, içmek için müsaade vardır. Nafile oruçlar son derece değer taşımakta olup, Allah onların tutulmasından memnun kalır. Ancak O’ sizin devamlı oruç tutarak mutad dünyevi meşguliyetinizi tatminkar ve muktedir şekilde yürütemiyecek kadar zayıf düşmenizi istemez.
Aynı şekilde, zekat meselesine bakınız. Allah tarafından tespit edilen sadece asgari miktardır. İnsan Allah uğrunda istediği kadar fazla para verebilir. Bir kimse zekat verince vazifesini ifa etmiş olur. Fakat hayrat işinde daha fazla sarfetmekle Allah’ın rızasına daha fazla yaklaşmış olur. Ancak Allah bizim her şeyimizi hayrat için sarfetmemizi; kendimizi ve ailemizi mali sıkıntıya sokmamızı muvafık görmez O, bizi fakir bir hale sokmayı istemez. Hayrat işinde de mutedil davramamız bize emir buyrulmuştur.
Keza Hac meselesine bakınız. Ancak seyahat için yeteri kadar parası olanlar ve sıhhatli olanlar için ömür boyu bir kere olmak ve en müsait bir senede yapmak üzere farzdır. Eğer harb varsa, vaziyet hayatı tehlikeye sokacak şekildeyse, o vakit tehir edebilir. Buna inzimamen, sizin olmadığınız zamanlarda ihtiyar ebeveyninizin sıkıntıya düşmemesi için onların da rızası şarttır. Bütün bunlar açıkça göstermektedir ki, bizzat Allah kendine ait haklarla birlikte başkalarının haklarını da vermektir.
Allah yolunda en büyük fedakarlık cihatla yapılır. Çünkü orada insan canını ve malını kaybetmekle kalmayıp, dava uğruna başkalarınınkini de imha eder. İslam ahkamından birinde evvelce bahsedilmiş olduğuna göre; büyük zararlardan korunmak için küçük zararlara katlanmamız icap etmektedir. Kötünün iyiye ve mütecaviz ateizmin Allah dinine karşı galebe kazanması neticesinde insanoğluna getireceği felaket göz önünde bulundurulursa; o vakit binlerce dahi olsa, insan hayatının feda edilmiş olması bir zarurettir. Neticenin yanlız Allah dininin aleyhinde olmakla kalmayıp, bu yüzden dünyaya da kötülük geleceğinden ve hayatı içten ve dıştan sarsıntılara maruz bırakacağından, zarar ve ziyan pek büyük olacaktır. Bu çok büyük olan kötülükten kurtulabilmek için Allah, can ve malımızı fisebilillah feda etmemizi bizlere emir buyurmuştur. Fakat O, lüzumsuz kan akıtılmasını; yaşlıların, kadınların, çocukların, ve yaralıların zarara uğratılmasını yasaklamaktadır. O’nun emri sadece mütecavize karşı harb edilmesidir. O bizlere düşman arazisinde bile olsa lüzumsuz tahribata sebeb olamamamızı ve mağluplara karşı iyi ve namuslu davranmamızı emir buyurmaktadır. Düşmanla yapılan muahedelere riayet etmemiz; düşman harbe son verince yahut da tecavüzü ve islam aleyhindeki faaliyetini durdurunca bizim de harbe son vermemiz bildirilmektedir. Böylece islam, Allah’a ait olan haklar uğrunda can ve mal bakımından gerekli fedakarlığın pek azına müsaade buyurmaktadır. İnsanoğlunun birbirinden farklı ihtiyaçları arasında muvazene kurulması ve hayatı en müstesna nimet ve başarılarla zenginleştiren muhtelif hak ve mükellifiyetlerin böylece ayarlanması şayanı arzudur.
b-Nefse Ait Haklar:
Bundan sonra insanın şahsi hakları, yani nefse ait haklar gelir.
Hakikat şudur ki: insanoğlu başkalarından çok kendine karşı zalim ve adaletsiz davranmaktadır. Zahirde bu hal hayret verici görünebilir. Bir insan bilhassa nefsine çok düşkün bulunduğundan, nasıl olur da kendine karşı zalim olabilir? Bizzat kendine nasıl düşmanlık yapabililr? Bu hal oldukça gayrimakul görünür. Fakat derin tetkik edilirse görülür ki, bu iddiada büyük bir hakikat payı vardır.
İnsanoğlunun en zayıf tarafı kendine galebe çalacak ihtiras hissine kapılınca; mukavemet etmek yerine, o hisse mağlup olması ve o histen aldığı zevkten dolayı büyük zarara uğramasıdır. Bir insan içkiye müptela olur ve ondan sonra muvazenesini kaybeder; para, sıhhat itibar ve sahip bulunduğu her şey pahasına içkiye devam eder. Başka bir insan yemeğe o kadar düşkündür ki, yemek onun sıhhatini bozar; hayatını tehlikeye sokar. Diğer bir kimse şehvetinin esiri olur ve bu hale düşkünlük onu harab eder. Keza,başka biri ruhani yükselişin meftunu olur, dünyevi ihtiyaçları karşılamayı reddeder, giyimine aldırmaz, evini terkeder ve dağlara, ormanlara çekilir, dünyanın onun için bir mana ifade etmediğine inanır ve dünyaya ait her şeyden nefret eder. Bunlar insanın ifrata sapma ve orada yok olma temayülünün birkaç misalidir. Böyle bir çok münasebetsizlik ve muvasenesizlik misallerine insanın günlük hayatında rastlanır ve bu misalleri burada çoğaltmaya lüzum yoktur.
İslam beşerin refahı içindir. Onun açıkça gayesi hayatta muvazene ve ahenk sağlamaktır. Bu sebebtendir ki: Şeriat, sahib bulunduğunuz nefse ait muayyen hakların mevcudiyetini kati olarak ilan etmektedir. Onun temel hükümlerinden biri: “Linefsike aleyke hakkun” yani; “nefsinize ait haklar vardır” mealindedir.
Şeriat, insanın sıhhatine, maddi ve manevi varlığına zarar verecek her şeyi reddeder. Kan, mükeyyifat, domuz eti, yırtıcı canavarlar, zehirli ve pis hayvanlar ve diğer murdar yaratığı şeriat bize haram kılmıştır. Çünkü bütün bunların sıhhat, ahlak, akıl ve ruh üzerinde kötü tesirleri vardır. İslam bu gibi şeyleri menederken; diğer taraftan insanların her türlü temiz sıhhi ve faydalı şeyleri kullanmasını tavsiye etmekte ve vücudun temiz gıdalardan mahrum edilmemesini istemektedir. Çünkü, insanın vücuduna dahi ödeyeceği haklar mevcuttur. İslam kanunu açık seçik giyinmeyi men ve insanın nezih ve vakur elbiseler giymesini emreder. Bir kimsenin tembel ve işsiz kalmasını tasvip etmez. Allah’ın insana bahş buyurduğu kudret ile yer ve gökte halkettiği kaynakları insanoğlunun istifadesi ve saadeti için kullanması, şeriatın başta gelen icabıdır.
İslam cinsi arzuların körleştirilmesini istemez. O, insanların bu hisleri kontrol altına almasını ve ayarlamasını tenbihler ve bu tatminin evlilik hayatına inhisar etmesini temin eder. Nefse eza nefisten toptan feragat edilmesini yasaklar. İnsanoğlunun hayatın zevkinden ve helal olan refah vasıtalarından müstefit olmasını hayat içinde ve hayata ait meselelerde dindar ve müstakim kalmasına müsaade değil de emreder. Ruhen yükselme, ahlaki safiyet, Allah’a yakınlık ve öbür dünyada kurtuluşu sağlamak için bu dünyanın terkedilişi lüzumlu değildir. Bilakis, insanın denenmesi işi bu dünyada vaki olur. O, dünya hayatının içine dalacak ve bu hayat içinde Allah yolunda yürüyecektir. Başarıya giden yol hayatın dışında değil, tam aksi olarak onun karışıklıkları arasında ilahi kanunu takip etmeye bağlıdır.
İslam intiharı mutlak surette meneder ve hayatın Allah’a ait olduğu fikrini insanın aklına sokar. Hayat, Allah tarafından insana, muayyen bir zamana münhasır olmak ve en iyi şekilde istifade edebilmek üzere emaneten bahşedilmiş bulunmaktadır. Abes bir şekilde mahiv ve heba edilmesi için değil.
Bizzat şahsın ve nefsin muayyen haklara sahib bulunduğu ve onları şeriatın tensib ettiği en iyi şekliyle kullanmağa mecbur olduğu fikrini, islamın insana sindire sindire benimsetme şekli budur. İnsan bu şekilde kendi nefsine karşı gerçekçi olabilir.
c- Başka insanlara Ait olan Haklar:
Şeriat bir taraftan insanın nefsine münhasır bulunmak üzere şahsi haklarının icaplarını yerine getirmesini emrederken; öbür taraftan bu hakların diğer kimselerin haklarını haleldar etmeyecek şekilde istimalini istemektedir. Şeriat, ferdi haklar ile cemiyete ait haklar arasında her hangi bir çatışmaya mahal vermemek üzere ve ilahi kanunun tesirinde, herkesin işbirliğinde bulunması için muvazene sağlamaktadır.
İslam, yalanın her çeşidini şiddetle reddeder. Çünkü yalan insanı kötü yola sevkedip; diğer insanların zararını mucip olmasına ve cemiyete karşı mazarrat menbaı haline gelmesine sebeb olur. İslam, hırsızlığı, eşkiyalığı, rüşveti, sahtekarlığı, dolandırılıcığı, faizi ve mürabahacılığı tamamiyle men eder. Çünkü bu vasıtayla insanın elde edeceği kazanç, aslında diğerlerinin zararına sebeb olmaktadır. İftira, dedikodu ve münafıklık yasaklanmıştır. Kumar, piyango ve bütün şans oyunları men edilmektedir. Çünkü onların hepsinde, binlerce kişinin zararı karşılığını yalnız bir kişi kazanır. Taraflardan birinin muhakkak kaybını intaç edecek her şekildeki istismarcı ticaret men edilmiştir. İnhisarcılık, istifçilik, karaborsacılık, araziyi ziraattan alakoymak ve her çeşit ferdi ve içtimai spekülasyon menedilmiştir. Cinayet, kan dökülmesi ve fesad, karışıklık çıkarılması ve yağmacılık büyük ve suç reddedilmiştir. Çünkü hiç bir kimsenin şahsi kazanç ve zevki için başkalarının mal ve canını almaya kimsenin hakkı yoktur. Zina ve cinsi sapıklık şiddetle men edilmiştir. Bu suçtur. Bu suçların faili yalnızca kendi ahlakını ifsat ve sıhhatını bozmakla kalmayıp, aynı zamanda cemiyet içinde fesad ve ahlaksızlığı ve zührevi hastalıkları yaymakta; halkın sıhhatını bozmakta; müstakbel nesillerin dahi sıhhatını mahvetmekte; insanlar arasındaki münasebatı altüst etmekte ve cemimyetin kültürel ve içtimai yapısını parçalamaktadır. İslam, bu menfur suçların kökünden tasfiyesini istemektedir.
Bütün bu takyidat, insanın başkalarının hakkına tecavüz etmemesi için islam şeriatı tarafından konulmuştur. Bir kimsenin kendi nefsini azıcık memnun edebilmesi için utanmadan başkalarının haklarına tecavüz edecek ve türlü ahlak müeyyidelerini çiğneyecek kadar bencil olması, islam bakımından arzu edilemez. Keza İslam, bir insanın kendi haklarını elde edebilmesi için başkalarının menfaatını zarara sokmasına müsaade etmez. İslam kanunu, fert ile cemiyetin hep birlikte saadete kavuşabileceği bir şekilde hayatı ayarlamaktadır. Fakat saadet ve kültür inkişafı ancak bazı yasaklarla sağlanamaz. Hakiki sulh, sükun ve refah içindeki bir cemiyette halk, sadece başkalarının haklarını ihlal ve menfaatlarına zarar vermemekle kalmayıp; birbirleriyle işbirliğinde bulunacak; herkesin saadetine ve ideal bir cemiyetin tesisine doğru yardımcı olacak; bu gibi karşılıklı münasebet ve içtimai müesseseleri kuracaklardır. Şeriat bu bakımdan da bizlere rehber olmaktadır. Böylece, bu hayat ve cemiyetin yüzünü aydınlatan İslam kanunun bu hususla alakalı hükümlerini burada kısa bir şekilde hülasa etmeye çalışacağız:
İnsanın ilk menşei ailedir. İnsanın başlıca karakter ve hususiyetleri burada teşekkül eder. Aile müessesesi yalnızca insanın değil, medeniyetin de menşeidir. Bu sebepten evvel emirde şeriatın aile ile alakalı hükümlerini mütalaa edelim. Bir aile karı koca ve çocuklardan müteşekkildir. İslamın aileye ait tebliğleri pek sahiptir. Şeriat ahkamına göre erkeğin mesuliyeti:Kazanmak ve karısıyla çocuklarının ihtiycını temin ve onları hayatın her türlü değişik hallerinde korumaktır. Kadın ise; evini idare; çocuklarını en iyi şekilde yetiştirip büyütmek; kocası ve çocuklarının istirahatını temin etmek mes’uliyeti yüklenmiştir. Çocukların vazifesi, ebeveyne hürmet ve itaat ve büyüdükleri zaman onlara hizmet ve onların ihtiyacını sağlamaktadır. Ailenin iyi ve disiplinli bir şekilde idaret edilmesi için, İslam tarafından aşağıdaki iki ayrı tedbir benimsenmiştir.
a) Erkeğe ailenin reisliği vazifesi verilmiştir. Bir reis olmadan hiç bir müessese doğru bir şekilde çalışamaz. Müdürsüz mektep ve idarecisi olmayan bir şehir düşünemezsiniz. Bir müesseseyi kontrol edecek kimse bulunmazsa, o işin sonu keşmekeşten başka bir şey olamaz. Eğer ailede herkes kendi başına buyruk bir tarzda hareket ederse, o aileye kargaşalık hakim olur. Kocası bir yolda, karısı öbür yolda giderse çocukların istikbali mahv olur. Ailenin başında biri bulunmalı ve böylece disiplin temin edilmeli ve aile, cemiyetin ideal müessesesi haline gelmelidir. İslam, bu mevkii kocaya vermekte ve medeniyetin temel unsuru olan aile müesesesi bu sayede cemiyete örnek olacak iyi bir disipline kavuşmaktadır.
b) Bu aile reisi daha fazla mes’uliyetler yüklenmektedir. Geçim temin etmek ve ev dışında işleri görmek onun vazifesidir. Kadın, eve ait munzam işlerden muaf tutulmuş ve bütün bu işler kocanın sırtına yüklenmiştir. Kadın, ev haricindeki işlerden kurtulmuş ve böylece kendini tam olarak ev içindeki işlere vakf ve bütün enerjisini milletin müstakbel muhafızı olan çocuklarının bakımına sarfedebilmesi sağlanmış bulunmaktadır. Kadınlara, evlerinde kalmaları ve kendilerine yüklenen mes’uliyeti yerine getirmeleri emredilmiştir. Onların hem evde çalışıp çocuklarına bakmak, hem de kazanç peşinde koşmak ve ev haricindeki işleri yapmak suretiyle iki yüke birden katlanmaları, İslam tarafından istenmemektedir. Aksi olursa, bariz bir adaletsizlik olacaktır. Bu sebeble İslam, kadınla erkek arasında vazife taksimi yapmaktadır.
Fakat, bu kadının evden hiç dışarıya çıkmayacağı manasına gelmez. Hayır, mes’ele bu değildir. Lüzumunda onun dışarıya çıkmasına müsaade vardır. Kanuna göre ev, kadının hususi çalışma sahası olarak tasrih edilmekte ve evine faydalı olması istenmektedir. Evden dışarı çıkmak lüzumu hasıl olunca, bazı muayyen kaideleri göz önünde bulundurarak çıkabilir.
Aile muhitinin kan yıkınlığı ve evlilik münasebetiyle genişleyeceği umumi bir kaidedir. Aile eradını yekvücut halde bir araya getirmek; karşılıklı alakalarını sağlamlaştırmak; aileye mensup olan fertleri diğer insanlara karşı desteklemek ve kudret ve kuvvet kaynağı haline getirmek için, İslam kanunu çağların aklı selimini temsil eden bazı temel nizam ve usulleri ortaya koymaktadır. Bu nizam ve usuller şu şekilde hülasa edilebilir:
1- Doğuştan ve sonradan çok yakın akrabalığı olan kimseler arasında evlilik menedilmiştir. Aralarında evlenmeleri menedilen akrabalar şunlardır: Anne ile oğul, babayla kız, üvey babayla üvey kızı, üvey anayla üvey oğul, erkek kardeşle kızkardeş, süt kardeşler, amcayla kız, hala ve teyzeyle yeğenleri, dayıyla kız, kayınvaldeyle damad, kayınbabayla gelin. Bütün bu yasaklar aile bağlarını kuvvetlendirir ve bu akrabalar arasındaki münasebeti saf ve temiz hale getirir. Birbirleriyle, tahdide uğramadan ve samimi bir muhabbet ile buluşabilirler.
2- Yukarıda gösterilen şekilde evlilik münasebetleri yasaklanmışlar haricinde kalan fertler birbirleriyle evlenebilirler. Böylece daha yakın bağlar kurulmuş olur. Bila-vasıta yakınlığı olan ve böylece adet ve an’anelerine bağlı bulunan iki aile arasındaki evlilik münasebeti umumiyetle başarılı geçer. Bu sebepten şeriat, aralarında benzerlik olan aileleri tamamen yabancı olanlarla tercihen evlenmelerine müsaade etmekle kalmayıp, bilhassa teşvik eder. Mamafih, benzerlik olmayan ailelerin de aralarında evlenmeleri men edilmiş değildir.
3- Benzerliği bulunan bir aileler gurubu içinde zengini de fakiri de birlikte yaşar. İslam prensibine göre, bir insanın akrabalarının o kimse üzerinde çok büyük hakları bulunmaktadır. Aile bağına saygı göstermeye, istilah olarak sıla-i rahim denir. Müslümanların bu bağa mümkün olan hürmeti göstermesi emredilmektedir. Bir şahsın akrabalarına sadakatsizlik göstermesi ve onların haklarına karşı kayıtsız şartsız davranması günahtır ve Allah bu işe rıza göstermemektedir. Bir akraba fakirleşince veya bir derde müptela olunca, zengin ve müreffeh akrabaların ona yardımda bulunması vazifeleri icabıdır. Zekat ve diğer hayrat işlerinde de bilhassa akraba haklarının öncelikle göz önünde bulundurulması tenbih edilmektedir.
4- Veraset kanunu, vefat eden kimsenin geride bıraktığı malın bir elde toplanmasına mani olacak şekilde tertiplenmiştir. Mal, bütün yakın akrabaların hissedar bulunacakları bir şekilde taksim olunur. Oğul, kız evlat, zevce, koca, baba, anne, erkek kardeş ve kızkardeş en yakın akrabalardır. Miras herkesten önce onlara aittir. Onların hakkı herkesten önce gelir. Bu yakınların bulunmadığı hallerde ise, hisseler ikinci derece yakın olan akrabalara intikal eder. Bu sebebten, bir insanın vefatından sonra, onun serveti hısım ve akrabaları arasında dağıtılır ve servetin bir elde toplanmasını tervic eden kapitalizmaya öldürcü bir darbe vurulmuş olur. İslamın eşsiz mükemmellikteki kanunlarından biri de budur ve başka milletler halen bu yola gitmektedir. Fakat acı tarafı şudur ki; bizzat müslümanlar onun inkilapçı imkanlarından tamamiyle haberdar değildirler ve bazıları cahalet içinde, onun tatbikatını ihmal etmektedir. Hind-Pakistan ülkesinin bir çok kısımlarında kız çocuklar mirastaki hisselerinden mahrum bırakılmaktadır. Bu hal ise, apaçık adaletsizlik ve Kur’an-ı Kerim’in açık emirlerine karşı çirkin tecavüzdür.
Bir insanın aile ve hısımlarından sonra, kendilerine yakın kimseler; arkadaşları, komşuları, mahallesinin veya köyünün veya şehrinin sakinleri ve daima temasta bulunduğu şahıslardır. İslam bu yakınlığı kabul etmekte ve bir müslümanın onlara karşı daima namuslu, dürüst, adil ve nazik davranmasını emretmektedir. Başkalarının hislerini düşünerek yakışıksız ve kötü laf kullanmaması, biribirine yardım ve hastaları ziyaret etmesi, düşkünlere destek olması, muhtaçlara ve sakatlara muavenette bulunması, yetimlere ve dullara bakması, elbisesiz kimseleri giydirmesi ve işsizlere iş araması, hep islamın iman edenlerden istediği şeylerdir. İslam der ki: Allah eğer sizlere zenginlik ve servet vermişse onu lüks ve eğlence uğruna israf etmeyiniz. Altın ve gümüş kapların kullanılması, gümüş sırmalı elbiseler giyilmesi ve paranın lüzumsuz ve rastgele şekilde harcanması men edilmiştir. Şeriatın bu hükmü, bir insanın binlerce kişiyi geçindirecek bir serveti sırf kendi şahsı için israf etmemesi icap ettiği prensibine dayanmaktadır. Açlık çeken insanları, besleyebilecek olan bir paranın, ziynet eşyaları, mehtap alayları ve gösteriş için heba edilmesi adaletsizlik ve zulüm olur. İslam, insanı mal ve servetinden mahrum etmeyi arzu etmez. Bir kimsenin şahsen kazandığı veya miras olarak elde ettiği şey, şüphesiz ki kendi malıdır. İslam, onun hakkını tanır ve ondan en iyi bir şekilde istifade etmesine müsaade eder. Eğer zenginseniz daha iyi giyinmeyi ve iyi meskende oturup daha iyi bir hayat sürmenizi münasip görür. Fakat insanın bütün bu faaliyetlerinde, beşer unsuru üzerindeki görüşünü kaybetmemesi islam tarafından istenmektedir. Diğerlerinin saadet ve refahını ihmal eden ve ifrat bir şekilde ferdiyetçiliğin doğmasına sebeb olan bencillik islam tarafından kabul edilmemektedir. Yalnızca sürüden ayrılmış birkaç ferdin değil, bütün beşeriyetin saadeti arzu edilmektedir. İman edenlerin zihnine içtimai şuur yerleştirilmekte; ihtiyaçlarını mübalağalı tarzda çoğatmamaları için sade ve idareli bir hayat sürmeleri münasib görülmekte ve şahsi ihtiyaçlarını karşılarken, ailelerinin, yakın ve uzak akrabalarının, arkadaşlarının, komşu ve hemşehrilerinin de arzu ve ihtiyaçlarını gözönünde bulundurmaları istenmektedir. İslamın başarmak istediği budur.
Şimdiye kadar insanlarını nispeten dar bir çerçeve içerisindeki karşılıklı münasebetlerinden bahsettik. Şimdi ise, daha geniş bir zaviyeden bakalım ve islamın ne çeşit bir cemiyet kurmak istediğini görelim. İslamı kabul eden herkes, yalnızca islam saflarına katılmakla kalmayıp, aynı zamanda islam cemiyetinin bir azası olur. Şeriat, daha geniş bir kardeşlilk cemiyetini kurmak için muayyen kanunlar vazetmiştir. Bu kanunlar, müslümanları birbirine karşı yardıma, iyiliği kabul ve kötülüğü reddetmeye ve cemiyete kötülük sokulmasına karşı dikkatli olmaya icbar eder. Bu bakımdan islam kanunlarının bazı hükümleri şöyledir:
1- Milletin moral hayatiyetini muhafaza ve cemiyetin inkişafını korumak üzere kadın ve erkek arasında mahremiyet çizgileri tayin edilmiştir. İslam bu iki ayrı cinsin arasında vazife taksimi yapar ve her ikisi için de ayrı faaliyet alemi ortaya koyar. Kadınlar, asıl olarak evlerindeki vazifelerine kendilerini verecekler; erkekler ise içtimai ve iktisadi çevredeki işlerini göreceklerdir. Aralarında nikah düşmeyen yakın akrabaların haricinde bulunan kadın ve erkeklerin birbirleriyle konuşmaları menedilmiştir. Konuşmak mecburiyetinde kalırlarsa aralarında perde olması icap etmektedir. Kadınların dışarı çıkmaları icap ettiğinde, sade bir tarzda giyinmeleri ve iyice örtünmeleri lüzumlu olur. Keza, normal şartlarda yüz ve ellerini örtmelidir. Ancak fevkalade hallerde ve ihtiyaç hasıl olduktan sonra tekrar kapamak üzere yüzlerini açabilirler. Bununla beraber erkeklerden kadınlara karşı gözlerini dik tutmaması ve onlara bakmamaları istenmektedir. Eğer bir erkek tesadüfen her hangi bir kadına bakacak olsa, gözlerini ondan uzaklaştırmalıdır. Onu görmeye çalışmak hatalıdır ve onunla tanışmak isteği ise en kötü bir şeydir. Her kadın ve erkeğin kendi ahlakına mukayyet bulunması ve ruhunu her türlü kötülüklerden temizlemesi, vazifesi icabıdır. Cinsi münasebetin meşru yolu evliliktir ve hiçbir kimse bu hududu aşmaya gayret göstermeyecek ve her hangi bir cinsi serbestliği aklından bile geçirmeyecektir. İnsanın düşünce ve hayali bu gibi ahlaksız fikirlerden temizlenmelidir.
2- Aynı maksatla emredildiğine göre: münasip tarzda giyinmelidir. Hiçbir erkek dizinden beline kadar olan kısmı göstermiyecektir. Hiçbir kadın da el ve yüzü haricinde hiçbir yerini, ne kadar yakini olursa olsun, kocasından başkasına göstermiyecektir. Bu hale istilah olarak setr denir ve bu kısımları kapalı tutmak her kadın ve erkeğin dini vazifesidir. Bu emir vasıtasıyla islam, iman edenleri sonsuz iman hissi içinde yetiştirmek ve her türlü şekil ve tezahürüyle iffetsizliği ve ahlak sapıklığını men etmektedir.
3- Şehevi ihtirasa sebeb olacak ve ahlakı bozacak eğlence ve ziyafetleri islam tasvip etmez. Bu gibi eğlenceler aşikar bir şeklide zaman, para ve enerji kaybederek, cemiyetin ahlakını mahveder. Aslında eğlence lüzumlu bir şeydir. Faaliyeti teşvik ve insanda yaşama cesareti hissini canlandırır. Hayat için su ve hava kadar mühimdir. Bir kimsenin bilhassa çok çalıştıktan sonra istirahat ve eğlenceye ihtiyacı olur. Fakat eğlence, ruhu açan ve ferahlatan cinsten olmalıdır; yoksa, ruhu çöktüren ve şehveti kamçılayan cinsten değil. Binlarce insanın cinayet sahnelerine va ahlaksızlığına şahit olduğu, abes ve kötü eğlenceler ise, faydalı eğlencenin tam zıddıdır. Hisleri okşanmasına rağmen, halkın zihin ve ahlakı üzerindeki tesiri korkunç olur. Ahlak ve ananeleri bozar. Böyle eğlencelerin islam cemiyetinde yeri yoktur.
4- Milletin birlik ve beraberliğini korumak ve müslüman cemiyetinin refah ve saadetini temin etmek üzere; karşılıklı düşmanlıklarını, aralarındaki nifakı ve her türlü mezheb ayrılıklarını terketmeleri, islam yolunda gidenlere emredilmiştir. Ayrılık ve münakaşalarını, Kur’an-ı Kerim ve sünneti şerifteki esaslara göre halletmeleri kendilerine tenbih edilmektedir. Eğer hal imkanı bulamazlarsa, o vakit kavga ve dövüşme yerine Allah rızası için işi örtbas edecek ve Allah’a havale edeceklerdir. Milletin müşterek refahı uğruna, birbirine yardımla, kavgalarını terkedecekler; liderlerine itaat edecekler ve abes şeyler üzerinde çekişip enerji kaybından sakınacaklardır. Kan davaları ve tefrikalar müslüman cemiyetin yüz karası ve zaaf kaynağıdır. Onun için ne pahasına olursa olsun böyle durumlardan kaçınılmalıdır.
5- İslama göre; bilgi ve fen beşeriyetin müşterek mirasıdır. Her müslüman onları ve onların ameli faydalarını, nerede olursa olsun alacak ve kendine ve insanlığa faydalı hale getirmek için çalışacaktır. Fakat kültür ve hayat tarzı bakımından diğer milletleri taklit etmek islam tarafından men edilmiştir. Taklidin psikolojik sebebi aşağılık duygusuna dayanır ve tam bozguncu bir zihniyeti intaç eder. Taklitçilik bir milleti çok feci akibetlere sürükler. Hayatiyetini mahveder, hayalini bulandırır, tenkit kabiliyetini zayıflatır, aşağılık duygusuna sebeb olur ve tedricen bile olsa bütün kültür menbalarını kurutur ve bu illete düşmüş miletin zevalini gösteren kara haberci olur. Bu sebebtendir ki, peygamber efendimiz müslümanlar tarafından gayrimüslimlere ait kültür ve hayat tarzının benimsenmesini kat’i surette men buyurmuşlardır. Bir milletin kudreti onun elbise, örf, adet ve güzel sanatlarıyla ölçülemez. Kudret ve azametini, hakiki ilim ve fen disiplini, teşkilat ve aksiyon hareketlerine borçludur. Eğer başkalarından birşeyler öğrenmek ve içtimai disiplin hususundaki iradelerinden ders almak isterseniz, o vakit kendinizi teknik ve bilgi iktisabına veriniz. Fakat kültür köleliğine ve milli sefalete sebeb olan san’at taraflarına temayül göstermeyiniz. Müslümanların böyle bir tesire kapılmaları menedilmiştir.
Şimdi müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki münasbete gelelim. Müslümanların onlarla olan münasebetlerinde musamahasız ve mutaassıbane davranılmaması bildirilmiştir. Emir buyrulduğuna göre; onların dini lider ve evliyalarına tecavüzkar davranılmayacak ve kötü laf söylenmeyecek, dinleri de tahkir edilmeyecektir. Onlarla lüzumsuz kavga aranmaması ve sulh içinde yaşanması emir buyrulmaktadır. Eğer gayrimüslimler müslümanlara karşı sulh siyaseti giderlerse; ülkelerine tecavüz ve haklarını ihlal etmezlerse müslümanlar da onlarla sulh içinde geçinecek ve onlara karşı iyi ve adil davranacaktır. Her hangi bir kimseden daha fazla beşeri duyguya sahib bulunmanız, nazik olmanız ve asil ve afif tarzda hareket etmeniz lüzumu dinimizin mutlak emirlerindendir. Kötü hareketler, zulüm, tecavüz ve taassup, İslamın ruhuna zıttır. Bir müslüman bu dünyaya iyilik, asalet ve insaniyetin canlı misali olarak gelmiş bulunmaktadır. Seciyesi ve örnek hareketleriyle insanların kalbini kazanacaktır. Ancak bu şekilde islamın temsilcisi olunabilir.
d- Bütün Mahlukata Ait Haklar:
Şimdi son çeşit haklara gelmiş bulunuyoruz. Allah, insana mahlukat üzerinde selahiyet bahşetmiştir. Her şey onun için yaratılmıştır. Mahlukatı kendine itaat gayesine hizmet ettirmek üzere, insana kudret bahşedilmiştir. Bu üstün durumu, insanoğluna selahiyet sağlamakta ve onları dilediği şekilde kullanmak hakkını ona vermektedir. Fakat bu hal, Allah’ın insana bu hakkı bilakaydu şart verdiği manasına gelmez. İslama göre; bütün mahlukatın insan üzerinde bazı hakları mevcuttur. Şöyle ki: İnsan onları faydasız işlerde kullanıp israf etmeyecek, lüzumsuz yere incitmiyecek ve onlara hiçbir zarar getirmiyecektir. Hizmetinde kullandığı şeyleri mümkün mertebe onlara zarar vermeyecek şekilde kullanacak ve en iyi faydalı tarzda kullanacaktır.
İslam kanunu, bu haklara ait bir çok hükümleri ihtiva etmektedir. Mesela, yemek maksadıyla hayvanları kesmemize müsaade edilmiştir. Fakat sırf eğlence ve spor zevki için onları öldürmememiz ve lüzumsuz yere onları hayattan mahrum bırakmamamız münasip görülmüştür. Hayvandan et elde edebilmek maksadıyla onları kesmek için “Zebh” usulü tayin edilmiştir. Diğer usuller ya hayvana eza verir ve yahutta eti bozarak faydalı hassalarından mahrum bırakır. İslam bu müşkülleri bertaraf etmektedir ve bir taraftan hayvana daha az eza verici, diğer taraftansa, etin bütün sıhhi ve faydalı hassalarını muhafaza eden usulleri münasip görür. Keza, hayvanı devamlı eza ve cefa vererek öldürmek islam tarafından menfur addedilmektedir. Tehlikeli ve zehirli hayvanların ve yırtıcı hayvanların öldürülmesine islam tarafından müsaade edilmesinin sebebi, insan hayatının onlarınkinden daha fazla değer taşımasındandır. Fakat bu halde bile onları öldürürken eza verici usullere tevessül edilemez.
Yük, binek veya nakliye işleri için kullanılan hayvanlar hususunda islam onlara fazla ağır ve takat fersah iş gördürümesini ve zalimane şekilde dövülmesini kat’i surette meneder. Kuşları yakalamak, hiçbir sebeb olmadan onları kafese koymak ise menfur addedilmektedir. Hayvanattan maada: İslam ağaç ve çalıların da lüzumsuz yere kesilmesini tasvip etmez. İnsan onların meyvalarını ve diğer istihsal maddelerini kullanabilir. Fakat onları imha etmeye kimsenin hakkı yoktur. Mamafih nebatat da hayat taşımaktadır. Halbuki islam, cansız şeylerin bile israf edilmesine cevaz vermemektedir. O kadar ki, israf derecede su harcamayı tasvip etmez. Onun açıkça maksadı, akla gelen her şekliyle israfı önlemek; canlı olsun, cansız olsun, her çeşit kaynaktan en verimli şekilde istifade sağlamaktır.
Ş E R İ A T :
CİHANŞUMÜL VE EBEDİ NİZAM
Gelecek zamanlar için insanoğluna, Hazreti Muhammed (s.a.v.) tarafından ulaştırılan islam kanununun kısa bir hülasasını evvelki sahifelerimizde vermiştik. Bu kanun insanlar arasında, din ve itikat haricinde, hiçbir ayrılığı kabul etmemektedir. Irk, memleket ve renk bakımından insanlar arasında fark gözeten dinler, içtimai sistemler ve kürtürel ideolojiler hiçbir zaman cihan-şumul addedilemezler. Bunun sebebi gayet basittir. Çünkü, bir ırka mensup olarak dünyaya gelen kimse o memleket ve yerle tam olarak bağlarını çözemez. Bütün dünya halkı muayyen bir mekana sığamaz. Bir zenci, bir Çinli, bir beyaz adam renk değiştiremez. Bu gibi ideolojiler ve sosyal sistemler ise tek ırk, tek memleket veya tek cemaat içinde mahpus kalmak durumundadır. Onlar dar çevre içinde, milli kalmak mecburiyetindedirler ve cihan-şümul olamazlar. Diğer taraftan islam cihan-şumuldür. “Lailahe illallah Muhammedurresullullah” diyen her kimse İslamın saflarına katılmış olur ve diğer müslümanların sahip oldukları hakka sahip olur. Irk, memleket, renk, lisan ve benzeri şeyler bakımından İslam hiçbir fark gözetmemektedir. Bütün beşeriyete çağrıda bulunmaktadır. Mutaassıbane fark gözetmeyi kabul etmemektedir.
Keza, bu nizam ebedidir. Herhangi bir halkın an’ane ve adetlerine müstenit bulunmayıp; münhasıran muayyen bir devir ve tarihe hitap etmemektedir. İnsanın, halkedilmiş olduğu fıtri prensiplerle aynı esas üzerindedir. O fıtrat ki, her devir ve her türlü şartlar altında değişmeden kalır ve onun değişmez prensipleri üzerinde kurulu nizamı da her devir ve her türlü şartlar altında kabili tatbik olarak kalacaktır. Bu, cihan-şumul ve ebedi din, İslamdır.
İçindekiler
Takdim
İSLAMIN MANASI
İslam Ne demektir?
Küfrün Mahiyeti
İslamın Nimetleri
İMAN VE İTAAT
İman Ne Demektir?
Allah Bilgisi Nasıl Elde Edilir?
Gayba İman
PEYGAMBERLİK MÜESSESESİ
Peygamberlik Müessesesi, Mahiyeti ve Lüzumu
Peygamberliğin Kısa Tarihçesi
Hazreti Muhammed’in (s.a.v.)
Peygamberliği Hakkında
Hazreti Muhammed’in (s.a.v.)
Peygamberliği Hakkında Rasyonel Tahlil
Arabistan -Zulmet Diyarı
Halaskarın Doğuşu
Bir Çakıl Yığını İçindeki Pırlanta
İnkılabın Gelişi
Bu kadar Düşmanlık Neye
Kırk Yaşındaki Tebadülat Neden
Onun Herşeyi İhata Eden Tebliği
Beşeri Düşünceye Yardımı
En Büyük İnkılapçı
Son İlahi Kitap
Peygamberlik Müessesesinin Hitamı
İMAN ESASLARI
I Tevhid: Allah-u Teala’nın Birliğine İman
Kelime-i Tevhid’in Manası
Tevhidin Beşer Hayatı Üzerindeki Tesirleri
II Allah’ın Meleklerine İman
III Allah’ın Kitaplarına İman
IV Allah’ın Peygamberlerine İman
V Ölümden Sonraki Hayata İman
Bu İmana Lüzum
Ölümden Sonraki Hayat -Rasyonel Bir Tahlil
İBADET
İbadet Ruhu
Salat
Oruç
Zekat
Hacc
İslamın Müdafaası
Cihat
DİN VE ŞERİAT
Din’le Şeriat Arasındaki Fark
Şeriaat Menbaları
Fıkıh
Tasavvuf
ŞERİAT PRENSİPLERİ
Şeriatta Hak ve Mükellefiyetler
a- Allah-u Teala’ya Aid Haklar
b- Nefse Ait Haklar
c- Başka İnsanlara Ait Olan Haklar
d- Bütün Mahlukata Ait Haklar
ŞERİAT: Cihanşumul veEbedi Nizam
İslami Okul Okulların En Önemlisi