Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 13Moderncagdaislmesele - Mevdudi

 

Modern Çağda İslami Meseleler

 

İÇİNDEKİLER

 

Önsöz

(BİRİNCİ BÖLÜM)

İslam İlim ve Akıl Dinidir

Darvin’in Tekamül Nazariyesi (Evrim Teoris)

Hegel ve Marks’ın Tarih Felsefeleri

İslam’da Hoşgörü ve Müsamaha

Dinler arasındaki müşterek noktalar neyi anlatır?

İslami Olmayan Müsamaha ve Hoşgörü

Dinde Zorlama Yoktur Ne Demektir?

Hz. Yusuf’un Gayr-i İslami Mısır Hükümetindeki

Görevi Ne İdi?

Kölelik ve İslam; İslam’da Harb Esirleri

Köleler ve Cariyeler

Cariyelerden Yararlanma Meselesi

Köle Sahibi Bir Kadın, Kölesinden Yararlanabilir mi?

Dörtten Fazla Kadınla Evlenmek Yasak Olduğu Halde, Cariyelerde Niçin Sayı Tahdidi Yoktur?

İslam, Köleliğe Niçin ve Nasıl Müsaade Etmiştir?

Cariyeliğin, Resmi Fahişelikle ilgisi Var mıdır?

İslam Köleliği Devam mı Ettirir, İlga mı Eder

Mükatebe Ayetinin Tefsiri (Köleleri Hürriyetlerine

Kavuşturma Konusu ve Şartları)

Kitap Enli Kadınlarla Evlenme Meselesi

Selefin bu Ayetin Tefsirindeki İhtilafları

Abdullah b. Ömer’in Görüşü

İbni Abbas’ın Görüşü

Sahabe ve Müctehid İmamlar Cumhurunun Görüş ve

İhtilafları

Doğru Olan Görüş

İslamın Gözünde Evlilik

Karışık Evliliğin Zararları

Karı -Koca Arasındaki Din Ayrılığının Zararları

İslamın Evlilik Kanununa İtidal ve Denge Unsurları

Hakimdir

Müslüman Kadının Gayr-i Müslim Erkekle

Evlenmesinin Haram oluşu

Müslüman Olmayan Kadınlarla Evlenme Şartları

Kitabi Kadınlarla Evlenme Müsaadesi

Bu Evliliğin Mekruh Oluşu

YahUdi ve Hristiyanların Kestikleri Hayvanlar

Hayvani Gıdalar Konusunda Kur’an ve Sünnetin

Koyduğu Kayıt ve Şartlar: Yenilmesi Haram Olanlar

Şer’i Boğazlama

Besmele Yahut Allah’ın Adını Anma

Kesilen Hayvana Besmele Çekme Konusunda

İmamların Görüşleri

Ehl-i Kitapça kesilen Hayvanlar Meselesi

Bu Konuda Fukahanın Görüşleri

Kıyafet Meselesi

Kıyafeti Hazırlayan ve Oluşturan Amiller ve

Kıyafetin Tabii Seyri

Zoraki Kıyafet Devrimi ve Bunun Tenkidi

Meselenin Şeriat Nazarındaki Durumu

(İslam ve Kıyafet)

Başkalarına Benzeme (Teşebbüh) Konusu

Kur’an Tefsirinde Temel Prensipler

Kur’an Tefsirinde Sıhhatli Yol

“Dinde İkrah Yoktur” Ayetinin Ma’nası

Kadiyaniler Meselesi

İslam Devletinde Müslümanlara Tanınan Özel Hak

ve İmtiyazlar Meselesi

İslam Nizamında İkrah ve İcbar

Mürted’in Cezası

Muhkem ve müteşabih Ayetler Ne Demektir?

Teaddüd-i Zevcat (Birden Çok Kadınla Evlenme)

Kur’an Tefsirinde Sünnetin Önemi

Kur’an’ı, Ayetlerinin İniş Sırasına Göre Tertib Etmek

Hangi Meşru Sebebe Dayanır?

Kur’an’ı anlamada Tabiat İlimlerinin Rolü

Kur’an-ı Kerim’in Tasdik Ettiği Mukaddes Kitaplar

Hangileridir?

Kur’an’a Yapılan En Büyük İftira

Hilafetin Hakikatı

Hilafet Kelimesi ve Hükümet Kavramı

Kur’an Ne Diyor?

İlahi Hilafet Ne Demektir?

İslam’da Cezalar

(İKİNCİ BÖLÜM)

Kur’an’da Devlet Siyasetine Yön Veren Prensipler

Hilafet mi Hükümet mi?

Devlet Başkanının Veto Hakkı

Anayasayı Yorumlama Hakkı

İslam ve Demokrasi

İslam Düzenine Geçişteki Problemler

İslami Devlette Sosyal Hayatı Düzeltme

ve Yükseltme

İslami Devlette Kadınların Çalışma Alanları

İslam Devletinde Zımmi Hakları

Mutaassıp Müsteşriklerin Kültürel Faaliyetleri ve

İslam Devleti

İlim Çağında Cihadın Manası

Kur’an-ı Kerim Hadis-i Şerifler ve Modern İlim

Çağımızda Lider Güç ve Yön Verici Kuvvet İslam mı

Hristiyanlık mı?

 

Ö N S Ö Z

 

Bugün, yüzyüze geldiğimiz bir gerçek vardır:İslamın etrafında şüpheler meydana getiren teşkilatlar, artık faaliyetlerini kat kat arttırmış ve elemanlarını hususi bir şekilde seferber etmişlerdir.Dünya kütüphanelerine hergün, ilmi münakaşa, hür araştırma ve tarafsız tenkid adı altında, İslama, O’nun Peygamberine, İslami hükümlere ve İslam büyüklerine yapılan çirkin iftiralar ve asılsız ithamlarla dolu yeni yeni kitapların girdiğine şahit olmaktayız. Aslında, tarafsız eleştiri, ilmi araştırma ve buna benzer isimler, islam düşmanlarının, müslüman nesilleri İslamdan soğutmak, zihinlerini karıştırmak için giriştikleri çirkin faaliyetlerini perdelemek maksadıyla kullandıkları kelime ve sloganlardır. Bundan daha acaibi, ne acı ki, bu yıkıcı kadroların, kendilerini destekleyen ve yaydıkları fikirlere arka çıkan bir grup İslam alimini kendi saflarına çekmiş olmalarıdır!İslam gençliğini şaşkınlığa ve hayrete düşüren şu ki, onlar, İslamın görünen düşmanlarınca kurulmuş olan tuzaklardan kendi gayretleriyle kurtulabiliyorlar; lakin gizli tuzaklardan sıyrılıp selamet bulmaları nasıl mümkün olsun?! Bu tuzaklar, araziye uygun, yeri rengiyle kamufle edilmiş korkunç tuzaklardır!Hint şairinin dediği gibi:Ev, içindeki kandilli yakılıyor!

Şükür ki, İslam Dünyası, bu hareketleri göğüsleyip durdurmak, bunların ipliklerini pazara çıkarmak ve gençlerin akıllarına sızılan pencereleri tıkamak uğrunda kendilerini adamış büyük insanlara sahip bulunuyor. Onların bu davadaki rolleri, kendilerinden önce, bütün İslam tarihi boyunca, İslam toplumlarında başını kaldırmış her yıkıcı ve zararlı hareketi kırmış ve ezmiş bulunan ihlaslı müslüman alimlerin oynadıkları mubarek rolün tıpkısıdır. Çağımızda, İslama ve O’nun nizamına karşı tertiplenen komploları boşa çıkarma, gençlerin kalbinde İslamın itibarını yeniden kuvvetlendirme ve O’nun parlak nurunu tecelli ettirme konusunda faal hizmet gören bu ihlaslı alimlerden biri, şüphesiz ki Pakistan’da üstad Ebu’l-A’la el-Mevdudi’dir. O’nun kalemi, yıkıcı akımları perişan ve rezil etmekten, mü’mince, bir ikna, hakimane bir üslup ve feylesofane hüccetlerle İslami kavramları açıklamaktan bir an bile geri durmamıştır. O’nun bu alandaki verimli gayret ve çalışmaları, kütüphaneleri dolduracak ölçüye ulaşmış ve müslümanların Allah’a ve dinine olan bağlılıklarını artırarak onları bu uğurda bütün varlıklarıyla cihada hazır hale getirmiştir. -Allah O’nun ömrünü uzun etsin.

Değerli okuyucunun elinde tutmakta olduğu bu kitap, Üstad Mevdudi’nin çeşitli zamanlarda, biraz önce işaret ettiğimiz maksatlarla yazdığı makale ve reddiyelerini ihtiva etmektedir. Bu makale ve cevaplar, zamanında ve gününde aylık Tercümanu’l-Kur’an dergisinde yayınlanmıştı. Bunları biz, büyük bir yekün tutan ve O’nun Tefhimat ve Resail ve Mesail adlı kitaplarında mevcut bulunan makale ve cevaplarından seçtik; “el-İslam fi Muvaceheti’t-tehaddiyati’l-Muasıra” adını verdiğimiz bu kitapta topladık. Nitekim okuyucu farkedecektir ki, bu makale ve yazılardan herbiri, müstakil ve başlıbaşına bir konuyu işlemektedir. Özellikle birinci bap’ta yer alan yazılar... Bu makale ve cevaplar, çeşitli meseleleri ele almakta, geniş bir açıklama ve enine boyuna bir tahlil suretiyle işlemektedir. Görüleceği gibi bütün bu makaleler, çağdaş aklın, İslamın ve hayat görüşü ve O’nun insanlığın problemleriyle ilgili olarak ortaya koyduğu sistem ve düsturlar etrafında doğurduğu sorular ve bu sorulara hakkı batıldan, sağlamı çürükten ayırt edecek biçimde verilen cevaplardan meydana gelmektedir.

Bu kitabın ardından, Tefhimat ve Resail ve Mesail’de mevcut olup, yine aynı alanlarda Üstad Mevdudi’nin usta kaleminden çıkmış bulunan araştırma ve incelemeleri, silsileler halinde sunacağız. Başarı ancak Allah’tandır.

Davamızın sonu, Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.

 

7-1-1391 H. 5-3-1971 M.

 

Halil Ahmed el-Hamidi

 

(Daru’l-Urube Li’dda’veti’l-İslamamiyye) Müdürü

Lahor-PAKİSTAN

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

İslam İlim ve Akıl Dinidir

 

Bugüne kadar, insanoğlunun, araştırma ve incelemelerine dayanarak ortaya koyduğu din, mezhep ve hayat görüşlerini iki noktada toplayabiliriz: Bunlardan birinci kısım, insan cemiyetlerinin genel havasıyla hiçbir alakası bulunmayan hayali tasavvur ve düşüncelerin mahsülü olan dinlerdir. Bu dinler sadece, garip ve esrarengiz şeylere düşkün yaratılıştaki insanları tatmin eder. İkinci kısma giren dinler ise, nefsin azgın istek ve arzularından doğmuş bulunan görüş ve mezheplerdir ki, bunlar da, ancak insan his ve duygularını okşar ve tatmin eder. Bütün bu din, mezhep ve görüşleri insanoğlu bulup ortaya koyarken şüphesiz ki, kendine göre yeteri kadar akıl, düşünce ve ilim kullanmışır. Fakat biz bunu söylerken, bir hakikat olarak aynı zamanda şunu ifade edelim ki, akıl katiyen bu din ve görüşlerin hiç birine götürmez!Bu dinler, akla hitap etmezler ve akli sonuçların elde edilmesine insanı ulaştıramazlar. Dolayısıyla, sanki akıl, fikir ve ilim bu dinlerce, basit arzuların ve alçak isteklerin elde edilmesi yolunda kullanılan sırf birer araç ve vasıta olarak kalmaktadır! Birinci kısma giren dinler, maddi alemle ilgilenmez ve tamamen iç (batıni) dünyaya yönelirler. Bunlar, ilim ve akıl kuvvetlerinde, sırf nefsin batıni kuvvetlerini bağımsızlığa kavuşturmak ve onu mükaşefe ruhani lezzet ve harikulade halleri bakımından geliştirme için istifade ederler. İkinci kısma girenler ise bunun tam tersine, batıni (iç) aleme bakmaz ve bütün güç ve azimleriyle sadece madde alemine yönelirler. Bunlar da, ilim ve akıl verilerinden, sadece maddi imkan ve araçlardan azami ölçüde yararlanmak ve insan cesedi ve hisleri için olabildiği kadarıyla refah, lezzet ve doygunluğa ulaştıran yolları açmak için istifade ederler. Kısacası, ilim ve akıl, bütün bu din ve görüşlere hizmet etmektedir; lakin gerçekte bu dinler ancak cehalet ve beyinsizliğe dayanırlar.

Bu din ve yolların karşısında, Allah-u Teala’nın, kullarına, enbiya ve rasulleri vasıtasıyla gönderdiği bir din daha vardır. İşte, ilim temelleri üzerinde yükselen, öz yapısıyla akla hitap eden yegane din budur. İnsanı cehaletin karanlıklardan ilmin nuruna çıkarmayı gaye edinen din budur. Çünkü bu din, insanın kainat içerisindeki gerçek yerini bilir, onun diğer varlıklarla olan ilgisinin hakiki yönünü tayin eder ve insanın, hayatındaki hakiki gayeye ulaşması için iç ve dış bütün kuvvetleri, maddi ve ruhi vasıtaları, basiret ve ilim üzere olan bir yolda seferber eder ve kullanır. Ki, insanın ulaşmasını istediği bu hakiki hedef, dünyada, Allah’ın kendisini halife olarak yarattığı vakit yüklediği hizmeti yerine getirmesi ve bu hizmetini yerli yerince ifa etmesine karşılık da, kesin bir sonuç olarak ahirette Allah’ın rızasına kavuşmasıdır.

Bu din, insanda mevcut hiçbir kuvveti yoketmez. Bilakis bu kuvvetleri yerli yerine sarfetmesi için ona yol gösterir. Ondaki şehvet ve arzulardan hiçbirini yoketmeyi düşünmez. Bilakis bu arzu ve şehvetlere meşru ve makul bir sınır çizer. Yücelere uzanan düşünce ve tasavvurlarının gerçekleşmesine engel olmaz. Bilakis bu düşüncelerin uzantı ve yönünü en güzel ve doğru bir şekilde belirler. Ondaki ilmi kuvvetleri, maddi vesileleri elde etmek ve bunlardan yararlanmaktan alıkoymaz. Bilakis, bu elde etme ve yararlanmayı doğru ve temiz hedeflere doğru yönlendirir. Böylece bu din, her insanı, o insanın yaratıldığı fıtrat üzere bırakır; bu fıtrat ister maddeye isterse manaya eğilimli olsun. Bu din, kişiyi, ifrat ve tefritten koruyacak ölçülü ve mutedil yolu tutmasına, bir insan olarak dünyadaki vazifelerini bilip en güzel şekilde bunları yerine getirmesine, Allah’a, diğer insanlara ve kendine karşı vazifelerini ifa etmesine, ruhi mükaşefe ve batıni zevkleri, çalışma ve düşünceleri için tek mihver sayacak şekilde ruhi duygular içinde boğulup kalmamasına veya tüm gayret ve azmini maddi zevkler, nefsani arzular ve madde alanındaki refaha bağlayacak biçimde maddeye saplanıp kalmamasına yardım edecek olan ilmi ve akli melekelerle donatır.

Herşeyden önce ve sonra bu din ilme ve akla dayanır. Bu sebepten, bu dini tam manasıyla yaşamak ancak ilim ve akılla mümkündür. Bu dinin ruhunu bilmiyen, hikmet ve inceliklerini kavramayan, prensiplerini idrak edemiyen ve onun irşadları üzerinde derin düşüncelere dalmayan birinin, bu dinin çizdiği ve insanlığı çağırdığı yolda istikametli bir şekilde yürümesine imkan yoktur. Ve böyle bir kimsenin, ta kalbinin derinliklerine nüfuz etmedikçe diliyle ikrardan öteye geçmeyen imanının hiçbir kıymeti yoktur. Basiret ve marifetle şuurlanmaksızın, onun ahkamıyla amel etmesinin hiçbir değeri yoktur. İnsanın, bu dinin kanunlarına, zihnine ve bütün benliğine ruhu hakim olmaksızın ittiba etmesine itibar edilmez. Bu dinin doğruluğuna, bilinçle değil de kör taklitle iman ettiği ve şuurunda olmadan ona tabi olduğu sürece onun bu imanı ve yaşayışı, rüzgar önündeki bir tüy gibidir ki, rüzgar onu istediği yöne sürükler ve uçurur. Böylesine cahil birinin imanı ve körü körüne ittiba edenin ameli, son derece çürük ve temelsizdir. Çünkü böyle bir insanı, her an kendisini doğru yoldan çıkarmak isteyen biri saptırabilir, görüşünü çok cazip ve çarpıcı her yol kendisine çekebilir ve her türlü süslü doktrinler onun inanç temellerini ve iman binasını yıkabilir. Eğer bu insan muhafazakar biriyse, atalarından kalan sapıklıklara ısrar ve inatla bağlı kalır; yok eğer yeniliğe düşkün biri ise, arzularını tanrılaştırır ve nefsinin şeytanınca gözüne güzel gösterilen her yolda şaşkınlık içinde gezinir durur. Şayet zayıf karakterli ve yumuşak mayalı biriyse, her gürültüye ve karga sesine kulak verir, hayat yolunda hangi şekilde olursa olsun yok kateden herkesin peşinden gider. Eğer kendi gayret ve çalışmalarıyla kendi yolunu açabilecek güçte becerikli biriyse, hayat yolunda ilim ve aklını kullanacağı yerde, dinin hakikatını anlamaktan mahrum olduğu veAllah’ın kanununun usulünü bilmediği için, her türlü yol ayırımı ve zikzaklarda zan ve tahminlerine dayanacak, ölçüsüz ve terazisiz hareket edecek, tabii ki neticede sırat-ı mustakim’den sapacaktır.

Sözün kısası, bir kimsenin bu dine ittiba etmesi bu ittibaında kararlı ve sapasağlam kalabilmesi, ancak bu kimsenin sahip bulunduğu ilim, basiret, düşünce ve araştırma ölçüsünce mümkündür. Zira o, bu hususlarda ne kadar güçlü ve olgunsa, Allah katında elde ettiği derece ve olgunluk da o ölçüde büyüktür.

Bu dinin tarihine bakılacak olursa, buraya kadarki söylediklerimizin doğruluğu görülür. Şöyle ki, Allah-u Teala, kitap ve şeriat le birlikte, adına hikmet dediği bir değer de bahşetmiştir. İşbu hikmeti, kullarına kitabı anlamalarını ve onların bu kitaba ve şeriata şuurlu ve basiretli bir şekilde uymalarını sağlamak için vermiştir.

Bununla ilgili olarak Allah-u Teala buyurur ki:

“İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik.”

(Nisa: 4/54)

“O’na (İsa’ya) kitabı, hikmeti, Tevratı ve İncili öğretecek.” (A’li İmran: 3/48)

“O’na (Davud’a) hikmet ve kesin hüküm verme salahiyeti vermiştik.” (Sad: 38/20)

“İsa hüccetlerle geline demiştik ki:Size hikmet’le ve ihtilafa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak üzere geldim.” (Zuhruf: 43/63)

Acaba bu hikmet denilen şey nedir?Muhakkak ki o, ilim ve basiret nuru, kitabullah üzerinde derinlenmesine kafa yorma ve düşünme melekesi, dinde ince bir anlayışa erme ve dinin usul ve inceliklerini kavramadır. Ne zaman Allah’tan bir peygamber geldi ise, bu peygamber kendine uyanlara kitapla birlikte işte bu hikmeti de öğretmiştir. Onlar, sırat-ı mustakim üzere onunla yürüye gelmişlerdir. Lakin sonradan cehalet ve kör taklit çağı başlamış ve onlar hikmeti yitirip sadece kitapla başbaşa kalmışlardır. Böylece onlar, bir müddet, seleflerinin (kendilerinden öncekilerinden) kendilerine bıraktıkları yolda, yalnızca kitap beraberlerinde olduğu halde yürümüşlerdir. Giderek onlarda dalalete düşme istidadı belirmiştir. Çünkü, sayesinde kitabı anladıkları ve hakkı batıldan, hidayeti sapıklıktan ayırdedebildikleri parlak cevheri (hikmet) kaybetmişlerdir. Bu yüzden ayakları yavaş yavaş sırat-ı mustakim’den kaymağa, içlerinden bir kısmı kendi kafalarına, bir kısmı zan ve hayallerine uymağa, bazıları sapık milletleri taklid etmeğe, bazıları da kötü önderlerin yolunda gitmeğe başladılar. Neticede, hikmetten sonra kitap da kayboldu ve peygamberlerin getirmiş oldukları din’in çehresi bozulup, hak din birtakım efsane, evham ve hurafeler halini aldı.

Bu hak dinin çehresinin böylesine ardı ardına bozulması, semavi kitapların kah kaybolması, kah tahrif edilmesi ve ümmetlerin hidayetten sonra dalalete düşmeleri gösteriyor ki, Allah’ın dininde asıl olan, kitabın lafızlarının okunması ve sadece zahiri şiar ve şekli ibadetlerin yerine getirilmesi değil, bu kitabın doğru bir şekilde anlaşılması ve esaslı bir biçimde kavranmasıdır. İnsanlar arasında hikmet yaşadıkça, onlar Allah’ın ayetleri üzerinde dururlar. Peygamberlerin çizdikleri sırat-ı mustakim’de basiret üzere yürürler ve onları dünyada hiç kimse o yoldan saptırmağa güç yetiremez. Lakin, hikmeti bir yitirecek olurlarsa, onlarda hemen hastalığa tutulma istidadı başgösterir. Hastalıklar önce içlerinde zuhur eder. Dışarıdan da bu hastalıkların mikroplarının hücumuna uğrarlar. Neticede, Allah’ın kitabını yitirdikten ve O’nun kanununu ihmal ettikten sonra, bu hastalıklar onları binbir türlü sapık yollara sürükler...

Fetret devresinden sonra, Muhammed (s.a.v.), hiçbir batılın sızamıyacağı, tahrif ve tebdilin ilişemiyeceği bir kitap’la insanlığa peygamber olarak gönderildi. Bu kitap bugüne dek değişirilip bozulamadı. Zira onu, insanların tüm çabalarına rağmen gönderildiği şekliyle muhafaza etmeyi Allah kendi üzerine almıştır. Lakin, bu kitaptan yararlanmak, sırat-ı müstakim üzere kalabilme, insan ve amelde sapıklıklardan korunabilmek, ancak ve ancak bu dinin ta ilk gününde üzerine kurulduğu ana değerler olan ilim ve akıl sayesinde mümkündür. Allah’ın Kitabının ve O’nun Rasulünün Sünnetinin, her zaman ve her ahvalde en hayırlı kılavuz ve hidayet rehberi olduklarında şüphe yoktur. Lakin kimler için?Kendilerinde ilim ve akıl olan, Allah ve Rasulünün hidayetini anlıyan ve hayatın tüm alanlarında bu hidayetin kılavuzluğunda yürüyen insanlar için!Fakat tefekkuh (derin ve ince kavrayış) nimetini yitirmiş ve ataları müslüman olduğu için müslüman olan taklitçilere gelince, onlar hiçbir zaman dinde istikamet üzere değildirler. Her an dalalete düşme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. İçlerinden dalalet yanardağının patlamasından ve dışarıdan yine aynı dalaletin hücumuna uğramaktan hiçbir zaman emin olamazlar. Cehalet ve basiretsizlikleri yüzünden sırat-ı müstakimden sapmaları veya çevrelerinde yaygın bir dalalete bir kör gibi her an düşmeleri mümkündür. Çünkü, din yolunda dosdoğru yürümelerini onlara garanti edecek ana değerlerden (ilim-akıl) onlar mahrumdurlar. Kur’an-ı Kerim, insanın Allah yolundan sapmasının gerçek sebebinin, Allah’ın ayetlerinden gaflet etmek olduğunu söyler. İşte bakınız Kur’an, insanı durmadan ve değişik usluplarla bu tehlikeye karşı nasıl uyarıyor:

“Allah katında, dünyadaki canlıların en zararlısı, gerçeği anlamayan sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfal: 8/22)

“Onların kalbleri vardır ama anlamazlar. Gözleri vardır ama görmezler. Kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvan gibi, hatta daha da sapıktırlar.”

(A’raf: 7/179)

“Anlamaz bir güruh olmaları yüzünden Allah onların kalblerini imandan döndürmüştür.”(Tevbe: 9/127)

“Ey inananlar!Onlar, Allah’dan daha çok sizden korkarlar. Çünkü onlar anlamaz bir güruhtur.”

(Muhammed: 47/24)

“Bunlar Kur’an üzerinde düşünmezler mi? Yoksa kableri kilitli midir?” (Haşr: 59/13)

“Söyleneni hiç düşünmezler mi?”(Mü’minun: 23/68)

Bu gafletin ve Allah Tebareke Ve teala’nın ayetleri üzerinde düşünmemenin sonunda iki değişik durum ortaya çıkmıştır. Her ikisi de, dalaletin en çirkin ve kötü birer tezahürüdür.

Bu iki şekilden birisi, insanın din ve iman hayatında anlamadan dinlemeden, basiretsizce bir başkasına itimad etmesi ve kendisini ister hidayete, isterse dalalete götürsün yularını başkasının eline teslim etmesidir. İşte böyleleri hakkında Allah Celle ve Ala şöyle buyurur:

“Onlara, gelin Allah’ın indirdiği kitaba ve Peygambere uyun (dendiğinde), Atalarımızın yolu bize yeter.” (derler) (Maide: 5/104)

“Yüzleri ateşte çevrildiği gün, keşki Allah’a itaat etseydik, keşki Peygamberi dinleseydik derler. Rabbimiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik; fakat onlar bizi yoldan saptırdılar.”(Ahzab: 33/66-67)

Dalaletin ikinci şekli ise, insanın Allah’ın indirdiği hidayeti bırakıp kendi görüş ve hevasına kapılmasıdır. Bu durumda, doğru yola gidebilmenin zaruri şartı olan ilme’l-yakin insanla beraber değildir. Aksine insan, tahmin zanlar içindedir.

Bu durumda insan için en büyük tehlike, nefsani arzularının aklına galebe çalması ve onu doğru yoldan ifrat ve tefrit yollarına kaydırmasıdır. Bu vaziyette insanın durumu, gerçek ilim ve akl-ı selim şimşeğinin bir tasdüf eseri olarak çaktığı bir sırada karanlıklar içinde ancak bir-iki adım atabilen veyahut da, zifiri karanlığa aldırmayıp ilerleyen ve neticede ya bir derin uçuruma veya dikenlerle dolu bir tuzağa düşen kimsenin durumu gibidir. Şu ayetler, bu hususu beyan etmektedir:

“Onların çoğu zanna uyarlar. Gerçekte ise zan, hakikat karşısında bir şey ifade etmez.”(Yunus: 10/36)

“Hevesini tanrılaştıranı gördün mü? Çoklarının söz dinlediklerini veya aklettiklerini mi sanırsın? Onlar şüphesiz davarlar gibidir; belki daha da sapık yolludurlar.” (Furkan: 25/43-44)

“Allah’tan bir yol gösterici olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır?” (Kasas: 28/50)

“Bizi anlamaktan gaflete düşürdüğümüz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma!”(Kehf: 18/28)

“Bilgisizlerin heveslerine uyma!” (Casiye: 45/18)

İşte Allah’ın ayetleri gafil olmanın ve onlar üzerinde düşünmeme ve derin anlayışa sahip olmamanın acı sonuçları...

Kitabı okuyan fakat ayetlerini anlamayan ve onun talimatı üzerinde düşünmek için içlerinde bir his uyanmayan ve ahkamının içyüzünü kavramak için hiçbir gayret sarfetmeyen kimseler (Mesela Peygambere imanı olan fakat O’nun sünneti ve gösterdiği yol hakında şuurlu hiçbir bilgisi olmayan, İslamın hak oluşuna inancı olan fakat O’nun esas ve özünden habersiz bulunan kimseler gibi) evet onlar, hayatta dalaletin bu iki nevinden birine her an düşebilirler. Bundan dolayıdır ki, Allah ve Rasulü, müslümanların dinde derin bir kavrayışa sahip olmalarını (Tefekkuh), din yolunu ve ahkamını iyi anlamalarını kesinlikle emretmişlerdir. Mesela Allah-u Teala şöyle buyurur:

“İnananlar toptan savaşa çıkmamalıdır. Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları gerekmez mi?Ki böylece belki yanlış hareketlerden çekinirler.”

(Tevbe: 9/122)

“Ayetleri üzerinde iyi düşünsünler ve aklı olanlar da öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mubarek kitaptır bu!” (Sad: 38/29)

“Anlayan kimseler için ayetleri uzun uzadıya açıkladık.” (En’am: 6/98)

“Andolsun ki Allah, inananlara, ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve hikmet’i öğreten kendilerinden bir peygamber göndermekle iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar önceleri apaçık sapıklıkta idiler.”

(A’li İmran: 3/23)

“Kime hikmet verilmişse büyük bir hayra nail olmuştur.” (Bakara: 2/269)

Bu konuda Peygamber (s.a.v.)in de pekçok hadis-i şerifleri vardır: Mesela:

“Dikkat edin! Anlamadan yapılan ibadete hayır yoktur. İncelikleri kavranmıyan ilimde ve düşünmeden, anlamadan Kur’an okumada da hayır yoktur.”

“Allah kim için hayır dilemişse onu dinde anlayışlı (fakih) kılar.”

“İnsanların en faziletlileri, dini anlayarak amel edenlerdir.”

Gerçekte, bugün müslümanların başına gelen en büyük musibet, onların dinde tefekkuh’u (derin ve ince anlayış), Kur’an ve Sünnet üzerinde tedebbür’ü (enine boyuna ve derinlemesine düşünmek) yitirmiş olmalarıdır. Onların imanlarını ta temelinden şiddetle sarsan, ibadet hayatlarını ruhsuzlaştıran, birliklerini bozan, çalışmalarını boşa, kendilerini anarşiye sürükleyen şey işte budur. Onların içinde İslama aşık olanların sayısı şüphesiz ki çoktur. Fakat İslamı anlayabilmiş olanların sayıları son derece az ve önemsizdir. Kur’an-ı Kerim ve Muhammed (s.a.v.) uğruna canlarını ve kanlarını feda edecek olan az değildir. Lakin Kur’an’ın ve Muhammed’in (s.a.v.) getirdiği şeriatı bilen ve anlayanlar, parmaklarla sayılacak kadar azdır. Bu cehalet ve kargaşanın sonucu olarak, kendilerine müslüman diyen ve İslam davası güden pekçokları çeşitli hurafe, vehim ve şirke kendilerini kaptırmışlardır. Hatta, dahası var, onlar mensup olduklarını iddia ettikleri İslamla katiyen uyuşmayan birtakım nizam ve sistemleri öylesine şuursuzca savunuyorlar ki, bu sistemler açıktan açığa dinsizlik, materyalizm ve Allahsızlığa davet etmekte ve islamla bu düzenler arasında yerle gök kadar fark bulunmaktadır. Gözleri yaşartan, gönülleri yaralayan, bundan daha acı bir husus da şu ki, böylesi kimseler, ahlak ve yaşayışca çökmüşler, putperestlerin ve batı uygarlığının en çirkin örf ve adetlerini çekinmeden benimsemişlerdir. Bunlardan bir taife -Allah’ın rahmeti sayesinde kurtulan hariç-, iman ettiklerini iddia ettikleri ilahi kanundan fersah fersah uzaklaşıp saptıklarından neredeyse hiç haberdar değildirler. Nereden gelirse gelsin ve kaynağı neresi olursa olsun, her türlü bozuk düşünceler ve yanlış, telakkiler onlar arasında gelişip büyüyor. Onların zannınca güya bütün bu bozuk fikirler İslamın kapsamı içindedir. Gözbağcılığı beceren her sapık ve yolsuz insan, onları aldatabiliyor. Onlar öyle zannediyorlar ki, böylesi birine uymak, Muhammed (s.a.v.) e tabi olmaya mani değildir. Ve onlar, İslamla O’na yüzde yüz zıt görüş ve düşünceleri, hiçbir zihni ve hayati tereddüt geçirmeden bağdaştırabiliyorlar!Zira, İslamla İslamdan olmıyanı birbirinden ayırdetmek, ilim ve anlayış ister; bu ikisi ise onlardan yoktur. Hakka yemin olsun ki, eğer bir kimse batı ve doğu nedir biliyorsa, tutup da, doğuya döndüğü bir sırada yönünün batıya doğru olduğunu söylemek gibi bir ahmaklığa düşmez! Böylesi bir hataya, cahilden başkasının düşmesi mümkün değildir. Cehalet ise, bakıyoruz ki -çok azı müstesna- bütün müslümanları, okumamış halk kitleleri olsun, başı sarıklı ulema veya tesbihat ve ezkar sahibi sofiler olsun, çağdaş okul ve üniversitelerde okumuş kültürlü tabaka olsun, herkesi sarmıştır. Bunların düşünce ve hayat görüşleri değişik değişiktir; lakin birleştikleri bir nokta vardır. O nokta, hepsinin de İslamın gerçeğinden ve ruhundan haberdar olmamalarıdır. Rasul-iEmin (s.a.v.), şöyle buyurmakla ne büyük bir gerçeği aydınlatmışlardır:

“Ümmetim içinde iki sınıf vardır ki, eğer bunlar düzelirse ümmetim de düzelir; bunlar bozulacak olursa ümmetim de bozulur.”

Ümera (devlet adamları) ve Ülema (bilginler) İslam tarihinin her bölümü, O’nun (s.a.v.) bu sözünü tasdik etmektedir. Bu sözün doğruluğunu herkesten çok bugün bizler görmekteyiz!Devlet adamları ve alimlerimiz, takva üzere olsalardı, dini anlayış ve bilgileri doğru olsaydı, müslümanlar bu duruma düşerler miydi?Yine de bugün şayet İslam ümmetinin şansı yaver gidecek ve uyanık liderlere sahip olacak olursa, bütün şu kötü vaziyetlere rağmen bu ümmetin istikbalinden ümit kesmeye hiçbir sebep yoktur.”

 

Darvin’in Tekamül Nazariyesi -Evrim Teorisi-

Tercumünu’l-Kur’an okuyucularından birisi, gönderdiği mektubunda şunları yazıyordu:

“Darvin’in tekamül nazariyesi, bugün ilim çevrelerince artık kabul edilmiştir. Halbulki biz Kur’an-ı Kerim’in bu nazariyeye birçok ayetleriyle karşı çıktığını görüyoruz. Şöyle ki, Kur’an’ın beyanına göre insan, ilk yaratıldığı gün insandı ve insan nesli yeryüzüne bu ilk insandan çoğalarak yayıldı. Fakat, fakültede okuduğumuz tabiat ilimlerine göre, insan hayvani bir asıldan, zamanla ve gelişerek bugünkü haline ulaşmıştır. Binaenaleyh, bu gelişme ve evrim zinciri içerisinde, hayvani merhalenin son bulduğu ve insani merhalenin başladığı noktayı, Kur’an’ın:

“Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman secde edin ona!” (Hicr: 15/29, Sad: 38/72)

Diye işaret ettiği noktayı belirlemek mümkün değildir.

Bu, Kur’an’ın beyanlarıyla Darvin’in tekamül nazariyesi arasındaki tezadı gösteren sadece bir misaldir. Yoksa, Kur’an’da insanın yaratılışına dair, evrim teorisine muhalif pekçok tafsilat mevcuttur. Şimdi bunlar gözönünde tutulacak olursa, tabii ilimler okuyan bir talebenin imanını koruması güçtür. Acaba bu kritik müşkilimizi cevaplandırır mısınız?”

Değerli okuyucunun sorduğu bu soruya cevap vermek için, Darvin’in teorisi için getirdiği delil ve şahitleri enine boyuna ele almaya lüzum yoktur. Burada ortaya konması gereken husus, acaba Darvin’in ileri sürdüğü bu teori, sabitliği kesinleşmiş bir teori midir; yoksa dünyadaki birçok nazariyeler gibi, iddia olmaktan öteye geçememiş sırf bir görüş müdür? Bu teori, katiyet kazanmamış ve sırf bir görüş olmaktan ileri geçememiş bir nazariye ise, buna önem vermeye değer mi ve bir mü’min bu teoriye karşılaştığı zaman “Bu teoriye mi inanayım, yoksa Kur’an’a iman etmeğe devam mı edeyim?” diye düşünür mü?

Fakülte talebesi, su soruya vereceğimiz cevabın hemen başında şunu bilmelidir:Darvin nazariyesi nasıl ki 19. yüzyılın ortalarında aslı çıkmamış bir nazariye idiyse, 20. yüzyılın yarısını geçtiğmiz şu günlerde de hala salt bir teori olarak durmaktadır. Henüz bir vakıa haline gelememiştir. Nazariye ile vakıa arasıdaki fark ise herkesçe malumdur. Ve hiç kimse, imanına, şüphe götürmeyecek şekilde vakıa ve realite olduğu isbat edilmiş bulunan bir nazariye ters düşmedikçe, bu imanını yeniden gözden geçirme ihtiyacını duymaz! Yoksa, birtakım kıyasların ve salt teorilerin (mücerred nazariye) karşısında tutunamıyacak ve hemen sarsılıverecek bir inanca iman demezler! Bu, olsa olsa bir hüsnü zan’dır ki birtakım vehim, hurafe ve efsanelerin etkisi sonucu bunun yerini birgün su-i zan alabilir!

Bunu böylece bildikten sonra, şimdi gelin Darvin ’nin ilmi akli ve mantıki değerini ele alalım:

Biyoloji ilminin en güç problemi, şüphesiz ki tabiatçılar tarafından çözüme kavuşturulamamıştır. Bu problem, hayatın başlangıcı nedir sorusudur. Kur’an-ı Kerim bu soruya şu cevabı verir:

“Hayatın başlangıç ve esası (mebdei), Rab Sübhanehu Ve tealanın emri ve işidir. Cansız maddede hayatı yaratan ve ona yoktan can veren Allah’tır.”

Fakat, batıda bugünkü tecrubi (deneysel) ilimleri kendi elleriyle kuran, geliştirip inkişaf ettiren tabiat bilginleri, hala tabiat üstü bir varlığıve bu varlığın kudret ve tasarrufunu kabule yanaşmıyorlar ve temenni ediyorlar ki, bizzat bu kainatın kendi özünde onu yöneten bir maddi kuvvet ve enerjiye rastlasınlar!İşte bu temel hata, karşılarına çeşitli zor meseleler çıkardı ve bu müşkilleri güya çözmek için birtakım zan, tahmin ve karanlığa taş atma kabilinden kıyaslara sığınmaktan başka çıkar bir yol bulamadılar. Kıyas ve karanlığa taş atma usulleriye hayatın mebdei (başlangıç)düğümünü çözmek ve bu mantık dışı yollarla, canlılardıki türlerin ve muhtelif türler arasındaki farklılık ve üstülüklerin sebeplerini bulmak ve çözmek istediler. İşte Darvin, bu problemleri bu üslupla çözmek isteyenlerden birisidir. Fakat O buna rağmen gerçeği bulduğunu hiçbir zaman söylememiştir. Nitekim, O’nun nazariyesine kail olan tabii bilimciler de kıyas ve düşüncelerine hakikat ve realite gözüyle bakmamışlardır. Fakat ne gariptir ki, Darvin’in nazariyesi hakkında ta uzaklardan bir şeyler duyan ve Darvinizm rüzgarından azıcık bir esinti hissedenler, ağızlarını bir açtılar mı, tekrar tekrar bu nazariyeyi bir hakikatmış gibi anlatır dururlar!

Şayet Darvin, araştırmasına, Kur’an’ın bu meseleyi ele alıp izah ettiği noktadan girişseydi, eşsiz bir nizam ve tertip içerisinde, tek hücreli canlıdan en mükemmel canlı olan insan’a kadar, şu kainatta her şeyde görünüp duran çeşitli canlı türlerindeki farklılık ve üstünlüğün, hikmet ve idarede eşi olmayan bir varlığın planlaması neticesinde meydana geldiğini, hikmet ve idaresi eşsiz olan bu varlığın çizdiği planında -muhtelif canlı türlerinin herbiri için münasip çevre ve uygun şartları hazırladıktan sonra- bunları varlık alanlarına tedrici bir suretle ve kendilerine has özellikleriyle çıkarmağa devam ettiği, keza bunun yanında, devam ve bekasına ihtiyaç kalmayan türleri planında imha ve yokettiği sonucuna varacaktı. Nevar ki, bu adamlar -biraz önce söylediğimiz gibi- her ne şekilde olursa olsun, bu ilahi planı yaratanın varlığını itiraftan kaçıyorlar ve bu varlığın kendi eseri olan şu kainat fabrikasında kendi sanatının izlerini görmek istemiyorlar. Neticede biz onların, müşahade ettikleri şeyleri, bu alem kendi kendine yürüyor ve kendi kendine gelişip değişiyor şeklinde, kendilerine has usulleriye izaha kalkıştıklarını görüyoruz. Darvin de, canlı türlerindeki farklılık ve üstünlüğü, bugün kendi adıyla bilinen teorisiyle işte böyle tefsir etmiştir. Bundan ötürüdür ki, o vakte kadar dinsizliğini bu tür vasıtaları olmadan sürdüregelmiş olan Avrupa, koltuk değneği mesabesindeki böylesi teorileri büyük bir memnuniyetle kabul etmiş ve tabiat ilimlerinin her ünitesine, hatta hatta, felsefesine, ahlak ve teknolojisine bu deynekleri takıştırmıştır. Bununla birlikte bu tip izah ve tefsirler, ilim ve akıl açısından ciddi sarsıntılar geçirmiş ve aklı başında hiç kimse, bu tip izahların geçerli ve muteber olduğunu hiçbir zaman söylememiştir.

Şimdi sizlere, Darvin’in nazariyesindeki gizli temel sakatlığı, mümkün olduğu kadar kapalı sanat üslubundan ve derin ilmi araştırma tekniğinden uzak kalarak, bir misalle anlatmağa çalışacağım:

Merih gezegeninden, yanında öğrencileriyle birlikte dünyaya gelmiş olan bir tecrübi ilimler profesörü farzedin. Bu zat, yeryüzünde birtakım ilmi incelemeler yapmak amacındadır. Yine farzedin ki, bu profesör ve beraberindeki öğrencilerin gözlerinde, yeryüzündeki insanları görmelerine engel olan perdeler vardır. Onları, insanların yaptıkları eserleri, tüm medeni ve teknik araçları görüyorlar; fakat bunları yapan insanları göremiyorlar. Bu araştırmacı bakıyor ki, yeryüzünde insanların yapmış bulundukları imalat ve araçlarda şekil ve tür bakımından önemli farklar mevcut. Yine bu araştırıcı, vardığı ilmi sonuçlarla anlıyor ki, yeryüzünde bundan önce geçerli olmayan fakat şimdi şimdi kullanılmaya başlayan bazı eşyalar vardır.Yine orada, geçmişte kullanılmış olan ve hala kullanılmakta olan bazı araçlar daha vardır. Keza, eskiden kullanılmış bulunan, fakat bugün artık atılmış olan bazı şeyler de bulunmaktadır. Bu araştırmacı, yeryüzündeki bu eşya ve araçlarda gördüğü manzarayı zihninde bir tertibe sokar ve çeşitli türlerdeki bu eşyayı kısımlara ayırır. Onları tür ve sınıflarına göre derecelendirir. Sonra inceleme alanında bir adım daha atarak, birbirinden farklı ve üstün olan bütün bu eşyanın varlık alanına nasıl çıktığını ve bu eşyayı birbirinden farklı ve üstün kılan, sonra bir kısmının yürürlükte ve tedavülde kalmasını, diğer bazılarının ise yok olup gitmesini doğuran sebeplerive kanunları tanımak ister:

Bu araştırmacının, akla gelen bu düşünce ve sorulara şu cevabı vermesi mümkündür: İlk akla gelen ve kuvvetle muhtemel olan şudur ki, bütün bu eşyaları, kullanılacakları muhtelif yerlere ve işe yarayacakları çeşitli olanlara (yani maslahat ve yarara) göre yapan ve imal eden biri vardır. Kendilerine ihtiyaç duyulan eşyaları bu zat yapmaya devam ediyor ve bugün artık lüzumu kalmamış şeylerin yapımını ise durdurmuş bulunuyor. Merihli profesörün bu suallere bu şekilde bu şekilde cevap vermesi mümkün iken -herhangi bir sebeple- O, böyle bir zatın varlığını kabul ve ikrar etmekten kaçınıyor ve kıyas açısını başka bir yana çeviriyor. Sonra tutup yeryüzünde karşılaştığı manzara ve olayları şu şekilde izah etmeye kalkışıyor:

Yeryüzünde bulunan eşya ve araçların hepsi ilkel bir çekirdekten çıkmış olsalar gerek!Bu çekirdek öyle bir tekamül (evrim) devresi geçirmeye başlamış ki, bu uzun evrim sonucu nihayet çeşitli çevre şartları vesair sebeplerle, muhtelif ve farklı türlerde eşyalar halinde varlık alanına çıkmıştır. Sonra bu türler, aralarında mücadeleye başlamışlardı. Öyle ki bu mücadelede, onlardan herbiri çevresine kendini uydurmak ve etrafında bulunan kuvvetlerden istifade etmek için diğerleriyle kıyasıya yarışmışlardır. Bu çatışma sahnesinde başarısızlığa uğrayan her tür, bu nesnelerin şekil ve hususiyetlerinde meydana gelen gelişme ve başkalaşım sonucu meydana gelmiştir. Ve bu yaşama kavgası esnasında eşya, belli bir türden bir başka türe yavaş yavaş başkalaşarak ve değişerek geçmiştir.

Ve bu araştırmacı kıyasına dayanarak şöyle bir de misal verir:

Öküz tarafından çekilen kağnı, zamanla gücünü ve çabasını tüketti. Ardından, işe yarar ve güçlü bazı parça ve unsurlarında birtakım değişmeler olmağa başladı. Nihayet gelişe gelişe bu parçalardan at arabaları meydana geldi. Ardından, bu mücadele alanında kuvvetlerini tamamen tüketen bu araba türlerinin faal ve işe yarar bazı parçalarında, birtakım değişmeler oldu ve arabalar otomobillere dönüştü. Otomobiller, ulu ağaçları, yüksek binaları ve bulutları boynuzlayan sarp kayaları görünce iştaha gelip bunların tepesinde uçmak istedilar. Ve başladılar atılıp sıçramağa... Bu deneme çalışmaları sonunda kendilerinde kanatlar bitti ve nihayet otomobiller uçak oluverdiler.

Bu büyük araştırıcı (!), meseleyi bu şekilde izah edince, Merih Fen Fakültesi öğrencilerinden yanında bulunan bazı talebeler ona şunu sordular:

Büyük Üstad! Eğer gelişme ve tekamül, dediğiniz gibi kademe kademe, kağnıdan at arabasına, at arabasından otomobile ve otomobilden de uçağa şeklinde olduysa, bu takdirde kağnıyla araba, arabayla otomobil ve otomobille uçak arasında, bu türler arasındaki mesafeyi doldurup kapatması gereken birtakım araçların daha bulunması icabedecektir. Mesela, araba ile otomobil arasında, ne arabaya ve ne de tam otomobile benzemiyen, bir tarafı araba merhalesinden çıkmışken diğer tarafı henüz otomobil olamamış bazı binitlerin bulunması gerekir. Yine, otomobille uçak arasında, kanatları tam çıkmamış muhtelif türlerde binitlerin olması icabeder. Bunlar şimdi nerede?

Araştırmacı profesör, öğrencilerinin bu sorusu üzerine biraz düşünür, sonra şöyle der:

“Evet çocuklar! Nere gittiğini ve ne olduğunu sorduğunuz bu ara (intikal) binitler yahut türler arasındaki o kaybolmuş halkalar, herhalde bir yerde bulunmalıdır. Önümüzde duran şu arabaya bakın! Sanıyorum o, evvela arabamsı otomobil sonra otomobilimsi araba şekline dönüştü ve böyle böyle nihayet sonunda mükemmel bir otomobil halini aldı. Sanıyorum yine şu otomobil de, çabaladı çabaladı, derken, önce otomobilimsi uçak, ardından uçağa benzer otomobil ve sonunda şu gördüğümüz mükemmellikteki uçak haline geldi. Size isimlerini verdiğim bu geçiş ve ara halkaları mesabesindeki araçlar, sanıyorum bir yerde (yeryüzünün bir bölgesinde) bugüne dek kalmıştır. Gidip bunları kazı yaparak toprak altında arayınız!”

Profesör böyle söyler ve susar... Beraberinde, daha önceden insan nesline karşı içlerinde taassup ve kin besleyen öğrencileri, büyük üstadlarının bu görüşüne ta yürekten iman ederler. Bununla kalmayıp, onun “Herhalde”, “Galiba”, “Sanıyorum ki” gibi sözleri yerine, bu nazariyeyi, konferans ve makalelerle insanlara anlatırlarken kesin ifadeler kullanmaktan çekinmezler. Biz onların ilmi ders ve etüdlerinde, sanki, müzelerinde kesinlikle mevcutmuş gibi bu hayali otomobilimsi uçak, uçağımsı otomobil ve buna benzer kelimeleri sık sık duyarız. Halbuki, gerçekte mevcut olan araçlar, sadece kağnı, at arabası, otomobil ve uçaktır.

İşte şu anlattığmız misal, Darvin nazariyesi ve ona kail olanların durumunu, olduğu gibi yansımaktadır. Bu nazariyeyi anlatan bir kitabı okuyacak olursanız görürüsünüz ki, evrim teorisin tamamı, “Herhalde” ve “Zannederim ki” ler üzerine kurulmuştur. Halbuki, ilimlerde vakıa ve realiteye itibar edilir; kıyas, tahmin ve karanlığa taş atmağa değil!Burada bizim bir sözümüz olacak; Madem ki ilimlerde ve ilimci zihniyette kıyasa ve tahmine itibar ediliyor; o halde bütün kıyaslara itibar edilmeli, şu veya bu kıyas, akla ve mantığa diğerinden daha yakın olursa... Siz, maddenin ve gözle görülen şeylerin tefsir ve izahında kıyas ve tahmini kabul ediyorsanız, bu esastan hareketle ben size:”Hayatın başlangıcı, varlıklar arasındaki farklılık üstünlük ve türlere ayrılma keyfiyeti, ancak ve ancak, ilmi ve hikmeti eşsiz bir varlığın emri ve planlamasıyla meydana gelmiş bir iştir.” dediğimde, niçin benim bu kıyasımı reddedesiniz? Hem benim bu kıyasım, akla, Darvin’in kıyasından daha yakın, anlaşılması daha kolay ve daha kabule şayandır. Zira bu kıyas, bütün meşhudatı, Darvin’in usulünden daha güzel bir üslupla ve ortada cevaplanmağa muhtaç bir soru bırakmaksızın tefsir ediyor. Diğer taraftan, benim bu kıyasımı destekleyen ve onun değerini arttıran bir husus daha vardır ki, o da, Darvin’in yanında, O’nun nazariyesini kesinlikle doğrulayan birisi yokken ve bütün diyebildikleri “Galiba böyledir” veya “Herhalde öyle olsa gerekir” gibi tahminlerden ileriye geçememişken, benim şu kıyasımı “Falanca meselenin hakikatı şöyledir ve biz bir şeye ancak gözlerimizle gördükten sonra hüküm veririz.” diye kesinlikle teyit eden ve doğrulayan pekçok sözüne güvenilir, ahlakça dürüst ve yaşayışı temiz insan mevcuttur.

Böyle olunca, tecrübi ilimleri okuyan fakülte telabelerine ne oluyor da bulgün, bu kadar insanı bırakıp Darvin’in tarafını tutuyorlar?Bunun, ortaçağlardan irsen gelen şu meşhur din düşmanlığından başka bir sebebi olabilir mi? Eğer böyleyse, onlar tutup da kendi şahsi eğilim ve duygularına niçin ilim ve kültür adını veriyorlar?

Biz bir an için Darvin’in teorisindeki ilmi ve akli sakatlık ve çürüklükleri görmezlikten gelerek bu batıl düşüncenin felsefe, ahlak ve sosyal bilimlere girdikten sonra meydana getirdiği insanlığı mahvedici fitnelere bir göz atacak olursak, herhalde birazcık anlayışı ve akl-ı selimi olan bir kimse bizimle birlikte, Darvin nazariyesinin çağdaş dünyada insanlığın candüşmanı olan batıl düşüncelerin en başında gelen bir teori olduğunu hiç çekinmeden söyleyecektir. Çünkü, gerçekten bu nazariye, insana, onun diğer hayvanlar gibi basit bir mahluk olduğunu inandırmak istemiştir. Bu teorinin tesiriyle, insanoğulları hayatta birbirlerine karşı vahşi hayvanlar gibi muamelelerde bulunacaklardı.

Ve yine bu teorinin etkisiyle insan, yaşayışına esas olarak, üstün değer ölçülerinden kanun, prensip ve usuller çıkaracağı yerde, hayat prensiplerini hayvanların vahşiyane yaşayışlarından çıkarmağa kalkışacaktı. İnsana, hayatı, mücadele ve çatışma meydanı olarak sunan, onun zihnine, çatışma ve boğuşmanın yaratılışın bir gereği olduğunu, öyle ki bu ezeli boğuşmada ancak kuvvet ve maharetini kullananın yaşamağa ve başarıya hak kazandığını, ancak böylelerinin salih, baki ve haklı olduğunu, zayıfın işe yaramadığını, onun yokolmağa mahkum oluşunun bir yaratılış kanunu gereği olduğunu yerleştirmek isteyen işte bu mel’un teoridir. Bu zalim nazariyenin bereketi (!) neticesidir ki, fertleri, grupları, milletleri, halkları ve devletleriyle bütün insanlık, şu dünyayı çatışma, boğuşma ve kıtal meydanına çevirmiştir. Onların zanlarına göre, kuvvetlinin zayıfı ezip yoketmesi ve onun için hiçbir hak hukuk gözetmemesi, ancak bir yaratılış kanunu ve gereğidir.

 

Hegel ve Marks’ın Tarih Felsefeleri

 

Modern Batı Medeniyetinin doğuşuyla birlikte, insanlığın başına musallat olan bela ve sapıklıkların birtakım kaynakları vardır. Bu büyük bela kaynaklarının başında, Hegel’in ortaya koymuş olduğu tarih felsefesi gelir. Bilahare Karl Marks, meşhur Tarihi Maddeciliğini bu felsefenin ön prensipleri üzerine kurmuştur.

Hegel’in taraf felsefesinin özeti şudur:

İnsanlık medeniyetinde meydana gelen tüm gelişme ve ilerlemeler, zıtların ortya çıkıp biribirileriyle çatışmaları ve neticede yekdiğeriyle imtizaç edip bütünleşmeleri sonunda doğar. Bütün tarih dönemleri, haddi zatında bir bütün, şayaşan bir varlıktır. Siyasi, iktisadi, medeni, ahlaki, ilmi, akli ve dini bütün beşeri nazariyeler, bu tarih dönemi içerisinde muayyen bir seviyede bulunurlar ve bunlar arasında tenasüp, uygun ve sağlam bir birlik vardır. Öylek ki, bütün bunlar, bu yaşayan bünyenin sanki muhtelif uzuvları veya içlerinde bu tarih devrinin ruh gibi dolaştığı zamansal bir bütündür.

Bu tarih sürecini yönlendiren beşeri prensip, nazariye ve düşünceler, insanlık medeniyetinin takat ve gücünü zirve noktaya ulaştırdıkları zaman, bu aynı sürecin kucağından, zirveye ulaşmış bulunan bu medeniyete karşı, bir müddettir emeklemekte olan ve nihayet gelişi; olgunlaşan düşman bir medeniyet terkibi zuhur eder. Yani, ortaya çıkan bu yeni fikir, eğilim, nazariye ve prensipler topluluğu, kendi kendini zevale sürükleyen bu devrin (sürecin) tabii iktizasından doğar ve mecut eski görüşlerle çatışmağa başlar.

Eski ile yeni arasındaki bu amansız çatışma, bir müddet devam eder... Neticede, bu ikisi arasında, bazı görüşleri kabul ve bazılarını reddeden bir imtizac meydana gelir ve böylelikle varlık alanına, eski ve yeni unsurların karışımı yeni ve çağdaş bir medeniyet çıkar. Böylece, dünyaya yeni bir tarih dönemi hakim olur.

Sonra, bu yeni dönemin ruhu ilerleye ilerleye zirveye ulaşınca, tarihe karışmış bulunan önceki eski dönem gibi, bunun kucağından da, kendisine karşı yeni bir düşman çıkar ve bu ikisi arasında inanç çatışması alevlenir. Bu çatışma sonunda, bundan önce olduğu gibi, yeniden ve eskiden bazı unsurlar bir araya gelerek ve bazıları atılıp tasfiye görerek, bazıları da alınıp kabul edilerek yeni bir medeniyet çığırı doğar.

Kademe kademe meydana gelen bu gelişmeye Hegel Diyalektik Gelişim (cedeli ameliye) adını verir. O’na göre, tarih sahnesinde, mantıki mücadeleler, zincirleme bir şekilde sürer gider. Bunun gereği olarak, önce tez meydana gelir; sonra bunun karşısına antitez çıkar. Tez-antitez mücadelesi uzayınca, Akl-ı Külli (yahut alemşümul Ruh) bunların arasını sulheder; yani, birinden bazı şeyler, diğerinden de bazı şeyler alarak bunlardan ortaya bir sentez çıkarır. Bu medeniyet sentezi, biraz gelişip ilerleyince tez’e dönüşür ve karşısına antitez çıkar. Aralarında bir müddet çatışma devam ettikten sora, varlık sahnesine yeni bir sentez çıkar. Ve bu, böylece devam eder gider...

Hegel nazariyesine göre diyalektik gelişim, külli ve ictimai bir ameliyedir. Diğer bir deyişle, bütün üniteleri ve dallarıyla insanlık medeniyyeti, her tarih çağında, diri bir vucut veya yekvucut bir varlık mesabesindedir. Kişiler ve kişilerin meydana getirdikleri gruplar da, bu vücudun aza ve parçaları mesabesindedir. Bu sebepten, herhangi bir fert veya grubun, bulundukları çağdaki toplumun medeni karekter ve umumi ruhundan kurtulmaları ve ayrı kalmaları mümkün değildir. Binaenaleyh, ne kadar büyük olursa olsun ve ne kadar üstün ve parlak şahsiyete sahip bulunursa bulunsun, bir kimse, bu şümullü çatışmada, ancak, satranç tahtasındaki piyonlardan biri mesabesindedir. İnsanlık tarihinin kabaran nehrinden taşan suları ve baskınları esnasında, mücerred fikir azametle ayağa kalkar ve hükümdar haşmetiyle hiçbir engel tanımadan beşer hayatının cerayan ettiği sahnede yürür. Evvela tez’i sonra da antitez’i takdim eder. Sonra da, sentez yoluyla aralarında sulh yapar. Külli Akl’ın veya Cihanşümul Ruh’un enteresan hallerinden biri şudur ki, O, insanlara, hayat sahnesinde önemli roller, yani, yönetici ve kahramanların rollerini oynadıklarını ilham eder; onları kaldırır ve kışkırtır. Hakikatte ise Külli Akıl kendi zatını tamamlamak için onları piyon olarak kullanır.

Karl Marks ise, diyalektik gelişme nazariyesini Hegel’in bu felsefesinden çıkarmıştır. Şu kadar var ki, Hegel nazariyesinin özü olan ruh veya fikir tasavvrunu Marks, diyalektik gelişmesine almamıştır. Dolayısıyla, tarihi gelişmenin sebebi olarak, sadece maddi ve iktisadi faktörleri göstermiş ve şöyle demiştir:

“İnsan hayatında yegane önemi haiz olan şey, iktisat (Ekonomi)’tır. Tarihin her döneminde, insanlık medeniyetinin hakiki çehresini belirleyen ve şekillendiren ekonomidir. Kanunlar, ahlak, din felsefe, ilmi ve teknik, hülasa diğer insani düşünce ideolojilerinin hepsi, o dönemde sosyal hayatta hakim bulunan iktisadi sistem’in etkisiyle veyahut da bu ekonomik düzeni tutturmak ve devam ettirmek maksadıyla oluşurlar.”

Marks’a göre tarih süreci içerisinde meydana gelen bu diyalektik gelişme şu şekilde olur:

“Toplumda herhangi bir sınıf, üretim yollarını tekeline alınca, diğer sınıflar, ihtiyaç içinde kıvranmağa başlar. Bu hal, birtakım krizler doğurur. Sonunda fakir halk tabakaları, yeni bir ekonomik üretim düzeni ve kendi yararlarına daha uygun bin mülkiyet nizamı gerçekleştirmek için harekete geçerler. Bu, diğer bir ifadeyle, mevcut eski sisteme (Tez’e) karşı çıkan bir antitez, yahut da, mevcut sistemin kucağında doğup büyüyen bir düşmandır. İşte o vakit, ikisi arasında (tez-antitez) çatışma başlar. O anda hakim bulunan kanunlar, din, ahlak ve düşünceler, bu çatışmada, toplumdaki mevcut eski düzeni korumak için mücadele verirlerken, mevcut ekonomik düzeni değiştirmek için doğmuş ve birikmiş olan yeni kuvvetler de, eski sistemin kanuni, dini ve sosyal bütün değerlerinini yere çalmak için mücadele verirler ve o arzu ettikleri yeni iktisadi düzene uygun bir sistemi, eskinin yerine kaim kılarlar. Bu sınıfsal çatışma, bir müddet kıyasıya devam eder. Nihayet toplumda hakim bulunan ekonomik sistem ortadan kalkar. Onun ortadan kalkmasıyla, onunla birlikte, mevcut kanuni, dini, ahlaki ve felsefi tüm eski değerler de, ister istemez yerlerini yeni tasavvur ve değerlere bırakırlar.”

Marks’ın tarihe getirdiği maddeci yorum işte budur. O’nun bu yorumu, tarihi maddecilik veya diyalektik materyalizim diye meşhurdur. Marks’a göre, geçim vasıtalarını hazırlama ve bunları yaygınlaştırma meselesi, insanlık medeniyetinin tedrici gelişmesinin ve insanlık tarihinde meydana gelen değişme ve inkılapların temel mihveridir. Marks’ın nazarında, insanlığın hayat değirmeni işte bu mihver etrafında dönmektedir. Ve bu mihverdeki muharrik güç, sınıf çatışmasından doğan kuvvettir. Din, ahlak ve beşer medeniyeti için, değişmezlik ve bizatihi doğruluk, gerçeklik gibi mutlak sıfat ve özellikler söz konusu değildir. Aksine, insan, öncelikle kendi yararları ve iktisadi çıkarları doğrultusunda hareket eder. Bunun hemen ardından da, tabi olduğu bu yolu genişletmek, sağlamlaştırmak, bu yolu başarıyla sürdürmek ve onun doğruluğunu diğer insanlara isbat etmek için yeni bir din, yeni bir hayat felsefesi, bir düşünce sistemi ve nazariye yaratır. Toplumda, kendi ekonomik yararlarına uygun başka bir yol bulmuş olan bir sınıfın, önceki iktisadi düzeni ve bu düzenin temelleri olan dini, ahlakı, kanuni ve medeni tüm tasavvur ve değerleri bırakıp, bunların yerine kendi ekonomik çıkarlarına uygun yeni inanç ve prensipler icad etmesi, hem akla hem yaratılışa uygun bir keyfiyettir. Marks, daha da ileri giderek şöyle der:Şahsi ve maddi çıkarlar mücadele vermek yaratılışın bizatihi gereğidir ve insanlığın tarihi gelişiminin tek yolu, muhtelif insan sınıflarının maddi ve şahsi çıkarları için biribirleriyle çatışıp boğuşmalarıdır. Çünkü, bugüne dek, insan, yekdiğerleriyle çatışmaksızın hiç bir tarih merhalesi katetmiş değildir. Bugün dahi, tarih merhalelerini aynı mücadele ve boğuşmayla katetmek mecburiyetindedir. Fertleri biraraya getirecek ve onları birleştirecek bir esas nokta varsa o da, onların sırf iktisadi çıkarlar uğruna birleşmeleridir. İşte böyle bir esas etrafında birleşenlerin, özel bir sınıf oluşturarak, kendilerine muhalif diğer bütün sınıflarla savaşmaları şarttır.

Burada, Hegel ve Marks nazariyelerini enine boyuna tenkit edecek değiliz. Burada bizim belirtmek istediğimiz şudur:Bu nazariyeler, çağımızda ilim adamlarının din, ahlak, medeniyet ve sosyal hadiselere bakış açılarını temelden çarpıtmış ve yanıltmıştır. Şöyle ki, Hegel felsefesine tutulmuş olanların kafalarına şu iki husus iyice yerleşmiştir:

1- Herhangi bir tarih çağında tüm unsurlarıyla medeniyet bir bütündür ve bir ayniyet arzeder. Herhangi bir asırda mevcut bulunan ahlak, kanunlar, din, ilim, felsefe, sanat ve devletler arası ilişkilerin tümü, aslında, o dönemin ictimai tabiat yahut evrensel ruh’unun değişik görüntüleridir.

2- Herhangi bir medeniyet, olgunlaştığı, boyutları iyice belirdiği ve kemalin zirvesine ulaştığı vakit, bu medeniyetin içinden, yeni görüş, düşünce, nazariye ve tasavvurlardan ibaret yeni bir sistem doğar ve varlık alanına çıkarak eski fikir ve nazariyelerle mücadeleye koyulur. Bu mücadele, eski medeniyetin faydalı ve işe yarayan unsurlarıyla, işe yaramayanlarının yerine, yararlı olan yeni görüş ve nazariyeleri içinde bulunduran yeni bir medeniyetin hayat sahnesine çıkmasına kadar devam eder.

Bu şu demek olur ki, zihnine bu iki nokta yerleşen kimsenin, üzerinden birkaç asır geçmiş bulunan, yani, kökü birkaç asır öteye uzanan bir doktrin veya akideye inanması, yahut da inandıysa bu imanını devam ettirmesi mümkün değildir. Buna göre, böyle birine mesela İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (s.ı.v.) hazeratını anlatacak, onların talimatından bahsedecek olsanız, size o kimse kat’i olarak şu karşılığı verecektir.

“Onlardan her biri, kendi zamanlarının insanlarıydılar ve yaşadıkları devirlerde hakim bulunan medeniyet tez’lerine karşı antitez’lerle çıkmışlardı. Ki, aslında onların antitezle karşı çıktıkları o medeniyetler de, daha önceki medeniyetlerle mücadele vererek ve o medeniyetlerden bazı şeyleri alıp, bazı şeyleri atarak meydana gelmiş olan sentezler’di. Bu peygamberlerden sonra da insanlık medeniyeti birçok merhaleler katetmeğe devam etmiş, nihayet içinde yaşadığımız zamana ulaşmıştır. Biz bu şahsiyetlere, medeniyetin gelişmesi ve ilerlemesine olan üstün katkı ve hizmetlerinden ötürü takdir ve hürmetlerimizi takdim eder ve onları ulularız. Lakin, bu demek değildir ki, biz geriye döneceğiz ve günümüz medeniyet tezine karşı, çağlar öncesi eskimiş bir antitezle karşı çıkacağız!Bu doğru olmaz.”

Bu iki fikri, Hegelciler gibi Marksistler de kabul ederler. Şu kadar var ki, Marksistler, Hegelcilerden ayrı olarak, bir üçüncü fikre daha saplanmışlardır ki, o da şudur:

3- Tarihin harhangi belli bir döneminde mevcut bulunan görüşler, dini, ahlaki ve kanuni tasavvurlar, ancak o asırda hakim bulunan iktisadi düzen’den doğarlar. Ve bütün bu tasavvur; prensip ve kanunlar, ancak o devrede egemen bulunan iktisadi sistemi korumak için ortaya konurlar.

Binaenaleyh, Marksistlerin bu düşüncelerinin mantıki sonucuna göre, üretim şekilleri ve geçim kaynakları değiştikçe, bütünüyle din, ahlak ve kanunlar da değişir. Çünkü bu düşünce ve değerler, eski ekonomik düzene ayak uyduracak biçimdeydi; bu sebeple yeni sistemin ruhuyla uyuşamazlar.

Şimdi soralım: Marksizme inanan bir kimse, aynı anda, kökü asırlar öncesine uzanan dini veya şer’i bir doktrine, yahut da ahlaki bir nizam inananabilir mi?

Bir ara, komünistlerden biri şu başlıkla bir makale yayınlamıştı:

“Komünizim’de ne aradık ta bulamadık?”

Adı geçen makalesinde yazar, İslamla komünizm arasında hiçbir çelişkinin bulunmadığını isbat etmeğe çalışmıştı! Onun tipinde, bu görüşün doğruluğunu söyleyen daha niceleri vardır. Ben onlardan, önce Marksın Tarihi maddecilik teorisini ve bunun mantıki neticelerini iyice okuyup araştırmalarını, sonra da düşünmelerini istiyorum:

“Bir Mraksistin, aynı zamanda bir müslüman olabileceğini söylemenin imkanı var mı?”

Şüphesiz ki, dilediği inancı seçmesi herkesin hakkıdır. Binaenaleyh, eğer onlar Marksın nazariyesinin doğruluğuna inanıyorlarsa, inansınlar. Lakin, bunun yanında, onların basiretli ve dikkatli olmaları, herhangi zihni bir çıkmaz ve hataya düşmemeleri de icabeder. Fakat, onların bir akideye inanmaları, sonra aynı anda buna zıt başka bir akıdeye iman etmeleri gösteriyor ki, onlar zihni bir hata ve çarpıklık içerisindedirler. Bu ise, esef verici bir durumdur.

Gerçekten, Hegel de Marks da, gerçeği bulmak ve keşfetmek istemişlerdir. Lakin, her ikisi de çarçabuk başarısızlığa uğramışlardır. Gerçekte, her ikisi de hakikat’ten sadece küçük bir parçayı buldukları halde, bunu kamil hakikat’mış gibi sunmağa çalıştılar. Onlar, bu çabalamaları sonunda, onarılmaz büyük hatalara düşerlerken başkaları için de, hata ve yanlışlardan ibaret bir ağ örmüşlerdir ki, sayısız insan, hala onların bu dalalet ağına düşüyor ve bu düşüncelerin kurbanı oluyorlar.

Hegel’in tarih felsefesinde, yakalayabildiği tek doğru şudur:

“Tarih boyunca insanlık medeniyetinde meydana gelen tüm ilerlemeler, önce zıtlar arasındaki harp, sonra da bu harp sonrası yapılan sulh’tan doğmuştur.”

Lakin Hegel, bu tek doğrusunu, bir sürü sakat görüşlerle karıştırarak, çoğu havada duran direkler üzerine nazariyesini kurmuştur. O’nun, “Allah alemin ruhudur.” “Allah, kendi zatını geliştirmek ve kemale ulaştırmak için, insanı araç olarak kullanır. İnsanlık medeniyetinin gelişme tarihi, Allah’ın, olgunlukta zirveye ulaşmak için giriştiği bir yolculuktan başka bir şey değildir.” gibi görüşleri, doğruluğunu ne yerde ve ne de gökte kimsenin ispat etmediği ve insan aklının ve gönlünün yatmadığı sakat ve çürük nazariyelerdir.

Sonra, O’nun, “İnsan, tarih sahnesinde, şuuru, ihtiyar ve iradesi olmayan robot bir temsilciden ibarettir ve insanlar arasına zıt fikirler atarak onları önce biribirleriyle vuruşturan, sonra da aralarını sulherek ortaya yeni fikir ve tasavvurlar atan Allah’tır.” şeklindeki nazariyesi de, yine hiçbir doğru temele dayanmayan ve hiçbir ilmi hakikatçe desteklemiyen bir zan ve vehimdir.

İşte bunlar, Hegel’in, tarih felsefesini bilmeceye çeviren temel hatalarıdır. Gerçi biz, O’nun diyalektik nazariyesi’ni iyice gözden geçirdiğimizde, bazı doğru tesbitlere rastlarız; fakat orada kıyas ve tahmin unsuru, tarihi olaylarla istişhad unsuruna galebe çalar, Hegel, “Tarih boyunca, zıt fikirler arasında çatışmalar sürüp gitmiştir ve çatışmalar sonucu, zıtlar arasında meydana gelen sulh, bu zıt fikirlerden, ortaya medeniyet sentezi çıkarmıştır.” derken, doğruyu söylemiştir. Nevar ki, bizzat kendisi, mes’elenin hakikatini anlamak, gerçekte aralarında çatışma olan zıtların hangi çeşit zıtlar arasında sulhu sağlayan etkenleri tesbit etmek ve bu sulhun neticesinde bizzat kendi düşmanını kendi kucağında besleyen yeni medeniyet sentezini varlık alanına çıkaran hakiki sebebi idrak etmek için, ciddi bir çaba sarfetmemiş ve kendini yormamıştır. Ve Hegel, sözünü ettiği bu diyalektik gelişme’yi ciddi ve yeterli bir şekilde tahlil edeceği yerde, bu nazariyesini, bizzat kendisi ancak kuşbakışı gözden geçirmiştir. Tıpkı, kent üzerinde uçarken, şehri gözden geçiren bir kuş gibi!

Karl Marks’a gelince, Hegel’de az da olsa bulunan derin görüşlülük ve ufuk genişliği O’nda hiç yoktur. Şöyle ki, O, herşeyden evvel insanın yaratılışını, yapı ve terkibini anlamak istememiştir. Bundan dolayı da, insanın sırf geçim kaynak ve yollarına muhtaç olan bedeni varlığına, yani onun diğer hayvanlarla ortak olan hayvani tarafına bakmış, bu harici kapsül içinde yaşayan iç varlığı, yani esas insanı görememiştir. Ondaki hayvan dış bünyenin, insanın gerçek yönü olan iç varlığı elinde, sadece bir araç olduğunu, insanın hakiki yönünü ve özünü teşkil eden bu iç yapının, onun kapsülü mesabesindeki dış varlığından (hayvan-ı harici), yaratılış icap ve iktizası bakımından tamamen farklı bir yapıya sahip olduğunu kavrayamamıştır. Marks’ın bakış açısının böylesine hatalı oluşu, nazariyesinin tümünün yanlış ve batıl olması sonucunu doğurmuştur. Marks, öyle zannetmiştir ki, insanın iç varlığı, ancak hayvani olan dış varlığına tabi veya onun emrinde bir köledir. Onda bulunan akıl, muhakeme, düşünme, araştırma, gözlem yapma, olaylar arası ilgi kurarak, ortaya yeni sonuçlar çıkarma, inceleme, icat ve buluşlar yapma gibi kuvvet ve hususiyetler, hayvani varlığın hizmetine ve onun şehvetini arzularını, çıkar ve menfaatlerini gerçekleştirmeğe mahsustur. Bunun içindir ki, insanın iç varlığının bugüne kadar yapmış olduğu ve istikbalde yapabileceği son şey -Marks’a göre-, hayvani varlığın isteklerine uygun olarak birtakım ahlaki ve kanuni prensipler ortaya koymak ve yine bu maksatla dini birtakım tasavvurlar icad etmek, yani hayvani varlığın yaşamasını temin için yollar açmaktır. İnsanın hakikatıyla zerre kadar bağdaşmayan ne kadar çürük ve sakat bir düşünce!Ve bu düşünceyi gönül hoşluğuyla, iğrenmeden kabul eden insanlar, ne kadar aptal ve ne kadar ahmaktırlar!

Biz, insanın hayvani duygu ve isteklerinin, çoğu kez insanın iç yapısını etki altına aldığını ve birçok kimsede hayvani yapının insanı yapıya galebe çaldığını reddetmiyoruz. Fakat Marks’ın “İnsani yapı, hayvani yapıyı altedecek hiçbir güce sahip değildir.” şeklindeki görüş ne kadar yanlıştır! Yine O’nun, insanlığın medeniyet mücadelesini, hayvani duygularının tutsağı olmuş kimselerin bir çabası şeklinde anlaması ne kadar hatalıdır! Halbuki, tarihin safhalarını kapalı bir gözle değil de, açık bir gözle inceleyecek olsaydı, beşer medeniyetinin ne kadar faydalı ve takdire layık unsurları varsa, bütün bunların ancak hayvani duygularını insani kuvvetleriyle altetmiş ve güçlü şahsiyetleriyle hayvani arzularının kurbanı nice insan gruplarını etkileyerek onların hayatlarına çeki-düzen vermiş, medeniyet, ahlak, şeref, adalet ve insaf konusunda ölümsüz prensipler ortaya koymuş insanlarca beşeriyet alemine armağan edildiğini ayan-beyan görecekti.

Eğer Hegel ve Marks, Kur’an-ı okumuş-incelemiş olsalardı, insanın gerçek mahiyetini anlamada ve insanlık medeniyetinin ilerlemesindeki temel kanunu kavramada, zannın ve tahminin eteklerine tutundukları için düşümş oldukları hatalara düşmiyeceklerdi. Çünkü, Kur’an-ı Kerim’in, insan bilgisi ve tarih felsefesi konularında ortaya koymuş olduğu esaslar, Hegel’in, Marks’ın ve diğer batılı düşünür ve filozofların sürçtükleri bütün bu meseleleri doğru bir şekilde ve ikna edici bir üslupla çözüp halletmiştir.

Kur’an’ın beyanına göre insan, sadece yiyip içmesi, acıkması, şehvet ve arzusu, korku öfke ve buna benzer fıtri özellikleri bulunan bir canlı varlık değildir. Asıl olan insan, bu hayvani kılıfın içinde yaşayan manevi varlıktır. O, ahlaki hükümlere konu olan bir varlık olup, sair hayvanlar gibi sırf tabii bir yaratık değildir. Kendisine akıl, kavrayış, ilim öğrenebilme, görüş ve fikir gibi muhtelif mevhibeler verilmiştir. Diğer taraftan, kendisine bir nevi şahsi istiklal ve bağımsızlık da verilmiştir. Tabiat, onu diğer canlılar gibi belli bir yolu körü körüne izlemeğe zorlayamaz ve tüm ihtiyaçlarını bizzat kendisi karşılamak zorunda da değildir. Allah ona, mücadele azmi ve çalışma gücü vermiş ve onu dünyada, kendi çabasıyla dilediğini elde etmek, hayata kendi arzu ve gayretiyle istediği yolu tercih etmek ve kendisine ayrılan güç ve alan içerisinde bu gidişatını belli bir süre devam ettirmek üzere serbest bırakmıştır. Bu şekil bir bağımsızlığa ve bu tip bir cehd ve gayrete sahip, çalışma planını kendisi çizen ve hayat tarzını kendisi seçen bir ruh! İşte Kur’an’ın nazarında insan budur!

Onun dış yüzüne yani kapsül varlığına geline, insan onu kullanabilme kudretine sahiptir. Bu hayvani varlık, insan için bir hizmetçidir. Bu hizmetçi, süfli arzularından, nefsani şehvetlerinden ve cismani çıkarlarından başka hiçbir şey tanımayan bir cahildir. Arzu ve ihtiyaçlarının tatmininden başka hiçbir şey düşünmez. İnsanın manevi varlığına hizmet edeceği yerde, onu altedip kendisine köle yapmak ve sahip bulunduğu akli ve ilmi tüm kuvvetlerle, hayvani emellerin tahakkuku için onu alet olarak kullanmak ister. Gözlerini, göklere ve yüksekliklere dikeceği yerde, çukurlara ve alçaklıklara talip olur. İnsanı buhranlara sürüklemek ve bütün gücüyle onu maddeye kul-köle yapmak ve nefsinde cahiliyet tohumları yeşertmek için çabalar.

Bunun tam aksine olarak, insanın iç yapısını da, yaratılışı icabı, hayvani varlığı kendi emri altına almak ister. Allah ona, iyilik ve kötülüğü bildirmiş, hayır ve şer yollarını ayırdetme gücüvermiş, tabi ihtiyaçlarını diğer hayvanlar gibi değil de ancak münasip yollarla gidermesini ilham eden ahlaki bir hiss lütfetmiştir. Bunun içindir ki, behimi yollara sapmaktan otomatikman haya eder; hayvani hedeflere yönelmekten kendiliğinden uzaklaşır ve daima en üstün bir varlık olma yolunda ısrarla yürür.

Yaratılışından gelen bir iç güdü, onu, üstün ideal için yaşamağa sevkeder durur.

Bu bakımdan insan hayatı, başından sonuna kadar insanın dahili varlığıyla harici varlığı arasında sürüp giden mücadele sahasından başka bir şey değildir.Bu harp sahasında, dış varlık iç varlığı çukura iter ve onu kendine mahkum ettikten sonra onun vasıtasıyla birtakım eğri yollar açar... Zulüm, düşmanlık, fuhşiyat, günah, azgınlık, nefsani arzulara tutkunluk ve insanlar arası ilişkilerde haksızlıklarla dolu, karma karışık yollar... İç varlık ise, böyle bir zillete razı olmaz ve dış varlığa başkaldırır. Lakin hayvani varlığı emri altına almak için mücadele verirken, o da birtakım eğri yollar dener... Dünyadan kaçmayı, nefsi kahretmeyi tabii ihtiyaçlardan ve ictimai hayatın normal seyrinden firar etmeyi öğütleyen ruhbanlık yollarını... İşte o zaman, dış varlık ona bir kez daha başkaldırır ve onu kendi sapık ve eğri yoluna çeker...

İşte, biribirine zıt bu iki aşırı kuvvet (ifrat ve tefrit), zaman zaman birbirlerine karşı gelir ve baş kaldırırlar. Bu iki kuvvetin biribirlerine hakim olmaları ve tesir etmeleri neticesi, dünyada hak ve batıl karışımı birtakım nazariye, prensip ve hayat yolarını, bir zaman tecrübe eder ve sonunda, onun sürekli olarak sırat-ı mustakim’e özlem duyan fıtri hakikat’ı, bu eğri yollardan sıkılır, usanç duyar ve topyekun batıllara karşı isyan ederek bunların yekunünü fırlatır atar. Neticede, insan hayatında hak ve doğruluk’tan başka hiçbir nazariye ve hayat tarzı kalmaz!

Fakat, ifrat ve tefrite çağıran bu sistemler yok olup dağılır dağılmaz, mücadele alanına, yeni ifrat ve tefrit unsurları çıkar ve bunlar arasında yeni bir tartışma kızışır. Bu bir zaman sürer... Sonra, her zaman doğru yola özlem duyan insan fıtratı, bütün bu batıl ve hak karışımı sistemleri yeniden terkeder.

Tarih boyunca insanlık medeniyetinin, aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi, bir doğru parçasıyla kesişerek zikzaklar çizen bir eğri gibi iniş çıkışlar arzettiğini görürürüz:

Bu resimde görülen (A,B) doğru parçası, Kur’an-ı Kerim’de Sırat-ı mustakim, rüşd, huda, sevau’s-sebil, sebilu’r-rab ve diğer tabirlerle ifade ettiği, insanlığın fıtri yolu’nu temsil eder. İnsanlık, başlangıçta fıtrat üzereydi. Sonra insanlar, kendileri için çizilen meşru sınırları geçtirler ve azdılar. Onlardaki bu azgınlık ve hak yoldan sapma eğilimi, insanı fıtri olan sırat-ı mustakim’den birçok defalar uzaklaştırdı. Fakat her defasında, acı tecrübeler ve fıtratın sesi, insanı fıtrat yolu’na dönmeğe çağırmış ve zorlamıştır. Lakin insan, fıtratın yoluna döner dönmez, ondan yeniden ters istikametlere doğru uzaklaşmış, sonra fıtratın yoluna bir kez daha dönme mecburiyetini hissetmiştir.

Hegel’in tez ve antitez diye ifade ettiği şeyler, insanı doğru çizgi’nin bir bu yanına, bir diğer yanına çeken aşırı temayüllerdir. O’nun, sentez diye adlandırdığı ise, insanlığın çizdiği eğrilerin, doğru çizgi ile kesiştikleri noktalardır.

Hegel ve Marks, insanlık tarihindeki bu doğru çizgi’yi bulmuşlar, lakin ezelden ebede uzanan ve insan fıtratinin ta içten özlemini çektiği, ona bakarak bir sürü eğriler ve zik-zaklar içerisinde her idrak ve anlayış sahibi kalbin görebileceği hak istikameti belirlediği ve her insanın yaratılıştan aradığı ve erişmek için can attığı bu doğru çizgi’yi anlayamamışlardır.

İnsanlık içerisinde bu doğru yol bilenler, Peygamberler (a.s.) olmuş ve onlardan her biri, kendi devirlerinde bu doğru ve vasat yola insanları çağırarak, insanlık medeniyetini bu yol üzerinde fiilen inşa etmişlerdir:

“And olsun ki, peygamberlerimizi apaçık ayetlerle gönderdik. Onlarla birlikte kitap ve insanlar doğru hareket etsinler diye ölçü indirdik.” (Hadid: 57/25)

 

 

İslam’daHoşgörü ve Müsamaha

 

Dört kişiye bir cisim gösterilse, her biri bu cismin ayrı ayrı renklerde olduğunu söylse; mesela buna birisi beyaz, diğeri siyah dese... Üçüncü şahıs bunun rengi yeşildir derken, diğeri de bu sarıdır dese... Siz bunların hepsine birden “Doğru söylüyorsunuz” diyebilir misiniz? Yine bunun gibi, bir adam “Şu iş iyi bir iştir; bunu yapın!” derken, bir başkası aynı işin kötü olduğunu söyleyerek “Bundan sakının!” dese, bu ik kimsenin birden görüşlerinin doğru ve hükümlerinin isabetli olduğunu düşünmek mümkün mü?Böyle olunca, birbirine ters, birbirini tutmayan böylesi çelişkili söz ve hükümlerin hepsine birden doğrudur diyen bir kimse, ya herkesi memnun etmek istemektedir; yahut dabu adam, düşünmeden ve meseleleri ciddiyetle değerlendirmeden görüş beyan eden birisi olup, onun durumu bu iki şıktan birinden hali değildir. Her iki durum da, akla ve açık gerçeklere zıt düşer. Hangi sebeple olursa olsun, akıldan ve doğruluktan yana olan bir kimseye, herbiri bir türlü söyleyen ve birbirleriye açık çelişkiler içinde bulunan birkaç kişiyi birden tasdik etmek yakışmaz.

Zannediliyor ki, herbiri değişik görüşler ileri süren ve biribirleriyle çelişki içinde bulunan kimselerin hepsini birden tasdik etmek, bir müsamaha eseridir! Halbuki gerçekte bu hal bir müsamaha değil, aksine çok çirkin bir münafıklık ve ikiyüzlülük örneğidir. Çünkü, müsamahanın manası, başkalarının bizce batıl olan inanç ve amellerine tahammül gösterip, hissiyatlarını rencide edecek şekilde onları tenkit etmememiz, inanç ve ibadetlerinden ötürü olara baskı yapmamamızdır. Bu ölçüler içinde insanlara inanç ve ibadet hürriyeti vermek, sadece güzel bir iş değil, herşeyden önce bu, inanç ve yaşayışları değişik muhtelif cemaatler arası iyi ilişkilerin ve barış havasının devamı için şarttır. Fakat, hudutları ve çerçevesi belli bir akideye iman ettikten sonra sırf gönüllerini hoşnut etmek için, inancımıza yüzde yüz zıt ideoloji sahibi insanlara, siz de haklısınız” dememiz veyahut da, belli bir hayat tarzını kabul ettikten sonra, bizim yaşayışımıza uymayan yollara insanları davet eden kimseleri tasdik etmemiz, hiçbir şekilde müsamaha ile yorumlanması mümkün olmayan bir nifak alametidir. Tabii ki, her hangi bir maslahattan dolayı susmakla, bile bile yalan söylemek, farklı şeylerdir.

İslamın kabul ettiği ve istediği hakiki müsamahayı şu ayetler beyan etmektedir:

“Allah’tan başkasına tapanlara sövmeyin ki, onlar da aşırı giderek ve cahilik ederek Allah’a sövmesinler.”

(En’am: 6/108)

“Mü’minler batıl ve yalan irtikap edilen yerlerde bulunmazlar... Faydasız birşeye rastladıkları zaman, vakarla geçer giderler.” (Furkan: 25/72)

“De ki:Ey kafirler!Ben sizin taptıklarınıza tapmam. benim tapdığıma da sizler tapmazsınız. Sizin taptıklarınıza ileride de tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapmayacaksınız. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kafirun: 106/1-6)

“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara: 2/256)

“O Mü’minler, kötülüğü iyilikle savarlar. Kendilerine verdiğimiz rızıktan sarfederler. Boş söz işittiklerinde, onan yüz çevirerek:

Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz de sizedir. Size selam olsun! Biz, cahillerle ilgilenmeyiz” derler.”

(Kasas: 28/54-55)

“Sen davetini yap ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki onlara:

Allah’ın indirdiği kitaba inandım. Aranızda hükmetmekle emrolundum. Allah, bizim de Rabbimizdir, sizin de. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş O’nadır.” (Şura: 42/15)

“Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır. Onlarla tartışırken en güzel yolu seç.” (Nahl: 16/125)

Evet, aklı başında, doğruluğu seven ve hakperest bir insanın kabul ve tatbik edebileceği müsamaha budur. Bu kimse, doğruluğuna inandığı akidesine, sadakat ve ihlasla ve dört elle sarılarak, inandığı davasına insanları cesaretle ve gözünü kırpmadan davet eder. Yalnız, hiç kimseyi acıtmadan, gönül kırmadan, sataşmadan, başkalarının inançlarına saldırmadan ve kimsenin ibadet ve ayinine engel olmadan bu işi yapacak ve kendi dininin doğruluğuna ikna etmeden önce hiç kimseyi bu dini kabule zorlamıyacaktır. Lakin, hakk’ın hak olduğunu söylememek, batıl’a da batıl olduğunu bildiği halde “Haktır” demek, hiçbir şekilde dürüst ve cesur insanın yapacağı bir iş değildir. Bu, çok çirkin bir dalkavukluktur. Hele hele, insanların hoşnutluğunu kazanmak için yapılacak olursa... Bu tür davranışlar, sadece ahlaki bir düşüklük olduğundan dolayı kötü değildir, iyi düşünülürse, bu kabil işlerin hayatta sağlayacağı hiçbir yarar yoktur. Çünkü insan, başkalarını razı ederek hedefine ulaşamaz. Bunu, Rasulullah’a hitabeden şu ayet -i celilede Allah-u Teala beyan etmektedir:

“Yahudiler ve Hristiyanlar, sen onların dinlerine uymadıkça, katiyen senden hoşnut olmazlar. De ki, Allah’ın hidayeti gerçek hidayettir. Eğer, sana gelen bunca ilimden sonra, onların hevalarına tabi olursan, andolsun ki senin için Allah’dan başka bir dost ve yardımcı yoktur.” (Bakara: 2/120)

Bazan, bu gayr-ı meşru müsamaha yoluna, siyasi maksatlarla başvurulduğu görülür. Çünkü, batıdaki politikacılar, ahlakı siyasetten ayırmışlardır.

Lakin, meseleler hakkında zihin yormadan hükme varan şu büyük büyük araştırmacılar var ya, onların “Bütün dinler haktır” şeklindeki sözleri, gözler yaşartan ilmi bir faciadır. Biz bu sözü, konuştukları her kelimeyi akıl süzgecinden geçirdiklerini iddia eden bu kişilerden sık-sık duymaktayız. Halbuki, onların bu garip sözlerini, aklın mizanına sığdırmak ve mantığın süzgecinden geçirmek mahaldir. Çünkü, onların “Hepsi de haktır” dedikleri dinler, biribirlerinden usul ve prensipçe o kadar farklıdır ki, bu fark, yerle gök, akla kara arasındaki farktan daha büyüktür. Şöyle ki, bu dinlerden birisi, Allah birdir derken, bir diğeri iki ilah kabul ediyor. Üç ilah olduğunu söyleyen dinler vardır. Bazı dinlere göre, ilahlıkta eşit seviyede olan birtakım kuvvetlere inanılır. Ve nihayet, ilah tanımayan dinler mevcuttur. Şimdi, bütün bu dinlerin, aynı çizgide hak dinler olması mümkün müdür?Biri insanı tanrılaştırıyor, diğeri Allah’ı insan mevkiine indiriyor. Birisi “insan kul, Allah mabuttur” derken, bir diğeri kul ve ma’bud diye bir şey tanımıyor... Aklen bunların hepsinin aynı olduğunu kabul etmek mümkün mü? Biri, “kurtuluşun tek yolu ameldir” derken, diğeri imandır diyor. Bir diğeri ise, kurtuluşa erişmek için hem imanı, hem de ameli şart koşuyor. Nasıl olur da, “bu üç dinin üçü de haktır” denebilir? Biri, prensip olarak, kurtuluş yolu için dünyadan ve hayattan uzaklaşmayı emrederken, diğeri, kurtuluşun dünya meşgaleleri ve sıkıntılarına göğüs gererek ve zorlukları yenerek hayatın içinde kazanılabileceğini söyler. Şimdi, bu iki dinin ikisi de aynı derecede nasıl hak olur?Eğer, birbirlerine taban tabana zıt olan dinlerin hepsinin birden hak olduğuna hükmeden ölçüye akıl deniyorsa, o zaman, birbirinin zıdı olan şeylerin aynı olmadığına hükmeden ölçünün adına akıl değil de başka bir şey demek icap eder.

DİNLER ARASINDAKİ MÜŞTEREK NOKTALAR

NEYİ ANLATIR?

 

Evet çeşitli dinler arasında müşterek bazı tasavvurlar mevcuttur. Ama, esef verici bir husustur ki, eşyanın hakikatına değil de kılıfına bakanlar, dinler arasındaki bu ortak tasavvurların hakikatını anlamak istemiyorlar da fasit bir takım mukaddimeler tertib ederek, bunlardan, yanlış sonuçlar çıkarıyorlar. Halbuki, dinlerde bulunan bu ortak değerler, bizi önemli bir hakikata götürür. O hakikat şudur ki, bu dinlerin hepsi bir tek asıldan gelmedir ve bu ortak talimatların bir kaynağı ve başlangıcı vardır. Yine bu durum gösterir ki, çeşitli yerlerde, çeşitli zamanlarda ve muhtelif dillerde, insanoğluna bu müşterek hakikatlar öğretilmiş, ülke farklılıklarına ve binlerce yol birbirlerinden ayrı ve uzak yaşamış olmalarına rağmen, insanlar, kendilerine verilen basiret sayesinde aynı kaynaktan birbirine yakın sonuçlara nail olmuşlardır. Fakat, sonradan, dinler bu asıl kaynaktan uzaklaşınca, dış kaynaklı bir takım tasavvurların ve yabancı akidelerin istilasına uğramışlardır. Bugün, dinlerdeki birbirlerine zıt ve uzak muhteva, dinlerin asıl kaynağından ve müşterek mebdeinden değil de, karakterleri değişik, temayülleri ayrı, ilim ve akıl seviyeleri muhtelif insanların uydurmalarından çıkmıştır. İşte bundan dolayı da, insanların, kendilerine birtakım esaslar üzerine kurdukları binalar, suretleri, şekil ve çehreleri itibariyle tamamen değişik olmuştur.

Bu bakımdan, burada, eğer doğruluk ve hakikatına hükmedilecek bir husus varsa, o da, bütün dinlerde bulunan bu müşterek noktalardı; yoksa, bugün dinlerde mevcut bulunan halihazırki muhtelif suretler, şekiller ve ayrıntılar değil!Çünkü hak, -mantıkta- Yalın bir cinstir. Cüzleri arasında ihtilaf bulunması muhaldir. Renk kelimesini, gayet rahatlıkla beyaz, siyah, yeşil ve kırmızı için kullanabildiğimiz halde, hak kelimesini, birbirine zıt muhtelif hükümlerin hepsi için kullanamayız.

“Bütün dinlerin aslının bir olduğu ve muhtelif ümmetlere ayrı ayrı zamanlarda tek hakikatın verildiği” meselesine gelince, Kur’an-ı Kerim bütün açıklığıyla bu gerçeği müteaddid ayetlerinde beyan emektedir:

“Andolsun, biz, her ümmete bir peygamber gönderdik.” (Nahl: 16/36)

“Hiçbir ümmet müstesna olmamak üzere, mutlaka içinde azaptan korkutucu bir peygamber geçmiştir.”

(Fatır: 35/24)

“... apaçık mucizeleri, sahifeleri, nur verici kitapları, getiren peygamberler...” (Al-i İmran: 3/184)

“Andolsun, biz, peygamberlerimizi, apaçık delillerle gönderdik. Beraberlerinde kitap ve ölçü de indirdik.”

(Hadid: 57/25)

Yani çeşitli ümmetlere, ayrı ayrı zamanlarda gönderilen peygamberler, hak ve doğruluk mesajını tek kaynaktan almışlar ve hepsi de şu risaleti tebliğ etmişlerdir:

“Allah’a ibadet edin, tağut’tan vaz geçin!”

(Nahl: 16/36)

Ve onların hepsine gelen vahiy aynıydı:

“Ey Rasulüm!Senden evvel gönderdiğimiz her peygambere, ancak:Benden başka ilah yoktur; bana ibadet edin diye vahyettik.” (Enbiya: 21/25)

“Bu peygamberlerden hiçbirisi, size söylediklerim ve sizi çağırdığım yol, kendi düşüncem ve aklımla bulduğum şeylerdir dememiştir. Bilakis hepsi de, kavimlerine şöyle demişlerdir:

“Peygamberleri, onlara demişti ki:

Biz de sizin gibi insanız. Fakat Allah, nimetini kullarından kime dilerse ona ihsan eder. Allah’ın izni olmaksızın bizim size kahredici bir hüccet getirmemize imkan yoktur. Mü’minler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdır. Hem biz, ne diye Allah’a dayanıp güvenmiyelim ki, bize dosdoğru yolları O göstermiştir.”

(İbrahim: 14/12)

Ve onların hiç birisi, milletini kendine ibadete çağırmamış, ancak onların da kendisinin Rableri olan Allah’a ibadete davet etmiştir:

“Kendisine Allah tarafından Kitap, hüküm ve nübüvvet verilmiş olan hiç bir kimse, insanlara:

Allah’ı bırakıp da gelin bana ibadet edin dememiştir. Fakat o: Öğretmekte ve okuyup-okutmakta olduğumuz kitap sayesinde rabbaniler olun demiştir.”

(Ali İmran: 3/79)

Bütün milletlere, din büyükleri (enbiya) tarafından getirilen müşterek ta’lim işte budur. Kur’an’ın beyan ettiği gerçek şudur:

Başlangıçta bütün insanlar bir tek ümmet idi. Yani, halis insani fıtrat üzereydiler ve onlara Allah’tan sıratı-ı mustakim’in bilgisi gelmişti. Sonra, içlerinden bazıları, kendilerine çizilen meşru hudutları geçmek, yaratıldıkları fıtri statülerini aşmak ve fıtratın kendilerine verdiği haklardan fazlasını elde etmek istemelerinden dolayı aralarında ihtilaflar zuhur etti. O zaman Allah-u Teala onlara, hakk’ı tanımaları ve aralarında ictimai adaleti icra etmeleri için, peygamberler göndermeğe başladı. İşte bu, dünyada, bütün peygamberlerin risalet görevleriydi. Bu risaleti kabul eden, onların getirdikleri ilme tam olarak tabi olan ve bu peygamberlerin yollarıyla hidayeti bulanlar, evet yalnızca onlar hak üzere olmuşlardır. Bunların dışında -kim olursa olsun- ister Peygamberlerine tabi olmamış, isterse, peygamberlerinin getirdikleri talimatı şahsi çıkarlarına göre değiştirmiş olsun, herkes batıl yolda olmuştur. Şu ayetler bunu anlatmaktadır:

“İnsanlar tek bir ümmet idi. Sonra ihtilafa düştüler.”

(Yunus: 10/6)

“İnsanlar bir tek ümmetdi (Sonra kimi iman etmek kimi de inkar etmek suretiyle ihtilafa düşünce)Allah müjdeci ve inzar ediciler olarak peygamberler gönderdi. Beraberlerinde, insanların ihtilaflarını çözüme kavuşturmaları için hakk kitaplar indirdi. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, aralarında haddi aşarak ve zulme saparak ihtilafa düşenler, kendilerine kitap verilenlerden başkası değildir. Allah, iman edenleri kendi izniyle, ihtilafa düştüklari hakka ulaştırdı. Allah, kimi dilerse onu doğru yola iletir.” (Bakara: 2/213)

“Andolsun ki biz elçilerimizi açık açık burhanlarla gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmaları için, beraberlerinde kitap ve mizan (ölçü) indirdik.”

“Bir de kendisinde hem çetin bir sertlik, hem insanlar için menfaatler bulunan demiri indirdik.”

(Hadid: 57/25)

“Kim benim hidayetime uyarsa, sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun hakkı da, sıkıntılı bir hayat (dar bir geçim) dir. Ve onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” (Taha: 20/123-124)

İşte, Kur’an’ın tarih’e bakışı veya dinler ve medeniyetler arasındaki ihtilafların sebeplerini açıkça izah eden tarihi maneviyatçılığı! Kur’anın bu yorumuyla biz açıkça anlıyoruz ki, Allah’ın elçilerinin, yeryüzünün muhtelif milletlerine gönderilmelerinin sebebi, onların zulüm ve haddi aşmak suretiyle saptıkları fıtri hayat yolu’na geri döndürmek, aralarında hak ve sosyal adaleti ikame etmektir. Ama bağy, (yani) insanı fıtri yoldan dalalet yollarına saptıran hastalık) gaile olmakta devam etmiştir... Bu gaile,ümmetlerin dalalete düşmelerinin hakiki sebebidir. Onları hak cadde’den, eğri büğrü yollara saptırmış durmuştur. Bugün, çeşitli milletlerde göze çarpan bazı sağlam tasavvurlar ve iyi ahlak esaslarına gelince, bunlar Enbiyay -ı Kıram Hazretlerinin (s.a.)) talimatlarından kalıntılardır. Milletlerin zihinlerine ve hayatlarına iyice nüfuz eden bu kalıntıları, hiçbir kuvvet yokedememiştir.

İşte, insanlığın yaratılışından beri devam edegelmiş bulunan bu mücadelelerin sonunda, Kur’anın sunduğu ve insanlığı çağırdığı İslam Tezi de, geçmiş bütün peygamberlerce yaratılıştan bu yana, yeryüzünün muhtelif bölgelerindeki insanlara tebliğ edilen Hak din’den başkası değildir. Ve Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’in risaleti, daha önce insanlığın hiç görmediği ve alışık olmadığı yeni bir risalet değildir.

“De ki: Ben peygamberlerden ilk defa gelmiş biri değilim.” (Ahkaf: 46/9)

Bilakis, O’nun (s.a.v.) getirdiği risalet, her peygamberin kendi zamanında kavmine sunduğu risalettir:

“Nuha ve O’ndan sonraki peygamberlere vahyettiğmiz gibi, (Habibim) şüphesiz ki sana da vahyettik.”

(Nisa: 4/163)

Evet, Arap Yarımadası, Mısır, İran, Hindistan, Çin, Japonya, Avrupa, Amerika, Afrika ve yeryüzünün diğer bölgelerinden hiç birisi, Allahın peygamberlerinden ve bu risaletin nurundan mahrum kalmamıştır. Binaenaleyh, Buda, Krişna, Rama, Konfüçyüs, Zerdüşt, Mani, Sokrat, Pisagor ve benzeri şahsiyetlerin, bu peygamberlerden olmaları mümkündür. Lakin, Muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem ile diğer peygamberler arasındaki şu fark gözden ırak tutulmamalıdır: Diğer peygamberlerin getirdikleri asıl talimatlar, insanların cehalet ve ihtilafları sonucu kaybolup gitmiş, ama Muhammed (s.a.v.) in Ttalimatı, hiçbir beşeri müdahaleye maruz kalmadan, asli çehresiyle mahfuz kalmıştır.

“Gelin ey biraderler! Mutaassıplığı ve dar kafalılığı bırakarak, hiçbir şaibeye çehresi lekelenmemiş olan apaçık hakikata ve halis gerçeğe geliniz. Hakla batılın, doğruyla yalanın, şek ile yakinin birbirine girmiş karmaşık dallarına tutunmakta ısrar etmeyin! Hak, bugün İslam Ümmeti olarak bilinen bu ümmetin vakıf malı değil, bütün insanlığın ortak mirasıdır. Allah Teala, onu her bölgeye ve her ümmete vermiş ve tevzi etmiştir. Eğer bizim dışımızdakiler, onu kaybettiler ve onu mahluka ibadet, zulüm, haksızlık, kalp gelenekler ve haksız imtiyazlarla karıştırdılarsa, bu, hepimiz için bir şansızlıktır. O halde sizin bu şansızlık ve bedbahtlıkta devam edip gitmenizin, atalarınızın başlattıkları inkarcı yolun etkisinden ve ecdadınıza taassupla bağlanmanızdan başka bir sebebi yoktur! Eğer Muhammed (s.a.v.) bu mirasa nail oldu ve olduğu gibi onu tebliğ ettiyse, ve bu miras, kullara tapınma ve zulüm, düşmanlık, haksız imtiyazlara dayalı geleneklerle karışıp bozulmadan bugüne kadar kalabildiyse, bu, hem bizim, hem sizin ve hem de tüm insanlık alemi için büyük bir saadet ve şanslılıktır. Binaenaleyh, bu nimetten ötürü Allah’a şükredin de, “Bu bize, aslı Arap bir insan tarafından ulaştırılmıştır” diyerek, bu nimetten istifade etmekte teredüt etmeyin. Bilin ki, Hak, Allah’ın, hava, su ve ışık gibi evrensel nimetlerindendir. “Bu hava bize doğudan geliyor” diye nefes olup vermekte tereddüt etmediğinize, “Bu su, falanca ülkeden çıkmıştır” deyip içmek ve kullanmaktan çekinmediğimize ve “Bu ışık falanın lambasının ışığıdır” diye faydalanmaktan kaçınmadığınıza göre, size ne oluyor da, kendi vatanınızda doğup yaşamadı iddiasıyla, Arap asıllı Muhammed (s.a.v.) vasıtasıyla size kadar ulaşan şu halis hak nimetini kabulden kaçınıyorsunuz?

 

İslami Olmayan Müsamaha ve Hoşgörü

 

Tefhimu’l -Kur’an’da,

“Fitneden eser kalmayıncaya, din de Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına husumet yoktur.” (Bakara: 2/193)

Ayetinin tefsiriyle ilgili olarak şunları yazmıştır:

Bundan maksat onların, küfür ve şirklerinden vazgeçmeleri değildir. Burada kasdedilen, fitneyi bırakmalarıdır. Çünkü, bir kafirin, bir müşrikin veya bir dinsizin (mülhid), dilediğince inanması ve dilediği şeye ibadet etmesi veya hiçbir şeye ibadet etmemesi, hakkıdır. Böyle birini, nasihat ve irşad ederek, içinde bulunduğu dalaletten kurtarmak için var gücümüzle çalışırız; fakat onunla harbedemeyiz. Yalnız, bu kimsenin, yeryüzünde Allah’ın kanunları yerine kendi kanunlarını uygulamağa ve Allah’ın kurallarını kılıç kuvvetiyle kökü kazınması gereken fitne işte budur ve kafirler bu hareketten vazgeçmedikçe, müslümanın kılıncı kınına girmez.”

Burada siyah harflerle yazılı olan son cümlemize, ilim adamlarından biri, aşağıdaki satırlarla itiraz etti:

“1- Bu tefsirinizden anlaşılan şudur: İslam, kendi mensuplarının, başkalarının dinlerine müdahale etmelerini ve buna dayanarak onlarla savaşmalarını mubah görmektedir. Halbuki, islam, barışa çağıran ve emniyeti savunan bir dindir. Üstelik bu, Allah-u Teala’nın:

“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara: 2/256) ayetine aykırıdır.

2- “Sizin dininiz size, benim dinim bana” (Kafirun: 109/6)

Ayetinin dalalet ettiği bir mana da şu ki, başka din mensuplarının, kendi din ve akidelerinde kalabilme hürriyetleri vardır. Ve akidesinde hür olan herkesin, bu akidesini yayma ve ona davet etme hürriyetine de sahip bulunması gerekir. Çünkü o, doğrunun ancak kendi akidesi olduğuna inanmaktadır. Bu hürriyete, Kur’an’ın mefhumu delalet eder. Hatta Kur’an’da, müslümanlarla müslüman olmayanlar arasında, sözlü mücadele ve tartışmaların meşru oluduğuna dalalet vardır. Mesela:

“Ehl-i Kitapla, ancak en güzel bir şekilde tartışın.”

(Ankebut: 29/46)

Ma’lumdur ki, gayr-i müslimlerin mabet ve ibadetlerine, islam kesinlikle müdahale etmemiştir. Hatta, ehl-i kitabın kendi usullerine göre Mescid-i Nebevi’de ibadet etmelerine dahi izin verilmişti. Hz. Yusuf (a.s.), Mısır azizinin yanında vazife almış, Aziz akide ve amelce müşrik biri olmasına rağmen O’nun hükümetinde faal bir üye olarak görev yapmıştır. Tabii ki, Yusuf (a.s.), şahsi olarak ve emniyet ve barışı ihlal etmeksizin insanları islama davete devam etmişti. Nitekim bu husus, şu ayetten anlaşılmaktadır:

“Ey hapishane arkadaşlarım!Saçma sapan bir çok düzme tanrılar mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve herşeye galip kahhar olan bir tek Allah mı?” (Yusuf: 12/6)

Bu barış ve emniyeti ihlal etmeden, gayr-i müslimlerin, düşünce ve inançlarını yayabilme hakkına sahip olduklarını ifade eder.

3- Tefsirimizdeki siyah harflerle yazılı olan son cümlenize bakarsak, müslümanların dünyanın herhangi bir yerinde başkalarıyla beraber, emniyet ve barış içerisinde yaşamaları mümkün olamaz ve onların temel iman siyasetleri bu olduğu müddetçe, başkaları onlardan sosyal ve medeni yardımlaşmalarını keserler ve karşılıklı dayanışma ve hoşgörünün önünde, bu inanç politikası, büyük bir engel olarak durur.

Sizin tefsirinize göre, bu tip müslümanların, cihad bayrağını, velev ki İran ve Türkiye’de de olsalar, kaldırmaları icap edecektir. Çünkü, bu iki ülkede de islami yasalar uygulanmamaktadır. Ma’lumdur ki, bugünün dünyasında milletler-arası siyaset, muayen yönlenme ve temayüller üzerine oturmuştur. Öyle ki, bu temayüller muvacehesinde, müslüman bir cemaatin, gayr-i müslimlerle, alışılmış olanın dışındaki yollarla karşılıklı yardımlaşma ve muamele içinde bulunmaları mümkün değildir. Çünkü, mezkur anlayış ve tefsiriniz, karşılıklı yardımlaşma ve güzel muamelenin tesisine engel teşkil edecektir. Binaenaleyh ben diyorum ki, fikir ve akidesini yayması islam cemaatinin nasıl ki hakkı ise, bu hak, gayr-i müslimler için de olsun; hele hele hakim sınıf iseler... Rasulullah (s.a.v.) in, Medine-i Münevvere’de, Ehl-i Kitapla yaptığı karşılıklı muameleleri öngören anlaşmaları, onların akidelerini yayma şartına mı bağlı bulunuyordu ki?Hele hele, Mekke devrinin başlangıç merhaleleri, sizin bu görüşünüzü desteklememektedir. Diğer bir ifadeyle, sizin portresini çizdiğiniz böylesi bir cemaatin bulunması her gayr-i müslim hükümet için apaçık bir meydan okumadır ve bu cemaat, her fırsatta gayr-i müslim hükümeti devirmek üzere yalınkılıç bekleyip duracaktır! Kim böyle bir müslüman cemaatin varlığına rıza gösterir ve sabreder?”

 

MÜELLİFİN CEVABI

 

İtirazcının sözü burada bitti. Bu itiraza kısaca cevap vermek mümkündür. Ancak, bu itiraz aslında, büyük büyük vehim ve hatalar birikiminden kaynaklanmaktadır. Bu hatalar ve yanlışlıklar, ümmet içerisinde o kadar çok yayılmış durumdadır ki, neredeyse bu yanlış telakkiler yüzünden müslümanlar, dinlerinin temel gereklerini ve ona esaslarını anlıyamıyacak duruma gelmişlerdir. İşte bunun için, bu konuyu biraz genişçe ele almamız gerekmektedir:

İslam hangi anlamda barışçıdır ve nasıl bir emniyeti savunur?

“Dinde zorlama yoktur.”(Bakara: 2/256) Ayetinden maksat nedir?

Yusuf (s.a.), nübüvvet vazifesini ifa etmek için mi gelmişti, yoksa rızık yollar aramak için mi?

Bütün bunları, sonra söz konusu edebiliriz. Lakin, herşeyden önce, cevabı verilmesi gereken bir başka soru vardır:

Bu dünyada islamın temel görevi, fonksiyonu (risalet) nedir?İslam, insanları, azgın ve zorbalara kul-köle olacak şeklide yetiştirip terbiye etsin de, bu zorbalardan birisi, yeryüzünde ilahlığını iddia ve icraya kalkıştığında, islam teb’asından, kendisine itaatkar hizmetçiler mi bulsun? İslam, yeryüzündeki devlet ve hükümetler için, barış ve emniyetten yana uysal vatandaşlar hazırlayacağına dair bu hükümetlere kati söz mü verdi de, hangi nizamı uygularlarsa uygulasınlar, bu hükümetler, kendi düzenlerini yürütmek için İslam Fabrikası’nın mamulatından istifade etsinler?İslamın görevi, sadece itikadi ve ahlaki bazı kurallara göre insanları yetiştirmekle iktifa etmek midir ki, artık insanlar bu halleriyle, kolayca her türlü hayat sistemleriyle uyum sağlasınlar ve her çeşit modern sistemler içerisinde yaşıyabilsinler? Eğer böyleyse, islamla, Budizm ve Aziz Pavlos’un elleriyle oluşmuş olan Hıristiyanlık arasında önemli hiçbir fark yok demektir. O takdirde de şurasını anlamak hayli müşkil olacaktır: “Böyle bir dinin kitabında, acaba, “Onlarla savaşınız” gibi çok önemli ve sert bir kelime neden yer almıştır?”Dediğiniz gibi olsaydı, bu din, düşmanlarına böyle değil de, bilakis şöyle derdi:

“Ne oluyor size ki, bize eziyet ediyorsunuz?Biz miskin ve sessiz insanlara?.. Mevcut düzeni değiştirmek, hayat sistemini tağyir ve ıslah etmek gibi bir düşüncemiz yok bizim!Bizim mezhebimiz, din ve imanımız şudur ki, hangi şahıs ve cemaat elinde hangi şekil ve muhtevada olursa olsun, mevcut düzenlerin gölgesinde rahat ve huzur içerisinde yaşamayı kabul ederiz. O halde, ne diye bize kin besliyor ve hayatı başımıza dar ediyorsunuz? Bizim şu dini akidemizin ve ibadet nizamımızın size na zararı olabilir? Medeni hangi müesseseniz veya iktisadi hangi düzeniniz, bizim inancımız veya ibadetimizden zarar görmektedir?”

Evet...Görevi, insanları sadece bazı inanç ve ahlak kurallarına göre yetiştirmek olduğu farzedilen bir İslamın, kendi mensuplarına harp ve cihat telkin edeceği yerde, düşmanlarına böyle demesi gerekirdi! Yeminle söylüyorum ki, eğer Rasulullah (s.a.v.) ve etrafındakiler, Mekke müşriklerine zarif ve kibar bir şekilde böyle deselerdi (üstelik, onların her türlü hizmetlerini, büyük bir samimiyet ve bağlılıkla yaparak), Mekke kafirleri, herhalde ahmak ve aptalca, onların yakalarını bırakıverecek değillerdi. O kadar ki, onların, ezan okuma ve camilerde namaz kılma veya camiler dışında tebliğ cemaatleri teşkil etme hürriyetlerini bile ellerinden alacaklardı.

Lakin, böyle değil de, gerçekte İslam, hayatın tümüne şamil bir din, itikad, ahlak ve ibadet cihetinden ferdin ve toplumun yaşayışına dair bütün hüküm ve yasaları ihtiva eden bir nizam olunca... İslam daveti, sistemini bütünüyle gerçekleştiren bir yapıya ve kendi nizamının, insanlığın saadetini garanti eden yegane hak nizam olduğunu ısrarla ilan eden bir ruha sahip olunca... Ve nihayet, kendisi dışındaki bütün düzenlerin batıl olduğunu ilan edince... Evet gerçek bu olunca, elbetteki, İslam müslümanlardan islam sancağını yükseltip, yeryüzündeki diğer bütün nizamların bayraklarını indirmelerini elbette isteyecektir. Allah aşkına söyleyin, İslamı dünyaya yegane hak din olarak arz ettikten sonra onu fiilen hakim kılmaya insanlığı davet etmemek budalalık değil midir?Bundan daha büyük beyinsizlik ise, İslamın dışındaki düzenlerin batıl olduğunu söyledikten sonra, bunların hakimiyet ve tasallutlarına kuzu kuzu sabretmektedir. Bütün bunlar bir tarafa herhangi bir hayat nizamının, başka bir düzenin hakimiyetinde yaşamasının imkansızlığı, apaçık bilinen bir gerçektir. Kendi nizamına insanları davet ederken, aynı zamanda onları diğer düzenlerin gölgesinde rahat sakin bir şekilde yaşamalarını tavsiye eden bir kişinin aklından şüphe edilir.

İslam, kendisine has ve insan hayatını detaylarıyla belirliyen nizamına davet ederken, mensuplarından, yeryüzündeki tüm düzenleri kökünden yıkıp, yerine kendi nizamını kurmalarını ister. Onlara, bu gayeyi gerçekleştirme yolunda, bütün cihad ve mücadele usullerine başvurmalarını emreder. Ve, insanların imanlı mı yoksa imansız mı olduklarını ayırdedici olarak, şu ölçüyü ortaya koyar: “Onlar, bu cihad ve mücadelede herşeylerini çekinmeden verebiliyorlar mı, yoksa batıl düzenlerin gölgesinde yaşamağa razılar mı?” Evet, İslam, yapısı icabı, mü’minlerden bunu ister... Eğer bu itirazı bir art düşünceyle yapmadıysanız, Kur’an’a ve Hadislere baktığınızda göreceksiniz ki, islamın tabii çehresi ve yapısı budur; yoksa sizin anlattığınız gibi değil!

Hakikat bu olduğuna ve biz İslamın bu özelliğini bilerek iman ettiğimize göre, elbette ki bizim varlığımız, her türlü islam dışı devletlere karşı açık bir cihad ve meydan okuma olacaktır. Bu duruma tahammül etsinler etmesinler, başkalarından yardım ve hüsnü muamele görelim görmiyelim; değişmez. Her halükarda bize düşen, -şayed imanımızda samimi isek- yeryüzünün her bölgesinde Allah’ın kanununu tatbik etmek için cihad etmektir. Bizim müslümanlığımız, Allah yolundan sapmış olanların sabır ve tahammüllerine bağlı bir şey değildir. Nitekim, gayr-i müslimlerle, karşılıklı yardımlaşma ve ilişki içinde olmamız da, inandığımız hayat nizamını kurma yolunda bizi cihaddan alıkoyabilecek kadar değerli bir şey değildir. Şüphesiz ki, İslam barışa çağırır ve emniyeti savunur. Fakat O’nun nazarında hakiki barış ancak Allah’ın kanunlarının ikamesiyle gerçekleşebilir. Barışı, müslümanların, şeytani düzenlerin gölgesinde, mümkün olan her türlü hak ve menfaatlere sahip olarak, hiçbir sıkıntıya maruz kalmadan, işlerini huzur içinde yürütebilmeleri şeklinde anlayan herkes, İslamın gayesini ve O’nun davetinin hakikatini anlamamıştır. Böyleleri iyice bilmeliler ki, İslamın, bu nevi bir barışcılıkla en küçük bir ilgisi yoktur; tıpkı Yusuf’un kanıyla kurtun hiç bir ilgisi olmadığı gibi... Ve O, başkalarınca sağlanacak bir barışı değil, bizzat kendisinin temin ve ikame edeceği bir barışı ister... İnsanlığı saadet ve kurtuluşunu gerçekleştirecek olan barışı...

 

DİNDE ZORLAMA YOKTUR NE DEMEKTİR?

 

“Dinde zorlama yoktur -La ikrahe fiddin...” ayetine gelince, bunun manası şudur: İslam herhangi bir kimseye, zorla, müslüman ol demez. Çünkü, iman, kalblere zorla yerleştirilecek bir şey değilir. Yine İslam, herhangi birini, imanın bir gereği ve tezahürü olan ibadet ve dini şiarlara uymağa zorlamaz. Çünkü, iman olmadıkça bu ibadetlerin hiç bir anlamı yoktur. Bu iki hususta İslam, her insana hürriyet vermeğe hazırdır. Lakin, devlet nizamının özü demek olan medeni kanun ve yasaların, herhangi bir bölgede, Allah’a itaatten çıkmış azgınlar tarafından teşkil edilip uygulamasını ve müslümanların da bu zalimlerin kanatları altında yaşayıp bu duruma göz yummalarını kabul etmez. Böyle bir vaziyette, elbette ki, iki taraftan biri, diğerinin dinine müdahale edecektir. Müslümanlar, küfür dinine müdahale etmediklerinde, kafirler İslam Dinine müdahale edeceklerdir. Bu durum, müslümanların hayatlarının, azımsanmıyacak bir bölümünün, küfrün hakimiyeti altına girmesi sonucunu doğuracaktır. Bu müdahale, kafirler tarafından müslümanların dinine yapılacağına, İslam, müslümanlardan, daha önce davranıp hayat nizamına hakim olmalarını, sonra da başkalarına, inanç, şiar ve ibadetleri konusunda hürriyet vermelerini ister.

Bu kadarcık bir girişten sonra, şimdi artık, sayın itirazcının ve umumiyetle ilim ve fikir ehli benzeri zevatın, ileri sürdükleri delilleri gözden geçirebiliriz. Onların itiraz ve ileri sürdükleri deliler üç noktada toplanmaktadır:

“1- Siz, fitneden, küfrün hakimiyetin ve kafirlerin idare mekanizmasında bulunmalarını anladığınız sürece, ve cihad ve kıtalden gaye de, tefsirinizde fitne olarak adlandırdığınız şeyi ortadan kaldırıp, yerine Allah’ın dininin ikame edilmesi olduğu müddetçe evet böyle oldukça, İslam, birbirine ters iki vaziyet içinde gözükecektir. Şöyle ki, İslam bir taraftan “Dinde zorlama yoktur” derken, diğer taraftan, gayr-i müslimlerin akide ve görüşlerine göre hükümet nizamı kurma haklarını kabul etmiyor ve kanunlarını ilga etmek suretiyle onlara zorla Allah’ın dinini kabul ettirmek istiyor. Evet, bir yandan gayr-i müslimlere “Sizin dininiz size, benimki bana” diyerek, onlara din ve inançlarına uyabilme hürriyeti veriyor, diğer yandan ise, aynı nokta nedeniyle, yani onların, iman ve prensiplerine uygun olarak dünya işlerini yürütmeye kalkışmaları sebebiyle, onlara karşı harp ilan ediyor. Bildiğimize göre, İslam böyle bir çelişkiye düşmez; binaenaleyh, hata, İslamın kendisinde değil, sizin tefsirinizdedir.”

“2- Şayet, İslama göre, gayr-i İslami bir hükümetin mevcudiyeti haddi zatında fitne olsaydı ve müslümanlar bu fitneyi ortadan kaldırmağa çağrılmış olsalardı, Yusuf (a.s.), hiçbir zaman gayr-i İslami Mısır hükümetinde bakanlık vazifesi almaz ve bakanlığı süresince kralın kanunlarına bağlı kalarak icraatlar yapmızdı. Halbuki, şu ayet-i celileden anlaşıldığı üzere Hz. Yusuf (a.s.), gayr-i İslami Mısır hükümetinde, Mısır Melikinin kanunlarıyla icraatlar yapmıştır:

“Hükümdarın kanunlarına göre kardeşini alıkoyamazdı.” (Yusuf: 12/18)

“3- Sizin tefsirinizi kabul etmek, islamın, dünyada ardı arkası kesilmeyen bir harbi başlatan ve müslümanlara, uyguladıkları takdirde dünya hayatında rahat ve huzur görmeleri mümkün olmayan bir görevi, yani taaruz harbi’ni emreden bir din olduğunu kabullenmek demektir. Çünkü, sizin bu tefsirinize göre, bizim, sadece gayr-i İslami devletlere karşı değil, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen bütün İslam Devletlerine karşı da cihad bayrağını açmamız icab edecektir. Bizim, dini görüş ve hareketimiz bu olduğu sürece, gayr-i müslimler bizimle nasıl yaşarlar?Bizimle karşılıklı iyi münasebetlere nasıl girişirler? Ve gayr-i islami devletler, kendi sınırları içerisinde bizim varlığımıza nasıl tahammül ederler?”

 

İTİRAZLARA VE İLERİ SÜRÜLEN

DELİLLERE CEVAPLAR:

 

1- Bu birinci delil, aslında yanlış anlamanın açık bir örneğidir. Şöyle ki, bir şahsın herhangi bir esasa iman etmesi ve hayatında herhangi bir yol tutması başka, bu düşünce ve prensiplerinden çıkararak sosyal bir hayat nizamı ortaya koyması ve bölge halkını bu nizama zor ve kuvvet kullanarak uydurması başkadır.2 Ne var ki, itirazcılar bu farkı görmezlikten gelerek iki hususu karıştırıyor ve aynı şey olarak kabul ediyorlar. Bununla da kalmayarak, birbirinden tamamen ayrı bu iki duruma da “Dinde ikrah yoktur” ve “Sizin dininiz size, benim dinim bana” ayetlerinin hükmünü tatbik ediyorlar. Halbuki, bu iki ayet ve bu kabil ayetler, ancak birinci durumla ilgilidir. Şüphe yok ki, biz, herhangi bir gayr-i müslimi, inancını bırakmağa ve İslamı kabul etmeğe veyahut da, kendi dinine göre yaptığı ibadetlerini terkedip namaz kılmağa ve oruç tutmağa icbar edemeyiz. Lakin biz, ona, kendi ahlak, doktrin, medeniyet, iktisat, kanun, siyaset ve buna benzer sosyal görüşlerini, hükümet kuvvetiyle bize kabul ettirme hakkı da tanıyamayız. Başkalarına, diledikleri bir din ve mezhebe tabi olma hürriyeti verdiğimizde, bu gerçekten müsamaha olur; ama, diğer dinlerin, sosyal hayatta bizi başka başka yollara zorlamalarına katlanmamız, hiç bir şekilde müsamaha değildir. Herhangi bir ülkede kurulmuş bulunan bir hükümet, elbette ki, kanunlarını, idare politikasını ve ictimai hayatını, dayanmış bulunduğu temel felsefesine uygun olarak kor ve tatbik eder. Eğer biz bu hükümetin gölgesinde yaşıyorsak, hayat nizamımızı, din ve mezhebizimin esaslarına göre kurmamız imkansızdır. Bu hükümetin idaresine ister sabredelim, istersek yakınıp şikayet edelim; durum değişmez. Zira, felsefenin bağlıları, siyasi hakimiyetleri sırasında, düşünce ve görüşlerini tüm hayatımızda uygulamaktan geri durmayacaklardır. Bu durumda, müsamahakar olmamız, mevcut düzene teslim olmamız ve ülkede uygulanan hükümlere boyun eğmemiz anlamına gelir. Mesela, eğer onlar -yani hakim felsefenin tabileri-, zinanın haram olduğuna inanmıyorlar, bilakis bunu herkese mubah görüyorlarsa, biz onların hükümetlerinin vefakar bir vatandaşı olmamız hasebiyle, toplumumuzda zinanın yayılmasına katlanmak mecburiyetinde kalacağız. Çünkü, biz, ancak onların hükümetlerinin vatandaşlarıyız. İçimizden hiç kimse, ne kadar müttaki ve ne kadar vera sahibi olursa olsun faiz kirinden uzak kalamıyacaktır. Dolaylı birtakım vergiler şeklinde, belli ölçüde faiz ödemeden, bir kutu kibrit veya bir dilim ekmek bile alamıyacağız; eğer onların hükümeti faizi haram saymıyor ve faizli muameleleri uyguluyorsa... Ülkede, eğitim düzeni, dinsizlik, dinsiz düşünce ve dinsiz ahlak üzerine kurulup yürüyecek ve ülke sakinlerinin yüzlerine cehennem kapılarından başka bütün yükselme ve refah kapıları kapanacaktır; eğer o ülkede, dinsizlik ve materyalist felsefe hakimse, en abid ve müttaki bir müslüman dahi, neslini dinsizlik zehirinden ve materyalist ahlakın tesirinden kurtaramıyacaktır. Ve nihayet, iktisadi, medeni ve ictimai hayatımızın büyük bir bölümü, iman ettiğimiz kanuna aykırı istikametlerde gelişecektir. Şimdi sorarım, bütün bu durumlar, müsamahanın hangi çeşidine girer acaba?.. Ve acaba, “Dinde zorlama yoktur.” ayeti, hangi delile dayanılarak “Dinimizde, başkalarından gelecek baskılara dayanmalıyız” şeklinde tefsir edilmektedir?

Ma’lumdur ki, ictimai bir hayat nizamının kurulması için, yaptırıcı bir gücün bulunması şarttır. İşte bu güç, devlet denen şeydir.

Yine malumdur ki, ictimai hayat nizamını, ihraz etmiş olduğu otorite ve hakimiyetiyle koruyan bu güç (devlet), ictimai görüş ve mezhebine uygun bir çalışma programı izler. Bu hakimiyet ve programın nevi ve boyutlarının, sosyal hayatın düzelmesi ya da bozulmasında çok büyük tesirleri ve rolü vardır. Hatta, ferdi hayat bile, ister istemez, devletin koyduğu kalıpta, büyük ölçüde, şekil değiştirir. Binaenaleyh, şöyle dersek gerçeği ifade etmiş oluruz:Bir devletin hudutları içerisinde yaşayanlar, bu devletin temel görüşüne ve çalışma programına inanmasalar dahi, iman ve gidişatlarında yüzde doksan fire verirler ve o ülkede, o devletin ideolojik yapısı istikametinde hareket ederler. Bununla da kalmayıp, günlerin geçmesi ve ictimai hayatın değişmesiyle, geri kalan yüzde onluk akide ve yaşayış değerleri de, pörsümekten ve zayıflamaktan kurtulamaz...

Şüphesiz ki, hayatta, icbar ve zorlama ya kafirlerden yahut da biz müslümanlardan gelecektir; bu kaçınılmazdır. O halde, kafirler ilk adımı atıp, hayat nizamının yönetimini ele geçirmeden ve bizi ister istemez cehenneme sürüklemeden önce, biz, elimizi çabuk tutup, kafirleri cennet yoluna daha yakın bir yere çekmeliyiz ki, diler ve arzu ederlerse, Cennete giden yola girmeleri kolaylaşır...

Bu, durumun bir yönden değerlendirilemesidir. Zira diğer yönden ise, Allah, yeryüzünün sahibidir. Allah’ın arzında yaşamak, nimetlerinden faydalanmak ve O’nun mülkünde tasarruf etmek, ancak Allah’ın hükümlerine itaat eden, O’nun tabii ve şer’i olan kanununa uyan insanların hakkıdır. Böyle yapmayanlar ise, zalim gasıp ve O’nun (c.c.) hükamranlığına karşı çıkmış olan azgınlardır. Bunların bu isyankarlıkları, sırf hakka karşı bir çıkış değil, yeryüzü nizamını bozan ve insanları fitneye sürükleyen bir fesat kaynağıdır. Allah’tan ve O’nun tabii ve şer’i kanunlarından uzaklaşan insanların, aslında yeryüzünde yaşamağa hakları bile yoktur! Lakin Allah’ın sonsuz rahmet ve hilmi, yeryüzünde onların yaşamalarına mühlet tanımıştır. Sadece mühlet tanımakla kalmamış, başkaları için fitne çıkarmamaları şartıyla, onları küfür, şirk, dinsizlik ve materyalistliklerini devam ettirmekte muhayyer bırakmıştır. Ancak Allah’ın (c.c.) şer’i kanunundan yüzçevirerek, dünya nizamını kendi yaptıkları kanunlara göre yürütmelerini ve yeryüzünü zulüm ve fesat içerisinde bırakmalarını katiyen kabul etmez. İşte bunun içindir ki O(c.c.), mü’min kullarına, hak dine girmeleri için kafirlere baskı yapmalarını yasaklarken, küfrün ve kafirlerin hakimiyetinden doğacak olan fitneyi yok etmeleri için de var güçleriyle çalışmalarını emrediyor ki, böylelikle yeryüzüne sadece kendi nizamı hakim olsun ve orada, hak dine inanmayanlar, hakim olarak değil de mahkum olarak yaşasınlar.

 

 

Hz. YUSUF GAYR-İ İSLAMİ MISIR

HÜKÜMETİNDEKİ GÖREVİ NE İDİ?

 

2- Eğer yukarıda anlattığımız hakikatleri kavradıysanız, ileri sürmüş olduğunuz ikinci delilinizin, muteber bir delil ve iddia olmadığını anlamış olursunuz. Çünkü, şayet Yusuf (a.s.) gerçekte Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber idiyse, hiç şüphe yok ki, O’nun risaleti de, gönderilen bütün peygamberlerin risaletlerinin aynısıydı ki o risaletler, Allah’ın dinini, diğer bütün din ve sistemlere galip kılma ve yüceltme risaletidir. İşte bu, bütün peygamberlerin (a.s.), hayatlarında vuku bulmuş muhtelif hadiselerin tefsiriyle ilgili olarak, zihinlerden katiyen ırak tutulmaması gereken temel bir külli kaidedir. Yoksa biz, Yusuf (a.s.) ın, hükümette bulunduğu süre içerisinde, Allah’ın dinine göre değil de, hükümdarın kanunlarına göre hükmettiğini kabul edecek olursak, o takdirde Yusuf-ı Sıddık ile Bay İskender ve Fazlul Hak arasında esaslı bir fark kalmamış olur. Fakat, ne kadar üzücü ki, insanlar bu konuda hakikatten hayli uzaklaşmış bulunuyorlar. Gerçekte onlar, Yusuf (a.s.) ın Kur’an-ı Kerim’de anlatılan kıssasından maksadın ne olduğunu anlamamışlardır. Onlar zannediyorlar ki, Yusuf (a.s.), Mısır Hükümdarına:

“Beni, ülkenin hazinelerine memur et İc’alni ala hazaini’l-ard” (Yusuf: 12/55)

Dediğinde, O’ndan, hükümetinde bir memuriyet istemişti ve hükümdar da bunu kabul ederek Hz. Yusuf’a (a.s.), Hindistan hükümdarı melik ekber’in, hükümetinde tudor mil’e verdiği göreve benzer bir memuriyet vermişti? Halbuki, gerçek bunun tamamen tersidir.

Şimdi, Yusuf (a.s.) ın başlangıçta yaptığı şey, Hak Dini yayma ve ikame etmede bütün peygamberlerin tutmuş oldukları yolun aynını izlemek olmuştur. Bu yol ise, önce umumi bir davet, sonra bu daveti kabul edenlerin terbiye ve yetiştirilmeleriyle birlikte teşkilatlandırılmaları, son olarak da, hak dini hakim kılmak için cihad’tır. Binaenaleyh Hz. Yusuf (a.s.), daha hapiste iken bu davete başlamıştı. Nitekim, bu davetinin, hapishane hayatında söylediği sözler içerisindeki en güzel örnekleri, Yusuf suresinin 37-40 ıncı ayetlerinde geçmektedir. Fakat bir müddet sonra, beklenmedik bir fırsat çıktı. Değerlendirdiği takdirde, gayesine en kısa yoldan ulaşabileceği bir fırsattı bu! Şöyle ki, Azizin Hanımı Züleyha ile aralarında geçen olayda gösterdiği temiz ahlak ve üstün yaşayış örneği, diğer taraftan rüya tabirlerindeki derin nüfuz ve ileri görüşlülüğü sebebiyle, Hükümdar kendisini fevkalade sevmişti. Hükümdarın gözü Yusuf’u (a.s.) öylesine tutmuştu ki, şayet O’ndan, ülkenin tüm idaresini kendisine vermesini isteseydi, Hükümdar hiç tereddüt göstermeden, bütün devlet işlerini O’na teslim edebilecekti! Hz. Yusuf (a.s.) risaletini, umumi davet usulüyle hareket ederek gerçekleştirmek yerine, baktı ki, hükümet idaresini ele geçirecek olursa, hak dini’i Mısır’da, en kısa yoldan ve daha çabuk bir şekilde hakim kılabilecektir. İşte bundan dolayı, hükümdara dedi ki:

“Beni, ülkenin hazinelerinin başına geçir.” (Yusuf: 12/55) Yani,

“Mısır ülkesinin tüm hakimiyet ve idaresinde tasarruf hakkını bana ver!”

Haz. Yusufun (a.s.) bu isteği, bazılarının zannettiği gibi, sadece maliye bakanlığı görevi değil, Mısır ülkesinin tüm idaresiydi. Neticede,Yusuf (a.s.) günümüz İtalyasında Musolini’nin elinde bulundurduğu yetkilerin aynını ele geçirmişti. Kaldı ki, İtalya Kralı, Musolini’yi seven biri değildi. Fakat, ülkede O’nun partisinin nüfuzunun kuvvetli olması sebebiyle buna mecbur kalmıştı. Halbuki, Mısır Kralı, Yusuf (a.s.)’ın tutkunlarından ve müridlerindendi.

Herşey bir tarafa, bizzat Allah Teala, Yusuf (a.s.)’ın bu yetki ve sultasına, şu ayet -i celileyle şehadet etmektedir:

“Böylece, Yusuf’u o memlekete hakim kıldık. Orada dilediğini yapardı.” (Yusuf: 12/56)

Diğer taraftan, Maide suresinde, bu durumu teyid eden şu ayeti görmekteyiz. Hz. Musa (a.s.), kavmine der ki:

“Ey kavmim! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın... İçinizden peygamberler çıkarmış, sizi hükümdarlar yapmış ve dünyada kimseye vermediğini size vermişti.

(Maide: 5/20)

Bu ayetten açıkça anlaşılıyor ki, Yusuf (a.s.)’ın Mısır’da ele geçirdiği hakimiyet ve sultanın neticesinde, tam bir devrim (inkılap) gerçekleşmiştir. O kadar ki, idare, Firavunlar hanedanında İsrail Oğullarına geçmiş ve onlar, kendileriyle rekabet içindeki hiçbir ümmete nasip olmayan üstünlük ve hakimiyete nail olmuşlardır.

Yusuf (a.s.) ın Mısır’da bıraktığı dini nüfuza gelince, biz bunu Mü’min suresinde, Musa (a.s.) döneminin Firavun’ una, Mısır’lı bir mü’minin söylediği şu sözde görmekteyiz:

“Andolsun ki, Yusuf da daha önce size apaçık ayetlerle gelmişti. Size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Sonunda Yusuf ölünce de,

“Allah O’dan sora bir daha peygamber göndermiyecek” (Mü’min: 40/20) demiştiniz . Yani:

“Ondan sonra, O’nun kadar şanı yüce ve mertebesi üstün bir peygamber gelmez artık!”

Söylesenize şimdi bana, Yusuf (a.s.) la ilgili bu bu hakikatı kavradıktan sonra birisi çıkar da hala, Yusuf (a.s.) ı dedil göstererek “Gayr-ı İslami bir hükümet mekanizmasında vazife almak caizdir; çünkü Hz. Yusuf gibi bir Allah Elçisi, bunu yapmıştır.” diyebilir mi?

Yusuf (a.s.) ın Firavun kanunlarına göre hükmettiğine delil olarak getirilen:

“Hükümdarın konumuna göre kardeşini alıkoyamazdı.” (Yusuf: 12/76)

Her ne kadar, bu ayet-i celilerinin ma’nı ve medlulü üzerinde, geniş bir şekilde ve enine boyuna izahata girişmek mümkün ise de, sonuç itibariyle, ayetle sabit olan şudur:

Bu olayın ve kıssanın vuku bulduğu merhale, Yusuf (a.s.) ın hükümetinin süresi içerisinde, geçici belli bir merhale idi. O merhalede, Mısır’da tatbik edilen ceza kanunu, Hz. Yusuf’un hükümeti devralmasından önce tatbik edilen ceza kanunun aynı idi. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü, Mısır’da hakim bulunan kademe olacak ve hedefine varacaktı. Nitekim, Peygamber (s.a.v.) zamanında, arabistanda, hayat düzenini değiştirme ameliyesi, on sene devam etmemiş miydi-Şöyle ki, miras sistemi hicri üçücü veya dördüncü yılda değiştirilmişti. Nikah ve talak (evlenme ve boşanma) kanunları, tam anlamıyla ve tüm olarak, ancak hicretten beş veya altı sene sonra uygulanmıştı. Ceza hukuku, sekiz senede tamamlanmıştı. Ülkenin iktisadi düzeni, kademe kademe dokuz senede değiştirilmişti. İçki, kesin olarak sekizinci yılda haram kılınmıştı. Faiz, dokuzuncu yılda külliyen kaldırılmıştı. Şimdi, Yusuf (a.s.) bu şekilde, Mısır kanunlarını değiştirmede tedric yolunu tuttuysa ve hükümeti sırasında bazı dönemlerde eski kanunlar uygulandıysa, buna bakarak “Allah’ın elçilerinden biri, cahiliye kanunlarının doğruluk ve meşruluğunu kabul etmiştir.” demek caiz doğru olur mu?

3- Üçüncü delile gelince, bu, delil olmaktan çok, mazeret getirmedir. Bu mazerete yukarlarda gerekli cevabı vermiştik. Burada ise, Ebu Davud’un tahric ettiği bir hadis-i şerif e dikkatleri çekmemekle yetineceğiz. Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Cihad, Allah’ın, beni peygamber olarak gönderdiği günden, bu ümmetin ahirinin Deccal ile harbedeceği zamana kadar geçerlidir. Hiçbir zorbanın zulmü ve hiçbir adilin adaleti onu kaldıramaz!”

Yani, bugün büyük tağutların ve zalim emperyalistlerin bize hakim olmuş bulunmaları ve elimizi kolumuzu bağlamış olmaları sebep gösterilerek cihad ilga edilemez.“Hükümet her ne kadar kafirlerin elinde olsa da, onun gölgesinde emniyet, selamet, adalet ve huzur içinde yaşıyoruz.” gerekçesiyle cihad’ı kaldırmak caiz değildir. Ülkelerinde adaletin hakim olması halinde bile, müslümanların gönül huzuru içerisinde oturarak, çevrelerindeki dünyada cereyan eden zulüm, fesad ve düşmanlıkları görmezlikten gelmeleri caiz değildir.

 

Kölelik ve İslam

 

Bu yazı, Tercümanu’l-Kur’an sayfalarında cereyan eden bir tartışmadır. Bu tartışma, Pakistan’da yayınlanmış olan meşhur bir kitabı tenkidimiz üzerine, mezkur kitabın yazarıyla aramızda geçmiş olup, beş bölümden ibarettir.

1- Sözü edilen kitabı tenkidimiz

2- Kitabın yazarı tafından tenkidimize verilen cevap

3- Yazarın cavabına cevabımız

4- Bir başka yazarın, mezkur yazarı destekliyen yazısı

5- Her iki yazara da son cevabımız

(Her iki yazarın isimlerini de yazıya almadık. Çünkü, bu yazıyı yayınlamaktan kasdımız, eski bir münakaşayı ortaya dökmek değildir.)

 

1- SÖZÜ EDİLEN KİTABI TENKİDİMİZ:

 

Sayın yazar, kitabında, köleleğin İslamdaki hükmünü anlatırken şöyle diyor:

“İnsanlardan birinin, diğerine sahip olup onu kendine kul edinmesi demek olan kölelik, yaradılışa aykırıdır. Fakat kölelik, Kur’an’ın nüzulü sırasında dünyada yaygın olduğu ve yine o sıralarda Araplar, birçok köleye sahip bulundukları için, evet sırf bunun için Kur’an, bazı maslahatları göz önünde bulundurarak, o güne dek Arapların mülkiyetine girmiş bulunan köleleri ait kölelik mülkiyetlerini ikrar ve kabul etmiştir.”

Yazar, bu satırlarıyla ilgili olarak düştüğü dipnotta da şunları yazıyor:

“Doğrusu, Kur’an, kölelerden bahsederken, mazi fiil (geçmiş zaman) kulanmıştır; yani “Ma meleket eymanukum: Sahip olduklarınız” demiştir. İnşa sığası kulanmamıştır. Bundan da anlışılır ki, ancak o güne kadar halkın mülkiyetine girmiş olan kölelerin köleliklerini ikrar ve kabul etmiştir. Başkalarınınkini değil!”

Bu dipnot ve yukarıdaki ifadeler, görüldüğü gibi tenkid ve ta’kibe muhtaçtır:

Hiç şüphe yok ki, Kur’an-ı Kerim, insan toplumunu ıslah ederken, insanların zaaflarını göz önünde bulundurarak, Tedric (kademeli hareket) yolunu tutmuştur. Ancak, biz Kur’an’da, tamamlanmadan yarım bırakılmış tek bir mesele bulamayız. Herhangi bir meselede nihai çözüm ve ıslaha ulaşmadan vahyin kesildiği ve sona erdiği vaki değildir. Bu külli kaidenin doğruluğu sabit iken, acaba sayın yazar, istikbalde, köleliği bütün nevileriyle ortadan kaldırıcı mahiyette bir Kur’an hükmü gösterebilir mi? “Kölelik Arabistan’da yaygındı ve eskiden beri insanlar birçok kölelere sahiptiler. Bunun için Kur’an o insanların yararlarını göz önünde bulundurarak köleliği ikrar ve kabul etti” sözüyle, bu tip bir maslahatı Allah’a nisbet etmek, aslında Allah-u Teala’ya noksanlık isnat etmektir. Çünkü Allah-u Teala, Arabistan’da ve dünyanın diğer yerlerinde o vakitler insanların içki ve zinaya olan düşkünlüklerini, istek ve arzularını ve bu iki fiilin toplumdaki yaygınlığı hiç hesaba katmadan, zinayı ve içkiyi kesinlikle haram kılmışken, hangi kuvvet, hangi maslahat ve hangi nokta-i nazar, O’nu (c.c.), kesin olarak ve bütün çeşitleriye köleliği haram kılmaktan alıkoyabilirdi?

Bu meselenin aslı ve hakikatı şudur: O vakitler dünyada iki çeşit kölelik vardı:

1- Hür insanları, bazı ülkelerden zorla toplayıp köle ve cariye olarak satmak.

2- Harblerde esir düşünleri köleleştirmek.

Birinci şekli, Rasulullah’ın (s.a.v.) şu hadis-i kudsi ile kesin olarak yasaklamıştır:

“Allah-u Teala şöyle buyurdu: Üç zümre var ki, ben kıyamet günü onların hasmıyım. Benim hasım olduğum kimsenin hali ise perişandır:

Birincisi:Hür bir insanı köle diye satıp parasını yiyen.

İkincisi: Hür bir insanı köle diye satıp parasını yiyen.

Üçüncüsü: Çalıştırdığı işçisine ücretini vermeyen.”

İkinci şekil kölelik hakkında ise İslamın hükmü şudur:

a- Ya, bir lütuf eseri olarak harp esirlerini karşılıksız salıvermek.

b- Ya da, fidye karşılığında veya müslüman esirle mübadele suretiyle serbest bırakmak.

Lakin, düşmandan alınan harp esirlerini karşılıksız salıvermek, harpte İslami çıkarlara uygun düşmez, fidye almak mümkün olmaz ve düşman, elindeki muslüman esirlerle mübadeleye yanaşmazsa, esirleri köle edinmek müslümanların hakkıdır. Tabii ki bu durumda onlara son derece yumuşak, merhametli ve adaletli davranmaları şarttır. Keza, eğitim ve öğretimlerine itina gösterip, onları topluma faydalı fertler haline getirmekle de görevlidirler. Diğer taraftan, çeşitli terğip ve telkinlerle, dini hükümlerle ve İslam devletinin kanunlarıyla müslümanlar, uhrevi sevaba erişmek veya dini hükümlere göre günahlarına keffaret olmak üzere veyahut da onlardan alacakları muayyen para mukabilinde köle azat etmeğe teşvik olunmuşlardır. Bu konuda, İslamın usulünü ve kanununu öğrenmek için, Rasulullah (s.a.v.)’ın söylediklerini, yaptıklarını ve Ashab -ı Kiramın tatbikatını göz önünde bulundurarak Kur’anın hükümlerine müracaat etmemiz gerekir. Çünkü, sayın yazarın bu mevzuda hataya düşmesinin yegane sebebi, kölelik hakkındaki esas ve kanunları, yalnızca Kur’andan çıkarmağa kalkışmasıdır.

Yazarın, “Ma meleket eymanukum” nazm -ı celiline bakarak çıkardığı nükteye gelince, bu hiçbir şekilde doğru değildir. Çünkü, Kur’an-ı Kerim nazil olup bittikten sonra sahabe devrinde birçok harp esiri köle yapılmıştır. Rasulullah’ın (s.a.v.) ehlinin evlerinde, fethedilen ülkelerden alınan harp esirleri, köle ve cariye olarak bulunmaktalardı. Acaba, onların hepsi de bile bile Kur’anın hükmüne karşı mı çıkmışlardır? Yoksa, bu konudaki Kur’an hükmünü bilmiyorlar mıydı?

Sonra, şayet sizce, Kur’anda mazi siğasıyla geçen hiçbir fiilin, şimdiki zaman ve gelecek zaman manası ifade etmiyeceği,bir kaide ise, acaba neden siz kitabınızda:

“İkterabeti’s-saatü ven’şekka’l-kamer” (Kamer: 54/1)

Kıyamet yaklaştı, ay ikiye ayrıldı” Ayetini:

Kıyamet vakti geldiğinde ay ikiye ayrılacak.” Ve:

“Ve kane arşuhu ale’l-mai” (Hud:11/7)

O’nun arş’ı su üstünde idi ayetini de:

“O’nun karşı su üstündedir.” şeklinde tefsir ederek, bu ayetlerdeki mazi fiillere hal (şimdiki zaman) ve istikbal (gelecek zaman) manaları verdiniz? Doğrusu çok garip!

Yine yazar:

“Nihayet onları savaşta mecalsiz bir hale getirdiğiniz zaman, artık bağı sıkı tutun (esir alın). Ondan sonra ise, ya iyilik yapın, yahut fidye alın.” (Muhammed: 47/4)

Ayetine delil göstererek şöyle diyor:

“Bu durumda köleleştirmede tek yol vardı ve o da, harpte esir almaktır. Fakat Kur’an-ıKerim bu ayetle onlara da hürriyetlerinin verilmesini emretme suretiyle bu kapıyı da ebediyyen kapatmıştır.”

Lakin, kafirler fidye vermeğe veya ellerindeki müslüman esirlerle mübadeleye yanaşmadıkları zaman dahi, düşmandan aldıkları esirleri iyilikle salıvermeleri müslümanlara farz mıdır?Bırakıldıkları zaman, düşmana iltihak ederek yeniden müslümanlara hücum etmeleri ihtimali ve korkusu olsa dahi, müslümanların, ellerindeki harp esirlerini serbest bırakmaları vacip midir? Evet, burası, sayın yazarın nedense aklına gelmemiştir! Lakin, bu ayetin, lafızları, böyle bir vacip ve kati hükme kesinlikle delalet etmemektedir!Ayette geçen menn kelimesinin manası, iyilik ve ihsan etmek demektir. Onlar hakkında iyilik ve ihsanı emreden her Kur’an ayeti, bu güzel fiili, en faziletli amellerden sayar ve müslümanları buna teşvik eder. Bu ayette de yine Kur’an, aynı şeyi murad etmiştir ve müslümanlara şunu beyan etmiştir:

“Harp esirlerini, iyilik ve ihsan ile salıvermek hayırlı amellerdendir.”

Yoksa Kur’an, hiçbir zaman, bu salıverme, islami maslahat ve çıkarlara zarar verse de, harp esirleri iyilik ve ihsan ile serbest bırakılacaklardır dememiştir.

 

2- KİTABIN YAZARI TARAFINDAN

TENKİDİMİZEVERİLEN CEVAP:

 

Yeryüzünde her insan, mülk sahibi ve halifedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Hz. Adem (a.s.) hakkında Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

“Gerçekten, yeryüzünde ben bir halife kılacağım.”

(Bakara: 2/30)

Adem (a.s.) ın evlatları, yani insanoğulları hakkında da şöyle buyurmuştur:

“Sizleri yeryüzünde halifeler kılan O’dur.”

(En’am: 6/165)

İnsanın mertebe ve mevkiinin üstünlüğü hakkında ise şöye buyurmuştur:

“Doğrusu biz adem oğullarını şerefli kıldık.”

(İsra: 17/70)

Şimdi, bütün bunlar göz önünde bulundurulunca, Adem oğlunu köle edinmek fıtrate aykırı değil midir? O Adem oğlu ki, yeryüzünün sahibi, hatta -bizzat sizin de el-Halife kelimesinin tefsirinde ifade ettiğiniz gibi- Allah’ın naibi ve halifesi olarak yaratılmıştır. Durum bu olunca, yaratılışa aykırı bir şeyi ikrar ve kabul etmesi Kur’an-ı Kerim’den nasıl umulur ve beklenir?

Bana verdiğiniz cevabı yazınızda, hür bir insanı köle yapmanın, kıyamet günü Rasulullah (s.a.v.) in husumetini celbedecek kadar büyük ve çirkin bir günah olduğunu ifade etmek suretiyle, gerçeği itiraf etmektesiniz. Harp esirlerine gelince, hiç şüphe yok ki Kur’an-ı Kerim onların salıverilmelerini şu ayeti celileyle kati olarak emretmiştir:

“Onları esir aldıktan sonra ise, ya iyilik yapın, yahut fidye alın.” (Muhammed: 47/4)

Bu fidye, ister para ve mal vermekle, isterse esir mübadelesi şekliyle olabilir. Evet, onların serbest bırakılmalarının islami maslahat ve çıkarlara zarar getireceği korkusu varsa, bu korku mevzu bahis olduğu sürece hapsedilebilirler. Lakin, onları köleleştirmek caiz değildir. Kur’an bunu mubah saymamıştır. Devletin de, onları köle edinip satma veya orduya dağıtma hakkı yoktur. Onlar, İslam devletinin esirleri olarak kalırlar ve hiçbir şekilde küçümsenip harakete maruz bırakılamazlar. Fakat siz, bunun aksini söylüyorsunuz. Şöyle ki: “Esirleri müslümanlar kendi aralarında dağıtabilir, onları mülkiyetlerine geçirerek hizmetlerinde kullanabilir veya mal gibi onları alıp satabilirler. O kadar ki, bu zavallılar, kıyamete kadar -nesiller boyu- her türlü insani haklardan mahrum yaşayıp gidecekler ve efendileri onları azad etmedikçe, hep köle olarak kalacaklardır. Bir kuruş mülk edinme ve insani haklardan yararlanma hakları yoktur. Hatta müslümanlığı kabul etseler dahi...”Bu mudur Kur’an’ın usulü ve kanunu?Buna, Kur’an’dan bir ayet veya bir lafız veyahut bir harfle delil getirebilir misiniz?Sana ne oluyor da Kur’an’ın talimatı hakkında bir kitap yazdım diye bana itiraz ediyorsun?Sen “Kur’an-ı Kerim nazil olup bittikten sonra sahabe devrinde birçok harp esiri köle olmuştur. Rasulullah (s.a.v.) ın ehlinin evlerinde, fethedilen ülkeleden alınan harp esirleri, köle ve cariye olarak bulunmaktalardı.” diyerek delil getiriyorsun. Sana göre, Sahabe ve Ehl-i Beyt (r.a.) in, her yaptıkları, dini esaslara uygundur. Bense, onların tatbikatları için, Kur’an’dan bir delil bulmadıkça “Dine uygundur diyemem!”Fakat yine de ben, şayet tarihi yönden tartışmak istiyorsanız, “Sahabe ve Ehl-i Beyt (r.a.), hangi durum ve şartlar içerisinde Allah’ın yarattıklarını köle yapmağa kendilerini mecbur hissetmişlerdir?”sorusuna, ikna edici bir cevap vereyim:

“Onların bu fiillerine -ki özel bir çevreyi ilgilendirir- Kur’an’ın emir ve prensibi gözüyle bakmak doğru değildir. İçerisinde Kur’an bulunmayan bir müslüman evi yoktur. O halde O’na bak!Tekrar bak, acaba yaratılışa aykırı olan bu işi mubah gösteren bir delil görebilecek misin?”

Önceki cevabımda demiştim ki:

“Köleklik, Kur’an’ın nüzulü sırasında yaygın olduğu ve o sıralar araplar köle bulunduğu için, Kur’an-ı Kerim o zamanki kölelerin köleliklerini ikrar etmiş ve daha o vakitler, onların hürriyet alemine çıkmaları için de, bir değil birçok yol açmıştı. Gelecekle ilgili olarak ise, kölelik kapısını kesin olarak kapamıştı.”

Bunun üzerine sen şunları söyledin:

“Allah’ın, böylesi bir maslahatı nazar-ı itibara aldığını söylemek, aslında O’na noksanlık nisbet etmektir. Çünkü Allah-u Teala, Arabistan’da ve dünyanın diğer yerlerinde, o vakitler insanların içki ve zinaya olan düşkünlüklerini, istek ve arzularını ve bu iki fiilin toplumdaki yaygınlığını hiç heseba katmadan, zinayı ve içkiyi kesinlikle haram kılmışken, hangi kuvvet, hangi maslahat ve hangi nokta-i nazar O’nu (c.c.), kesin olarak ve bütün çeşitleriyle köleliği haram kılmaktan alıkoyabilirdi?”

Fakat, burada unuttuğunuz bir husus vardır:İçki, zina ve kumar, ahlaki ve şahsi suçlar olup, birden bire kaldırılmaları icap ederdi. Kölelik ise böyle değildi. Çünkü, köleler, arap yarımadasında oturanların iktisadi hayatlarına girmişti. Yüzlerce hane ve kabile, rızıkların kölelerden kazanıyorlardı. Böyle bir ortamda, şayet Kur’an-ı Kerim, onların serbest bırakılmalarını birden bire istemiş olsaydı, birçok kabileler geçim sıkıntısına düşecekler ve ortalık karışacaktı. Bu sebeple Kur’an, o zamanki vaziyete en uygun olan yolu, yani tedric (kademeli hareket) yolunu tercih etti.

 

3- YAZARIN CEVABINA CEVABIMIZ:

 

Kur’an-ı Kerim, harp esirlerini iyilikle veya fidye alarak bırakılmalarını, müslümanlara sırf kendi arzu ve iradelerine bağlı olarak mubah görmüştür. Yoksa onlara, fidye almaları mümkün olmaması halinde, birini şıkkı tercih etmelerini vücuben emretmiş değildir. Şöyle ki, Allah Azze ve Celle, insanın fıtratını bilir. Yine bilir ki, şayet mesele bir kaç esirin serbest bırakılması olsaydı, müslümanlar bu işi gönül hoşluğuyla yaparlardı. Nitekim, Asr-ı Saadet ve ashap döneminde bunu defalarca yapmışlardı. Lakin bu iş, binlerce esiri ilgilendirince, diğer taraftan düşman elinde esir bulunan binlerce müslümanın durumu mevzubahis olunca, elbette ki, ellerinde bulunan esirleri hiç karşılıksız salıvermeleri müslümanlara zor gelirdi. Böye bir durumda, harp esirlerinin hürriyetlerine kavuşmaları için, bu esirler ya müslümanlara belli bir para ödeyeceklerdir veyahut da hükümetleri tarafından düşmanın elinde bulunan esir müslümanlarla mübadele (değiştirme) yapılacaktır. Ama, bu esirler müslümanlara beş kuruş para ödemezler veya hükümetleri tarafından düşmanın elindeki esir müslümanlarla mübadele yapılmazlarsa, kafir diyarında müslüman esirler köle hayatı yaşarlarken -ki esirlerin değişmeyen bu durumları binlerce yıldır devam ede gelen bir vakıadır- hangi sebeple acaba müslümanlar, kafir esirleri köle yapma hakkından mahrum kalacaklardır? Ben öyle görüyorum ki, sen, bu meseleye bugünün şartları içerisinde bakıyor, konuyu günün aynasında görmeye çalışıyorsun. Halbuki bugünün dünyasında gayr-i müslim milletlerde harp esirlerini köle yapma adeti kalkmış, dünyada genellikle esirlerin mübadelesi kabul edilmiş ve müslümanları harp esirlerini köle yapmaya zorlayan amiller ortadan kalkmıştır. Bundan dolayı, İslamın köleliği meşru gören kanununu kabul etmekte tereddüt ve sıkıntı duyuyorsun. Lakin, gözlerini, dünyaya bir iki asır öncesine gelinceye kadar ki hakim vaziyete ve şartlara çevirecek olursan anlarsın ki, İslam kanunu, köleliği mubah görmekle haksızlık ve zulüm yapmamıştır. İşte, kölelik meselesinde o vakitki şartlara uygun bir hüküm getirmesi ve aynı zamanda gelecekle ilgili olark da, şartlar ve vaziyetler değiştiği zaman uygulanmak üzere ıslah edici nitelikte kanunlar koyması, Kur’an-ı Kerim’in hikmetinin üstünlüğüne açık bir delildir.

Kölelik konusu işlerken ifade ettiğiniz görüşünüzde, bir taraftan köleliğin Kur’an’ın hükmüyle haram olduğunu söylerken, diğer taraftan Ashab-ı Kiram ve Ehl-i Beytin (r.a.) harp esirlerini köle olarak istihdam ettiklerini itiraf ediyorsunuz. Bu Sahabenin ve Ehl-i Beyt’in (r.a.) Kur’an’a aykırı haram bir fiili işledikleri anlamına gelmez mi?Bize, tarihi açıdan ve bölgenin şartarıyla ilgili olarak ne kadar makul ve yeterli deliller getirmeye çalışırsanız çalışın, artık, sözlerinizin ifade ettiği mantıki sonucu hiçbir zaman perdeleyemiyecek ve nazarlardan saklamağa muvaffak olamıyacaksınız. Şimdi siz, bu işi yaptıkları için Hulefay-i Raşidin, Ashab-ı Kiram ve Ehl-i Beyt’in (r.a.) Kur’an’a muhalefet ettiklerini ve haram işlediklerini söylemekle yetinmeyin, demişken, bari Kur’an’ın -Neuzübillah- vaktinden önce ve hiçbir yararı ve hikmeti olmadan kanun getirdiğini ve o vakitler cemiyete hakim olan hal ve şartları hiç nazari itibara almadığını da söyleyin! Ve ondört asırdır Kur’an’la amel etmenin insanlar için çok zor olduğunu, hiç kimsenin, hatta ve hatta Rasulullah’ın ellerinde yetişen ve bütün imkanlarıyla hayatlarını İslamın hidayet kalıbında şekillendirenlerin bile Kur’an’a uymağa muvaffak olamadıklarını da ilave ediverin!

Diğer taraftan, eğer birazcık düşünürseniz anlarsınız ki şayet:

“Onları esir aldıktan sonra, ya iyilik yapın, yahut fidye alın.” (Muhammed: 47/4)

Ayetini sizin yorumunuza uygun olarak anlar ve bu konuda İslamın hükmü budur dersek, bu hüküm, müslümanlar için son derece zararlı olur ve aynı zamanda, bazı kereler müslümanların bu hükmü uygulamaları çok güç olur; çünkü bu kanunu uygulamak demek her ne olursa olsun harp esirlerini müslümanların muhakkak serbest bırakmaları farzdır demektir!Hatta, fidye vermesler dahi!Gerçekte müslümanların uyguladıkları kanun bu olsa, vallahi, yeryüzünde hiçbir kafir millet, aptallık edip de müslümanlara ne fidye verir ve ne de ellerindeki esir müslümanları serbest bırakır!O takdirde, binlerce müslüman esir, küffar elinde ebediyyen esir yaşarken, her harp sonunda, müslümanlar, ellerindeki düşman esirlerini serbest bırakacaklardır! Söyleyin Allah aşkına? Böyle bir kanun hangi adalet ölçülerine sığar? Ve müslümanlar, bu kanunu hangi devirde uygulayabilme imkanına sahiptirler?

 

4- BİR BAŞKA YAZARIN, MEZKUR YAZARI

DESTEKLİYEN YAZISI:

 

Aranızda tartışma konusu olan mesele, harp esirlerini iyilikle veya fidye alarak (para yahut esirler mübadelesi suretiyle) serbest bırakılmalarına varıp dayandı. Fakat, esirleri salıvermek, müslümanların maslahat ve çıkarlarına aykırı olduğunda veyahut da, düşman, fidye vermeye yanaşmadığında, müslümanlar ne yapacaklardır? İşte bu soruya Tealimu’l-Kur’an sahibi -yani yazar- şu cevabı vermişti:

“Böyle bir durumda, düşman esirleri, İslam devletinin elinde esir olarak kalırlar ve katiyen horlanmazlar.”

Siz ise “Onlar köle olurlar” dediniz. Bunun üzerine, Tealimü’l-Kur’an yazarı, sizden bu iddianızın doğruluğuna dair Kur’an’dan bir delil istedi. Ne var ki, cevabınızda buna hiç aldırış etmediniz ve harp esirlerinin köle olabilceklerine dair Kur’an’dan delil getirmediniz. Bilakis şu iki delili ileri sürdünüz:

“1- Müslüman esirler, düşmanın elinde köle olarak bulunurlarken, ne diye müslümanlar kafirden aldıkları esirleri köle yapmasınlar?”

Gerçekten ilk bakışta bu delilinizin muteber bir gerekçe ifade ettiği görülüyor. Fakat, Kur’an-ı Kerim, müslümanları “Kafirler size nasıl muamele ederlerse, siz de onlara öyle muamele edin” gibi bir basitlikten kurtarıp, onları çok yüksek bir seviyeye yükseltmeyi hedef edindiğine ve müslümanlara müşriklerin putlarına sövmelerine bile izin vermediğine göre, acaba bu durum karşısında tavrınız ne olacaktır? Diyorsunuz ki:

“Müslümanlar, kölelerine son derece yumuşak, merhametli ve müsamahakar muamele etmekle memurdurlar.”

Lakin bu, bizzat sizin ortaya koyduğunuz prensibinize uymamaktadır. Şöyle ki, kafirler ellerinde bulunan müslüman esirlere her türlü zulüm ve baskıyı reva görecek olsalar, sizin prensibinize göre, müslümanlar nasıl olur da düşmanın elindeki esir kardeşleri inim inim inlerken, kendi ellerindeki düşman esirlerine insanca muamele yapabilirler? Ortaya koyduğunuz prensibinizin doğru olduğunu bir an için farzedecek olsak, küffar, elindeki esir müslüman hanımların ırz ve namuslarını çiğneyecek olsa, acaba siz, aynı muameleyi müslümanların, ellerindeki esir düşman kadınlarına reva görmelerini helal görecek misiniz?Hayır hayır, İslamın prensipleri, kendi başına müstakil ve bağımsız prensiplerdir. O, herhangi bir şeyi kendi esaslarına uygun olduğu için emreder veya yasaklar; dünyada ne derse desin ve ne yaparsa yapsın!

2- İkinci deliliniz de, Rasulullah’ın Ashabı ve Ehl-i Beyt’inin uygulamalarıdır. Bu, benim için delil olabilir. Lakin, itiraz eden zat ise “Sen millete Kur’an’dan ayrılmayı vadederken, nasıl olur da şimdi Kur’an’ın dışından delil getiriyorsun?” dediğinde haklı değil midir.

Diyorsun ki: “Harp esirlerini iyilikle salıvermeleri müslümanlara büyük zararlar verir. Zira, böye yaptıklarında, yeryüzünde hiçbir kafir milet, aptallık edip de onlara fidye vermez!”

Lakin ben de diyorum ki, müslümanların, kafir esirleri iyilikle salıvermek suretiyle elde edecekleri faideler, onlardan alacakları fidye paralarıyla kıyas edilemeyecek kadar büyüktür. Ve bu yol, insanların İslama karşı tavırlarını, bakış açılarını ve peşin fikirlerini değiştiren bir yoldur. Şüphesiz ki Rasulullah, binlerce herp esirini fidyesiz salıvermiştir. O’nun bu örnek davranışı neticesinde meydana gelen faydalara ve müsbet etkilere yeryüzü şahittir. Bütün bunlar bir tarafa, münakaşası yapılan esas mesele, esirlerin köleleştirilmelerinin ve alınıp satılmalarının caiz olup olmadığıdır. Bu bakımdan siz, izahatınızı bu konuya teksif etmeli ve Kur’an’ın bu meseledeki hükmünü açıklamalısınız. Şurasını kesinlikle belirtmelisiniz:

Kafirler müslümanlara fidye vermeğe yanaşmazlar ve müslümanlar da ellerindeki esirleri serbest bırakmazlarsa, bu durumda esirlere karşı müslümanların muamelesi ne olacaktır?Mezkur ayet-i celile üzerindeki araştırmalar ve harp esirlerinin statüsü, günümüzün en önemli meselelerindendir. Rica ederim, bu konuyu etraflı bir şekilde ele alıp çözüme kavuşturun.

 

5- HER İKİ YAZARA DA SON CEVABIMIZ:

 

Sayın Yazar, harp esirlerinin köle yapılabileceğine itiraz ederken:

“Nihayet onları savaşta mecalsiz bir hale getirdiğiniz zaman, artık bağı sıkı tutun (esir alın). Ondan sonra ise, ya iyilik yapın, yahut fidye alın.” (Muhammed: 47/4)

Ayetini delil olarak getirmiş ve bu ayet-i celileyi şöyle tefsir etmişti:

“Ey mü’minler!Harpte küffarın gücünü kırdınız mı, elinize geçirdiğiniz erkekleri sımsıkı bağlayın! Sonra, onları, ya karşılıksız olarak iyilikle, yahut da fidye alarak serbest bırakın.!”

Halbuki bu ayette, harp esirlerinin müslümanlarca serbest bırakılmalarının farz olduğunu ihsas ettirici tek bir kelime mevcut değildir. Ve bu yorumuna dayanarak yazar şu sonucu çıkardı:

Kur’an-ı Kerim, harp esirleri için, ancak şu iki durum ve statüyü kabul eder:Ya hiç karşılıksız yahut da fidye mukabili salıverilmek. Binaenaleyh, harp esirlerinin köle yapılması hiçbir ahvalde caiz değildir. Çünkü, onların mutlak serbest bırakılmaları hakkındaki emir, kesin ve açıktır.”

Bu yüzden, şimdi bizim, mezkur ayet-i celileye üç yönden bakmamız icab ediyor:

1- Ayetin lafızlarının zahiri, neye delalet ediyor?

2- Kur’an-ı Kerim’deki diğer ayetlerin ışığında, bu ayetin doğru tefsiri nedir?

3- Rasulullah (s.a.v.) bu ayeti nasıl anladı ve sağlığında bu ayet-i celileyi nasıl uyguladı?

 

Ayetin Manası:

 

Ayet-i kerimede geçen “İmma” kelimesi, hem “Mennen: İyilik edin”kelimesiyle ve hem de “Fidaen: fidye alın” kelimesi ile birlikte kullanılmıştır. Ki bu İmma kelimesi, muhayyerlik veya mubahlık anlamındadır. Yani ayetin manası şöyledir: “Ey müslümanlar! Bu esirler hakkında muhayyersiniz. Dilerseniz onlara iyilik edersiniz; dilerseniz onlardan fidye alırsınız.” Veyahut da ayetin anlamı: “Ey müslümanlar!Bu esirlere iyilik yapmanız veya onlardan fidye almanız sizin için mubahtır.”Fakat ayet hiçbir zaman şu anlamda değildir:

“Müslümanlar! Muhakkak bu iki şıktan birini tatbik etmeniz vaciptir.”Evet, ayet katiyen bu manaya değildir.

Şimdi, harpte kafirlerin boynunu vurmak ve onları iyice tarümar ettikten sonra esir almak ile ilgli emir, malum olduğu üzere kesindir:

“Savaşta kafirlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Nihayet onları mecalsiz bir hale getirdiğiniz zaman, artık bağı sıkı tutun (esir alın)” (Muhammed: 47/4)

Bundan sonra müslümanlar, ellerindeki esirlere iyilik etmek ile, onlardan fidye alma arasında muhayyer bırakıldılar. Bir diğer ifadeyle, eğer isterlerse bu iki şıktan birisini uygulayabileceklerdir.

Şimdi gelelim “el-mennu” kelimesine... Bu kelimenin manası: İyilik ve ihsan etmek (in’am ve ihsan) demektir. el-Mennü kelimesinden, mutlaka olarak esirlerin serbest bırakılmaları anlamını, yazar kendi kafasından çıkarmıştır. Şüphe yok ki, esirleri serbest bırakmak da iyilik ve ihsan etmenin şekillerindendir. Fakat, yine, esirlere hapiste iyi muamele etmek de bu ihsanın bir şeklidir. Yazar, nasıl oluyor da bu şekli hiç görmüyor ve iyiiliği sadece serbest bırakmak olarak anlıyor?Nereye dayanıyor? Şayet Kur’an-ı Kerim’de, esiri serbest bırakmaktan (tesrih) maksadın, iyilik ve ihsan etmek (in’am ve ihsan) olduğunu gösterir bir kelime veya işaret varsa, lütfen açıklasın.

 

KUR’AN-I KERİMDEKİ Dİ⁄ER AYETLER

 

Şimdi Kur’an’a dönüyor ve arıyoruz: Acaba, esirleri hiç karşılıksız veya fidye alarak serbest bırakmanın müslümanlara vazife olduğunu, esirler hakkında bunun dışında bir uygulamanın caiz olmadığını ve esirleri köle yapmanın müslümanlara haram olduğunu gösteren bir ayet var mıdır? diye... Hakka yemin ederim ki, sen Kur’an’da bu manada bir ayeti, kıyamete kadar arasan bulamazsın! Aksine, yukarıda geçen ayetten sonra nazil olmuş, köle ve cariyelerle ilgili hükümler ihtiva eden birçok ayetler görürsün. Yukarıda zikri ve bahsi geçen ayetten önce nazil olan hükümlerle ilgili “O vakte kadar, esirlerin serbest bırakılmalarını kesin olarak emreden bir hüküm gelmemiş binaenaleyh, halkın, yanlarında köle bulundurmaları mubah görülmüştü” diyebilirsin. Fakat, bu ayetten sonra nazil olan ayet-i celileler için ne diyeceksin? Sizin tefsirinize göre bu ayet nazil olur olmaz, müslümanları, ellerideki köle ve cariyeleri serbest bırakmış olmaları gerekirdi. Halbuki, bu ayetten sonra nazil olan ayet-i kerimeler, müslümanların, ellerindeki köle ve cariyeleri bırakmamış olduklarını göstermektedir ve daha önce olduğu gibi, köle ve cariyelerle ilgili hükümler inmeğe devam etmiştir.

Bahsi edilen ayet, Muhammed suresindedir. Bu surenin bir kısmı Mekke’de, bir kısmı ise Medine-i Münevvere’ye hicretin ilk günlerinde nazil olmuştur. Bu ayetteki: “Kafirlerle karşılaştığınız zaman = Feiza lekıytümüllezine keferu” demek, Abdullah İbnu Abbas’ın da tefsir ettiği gibi:“Bedir savaşında onlarla karşı karşıya geldiğinizde” demektir. Bu tefsirde, ayetin Bedir harbinden önce nazil olduğuna delalet vardır.Bunu, Enfal suresindeki şu ayet teyit etmektedir:

“Yeryüzünde savaşırken, düşmanı yere sermeden esir almak hiç bir peygambere yaraşmaz.” (Enfal: 8/67)

Bu ayet, Bedir’de alınan esirlerle ilgili olarak nazil olmuştur. Buradaki sert ifadeden açıkça anlaşılıyor ki, bu azar ve itabın sebebi, Peygamber (s.a.v.) in, esir olmadan önce, Muhammed suresinde kendisine emredildiği şekilde, düşmanı yeryüzünde kelimenin tam anlamıyla yere sermemesi ve iyice ezip perişan etmemesidir. Bundan şu sabit olur ki, Muhammed suresindeki bu ayet Bedir Gazvesi’nden önce nazil olmuştur.

Evet burası böyledir. Şimdi de gelin, birlikte, Peygamber (s.a.v.) e, harpte alınan esir kadınların cariye olmalarının nasıl mubah kılındığını görelim. Allah-u Teala buyuruyor ki:

“Ey Peygamber!Mehirlerini verdiğin kadınları ve Allah’ın ganimet olarak sana verdiği cariyeleri (Vema meleket yeminuke mimma efaellahu aleyke) sana helal kıldık.” (Ahzab: 33/50)

Bu ayette geçen “Ma meleket Yeminuke” nazmının manası, Cariyeler: el-İmau demektir. Ki, görüldüğü gibi bu cariyeler: “Allah’ın, ganimet olarak sana verdiği” yani “Harpte ganimet olarak ele geçirdiklerin” şeklinde anlatılıyor. Herkesin bildiği bir şeydir ki, Allah-u Teala, Bedir harbinden önce, Peygamber (s.a.v.) e hiçbir ganimet nasip etmemiştir. O halde, Bedir gazvesinden sonra, müslümanaların ellerine esir düşen kadınları, müslümanların cariye edinmelerini Kur’an-ı Kerim’in mubah kıldığı açık bir gerçektir.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Ey Peygamber!Artık bundan sonra hiçbir kadını nikahlaman ve hanımlarını bırakarak, ne kadar güzel olurlarsa olsunlar, yerlerine başkalarını alman helal değildir. Cariyelerin hariç...” (Ahzab: 33/52)

Bu ayet, Rasulullah’ın (s.a.v.) in zevcelerinin adedi onbire ulaştığı zaman nazil olmuştu. Rasulullah (s.a.v.), son hanımı olan Meymune (r.a.) ile, yedince hicri yılın sonunda evlenmiştir. Bu ayet, sekizinci hicri yılda nazil olmuş olsun. Burada yine, Rasulullah (s.a.v.) e cariyenin mubah olduğu apaçık anlaşılıyor.

Hicretin sekizinci yılı sonlarında Evtas harbi oldu. Bu gazvede müslümanlar pek çok kadın esir aldılar. Bunlarla izdivac yapıp yapmamakta tereddüd ettiler ve Rasulullah’a (s.a.v.) sordular. Bunun üzernie şu ayet nazil oldu:

“Evli kadınlarla evlenmeniz haramdır. Cariye olurlarsa başka.” (Nisa: 4/24)

Yine aynı surede bir başka ayet:

“Eğer velisi bulunduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla, iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Şayet cariyelerinizle yetininiz.” (Nisa: 4/3)

Bu ayet de, Uhud Gazvesinden sonra nazil olan ayetlerdendir.

Muhammed suresindeki söz konusu ayetten sonra muhtelif zamanlarda nazil olan bu ayetler kesinlikle göstermektedir ki:

“Esir aldıktan sonra, onlara ya iyilik ve ihsan edin, yahut fidye alın.” (Muhammed: 47/4)

Ayet-i celilesinden Allah’ın muradı, yazar dostumuzun zannettiği mana değildir. Yoksa, bu ayetin nüzulünden sonra cariyeliğin müslümanlara haram kılınması gerekirdi. Halbuki, bu mubah kılınmış ve konuyla ilgili olarak da, birtakım hüküm ve talimat nazil olmuştur.

 

...VE O NÜKTE

 

Yazar dostumuz, hiç görülmemiş şöyle bir nükte çıkardılar: “Kur’an’-ı Kerim, kölelerden bahsederken, mazi fiil (geçmiş zaman) kullanmıştır. Yani, “Ma meleket eymanukum” demiştir. İnşa sığası (şimdiki zaman ve gelecek zaman) kullanmamıştır. Bundan anlaşılır ki, sadece o güne kadar halkın mülkiyetine girmiş olan kölelerin kölelik mülkiyetlerini ikrar ve kabul etmiştir. Başkalarınınkini değil.”

Yani bir diğer ifadeyle, Kur’an-ı Kerim’de mazi siğasıyle geçen hükümlerin, gelecekle hiçbir ilgisi yoktur. Mesela:

“Kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızdan olup, yanınızda kalan üvey kızlarınız size haram kılınmıştır.” (Nisa: 4/23)

Ayetine göre, bir kimseye, evlenmiş olduğu hanımının, eski kocasından olan kızı haramdır. Bu ayette, “Kendileriyle gerdeğe girdiğiniz” manasını ifade eden fiil, mazidir. (Dehaltüm bihinne). Binaenaleyh, sayın yazarın kaidesine göre, ancak bu ayet nazil olmadan öne evlenmiş olan erkeklere bu erkeklerin üvey kızları haramdır. Ama, bu ayetin nüzulünden sonra evlenmiş olan erkeklere, üvey kızları haram değildir. Çünkü bu haramlık istikbali ilgilendirmez!

Yine:

“Biliniz ki, ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri, Allah’ın Peygamberin ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır.” (Enfal: 8/41)

Ayetinde, “ele geçirdiğiniz ganimetin” anlamını ifade eden fiil, mazidir (⁄animtüm). Binaenaleyh, dostumuzun koyduğu kaideye göre, harplerde alınacak ganimetlerden Humus (beşte bir) alınmıyacaktır. Humüs, bu ayet inmeden önce ele geçirilen ganimetlere has bir şeydir ve geçip gitmiştir. Ayetin gelecekle bir ilgisi yoktur. Yine:

“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okununca hemen Allah’ı anmaya (cuma namazına) koşun.”

(Cuma: 62/9)

Ayetinde, Cuma namazına koşunuz emri (Fes’av ila zikrillah), bu ayet inmeden önceki müslümanlar içindir; sonraki diğer müslümanları -kıyamete kadar- ilgilendirmez.

Hülasa, muhterem şeyh efendi, kendisinden önce hiç kimsenin keşfedemediği bir nükteyi keşfetmiştir (!) Şayet daha önce bu incelik (!) keşfedilmiş olsaydı, müslümanlar, Kur’an-ı Kerim’de mazi fiil ile geçen ve herhalde Allah’ın -neuzü billah- ihtiyatsızlık ederek gelecek zaman siğası kullanmayı ihmal ettiği birçok hükümlerden kendilerini kurtarmış olacaklardı!Hatta dahası var, kafirler ve Allah’ın ayetlerini yalanlayan inkarcılar, bu incelik (!) sayesinde cehennem azabından kurtulacaklardı. Çünkü:

“Küfredenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar, evet onlar, cehennemliktirler.” (Bakara: 2/39)

Ayetinde, küfredenler ve yalanlayanlar kavramları, mazi fiili ile ifade edilmiştir (Keferu ve Kezzebu). Dolayısıyla, bu ayetin nüzulünden sonra kafir olan ve Allah’ın ayetlerine karşı çıkan bütün münkirler, cehennem ateşinden kurtulmuş olacaklardı!?

Hakikat şu ki, bu gibi garip nükteler, Kur’an’da mana tahrifine yol açacak boyutlara ulaşabilir. Bu, sahibini imanından edebilecek bir cüretkarlıktır.

 

PEYGAMBER (S.A.V.) İN TATBİKATI:

 

Şimdi de, Peygamber (s.a.v.) in bu konuyu nasıl anladığına ve hayattayken nasıl tatbik ettiğine bakalım:

1- Ashab-ı Kiram’dan Sa’d b. Muaz (r.a.), Beni Kurayza erkeklerinin kılıçtan geçirilip mallarının taksim edilmesine ve çoluğuyla-çocuğuyla bütün kadınlarının esir edilmelerine hükmetmişti ve Rasulullah (s.a.v.) O’nun verdiği bu hükmü uygulamıştı.

2- Müslümanlar Hayber Gazevsinde çok sayıda yahudi kadını esir etmişler ve bu kadınlar, müslümanlara taksim edilmişti. Mü’minlerin Annesi Safiyye (r.a.) de onlar arasındaydı.

3- Huneyn Gazvesinde, altı bin çocuk ve kadın esir edilmişti. Sonra, Havazin heyeti, Ci’rane’de Rasululah’la görüşerek müslüman olmuşlar ve O’ndan (s.a.v.), müslümanların ellerinde esir bulunan kadınlarının ve çocuklarının fidyesiz salıverilmelerini rica etmişlerdi. Rasulullah (s.a.v.) onlara şu cevabı verdi:

Rasulullah (s.a.v.) adına, müslüman kardeşlerimizden, çocuklarımızı ve kadınlarımızı bize bağışlamaları için şefaat diliyoruz.

O zaman ben, kendime ve Abdülmuttalip Oğullarına ait esirleri verir ve size tavassut ederim.”

Rasululah (s.a.v.) halka namazı kıldırdıktan sonra, Hevazin heyeti ayağa kalkıp, Rasulullah’ın kendilerine tenbih ettiği şekilde konuştular. Rasulullah (s.a.v.) dediler ki:

“Bana ve Abdülmuttalip Oğullarına ait esirler sizindir; alın!”

Bunun üzerine Muhacirler: “Hissemiz Rasulullah’ın (s.a.v.) olsun” dediler. Arkasından Ensar da aynı şeyi söyledi:

Akra b. Habis, Uyeyne b. Hısn ve Abbas b. Mirdas kendilerine ve kabile efradına ait esirleri vermeyi kabul etmediler. Sonunda Rasulullah (s.a.v.) onlara dedi ki:

“Sizlerden, elindeki esirini vermek istemiyen herkese, ilk esir aldığım harpte, bire karşı altı esir vereceğim. Binaenaleyh, Havazinlilere kadınlarını ve çocuklarını veriniz.”

4- Haklarında:

“Evli kadınlarla evlenmeniz haramdır. Cariye olurlarsa başka” (Nisa: 4/24)

Ayet-i celilesi nazil olan Evtas esirleriyle ilgili durumu yukarıda zikretmiştik.

Şüphesiz Rasulullah (s.a.v.) zaman olmuş, harp esirlerini hiç karşılıksız serbest bırakmış, zaman olmuş, düşmanın elindeki müslüman esirlerle mübadele etmiş, yine zaman gelmiş onları fidye alarak salıvermiştir. Fakat şurası da şüphesiz ki, müslümanlar, Rasulullah (s.a.v.) hayatta iken, harp esirlerine köle ve cariye olarak malik olmuşlar; esirler müslümanlara taksim edilmiştir. Acaba, Kur’an’ın hükümlerini kim Rasulullah’dan daha iyi bilir ve hangi yiğit, Kur’an’ın ahkamı ile O’ndan (s.a.v.) daha güzel amel eder?

Kendisini Peygamberden daha üstün gören birisi varsa, görsün! Onun işi Allah’a (c.c.) kalmıştır. Fakat bu, müslümanların akidelerine ters düşen bir iddiadır. Müslümanlar, Rasulullah (s.a.v.) in, sözleri ve tatbikatıyla ortaya koymuş olduğu kanunları dışında başka bir şeye iman etmezler. Hak budur ve hakkın dışında herşey, dalaleten başka nedir ki?

İslamda Harp Esirleri Köleler ve Cariyeler

 

Günümüzde, insanların zihinlerinde şüpheler uyandırılmağa çalışılan İslami mes’elelerin en başında, harp esirleri ve köleler gelmektedir. Bu konuda bize birçok süaller soruldu. Bunlara, Tercümanu’l-Kur’an sayfalarında, defalarca cevaplar verdik. Aşağıda, sırasıyla, bu sorular ve bunlara verilen cevapları bulacaksınız:

SORU: İslam bilginlerinin çoğu:

“(O mü’minler ki) eşleri ve cariyeleri dışında mahrem yerlerini herkesten korurlar.” (Mü’minun: 23/5-6)

Ayet-i celilesine dayanarak, cariyelerden, nikah kıymaksızın istifade etmenin mubah olduğu görüşündedirler. Bu konuda, zihinlere birtakım sorular gelmektedir. Aşağıda arzedilen bu sorulara cevap vermenizi istirham ederim:

A- Nikah olmadan cariyelerden faydalanmak, heva ve hevese uymaktan başka bir şey değildir. Bu, İslamın savaş açtığı ve bu yolda olanları açık açık lanetlediği bir haldir. Nitekim, Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:

“Zinadan kaçınıp iffetli olarak mallarınızla istemeniz size helal kılındı.” (Nisa: 4/24)

B- Bir erkek, mülkiyet hakkına dayanarak cariyesinden faydalandığına göre, evli olmayan bir kadının da sahibi bulunduğu kölesinden aynı şekilde faydalanması icap eder. Köle sahibi bu kadın, zürriyetinin karışmasını önlemek maksadıyla hamileliği engelleyici araç ve imkanlara da sahiptir.

C- Müslümanlarla savaşan kafir milletler, harplerde esir aldıkları müslüman kadınlara bu muameleyi reva görecek olsalar, müslümanlar bu hadiseyi onlara karşı hangi hakla protesto edeceklerdir?

D- Peygamber (s.a.v.) in, bilhassa gençlik devresindeki tertemiz yaşayışları, aile hayatı için en güzel bir örnektir. O halde, O’nun (s.a.v.), hayatının son günlerinde, birçok hanımı bulunmasına rağmen, cariyelerden faydalandığına dair bazılarınca ileri sürülen iddialar ne dereceye kadar doğrudur?

E- Mülkiyet hakkı, fadalanmayı meşru kılınca, acaba, bir adamın cariyesi:

“Onlarla, velilerinin izniyle evlenin.” (Nisa: 4/25)

Ayetine uyarak bir başkasına nikahlansa, bu cariyeden iki şahıs birden, yani mülkiyet hakkına dayanarak sahibi ve nikahına binaen de kocası, istifade edebilirler mi? Eğer edemezlerse niçin?

 

CARİYELERDEN YARARLANMA MESELESİ

 

CEVAP: Bu sorulara cevap sadedinde, her şeyden evvel bilinmesi gerekir ki, mülkiyet hakkına dayanarak cariyeden menfaatlanmak, birçok Kur’an ayetiyle apaçık bir şekilde mübah kılınmıştır. Fakat buna rağmen, birçok kimse, düzenbaz hocaların bir uydurması zannederek bu mubahlığa cür’etle karşı çıkmakta ve Sünneti kabul etmiyen malum zümre, bu hükme, “Hadislerdeki saçmalıklar” zannıyla dil uzatmaktadır. Bütün bu adamlar bilsinler ki, onların bu tutumları, ulemanın ve meşayihin fıkhına veya hadisçilerin rivayetlerine yönelik değil, ancak ve ancak, bizzat Allah’ın Kitabına yöneliktir!Onlar, şu ayetlere bir baksınlar:

“Şayet aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız, bir tane kadın alın veya sahip olduğunuz cariye ile yetinin!” (Nisa: 4/3)

“Evli kadınlarla evlenmeniz size haram kılındı. Maliki bulunduğunuz cariyeler müstesna!” (Nisa: 4/24)

“O (mü’minler), eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu onlar yerilmeyeceklerdir.” (Mü’minun: 23/5-6)

“Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini (ve) Allah’ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri almanı sana helal kılmışızdır.” (Ahzab: 33/50)

“Bundan sonra hiç bir kadın nikahlaman ve onları bırakıp, yerlerine, ne kadar güzel olurlarsa olsunlar başka kadınlar alman sana helal değildir. Sahip olduğun cariyeler müstesna.” (Ahzab: 33/52)

Görüldüğü gibi, bu ayetler, mülkiyet hakkına sahip olunan cariyeden menfaatlanmanın mubah olduğunu açıkça göstermektedir. Şimdi, tahkik edilmesi icabeden bütün mesele şudur: Acaba Kur’an-ı Kerim bunu, hangi amillerle ve hangi şartlar altında mubah kıldı? Bu mubah kılışın gerisindeki maksat nedir? Ve cariyeden faydalanmak için şeriatçe kabul edilen şekil ve suretler nelerdir?

İnsanlar bugün, esirler konusunda islamın koymuş olduğu kanunları anlamakta güçlük çekmezlerdi. Ancak İslamın, bu kanunları koyduğu zamanki ahval ve şartlar bugün ortadan kalktığı için, İslamın harp esirleri konusundaki hükümlerini insanlar zor anlıyorlar. Halbuki, harp esirlerini köle edinmek, alıp-satmak, miladi onsekizinci asrın başlarına gelinceye kadar, ta eski zamanlardan beri dünyada yürürlükte ve revaçta olan bir uygulama idi. O vakitler, iki devletin, aralarında esir mübadelesi yapmaları veya karşı tarafa fidye vererek kendi esirlerini kurtarmaları diye bir uygulama yoktu. Geçerli olan uygulama, çoğu zaman, harp esirlerinin, ilgili devletlerin mülkiyetine geçmesiydi. Binaenaleyh, harplerde, köyler ve kentler, içinde yaşayış insanlarıyla birlikte, bir devletin elinden çıkar, diğer bir devletin eline geçerdi. Hiçbir devlet, bu korkunç sayıdaki esirleri hapsedip bunların gıda ve giyinme külfetlerini karşılamak imkanına sahip değildi. Bundan dolayı da devlet, ihtiyacı kadar esiri mülkiyetine alır, kalanları ordudaki askerlerine dağıtırdı. Dolayısıyla esirler, ahalinin elinde köle ve cariye olarak hayatlarını sürdürürlerdi.

İşte, İslamın doğuşunda, dünyadaki hakim vaziyet bu idi. Harp esirlerinin bu kötü ve gayri insani şartlar içerisinde bulundukları bir ortamda İslam, insanlık alemine, esirlerin fidye karşılığı veya esirler mubadelesi veya hiçbir karşılık almadan iyilikle serbest bırakılmaları prensibini getirdi! Lakin, bu reformcu prensip, sadece müslümanların uygulamalarıyla hedefine ulaşamazdı! Müslümanlarla harbeden kafir ümmetlerin de bunu kabul edip tatbik etmeleri gerekirdi. Halbuki gayr-i müslim milletler, o vakitler İslamın bu reformcu prensibine kabule yanaşmadılar ve ondan sonra da tam on iki asır, bu ıslahatçı esası tatbik edemediler. Bu durumda, İslam, son bir çare olarak, müslümanlara -diğer milletlerin yaptıkları gibi- aldıkları esirleri yanlarında köle olarak bulundurmayı mubah kıldı.

Yalnız, bu izin ve mubah kılmada, müslümanların ictimai hayat nizamları için çok tehlikeler de mevcuttur. Şöyle ki, bunun neticesinde müslüman toplumda, ihmal edilmiş bir sınıf doğabilirdi. Nitekim, başkalarına galip gelmiş her müstevli millette bu atılmış ve baskı altına alınmış sınıf doğmuştur. Harp esirlerine yapılan bu insanlık dışı muameleyi bir an için nazarı itibara almasak, böyle bir tabakanın doğuşunun kesin bir sonucu olarak, ictimai (sosyal) hayat düzeninde, ahlaki ve sosyal birçok bozulmalar başgösterir. Bundan dolayıdır ki İslam, her ne kadar -zorlayıcı sebeplerin bir sonucu olarak- harp esirlerinin köle yapılabileceğini mubah koymuşsa da, aynı anda, müslümanları, köle yapılmaları halinde harp esirlerine karşı en güzel ve en iyi bir şekilde muamele etmeye sevkedici kanunlar koymuş ve köleleri kademeli bir şekilde islam toplumuna kazandırıcı ve onları o toplumun öz fertleri haline getirici sebep ve amilleri hazırlamıştır.

İşte, bu maksadı gerçekleştirebilmek için İslam, cariyelerden faydalanmayı mubah kılmıştır. Birkaç asır öncesine bir bakınız ve müslümanlarla ecnebi bir millet arasında savaş yapıldığını ve bu savaşta müslümanların bu milletten binlerce kadın esir aldığını ve bu esirler arasında, genç ve güzel çok sayıda kadının bulunduğunu düşününüz. Düşman, müslümanların ellerine geçen bu kadınlar, fidye vermek veya elindeki müslüman esirlerle mubadele etmek suretiyle kurtarmak istemiyor. Müslümanlar, bunları karşılık almadan iyilikle serbest bırakamıyorlar. Çünkü, düşmanın, esir müslüman hanımları serbest bırakacağından emin değildirler. Bu sebeplerden ötürü, ellerindeki esir kadınları tutmak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Şimdi söyleyin, İslam diyarına girmiş bulunan bu kadar çok sayıda düşman kadını ne yapmak lazımdır?Sürekli olarak onları hapsetmek zulüm olur. İslam cemiyetine başı boş bir şekilde salıvermek, ahlaksızlık, iffetsizlik, fuhuş ve fısk ü fücur mikroplarını her tarafa yaymak demektir. Devletin sınırları içerisinde serbest bırakıldıklarında bunlar yüzünden ahlak çöker. Bir yandan cemiyet bozulurken, diğer yandan, ilelebet bu kadınlar, alınlarında ar ve zillet damgası taşıyacaklardır. İşte bu, içinden çıkılmaz karmaşık ve tehlikeli bir problemdir. İslam, bu kadınları müslüman fertler arasında tevzi etmek, sonra da onlara kesin bir şekilde ellerindeki kadınları (cariyeleri) harama yol açabilecek yollara düşürmemelerini ve onlar yoluyla kazanç teminine kalkışmamalarını bunlardan ancak kendilerinin faydalanabileceklerini veya başkalarıyla evlendirebileceklerini, böylelikle, onların toplumda fuhşa ve metres hayatına sürüklenmemelerini emretmek suretiyle bu problemi halletmiştir. İslamın bu kanununun muhtelif maddeleri, Kur’an-ı Kerim’in değişik yerlerinde açıkça yer almıştır. Mesela, Allah-u Teala buyurur ki:

“Dünya hayatının geçici mataını kazanacağız diye cariyelerinizi, eğer kendileri de iffetli olmak isterlerse, siz fuhşa zorlamayın.” (Nur: 24/33)

İşte bu, islamın bu konudaki yasasının, cariyeler üzerindeki çok çirkin bir tasarruf kapısını kesin olarak kapatan ilk kanun maddesidir. Şu kadar var ki, bu hüküm, bizzat kendileri iffetli olmak isteyen cariyeler içindir. Onlardan kötü yola meyletmiş olanlar hakkındaki hüküm ise şudur:

“Eğer onlar bir fuhuş irtikap edecek olurlarsa, o vakit, üzerlerine hür kadınlara verilen cezanın yarısını verin.” (Nisa: 4/25)

Böylece, İslam, isteyerek ya da zorlanarak olsun, cariyeleri fuhşa sürükleyen yolları, kesin olarak kapatmıştır. Ancak, diğer kadınlar gibi, cariyelerin de, birtakım nefsi ve tabii istekleri ve arzuları vardır. Onların da bu arzu ve isteklerinin giderilmesi gerekir. Şayet bu yapılmayacak olursa, bir taraftan onların hakları yenmiş ve zulmedilmiş olur; diğer taraftan da, bununla toplumda ahlaki bozukluklara kapılar açılmış olur. Bu sebeple İslam, onların, bu fıtri ihtiyaçlarını insanca gidermeleri için şu iki yolu tercih etmiştir:

1- Sahipleri tarafından evlendirilmeleri: Şu ayet-i kerime bu konudadır:

“İçinizden bekarları ve kölelerinizden, cariyelerinizden salih olanları evlendirin.” (Nisa: 4/32)

Böylelikle, fakirliği ve eli darlığı sebebiyle, hasep ve nesep sahibi hür kadınlarla evlenemeyen müslümanlar, az bir mehir vererek cariyelerle evlenmeye rağbet ederler. Bu hususta Kur’an’da şöyle buyrulmuştur:

“Sizden, hür mü’min kadınlarla evlenmeğe güç yetiremeyenler, ellerinizdeki mü’min cariyelerle evlensinlir.” (Nisa: 4/ 25)

Şurası unutulmamalıdır ki, cariyesini bir başka erkekle evlendiren kimsenin, artık, cariyesiyle münasebet (cima) hakkı kalmaz. Çünkü o, kendi isteğiyle, bu hakkını, bir başkasına, aldığı mehir karşılığı vermiştir. Buna binaen, evli olan cariyelerin (muhsanat), kocalarından başka herhangi bir kimseyle münasebet yapmalarını Kur’an-ı Kerim açıkça haram kılmıştır. Az önce geçen ayet-i kerimenin devamında buyrulur ki:

“Onlarla, zinadan kaçınmaları, iffetli olmaları ve gizli dost tutmamış olmaları halinde, velilerinin izniyle evlenin ve maruf bir bir şekilde mehirlerini verin. Evlendiklerinde zina edecek olurlarsa, onlara, hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir.” (Nisa: 4/25)

2- Bizzat sahipleri tarafından faydalanılmak. Bu üç şekilde olur:

a- Cariye sahibinin, mülkiyet hakkına dayanarak, cariyesinden faydalanması. Cariye üzerindeki mülkiyet, evlilik ve izdivaç kayıt ve şartlarından sayılır.

b- Cariyeyi azad edip, sonra onunla evlenmesi. Burada azad etme, cariyenin mehiri demektir.

c- Cariyeyi azad edip, sonra yeni bir mehir vererek onunla evlenmesi.

Gerçekten Peygamber(s.a.v.), bunlardan ikinci ve üçüncü şıkkı tercih buyurmuş ve birçok hadislerinde, müslümanlara da bu iki şekli tavsiye etmiştir. Mesela, Buhari’nin Sahih’indeki şu hadisine bakınız: “Kimin bir cariyesi olur da, onu güzelce öğretir ve terbiyesini verir, sonra azad edip onunla evlenirse, o kimse iki ecir alır.” Bir başka rivayette “Onu azad eder sonra mehir vererek evlenirse” buyurmuşlardır. Yine, konuyla ilgili olarak, Ebu Davud et-Tayalisi, şu hadis-i şerifi tahric etmiştir: “Kişi cariyesini azad eder ve yeni bir mehirle onu alırsa, iki ecir kazanır.”

Peygamber (s.a.v.) kendisi, Safiyye ve Cüveyriye’yi (a.s.) azad eylemiş sonra onlarla izdivaç yapmıştır. Bunlara yeni bir mehir verdi mi, yoksa azadı mehir olarak mı kabul etti?Bunda ihtilaf vardır. Fakat tercihe şayan görüş şu ki, O(s.a.v.), her iki şeklin de meşru olduğunu ümmetine göstermek için ikisini de uyguladı; yani, birisiyle yeni bir mehir üzere, diğeriyle de, azad etmeyi mehir sayarak evlendi.

Birinci şekil, yani mülkiyet hakkına binaen cariyeden faydalanmak da yine mubahtır. Çünkü, Kur’an-ı Kerim, bunun mubah olduğunu açıklamış, buna hiç bir kayıt ve şart koymamıştır. Zahirde bu şeklin çirkin ve nahoş olduğu görülüyorsa da, bu ancak bir vehim ve zandır. İnsan tabiatı, nikaha alıştığı için, insanlar erkekle kadın arasındaki alakanın, ancak, kadın tarafından iki şahit huzurunda aldım-verdimle ve nikah duasıyla helal olabileceğini ve bunun dışında herhangi bir yolla alaka kurmanın şehevani arzulara kapılmak demek olduğunu zannetmeğe başladılar. Fakat İslam taklidi bir din değil, akli (Rational) bir dindir. Suret ve şekle değil, hakikate bakar. Kadın, erkeğe nikah yoluyla helal olur. Bu Allah’ın kanunu olduğu için böyledir. Şimdi mülkiyet yoluyla cariyenin sahibine helal olması da Allah-u Teala’nın bir kanunu olduğuna göre, acaba bunda ne gibi bir çirkinlik ve nahoşluk bulunabilir? Nikahtan maksat, insanın şehevi temayül ve isteklerine sınır koyarak bunu belli bir kaideye bağlamak ve erkekle kadın arasında herkesçe belli medeni bir alaka kurmaktır. Bundan dolayıdır ki, nikahı ilan etmek bu alakanın şartlarından kabul edilmiştir. Ki böylelikle toplumda herkes, falanca kadının falanca erkeğe ait olduğunu, bundan sonra o kadının meydana getireceği ve yetiştireceği zürriyetin o erkeğin olduğunu ve bu kadının onun dışında, başka hiçbir erkekle alakasının bulunmadığını bilsin. Nikahta gözetilen bütün bu hedef ve amaçlar, cariyeye sahip olma ve onun üzerinde mülkiyet hakkını elde etmede de tahakkuk eder. Şöyle ki, toplumda herkes, falanca cariyenin falanca zata ait olduğunu, bu zat onu başkasıyla evlendirmedikçe bu cariyenin ondan başka hiç kimseyle alaka kuramayacağını bilir. Kadının, tek bir erkeğe ait olması ve sadece onunla beraber bulunması formülünde bulunan tekit ve kuvvetin aynısı mevcuttur. Cariyenin, efendisinden çocuğu olduğu zaman, bu çocuk, efendisinin aile fertlerine katılır ve bu cariye ümmü veled adını alır. Ümmü veledin zürriyeti, şer’i bir zürriyet olup, babasının mirasından şer’an payını alır. Bütün bunlar ortadayken, acaba bu, nikah gibi ma’ruf bir izdivac ve evlilik değil de nedir?

Evet, bu usulde bir nahoşluk vardır. Ama nasıl bir nahoşluk?Nikah bulunmaksızın sırf mülkiyet hakkına binaen kendisinden faydalanılan cariye, ömrü boyunca cariyelikten kurtulamaz. Diğer kadınların sahip oldukları mertebelere değildir ve onun zürriyeti de diğer kadınların zürriyetlerinin sahip oldukları haklardan mahrumdur.İşte bu sebeptendir ki, Rasulullah (s.a.v.), hür kadın statüsüne kavuşabilmesi için cariyenin önce efendisi tarafından azad edilmesini, sonra da, diğer kadınlar gibi onda da şahsiyet şuurunun gelişerek cemiyette eşitlik bilincine ermesi ve nihayet kendisinin ve zürriyetinin cariyelik ve kölelik arından kurtulabilmeleri için, bilinen ve herkesce hoş görülen yolla efendisinin onunla evlenmesini yeğ görmüş ve tercih etmiştir.

Evet... Buraya kadar ki izahatımızla, iki sorunuz hariç, diğer süallerinizin cevabını vermiş olduk. Bu iki sorunuzdan birincisi şuydu: Bir erkek, sahip bulunduğu mülkiyet hakkına dayanarak cariyesinden faydalanabildiğine göre, kölesi olan bir kadın neden kölesinden istifade edememektedir? İkinci soru ise şuydu: Müslümanlarla harbetmiş olan bir millet ellerindeki esir müslüman hanımlara bu muameleyi reva görecek olsalar, onların bu çirkin davranışlarını biz hangi hakla protesto edebiliriz?

 

KÖLE SAHİBİ BİR KADIN, KÖLESİNDEN

YARARLANABİLİR Mİ?

 

Birinci sorunuza cevap: Kur’an-ı Kerim, mülkiyet hakkına dayanarak faydalanma yetkisini sadece cariye sahibi erkeklere vermiş, kölesi olan kadınlara bu hakkı vermemiştir.

“O mü’minler ki, hanımları ve cariyeleri hariç, ırzlarını herkesten korurlar.” (Mü’minun: 23/5-6)

Ayetinde ve benzeri diğer ayetlerde, hitap yalnızca erkekleredir. Bunun iki sebebi vardır:

Birincisi: İnsanoğlu, ta yaratıldığı ilk günden beri, evlilik ilişkilerinde erkekle kadını hep farklı görmüştür. Aslında, erkekle kadını tefrik edişi, onda yaradılıştan mevcut bir hassedir. Binaenaleyh, kadında iffet duygusu erkekten daha kuvvetli ve çoktur. İffetini koruması, erkekten istendiğinden daha fazlasıyla kadından istenmiştir. Onun iffeti, erkeğinkinden daha ehemmiyetlidir. Mesela, erkeğin fuhuş irtikap etmesi, toplumda, aynı işi kadının yapması kadar korkunç telakki edilmez. Bekareti kaybolduktan sonra kadının kıymeti yarı yarıya düşerken, birçok kadınla evlenip boşanmış da olsa, erkeğin değerinde bir değişme ve farklılık meydana gelmez. Bir kadın, kendi kavim ve kabilesi dışında bir erkekle ilişki kurduğunda, kabilenin bütün fertleri, bu hareketin kendi izzet ve namuslarını lekelediğini kabul ederler. Ama, bir erkek, kabilesi dışında bir kadınla ilişki kuracak olsa, çoğu kez ayıplanmaz bile!Bütün bunlar, insanlarda yaratılıştan gelme telakkilerdir. Ve İslam, belli ölçüde bunları gözetmiştir. Fakat, bu telakki ve anlayışlar, şayet cehalet derecesine ulaşacak olursa, İslam bunları kaldırıp atmakta tereddüt göstermez! Mesela, müslüman erkeklerin, kitap ehli kadınlarla evlenmelerini mubah kılmıştır amma, müslüman kadınların, kitap ehli erkeklerle evlenmelerini haram kılmıştır. Burada İslam, insan fıtratını gözetmiştir. Fakat, bir yahudi veya hıristiyan, müslümanlığı kabul ettikten sonra, İslam, ne kadar asil ve köklü bir aileden olursa olsun bu zatın müslüman bir kadınla evlenmesini hiç tereddütsüz mubah görür. Böyle köklü aileden bir hanımın, yeni müslüman olduğu için bu mühtedi ile evlenmesini hoş görmemek ise, İslamın nazarında bozuk ve kötü bir inanç ve anlayıştır.Sen bu kaideyi anladığın takdirde, İslamın, niçin kadına kölesinden istifade etmeyi mubah görmediğini kolaylıkla idrak edersin.

Kadın böyle bir şeyi yapacak olursa, cemiyette değeri düşer. Sonradan, kölesiyle kurduğu ilişkiden vazgeçerek, içinde yaşadığı cemiyette, dengi bir erkekle evlenmeyi arzu edecek olsa, bir erkeğin böyle bir kadınla evlenmeyi kabul edeceği düşünülemez. Sadece bu kadarla kalmaz... Kölesiyle ilişki kurmuş olan bir kadın, ailesi hayatındaki bütün itibarı ve değeri evli bulunduğu kocası sayesindedir. Binaenaleyh, bu işi yapmış bir kadın bu durumuyla, cemiyet ve ailesi içerisinde hiçbir saygınlığı olmayan bir köleyle evlenmiş olur. İşte burada da İslam, insanın fıtratını ve duygularını gözetmiştir. Ama, köle, azadedilerek hürriyetine kavuşacak olursa, bu takdirde onunla, hangi asil ve köklü aileden olursa olsun her kadın evlenebilir. Hatta bizzat Peygamber (s.a.v.), kendisi, halasının kızını, azadettiği Zeyd b. Harise ile evlendirmiştir.

Bir kadının, kölesiyle münasebet kurmasının haram oluşunun ikinci mühim sebebi ise şudur: Erkeğin cariyeye sahip olması, onunla nikah kıymış olması anlamındadır. Fakat kadın için böye bir şey yoktur. Çünkü, islamın aile hayatı için kanun, erkeğin, ailede kadına hakim olması esasına dayanır. Bundan dolayıdır ki, İslam, kadının mehrini erkeğe yüklemiş ve kadının durumuna göz kulak olmak, aile hayatını düzenlemek ve evdeki düzeni koruyup müdafaa etmek gibi görevleri erkeğe vererek, onu kadına karşı üstün ve hakim mevkide tutmuştur. Kadının, kölesiyle münasebet kurması halinde, bütün bu maslahat ve düzenlemeler ortadan kalkar. Zira, bu ilişki, kadının nefsi arzularını gerçekleştirirse de, İslam hayat nizamında arzulanan öteki gayeleri ve şeriatın ahkamına göre karı-koca arasında kurulması istenen alakayı hiçbir zaman gerçekleştirip gözetemez. Çünkü, bu durumda erkek kadına uymak zorundadır; zira onun kölesidir. Böyle olunca da, evde kadının ahlak ve gidişatını kontrol altında tutmak, aile hayatını tanzim ve ıslah etmek, erkek olma sıfatıyla aile nizamını korumak gibi imkanlara sahip olamayacaktır.

Diğer sorunuza gelince: Öyle görülüyor ki siz, zihninizde, kafirlerin esir aldıkları müslüman kadınlara, kendi kızlarına ve bacılarına yaptıkları muameleyi yaptıklarını tasavvur ediyorsunuz! Bu tasavvurunuzun gerçekle hiç alakası var mıdır? Diyorsunuz ki: “Onlar bu çirkin muameleyi, ellerinde esir bulunan müslüman kadınlara yapacak olsalar, biz bu konuda onları nasıl protesto edebiliriz?” Buna vereceğimiz cevap şudur:

“Biz, değil kadınları cariye yapmak, harpte esir olan erkeklerin bile köle olarak bırakılmalarını istemeyiz. Şayet kafirler harp esirlerini mubadele etmeye yanaşacak olurlarsa, biz onların tek bir erini yanımızda köle olarak alıkoymak istemeyiz. İşin gerçeği şudur ki, köleliğin yeryüzünde alıp yürümesi ve milletlerin şu bir-iki asır öncesine kadar, birbirlerinden aldıkları esir kadınlardan menfaatlenmeleri, bizim hatamızın eseri ve dinimizin prensiplerindeki kusurun sonucu değildir. Bunun suçluları, harp esirleri konusunda makul ve temiz bir hal çaresine, asırlar boyu yanaşmamış olanlardır.

 

DÖRTTEN FAZLA KADINLA EVLENMEK YASAK

OLDU⁄U HALDE, CARİYELERDE NİÇİN SAYI

TAHDİDİ YOKTUR?

 

SORU: Şeriatın hükmüne göre, bir erkeğin, dörtten fazla kadınla aynı anda evli bulunması caiz değilken, ne kadar çok olursa olsun bir çok cariyeyle birarada bulunması caizdir. Bunun sebebi nedir? Öyle görülüyor ki, şeriatın, kişiye istediği kadar cariyeyi bir arada bulundurmayı mubah kılması, onun nikahı altında bulundurabileceği kadınları dört ile tahdit etmesinde gözettiği hikmet ve maslahatları tamamen zedelemektedir. Şeriatın bu hükmü, her istediğini yapma imkanına sahip zorbalara, kelimenin tam anlamıyla lüks ve israfın kapılarını ardına kadar açmakta, zenginlere, hükümdar ve emirlere, diledikleri kadar kadın satın alma ve evlerinde onlarda istedikleri gibi faydalanma ruhsat ve imkanını vermektedir. Bütün bunları ben, bir faraziye ve sezgi olarak söylemiyorum. Bilakis bu, geçmişte müslümanların fiilen yaşamış oldukları bir durumdur. Acaba bu konuda, bizi ikna edecek bir açıklama yapar mısınız?

CEVAP: Sorunuzun en kısa cevabı şudur: Şeriatin, cariyelerden istifade statüsünü üzerine bina ettiği önemli sosyal ve medeni maslahatlar ve faydalar, cariyelere tahdit konduğu takdirde tamamen ortadan kalkar. Şöyle ki, herhangi bir harp sonunda esir olarak İslam diyarına girecek olan kadınları tahdit etmek veya diğer zamanlarda, müslümanların sayısına göre onların nisbetini (oranını) ayarlamak mümkün değilir. Aslında, cariyelerden faydalanmada güdülen ana hedef, kadınların sayısının anormal bir şeklide artışına bağlı olarak cemiyette doğacak olan ictimai bozuklukların kapısını kapalı tutmak olduğuna göre, kadınların oranı bilinmediği sürece acaba böyle bir tahdidi koymak nasıl mümkün olur?Bu kanunu koyan hikmet ve ilmi sonsuz olan Allah (c.c.), meselelere belli bir zaman içinde ve tek bir yönden bakmamış, fakat, her şeyi kuşatıcı ilmiyle meseleleri çeşitli yönleriyle ihata etmiştir. Cariyeden faydalanma konusunun belli bir sayıyla tahdit edilmeyişinin, insanlar arasıda fikri çarpıklık ve kargaşalara yol açacağı, cariyeler alıp satıldığı müddetçe zenginler ve hükümdarların köşk ve saraylarını yığın yığın cariyelerle doldurarak lüks ve israf içinde ömür öldürmelerine imkan verilmiş olacağı şüphesine ve buna benzer diğer şüphelere gelince, bunlar genellikle, insanları, cariyelerin yararlanmayı Şeriatın mubah kılışına, tek bir yönden bakıp meselenin diğer yanlarını göremeyişlerinden doğmaktadır. Şurasını kesinlikle bilmelisiniz ki, şari kanununu ancak insanın maslahat ve yararı için koymuştur. Binaenaleyh, bu konuda bulunan ruhsatlar ve kolaylıklar, ancak ve ancak, insan oğlunun hayatta fiilen karşılaşacağı hakiki ve reel ihtiyaçlar veya ileride karşalaşması muhtemel ihtiyaçlar içindir. Bazı zümrelerin, bu ruhsat ve kolaylıkları gayr-i meşru bir surette kendi şahsi çıkarlarını tahakkuk ettirmek için istismar etmelerine gelince, bu durum, onların beyinsizlik ve anlayışsızlıklarından, tabiatlarındaki vahşilik ve nefislerindeki azgınlıklarından ileri gelmektedir. Binaenaleyh, ilmi ve hikmeti sonsuz olan Allah-u Teala’dan, kanunlarına, bazı zümrelerce böylesi ferdi ve istisnai hataları yapmaları endişe ve korkusuyla, umum insanlığın hakiki ihtiyaçlarını gidermelerinde zorluklar ve engeller çıkarıcı maddeler koymasını bekliyemeyiz. Şari hazretleri, cariyelerinden yararlanma ruhsatını, müslümanlar, İmriül-Kays’ın yaptığı gibi, gece gündüz yığın yığın güzel cariyelerle çapkınca yaşasınlar ve şehvetlerinden başka hiçbir şey düşünmesinler diye koymuş değildir. Bunun mubah kılmasındaki asıl maksat, toplumun, günün birinde, aniden anormal sayıda yığın yığın cariyelerle karşılaştığı bir sırada, bu problemin kolayca çözüme kavuşturulması ve bu anormal şartların zorlamasıyla toplumda meydana gelebilecek ahlaki bozuklukların önlenmesidir. Şeriatte bu amacın gerçekleşmesi için birkaç yol mevcut bulunmaktadır. Birincisi, cariyeleri kölelerle evlendirmek, İkincisi, mehir vermeğe güçleri yetmediği için hür kadınlarla evlenemeyen fakir müslümanlarla evlendirmek, Üçüncüsü: Efendileriyle, azat edildikten sonra evlenmeleri, Dördüncüsü: Mülkiyetinde bulundukları kimselerce, kendilerinden faydalanılması.

Şeriatın cariyelerin satılabilmelerini mubah kılmaktaki maksadı, zorbaların ve şehvetine düşkün israf ve lüks erbabının, sırf zevklerini tatmin etmek ve şehevi oburluklarını doyurmak için evlerini yığın yığın cariyelerle doldurmaları ve doyduktan sonra, yerlerine başkalarını almak üzere onları pazarlarda satmaları değildir! Şeriat bunların alınıp satılabilmelerini, insanın hayatta karşılaşabileceği umumi durumları nazari itibara alarak mubah kılmıştır. Mesela, köle sahibi, iflas ederek tek bir cariye veya köleye bakma kudretini yitirebilir veya elinde ihtiyacından çok köle ve cariye yığılabilir veya elindeki köle ve cariyelerden hoşlanmadıklarını satmak isteyebilir. Şimdi, bu kanuni hakkı çirkin bir şekilde istismar edenler çıkabilir diye, Şeriat, işaret ettiğimiz bütün bu durum ve şartları görmezlikten gelerek, cariyelerin alınıp satılmalarını kesinlikle yasaklasın mı?Şurası unutulmasın ki, böylesi suistimaller her ne yaparsanız yapınız, muhakkak ortaya çıkar. Hatta, nikah ve talak kanununda bile! Şöyle ki, sözüm ona meşru yolla zina irtikabını göze aldıktan sonra bir insan, parasıyla hergün yeni bir kadın alır ve ertesi günü onu boşayarak bir yenisini almanın yollarını araştırır. Şimdi, böylesi ferdi şer ve zararlardan endişe ederek, nikah ve boşanma kanununa, insanların umumunu sıkıntıya düşürecek ve hayatı onlara zehir edecek bazı maddelerin eklenmesi doğru olur mu?

İSLAM KÖLELİ⁄E NİÇİN VE NASIL

MÜSAADE ETMİŞTİR?

 

SORU: 1- İslami düzeninizde, müslümanların, harp esirlerinden köle ve cariye edinmelerini mubah görüyor musunuz? Yine, sizce, müslümanların ellerindeki köle ve cariyelerin alıp satmaları caiz midir?Keza, müslamanların, kendi karılarına ilaveten, hiçbir sayı tahdidi koymaksızın bu cariyelerden istifade etmeleri sizce mubah mıdır?

2- Bugün bazı ülkelerde yapıldığı gibi, harp esirlerinden edinilen köle ve cariyelerden ayrı olarak, birtakım insanların köle ve cariye olarak alınıp satılmalarını Pakistan’da İslami sisteminize göre mubah kabul edecek misiniz?

CEVAP: Şeriat, ancak, müslümanlarla harbeden kafir milletler esir mubadelesine yanaşmadıkları veya ellerindeki müslüman esirleri fidye karşılığı serbest bırakmadıkları veya müslümanların ellerinde esir bulunan kafirleri fidye vererek kurtarmak istemedikleri takdirde harp esirlerinin köle yapılmasını mubah kılmıştır. Azıcık düşünecek olursanız ayan-beyan anlarsınız ki, harp esirleri, bir devletin mülkiyetine geçtikten sonra ya öldürülürler, vayahut da, bugün temerküz kampları diye bilinen yerlerde, bütün insani haklardan mahrum bir surette meccanen çalışmalara zorlanarak ömür boyu hapishane hayatına mahkum edilirler. Herkesçe bilinen birşeydir ki, böylesi bir hayat, onlar için zulüm, eziyet ve kahırdır. Bu bir tarafa, onların daimi bir şekilde yabancı unsur olarak yaşamalarının, binlerce, yüzbinlerce esiri elinde bulunduran bir devlet için hiç bir faydası yoktur. İşte bu durumda İslamın getirdiği hal çaresi, bu esirleri müslümanlar arasında fert fert dağıtmak ve onlara sosyal hayatta kanuni muayyen bir mevki (statü) kazandırmaktır. Esirlerle müslüman aileler arasında kurulan bu ilgi, onların toplumda daha insanca ve daha şereflice yaşamalarını ve günlerin geçmesiyle onların İslam toplumunda erimelerini sağlar.

Bu esirler üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan müslümanlara gelince, şeriat, onlarla ilgili olarak da şu kanuni zorunluluğu koymuştur:Köle ve cariyeleri onlarla mükatebe yapmak istediklerinde, bu teklifi onların reddetme hakları yoktur. Mükatebe, herhangi bir köle veya cariyenin, sahibinden, belli bir para veya mal karşılığında hürriyetine kavuşma isteğinde bulunması demektir ki, köle veya cariye bu talepte bulunduğu zaman, efendisi kanunen ona belli bir süre tanımak mecburiyetindedir ve o sürenin bitiminde, şayet üzerinde anlaştıkları meblağı kazanıp ödeyebildiyse onu azad etmek zorundadır. Bunu açık bir şekilde emreden şu ayet-i celiledir:

“Kölelerinizden, hür olmak için bedel vermek üzere anlaşma teklif edenlerin isteklerini, eğer onlarda bir hayır görüyorsanız kabul edin (onlarla mükatebe yapın).”

(Nur: 24/3)

Köle ve cariyeleri satmanın mubah oluşunun anlamı, bir şahsın, köle ve cariyeleri üzerinde bulunan fidye alma -veya fidye almadan önceki istihdam etme- hakkını, mal veya para karşılığı bir başkasına devretmesinden ibarettir. Bu kanuni ruhsatta mevcut bulunan maslahat ve yararları, bir düşman askerine harp esiri olarak sahip olan bir kimse ancak tam manasıyla anlıyabilir. Bir esiri istihdam etmek kolay bir iş değildir. Nitekim, düşmandan esir alınmış bir kadını elde tutmak da öyle kolay ve basit bir iş değildir. Şayet, elinde bulunan harp esiri bir erkeği veya kadını istihdam etmekten aciz kalmış bir müslümanın, köle veya cariyesi üzerindeki mülkiyet hakkını bir başkasına devretmesine izin verilmiyecek olursa, bu esirler, birçok müslüman için, tedavi ve tamiri imkansız dert olurlar.

Harp esirleri, mubadele veya fidye alınmak suretiyle serbest bırakılmayarak da İslam devletinin elinde kaldıkları zaman, hangi hal çaresi acaba, kendisine devlet tarafından cariye teslim edilmiş olan müslümanın, kanunen bu kadınla cinsi ilişki kurma hakkına sahip olmasından daha etkili ve müessir olabilir?Şayet böyle bir çare ve tedbir bulunmasaydı, bu esirler, cemiyete ahlaksızlık ve hayasızlığın yayılmasına devamlı olarak vesile olurlardı. Kanuni yönden burada, mülkiyet hakkıyla nikah akdi arasında önemli bir fark yoktur. Bilakis köle veya cariyeye malik olma formülünde, hükümetin, bir kadını bir erkeğe herkesin bilgisi dahilinde ve gözü önünde, maruf bir vechile teslim ettiğini görürüz. Sonra, şeriat bu kadınlara ictimai birtakım mevkiler vermektedir. Mesela, bu kadınlardan birisi, herhangi bir şahsın mülkiyetine girdikten sonra, başka hiçbir erkeğin onunla cinsi alaka kurma hakkı yoktur ve ondan sonra meydana getireceği zürriyet, ancak ve ancak mülkiyetine girdiği o şahsa aittir ve cariyesinden olan zürriyeti, hür zevcesinden olan zürriyeti gibi o şahsa mirasçıdır. Yine şeriata göre, bir kimse, kendisinden çocuğu olan cariyesini satamaz ve kendisi ölür ölmez bu cariye hür olur.

Kendilerinden yararlanılan cariyelerin sayısına tahdit konulmamasının hikmeti, harplerde alınacak esirlerin sayılarının tahdidinin mümkün olmayışındandır. Herhangi bir harpte esir alınan kadınların sayısı büyük rakamlara ulaştığında, önceden alınan kararla cariyelerin şahıs başına sayısı sınırlanmış olsa, bu kadar cariyenin toplumda müslüman fertlere tevzii nasıl mümkün olsun?

Son asırlarda emirler ve servet sahibi zenginler şeriatteki bu ruhsatı kötüye kullandılar ve şehvetlerini tatmin için bunu bir vesile yaptılarsa, bu hal, şeriatteki açıklık ve tedbirsizlikten değil, onların şeriatın yüce maksadına muhalefet etmelerinden doğmuştur. Fakat Allah için söyler misiniz, bir zengin veya emir, şehevi oburluğunu gidermeyi ve kanunun tanıdığı ruhsatı kanunun amacı dışında istismar etmeyi istedikten sonra, nikah kaidesi dahi acaba bu adamı yolundan alıkoyabilir mi?Her gün yeni bir kadın nikahlayıp ertesi günü, bir yenisini almak üzere boşayamaz mı?

Bugün, bazı ülkelerde cereyan ettiğini söylediğiniz uygulamaya gelince, bu konuda tafsilatlı malumatım yoktur. Yalnız, mücerret bir prensip olarak şunu diyebilirim ki, hür insanları toplayıp, onları köle diye alıp satmak, şeriatte haramdır.

 

CARİYELİ⁄İN RESMİ FAHİŞELİKLE İLGİSİ

VARMI DIR?

 

SORU: Bu zamanda askerler, vatanlarından binlerce mil uzaklara gidiyorlar. O kadar ki, bunların, iki seneden önce yurtlarına geri dönmeleri muhal gibi bir şey!Böyle bir durumda, zina ve benzeri ictimai kötülüklerin yayılacağı elbette ki bir vakıadır. Çünkü, askerin, harp şevki ve duyguları yanında, şehevi arzuları da kabarmaktadır. Bunu tamamen engellemek veya tahdit etmek için önerilen resmi fahişeler projesi, bugünlerde hayli revaç buldu. Nitekim, askerlere moral vermek ve onları rahatlatmak için bürolarda, adına (W.A.C.I.) denen genç kızlar istihdam ediliyor. Bu her iki proje de, son derece şeni ve çirkin bir şeydir. İslamın, bu projeler yerine, sunduğu hal çaresi nedir? Cariyelik sistemi, ne dereceye kadar bu projelerdeki şenaat ve kötülüğü izale edicidir? aslında, bu da, resmi fahişelik’ten ibaret bir şey değil midir?

CEVAP: Sorunuzda bir ukde varır. Öyle görülüyor ki, soruyu yazarken bu ukdenin farkında değildiniz. O ukde şudur: Gözünüzün önünde bu asrın ordularını ve onların ihtiyaçlarını canlandırarak meseleyi soruyor ve buna kesin bir hal çaresi istiyorsunuz; fakat bunun çözümünü de İslamdan bekliyorsunuz!Halbuki, İslamın, problemlerini çözmeyi taahhüt ve tefekkür ettiği ordu, İslam ordusu’dur; fasık, facir ve zorbaların orduları değil!

Günümüzde ordular, sırf savaş ve kıtal maksadıyla yetiştiriliyor. Bu orduları yetiştiren devletler, onlara üstün ahlaki hedefler göstermiyorlar. Mesela bu devletler, kendileri için milli bir ordu yetiştirmek istiyorlarsa, bu orduya sadece milli bayraklarını vatan semalarında dalgalandırma morali vermekle yetiniyorlar. Böylesi bir moral ve ma’neviyatta ise, ahlaki temizlik ve üstünlük unsuruna yer olmayacağı açıktır. Çünkü bu devletler, ordularını, kendilerine ekmek atan sahiplerine vefakarca hizmet eden ve tuttuklarını hiçbir zaman kendileri için değil sahipleri için tutup yakalayan av köpekleri’nin yetişme tarzında yetiştiriyorlar ve onlara bu moral ve maneviyatı veriyorlar! Bu bir tarafa, Kur’an-ı Kerim’de:

“Hayat ancak bu dünyadakinden ibarettir. Biz dirilecek değiliz!” (En’am:6/29)

Şeklinde ifadesini bulduğu gibi, yine Arap şairinin “Nergisi buldun mu kokla koklayabildiğin kadar; çünkü akşamdan sonra artık nergis yoktur! ” dediği gibi, bu orduların hayata bakış açıları bu oldukça hangi temiz duygularla onlar ahlaklı olsunlar?

Bundan dolayı da, onların bu orduları, savaş tekniğinde zirveye ulaştıkları halde, ahlak yönünden insanın tasavvvur edemiyeceği basit ve alçak derekelere düşüyorlar. Diledikleri kadar yiyip içiyorlar, arzu ettikleri kadar, kendilerine kadeh kadeh şarap sunuluyor ve her istedikleri bol bol veriliyor; sonra da, iplerinden boşanan hayvanlar gibi salıverilip nefsi oburluk ve açlıklarını diledikleri şekillerde ve yerlere gideriyorlar. Bizzat hükümetleri, onlar için zina evleri kuruyor; ayrıca, vatan ve millet uğrunda savaşan bu askerlere, gönüllü olarak vücutlarını armağan etmeleri için ülkenin genç kızları teşvik ediliyor. Ve bu, vatan ve millet yolunda, takdire layık bir fedakarlık sayılıyor. Lakin, kabaran ve alevlenen arzuları söndürülemeyince tamamen serbest bırakılıyorlar; artık ya bakirelerin vucutlarına mal karşılığında ortak oluyorlar veya hangi toplulukta onlara rastgelirlerse zorla tecavüz ediyorlar. Bu şekilde yetiştirilmiş orduların şehevi arzuları nereye kadar kabarmağa devam eder ve bu ordular, düşman ülkelere muzaffer bir eda ile girdikleri zaman, kabaran şehvetlerini hangi yollarla giderirler; burasını ancak Allah bilir!

Şimdi, bu vaziyet karşısında İslam, fasık orduların bu problemleri için nasıl reçete yazsın ve bunların ihtiyaçlarını gidermek için niye hal çaresi sunsun? Bu utanç verici problemi, onları materyalist ahlak üzere eğiten Batı çözsün! İslamın yetiştirdiği ve hazırladığı orduya gelince, bu orduyu İslam, coğrafi, siyasi ve iktisadi sınırları bozmak veya çizmek için yetiştirmez. İslam, kendi ordusunu, dünya nizamı Allah yolundan sapmış ise, davet ve irşadla yola gelmiyorsa, bu düzeni yıkıp fitne ve fesadı en az ölçüye indirinceye kadar savaşması için hazırlar. Bu ordunun erleri, bu üstün ve yüce gayeyi gerçekleştirmek için cihad ederlerken, bu cihadda katiyen nefisleri için pay ayırmazlar; onların bu cihadları ancak Allah yolundadır. Onları harbe götüren saik ve duygu, mescide götüren ibadet duygusunun aynısıdır. Onlar, harb için cepheye çıkmazdan önce mükemmel bir ahlaki ve nefsi temizlik merhalesinden geçmek zorundadırlar. Onlar, Allah’dan uzaklaşmış nizamları yıkma eğitimi yanında, nefislerini Allah’ın ahkamına boyun eğdirme ve başkalarını bu ahkama çağırmadan önce kendilerini buna teslim etme talimi yaparlar. Harp sahasında her attıkları adımda Allah’ın büyüklüğünü hatırlarlar; harbin en şiddetli anında bile namazlarını vaktinde kılarlar; gündüzleri atlar ve tanklar üzerinde geçirdikten sonra, geceleri Allah’a ibadetle ihya ederler. Bu şekilde eğitilen, ancak yüce ahlaki gayeler uğrunda savaşan, harb mıntıkasında Allah’a ibadet şuuru içinde bulunan bir ordunun, şehevi ihtiyaçlarının, muasırı olan diğer ordularınkine benzemiyeceği ve materyalist ölçülere göre yetiştirilmiş garp orduları gibi bu ihtiyaçları için başı boş ve sınırsız bir hürriyet istemiyecekleri aşikardır.

Peygamber (s.a.v.), İslamın başlangıcında, harp zamanında evet müt’aya, bazı rivayetlerde ifade olunduğu üzere izin vermişti -ki, İslam öncesi, Araplar bunda bir beis görmezlerdi- ama, çok geçmeden bunu haram kılmıştır.

İslamın, harpte esir alınan düşman kadınlarından istifade edilmesini mubah kıldığı şüphesizdir; lakin bunu, İslam ordusu düşman topraklarına girdiği zaman oradaki kadınları tutup, günümüzde Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen fasık askerlerin yaptıkları gibi herkesin gözü önünde beğendikleri kadınlarla zina etmeleri mubahdır şeklinde anlamak, sadece bir cehalettir!Gerçek şu ki, bu mubahlığın ve cevazın bazı şartları vardır:

Harpte kadınları esir etmek ve hapsetmek, bu konuda asli bir maksat değildir ki, kafirlerin kadınlarını, müslümanların, şehevi ihtiyaçlarını gidermek için koyun ve sığır hapseder gibi hapsetmeleri caiz olsun!Rasulullah (s.a.v.) ve hulefay-ı raşidin devirlerinde yapılan uygulamalar göstermektedir ki, müslümanların, düşman kadınlarını, ancak şu iki durumda esir etmeleri caizdir:

1- Küffar ordusu içerisinde bulunurlar da, aynen erkeklerin esir edildikleri gibi esir düşerlerse,

2- Herhangi bir köy veya kent halkı, İslam ordusuna mukavemet eder ve müslümanlar zor kullanmak mecburiyetinde kalarak bunlara boyun eğdirirlerse, İslam ordusu komutanı, o köy veya kent ahalisini, İslami bir maslahat gördüğü takdirde toptan tutsak edip hapsetme hakkına sahiptir. Bu durumda İslam ordusu, kocaları ve ehl ü iyalleri öldürülmüş olan kadınları ve çocukları da alır.

Sonra, bu iki yoldan biriyle İslam ordusunun mülkiyetine girmiş olan esir kadınları, İslam Devleti cariye yapmayı kolaylaştırıp da şer’i kaidelere uygun bir tarzda orduya tevzi etmedikçe, hiç kimse bu kadınlara el süremez. Ve İslam Devleti, düşmanla, fidye veya esirler mübadelesi şeklinde anlaşamadığı zaman ancak buna karar verebilir.

Devletin, bu şekilde, müslümanlardan birine teslim ettiği bir kadınla o kimseden başkası ilgilenemez. Ayrıca, kendisine kadın teslim edilen bu kimse, o kadının rahmi için bir istibradır. Yani, böylelikle bu kadının kesin olarak hamile olmadığı anlaşılmış olur. Şayet hayız görmez de hamile olduğu meydana çıkarsa, doğuruncuya kadar ona yaklaşamaz. Hamilelik müddeti içerisinde onunla cima edemez.

Sonra, o kimsenin bu cariyeden doğacak çocukları, meşru zürriyet olup, bunlar hem o kadına hem de o kimseye şer’an varis olurlar. Artık, o kimse, çocuklarına anne olan bu cariyeyi satamaz. Ve, vasiyet etsin etmesin, kendisi ölür ölmez, bu kadın cariyelikten kurtularak hürriyetine kavuşur...

İşte, İslamın harpte esir düşen kadınlarla ilgili kanunu budur. Şimdi kim çıkıp da, İslam, harpte ordularının şehevi ihtiyaçlarını giderme hususunda gevşek davranmıştır diyebilir ?Tersine islam, işi öylesine sıkı tutar ki, müslüman askerler, şehevi ihtiyaçlarını gidermek için, şer’an, ilişki kurabilecekleri fırsat kendileri için zuhur edinceye kadar beklemek zorundadırlar. Bu bekleme müddeti ne kadar uzun sürerse sürsün...

Bu meselenin bir yönüdür... Bir diğer yönden, hadis-i şerifler ve bu konudaki haberlerin delalet ettiğine göre,İslam Devleti, insanda yaratılıştan mevcut zaaf ve sabırsızlıkları göz önünde bulundurmak, bir taraftan askerlerin, diğer taraftan da asker zevcelerinin, erlerin uzun müddet ailelerinde uzak kalmaları sebebiyle kötülüklere, fuhşa ve ahlaki inhiraflara düşmemelerine son derece dikkat etmek mecburiyetindedir. Bu sebeple, Rasulullah (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:

“Savaşa çıkan mücahidlerin karıları, savaşa gitmeyip yurtlarında kalan müslümanlara, aynen anneleri gibi haramdır.” Yine buyumuşlardır ki:

“Geride kalan bir mücahid, savaşa giden mücahid kardeşinin ehl ü iyaline hainlik ederse, kıyamet günü yakasını onun elinden kurtaramıyacak ve ihanet ettiği kardeşi, onun sevabından dilediği kadar alacaktır; ne sanıyorsunuz?!”

Diğer bir ifadeyle, İslam devletinde bu konudaki izin ve ruhsat, ancak ve ancak, devlet, müslüman neferlerin ve onların karılarının ahlakını titizlikle korumayı kendisine şiar edindiği için yürürlüğe konur.

İslamda, cariye ile münasebete cevaz verilmiş olması, bir nevi zina değil midir? şeklindeki sorunuzun cevabına gelince:

Siz ya fuhşun ne demek olduğunu bilmiyorsunuz; yahut da İslamın cariyeden faydalanma konusunda koyduğu kanunu bilmiyorsunuz. Fuhuş ve zina, bir kimsenin, ücret karşılığında bir kadının vücudunu kiralamasıdır. Hatta günümüzün modern ve uygar toplumlarında, yeni bir fuhuş şekli oldukça yayılmış ve revaç bulmuştur.Buna göre, erkekle kadın arasında kurulan geçici ilişki, üzerinde anlaştıkları ücret karşılığında değil de, erkeğin kadına takdim ettiği hediye mukabilinde olmaktadır. Böylece, Sayın Bayan cemiyetteki mevki ve itibarını muhaaza etmiş oluyor!.. İslamın cariyelerle ilgili bu husustaki kanununa gelince, yukarıda izah ettiğimiz gibidir. Binaenaleyh siz, “Bu ikisi de aynı şeydir” demeden önce, aralarında iyi bir mukayese yapın!

 

İSLAM KÖLELİ⁄İ DEVAM MI ETTİRİR,

İLGA MI EDER?

 

SORU: İslamda kölelikle ilgili öyle kanunlar var ki, bu kanunlar, bizde, sanki İslam kölelik müessesesinin devam etmesini istiyormuş intibaını uyandırıyor. Halbuki diğer taraftan yine İslamda, köleliğin hoş bir şey olmadığını, köleleri hürriyetlerine kavuşturmanın arzu edilen ideal bir fiil olduğunu gösteren hükümler bulunmaktadır. Durum bu olunca, acaba İslamın köleliği ilga etmemesinin sebebi nedir?

CEVAP: İslamın, kesin ve nihai bir şekilde köleliği kaldırmayışının sebebi vardır:Şöyle ki, kölelik müessesesi, harplerin kaçınılmaz bir gereği ve ihtiyacı olduğu ve İslam Devletiyle düşman devletler arasında fidye veya esirler mübadelesinde anlaşmaya varılamayıp, düşman esirlerini karşılıksız bırakmak İslam devletinin ve müslümanların maslahatlarına uygun düşmediğinde bu ihtiyacın zuhuru her zaman mümkün olduğu için, İslam bu müesseseyi muhafaza etmiştir. Nadir olayları bir tarafa bırakarak bakacak olursanız görürüsünüz ki, miladi onsekizinci asrın sonlarına gelinceye kadar, dünyada esirler mübadelesi diye bir uygulama yoktur. Dolayısıyla, herhangi bir İslam devletinin, düşman hükümetler elinde esir bulunan müslümanları, kendi elinde bulunan kafir esirlerle mübadele etmek suretiyle kurtarması mümkün değildi. Şayet bugün dünyada esir mübadelesi uygulamasını görüyorsanız, bu uygulama dini bir hükme dayanılarak yapılmıyor. Bugün milletlerin işine geldiği ve çıkarlarına uygun düştüğü için uygulanan bu prensibi onlar, günün birinde -istedikleri takdirde- fırlatıp atabilirler. Hatta bugün, esir mubadelesi sistemini tanımıyan ve elinde bulunan müslüman esirleri hiçbir bedel ve şart karşılığında bırakmağa yanaşmıyan amansız ve inatçı bir düşman devletle karşılaşmamız gayet olağandır. Binaenaleyh, şayet İslam, her halü karda esirleri serbest bırakma prensibini uygulamaya kalkışacak olursa, bu, aklı birazcık eren herkesce malum olduğu üzere, müslümanların aleyhinedir.

Aslında burada bizim üzerinde düşünmemiz gereken bir soru varsa o da şudur: Acaba, şu asırda, herhangi bir insanı ömür boyu hapse mahkum etmek veya onu esir kamplarında hayatı boyunca zorla çalıştırmak hangi anlayışa göre, onu köle olarak bir aileye teslim etmekten hayırlı görülüyor? Gerçekte kölelik, İslamda nisbi bir hürriyettir. Bu hürriyet esir kamplarında çürüyüp gitmede yoktur. Çünkü kölelikte insan, evlenme imkanına sahipti. Yine bir insan köleyken sadece, kendisine insanca muamele etmek mecburiyetinde tek bir kimseye bağlıdır. Diğer taraftan, eğer o, sahibinin rızasını kazanabilir veya ona fidye verebilirse, hürriyetine de kavuşabilir. Önce hele bir, Rusya ve Almanya’nın, harp esirlerine, hatta kendi ülkelerindeki siyasi suçlulara yaptıkları insanlık dışı muameleleri araştırır; sonra da şu sorunun cevabını verin:Şayet günün birinde, bizimle bunlara benzer bir düşman millet arasında harp çıksa ve onlar bizden esir aldıkları müslümanlara akla gelmedik işkenceler yapsalar, acaba bizim de elimizde bulunan düşman esirlerine onların bizimkilere yaptıkları insanlık dışı muameleleri yapmamız uygun düşer mi? Şimdi söyleyin, İslamın bu konuda getirdiği çözüm yolu ve statü, onların şu uygulamalarından çok daha insani ve çok daha hayırlı değil midir?

 

MÜKATEBE AYETİNİN TEFSİRİ

 

(KÖLELERİ HÜRRİYETLERİNE KAVUŞTURMA

KONUSU VE ŞARTLARI)

 

“Kölelerinizden, hür olmak için bedel vermek üzere anlaşma teklif edenlerin isteklerini, eğer onlarda bir hayır görüyorsanız kabul edin (Mükatebe yapın). Onlara, Allah’ın size verdiği maldan verin.” (Nur: 24/33)

Ayet-i celilede geçen kitab veya mükatebe, köle veya cariyenin, efendisinden, aralarında anlaşacakları bir miktar mal veya parayı ödeyerek hürriyetine kavuşma isteğinde bulunmasıdır. Efendisi onun bu teklifini kabul ettiği takdirde, aralarında bu anlaşma yazıyla tesbit edilir. Bu, köle ve cariyeleri, hürriyetlerine kavuşturmak için İslamın getirdiği çözüm yollarından bir tanesidir. Bu anlaşmanın (mükatebenin), sadece mal karşılığında yapılması şart değildir. Anlaştıkları takdirde, kölenin, efendisine yapacağı belli bir işve hizmet mukabili de olabilir. Anlaşmayı imzaladıktan sonra, efendi kölesini hürriyetine kavuşturmamak için önüne bir takım engeller çıkarma hakkına sahip değildir. Bilakis, anlaşma yazıldıktan sonra, kölesine, anlaşmada kararlaştırılan parayı kazanma fırsatı vermesi ve belirlenen müddet içerisinde anlaşmada belirtilen parayı ödediği veya istenen hizmeti ifa ettiği vakit onu hürriyetine kavuşturması mecburidir. Said b. Ebu Said el-Makburi, babasından şunu nakleder:Leys Oğulları Kabilesinden bir kadın, Zulmecaz çarşısında beni yediyüz dirheme satın almıştı. Hanımefendiyle kırkbin dirheme mükatebe anlaşması yaptık. Ben mevcut paramı verdim. Bir müddet sonra kalanını da getirip, “buyrun paranızın tamamını” dedim. Hanımefendi “olmaz vallahi” dedi. “Bunu bana, aylık ve yıllık taksitler halinde getir!” Bunun üzerine ben durumu Halife Ömer’e arzettim. Ömer (r.a.) bana “Parayı beytülmale yatır.” dedi ve kadına da şu haberi yolladı: “Ebu Said azad olmuştur. Paranız beytülmaldedir. Dilerseniz, aylık ve yıllık taksitler halinde alabilirsiniz.” Kadın, adam gönderip parasını aldırttı.”

Ayette geçen “Katibuhüm= Onlarla mükatebe yapınız!” emri, fukahadan bir taifeye göre vücubidir. Binaenaleyh, bir köle veya cariye, sahibine mükatebe teklifinde bulunduğunda, onun bunu kabul etmesi yani anlaşmaya icabet etmesi gerekir. Ata, Amr b. Dinar, Muhammed b. Sirin, Mesruk, Dahhak, İkrime, İbni Cerir Taberi ve Zahiriyye Mezhebinin görüşleri budur. İmam Şafii’nin ilk mezhebi de budur. Diğer alimlere göre ise, buradaki emir nedb ve istihbab içindir. Şa’bi, Mukatil b. Hayyan, Hasen el- Basri, Abdurrahman b. Zeyd, Süfyan Sevri, Ebu Hanife ve Malik b. Enes’in görüşleri budur. İmam Şafiinin son mezhebide budur. Önceki taife, “Katibuhum= Onlarla mukatebe yapınız.” nazm-i celilinin zahirini ve Hz. Ömer’den gelen bir haberi delil gösterirler. Bu habere göre, Hz. Ömer, Enes İbni Malik’e meşhur fakih ve muhaddis Muhammed b. Sirin’in babası Sirin ile mukatebe yapmasını emretmiş, Enes bunu kabul etmeyince Hz. Ömer kırbacını kaldırıp Enes’e vurmuş ve:

“Onlarda bir hayır görüyorsanız mükatebe yapınız.”

(Nur: 24/33)

Ayetini okumuş ve (O’ndan mükatebe yapacağına dair söz almıştı. Hz. Ömer’in bu hareketi şahsi bir tasarruf değil, ashabın gözleri önünde cerayan etmiş bir uygulama idi ve onlardan hiç biri, bu uygulamaya karşı çıkmamışlardı. Hz. Ömer’in bu tatbikatı, ayet -i celilenin tefsiridir.

Diğer ulema da, görüşlerini şöyle delillendirmekte ve izah etmektedirler: Allah Teala, görüldüğü üzere ayet -i celilede:

“Onlarla mükatebe yapınız.”

Buyurmakla kalmıyor;

“Eğer onlarda bir hayır görüyorsanız mükatebe yapınız.”

Buyuruyor dolayısıyla, mükatebe teklifinde bulunan kölede bir hayırın olduğunu bilmek ve tesbit etmek, efendisinin reyine bağlı bir husus oluyor ve bu durum; mahkemece yapılacak bir tesbit ve değerlendirmeyle ilgili bulunmuyor. O halde, ayetteki bu emir, kanuni bir hüküm anlamı değil, sadece hayra teşvik ve irşad anlamı taşımaktadır. Bu alimler, hz. Ömer ve Sirin kıssasıla ilgili olarak da şu yorumu yapıyorlar: Köleler ilk olarak hz. Ömer devrinde mükatebe istemiş değildirler. Bilakis, Peygamber (s.a.v.) ve Hulefay -i Raşidin dönemlerinde binlerce köle, sahipleriyle mükatebe yapmışlardır. Fakat biz, bu Sirin hadisi dışında, kişinin hakim tarafından kölesiyle mükatebeye zorlandığına dair bir misal görmüyoruz. O halde, hz. Ömer’in bu fiili, kazai (mahkemelik) bir hüküm değildir. Çünkü hz. Ömer müslümanlar arasında sadece bir kadı ve resmi bir devlet adamı olarak bulunuyordu. O’nun, ümmetin fertleriyle olan alakası, babanın evlatlarıyla ilgisi gibiydi. O (r.a.), öyle işlere müdahale ediyor ki, bu işlere bir baba müdahale edebilirdi; fakat mahkeme ve kaza organı asla!

“Eğer onlarda bir hayır görüyorsanız”

Nazm-ı celilinde geçen hayır’dan kasdedilen bu üç manadır:

1- Mükatebe isteyen kölede, mükatebe bedelini kazanmayı becerebilme ehliyetinin bulunması. Ebu Davud’un, Yahya b. Ebi Kesir’den rivayet ettiği bir mürsel hadiste Rasulullah (s.a.v.),

“Eğer onlarda bir hayır görürseniz mükatebe yapınız”

Ayetini şöyle tefsir buyurdu:

“Onlarda bir beceri görüyorsanız ve bıraktığınız takdirde insanlara yük olmıyacaklarsa!”

2- Emanat yönünden sözüne güvenilebilecek birisi olmalıdır. Çünkü, eğer böyle değilse ve efendisi de onun sözüne bakarak mükatebe imzalamışsa, köle, çalışmak için efendisinden izinli sayıldığı günlerde sırf efendisinin işinden kaçmış ve kazandığı birkaç kuruşu da yine o günlerde har vurup harman savurmuş olur.

3- Efendisi ondan, hürriyetine kavuştuğu zaman islam toplumu için tehlikeli olabilecek ahlaki düşüklükleri veya İslam düşmanlığı gibi art düşünce ve duygular hissetmemelidir. Başka bir ifadeyle, köleden, hürriyetine kavuştuktan sonra İslam toplumuna yararlı bir fert olacağı umulmalı ve onun durumundan ileride İslam düşmanı olabileceği endişesi uyanmamalıdır. Bu konuda özellikle dikkatlerden uzak tutulmaması gereken bir husus şudur ki, bu zamanda kölelerin çoğunluğunu harp esirleri meydana getirmektedir. Bu sebeple, onları hürriyetlerine kavuşturma işi büyük bir dikkat ve titizlikle incelenmelidir.

“Allah’ın size verdiği maldan onlara veriniz.”

Nazm-ı celiline gelince, buradaki emir umumidir; yani hitap, köle sahipleriyle birlikte bütün müslümanlara ve İslam Hukumetinedir. Bu üç emri sırasıyla anlatalım:

a- Mükatebe yaptıkları kölelerinden, mükatebe bedelinin bir kısmını almamaları köle sahiplerine emrediliyor.

Birçok haberlerde sabit olmuştur ki, Ashab-ı Kiram (r.a.) mükatebe yaptıkları kölelerinden alaçakları mükatebe bedelinin büyük bir kısmından vazgeçerlerdi. Hatta, Hz. Ali (r.a.), mükatebe yaptığı kölelerinden devamlı olarak, anlaşmada yazılı olan bedelin dörtte birini almazdı ve derdi ki: “Allah’ın size verdiği maldan siz de onlara veriniz” Ayetinde mükatiplere verilmesi emredilen mal, anlaşmada yazılı olan bedelin dörtte biridir.”

b- Sahibiyle mükatebe yapmış herhangi bir köle, efendisine ödeyeceği bedel konusunda yardım istediği zaman, bütün müslümanların bu köleye yardım etmeleri ayette emredilmektedir. Ma’lumdur ki, Kur’an-ı Kerimde:

“Zekat malından kendilerine hisse verilmesi emrolunan sekiz sınıftan birisi de, kölelerin kölelikten kurtarılmalarıdır.” (Tevbe: 9/60)

“Bir canı kölelikten kurtarıp hürriyetine kavuşturmak, Allah indinde ibadetlerin ve Allah’a yaklaştıran taatlerin en büyüklerindendir.” (Beled: 90/13)

Bera b. Azib’den rivayet olunan bir hadise göre, a’rabinin biri Peygamber (s.a.v.) e gelerek dedi ki:

Beni Cennete götürebilecek bir amel öğret bana”

Rasulullah buyurdular:

“Çok önemli bir şeyi, çok kısa bir cümleyle sordun! Köle azad et ve kölenin boynundaki bağını çöz!” Adam sordu:

“Bu ikisi de aynı şey değil midir?” Rasulullah:

“Köle azad etmen, senin kendi başına bir köleyi hürriyete kavuşturman demektir. Kölenin bağını çözmen ise, azad edilmek istiyen bir köleye, azad bedelinin bir kısmını vererek yardım etmen demektir.”

Rasulullah devamla:

“Birine, sütünden istifade etsin diye bir deve veya koyun vermek istediğin zaman, çok sütlü olanını ver. Sana haksızlık yapan akrabana iyilik ve lütfla karşılık ver. Bunları yapamazsan, dilini tut ve ancak hayır söyle.”

c- Yine bu ayete, İslami Hükümetin, mali gelirlerinden bir kısmını, mükatebe yapmış kölelerin hürriyetlerine kavuşturulmaları için sarfetmesi emrediliyor.

Bu münasebetle şunu da kaydedelim:

Eski zamanlarda üç türlü köle bulunmaktaydı:

1. Harplerde esir alınanlar,

2. Hür oldukları halde zulmen gasbedilmiş ve satılarak köle haline getirilenler,

3. Ne zaman ve hangi şekilde köle oldukları bilinmeyip köle bir soydan (babadan ve dededen) gelenler.

İslam geldiği zaman, Arabistandaki İslam toplumu ve diğer dünya ülkeleri, bu üç neviden kölelerle doluydu. Cemiyetin ekonomik ve sosyal düzeni, hizmetçi ve işçilerden çok, bunlara dayanıyordu. Böyle bir vaziyette, İslam iki problemle yüzyüze gelmişti. Birincisi, o vakitler toplumda mevcut bulunan köleler meselesi, ikincisi de, gelecekte kölelik müessesesiydi.

İslam, birinci meseleyi çözüme kavuştururken, eskiden beri ahalinin ellerinde bulunan köleleri üzerindeki mülkiyet haklarını bir çırpıda kaldırmadı. Çünkü, şayet böyle yapacak olsaydı, ülkenin iktisadi ve ictimai düzeni tümüyle muattal bir duruma ve çıkmaza girmekle kalmıyacak, bundan daha beteri, aynen Amerika’da kölelik müessesesi ilga edildiği zaman olduğu gibi, İslam Ülkesi tehlikeli ve yıkıcı bir iç savaşın içine sürüklenecekti. Ve bu mesele, hiçbir zaman kesin çözüme kavuşamıyacak ve ülke kargaşanın içinden çıkamıyacaktı. Nitekim, Amerika’da zenciler konusu hala askıdadır. Bundan dolayıdır ki, İslam, böyle bir yanlış yola gitmedi. Ülkede, güçlü ve şümullu bir kölelere hürriyet hareketi başlattı. İnsanları, terğib ve telkin yollarıyla, dini ve kanuni hükümlerle, ya tamamen ahiret sevabına nail olmak üzere hiç karşılık almadan veya işledikleri günahlara keffaret olmak üzere veyahut da alacakları belli bir fidye karşılığında, köleleri azad etmeye teşvik etti. İslamın, Arap Yarımadasında başlattığı bu güçlü harekette, bizzat Peygamber (s.a.v.) Efendimiz 63 köle azad buyurdu. Hanımlarından Aişe (r.a.) 76, amcası Abbas 70, Hakim b. Hizam (r.a.) 100, Abdullah b. Ömer (r.a.) 1000, Zülkela el-Himyeri (r.a.) 8.000 ve Abdurrahman b. Avf 30.000 köle azad ettiler. Bunun benzerini, diğer sahabilerin hayatlarında da görüyoruz. Bunlardan en başta gelenler, Ebu Bekir Sıddık ile Osman b. Affan (r.a.) dır. O vakitler, müslümanlar, hayır işlerine ve Allah’ın rızasına nail olmaya öylesine düşkündüler ki, bu sebeple kendi kölelerini azad ettikten başka, başkalarının kölelerini de satın alarak azad etmişlerdi. O kadar ki, henüz dört halife devri bitmeden cahiliye döneminde köle olmuş tüm insanlar hürriyetlerine kavuştular.

İkinci meseleyi, yani gelecekte kölelik problemini ise İslam, şöyle çözüme kavuşturdu: Hür bir insanın durup dururken esir alınarak köle gibi alınıp satılmasını kesinlikle haram kıldı. Ebu Hureyre’den (r.a.) mervi bir hadis-i şeriflerinde Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyururlar:

“Allah-u Teala şöyle buyurdu:Üç zümre var ki, ben kıyamet günü onların hasmıyım. Benim hasmı olduğum kimsenin ise hali perişandır.”

Benim adıma söz verip sözünden cayan.

Hür bir insanı köle diye satıp parasını yiyen.

Hakkıyla çalışan işçisine ücretini vermiyen.”

Lakin İslam, müslümanların, ellerindeki harp esirlerini, şayet bu esirleri kendi hükümetleri İslam devletinin elinden kurtarmak istemez veya bizzat bu esirler kendi fidyelerini kendileri vermezlerse, köle yapmalarına izin vermiştir. Bununla beraber İslam, bunlara, mükatebe yoluyla hürriyetlerini kazanma yolunu oldukça açık ve geniş tutmuştur. Diğer taraftan, birinci şıkta bahsettiğimiz eski köleleri hürriyetlerine kavuşturmaları için insanları çeşitli yollarla teşvik eden ahkam ve talimatı bunlar için de geçerli kılmıştır. Ki İslamda kölenin hürriyetie kavuşturulma konusundaki teşvik ve emirlerin başlıcaları şunlardır:

a- Sırf Allah rızası için köle azad etmek,

b- İşlenen günahlara keffaret olarak, köle azad etmek,

c- Kişinin, vefat etmezden önce, kendisi vefat ettikten sonra köle ve cariyesinin hür olduğunu vasiyet etmesi. Buna islam ıstılahında tedbir denilir.

d- Efendisinden çocuğu olan cariye, efendisi öldükten sonra, vasiyet edilmiş olsun olmasın, hürdür.

İşte, kölelik konusunda İslamın sunduğu başarılı çözüm yolu budur. Ama cahiller, bunu anlamazlar ve İslama bu yolda çeşit çeşit itirazlar ileri sürerler. Diğer taraftan, aşağılık kompleksine mübtela olanlar, İslam düşmanlarına karşı bu dini mazur göstermekle kalmazlar, üstelik cariyeden istifade etmenin -ne şekilde olursa olsun- İslamca mubah olduğunu da inkar ederler.

 

Kitap Ehli Kadınlarla Evlenme Meselesi

 

İhlaslı ve samimi bir kardeşimiz, bizden, Kitap ve Sünnetin ahkamına dayanarak, Tercümanü’l-Kur’an sayfalarında, müslümanların geniş ve muffasal bir yazı neşretmemizi ısrarla istedi. Çünkü -bu kardeşimizin de ifade ettiği gibi- Frenk kadınları fitnesi, bugünlerde islam toplumunda büyüme ve ortalığa yayılma istitadındadır. Gerçekten, bu konuda müslümanlar şeriatın verdiği izne dayanarak onlarla evleniyor ve korkunç denecek kadar çok sayıda frenk kadınıböylece ülkeye girmiş oluyor. Bunun üzerine biz, Tercümanü’l-Kur’an’da aşağıdaki makaleyi yayınladık.

Frenk kadınlarının İslam toplumu için büyük bir fitne arzettiği şüphe götürmez bir vakıadır. Gerçekten bu fitnenin izleri Pakistan, Mısır, Suriye, Kuveyt ve diğer İslam ülkelerinde görülmeye başlamış ve Batılı bayanlar, müslümanların sosyal bünyelerine girerek, islam medeniyetini kökünden kazımak ve dinamitlemek için ellerinden gelen çabayı sarfetmişlerdir. Bundan daha tehlikeli ve korkunç olanı ise, bu fitnenin doğurduğu siyasi sonuçlardır. Gerçekten, kalbinde iman ve İslamdan eser olan bir müslümanın bu netice karşısında dehşetten irkilmemesi ve üzüntüye boğulmaması mümkün değildir!Bu durumda, müslümanların içinden, ihlaslı kişiler eğer bu korkunç fitne seline karşı çıkmak ve bunu belli bir yerde durdurmak ihtiyacını hissediyorlarsa, hiç şüphesiz ki, bu hal, şayet bir şeye delalet edecekse, ancak ve ancak onların İslama olan bağlılık ve sevgilerine, müslümanlara nasihat etme istemelerine delalet eder. Lakin, bir çok maslahat içinden sadece birine itibar edip diğeri cihetleri görmezlikten gelerek, sabit olan şer’i bir emirde değişiklik ve tadilata gitmek de, bizce doğru değildir. Kur’an’ı indiren Zat-ı Kibriya, mutlak manada hikmet ve ilim sahibi olduğu için, son derece ölçülü ve münasip bir şekilde bütün maslahat, zaruret ve ihtiyaçları görür. Bu sebeple, bizim O’nun (c.c.) ahkamını kavramamız ve bu ahkamı mevcut şartlar içerisinde uygulamamız için, görüş alanımızı imkanımız nisbetinde, oldukça geniş tutmamız, sonra da büyük olsun küçük olsun bütün maslahatları şumullü bir şekilde ele almamız icab eder ki, böylelikle bizzat Şari-i Hakim tarafından ehemmiyet verilip gözetilen maslahatların aynısına riayet etmiş olalım.

Yahudi ve Hıristiyan olan Ehl-i Kitap hanımlarıyla evlenmeyi müslümanlara mubah gören ayet-i celile şudur:

“Bugün size, temiz olanlar helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin yemeğiniz de onlara helaldir. İnanan hür ve iffetli kadınları -zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın- mehirlerini verdiğiniz takdirde size helaldir.” (Maide: 5/5)

 

SELEF’İN BU AYETİN TEFSİRİNDEKİ

İHTİLAFLARI

 

Şüphesiz ki, Selef’in (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun), bu ayetin tefsirinde birçok ihtilafları olmuştur. Ancak, alimlerin çoğunluğu, her asırda, ayetin hükmünü, lafızlarının zahirine ve mutlakının umumuna hamletmişlerdir.Çünkü herhangi bir Kur’an hükmünü zahiri manasından başka bir cihete yöneltmek ve umumi manasını tahsis etmek için ortada bir delilin bulunması lazımdır. Burada ise harhangi bir delil yoktur. Kim, koyduğu kanun ve yasasında, Kulu’na (s.a.v.) Kur’an’ı indiren Allah’dan daha büyük hikmet sahibi olabilir?Şayet (c.c.):

“Sizden önce kendilerine kitap verilenlerin hür ve iffetli kadınları size helal kılındı.”

Nazmında herhangi bir istisna veya tahsise ihtiyaç görseydi, bunu muhakkak yapardı. Bundan dolayıdır ki, Sahabe, Tabiin ve Seleften Müctehid İmamların Cumhuru, bu ayeti, herhangi bir kayıt ve şart olmaksızın, kitap ehli hanımlarla evlenme iznine hamletmişler, hatta içlerinden bir cemaat, onlarla evlenmişler ve iznin umumiliği ile amel ederek bunda herhangi bir beis görmemişlerdir. Mesela Hz. Osman, Kelb kabilesinden Hıristiyan Naile binti el-Ferafisa ile ve Talha b. Ubeydullah, Şamlı bir Yahudi kadınla evlenmişlerdir. Yine, Huzeyfetu’l-Yeman, Ka’b b. Malik ve Muğire b. Şube de, kitab ehli hanımlarla evlenmiş veya evlenmek için dünür gitmişlerdir.

 

ABDULLAH B. ÖMER’İN GÖRÜŞÜ

 

Ashab-ı Kiram içinde yalnızca Abdullah b. Ömer, hiçbir şekilde kitap ehli kadınlarla evlenilemiyeceği görüşündedir. O derdi ki:

Allah-u Teala:

“İman etmelerine kadar müşrik kadınlarla evlenmeyiniz.” (Bakara: 2/221)

Ayetiyle mü’minlere, müşrik kadınları kat’i bir surette haram kılmıştır. Hz. İsa’yı veya Allah’ın kullarından birini rab olarak tanıyan bir kadının bu halinden daha büyük bir şirk bilmiyorum!”

Böylece ( (r.a.), kitap ehlinden olup, inancında küfür ve şirk bulunan hiçbir kadınla evlenilemiyeceği görüşündedir. Abdullah b. Ömer, ayetteki el-Muhsanat’ı “el-Müslimat” diye tefsir etmiştir. Binaenaleyh, O’nun noktai nazarına göre ayetin manası şöyledir:

“Ey müslümanlar!İffetli mü’min kadınlarla evlenebildiğiniz gibi, kitap ehli kadınlardan islama girenlerle dahi evlenmeniz size helal kılınmıştır.”

Lakin, Abdullah b. Ömer (r.a.) ın bu görüşü, kısaca arzedeceğimiz şu sebeplerden dolayı uygun değildir:

Allah-u Teala bizzat Kur’an-ı Kerim’de, ehl-i kitabın apaçık şirke dayanan inançlarını beyan etmiştir. Mesela, onların:

“Meryem Oğlu İsa Allah’dır.” (Bakara: 2/221)

“Allah üçün üçüncüsüdür.” (Maide: 5/17)

“Üzeyir, Allah’ın oğludur.” (Maide: 5/73)

“İsa Mesih Allah’ın oğludur.” (Tevbe: 9/30)

Gibi inançlarından bahsetmiştir. Hatta, onlar hakkında şirk ve küfür kelimelerini de kullanmıştır. Lakin, onlar için bir ıstılah olarak, Kur’an’ın hiçbir yerinde müşrikler (el-Müşrikin) tabirini kullanmamıştır. Onları kitabının her yerinde, kitap ehli (ehlu’l-kitab) tabiriyle veya aynı manaya gelen diğer kelimelerle söz konusu etmiştir. Kur’an-ı Kerim’i başından sonuna kadar okuyunuz, birbirinden ayrı inançlara sahip şu üç taifeden bahsedildiğini görürsünüz:

1. Müşrikler ve kafirler: Yani muharref veya gayr-i muharref herhangi bir kitabı olmayanlar.

2. Ehl-i Kitab: İtikadı ve ameli sapıklıklar içinde bulunmakla birlikte, herhangi bir peygambere ve semavi bir kitaba iman edenler.

3. Ehl-i İman:Yani, ister doğuştan, isterse ehl-i kitap veya müşrik veyahut da kafir iken, sonradan müslüman olup, Muhammed (s.a.v.) in risaletine inananlar.

Kur’an-ı Kerim, bu üç taifeyi zikrederken, hiçbir karışıklık ve benzeşmeye meydan vermeksizin, aralarını açık ve net hatlarla belirler. O, mutlak bir ifadeyle Ehl-i Kitap deyip de, bundan müşrikleri kasdetmez. Veya mutlak olarak müşrikler ve kafirler deyip de, bundan Yahudi ve Hıristiyanları kasdetmez. Yine, Kendilerine Kitap Verilenler diyerek, bununla müslümanları kasdetmez. Binaenaleyh, Allah-u Teala, Kitabının bir yerinde:

“İman etmelerine kadar müşrik kadınlarla evlenmeyiniz.”

Başka bir yerinde de:

“Kendilerine kitap verilenlerin hür ve iffetli kadınları size helaldir.” (Maide: 5/5)

Dediğinde, elbette ki birinci ayette geçen müşrik kadınlar sözünden maksat kitap ehli kadınlar değildir. Bundan kastedilen ancak, puta tapan ve diğer kitapsız ümmetlerin kadınlarıdır. Biz şimdi, “Müşrik kadınlar (el-Müşrikat)” ve “Kitap verilenlerin iffetli ve hür kadınları (el-Muhsanatü minellezine utu’l-kitab) sözlerini bu manada tefsir etmiyecek olursak, o takdirde Kur’an’ın bu iki ayeti arasında apaçık bir çelişkinin varlığını kabul etmiş oluruz. Ki bu çelişkiyi “Kitap verilenlerin kadınları” sözünden maksat “İslama girmiş bulunan Yahudi ve Hıristiyan kadınları” veya “Şirk ve küfürden uzak yaşayan bazı kitab ehli fırkaların kadınları” dır demekle ortadan kaldırmamız mümkün değildir. Şöyle ki:

1. Allah Azze ve Celle, “Kendilerine kitap verilenlerin iffetli ve hür kadınları” sözünden önce, ayetin başında “Hür ve iffetli mü’min hanımlar” tabirini kullanmıştır. Yani buradaki “Mü’min hanımlar” sözünden maksat, sadece doğuştan müslüman bulunan hanımlar değil, bunlardan maksat, aynı zamanda, eski dinlerini bırakıp sonradan İslama giren bütün hanımlardır. Binaenaleyh, içlerinde, eskiden Yahudi veya Hıristiyan iken sonradan İslama girmiş olanların da bulunduğu bütün müslüman hanımlarla evlenmek helal kılındıktan sonra, acaba neden ve hangi ihtiyaca binaen bunlardan sonra birde ayrıca “Kitap verilenlerden, müslüman olmuş hanımlar” sözü zikredilmiş olsun? Durum şayet böyle olsaydı, bu cümlenin hiçbir manası olmazdı.

2. Yine aynı ayette şöyle buyrulmuştur:

“Kendilerine kitap verilenlerin yemekleri size helal kılındı.”

Acaba burada da “kitap verilenler” den maksat yine şu Yahudilik ve Hıristiyanlıktan müslümanlığa girmiş olanlar mıdır? Eğer değildir denirse, acaba, “Kendilerine kitap verilenler sözü” hangi esasa dayanılarak, aynı ayetin içerisinde bir yerde başka, diğer yerde başka tefsir ediliyor?

3. Ehli Kitabın hangi fırkası acaba şirk ve küfürdenberidir? Onlarda sağlam bir Allah inancı kalmış mı ki?Yahut şöyle diyelim:Nereden bu salim inanca yol bulmuşlar? Onlar ki, Hz. Musa ve İsa (a.s.) ın getirdikleri talimatları ta esasından bozup tahrif etmişlerken, nasıl olmuş da sıhhatli bir akideye yol bulmuşlar da içlerinden bir fırka sırat-ı müstakim üzere olmuş?! O halde, mezkur ayet-i kerimede geçen “Kendilerine kitap verilenler” sözünden, hiçbir zaman, Yahudi veya Hıristiyanlar içinde sağlam itikad üzere kalmış olan bir fırka kasdedilmiş olamaz! Okunuruken insana ehli kitap içinde sağlam itikad fırkaların bulunduğu intibaını veren diğer ayetlere gelince, hadd-i zatında bu ayetler, ehl-i kitaptan, kalb ve fıtrat temizliği sebebiyle Kur’an’a iman edip, Peygamber’e (s.a.v.) tabi olmuş veya neredeyse iman etmek üzere olan insanların bulunduğuna işaret eder...

4. Yahudi ve Hıristiyanlar içinde böyle bir taifenin bulunduğunu farzetmiş olsak, Cenabı Hak “Sizden önce kendilerine kitap verilenler” sözünü, bu hükmün, yalnızca bu taifeye ait olduğuna ve kitap ehlinin diğer fırklarına şümulü bulunmadığına delalet eden herhangi bir şeyle kanıtlamamıştır. O halde bizim, kitap ehlinin inançlarını araştırmakla kendimizi meşgul etmemiz ve kıyasımıza dayanarak “Müslümanların, ehl-i kitabın falanca fırkasının kadınlarıyla evlenmeleri caiz, onların dışında kalan diğer fırkaların kadınlarıyla evlenmeleri caiz değildir” diye bir karara varmamız gerekmez.

Abdullah b. Ömer’i (r.a.) bu görüşünde destekliyenler diğer taraftan şu ayet-i celileyi de delil gösterirler:

“Kafir kadınları, nikahınızda tutmayın.”

(Mümtahine: 60/10)

Halbuki bu ayet-i kerime, yalnızca, diyar-ı harb’ten diyar-ı islama hicret eden ve eşleri kafir olarak diyar-ı harbte kalan kimseler hakkında nazil olmuştur. Ayetten maksat, cahiliye üzere kıyılmış olan nikahların, onların İslam diyarına girivermeleriyle hükümsüz kaldığını ve hicret eden erkek veya kadınların eski eşleri dışında başka kimselerle evlenebilme hakkına sahip olduklarını beyan etmektir. Ve bu mana, ayetin nüzul durumu itibariyle tahakkuk eder. Ama, yine de biri çıkar da ayetin lafızlarına takılır kalırsa deriz ki: Allah-u Teala bir yerde:

“Kafir kadınları nikahınızda tutmayın”

Diye umumi bir hüküm indirmiş, başka bir yerde de:

“Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanların kadınları size helal kılındı.”

Ayetiyle, ehli-i kitaptan olan kafir kadınların bu haramlığın dışında olduğunu beyan etmiştir. Şayet siz, bu ikinci hükmün birici umumi hükmü tahsis ettiğini kabul etmiyecek olursanız, “Allah-u Teala’nın ayetleri arasında çelişki vardır. Bir yerde haram kıldığını başka bir yerde helal kılmaktadır.”

 

İBNİ ABBAS’IN GÖRÜŞÜ

 

Kitap Ehli kadınlarla evlenmenin mubah oluşunu sınırlandırmağa çalışan diğer sahabi, Abdullah b. Abbas (r.a.) olmuştur. Der ki:

“Bu hüküm, zimmi kadınlara hastır. Harbilere değil. Yani, sadece islam ülkesinde vatandaş olarak yaşıyan Yahudi ve Hıristiyan kadınlarıyla -inançları ne kadar bozuk olursa olsun- evlenmek caizdir. İslam ülkesi hudutları dışında yaşayan kitap ehli kadınlarla evlenmek caiz değildir.”

 

Delilleri şunlardır:

 

Allah-u Teala:

“Kitap verilenlerden, Allah’a, ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve peygamberinin haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın.”

(Tevbe: 9/29)

Ayetinde, ehl-i kitabın bu taifesiyle harbetmelerini müslümanlara emretmiştir. Yine, şu ayet-i celilele, Allah’a ve Rasulüne karşı çıkanlara sevgi beslemeyi ehl-i imana haram kılmıştır:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kavmin, Allah veRasulüne karşı duranlara sevgi beslediğini görmezsin.” (Mücadile: 58/22)

Diğer taraftan, evlilik alakası, ancak sevgi ve merhamet üzerine kurulur. Nitekim Kur’an-ı Kerim bu hususa şöyle işaret eder:

“O içinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda muhabbet ve merhamet vaad etmiştir.”

(Rum: 30/21)

Buna göre, evlilik alakası sevgi ve muhabbeti icabettirdiğine ve İslam ülkesi dışında yaşayan müşrik ve ehl-i kitaba müslümanların sevgi beslemeleri haram olup, onlarla harbetmeleri müslümanlara vacib olduğuna göre, ister müşrik, ister ehl-i kitab olsun, İslam ülkesi vatandaşı olmayan harbi kadınlarla evlenmek haramdır.

Abdullah b. Abbas (r.a.) Efendimizin delilleri bunlardır. Ancak, sahabe, Tabiin ve Müctehid İmamlar Cumhuru, O’nun ve Abdullah b. Ömer’in (r.a.) görüşlerine muvafakat etmemişlerdir. Her ne kadar, hepsi de diyar-ı harb veya diyar-ı küfürden bir kitabi kadınla evlenmeyi mekruh görmüşlerse de, onlardan hiçbirisi buna haram dememiştir. Zira:

“Kendilerine kitap verilenlerin hür ve iffetli harnımları size helal kılındı.”

Ayetinde geçen bu mubahlık, harb ehli olsun olmasın bütün ehl-i kitaba şamildir ve Allah-u Teala bunu hiçbir şekilde sınırlandırmamıştır.

İşte bu, kanunen caiz oluşa göredir. Bundan kasdımız bu kanuni cevazın, ayet-i kerimede mevcut olan umumilik ve şümul üzere aynen kalması gerektiğidir. Lakin, bu evliliğin, milli maslahatlar ve şahsi durumlar itibariyle uygun düşmemesine ve bu evlilikten kaçınmanın gerekliliğine gelince, bu başka bir husustur. Evet, helali haram kılmaya hakkımız yoktur. Ancak, hususi bize uygun düşmediği zaman helal bir fiili işlemekten kaçınmamız da bizim hakkımızdır. Çünkü, helal ve mübah demek, ille de yapılacak şey demek değildir.

 

SAHABE VE MECTEHİD İMAMLAR

CUMHURUNUN GÖRÜŞ VE İHTİLAFLARI

 

Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas’ın (r.a.) görüşlerine muvafakat etemeyip, sözkonusu ayetteki hükmün, kitap ehli tüm kadınlara şamil olduğunu söyleyen cumhurun aralarındaki ihtilafın “Muhsan kadınlar” ve “Kendilerine kitap verilenler” tabirlerinden çıkmaktadır.

Onlardan bir cemaata göre “Muhsan Kadınlar” dan maksat “iffetli kadınlar” dır. Bir diğer cemaate göre ise “Cariye olmayıp hür olan kadınlar” demektir. Binaenaleyh birinci gruba göre, ancak iffetli olan kitabı kadınlarla evlenmek caizdir. Onların fahişe ve zaniye olanlarıyla evlenilmesi caiz değilir. İkinci grup ulemaya göre ise, iffetli olsalar da cariye olan kitabi kadınlarla evlenmek caiz olmayıp, fahişe dahi olsalar, kitabi kadınların hür olanlarıyla evlenmek caizdir.

“Ehl-i Kitab” tabirine gelince, İmam-ı Şafii’ye (r.a.) göre bunlar, Yahudilerle, İsrail Oğullarına mensup Hıristiyanlardır. Sonradan Yahudi veya Hıristiyan olmuş diğer ümmetlere gelince, “Ehl-i Katb”tabiri bunlar için kullanılmaz. Çünkü Musa ve İsa Aleyhisselamlar, sadece İsrail Oğullarına Peygamber olarak gönderilmişlerdir. Onların davetleri başka milletler için değildi.

Hanefilere ve fukahanın cumhuruna göre, herhangi bir peygambere ve ilahi bir kitaba iman eden her ümmet “Ehl-i Kitap”tan sayılır. Burada, kitap ehli sayılabilmek için Yahudi veya Hıristiyan olma şartı yoktur.Binaenaleyh dünyada, yalnızca Hz. İbrahim’in Suhuf’una veya Hz. Davud’un Zebur’una inanan bir topluluk, kitap ehlidir.

Seleften azınlıkta olan bir cemaate göre ise, mesela Mecusiler gibi, semavi olduğu sanılan herhangi bir kitaba inanan her ümmet ehl-i kitaptır. Bu fikri günümüzde bazı yeni müctehidler (!) o kadar geniş ele almaktadırlar ki, onlara göre Hindular ve Budistler de ehl-i kitaptandır ve onların kadınlarıyla evlenmek caizdir. Zira, elbette onlara da bir peygamber gönderilmiş ve semavi bir kitap verilmiştir.

 

DO⁄RU OLAN GÖRÜŞ

 

Bütün bu ihtilaflar içinde bizce en doğru olan görüş şudur: “Ehl-i Kitab’tan maksad, ister İsrail Oğullarından olsun isterse diğer ümmetlerden, Yahudi ve Hıristiyanlardır. Kur’an-ı Kerim’de bu kelime ancak bu iki taife için varid olmuştur. Hele hele şu ayet-i kerimeden bu çok sarih olarak anlaşılmaktadır:

“Bu Kur’an, indirdiğimiz mubarek bir kitaptır; O’na uyun!Bizden önce iki topluluğa kitap indirildi, bizim onlarınkinden haberimiz yoktur.” (En’am: 6/155-156)

Demeyin. Kendilerine kitap gönderiler diğer ümmetlere gelince, onlar, kitaplarıyla tamamen ilgilerini kesip kaybettikleri ve enbiyanın talimatıyla uyuşan hiçbir inanç ve amelleri kalmadığı için, bu gibi milletlere “Ehl-i Kitap” denilmesi caiz değildir. Bunun içindir ki, Peygamber (s.a.v.), peygamber olduğunu zannetmek caiz olan Zerdüşt’e inandıkları halde, Mecusileri ehl-i kitaptan saymamıştır. Hecer Mecusilerinden cizye alınması hususunda “Onlara ehl-i kitap muamelesi yapınız.” demiş, fakat “Onlar ehl-i kitaptandır.” dememiştir. Onları, İslama çağıran mektubunda açıkça şöyle buyurmuştur:“İmdi siz, eğer İslama girerseniz, hukukça aynen bizim gibi olursunuz. Müslüman olmayanlardan ise cizye alınacak, ayrıca da onların kestikleri yenmiyecek ve kadınları nikah edilmiyecek.” Artık bütün bu delillerden sonra, kestiklerini yemek ve kendilerinden kız almak için, aslen Yahudi ve Nasrani olmayıp sonradan bu dinlerden birine mensup olmuş bulunan bir milletin de ehl-i kitaptan sayılacağının caiz olduğuna hiç bir şüphe kalmamıştır.

İmam Şafii Hazretlerinin (r.a.) görüşüne, yani ehl-i kitap olmak için İsrail Oğullarından bulunma şartına gelince, bu da sahih değildir. Çünkü, her ne kadar Hz. Musa ve İsa (a.s.) davetleri İsrail Oğullarına idiyse de, Allah ve Rasulü, İsrail Oğullarından olmadıkları halde Hıristiyan olmuş milletleri ehl-i kitaptan saymışlardır. Bunu, Rasulullah (s.a.v.)in, Bizans Kralı Kayser’e gönderdiği İslama davet mektubu apaçık bir şekilde göstermektedir. Şöyle ki, Rasulullah bu mektuplarında:

“Ey Ehl-i Kitab! Bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin.” (A’li imran: 3/64)

Ayet-i celilesini kaydettirmişlerdi. Halbuki, Bizanslılar (Rumlar) İsrail Oğullarından değildiler.

“el-Muhsana” kelimesini iffetli kadın veya hür kadın diye tefsir ederek, kendileriyle evlenebilmek için kitap ehli kadınların iffetli veya hür olmaları şartını koşanlara gelince, bizce onların bu görüşleri de doğru değildir. Gerçi “ihsan” kelimesinin, iffet ve hürriyet (şeref) manalarını da içine aldığı ve Muhsana bir kadının aynı zamanda iffetli ve hür (şerife) bir kadın olduğu şüphesizdir. Lakin, Şari-i Hakim’in “Sizden önce kendilerine kitap verilenlerin muhsana kadınları” sözünden kasdı, kitabi kadınlarla evlenebilmek için onların iffetli ve hür olmaları şartını koymak değil, bununla efdal ve evla olanı belirtmektir. Haddi zatında Şariin kasdı şunu beyan etmektir: “Ey müslümanlar! Mü’min veya kitabi bir kadınla evlenibilirsiniz. Lakin, sizin için efdal ve evla olan, bu kadını iffetli ve hür (şerife) olmasıdır.” Gerçekten bir çok Kur’an ahkamı, hükmün sübutu için şart olmayan bir çok şeylerle kayıtlandırılmıştır. Aslında bu kayıtlar, mubah olan fiillerdeki en efdal yönü veya haram olan fiillerin en çirkinini belirtmek için konulmuş izafi kayıtlardır. Ki bu kayıtlar sayesinde ehl-i iman, en efdal olanı seçmek ve en çirkin olandan kaçınmak için azami gayretlerini sarfetsinler. Bu konuda Ömer (r.a.) Efendimizin görüşü de aynen böyledir. Şöyle ki, Huzeyfe b. Yeman, Yahudi bir kadınla evlendiği zaman Hz. Ömer, Huzeyfe’ye “Onu bırak!” diye mektup yazmıştı. Bunun üzerine Huzeyfe “Haram mıdır? diye sorduğunda, Hz. Ömer şu cevabı mektubunu yazmıştı:“Haram değildir. Lakin ben, onların iffetsiz olanlarına düşersiniz diye korkuyorum.”

İmdi, bizce bu konuda en sahih görüş, harbi olsun, zimmi olsun, iffetli olsun, olmasın, cariye olsun, bütün kitabi kadınlarla evlenme müsadesinin şeriatte mevcut olduğudur.

 

MASLAHATLAR ve HİKMETLER

 

Bu meseleyi şu ana kadar, sadece kanuni yönden ele aldık. Şimdi de bir başka yönden ele almak istiyoruz:

Bu konuda hani hareket tarzı islamın ve Ümmet-i Muhammed’in maslahatına daha uygundur?Ve dinin ruhu neyi gerektiir?

 

İSLAMIN GÖZÜNDE EVLİLİK

 

Günümüzde bazı kimslerce ifade edildiği gibi evlilik, İslamda İctimai bir akid değildir. Fakat bununla beraber o, dini kudsiyeti olan bir akittir. Her ne kadar Hindular ve Hıristiyanlarda olduğu gibi mukaddes sır derecesinde olmamakla birlikte, nikah akdindeki bu kudsiye şüphesiz ki, ibadet derecesine ulaşır. Şari-i Hakim, evlilik akdiyle, sadece medeni ve ictimai maslahatların tahakkukunu murad etmemiş, bununla aynı zamanda, dini ve ruhi yarar ve maslahatların da tahakkuk etmesini gözetmiştir. Şari Hazretleri, evllik sebebiyle, ahlakı düzeltmeyi, cemiyeti kötülüklerden temizlemeyi, toplumda sağlam bir islami düzen kurarak bu düzeni koruyup güçlendirmeyi ve nihayet Allah’a iman eden ve yeryüzünde Allah’ın kelimesini yükseltmek için çalışan bir ümmet ortaya çıkarmayı murad etmiştir. Bütün bu maslahat ve gayelerin gerçekleşmesine yardımcı olduğu içindir ki, evliliğe İslam Şeriatinde ibadete yakın bir yer verilmiştir. O kadar ki, fukahadan bir kısmı şöyle demişlerdir: “Evlenmek, sırf ibadet yapmak kasdıyla evlenmemekten efdaldir. Cihad bir ibadettir. Ancak, evlilik, cihadda güdülen gayeyi gerçekleştirdikten başka, bir diğer gayenin tahakkukuna da sebep olmaktadır. Çünkü o, hem İslamın hem de müslümanın meydana gelmesine sebeptir. Halbuki cihad, ancak İslamın varlığına sebeptir. Müslüman fertlerin evlenmeleriyle, kıtal ile hasıl olanın kat katı nasıl olur. Çünkü, cihad yoluyla ekseriyetle öldürme ve zimmet ehli söz konsudur ki, bu suretlerde bir ülke ahalisinin İslama girmeleri gayesi tahakkuk etmez. Bu konuda, daha çok yarar ihtiva edenin, diğerine nisbetle önceliği vardır.”

Bu konuda islamın meseleye bakış açısını kavrayabilmek için Rasulullah (s.a.v.) den gelen, evlenmeye teşvik edici ve gücü yettiği halde evlenmeyenleri kötüleyici hadislere bakmamız iyi olur:

Ebu Zer(r.a.) anlatıyor:Rasululah (s.a.v.) in huzuruna, Akkaf b. Bişr et-Temimi adında bir zat girmişti. Rasulullah’la Akkaf arasında şu konuşma geçti:

“Evli misim Ya Akkaf?”

“Hayır Ya Rasulallah; cariyem bile yoktur.”

“Cariyen bile mi yok!Halin vaktin yerinde değil midir?”

“Halim-vaktim iyidir; zenginim Ya Rasulallah.”

“O halde sen şeytanların kardeşisin. Eğer hıristiyanlar arasında bulunsaydın onlara rahip olurdun. Nikah bizim sünnetimizdir. Sizin en şerlileriniz bekar olanlarınızdır. Şeytana uyup, bekar yaşıyarak ecnebi kadınlarla oynaşmayı mı düşünüyorsun? Şeyatının, salih insanlara karşı kadınlardan daha tesirli bir silahı yoktur. Tabii ki evliler müstesna!Fuhuşta uzak kalabilenler onlardır.”

“Evleniniz, neslinizi ve sülalenizi çoğaltınız. Zira ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.”

“Kime şu dört şey verilmişse, dünya ve ahiret hayrına nail olmuştur:Şükreden kalb, zikreden lisan, belalara karşı sabırlıbir bünye, kendi nefsinde ve kocasının malında kocasıyla didişmeyen bir zevce.”

“Kim Allah’ın huzuruna tertemiz varmak isterse, hür kadınla evlensin.”

“Kadınlarla, yalnızca güzelliklerinden dolayı evlenmeyin! Olabilir ki, güzelikleri onları düşürebilir. Sırf mallarından ötürü de onlarla evlenmeyin. Çünkü zenginlikleri onları şımartıp azdırabilir. Fakat siz, dindarlıklarından dolayı onlarla evlenin. Dudağı yarık, fakat dindar siyah bir cariye, sizin için (öylelerinden) hayırlıdır.”

Bu konuda, evliliğin İslamda sadece medeni bir ihtiyaç değil, aslında ondan beklenen en büyük gayenin nefsi korumak, ahlakı temizlemek, İslam medeniyetini yükseltmek ve sağlam müslüman nesiller yetiştirmek olduğunu parlak ve beliğ bir şekilde anlatan daha bir çok hadisler vardır. İslamın evlilikten gözettiği bu gayenin gerçekleşmesi için, müslümanların sadece evlenivermeleri yeteri değildir. Bilakis, müslüman, müteddeyin, şerefli ve iffetli hanımlarla evlenmeleri şarttır. Çünkü, varlık sahnesine İslami bir toplumun çıkabilmesi, ancak böylesi kadınlarla erkeklerin izdivaçlarıyla mümkün olacakır. Ve, salih müslüman nesilleri de ancak böylesi hanımlar doğuracaktır.

 

KARIŞIK EVLİLİ⁄İN ZARARLARI

 

Mes’eleye bir an için dini açıdan bakmasak da, yalnızca ictimai bir yönden bakacak olsak bile, ictimai düzen ve aile hayatı için hiçbir şeyin, karışık evlilik kadar zararlı ve ifsad edici olmadığını kabul ederiz. Şöyle ki, karı-koca, değişik düşüncelere sahip ve birbirlerinden ayrı örf ve adetler içerisinde yetişmiş iseler, aile hayatlarında bunların sükunet ve huzur içinde olmaları veya toplum içerisinde yararlı bir aile kurmaları ve medeni hayatta ulaşabilen sağlam bir nesil yetiştirmeleri kati olarak imkansızdır. Gerçi her ikisi arasında merhamet ve sevgi duygularının vücut bulması ve bunun hayatlarının sonuna dek devam etmesi mümkündür; lakin bu duygular ancak kendilerine fayda verir ve bunun hiçbir şeklide dini ve ictimai hayata faydaları yansımaz. Bırakalım iki zevce arasındaki din ve milliyet ayrılığını, din ve milliyetçe aynı olan bir toplumun birbirinden ayrı iki sınıfa mensup karı-kocadan oluşan bir ailenin, hayatta başarıya ulaşamadığını ve bu tip ailelerden oluşan bir toplum düzeninin intizam içerisinde yürümediğini, hatta biri şehirli diğeri köylü veya dağlı olduğu için bile karı-koca arasında anlaşmazlık ve ihtilafların zuhur ettiğini görürüz. O halde, karı-koca hayatının sükunet ve rahat içerisinde devamı için, her ikisinin ve bunların mensup oldukları ailelerin, mümkün olduğu kadar bir ve aynı olmaları gerekir. Bunun için, karı-koca arasında fikir, hayat görüşü, iktisadi seviye ve sosyal mevki itibariyle epeyce bir uyum ve yakınlık bulunmaları, bunların mensup oldukları aileler, örf ve adet bakımından birbrinden tamamen farlı olmalıdır. Bu durum, İslam Şeriat ıstılahında küfüv diye bilinir. Şari Hazretlerinin evlilikte küfüve verdiği önemin sebebi, karı-koca arasında mümkün olan en büyük ölçüde uyum ve tevafuk, karı-koca arasında sevgi ve merhameti doğurmakla kalmaz, hatta bu, tüm cemiyet için de en büyük faideyi hasıl eder ve gelecek nesillerin maslahat ve saadetleri de buna dayanır. Bu sebeptendir ki, şayet karı-koca arasında böyle bir uyum bulunmıyacak olursa, ikisi arasındaki alaka, madde ve cesed alakasından öteye geçmez. Ki bu durum, sosyal açıdan bir akamet ve zürriyet kopukluğuyla eş değerdir.

 

KARI KOCA ARASINDAKİ DİN AYRILI⁄ININ

DO⁄URDU⁄U ZARARLAR

 

Karı-koca arasında küfüv’ün bulunmaması, eşler arasındaki sevgi ve şevkati zedeleyici ve onların faydalı ve verimli işlere ortaklaşa girişmelerini engelleyici bir sonuç doğurursa, elbette ki din ve millet ayrılığı bundan çok daha büyük zararlara, sonu gelmiyen mazarratlara yol açar. Bu din ayrılığında gizli en büyük tehlike, gayr -i müslim bir annenin kucağında yetişen ve terbiye gören bir neslin, dini ve ahlaki açıdan hiçbir zaman İslam toplumu için faydalı bir unsur olamıyacağıdır. Buna ilaveten bir diğer büyük tehlike de şudur: Gayr -i müslim zevce, müslüman aile içerisinde elbette ki gayr-i İslami adetleri yayacak ve bu fasit uzuvdan (Gayr -ı müslim zevce) sıçrayan kıvılcımlar, kısa zamanda civar ailelere yayılacaktır. Hatta bizzat koca, ondan etkilenecek ve onun aile içindeki tesirinden uzak kalamıyacaktır. Eğer karısına düşkün ve ona fevkalade bir sevgiyle bağlıysa, günün birinde, din ve imanından bile vazgeçebilir ve buna hiç de şaşmamak lazımdır! Bu fesadın onda bu derece tahribat yapmaması halinde ise, en azından koca, evinde İslamın tüm ahlaki ve medeni değerlerinin alenen çiğnenişine şahid olacak, sonra da, bütün bunlara, hoşgörü sahibi bayların göz yumuşuyla sabredecektir!

Bundan ayrı olarak, bu tip evliliğin zararlarının siyasi boyutları da mevcuttur. Çünkü, müslüman bir evde kafir bir kadının casusluk görevini ifa etmesi, İslam devleti aleyhine birtakım desise ve planlar hazırlaması, onu kökünden sarsıcı komplolar içine girmesi gayet kolaydır. Hile ve desisede deha derecesine ulaşmış bir kadının, bu hedefleri gerçekleştirmek için, kocasını uygun bir araç olarak kullanması da mümkündür. Bütün bunlar, geçmişte vukubulmuş zarar ve tehlikedir. Nitekim bugün dahi aynı şeyler olmaktadır. Hindistan’da,müslümanların sosyal hayatlarını çeşitli cahiliye ve şirk adetleriyle kirletenler, kah kendi dinleri üzere kalarak, kah sureta müslüman görünerek, müslümanların evlerine sızmış olan bu kadınlar değil midir? Müslüman nesillerin din ve ahlaklarını ifsad edenler, müslüman çocuklarını, göğüslerindeki şirk ve cahiliye sütleriyle büyüten bu kafir analardan başka kimlerdir? İslami hükumetleri birçok defalar yıkıma sürükleyenler, müslüman idarecilerin gönüllerinde taht kurmuş bu kadınların sevgisi değil midir? Bugün dahi, İslam ülkelerinde, ictimai hayatı büyük ölçüde bozan ve zedeleyen faktörün, toplumumuzdaki zengin ve nüfuzlu kimselere kendilerini kabullendirmiş olan bu batılı bayanların hakimeyetlerinden başka bir şey mi olduğunu sanıyorsunuz?

 

İSLAMIN EVLİLİK KANUNUNA İTİDAL VE

DENGE UNSURLARI HAKİMDİR

 

Bu durum karşısında biri çıkıp şöyle sorabilir:Gayr-i müslim kadınlarla evlenmek müslümanlara haram olması gerekirken, acaba hangi sebeple Şari-i Teala bunu mubah kılmıştır? Buna verilecek doğru cevabı kavramak için, bu meselenin başka bir yönüne göz atmamız gerekir. Çünkü, meselenin bu tarafına bakmakla, O’nun (c.c.) kanun koymadaki sonsuz hikmetini ve itidalini görmüş olacağız.

İnsan, kendisi için bir kanun ortaya koymağa kalkıştığında, çoğu kez bir noktaya dikkat eder ve meselenin diğer yönlerini tamanen ihmal eder. Koyduğu bu kanunda, ictimai maslahatları hakkıyla gözönünde bulundursa, ferdi maslahatlar dikkatinden kaçar! Ferdi maslahatlara riayet etse, bu defa ictimai maslahatlara hiç yer vermez. Halbuki, İslam kanununu koyan Şari’, sonsuz hikmetiyle insan maslahatlarının tüm yönlerini görür ve bunlardan her birini gereğince gözetir. Binaenaleyh bu konuda, yukarıda söylediğimiz gibi, hem ictimai ve hem de ferdi maslahatlar, müslümanların mü’min hanımlardan başkalarıyla evlenmemelerini ve evlenecekleri hanımlarda arzu birliği, ahlaki uyuşma, adet, düşünce ve temayül benzerliği gibi hususlar aramalarını gerektirir. Bunlar, küfüv kaidesince kararlaştırılan hususlardır: “Zürriyetiniz için iyi bir seçim yapınız ve küfüvlerinizle (denginizle) evleniniz.” Küfüvde ilk ve en önemli unsurun din olduğu apaçık bildirilmiştir:

“Mümin erkeklerle mümin hanımlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emr, kötülükten nehyederler. Namazı dosdoğru kılar, zekatı verirler. Allaha ve Rasulüne itaat ederler.” (Tevbe: 9/71)

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyunuz.” (Tahrim: 66/6)

“İçinizden, hür ve iffeli mü’min hanımlarla evlenmeğe güç yetiremeyenler, mü’min cariyelerle evlensinler. Allah sizin imanınızı çok iyi bilir. Birbirinizdensiniz.”

Rasulullah da şöye buyururlar: “Kadınları dinleri için alınız. Andolsun, kulağı yarık fakat dindar bir cariye nicelerinden efdaldir.”

Bu, meselenin bir yönüdür. Bir diğer yönden, ferdi masalahatlarla, müslümanların, gayr-i müslim milletlerden kız almaları kapısını tamamen kapatılmamasını gerektirir. Çünkü müslümanlardan birinin, gayr-i müslim bir kadını severek, gönlünü ona kaptırması, sonra da onunla evlenme kapısını yüzüne tamamen kapalı olması dolayısıyla harama düşmesi mümkündür. Yine, herhangi bir müslüman, mü’min bir kadının bulunmadığı bir ülkede yaşayabilir. Bekar kalması halinde, ahlak ve aile hayatının dejenere olmasından korkar. Bu sebepten, bu gibi fevkalade hallerde, belli bir hadde kadar izin ve ruhsat kapısını, Şari-i Teala tarfından, ictimai maslahatlar mümkün olduğu kadar gözetilerek açık bulundurulması gerekmiştir.

MÜSLÜMAN BİR KADININ GAYR-İ MÜSLİM

BİR ERKEKLE EVLENMESİNİN HARAM OLUŞU

 

Bu konuda şeriatçe vazolunan kaideye göre, gayr-i müslimlerle evlenme izni sadece müslüman erkekler içindir. Hiçbir zaman mü’min hatunlar için bu izin verilmemiştir:

“Müslüman olmuş kadınlar kafir kocalarına ve o kafir kocalar da müslüman olmuş bulunan hanımlarına helal değildir.” (Mümtehine: 60/10)

Bunun sebebi, kadının yaratılıştan sürüklenici bir karakterde oluşundandır. Onda, başkasını belli bir kalıba sokmaktan çok, başkasının kalıbında şekil alma özelliği ağır basar. Kadın, kocasının ve çevresinin etkisini çarçabuk kabullenme istidadındandır. Aile hayatında umumiyetle erkeğine boyun eğer. Mü’min bir kadın, kafir bir erkekle evlendiğinde onun, yüzde doksan bir ihtimale, İslamdan ve İslam medeniyetinden kopmasından korkulur. Ondan doğacak neslin ise, yüzde yüz küfür üzere yetişeceğinden korkulur. Binaenaleyh, bütünüyle hikmet ve maslahatlar, müslüman kadının kafirlerle evlenmesinin kesin olarak haram olmasını ve bu konuda ruhsat kapısını, ancak gerçekten şidddetli ihtiyaçların zuhurunda erkekler için açık bulundurulmasını gekertirir.

 

MÜSLÜMAN OLMAYAN KADINLARLA

EVLENME ŞARTLARI

 

Bu konudaki umumi izin, bazı kayıt ve şartlarla sınırlandırılmıştır. İmdi, evlenme izni konusunda gayr-i müslimler iki kısma ayrılırlar:

1- İslama ve İslam medeniyetine çok uzak olanlar: Bunların inançları, hayat görüşleri, ahlaki ve ictimai kanunları, müslümanlarınkiyle hiçbir şekilde uyuşmaz ve bir yakınlık arzetmez.

2- Gayr-i müslimlerin içerisinde İslama en yakın olanlar:Bunlar bir dereceye kadar risalet, nübüvvet ve vahye inanırlar. Nübüvvet menşe’li birçok ahlaki ve ictimai esasları muhafaza etmektedirler.

İslam, birincilerle evlenmeyi müslümanlara kesin olarak haram kılmıştır:

“Müşrik kadınlarla, onlar imana gelinceye kadar evlenmeyin. Mü’min bir cariye, hoşunuza gitse de müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de, onlar imana gelinceye kadar, mü’min kadınları nikahlamayın. Mü’min bir köle, hoşunuza gitse de hür bir müşrikten daha hayırlıdır. Onlar sizi Cehenneme çağırırlar; Allah ise kendi iradesiyle cennete ve mağfirete çağırır.” (Bakara: 2/221)

 

KİTABİ KADINLARLA EVLENME MÜSADESİ

 

İkinci kısma girenlerden kız almaları müslümanlara mubah kılınmış, ancak onlarla evlenmenin tehlike ve mahzurlardan uzak olmadığına da dikat çekilmiştir. Fakat harama düşmemeleri için bu evlilik müslümanlara mubah kılınmıştır:

“Namuslu olmak, zinaya sapmamak ve gizli dostlar edinmemek şartıyla, mehirlerini verdiğiniz takdirde iffetli ve hür kitabi kadınlarla evlenmeniz helal kılındı. Kim imanı tanımayıp kafir olursa, bütün yaptığı boşa gitmiştir. Ve o ahirette en çok ziyana uğrayanlardandır.”

(Maide: 5/5)

Ayet-i celiledeki son cümle gözönünde bulundurulmağa değer. Çünkü, bu cümlede gayr-i müslim bir kadınla evlenmenin, iman için tehlikeli olabileceğine tenbih vardır. Zahirdir ki, Şeriat, müslümanlara böyle tehlikeli bir işi, ancak fevkalade hallerde ve olağanüstü ihtiyaçların zuhurunda mubah kılmıştır.

 

KİTABI KADINLARLA EVLENMENİN

MEKRUH OLUŞU

 

İslam Şeriatının ruhunu kavramış olanlar, bu konudaki mubahlığın, yukarılarda ifade ettiğimiz sebeplere dayanan bir ruhsat olduğunu bilirler ve müslümanlar arasında kitap ehli bayanlarla evliliğin umumi bir revaç bulunmasına gönülleri razı olmaz. Şüphesiz Ömer (r.a.) Efendimiz, zamanında şeriatın inceliklerini en iyi bilen biriydi. O’nun Huzeyfe b. Yeman’a yazdığı mektup, şeriatın hedefine ışık tutmaktadır. Şöyle ki, zaman, İslamın hakim olduğu bir zamandı. Müslümanlar Suriye’yi ellerine geçirmişler orada idareci durumunda idiler. Mesele, İman nurunu doğrudan nübüvvet meş’alesinden almış ileri gelen bir büyük müslümanla ilgili bulunmaktaydı. İslam ahlakında O’nun kadar rüsuh sahibi, İslam medeniyetini O’nun kadar özüne sindirmiş biri daha yoktu. Fakat, bütün bunlara rağmen, Ömer (r.a.) bunun haram olduğunu söylememiş, ancak bu yola iffetsiz birtakım Hıristiyan ve Yahudi kadınların müslüman ailelere sızacağından korktuğunu söylemiştir. Binaenaleyh, müslümanların bu ruhsattan faydalanmamalarının daha hayırlı olacağını ifade etmiştir.

Şimdi düşününüz! İslamın, yükselme devrinde kitabi kadınlarla evlenme konusundaki tutumu bu olunca, acaba küfür medeniyetine meftun, kafirin tekniği karşısında hayran ve batı toplumunda mahpus yaşayan bir müslümanın böylesi bir evliliği, İslamın nazarında nasıl bir hüküm giyer?O halde, bugün kitabi kadınlarla evlenmek, çok daha büyük bir mekruhtur!Çünkü, bu evliliğin zararları diyar-ı küfürde kat kat artar. Bundan dolayıdır ki, imamlar, kitabi hanımlarla evlenmeyi umumi ahvalde ve hususiyle diyar-ı küfürde mekruh görmüşlerdir. Allame Serahsi el-Mebsut’ta şöyle der:

“Bir müslümanın, diyar-ı harpte kitabi bir kadınla evlenmesi caiz; fakat mekruhtur. Çünkü orada evlendiğinde, çoğu kez onların arasında yaşamayı tercih eder... Onlardan doğacak çocuklar, kafirlerin ahlakına göre yetişirler; bu ise bir fitnedir. Bu sebepten mekruhtur. Hz. Ali’ye, ehl-i kitaptan harbi bir kadınla evlenmenin hükmü sorulduğunda, buna, mekruhtur cevabını vermişti.”

Hidaye’de mesele şöyle anlatılır:

“Kitabi kadınlarla evlenmek caizdir; fakat evla olan, zaruret bulunmadıkça onlardan evlenmemek ve kestiklerini yememektir. Harp ehli kitabi kadınlarla evlenmek, icma ile mekruhtur. Çünkü bu şekil evlenmeyle, erkeğin kadınla beraber diyar-ı harpte yaşaması ihtimali ve dolayısıyla doğacak olan çocukların kafirlerin ahlakından etkilenmeleri söz konusu olacağı için fitne kapısı açılmış olur.”

Bütün bu söylediklerimizden anlaşılan şudur ki, kitap ehli kadınlarla evlenmenin haram ve batıl olduğunu söylemek doğru değildir. Fakat, İslam kanununun ruhu ve İslam imamlarının icmaı da şunu göstermektedir ki, bu evlilik özellikle diyar-ı küfürde, mekruhtur ve bu mekruhluğun şiddeti, kafirlerin galebe ve hakimiyetleri halinde daha da ağırlaşır. Hz. Ömer (r.a.) Efendimizin uygulama ve fiilleri de göstermektedir ki, müslümanların, şeriatteki ruhsatları ölçüsüz bir şekilde kullanarak, suistimal etmelerinden korkulduğunda, müslüman yöneticilerin onları bu ruhsatları kullanmaktan menetmek için özel kanunlar çıkarmaya hakları vardır. Ve bu tip kanunları, herhangi bir haramı helal ve bir helali de haram kılmadan uygulamak caizdir. Tabii ki, bu kanunları uygulayacak olanların, İslam şeriatinin özündeki itidal ve denge hususiyetlerini çarpıtıp zedelemekten son derece kaçınmaları için, dinde kavrayış (tefekkuh) sahibi olmaları da şarttır.

Yahudi ve Hıristiyanların Kestikleri

 

Müslüman ülkelerden, Batı’ya -Amerika ve Avrupa- ticaret, öğrenim ve benzeri maksatlarla giden müslümanlar, oralarda, cidden hayati birçok büyük müşkillerle karşılaşmaktadırlar. Onlar, İslami açıdan yiyebilecekleri helal bir et aşağı yukarı bulamıyorlar. İçlerinden bir kısmı, helal ve haram duygusunu yitirmişler, helal-haram demeden buldukları her türlü eti hiçbir sıkıntı ve tiksinti hissetmeden yiyorlar!Bir kısmı, bazan haram yemeğe azmediyorlar; fakat neticede bu zorlu problem onları yenip geriletiyor ve sonunda bulabildikleri her türlü eti, haramlığına inana inana yiyorlar. Fakat bu iki kısım arasında bazıları da var ki, sayılarını küçümseyemiyeceğimiz bu kişiler, yiyecek ve içeceklerine gerçekten samimiyetle helal ve haramı seçmek istiyorlar. Onlar, zaman zaman bize mektuplar yazıyor ve İslamın o ülkelerdeki gıdalar hususundaki hükmünü, helal ve haram olan gıdaları soruyorlar. Biz bu mektupları yazanlara şahsi cevaplar vermiştik. Fakat biz, yabancı ülkelerde yaşayan bazı müslümanların, bir kısım alimlerden aldıkları fetvalara dayanarak, kesici aletlerle tesmiyesiz ve tezkiyesiz bir şekilde kesilmiş etleri yediklerini işittikten sonra, bu mesele yeni bir biçim kazandı.

Bu garip vaziyeti belgelemesi bakımından Londra’da tahsilini yapmakta olan Pakistanlı bir gencin bize gönderdiği mektubu aşağıya alıyoruz. Bu genç, mektupla birlikte, Iraklı iki alime ait, tezkiyesiz ve tesmiyesiz kesilmiş etlerin yenebileceğini tekid eden iki de fetva göndermiş. Bu mektubu ve fetvaları okuduktan sonra, gençlerimizin gıda maddesi olarak Batı ülkelerinde bulabildikleri etler hakkında, derinlemesine ilmi bir araştırma yayınlama ihtiyacını duyduk. Böylelikle, ülkemiz müslümanlarının bu tip fetvalardan etkilenmemelerini, bu meselede gücümüz nisbetinde müslümanların fikriyatlarını ıslah etmeyi ve diğer İslam ülkelerinde yaşayan müslümanların bu meseleyi yeniden ele almalarını arzu ettik.

 

PAKİSTANLI Ö⁄RENCİNİN MEKTUBU

 

“Bugünlerde, benimle Ortadoğulu talebe arkadaşları arasında, buralarda mevcut bulunan etlerin şer’i hükmü hakkında münakaşalar hayli şiddetlenmiş bulunuyor. Ben bu meselede sizin “Resail ve Mesail” adlı kitabınızda beyan ettiğiniz görüşünüzün doğruluğuna onları ikna etmeye çalıştım ve muhtelif şekillerde bunu delilleriniz ile birlikte onlara arzettim. Ne var ki, onlar ikna olmadılar. Nihayet bu arkadaşlardan ikisi Irak ulemasından iki zattan bu konuda fetva aldılar ve bu fetvalardaki delillere cevap vermeniz için, benden bu fetvaları size göndermemi ısrarla istediler. Bu iki fetvayı size göndermiş bulunuyorum. Mümkün olan en kısa zamanda cevap vermenizi istirham ederim. Şimdi soruyorum:Kur’an-ı Kerim ve sünnete göre, hayvan kesimi için belli bir usul var mıdır?Yoksa, Allah’ın ismi anıldıktan sonra hayvanın başını -buralarda yaptıkları gibi- keskin bir aletle bir çırpıda koparmak caiz midir? Batı ülkelerinde, hayvan kesimi muhtelif şekillerde yapıldığı ve bunların hepsinin mahiyetini bilmediğimiz için, buralarda kesilen hayvanların hepsinin haram oluduğuna hükmetmemiz cidden mümkün değildir. Bundan dolayı ben, meyte (ölü hayvan eti) nin haramlığı esası üzerinde durmuyorum; sadece şu iki ayeti bahse medar alıyorum. Bu ikiayetten birincisi, besmele çekilmeden boğazlanan hayvanların yenmesini, ikincisi ise Allah’dan başkası için hayvan kasilmesini yasaklamaktadır:

1- “Üzerlerine Allah’ın ismi anılmıyanlardan yemeyin. Çünkü bu, muhakkak ki bir fısktır.” (En’am: 6/121)

2- “O size, ölü hayvan etini, kanı, domuz etini ve Allah’dan başkası için kesileni katiyen haram kıldı.”

(Bakara: 2/173)

 

MESELENİN TAHKİKİ

 

Pakistanlı talebenin Londra’dan gönderdiği Iraklı iki alime ait fetvalar, tesmiyesiz ve tezkiyesiz boğazlanan hayvanların yenmelerinin mubah olduğu konusunda ilk kez verilmiş yeni bir fetva değildir. Onlardan önce, ehl-i kitap tarafından tesmiyesiz ve tezkiyesiz boğazlanan hayvanların yenebileceğine, Şeyh Haseneyn Muhammed Mahluf ve O’ndan önce İmam Muhammed Abduh’la talebesi Allame Seyyid Reşid Rıza fetva vermişlerdi. Bütün bu zevatın mezkur fetvayı desteklemek üzere getirdikleri deliller, neredeyse birbirinin aynıdır. Ancak, biz onların bu delillerine geçmezden önce, meselenin aslını ortaya çıkarmayı ve konuyu temelden ele almayı gerekli görüyoruz.

 

Hayvani Gıoalar Konusunda Kur’an ve Sünnetin Koyduğu Şartlar:

 

Birinci Şart: “Meyte (ölü hayvan eti), kan, domuz eti ve Allah’dan başkası adına kesilenlerin yenmeleri kesin olarak haramdır.”

(En’am: 6/145, Nahl: 16/115, Bakara: 2/173)

Bu hüküm, Mekki surelerden En’am, ve Nahl surelerinde varid olmuş, sonra Medeni bir sure olan Bakara’da tekrar edilmiştir. Maide suresinde ise, bu ahkamda, şu iki husus da ilave edilmiştir:

1. Meyte, sadece kendi kendine ölmüş hayvan değildir. Meyte’nin şümulüne münhanika (Boğularak öldürülmüş), mevkuze (taş ve sopa gibi şeylerle vurularak öldürülmüş), müteraddiye (herhangi bir hayvan tarafından boynuzlanıp öldürülmüş), natiha (herhangi bir hayvan tarafından boynuzlanıp öldürülmüş) da girmektedir ve bu şekillerle ölmüş bütün hayvan etlerinin yenmesi haramdır.

2. Dikili taşlar ve putlar adına kesilenlerin hükmü de ister Allah’ın, ister bir başkasının adı zikredilerek kesilmiş olsun, tıpkı Allah’dan başkaları adına kesilenlerin hükmü gibi haramdır.

Peygamber (s.a.v.), haram kılınan bu nevilere, ehl-i eşek etiyle, hayvanlardan ve kuşlardan yırtıcı olanların etlerini de ilave etmiştir. Bu husus, bir çok sahih hadislerle sabittir.

 

ŞER’İ BO⁄AZLAMA

 

İkinci Şart: Hayvani gıdalar konusunda Kur’an ve sünnetin koyduğu kayıtlardan ikincisi de şudur: Allah-u Teala, herhangi bir hayvanın etinin yenebilmesi için, bu hayvanın kesiminin tezkiye üzere yapılmasını şart koşmuştur. Maide suresinde Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“Ölü, kan, domuz eti, Allah’dan başkaları adına boğazlanan, (henüz canı üzerindeyken yetişip) kestikleriniz müstesna olmak üzere, boğulmuş, vurulmuş, yüksekten yuvarlanmış, süsülmüş ve canavar yırtmış olup da ölenler size haram kılınmıştır.” (Maide: 5/3)

Yani: Ancak sizin tezkiyeniz olmadan diğer şekillerde ölenlerin yenmesi ise helal olmayıp haramdır.

Peki tezkiye nedir?Tezkiyenin ne olduğunu Kur’an-ı Kerim bize bildirmiyor. Bu kelimenin mahiyetini anlamamıza lugat kitapları da yardım etmemektedir. Tezkiyenin ne olduğunu anlayabilmek için sünnete müracaat etmemiz lazım gelmektedir. Sünnette hayvanı tezkiye etmenin iki yolu belirtilmiştir. Birisi ızdırar halinde yapılan tezkiyedir. Tasarrufumuz altında olmayan vahşi hayvan ve kuşlar veya tasarrufumuz altında olmakla birlikte, serkeşlikleri yüzünden veya bir başka sebepten dolayı meşru surette boğazlamamız mümkün olmayan hayvanların tezkiyeleri ızdıraridir. Şöyle ki, kesici veya delici bir alet atarak bu nevi hayvanların vücutlarında açtığımız yara ve akıttığımız kan sebebiyle öldürdüğümüz bu hayvanları etlerinin yenilmesi helal olur. Rasulullah’ın (s.a.v.) bu husustaki hadisleri şöyledir: “Dilediğince kanını akıt.”

Diğeri ise ihtiyari tezkiyedir. Bu da, tasarrufumuz altında bulunup, dilediğimiz gibi boğazlama imkanına sahip olduğumuz hayvanlarda uygulanan tezkiyedir. Bu şekil tezkiye, deve ve benzeri uzun boyunlu hayvanlarda nahr, sığır ve koyun gibi hayvanlarda ise zebh şeklinde icra edilir.

NAHR: Hayvanın, ayakta iken boğazından mızrak ve harbe gibi keskin bir aletle kesilerek kanının fışkırıp akması ve nihayet yere düşüp can vermesidir. Develeri bu şekilde boğazlama usulü Araplarca bilinen yaygın bir usuldü. Nahr, Kur’an-ı Kerim’de de geçmiştir. Peygamber (s.a.v.) de, develeri ancak bu şekilde boğazlamıştır.

ZEBH’in mahiyet ve ahkamını ise, aşağıda zikredeceğimiz hadislerden öğrenmekteyiz:

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor:Peygamber (s.a.v.), Huzaalı Büdeyl b. Verka’yı Mina vadisine boz bir deve üzerinde gönderdi ve şunu ilan ettirdi: “Dikkat edin! Zebh (boğazlamak), boğaz ile gerdan arasında icra edilir. Ayrıca, hayvanın can vermesinde acele etmeyin.” Zebhin, boğazla gerdan cihetinden yapılması demek, hayvanın ense tarafından değil de iç tarafından yani boğaz cihetinden kesilmesi demektir.

İbn-i Abbas (r.a.) dan: “Peygamber (s.a.v.), hayvanın boynundaki murdar iliğin kesilmesini yasak etti.”

Bu manada bir rivayeti, İmam Muhammed, Said b. Müseyyeb’ten gelen mürsellerinde şöyle nakletmiştir: “Peygamber (s.a.v.), koyunun boğazındaki murdar iliğin kesilmesini nehyetti.”

Bu hadislere, Peygamber (s.a.v.) ve sahabe devrindeki uygulamalara dayanarak Hanefiler derler ki:Zehb, vedec denilen iki damar ile, nefes ve yemek borularını kesmek suretiyle boğazla göğüs arasındaki kısımda icra edilir. Malikler derler ki:Zebh, nefes borusunun ve vedec denilen iki damarın kesilmesidir. Şafiiler, şer’i boğazlama, nefes ve yemek borularının ikisinin birden kesilmesinden ibarettir derler. Hanbeliler de şöyle derler:Şer’i boğazlama, nefes ve yemek borularının kesilmesiyle gerçekleşir.

Kur’an-ı Kerim’de mücmel bırakılıp, Sünnet-i Seniyyede tafsilatlı bir şekilde beyan edilen bu ızrdırari ve ihtiyari üç tezkiye (yani boğazlama) şekli, hayvanın bir çırpıda ölmemesi, bilakis son nefesine kadar dimağıyla cesedi arasındaki ilginin devam etmesi hususunda müşterektir. Öyle ki, hayvan her çırpındıkça cesedinin tüm cüzlerindeki kan çıkmaya devam eder; bir bakıma kanın tükenip akması durmadıkça hayvan ölmez. Kur’an-ı Kerim’in açıklamadan geçtiği bu hükmü, bizzat Kur’an’ı getiren zat, yani Peygamber (s.a.v.), az önce naklettiğimiz gibi tefsir ve izah etiğine göre, Maide suresinde:

“İlla ma zekkeytüm”

Nazm-ı celiliyle emrolunan şer’i boğazlama usulünün bundan başka olamıyacağı, bu şekli ve usuller dışında yapılan boğazlamalarla, şer’i tezkiyenin gerçekleşmiyeceği, binaenaleyh bu şer’i usulün dışında kesilen hayvanları yemenin helal olmayacağı aşikardır.

Boğazlamanın, bizzat Kur’an-ı Kerim’de açıklanan bir başka şekli daha vardır. O da, yetiştirilmiş av köpeğinin, kendisi için değil de sahibi için tutmuş olması şartıyla, av hayvanını yakalayıp öldürmesidir. Bu surette de, hayvan şer’an boğazlanmış olur; hatta hayvan, köpeğin yakalaması ve yaralaması ile ölmüş olsa bile. Bununla ilgili ayette şöyle buyrulur:

“Allah’ın size öğrettiğinden öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanların size tutuverdiklerinden de yiyin.”

(Maide: 5/4)

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Av köpeğinin yakalayıp getirdiği şayet diriyse onu boğazla! Yakaladığını öldürmüş ve ondan yememişse, ye; helaldir. Şayet yemişse, murdardır yeme!”

Başka bir hadislerinde Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Eğer yakaladığından yemişse onu yeme!Çünkü, köpek onu kendisi için tutmuştur.”

Bir hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardır:

“Av için yetiştirilmiş olmayan köpeğinle tuttuğun ve yetişerek kestiğin avı ye!”

Bununla anlıyoruz ki, yetiştirilmiş av köpeğinin, herhangi bir av hayvanını, sahibi için yakalayıp öldürmesiyle, şer’i boğazlamanın şartı, Kur’an-ı Kerim’in beyanına göre tahakkuk etmiş oluyor. Dolayısıyla bu, “Yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olanlar” hükmünün dışında kalıyor ve “Yetişip boğazladıklarınız” hükmüne dahil oluyor. Ancak şurası bilinmeli ki, Kur’an-ı Kerim’in bu hükmü, yetiştirilmiş av köpeğine aittir. Raslullah (s.a.v.), evcil olsa dahi av için yetiştirilmiş olmayan köpekleri bu hükmün dışında tutmuştur.Bunun içindir ki, bu konuda, yetiştirilmiş av köpeğine herhangi bir hayvanın kıyas edilmesi ve böyle bir hayvanın yaraladığı veya öldürdüğü av hayvanlarının helal sayılması caiz değildir. Çünkü “Av için yetiştirilmiş olmayan köpeğinle tuttuğun ve yetişerek kestiğin avı ye!” hadisi açıkça delalet etmektedir ki, tezkiye edilmeksizin ölen bir hayvan ne şekilde ölmüş olursa olsun meyte (ölü) hükmündedir.

BESMELE YAHUT ALLAH’IN ADINI ANMA

 

ÜÇÜNCÜ ŞART: Kesilen hayvanın helal olabilmesi için Kur’an-ı Kerim’in beyan ettiği üçüncü şart, hayvanın Allah adına boğazlanması, yani besmeleyle kesilmesidir.

Bu hüküm, Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde muhtelif üslüplarla varid olmuştur. Mesela:

a- Emir biçiminde:

“Allah’ın ayetlerine inanıyorsanız, üzerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yiyin.” (En’am: 6/118)

b- Nehiy şeklinde:

“Üzerine Allah’ın adı anılmamış olanlardan yemeyin! Çünkü bu bir fısktır.” (En’am: 6/121)

c- Yetiştirilmiş av köpeğinin yakaladığı av hayvanları söz konusu edilerek:

“Allah’ın size öğrettiğinden öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanların size tuttuklarından da yiyin. Ve üzerine Allah’ın adına anın. Allah’tan sakının; doğrusu Allah, hesabı çarçabuk görendir.” (Maide: 5/4)

Hatta, daha da dikkat edersek görürüz ki, Kur’an-ı Kerim, birçok ayetlerinde boğazlama (zebh) kelimesini bile kullanmadan, boğazlama manasına delalet eden bir ıstılah olarak “Üzerine Allah’ın adını anma” sözünü kullanmakla yetinir. Nitekim şu ayetlerde bu açıkça görülür:

Allah’ın, olara rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belli günlerde O’nun adını ansınlar diye.” (Hac: 22/28)

“Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine O’nun adını anmaları için her ümmete kurban kesmeyi emrettik.” (Hac: 22/34)

“Ön ayakları bağlı oldukları halde üzerlerine Allah adını anın.” (Hac: 22/36)

“Üzerlerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yiyin.”

(En’am: 6/118)

Üzerlerine Allahın adı anılmamış hayvanlardan yemeyin” (En’am: 6/121)

Bu ayetlerde, besmele (Allah’ın adını anma ıstılahının, ardarda ve zincirleme bir şekilde kullanılışı, boğazlama ve besmele çekmenin (zebh ve tesmiye), Kur’an’ın nazarında aynı manada iki kelime olduğunu göstermektedir. O kadar ki biz, üzerine Allah’ın ismi anılmadan kesilmiş bir hayvanın şer’i bir şekilde boğazlanmış olduğunu artık tasavvur edemiyoruz.

Şimdi de, besmele çekmenin, ne gibi bir şer’i ehemmiyet arzettiğini, Peygamber (s.a.v.) den kuvvetli tariklerle gelen hadislerden anlamaya çalışalım:

Ashab-ı Kiramdan Adiy b. Hatem çok ava giden bir kimseydi: Bu sebeple sık sık Rasulullah’a müracaat eder ve av hakkında sorular sorardı. Bu hususta Peygamber (s.a.v.) den şu hükümleri öğrenmiştir:

“Köpeğini ava salarken besmele çek! Onun sana diri olarak tutup getirdiğini boğazla. Yakaladığını öldürmüş fakat ondan yememişse ye. Attığında da besmele çek.”

“Besmele çekerek attığın okunla avladığını ye! Yetiştirilmiş av köpeğinle besmele çekerek avladığını da ye.”

“Kanını dilediğince akıt ve besmeleyi çek.”

“Av için yetiştirilmiş olduğun köpek veya doğanını besmeleyle saldıktan sonra, bunların sana tuttuklarını ye!”

Rasulüllah (s.a.v.) O’na şu cevabı verir:

“Böyle bir avı yeme! Çünkü sen sadece kendi köpeğin için besmele çekmiş, diğeri için çekmemiştin.”

Allah’a ve Rasulüne ait bunca açık hükümlerden sonra artık, besmele çekmenin, boğazlanan hayvanın helal olması için gerekli bir şart olduğunda ve ölmüş veya üzerine Allah’ın adı anılmadan öldürülmüş herhanği bir hayvanın etini yemenin helal değil haram olduğunda hiç bir şüphe kalmamıştır. Bunca açık ayet ve hadislerden sonra, şeriatte bir hüküm nasıl sabit olur ve şer’i bir hükmün sabit olabilmesi için ne türlü bir nas gerekir; bunu keşke bilsek (!)

 

BESMELE ÇEKME KONUSUNDA İMAMLARIN

GÖRÜŞLERİ

 

İmamlar (r.a.), besmele hususunda üç görüş üzere ihtilaf ettiler:

1- İmam Ebu Hanife ve ashab -ı, İmam Malik, en meşhur ve kendisinden nakledilen en sahih rivayetlerinden İmam Ahmed ve İshak b. Rahuye’nin görüşleri şudur:Hayvan boğazlanırken, besmele, bile bile (amden) terkedillmişse eti helal değildir. Eğer besmele unutulduğu için terkedilmişse helaldir. Hz. Ali, İbn-i Abbas, Said b. Müseyyeb, Ata, Tavus, Hasen el -Basri, Ebu Malik, Abdurrahman b. Ebi Leyla, Ca’fer b. Muhammed ve Rabia b. Ebi Abdirrahman’ın mezhebleri de budur.

2- İmam Ebu Sevr ve Davud-ı Zahiri’ye göre, ister unutularak isterse bile bile (amden) olsun, besmele çekilmeden boğazlanan hayvanın eti yenmez. İbn -i Ömer, Nafi’, Amir eş -Şa’bi ve Muhammed b. Sirin’den nakledilen görüş de budur. Diğer taraftan, müteahhirin şafii alimerinden Ebu’l -Feth Muhammed b. Muhammed Ali et -Tai’nin tercih ettiği kavil de budur. İbrahim en-Nehai, besmelenin unutularak terkedilmesi halinde kesilen hayvanın etini yemenin mekruh olacağı görüşündedir.

3- İmam Şafii ve ashabının mezhebi ise şudur: Besmele, hayvan boğazlamanın şartı olmayıp müstehabtır. Binaenaleyh, besmele ister bile bile (amden), isterse unutularak terkedilmiş olsun, boğazlanan hayvanın eti helaldir. Bu görüş, Ashaptan Ebu Hureyre (r.a.) ile tabiinden Evzai’den başkasından rivayet edilmemiştir. Her ne kadar bu görüş İbn -i Abbas, Ata b. Ebi Rebah, İmam Malik ve Ahmed b. Hanbele de nisbet edilirse de, onların sabit olan mezhepleri, yukarında beyan ettiğimiz gibi bunun hilafınadır.

Şafiiler, mezheblerine, hz. Aişe’den rivayet edilen şu hadisi, delil olarak getirirler:

“Bazıları gelip Rasulullah’a (s.a.v.) şöyle sordular:

“Ey Allah’ın Rasulu! Cahiliyeden henüz kurtulmuş bir kavim var; bize et getiriyorlar. Fakat besmele çekerek mi kestiler, yoksa çekmediler mi bilmiyoruz. Ne yapalım?”

Rasulüllah onlara dedi ki:

“Siz besmele çekin ve yiyin!”

Şafiiler bu hadis-i şerife dayanarak derler ki:

“Şayet besmele vacip olsaydı, ortada bir şüphe varken boğazlanan bir hayvanın yenmesine Rasulullah (s.a.v.) izin vermezdi.”

Hakikatte ise bu hadis, Şafiilerin istinbat ettikleri hükmün aksine delalet eder. Bu hadisle kati olarak sabit olan husus şudur ki, hayvan boğazlanırken besmele çekmenin vücubiyeti ma’lum ve zaruri bir şey olup, Peygamber (s.a.v.) devrinde bütün müslümanlar arasında yaygın bir vakıa idi. Şayet böyle olmasaydı, halk, kendilerine yeni müslüman olmuş bir kavmin getirdiği etin durumunu sormak üzere Raslullah’a müracaat etmezlerdi. Rasulullah (s.a.v.) in onlara verdiği cevap da bunu teyid etmektedir. Çünkü, eğer onların besmele çekmenin vacip olduğu hakkındaki görüşleri doğru olmamış olsaydı, Rasulullah besmelenin boğazlanan hayvanın helal olmasının şartı olmadığını muhakkak surette onlara açıklardı ve besmele çekilmiş olsun olmasın, bu eti onların yemeleri caiz olurdu. Burada Rasulullah (s.a.v.) in, onların sorularına verdiği cevaptan ilk akla gelen şudur:Müslümanların, İslama yeni girmiş de olsa, herhangi bir müslüman tarafından kesilmiş olan bir hayvanın muhakkak besmele olduğuna inanmaları ve bunu yemekte bir beis görmemeleri, fakat böyle bir et hakkında içlerine bir kuşku girdiği zaman ise, muhtemel bir mahzuru ve vaki şüpheyi defetmek için besmele çekip öyle yemeleri gerekir. Nitekim bugün, müslümanların yaşadıkları köy ve kentlerdeki çarşı ve pazarlarda satılan etlerin helal hayvanlardan kesilip kesilmediğini, kesilirken şer’i boğazlamanın şartlarına riayet edilip edilmediğini ve şeriatin boğazlama kurallarını iyi bilen müttaki bir müslüman tarafından boğazlanıp boğazlanmadığı araştırma ve öğrenme imkanınız yoktur. Esasen, Şeriat bizi böye bir araştırmayla mükellef tutmamıştır. Binaenaleyh, bu hadis-i şeriften çıkan hüküm şudur ki, müslümana ait herhangi bir şeyin öncelikle doğru ve sahih olduğu kabul edilir; ancak herhangi bir şekilde, bu sıhhat ve doğruluğa gölge düşürücü ve ters düşücü bir belirti zuhur ettiğinde durum başkadır. Bu sebepten, tahkik ve inceleme imkanımız bulunmaması yüzünden bazan kalbimize şüphe girdiği ve bir mahzur sezdiğimiz zaman, bulduğumuz bir eti yemekten kaçınmak yerine, bu şüphe ve muhtemel mahzuru defetmek için, eti yerken besmele çekmemiz ve istiğfar etmemiz gerekir. Hadis-i şeriften çıkan hüküm budur.

Şaiilerin, görüşlerine delil olarak getirdikleri bir başka hadis daha vardır. Ebu Davud’un mürsellerinden olan bu hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyururlar: “Müslümanın kestiği, Allah’ın ismini zikretsin-etmesin, helaldir. Çünkü o, zikretse, yalnızca Allah’ın adını, zikreder.” Meşhur olmayan bir tabii’nden mürsel olarak riayet edilmesi bir tarafa, bu hadis-i şerif, bir çok ayet-i celile ve senedi Rasulullah’a varan bir çok merfu hadisle sabit olan bir vacibi ortadan kaldıracak biçimde değerlendirilemez. İsnad cihetiyle biz bu hadisin sahih olduğunu farz etsek, acaba bu hadisle, boğazlanan hayvana besmele çekmenin vacib olmadığı sabit olur mu? Katiyen!Çünkü, hadiste anlatılmak istenen mana ve maksat şudur: Bir müslüman -tesadüfen- Allah’ın adını anmadan bir hayvan boğazlayacak olsa, bize düşen, onun bu işi bile bile ve kalb iradesiyle değil unutarak yaptığına hükmetmemiz, şayet hayvanı boğazlarken bir şey anacak ve zikredecek olsaydı, ancak Allah’ın adını anardı diye düşünerek böyle bir hayvanı helal olduğu için yememizdir. Allah’ın adını anma akidesine inanmayan, bilakis bu inanca muhalif olan bir kavmin kestiği hayvanları yememizin mubah olduğu, bu hadisten nasıl çıkarılabilir? Vallahi, bir şeyin meşru ve müstehab olduğunu söylememiz, sonra da bunun tersini yaptığımızda hiç bir farkın meydan gelmemesi, olacak şey değildir!

“Üzerine Allah’ın adı anılmamış olanlardan yemeyiniz. Çünkü bu bir fısktır.” (En’am: 6/121)

Ayet-i celilesi hakkında ise Şafiiler diyorlar ki:

“Ayet-i kerimenin Ve innehu le fiskun kısmının, Ve la te’külü mimma lem yüzkeri’smu’llahi aleyhi kısmı üzerine ma’tuf olmaması, belağatin gereğidir. Çünkü bu iki cümleden birincisi, inşai bir fiil cümlesi, ikincisi ise ihbari bir isim cümlesidir. Başında vav bulunduğu için cevap olması da caiz değildir. Binaenaleyh, bu ikinci cümlenin hal cümlesi olduğu teayyün ediyor ve ayetteki nehiy, boğazlamanın fısk olması durumuyla mukayyed oluyor. Boğazlanan hayvandaki fıskın mahiyeti ise, Kur’an-ı Kerim’de şöyle tefsir edilmiştir:

“Allah’dan başkası adına boğazlananlar.”

(En’am: 6/145)

Bizce bu te’vil, doğrusu çok zayıf bir te’vildir. Bu te’vile karşı, aşağıdaki kuvvetli itirazları yöneltmek mümkündür:

1- Ayet-i Kerime’den anlaşılan ilk ma’na, bu te’vile göre değildir. Şöyle ki, bu ayet okunurken, söz konusu te’vil zihne hiç yakın gelmemekte ve zihin böyle bir tevile iltifat etmemektedir. Ancak insan peşinen, besmele çekilmeksizin boğazlanan bir hayvanın helal olduğu hususunda kendisini hazır hale getirirse, o vakit bu manayı ayete zorla verebilir!

2- Siz, ihbari bir isim cümlesinin, inşai bir fiil cümlesi üzerine atfedilmemesinin belaga gereği olduğunu söylüyor ve bundan dolayı da “Ve innehu le fiskun” cümlesini hal yapıyorsunuz!Sorarız, acaba, bir hal cümlesinin, in-i müşeddede ve te’kid lamı” ile başlaması mı belağat icabıdır? Bize öyle geliyor ki, şayet Allah (c.c.), Şafiilerin dediğini demeyi murad etseydi “Ve innehu le fiskun” yerine “Ve huve fiskun” buyururdu!

3- Diyelim ki“Ve innehu lefiskun” cümlesindeki “vav”, haliyedir!Fakat biz, ihbari bir isim cümlesini, inşai bir fiil cümlesine atfetmekten yine kendimizi kurtaramıyacağız. Çünkü “Ve innehu le fiskun” cümlesinden sonra gelen ve hiçbir şekilde hal cümlesi olarak te’vili mümkün olmayan “Ve inne”ş-Şeyatine le yuhune ila evliyaihim” cümlesi de ihbari bir isim cümlesidir ve inşai bir fiil cümlesi olan “Ve la te’külu mimma lem yüzkerismullahi aleyhi” cümlesine ma’tuftur. Hem sonra, Kur’an-ı Kerim’de, ihbari olan isim cümleleri inşai fiil cümlelerine ma’tuf olarak bir çok yerde geçmektedir. Mesela:

“Fecliduhüm semanine celdeten ve la takbelu lehum şehadeten ebeden ve ulaike humu’l-fasikun.” (Nur: 24/4)

“Ve latenkihu’l-muşrikati hatta yu’minne ve le-emetun mu’minetun hayrun min muşriketin ve lev a’cebetkum; ve la tenkihu’l-muşrikine hatta yu’minu ve le-abdun mu’minun hayrun min muşrikin ve lev a’cebekum.” (Bakara: 2/221)

4- Bu te’vile göre ayetin ma’nası şöyle olur: “Boğazlanırken üzerine Allah’ın adı anılmamış olanları, fısk iseler ve kesin olarak Allah’dan başkasının adı anılmışsa yemeyin!” Yani: “Boğazlanırken üzerine Allah’ın adı anılmamış olan bir hayvan, başkasının adı anılmadıkça haram değildir.”

Şimdi söyleyin Allah aşkına, biz böylesi bir ma’nayı tasvip edecek olursak, acaba:

“Boğazlanırken üzerine Allah’ın adı anılmamış olanları yemeyiniz.” (En’am: 6/121)

Ayetinin ne manası kalır? Hakikat adına söylemek gerekir ki, şayet bu ayetten yalnızca “boğazlanırken üzerlerine Allah’tan başkasının adı anılmış olanların haram olduğu” kasdedilmiş olsaydı, o zaman ayette böyle bir cümle kullanmaya hacet kalmaz ve “La te’kulu mimma zukira aleyhi ismu ğayrillahi” veya “La te’kulu mimma uhille bihi liğayrillehi” demekle iktifa edilirdi. Şafiilerin bu te’vilini kabul eden birisi acaba bize bu ayette “Ve la te’kulu mimma lem yüzkeri’smullahi aleyhi” cümlesinin irad edilmiş olmasının başkaca ma’kul bir sebebini izah edebilir mi?

5- “Ve innehu Le fiskun” ayetindeki fısk kelimesini, konuyla ilgili çok uzak olan En’am suresindeki bir ayetle tefsir etmemize hacet yoktur. Çünkü, buradaki “vav”’ı, haliyye kabul ettiğimizde bile, fısk kelimesini, ma’lum luğat anlamıyla -yani isyan ve itaatsizlik olarak- tefsir etmemize hiçbir şey mani değildir. Bu durumda, yani vavı, haliyye olarak aldığımızda ve fısk’ı da isyan ve itaatsizlik diye tefsir ettiğimizde ayetin manası şöyle olur: “Fısk olduğu zaman, yani üzerilerine bile bile (amden) Allah’ın adı anılmaktan kaçınıldığında, besmele çekilmeksizin boğazlanmış olanları yemeyiniz.”Çünkü fısk, emredenin emrine, unutarak (sehven) değil, bilerek (amden) muhalefet etmek demektir. Ayetin bu şekildeki tevili, şafiilerin te’vilinden daha doğru, daha ölçülü ve daha tercihe şayandır. Çünkü, bu tevil evvela, ayet ve hadislerde bu konu hakkındaki diğer beyanlarla uyuşmakta, ikinci olarak da, bu tevil sayesinde, söz konusu ayetteki birini cümle atıl vaziyetten ve lüzumsuz zaid bir cümle olmaktan kurtulmaktadır.

İşte, Şafiilerin, hayvan boğazlamada besmelenin vacib olmadığı hakkındaki görüşlerine getirdikleri delillerin hakikati budur. Hakkın varlığına yemin ederek söyleriz ki, bunları enine boyuna inceleyen bir kimsenin, besmelenin vacib olduğunu gösteren deliller karşısında Şafiilerin delillerinin zayıflığını görmemesi mümkün değildir.

O halde, hayvan etlerinin helal olabilmesi için Kur’an ve sahih hadislerle sabit olan şartları şöylece hülasa edebiliriz:

1- Allah’ın ve Rasulünün, yenmesini haram kıldığı hayvanlardan olmaması.

2- Şer’i usullerle boğazlanmış olması.

3- Boğazlanırken Allah’ın adının anılmış olması (besmele çekilmesi)

Kendisinde bu üç şart bulunmayan her et, yenmesi helal olanlar çerçevesi dışındadır ve Allah’a, ahiret gününe iman eden bir insanın alıp yemesi helal olmayan pis ve murdar şeylerdendir.

 

EHL-İ KİTAPÇA KESİLEN HAYVANLAR

MESELESİ

 

Şimdi de, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyede, hususi olarak Ehl-i Kitabın kestiği hayvanlarla ilgli olarak varid olan beyanlara bakalım.

“Bugün size bütün iyi ve temiz (nimetler) helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği sizin için helal olduğu gibi, sizin yiyeceğiniz de onlar için helaldir.”

(Maide: 5/5)

Bu ayetin lafızları açıkça delalet etmektedir ki, Ehl-i Kitabın yiyeceklerinden, ancak üzerine Allah’ın adı anılmış olan temiz şeyleri yememiz mubah kılınmıştır. Bu ayet-i celile, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye mucibince pis olan ve yenilmeleri haram olan her türlü yiyeceği, Ehl-i Kitabın sofrasında yememizin veya bizim bu türlü murdar yiyecekleri kendi soframızda başkalarına yedirmemizin helal olduğuna delalet etmez ve bu ayetle böyle bir hükme varılamaz. Buayetin tefsirinde Allame İbn-i Kesir şöyle der:

“Ülema icma etmiştir ki, kitap ehli olan Yahudi ve Hıristiyanların kestikleri hayvanlar müslümanlara helaldir. Çünkü onlar, Allah’dan başkası için hayvan boğazlamanın haram olduğuna inanırlar ve boğazlandıkları hayvanlar üzerine yalnızca Allah’ın adını anarlar.”İbn-i Kesir (r.a.) ayrıca ehl-i kitapça Allah’ın adı anılmaksızın kesilmiş etleri yemenin mubah olduğunu söyleyen Mekhul’e reddiye olarak da şunları söyler:

“Allah rahmet eylesin, Mekhul’ün bu konudaki görüşü pek sağlam değildir. Çünkü Yahudi ve Hıristiyanlar, boğazladıkları hayvanlarına ve kestikleri kurbanlarına besmele çekerler ve bunu ibadet telakki ederlerdi.Bundan dolayıdır ki, onlar dışındaki müşrikler ve benzerlerinin kestikleri helal sayılmamıştır. Zira onlar, kestiklerine Allah’ın adını anmazlardı.”

Sonra da, Ali (r.a.) ın şusözünü nakleder:

“Beni Tağlib’in kestiklerini yemeyiniz. Çünkü onlar, Hıristiyanlık olarak ancak içki içmeyi bilirler ve tatbik ederler!”

Ve İbn-i Kesir şunu kaydeder:

“Seleften ve haleften birçokları böyle demişlerdir:

Evet, ayet-i celilenin sarih lafızlarının tekellüf ve zorlamalardan olarak delalet ettiği sade anlam budur. Ama, insan bu ayeti te’vile kalkıştığında -ne olursa olsun- neticede şu dört tevili ortaya koyabilir:

1- Bu ayet, yenmesi helal ve haram olan etlerle ilgili olarak Nahl, En’am, Bakara (ve hatta bu ayetin bulunduğu) Maide surelerinde varid olan bütün ayetleri neshetmiştir. Yani -bir başka deyişle- bu ayet sadece, tezkiye (şer’i boğazlama) ve tesmiye (besmele çekmek) ve riayet etmeksizin öldürülen hayvanları değil, aynı zamanda ölü hayvan, kan, domuz eti ve Allah’dan başkası adına kesilenleri de kayıtsız şartsız mubah kılmışıtr.

Evet ama, böyle bir neshe, bir tanecik olsun akli veya nakli bir delil getirmek mümkün müdür? Böyle bir nesh iddiasının batıl ve esassız oluşuna en büyük delil şudur ki, etlerin helal olmasıyla ilgili olarak biraz önce zikrettiğimiz üç şart, aynı surede, hem de bu ayete bitişik olan hemen önceki ayetlerde beyan edilmiş bulunmaktadır. Nasıl olur da bir kimse, birbirine muttasıl (bitişik) ve müteselsil üç cümleden sonuncusu, ilk iki cümleyi neshetmiş diyebilir?

2- Bu ayet, şer’i boğazlama (tezkiye) ve kesim esnasında besmele çekme (tesmiye) ile ilgili ahkamı neshetmiş, fakat ölü hayvan, kan, domuz eti ve Allah’dan başkası adına boğazlananlarla ilgili haramlığı neshetmemiştir.

Fakat doğrusu biz, Kur’an ahkamından iki nevi arasındaki bu farklılığı gösteren ve bunlardan birinin neshedildiğini, diğerininse baki kaldığını belirten delilin ne olduğunu bilmek isterdik!

3- Bu ayet, müslümanların sofralarıyla, ehl-i kitabın sofrasını değişik ve farklı mutalaa etmiştir. Şöyle ki, Kur’an-ı Kerim’in muhtelif yerlerinde varit olan yeme-içmeyle ilgili kayıt ve şartlar, müslümanların soruları hakkında geçerli olup, ehl-i kitabın sofraları bu kayıtlardan muaftır. Binaenaleyh, onların, sofralarında bize ikram ettikleri her şeyi afiyetle yememiz mubahtır.

Bu te’vilin doğruluk ve geçerliliği için ileri sürülen en büyük delil (!) şudur: Allah-u Teala, ehl-i kitabın ne yiyip içtiğini biliyordu. Bu ilmine istinaden, onların yiyecek ve içeceklerini yemeyi bize helal kıldığına göre, bunun manası şu demek olur ki, ister ölü hayvan, ister domuz eti, isterse Allah’dan başkası adına kesilenler olsun, onların yedikleri her şeyi onların yanlarında yememiz bize helaldir! Lakin, böyle bir hükmü, bizzat bu delilin istihrac edildiği ayetin kendisi iptal etmekte ve boşa çıkarmaktadır. Şöyle ki, bu ayetin bizzat kendisi, ehl-i kitabın yiyeceklerinden, ancak temiz olanları (tayyibat) yememizi bize mubah kılmaktadır. Bunun da ötesinde, Kur’an tayyibat (temiz olanlar) kelimesini, bu ayetten önceki iki ayette açıkça izah etmiştir.

4- Ehl-i Kitabın sofrasında domuz eti yememiz caiz değil, fakat domuz eti dışındakileri yememiz caizdir. Yahut, kitabilerin sofralarında domuz eti, ölü hayvan, kan ve Allah’dan başkası adına kesilmiş olanları yememiz caiz değildir; lakin bunların dışındakilerden tezkiye ve tesmiyesiz de olsa, onların bize ikram ettikları her türlü hayvan etini yememiz caizdir.

Ancak, bu te’vili ileri sürenlerin, Kur’an ahkamı arasındaki bu tefrikı meşru gösterecek ve Kur’an-ı Kerim’in bir hükmünü baki ve sabit ve Ehl-i Kitabın sofrasıyla ilgili olan diğerini ise müstesna sayacak herhangi bir akli veya nakli bir delil getirebilmeleri muhaldir. Eğer böyle bir tefrik ve istisna Kur’an’dan alındıysa, hangi ayetten alınmıştır?Sünnettense, Rasulullah’ın (s.a.v.) hangi hadisindendir?Yok eğer akli bir delilleri varsa, onu getirsinler!

 

EHL-İ KİTABIN KESTİKLERİ HAKKINDA

FUKAHANIN GÖRÜŞLERİ

 

Bu meselede fukaha birkaç mezheb halinde ihtilaf etmişlerdir:

1- Hanefi ve Hanbeli mezheplerine göre, kitabinin kestiğinin helal olabilmesi için, müslümanın kestiğinde aranan şartların bulunması gerekir. Bu iki mezhebe göre bir müslüman, şer’i usule göre kesilmemiş ve boğazlanırken üzerine Allah’ın adı anılmamış hayvan etlerini, ne kendi evinde ve ne de Ehl-i Kitabın sofralarında yiyemez; haramdır.

2- Şafiilere göre, Allah’dan başkasının adı anılmamak şartıyla, boğazlanan bir hayvan, üzerine Allah’ın adı anılsın-anılmasın helaldir. Çünkü besmele, onlarca, müslüman veya kitabi tarafından kesilen hayvanın helal olmasının şartı değildir. Yukarıda, bu mezhebin görüşünün zayıf olduğunu beyan ettiğimiz için, burada aynı konuya tekrar dönmiyeceğiz.

3- Besmele, müslümanın boğazladığı hayvanın helal olması için şarttır. Fakat kitabi tarafından kesilen bir hayvanın helal olması için, besmele çekme şartı yoktur. Binaenaleyh, bir müslümanın, üzerine Allah’ın adını anmadan boğazlamış da olsalar bir hayvanı Ehl-i Kitab yanında yemesi helaldir. Malikiler, mezhepleri için yalnızca, Rasulullah(s.a.v.) in, Yahudilerin kendisine takdim ettikleri zehirli koyun etini, onlara bu koyunu keserlerken Allah’ın adını anıp anmadıklarını sormadan yemesini delil olarak gösterirler. Fakat biz deriz ki, şayet o sıralarda Yahudiler Allah’ın adını anmadan hayvan boğazlıyorlardı da Rasulullah bunu bildiği halde hiç sormadan onların kestikleri hayvandan yediyse, ancak o takdirde bu hadise, Kitap Ehlince kesilen hayvanlarda besmele şartının aranmıyacağına delil olabilir. Fakat böyle değil de, yalnızca, Rasulullah’ın onlara sormadan, kestiklerini yemesine bakarak, Ehl-i Kitabın boğazladıklarında besmelenin vacib olmadığına hükmetmek yanlıştır. Zira, olabilir ki, Rasulullah (s.a.v.), kendi zamanında onların hayvan boğazlarken muhakkak besmele çektiklerini biliyordu ve bundan dolayı da onların takdim ettkileri o etten, besmele çekip çekmediklerini sormaya lüzum görmeden yemişti. Nitekim, yukarıda İbn-i Kesir’in şu sözünü zikretmiştik:

“O vakitler Ehl-i Kitap, kestikleri hayvanlar ve kurbanlar üzerine Allah’ın adını anarlardı ve bunu ibadet telakki ederlerdi. Bunun içindir ki Allah (c.c.), onların dışındaki diğer şirk ehlinin ve benzeri din saliklerinin kestiklerini mubah kılmamıştır. Çünkü onlar, hayvan boğazlarken Allah’ın adını anmazlardı.”

Gerçi İbn-i Abbas:

“Üzerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yiyiniz.”

(En’am: 6/118)

“Üzerine Allah’ın adı anılmamış olanlardan yemeyiniz.” (En’am:6/121)

“Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helal, sizin yiyeceğiniz de onlara helal kılınmıştır.”

(Maide: 5/5)

Ayeti tarafından neshedilerek, Ehl-i Kitap tarafından kesilenlerin istisna edildiğini söylemişse de, bu O’nun (r.a.) şahsi görüşüdür. Bu, Rasulullah’dan rivayet olunan merfu bir hadis değildir; üstelik senedinde zayıflık vardır. Diğer taraftan, bu görüşünde İbni Abbası Ashab-ı Kiram’dan destekliyen hiç kimse yoktur. Bu bir tarafa, O(r.a.):

“Üzerine Allah’ın adı anılmamış olanlardan yemeyiniz.” (Maide: 5/5)

“Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helal, sizin yiyeceğiniz de onlara helal kılınmıştır.”

(En’am: 6/121)

Ayeti tarafından neshedilişine, makul bir sebep de göstermemiştir.

Sonra, bu nesh, yeme-içme hakkında Şeriatçe konmuş olan diğer kayıt ve şartlar değil de, ne diye sadece ayete inhisar etmiştir?

Ata bu konuda şöyle demiştir:

“Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir.”

(Maide: 5/5)

Ayetiyle Allah-u Teala’dan başkası adına kesilenleri helal kılmıştır. Evzai de şöyle demiştir: “Av üzerine köpeğini salarken İsa adına diyen kitabinin yakaladığı yenir. Mekhul, Yahudi ve Hıristiyanların tapmak ve bayramları için kestiklerini yemekte hiç bir beis olmadığı görüşündeydi.” Leys b. Sa’d’ın mezhebi de budur.

Bu zevatın, böylesine ağır ve mesuliyeti mucip bu görüşlerine getirdikleri delile bakınız: “Allah-u Teala, Ehl-i Kitabın ne gibi amellerle meşgul olduklarını biliyordu. Bununla birlikte, onların taamlarını müslümanlara helal kılmıştır.”

Biz de buna karşılık diyoruz ki: Allah-u Teala, ehl-i kitaptan olan Hıristiyanların domuz eti yiyip, içki içtiklerini de biliyordu. Bu durumda biz:

“Kendilerine kitap verilenlerin taamı sizin için helaldir.” (Maide: 5/5)

Ayetinden, domuz eti ve içkinin mubah olduğu hükmünü de çıkarsak ya!?

Bu görüş ve mezhepler içerisinde, bizce en doğrusu ve kuvvetlisi, Hanefi ve Hanbelilerinkidir. Ama, kim diğer mezheplere tabi olmak isterse, mes’uliyetine rağmen tabi olsun! Şu kadar var ki, yukarıda da beyan ettiğimiz gibi bütün bu diğer mezheplerin delilleri çürük ve zayıftır. Bunlarla bir haramı helal kılmak veya bir vacibi ilga etmek kolay değildir. Allah’a ve hesap gününe iman eden bir şahsa, bu mezheplerden birine uyarak, Avrupa ve Amerika’da, üzerine adı anılmadan, keskin aletlerle bir çırpıda kafası koparılarak kesilmiş hayvan etlerini gönül hoşluğu içerisinde yemesine fetva ve ruhsat vermek, çok ağır ve mes’uliyetli bir iştir!

Evet bu böyledir. Son olarak burada iki mühim meseleyi açıklamak isterim:

1- Bazan, horoz ve güvercin gibi küçük cüsseli hayvanları keserken, dikkatsizlik ve aceleyle, başları vücutlarından koparılıveriyor. Bu durumda, bu hayvanların etlerini yemekte bir beis olmadığını bir kısım fakihler söylemişlerdir. Günümüzde bazı alimler buna dayanarak, keskin aletlerle hayvanın boğazını bir çırpıda kopararak yapılan kesim işlemlerinin, şer’i boğazlamaya uygun olduğuna dair fetva vermişlerdir. Bizim nazarımızda bütün bunlar şeriatle oynamaktan başka bir şey değildir. Çünkü, Kur’an ve Sünnet nasslarıyla sabit şeriat ahkamı, fukahadan bazılarının görüşlerine dayanılarak nasıl tahrif edilebilir? Biz az önce, şeriatın boğazlama hakkındaki ahkamını ve bu ahkamın dayandığı nassları zikir ve beyan ettik. İmdi, bu sapasağlam ve muhkem şeriat hükümlerini terkederek, bir kısım fukahanın, insanların ani ve ellerinde olmayarak karşılaştıkları ve bu ahkama mutabık olmayan bir problemde kolaylık olsun diye ortaya koydukları ictihad ve reylerine dayanan bu fetvalarını, umumi bir şeriat kaidesi olarak almak nasıl caiz olur?

2- Fakıhler şöyle derler -ki doğrudur-: Müslümanlar veya ehl-i kitab tarafından kesilen her hayvanın, besmeleyle kesilip kesilmediğini ayrı ayrı ve inceden inceye tahkik etmemiz gerekmez. Ancak, kesilirken bile bile besmele çekilmediğine muttali olduğumuz bir eti yemekten kaçınmamız da vaciptir.

Günümüzde bazı ulema fakihlerin bu sözlerini esas alarak şu fetvayı vermişlerdir: “Avrupa ve Amerikada, çarşı ve pazarlarda bulduğumuz etler hakkında herhangi bir araştırma yapmamız gerekmez. Çünkü bunlar, ehl-i kitap tarafından kesilmiş hayvanların etleridir. Bunları, doğu-İslam ülkeleri çarşı ve pazarlarından satın aldığımız etleri gönül hoşluğuyla yediğimiz gibi yiyebiliriz.

Bizce böyle bir uygulama ancak, besmeleye iman eden ve boğazladıkları hayvanlarını bu inançları çerçevesinde boğazlayan bir ehl-i kitap topluluğunun varlığını bildiğimiz zaman doğru olur. Aksi takdirde, yeme ve içmelerince besmeleyi tanımadıklarını, bilakis besmelenin boğazlanan hayvanın helal veya haram oluşunda hiçbir etkisinin olmadığına kail olduklarını kesin olarak bildiğimiz bir kavim hakkında katiyen doğru olamaz!Böyle bir durumda, hangi esastan hareketle onların kestikleri hakkında içimiz rahat ve gönlümüz mutmain olacaktır?

 

Kıyafet Meselesi

 

İctimai hayatta meydana gelen değişmeleri, refah seviyesinin yükselmesini ve lüks görüntüleri bir tarafa, bırakacak ve insanoğlu için sırf bir ihtiyaç maddesi olması açısından bakacak olursak, elbise, yaradılıştan gelen, haya duygusunun bir gereği olarak insan bedeninin belli uzuvlarını örten ve iklim şartlarının etkisinden insanı koruyan bir şeydir. İnsanın bu iki ana ihtiyacını karşılayan her kıyafetin, sade ve basit şekliyle bizatihi aynı olması icabeder. Çünkü bütün insanlar, aynı cins ve özellikte bünyeye sahiptirler ve bu bünyeyi örtmek için akla ilk gelen şekil, birbirinin benzeri kıyafetlerdir. Mevsimlere bağlı olarak havalarda meydana gelecek olan değişiklik sebebiyle giyim ve kuşamlarda şekil ve çeşit bakımından olsa olsa şöyle bir farklılık ortaya çıkar:Hava sıcakken, yalnızca bedeni örtecek şekilde ince bir elbise, soğuk ve sert iken de bedeni soğuktan azami derecede muhafaza edecek surette kalın ve muhkem bir elbise giyilir.

Eski insanla ilgili olarak bize ulaşan tüm bilgiler şu gerçeği ifade etmektedir: İnsanın, yalnızca ihtiyacının ve fıtratının gereği olarak giydiği elbiselerin şekil ve görüntülerinde fazlaca bir çeşitlilik ve farklılık yoktu. Eğer bir farklılık olmuşsa, çoğu kez çeşitli ülkelerin iklim ve hava şartlarına bağlı bir farklılık ve değişiklik olmuştur. Lakin, insan, duyguları yavaş yavaş olgunlaştıkça, medeniyet ve uygarlıkta ilerleyip sinai gelişmeleri ve yeni keşifleri gerçekleştirdikçe ve nihayet tabiatında zevk melekesi geliştikçe, temel ve ibtidai ihtiyaçları üzerindeki yeni birtakım ihtiyaçlara temayül etmeye başlamıştır. Bu yeni tesirler, muhtelif ümmetlerde kemiyet ve keyfiyet bakımından çeşitli şekillerde tezahür ettiği vakit, tabii ve ibtidai olan elbise ve kıyafetlerin kazandığı bu yeni ilave ve estetikler, elbette ki, kemiyet ve şekillerindeki çeşitlilik ve nevi itibariyle her ümmette aynı ölçüde meydana gelmemiştir.

Kılık ve kıyafetlerdeki çeşitlilik ve fırklılığı doğuran önemli ya da önemsiz müteaddid sebep ve saikleri, kesin olarak tesbit ve tayin etmek bir bakıma imkansızdır. Zira, miletlerin ictimai bünyelerini ve bu millet fertlerinin şahsi varlıklarını, binlerce yıl etki altında bulunduran iç ve dış amilleri (faktörleri) kesin bir şekilde sayıp dökmek, tesbit ve tescil etmek mümkün değildir. Hatta bu amillerden öyle ince ve gizli olanları vardır ki, bunları hissetmek ve duymak katiyen mümkün değildir. Ancak biz, bu ayrıntıları ve cüziyyatı bir tarafa bırakarak, çeşitli millet ve topluluklarda revaç bulmuş ve yaygınlık kazanmış olan, elbise ve kıyafet şekillerini oluşturan bariz ve önemli amilleri tesbit etmek istersek, bunları şu, sekiz ana noktada toplayabiliriz.

 

KIYAFETİ HAZIRLAYAN VE OLUŞTURAN

AMİLLER VE KIYAFETİN TABİİ SEYRİ

 

1- Coğrafi Şartlar: Bu şartlar, belli bir yeryüzü bölgesinde oturan insanları, hususi bir kıyafet ve özel bir hayat tarzına zorlamıştır.

2- Dini ve ahlaki Düşünceler: Dini ve ahlaki telakkilerin etkisiyle, her millete erkek ve kadın kıyafetleri birbirinden ayrı olmuştur.

3- Fıtri Zevk: Bu zevk, her millette farklı şekillerde gelişmiş, bunun neticesi olarak da, her milletin tercih ölçüsü ayrı ayrı olmuştur.

4- Hayat Tarzı: Her milletin hayat tarzı ve üslubu, o milletin, içinde bulunduğu coğrafi, medeni iktisadi, fikri vemanevi şartlara uygun olarak özel bir biçimde gelişir ve neşv ü nema bulur. Bunun içindir ki, her millet, kendi genel sosyal yaşayışına uygun düşen kıyafeti benimser ve tercih eder.

5- İktisadi Durum: Bu her milletin, içerisinde bulunduğu umumi geçim imkanlar, iş, sanat, zenginlik ve fakirliğe dayanan mali durumu demektir. Binaenaleyh, bir milletin kıyafeti, içerisinde bulunduğu bu şartlara paralel gelişir ve bu şartların değişmesiyle kıyafeti de tabii olarak değişir.

6- Medeniyet: Her millet, medeniyet konusunda muayyen bir seviyede bulunur, diğer milletlerden medeniyetiyle arılır ve temayüz eder. Medeniyetinin ölçülerine göre kıyafetini ayarlar ve bu ölçülere göre diğer milletlerin giyim kuşamlarından ayrılır.

7- Milli Örf ve Adetler: Her nesil, örf ve adetleri mucibince, kendinden önceki nesilden, hususu bir yaşama tarzı ve kıyafet devralır; sonra bunları, bazı değişiklikler yaparak kendinden sonrakilere bırakır. Realitedeki bu silsilevi hayat tezahürleri, bir milletin bekasının kefili ve onun milli varlığının devamıdır. Bunun için, bu tezahürler, her milletçe aziz ve değerlidir.

8- Dış Amiller: Bir milletin düşüncesi ve hayat tarzı, o milletin başka milletlerle temasıyla hükmen etkilenir. Ancak, ne ölçüde ve ne şekilde etkileneceği hususu, büyük ölçüde o milletin içinde bulunduğu siyasi, fikri ve ahlaki şartlara bağlıdır.

İşte, milletlerin sadece giyim -kuşamları üzerinde değil, hatta tüm ictimai hayatları üzerinde olanca kapsamı ve etkisi ile hüküm süren ve müessir olan mühim ve büyük amiller bunlardır. Milletlerin kıyafetleri, işte bu önemli amillerle etkileşim sonucu meydana gelir. Bu incelememizin ışığında milli kıyafetimiz konusuna eğildiğimiz zaman, şu iki ana gerçek gözümüze çarpar:

1- Elbise, sadece bedenin bazı uzuvlarını örtmeye yarayan harici bir araç ve vucudu hava şartlarından koruyan bir şey değil, bilakis bunun ötesinde, milletlerin varlıklarına, medeniyet, uygarlık, örf -adet ve diğer sosyal müesseselerine kök salmış bir nesnedir. Evet, kıyafet, gerçekte bir milletin cesedine şekil veren bir ruhun tezahürü, milletine tercüman olan lisanı ve o milletin ictimai varlığını dünyaya tanıtan bir görüntüsüdür.

2- Kıyafeti oluşturan ve onun gerisinde rol oynayan bütün amiller -coğrafi şartlar hariç -zaman zaman hissedilmeyen bir hızla, değişmeye ve devrime maruzdur. Çünkü bu amiller içerisinde durgun ve donuk hiçbir şey yoktur; bilakis bu amillerin hepsinin değişme istidadı vardır ve bunların gelişme ve değişmeleri, fertlerin giyim ve kuşamlarını etkilemekle kalmaz; aynı zamanda bu gelişmeler yavaş yavaş onların ictimai hayatlarına da tesir eder. Yükselmeye susamış ve ilerlemeye azmetmiş bir milletin içinde ilim ve fen yaygınlaşıp fikirler aydınlandığında görüşler açıldığında, sınaat ve ticaret dev adımlarla ilerlediğinde, ülkenin iktisadi durum refah ve zenginlik seviyesine ulaştığında ve diğer milletlerle ilgi kurma fırsatını bularak onlardan ahlak mediniyet, uygarlık ve benzeri değerleri aldığında, istese de istemese de, bu milletin ictmiai hayatında tekamülcü bir hareket doğar. Duyguları değişir, zevki arınır. Hayat üslup ve tarzına güzellik ve intizam girer.

Edebiyat ve kültür seviyesi yükselir. Yeni ihtiyaçları gidermek için çağdaş usulleri benimseme eğilmi doğar. Daha önceki görüntülerden çok daha temiz bir şekilde milli örf ve adetlere karşı hürmet meydana gelir. Elbette, hayatın diğer şubelerindeki bu kadameli ve tedrici yükselme ile birlikte kıyafetinde de güzelleşme, tertip düzen, zinet ve hem maddesi hem de manzarası itibarıyla sağlamlık görülür. Bunu sağlamak için millet, bu gelişme sürecinin herhangi bir merhalesinde, fertlerinin kıyafetlerine hususi bir şekil ve biçim vermek için karar almak üzere bir kongre veya kurultay toplama ihtiyacını duymaz. Bilakis, millet içinde revaç bulan ve kabule şayan görülen yeni ıslahatlar, ictimai amillerin de ortaklaşa etkisiyle, eski kıyafet şekillerinde birtakım değişiklikler yaparak onlara yeni şekiller kazandırır. Kısaca, bu milletin zevki ve ictimai selikası, ondaki yeniyi kabul, eskiyi atma ve medeniyet kafilesine yetişme kabiliyetine uygun gelecek biçimde kendi kıyafetini durmadan güzelleştirir ve intizama sokar.

 

ZORAKİ KIYAFET DEVRİMİ ve BUNUN TENKİDİ

 

İşte bu, milletin kıyafetinin doğması, gelişmesi ve değişmesinin tabii olan şeklidir. Bunun bir de tersi, yani sun’i (yapay) şekilde olanı vardır ki o da, bir milletin kıyafetini zorla değiştirmek, devrimler yoluyla bir başka milletin kıyafetini ona giydirmektir. Her iki surette de -yani tabii (doğal) gelişmeler yoluyla ve devrimlerle zor kullanmak suretiyle -şüphesiz ki değişme vuku bulur. Birinci şekildeki gelişme ve değişme, aynen bir ağacın yetişmesi ve büyümesi gibi tabiidir. Şöyle ki, ağaç belli bir ölçüde büyür ve biter. Rengi, şekli, hacmi, meyvesi, yaprakları ve dallarında, kendi özellik ve tabiatı üzere kalarak değişmeler olur. Mesela, eğer bu ağaç limon ağacı ise, sonuna kadar limon ağacı olarak kalır. Yok eğer hint kirazı ise, ne kadar değişir ve büyürse büyüsün, tüm tekamül merhalelerinde hint kirazı olarak kalır. Şüphesiz gıda ve hayatiyetini, topraktan, havadan, sudan ve güneşten alır; lakin, aldığı her şeyi öylesine değiştirir ve kendine maleder ki, bunu onun külli varlığından koparıp almak mümkün değildir. İkinci tür değişikliğe gelince, bu şuna benzer: Bir, limon ağacı vardır. Buna hint kirazı ağacının kabuğu giydirilmiş ve üzerine yine aynı ağacın dal, yaprak ve meyveleri takılmıştır. İmdi bu, ne limon ağacıdır, ne de hint kirazı! Hem hint kirazı, hem limon!? Hakikatte, bu sun’i amillerle, devamlı, sabit ve gerçek bir değişim meydana gelmez. Bununla ancak tabii tekamül ve gelişmeler engellenmiş ve tökezletilmiş olur. Fakat sosyal meselelerden anlamayan ve hayatın problemlerine sathi ve yüzeyden bakan basireti kapalı kimseler, bir çocuk saflığı ve aldanışı içerisinde, bir milleti değiştirebilmelerinin, onu zahiri giyim -kuşamının şeklini ve hayat tarzını değiştirmekle mümkün olacağını zannederler.

Kanun zoruyla bir milletin kıyafetini değiştirmenin normal ve doğru bir şey olduğu hakkında şunları ileri sürerler: Kıyafet inkılabıyla, geri kalmış bir milletin düşünce hayatında değişmeler olur. Durgunluk, donukluk ve meskenetin yerini hareket, canlılık ve faaliyet alır. Geri kalmışlık elbisesinden soyunuvermekle, göz açıp kapayacak kadar kısa bir zaman içerisinde, maziden kalma tüm zaafları üzerinden atar. Yeni kıyafeti giyivermekle -hele hele bu, medeni ve ileri bir milletten alınmışsa -milletin varlığında ve hayat tarzında ani değişmeler olur ve artık kendisinin ileri bir millet olduğu bilincine varır ve kendini gelişmiş milletler arasında görür. Hatta, dahası var, diğer milletler kendisine takdir ve hürmet gözüyle bakmaya ve onu da kendilerinden saymaya başlarlar. Yani o ileri milletlerin hayat tarzını benimsedi mi, yeniden canlanır silkinir ve arınır. Ve bu milletler gibi, kendine güvenir, şahsiyetini tanır.

Delil diye ileri sürülen bu ve benzeri şeyler, insanların kıyafetlerini kanun kuvvetiyle değiştirme siyasetinin meşru vegeçerli bir yol olduğu hususunda yaygın bir kanaat halini almıştır. Lakin, bu deliller, aslında sathi ve kırık-dökük birtakım düşüncelerden ibaret olup, ciddi ve olgun bir fikir sistematiğinden yoksundur. Onlar, bu siyasetlerinin doğruluğunu isbat için, büyük bildikleri, fakat aslında fikir ve mantıkça pek kendilerinden farklı olmayan bazı şöhretlerinin adlarını verirler. Halbuki bu meşhurlar da (!), -kendilerini büyüten taraftarları gibi- meseleye yine sathi bir şekilde bakan cazip şöhretler olup, onların da kafalarında pek bir şey yoktur!

Zor ve çetin günlerde aldığı isabetli karar ve tedbirleriyle milletin felaketten kurtaran bir askeri kahraman, şüphesiz ki, takdir, övgü ve saygıya layıktır. Fakat, gerçekte hakettiği kadarıyla ve halkına hizmet ettiği askerlik ve kahramanlık alanlarında... Ama, bu yiğit insana, çağın eşsiz kahramanı, devrin en büyük insanı, ümmetin ıslahçısı ve medeniyet kuran adam gibi yakıştırmalar ve taltifler yapıldığında, bunu akıl kabul etmez! Bu askeri kahramanın durum, sellere karşı sed çekerek şehri batmaktan kurtardığı için kendisine, en büyük düşünür ve en büyük kurtarıcı gibi lakaplar tevcih ettiğimiz ve genel koruyucu hekimlik, eğitim ve öğretim alanlarında da kendisine ülkede en büyük makamın ve şeref payesinin verilmesini istediğimiz, başarılı bir mühendisin durumuna benzer!

Buraya kadar ki izahımız, aslında eskiye karşı devrim taraftarlarının ileri sürdükleri delillerin temelden çürük olduğunu göstermeye kafidir. Ne var ki, modern akımların sürekli olarak etkisi altında bulunan insanların kafalarına yerleşen bu yanlışlıkları, bu kadarcık bir izahla silmek çok güçtür. Bu yüzden, kıyafet devrimi siyasetinin yanlışlığını belirten bazı delilleri aşağıya sıralamak ve konuyu derinleştirmek ihtiyacını duyuyorum:

1- Kıyafetin şekli ve biçimi, kendi başına ve müstakil bir mesele olmayıp, bu ancak tabii ve ictimai birçok amillerin neticesidir. Bunu bir hakikat olarak itiraf ettikten sonra, şu gerçeği de itiraf etmeliyiz ki, bir milletin, bu amillerle etkileşim sonucu meydana gelmiş olan kıyafeti, o millete göre fıtri (tabii) bir kıyafettir ve o millet bu kıyafetini, sözü edilen amillerle etkileşim sonucu meydana gelmemiş yeni bir kıyafetle ansızın değiştirecek olursa, kainatta Allah’ın yaratmış olduğu fıtrate uymayan bir davranış içine girmiş olur.

2- Her milletin kıyafeti, o milletin hayat tarzıyla sıkı sıkıya ilgilidir. Hayat tarzıyla sosyal yaşayışı arasında da bir çok yönlerden ilgi ve bağlılıklar mevcuttur. Milletin kıyafet ve hayat tarzı, tabii bir inkılab ve değişiklik geçirdiğinde, bütün bu ilgi ve bağlılıklar devam eder ve baki kalır. Ama bu inkılap, gayr-i tabii, yani milletin hem kıyafet ve hem de hayat tarzına zorla tatbik edilmek şeklinde olacak olursa, o vakit, bu milleti ictimai hayatında birtakım kopukluk ve çözülmelerin vuku bulması kaçınılmazdır. Zira, millet hayatının öteki şube ve üniteleri bu inkılaba ayak uyduramaz ve bunlarla kıyafet devrimi arasında herhangi bir ilgi, uyuşma, irtibat ve bütünlük bulunmaz.

3- Aslında, kıyafetin güzelliği, ağırlığı ve gelişmekte olan şartlara uygunluğu, milletin toptan ilerlemesine ve faal, canlı, kültürlü, medeni, zevk sahibi ve aydın fikirli olmasına bağlıdır ve bu yolda yürüdüğü ölçüde milli kıyafet kendi kendine düzen ve tertibe girer. Çünkü, gelişen ve değişen sosyal hayata paralel bir şekilde eski vaziyetinde fıtri olarak değişmeler olur. Nitekim, bir başka millette kendi şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun düşen yeni biçimler gördüğü vakit onları alır, münasip ve fıtri tarzda kendisine tatbik eder. Ama, bu fıtri ilerleme ve yükselme yolundan sapacak ve bir çırpıda kıyafetini değiştirme yoluna gidecek olursa, işte bu, bir halden başka bir hale zıplamak ve sıçramak olur ki, bu tip sıçrayışların ictimai hayatta kökleşemediği malumdur.

4- Bir milletin kıyafetini ve hayat tarzını, genel ictimai gelişme ve yükselme çerçevesi dışında değiştirmek ve hakiki seviyesi üzerinde bir dereceye, ani bir devrimle çıkarmağa çalışması, henüz büluğa ermemiş bir çocuğun, cinsi duyguları tahrik eden bir ortamda yaşayarak, kuvvet macunları ve cinsi gücü ayağa kaldırıcı ilaçlarla, kısa yoldan (!) büluğa ermek için çabalaması gibi bir şeydir. Zorla ve tepeden inme devrimlerle medenileştirilmek ve kalkındırılmak istenen geri kalmış bir milletin sosyal bünyesinde ve fikri ahlaki vaziyetinde meydana gelecek olan bu sarsıntı ve çözülmeler, sun’i yoldan büluğa erdirilmek istenen bu çocuğun bünye ve fikir sisteminde meydana gelen şiddetli sarsıntı ve bozukluklara benzetilebilir.

5- Herhangi bir milletin iktisadi durumu, ancak kendine has bir kıyafet ve hayat tarzına müsade ediyorsa, bu milleti kendi ekonomik seviyesinin çok üzerinde ve kaldıramayacağı kadar ağır ve kıymetli kıyafeti ve hayat tarzına zorlamak zulümdür. Bu, o milleti helak etmekten başka bir şey değildir. Çünkü bu hareket, yalnızca, zengin ve ileri milletlerin kıyafet ve hayat tarzılarını alıvermekle kalmıyacak ve medeniyetin eritip yok edecek olan o ileri zengin milletlerin görüş, nazariye ve ameli yaşayışlarını da beraberinde getirecektir.

6- Kıyafet dil ve alfabe, bir milletin şahsiyet ve istiklalini ayakta tutan temel direklerdendir. Öyleki, bunların yıkılmasıyla, o milletin varlığı da inkıraza yüz tutar ve yavaş yavaş izleri silinerek başka bir milletin milleti içerisinde kaybolur. Bugün tarihe malolmuş bulunan ve eski milletler diye adlandırdığımız kavimlerin, yeryüzünden silinmelerinin yegane sebebi budur. Bunların yokolmaları ve yeryüzünden silinmelerinin anlamı, o milletleri meydana getiren fertlerin toptan yokolup, nesillerinin kesilmesi demek değildir; fakat bu yokoluş ve silinişin manası, fertlerin kendi medeniyetlerine sahip çıkmamaları, milliyetlerinin direklerini bizzat yıkarak onu inkıraza terketmeleri ve başka milletlerin kıyafet, dil, alfabe ve sosyal hayat tarzlarını benimsemeleri sonunda, milliyetlerinni tamamen munkariz olmasıdır. Zamanımızda, bu yolu yükselme ve ilerleme vesilesi zanneden taklitçi siyasi liderlerin plan ve proğramlarını kabul etmiş olan milletler de bu akıbetten kendilerini kurtaramayacaklardır.

7- Bir milletin başka bir kavmin kıyafetini ve yaşama biçimini benimsemesi, o milletin içindeki aşağılık duygusunu ilan etmesinden başka bir şey değildir. Bir başka ifadeyle, o millet kendisini, iftihar edecek hiç bir değere sahip olmayan zelil bir topluluk olarak görmektedir ve atalarından kendisine hiç çekinmeden sahip çıkabileceği üstün değerler kalmamıştır!Milli zevki ve kavmi düşüncesi son derece basit ve cılızıdır. Diğer taraftan, kendisine üstün bir hayat tarzı ortaya koyacak keşif ve icad kabiliyetinden de yoksundur. Bundan dolayı da, dünya milletlerine karşı kendisini medeni ve kültürlü göstermek için her şeyini başkalarından alır ve medeniyet, eğitim, tertip, düzen ve güzelliğin ancak ve ancak taklid etmekte olduğu milletlerin hayatlarında olduğunu hiç utanmadan ve sıkılmadan bütün dünyaya ilan eder. Saadetin onlarda olduğuna ve her türlü üstünlük ve ilerlemenin hakiki ölçüsünün o milletlerin yaşayışlarında olduğuna inanır. Kendisi, binlerce yıl, yeryüzünde ot gibi yaşar; fakat değerli hiçbir şey ortaya koyamaz. Hakka yemin olsun ki, gayret ve zeka sahibi hiçbir millet, kendi kendisini böylesine bir zillet ve perişanlığa mahkum etmez!Tarih şahittir ki, hatta asrımızda gözlerimizle gördüğümüz hadiseler şehadet etmektedir ki, bir millet böylesi bir zillet ve alçaklığı ancak şu iki durumda kabullenir:

a- Ya hayatın tüm alanlarında diğer dünya milletleri karşısında hezimetten hezimete uğrar ve sonunda kudretten düşer, gücü kırılır ve mağlub olur. Hindistan, Türkiye, İran, Mısır ve benzeri ülkelerde olduğu gibi...

b- Yahut da, mazisinde, iftiharla sarılıp baş tacı edeceği kıymetleri, örf ve adetleri bulunmaz ve maziden kalma üstün bir medeniyetle ilgi kuramaz. Ve dünya milletleri arasında bu konuda başlangıç noktasında bulunan bir mübtedi durumunda kalır. Japonya gibi...

8- Eğer bu konuda, bir milletin başka milletlerden olması lazım gelen ve almaya hak kazandığı bir şey varsa o da, ilmi araştırma sonuçları, fikri gayretlerin meyveleri, keşifler, icatlar ve üstünlüğe ulaştıran çalışma proğramlarıdır. Yeryüzünde herhangi bir milletin tarihinde, sosyal nizamında ahlakında faydalı taraflar mevcutsa bunları almamız gereklidir. Bu durumda bize düşen, o milletin yükseliş sebeplerini büyük bir dikkat ve titizlikle incelemek ve bunlardan kendi bünyemize ve şartlarımıza uygun gördüklerimizi almaktır.Zira, böylesi şeyler tüm insanlığın ortak mirasıdır. Bunlara gereken değeri vermemek ve milliyetçilik taassubuyla bunları almakta tereddüt göstermek, koyu bir cehalettir. Lakin bu özleri bırakıp da, batılı milletleri kıyafet, yaşayış tarzı ve yeme-içme şekillerini, onları başarıya ulaştıran temel faktörler diye almaya kalkıştık mı, işte bu ancak ve ancak, bizim geri zekalı, aptal ve düşüncesiz olduğumuza delalet eder!Aklı başında bir insan, Batı’nın hayatın tüm alanlarında kazandığı başarılarını ceket, pantolon, kıravat ve şapkasıyla elde ettiğine inanabilir mi? Veya, yemeğini bıçak ve çatalla yemesi mi ona bunca ilerlemeyi sağlamıştır? YoksaAvrupa, makyaj takımlarıyla, ojesi ve manikürüyle mi bugünkü medeni ve teknik seviyiyi ulaştı? Eğer durum böyle değilse -ki böyle olmadığı aşikardır- ne diye bizdeki ileriler ve ıslahat lafazanları, özü bırakarak bu zahiri görüntülere koşarlar? Onlar Avrupadaki şu sözler alıcı güzelliğin ve akılları hayrete düşüren teknolojinin bir asır süren ciddi ve sürekli gayretlerin bir sonucu ve meyvesi olduğunu ve hangi millet olursa olsun yükselmek için Avrupa’nın yaptığı gibi durmadan -dinlenmeden, azim ve sabırla çalıştıktan sonra, gözler kamaştıran ve akıllar durduran bu medeniyet sevyisine ulaşabileceğini niçin anlamıyorlar?

Serdettiğimiz bu delillerden anlaşılmıştır ki, herhangi bir miletin, başkalarının kıyafet ve yaşayış tarzını alması ve benimsemesi anormal bir haldir ve hiçbir şekilde makul bir hareket değildir. Çünkü, insan normal şartlarda kendi toplumunda hakim bulunan yaşama tarzını bırakmayı ve yabancıların hayat tarzlarını almayı düşünme ihtiyacını duymaz. Böyle bir şeyi düşünmek, daima anormal ve gayr-i tabii şartlarda olur. Bu aynen, bazı kadınların hamileliklerinde toprak yemeyi arzulamalarına veya gözü şaşı olan bir insanın, her şeyi olduğundan başka şekillerde görmesine benzer.

 

MESELENİN ŞERİAT NAZARINDAKİ DURUMU

 

Buraya kadar ki açıklamalarımız sosyolojik açıdan idi. Şimdi de meseleyi şer’i açıdan ele alacağız.

İslam fıtrat dinidir. Bundan ötürü O, hayatın hiçbir nitesinde akl-ı selim ve fıtrat-ı selimenin yolu dışına çıkmaz. Bizler eğer gözlerimizdeki renkli gözlükleri çıkarıp, hayata olduğu fıri hali üzere bakacak olursak, bu bakışla İslamın vardığı aynı sonuca varırız. İslam, insan için hususi bir kılık-kıyafet ve özel bir yaşama biçimi karalaştırmamıştır. Bilakis, fıtratın arı seyri içerisinde gelişip değiştiği sürece her türlü kıyafet ve hayat biçimini meşru görmüştür. Ancak, ahlaki ve ictimai bir dizi esaslar ve prensipler koymuş, giyiminde kuşamında ve yaşama tarzında ıslahat ve düzenleme yapmak isteyen her milletin bu temel esaslara uymasını istemiştir:

1- Bu temel esasların ilki olarak İslam, erkekler ve kadınlar için avret yerlerini örtme hududu çizmiş ve kararlaştırmıştır. Buna göre, erkeklerin göbekleriyle dizkapakları arasındaki kısmı kapatmaları, kadınların da elleri, yüzleri ve ayaklarının tabanları dışında bütün vücutlarını örtmeleri gerekir.

Bir milletin libası (kıyafeti) bu şartları taşımıyorsa, İslam o milletten bu şartlara uygun olarak kıyafetini düzeltmesini ister. Bu millet, eğer İslamın istediği bu şartalara göre kıyafetini düzeltmişse, İslamın istediğini yerine getirmiş olur. Artık bunun ötesinde İslam, bu milletin erkek ve kadınlarının giydikleri herhangi bir elbise şekil ve çeşidine karşı çıkmaz.

2- İslamın, kıyafet konusunda getirdiği ikinci mühim düzenleme şudur: Eğer giyiminizde kuşamınızda, İslamın dışındaki dini zümrelerin takındıkları alamet ve şiarlar bulunuyorsa -mesela haç, zünnar, resim gibi-, bunları çıkarmanız ve kıyafetinizi bu kabil şeylerden temizlemeniz icabeder.

3- Bu ahlaki ve medeni ıslahat ve düzenlemeler yanında İslam, müslümanların giyim-kuşamlarında, onları gayr-i müslimlerden ayırdedici bir belirtinin bulunmasını da ister. Ki böylelikle onlar, gayr-i müslimlere benzeyerek, şahsiyetleri onlarınkinde kaybolmasın; müslümanlar birbirleriyle tanışmakta güçlük çekmeyip, aralarındaki ictimai hayat, güçlü ve sağlam bir şekilde devam etsin... Ancak, bu gayenin gerçekleşmesi için İslam hususi bir kıyafet ve belli bir alamet ileri sürmeyip, bu vaziyetin ayarlanmasını ve düzenlenmesini umumi örfe bırakır.

Arabistan’da İslami hareket başladığı zaman, Peygamber (s.a.v.) ve diğer müslümanların giyim-kuşamları, o bölgenin umumi kıyafetiydi. Ancak, Peygamber (s.a.v.), müslümanlara, onları başkalarından ayırdetmek için, başlarına giymekte oldukları takkeler sarık sarmalarını emretti. Çünkü, müşrik arapların umumu, ya sadece sarık sarıyorlar, yahut da, yalnızca takke giyiyorlardı. Bundan dolayı, başa giyilen külahlar üzerine sarık dolama müslümanların bir şiarı anlamına geldi. Rasulullah (s.a.v.), İslami hareketin ilk tabilerini, oranın müşrik ahalisinden ayırdetmek için bu kadarcık bir şiarla yetindi. Lakin, arap yarımadasındaki ahali tümden müslüman olup islamın dışındaki tek bir fert kalmayınca, ayırdedici bir şiara ihtiyaç kalmadı. Zira, artık Arab kıyafeti islami kıyafet haline gelmiş ve Arap kıyafeti giyen kimse kalmamıştı. İran ve müslümanların fethettikleri diğer ülkelerde de durum böyle olmuştur. Yeni müslüman olanların, başlangıçta yaarap kıyafetine girmelerine yahut da kendi milli kıyafetlerine -sarık veya özel dikilmiş bir aba gibi- İslami şiar olarak yeni bir şey ilave etmelerine ihtiyaç hasıl olmuştur. Çünkü, yeni müslüman olanların o günkü kıyafetleri, gayr-i müslimlerin kıyafetiydi, Fakat, o topraklarda yaşayan ahalinin çoğu İslama girdikten ve milli kıyafetlerinde yukarıda söylediğimiz ahlaki ve medeni hususlar icra edildikten sonra, onların çeşitli şekillerdeki milli giyim-kuşamları İslami kıyafetler haline gelmiş oldu. Aynı şekilde günümüzde, halkının hepsi veya çoğu müslüman olan ülkelerde yaşayanların, çeşitli şekillerdeki giyinişleri de İslami kıyafetlerdir. Müslümanların, gayr-i müslimlerle karışık olarak yaşadıkları memleketlerde ise, müslümanları gayr-i müslimlerden ayıran her giyim, İslami kıyafettir. Gayr-i müslimlerin yaşadıkları ülkelere gelince, oralarda eğleşen müslümanların, kendilerini oradaki gayr-i müslim ahaliden ayırdedecek bir şeyi kıyafetlerinde bulundurmaları gerekir.

BAŞKALARINA BENZEME (TEŞEBBÜH) KONUSU

 

Bahsimizin burasında teşebbüh meselesine de gelince temas etmemiz iyi olacaktır. Teşebbüh lugatta, insanın bir başkasının özellliğini taşımak ve ona benzemek istemesidir. Bu manası nazar-ı itibara alındığında, teşebbüh dört şekilde olur. Bunların her birini İslami açıdan açıklayacağız:

1- Cinsi Teşebbüh: Erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere benzemeleridir. Bu çirkin fiil, fıtrattan sapmak olduğu ve fesada uğramıştır bir düşünceye delalet ettiği içindir ki, İslam kendi mensuplarına bunu yasaklamıştır. Rasulullah (s.a.v.), kadın kıyafetine giren erkekleri ve erkek kıyafeti giyen kadınları açıkça lanetlemiştir. Tabiatı ve mayası sağlam, zihni dumura uğramamış herkes, bu meseleye ancak Rasulullah’ın baktığı gibi bakar. Her ne şekilde olursa olsun, bir kadının erkekleşmesi veya bir erkeğin kadınlaşması, insan aklının ve fırtatnın tiksindiği bir şenaet değil midir?

2- Bir milletin Başka Bir Millette Teşebbühü: Bu da aklın ve fıtratin kabul edemiyeceği bir anormallik olup, çöküntü ve hayasızlık illetine tutulan bir millette zuhur eder. Bundan dolayı islam bunu da mubah görmez. Malumdur ki, Ashab-ı Kiram kendi dönemlerinde bu nevi teşebbühe karşı çıkmışlar ve fethettikleri ülkeler ahalisinin, kılık ve kıyafetlerinde Araplara benzemek istemelerine mani olmuşlardır. Şüphesiz bu, bizzat İslamın ruhunun bir gereğidir.

3- Ferdi Teşebbüh: Bir milletin fertlerinin, başka bir milletin fertlerine benzemeleridir. Aslında bu hal, kişisel bir za’fiyetin eseridir. Hayatlarında buna kapılmış olan kişiler, kararsızlık ve televün-i mizaç hastalığına tutulmuş olduklarını bizzat kendileri belgelerler. Böylelerinin hayatları, zikzaklı ve kararsızdır. Bunlar, içinde bulundukları kabın şeklini alan sıvı cisimlere benzerler. Bunun da ötesinde, teşabbühün bu çeşidi, çirkin bir fiildir. Bunu yapan kişi, kendisi babasından başkasına nisbet eden kimse gibidir. Malumdur ki, kendisini babasından başkasına ait kılan kimse, hakiki babasına mensubiyetten sıkılıp ar duyduğu içindir ki, düşük ve karaktersiz bir kişidir. Bir millet içinde doğan fakat aşağılık kompleksine kapılarak bir başka millete benzeyen kimse de böyledir; ayıplanmaya layıktır. Zira o bununla, içinde doğup büyüdüğü millete mensup olmaktan sıkıntı ve ar duymakta, kendisini bir başka milletten saymakla şeref duymaktadır. Böyleleri, içinde doğup büyüdükleri milletten de değildirler; Kendisine mensup olmakla şeref duydukları milletten de değildirler.

“Ne onlardan, ne de berikilerden... İkisi arasında bocalarlar.” (Nisa: 4/143)

İşte bu sebeplerden dolayı, Ashab-ı Kiram, bilhassa Hz. Ömer ve Hz. Ali (r.a.), yeni fethedilen topraklara yerleştikten sonra, Arap kıyafetini bırakarak, Bizans ve iran medeniyetlerinin etkisinde kalarak, İran ve Bizans kıyafetini benimseyenleri, şiddetle azarlarlardı.

4- Kafirlere Benzemek: Müslümanın, müslüman olmayana benzemesi demek olan bu teşebbüh, İslam cemaatinin birliği için son derece zararlıdır. Çünkü, bu yüzden müslümanlar aralarındaki tecanüs ve uyum bozulur; inananlar birbirlerinden kopar ve uzaklaşırlar. İslamın, müslümanlar arasında bulunmasını istediği karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmadan eser kalmaz. Bu çirkin fiil, kendisini buna kaptıran kimsenin -müslümanlığına rağmen- gayr-i müslimlere olan eğilimini de gösterir. Siyasi yönden de çirkin ve tehlikeli bir fiildir bu! Çünkü, bu fiilin gerisinde büyük tehlikeler gizlidir. Şöyle ki, kafirlere benzeyen kimseye müslümanlar, kafirlere yaptıkları muameleyi yaparlar. Bütün bu sebeplerden ötürü, Rasulullah (s.a.v.) bu teşebbühü şiddetle reddetmiş ve müslümanları defalarca bundan nehyetmiştir. Rasulullah (s.a.v.) in, hadis-i şerfilerinde bir çok kereler şu sözleri yeralmıştır:

“Yahudi ve Hıristiyanlara muhalefet ediniz.

Müşriklere muhalefet ediniz.”

Mecusilere muhalefet ediniz. Rasulullah (s.a.v.), bu ve benzeri sözleriyle, bir müslümanın diğer müslüman kardeşini tanımakta güçlük çekmemesini ve ona müslüman muamelesi yapmasını istemiştir. “Kim bir kavme benzerse onlardandır.” Hadis-i şerifinde kasdettiği de budur. Çünkü, kim kafirler gibi yaşar, hayatını onlarınkine benzetirse, müslümanların o kimseyi kafir zannetmeleri ve ona, kafirlere yaptıkları muameleyi yapmaları kaçınılmaz bir sonuçtur.

 

Kur’anTefsirinde Temel Prensipler

 

Birleşik Amerika Tufts Ünivarsitesi öğretim üyelerinden bir zat bir dizi soru gönderek, bunlara, Kur’an’ı anlama konusunda karşılaştığı müşkilleri ve zihninde beliren istifhamları izale edecek şekilde tafsilatlı olarak cevap vermemi rica etti. Aşağıya, önce profesörün bize yönelttiği soruları alıyoruz; sonra da -biiznillah- bunların cevaplarına geçeceğiz:

 

SORULAR

 

İslamı ve O’nun hükümlerindeki hikmetleri anlama konusuda yaptığım çalışmalarım esnasında, zor bir mes’eleyle karşılaştım. Bu, bence hem çok zor ve hem de zihnimi tırmalayan ve beni rahatsız eden bir müşkildir:Kur’an’ın te’vili ve ahkamının tefsiri mes’elesi! Bu önemli ve kritik konuda fikrimi sorsan ve zihnimde bir ukde olarak beni meşgul eden soruları, sadece aydınlanmak maksadıyla aşağıya kaydediyorum. Bir bakıma, bütün sorularımın mihverini teşkil eden bu meseleyi size sormamın yegane sebebi -Kur’an’ın te’vili konusundaki temel prensipleri bilmeme rağmen- bu prensipler, muayyen meselelere nasıl uygulanacaktır; bunu öğrenmek içindir.

Kur’an diyor ki:

“Dinde zorlama yoktur!” (Bakara: 2/256)

Bununla ilgili olarak şu sorular akla gelmektedir:

1- İran’da Bahailerin köklerinin kazınmak istenmesi bu ayete aykırı değil midir? “Değildir” derseniz, niçin? Yine, Pakistan’da müslümanların Kadiyaniler aleyhine gösteriler düzenlemeleri bu ayete ters düşmüyor mu? Eğer yine “hayır” derseniz; niçin?

2- Ayette geçen İkrah (zorlama) kelimesinin manası nedir? Bu, İngilizce Coercion (icbar, tazyik, zorlama) kelimesinden daha şümullü ve kapsamlı değil midir? Günümüzde, müslümanlar, bir devlet içerisinde, bir takım kolaylıklara ve vergi imtiyazına sahiptirler. Yahut da, başkalarına (gayr-i müslimler) verilmiyen bazı vatandaşlık hakları kendilerine tanınmış bulunmaktadır. Bütün bunlar, başkaları için bir ikrah sayılmaz mı? İyi tanıdığım gayr-i müslim bir tüccar vardır. Bu zat böyle bir ortamda, azıcık bir ticari kazanç sağlamak ve bu kazancını muhafaza edebilmek için, kendisini İslama girmeye mecbur hissetmektedir?

3- Bu ayette Din kelimesi, umumi ve şümullü anlamında değil de, dar manasında kullanılmamış mıdır?

4- Bu ayetin tefsirine müfessirlerden biri diyor ki: “Bu ayette, müslümanlara, yeryüzüne hakim oldukları ve liderliği ele geçirdikleri takdirde, başkalarını zor kullanarak İslama sokmamaları emredilmiştir.” Bu müfessir, bu ayetin hükmünün yalnızca müslümanların yeryüzüne hakim olmaları ve idareyi ellerine bulundurmaları durumuna ait oluduğunu söylerken nereye dayanıyor? Siz onun bu tefsirine katılıyor musunuz? Şayet katılıyorsanız bunun manası, “Müslümanlar yeryüzünde hakim olmadıkları ve idareyi ele geçirmedikleri süre içerisinde, başkalarını ikrah ve icbar edebilirler mi oluyor?

5- İslam devletinde, müslümanken irtidad eden kimsenin hükmü, vücuben öldürülmek olduğuna göre, böyle bir hüküm, dinde zorlama ve icbar değil midir?

6- Kur’an diyor ki:

“Sana kitabı indiren O’dur. Ondan bir kısım ayetler muhkemdir ki, bunlar, kitabın anası (temeli) dir. Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte, kalblerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak (ötekini berikini saptırmak) ve (kendi arzularına göre)O’nun te’viline yeltenmek için O’nun müteşabih olanına tabi olurlar.”(A’li İmran: 3/7)

7- “Dinde ikrah yoktur” ayeti, muhkem ayetlerden midir? Değilse, bize, kati surette manaları açık olan ayetlerden dizi örnek veriniz!

8- Nisa suresinin üçüncü ayeti ve orada mubah kılınan teaddüd-i zevcat (dörde kadar evlenebilme) meselesi muhkem midir, yoksa müşteşabih mi?Eğer muhkemattan ise, ne diye müfessirler birbirleriyle büyük ihtilaflara girmişler ve birbirini tutmayan bir çok tefsirler yapmışlardır? Bir kimse bu ayetin manasını tamamen açık ve anlaşılır olduğuna inansa, bu durumda yine Sünnete müraccat etme ihtiyacında mıdır?(Her ne kadar teaddüd-i zevcat meselesi hadd-i zatında benim için önemli değilse de, bunu, Kur’an’ın te’vili konusunda fikrinizi öğrenmek için misal olarak verdim.)

9- Ortada aynı konyula ilgili iki Kur’an ayeti bulunduğu ve bunlardan birini muhteva ve anlamı diğerinden ayrı olduğu zaman, bir kimse bunlardan hangisinin nasih, hangisinin mensuh olduğuna nasıl karar verecektir? Bu ayetlerde birinin, diğerinden sonra nazil olduğu sabit olduğunda, acaba bu, onun nasih olması için kafi midir? Sonra, Mushaf’ın, ayetlerin nüzulü sırasına göre tedvin ve tertib edilmesi faydalı ve iyi olmaz mı?

10- İslam Devletinde, herhangi bir kişinin, muhkem ayeter için, kendince doğru gördüğü bir tefsiri benimseyip, mucibine göre hareket etme hak ve salahiyeti var mıdır?Yine, kendi şahsi tefsirine uymayan tefsir ve tevilleri -bu tefsirler hükümet tarafından görevlendirilmiş bir komisyonca yapılmış olsa dahi- kabul etmeyebilir mi?Şayet böyle değilse, Al-i İmran suresinin yedinci ayetinin bir manası kalır mı?

11- Kitab-ı Mukades’te zikredildiğine göre, vahşi olanları da dahil bütün dört ayaklı kara hayvanları temiz olup, yenilmeleri helaldir. Bunun aksine, Kur’an-ı Kerim ve önceki dönemlere ait İncil ise, bir kısım dört ayaklı hayvanları haram kılmaktadır. Bütün bu kitaplar, Allah’dan gelen vahiyler oluduğuna göre, bu ihtilafın sebebi nedir ve bunu nasıl izah etmektedirler? (Şurası bilinsin ki, ben herhangi bir hayvanın etinin helal veya haram olmasıyla ilgilenmiyorum. Maksadım, semavi kitaplarda bulunan veya bulunduğu zannolunan tenakuzların, tarafınızdan izale yahut izah edilmesidir.)

12- Kur’an, Allah-u Teala’nın, yeryüzündeki muhtelif ümmetlere çeşitli yollar göstermiş olduğunu ve bütün bu yolların hepsinin Allah katından olduğunu beyan ettiği halde, siz hangi meşru sebebe dayanarak, müslümanları, İslamı tüm dünya milletleri arasında yaymağa ve ikame etmeğe çağırıyorsunuz?

13- Fizik, kimya, astronomi ve benzeri ilimler vasıtasıyla tabiat alemi hakkında elde edilen son bilgiler, bir insanı, Kur’an-ı Kerim’i en güzel bir şekilde anlamaya ehil kılar mı?

14- Kur’an, bir çok ayetlerinde, Yahudi ve Hıristiyanların mukaddes kitaplarından, vahiy yoluyla Allah’dan gelen kitaplar olarak bahseder. Ancak, İncil üzerinde ihtisası olan birçok alime göre, bütün bu kitaplar, tarihi vesikalardan başka bir şey değildir. Bunların bir kısmı birden fazla müellif tarafından yazılmış olup, bunların vahiy yoluyla Allah’dan geldiğini gösteren şeyler, bu kitaplar içinde çok azdır. Şimdi, acaba Kur’an bu kitaplarla ilgili olarak vahy kelimesini hususi bir anlamda mı kullanmıştır?Ve İncil bilginlerinin bu görüşleri yanlış mıdır?Yoksa, bu konuda biz, Yahudi ve Hıristiyanların kutsal kitaplarının Muhammed’den (s.a.v.) sonra değişikliğe uğradığını mı kabul edeceğiz?

 

CEVAPLAR

 

1- KUR’AN TEFSİRİNDE SIHHATLİ YOL

 

Her şeyden önce, Kur’an tefsirinde ve te’vilinde sıhhatli yol nedir; bunu bilmeniz lazım... O yol şudur: Manasını anlamak istediğiniz Kur’an ayetlerini kelime ve kalıpları üzerinde evvela lugat ve dil yönünden durmalı ve düşünmelisiniz. Sonra, bu ayeti, siyakı (context), yani kendi akışı ve gelişine bırakmalısınız. Bundan sonra, aynı konu ve muhteva ile ilgili diğer Kur’an ayetlerine müracaat ederek, muhtemel tefsir ve manalardan hangisinin bu ayetin muhtevasına uygun ve hangisinin uygun olmadığını görmelisiniz(İzaha lüzum kalmıyacak kadar açık bir gerçektir ki, herhangi bir kimsenin sözü, birden fazla anlama gelecek şekilde ise, bu sözün yegane müteber tefsiri, o kimsenin diğer izahat ve beyanatlarında bulunan, bu sözün muhtevasıyla ilgili diğer açıklamalarıdır). İşte, Kur’an’ın manasını, yine Kur’an’la anlamak için bu şekilde çaba sarfettikten sonra, Kur’an’ı getiren zatın yani Muhammed (s.a.v.) in sözleri ve fiilleri ışığında ve O’nun asrına en yakın dönemde yaşamış bulunan müslümanların tefsirlerini nazar-ı itibara alarak, araştırma konusu olarak, araştırma konusu olan ayette, hangi mananın uygun düştüğüne bakmalısınız.

 

“DİNDE İKRAH YOKTUR” AYETİNİN MANASI

 

Esasla ilgili açıklamalardan sonra, sormuş olduğunuz:

“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara: 2/256-257)

Ayetinde geçen Dinde = fiddin kelimesinin dil yönünden iki manaya gelmesi caizdir.

a- Dini kabul etme hususunda,

b- Dini nizamı uygulama hususunda.

Bu iki tefsirden hangisi tercihe şayandır? Bu hususta yalnızca ayetteki kelimelere dayanarak hükme varmamız mümkün değildir; bunun için, ayetin siyakına (seyr ve akışına) müracaat etmeniz şarttır.

Bu ayetin siyakına bakacak olursak: Önce Allah’ın birliği ve sıfatlarının açık bir tasavvuru verilmiştir. Öyle bir tasavvur ki, o vakitler yeryüzünde bulunan dini cemaatlerin hiç birisininkine uymayan bir tasavvur... Bu, Kur’an’ın çağırdığı dinin, temel akidesidir. Bunun ardından şöye deniliyor:

“Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp da Allah’a iman ederse o, muhakkak ki kopması (mümkün) olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah hakkıyla işitici, her şeyi bilicidir. Allah, iman edenlerin yardımcısıdır. Onları, karanlıklardan nura çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tağuttur. O da kendilerini nurdan karanlıklara götürür.”

Bu çerçevede yeralan “Dinde zorlama yoktur.” kısmı açıkça delalet ediyor ki, yukarıda (yani Ayetel Kürside Allah-u Teala ile ilgili olarak bildirilen akideyi kabule hiç kimse zorlananamaz. Bu sahih akide, dikkat edilmelidir ki, batıl akideden apayrı bir bölüm halinde sunulmuştur. Binaenaleyh, artık batıl inançlardan uzaklaşan ve bildirildiği üzere Allah’a iman etmekten kaçınan kimse de, ancak kendisine zarar vermiştir.

Bunun arkasından, bütün Kur’an’a şümullü bir bakış yapın; göreceksiniz ki Kur’an, değişik suçlara değişik cezalar getirmiş, birçok ahlaksızlıkların ortadan kaldırılmasını emretmiş, birçok şeyleri haram kılmış, birçok şeyleri farz kılmış ve müslümanlara Allah’ın Rasulüne ve kendilerinden olan ülül-emre itaat etmelerini emretmiştir. İzaha hacet yoktur ki, bütün bu ahkamı uygulama alanına koyabilmek için zorlayıcı bir kuvvet lazımdır. Bu kuvvet, ister devlet kuvveti olsun, isterse toplumun manevi baskısı olsun... Buradan anlaşılmaktadır ki, Kur’an-ı Kerim “Dinde zorlama yoktur.” sözüyle hiçbir zaman, İslam hayat nizamında kuvvet ve zor kullanmanın yeri yoktur dememiştir. Bununla Kur’an’ın kastdettiği şudur: İslam dinini kabul konusunda zorlama yoktur. O’nu kabul edecek olan, isteyerek ve aklını kullanarak kabul etsin. Kabul etmeyen kimse ise imana zorlanmaz.

Rasulullah’ın (s.a.v.) hayatlarında takip ettikleri yol ve O’nun terbiyesi altında yetişen Ashab-ı Kiram’ın tutum ve davranışları bu manaya ışık tutmaktadır. Onlar hiçbir gayr-i müslimi imana ve İslamı kabule zorlamamışlardır. Lakin onlar, İslamı kabul ederek İslam toplumuna katılmış olanları İslami hüküm ve prensiplere uymaya zorlamışlardır. Ve bu maksatla, sadece toplumun manevi baskısını kulanmakla kalmamışlar, bu amacın gerçekleşmesi için, hükümet kuvvetinden de faydalanmışlardır. Kendi dönemlerinde, çok sayıda gayr-i müslim, İslam Devletinin vatandaşı olmuştu. Onlara, mümkün olan en büyük ölçüde inanç, ibadet ve ayin yapma hürriyeti vermişler ve onların medeni haklarını korumuşlardır. Lakin, tüm müslümanlara uyguladıkları İslam Devletinin Amme Hukukunu onlara da uygulamışlardı.

Buraya kadar size, bu ayetin mana ve mefhumunu açıklamış oldum. Şimdi de, sorularınıza sırayla cevap vereceğim:

 

KADİYANİLER MESELESİ

 

İran’da Bahailere karşı yapılan muamele hakkında yeterli bilgiye sahip değilim. Bundan dolayı da, herhangi bir şekilde bu konuda söz söylemem güç olur. Fakat, Pakistan’da müslümanların Kadiyanilere karşı muameleleri konusundaki sorunuz, büyük ölçüde kamu oyundaki yanıltmalara dayanmaktadır. Burada hiç kimse, Kadiyanilerin Pakistan’dan çıkarılmalarını, köklerinin kazınmasını, zorla Kadiyaniliği terketmelerini veya vatandaşlık haklarının ellerinden alınmasını istemiş değildir. Müslümanların istedikleri ve bugün de istemekte oldukları tek şey, Pakistan anayasasınca Kadiyanilerin gayr-i müslim bir topluluk olduklarının kabul edilmesi ve inanç esasları, dini yaşayışları ve ictimai sistemlerinde İslam toplumundan ayrı yaşamaya devam ettikleri sürece İslam cemiyetinden sayılmamalarıdır. Bana söyler misiniz, hangi mantık gereğince, bu isteği, bahis konusu Kur’an ayetine aykırı sayacağız? Dinde zorlamanın olmaması demek, dinlerinden hariç bir zümreyi ille de kendi topluluklarından saymaları için Müslümanları zorlamak değil midir? Halbuki bu zümre, müslümanların topluluğundan bizzat fiilen ayrılmış ve müslümanlar da onları toptan kafir saymışlardır. 1953 yılında Batı Pakistan’da vuku bulan gösteri ve olaylara gelince, bunun Kadiyanilere karşı olduğu katiyen doğru değildir. Bunun, Kadiyanilere karşı hareket şeklinde dünya kamu oyuna intikal ettirilmesi, düpedüz bir haksızlık ve yalancılıktır. Bununla, işin aslını bilmiyenleri, “Pakistanda müslümanlar Kadıyanileri toptan yoketmeye karar verdiler.” diye yanıltmak istemişlerdir. Halbuki durum kesinlikle başkadır. İşin hakikatı şudur ki, bu olayların asıl menşei, Pakistan hükümetiyle, müslüman halk arasındaki çatışmadır. Halk, Kadiyanilerle ilgili isteklerini hükümete kabul ettirmek isterken, hükümet, onların bu isyan hareketini şiddet ve zor kulanarak kırmak istemiştir. Yani çatışma hükümetle müslüman halk arasında olmuştur; yoksa Kadiyanilerle müslümanlar arasında değil. Ve müslüman halk, Kadiyanilere ve mallarına karşı, ancak olaylar sırasında Kadiyanilerin polis ve asker kıyafetiyle müslüman halka saldırarak bir çoğunu öldürdükleri sabit olduktan sonra harekete geçmişlerdir. Bu hadise esaslı delillerle sabittir.

 

MÜSLÜMANLARA TANINAN ÖZEL HAK

VE İMTİYAZLAR MESELESİ

 

2- Vergiler konusunda İslam, müslümanlarla gayr-i müslimler arasında bir ayırım ve imtiyazı kabul etmez. Eğer, “O halde İslamın başlangıç devirlerinde neden devlete gayr-i müslim tüccarlar rüsum ödüyorlardı da, müslümanlar böyle bir vergiden muaf idiler?” diyecek olursanız, bunun cevabı şudur: Bu uygulama, ne şeriatın sürekli bir hükmüdür ve ne de bununla gayr-i müslim tüccarları zorla müslüman yapmak kasdedilmiştir. Bu ancak müslümanları ticaret yapmağa sevketmek için alınmış geçici bir tedbirdir. Çünkü, o vakitler müslümanların büyük çoğunluğu, medeni ve askeri hizmetlerle meşguldü. Yeni fethedilmiş ülkelerin -ticaret, sanaat, ziraat ve diğer yönleriyle- tüm ekonomisi gayr-i müslimlerin elindeydi. Buna itiraz ederek: “Böyle bir ortamda, gayr-i müslim bir tüccar, ticaret yaparak kazandığı azıcık karı koruyabilmek için zorla müslüman olma ihtiyacını hisseder” derseniz, şunu biliniz ki, bu şekil bir kıyaslamanızın katiyen gerçekle alakası yoktur.Çünkü, bir tacir, İslama girivermekle malından zekat namıyla vergi ödeme yükümlülüğü altına girer. Hem, zekat ödeme, toplam cizye ve ticaret rüsumundan daha ağırdır. Şöyle ki, bir müslüman, maliki bulunduğu ticaret mallarının, zinet eşyasının ve parasının, her sene yüzde ikibuçuğunu ödemek zorundadır. Halbuki, bir gayr-i müslim, ne kadar çok malı olursa olsun, cizye olarak da yılda 48 dirhem -yaklaşık olarak üç dolardan fazla vergi vermez. Ticari rüsum olarak ödemek mecburiyetinde olduğu vergi miktarı ise, hiçbir ahvalde yüzde elliyi geçmez. Kaldı ki, bu rüsumu müslüman tacirler de ödemek zorundadırlar.

3- Bu sorunuzun cevabı, bahsimizin başındaki açıklamada verilmiş bulunuyor.

 

İSLAM NİZAMINDA İKRAH VE İCBAR

 

4- 5- Tefsirini arzettiğiniz o müfesssir; anladığım kadarıyla o sözüyle “Müslümanlar yeryüzüne hakim olmadıkları ve idareyi ele geçirmedikleri sürece, insanları kendi dinlerine kabule zorlama hakkına sahiptirler. Ne zaman ki, yönetimi ele geçirirler, o zaman bu baskı ve kuvvet kullanma usulünü bırakırlar.” demek istememiştir. Bilakis o sözünden anlaşılan şudur: “Hiçbir müslüman fert yahut cemaatin, hiçbir gayr-i müslim fert veya toplumu, İslamı kabule zorlamaya hakkı yoktur.” Bu, ister müslümanların devlet yönetiminde bulundukları dönemlerde olsun; isterse idari mekanizmaya sahip bulunmadıkları dönemlerde olsun; değişmez.Ancak şurası maludur ki, elinde hiçbir kuvveti ve hükümeti olmayan birine “Şiddete ve zora baş vurma!” demenin bir bakıma anlamı yoktur. Beni mazur görmenizi rica ederim; size şunu söylemek isterim:“Sizin, bu müfessirin tefsirinden çıkardığınız anlam, başaşağı ve tersine bir manadır; doğru ve mantıki değildir.

 

İSLAMDAN İRTİDAD EDENİN CEZASI

 

6- Mürtedin İslam nazarındaki hükmü, görünüşte “Dinde zorlama yoktur.” ayetine zıt gibidir. Fakat hakikatte böyle bir zıddıyet yoktur. Şöyle ki, bu ayet henüz İslama girmemiş ve baskı yoluyla değil de irşad ve ikna yoluyla İslama davet edilen kimseler hakkındadır. Bunun aksine, İslamın mürtedlerle ilgili kanunu, islama girdikten sonra müslümanlıktan dönmek istiyenler hakkındadır. Ve bu hükmün gayesi, onları İslam üzere kalmaya zorlamak değildir. Bundan maksat, devletin esası olan İslam toplumunu, parçalama ve çözüntülerden korumaktır. İslam şeriati, islam devleti hududları içerisinde yaşayan bir müslümanın İslamı bırakmasına müsaade etmediği gibi, yine İslam devleti sınırları içerisinde yaşayan bir gayr-i müslim zimmi’nin devlete karşı gelmesine onun hükümranlığını kabulden kaçınmasına da müsaade etmez. Bildiğim kadarıyla, yeryüzünde hiçbir devlet, kendisine vücut veren ana unsurların ve temel değerlerin çözülme ve parçalanmasına müsaade etmez!Bu konuda, İslama girmemiş olanlarla, girdikten sonra çıkanları, diğer ilim erbabı da ayrı mütalaa ediyorlar. Dünyada, bu iki zümreye de aynı gözle bakacak ve her ikisine de aynı muameleyi yapacak bir kimse olmasa gerek!

Mesela siz, Amerikan vatandaşlığına veya İngiliz milliyetine girmemiş bir kimseyle, bu vatandaşlık ve milleyeti kabul ettikten sonra terkeden bir kimseyi aynı mı görürsünüz? Yine, Amerika Birleşik Devletlerine henüz katılmamış bir eyaletle, Amerika’dan kopmuş ve ayrılmış bir eyaleti bir tutarak her ikisine de aynı muamelenin yapılmasını ister misiniz?

 

MUHKEM VE MÜTEŞABİH AYETLER NE

DEMEKTİR?

 

A’li İmran suresinin yedinci ayetiyle ilgili olarak sorduğunuz soruya gelince, her şeyden önce sizin, muhkem ve müteşabih ayetler ne demektir ve bu ikisi arasındaki farklar nelerdir; bunları iyi bilmeniz gerekir:

Müteşabih ayetler, içlerinde duyular ötesi hakikatler beyan edilen Kur’an ayetleridir. Bu hakikatler, insanın deney ve gözlemlerine gelmiyen gerçekler olduğu içindir ki, dilde bunlar için konulmuş özel tabirler yoktur. Bundan dolayı da, bu gerçekleri açıklamak için, duyulabilir madde alemi gerçeklerine has kelime ve tabirleri kullanma zarureti vardır. Mesela, Allah-u Teala için hayat (diri olmak), semi (işitmek), basar (görmek) ve kavl (söylemek) kelimelerini kullanmak veya O’nun (c.c.) arş ve kürsisinin var olduğunu yahut da, Allah’ın sevdiğini ve gazaba geldiğini söylemek gibi... Bu ve benzeri kelime ve anlatım tarzları, bize, duyular ötesi hakikatler için toplu ve tafsilatlı bir şekilde kavramamızda yeterli olmayacağı muhakkaktır. Bunun için, Kur’an-ı Kerim, bu tip kelimelerin anlamlarına kesin hudutlar çizmeğe çalışanları kötülüyor ve böyle kimselerden, kalblerinde eğrilik ve çarpıklık bulunanlar diye bahsediyor. Çünkü bu kelimelerin, insanlar tarafından manalarına kesin sınırlar konmasına ve beşer idrakinin hududları içerisinde hakikat sanki bu kelimelerin zahiri ifadelerinden ibaret imişcesine tefsir edilmesine tahammülü yoktur.

Muhkem ayetler ise böyle değildir. Bunlar, insan ve kainat ile deney ve gözlem altında vuku bulan meselelerden bahsederler veya insan için gerekli hüküm ve prensipler koyarlar. Bu ayetlerde meseleler, beşerin dilinde bunlar için konulmuş kelimelerle ifade edildiği için, insan bunları tefsir ve te’vil edebilir. Bunların ma’nalarını kesin hudutlarla belirtmeğe çalışmak mümkün ve mubahtır. Hatta şeriatın emridir. Çünkü insan, Kur’an’ın maksadını kavrayabilmek ve O’nun gösterdiği doğruya erişebilmek için buna muhtaçtır. Fakat bu çalışmanın, ancak temiz bir niyet ve sırf doğruyu aramak kasdıyla ve genel olarak insanın dünyada herhangi bir sözü anlamak için tercih ettiği ma’kul yollarla yapılması şarttır. Yoksa, sözlerin mefhum ve manaları şahsi ve indi birtakım görüşlere uydurmak gayesiyle değil!

Evet... Şimdi artık diğer sorularınızın cevaplarına geçebiliriz:

7- Muhkem ayetlerle ilgili olarak yaptığım yukarıdaki açıklamadan sonra “Muhkem ayetler, tefsir ve te’vile muhtaç değil midir?” şeklindeki sorunuza tekrar cevap vermeme sanırım ihtiyaç kalmamıştır. Evet, muhkem ayetler, sizin dediğiniz gibi, tefsir edilmelerine ihtiyaç olmayan ayetler demek değildir. Kur’an, insanların nazarlarını, muhkem ayetler üzerine çekmek istemiş ve onları müteşabihlerin te’vilinden nehyetmiştir.Çünkü, insanın düşünce, araştırma, inceleme ve tefsir konusunda gayretlerini sarfedeceği saha, muhkem ayetlerdir; müteşabihler değil!

8- “Dinde zorlama yoktur.” ayetinin, muhkem olduğuna şüphe yoktur. Çünkü “din”, “ikrah = zorlama” ve dinde zorlama yoktur.” gibi meseleler, dil kaideleri ve beyan tarzına dayanarak, ayetin gelişine (siyak), Kur’an’ın diğer yerlerindeki açıklamalara, Sünnet, icma ve kıyasa müracaat ederek manalarını tesbit ve tayin edebileceğimiz konulardır. İnsana herhangi bir şeye imanı veya inkarı emreden, yahut herhangi bir şeyi yapmayı veya yapmamayı emreden yahut da insanın duyu, gözlem ve deneylerine konu olabilecek vakıalardan bahseden bütün ayetler de böyledir; yani bu tip tüm ayetler muhkemdir.

 

TEADDÜD-İ ZEVCAT (Birden Fazla Kadınla

Evlenme) MESELESİ

 

9- Az önce söylediklerimizden, bahse konu olan Nisa Suresinin üçüncü ayetinin müteşabih ayetlerden olmadığını anlamışsınızdır. “Eğer bu ayet muhkem ise, bu konuda ne diye birçok ihtilaflar çıkmıştır?” şeklindeki sözünüz, zihninizde mevcut bulunan asılsız bir takım vehimlerin bir neticesidir. Sizdeki bu vehimlerin ilki, şu sözünüzdür: “Bir ayet muhkem olduğu zaman, bunun tefsirinde iki kişinin bile ihtilaf etmemesi gerekir.” Sizi bu vehme düşüren şey, muhkem ayetlerin hiçbir tefsir ve te’vile muhtaç olmadıklarını sanmanızdır. İkinci vehminiz ise, bu ayetin tefsirinde müfessirlerin büyük ihtilaflara düşmüş olduklarını söylemenizdir. Halbuki, bu ayetin manası üzerine İslam alimleri öndört asırdır ittifak ve icma halindedirler. Üzerinde ittifak edilen bu mana şudur: “Bir erkeğin, birden fazla kadınla evlenmesi mubahtır. Aynı anda dörtten fazla kadını nikahı altında bulunduramaz. Bunlar arasında adaleti sağlaması lazımdır. Buradaki adaletten maksat, muamele ve hukuk bakımından bir adalet olup, sevgi ve kalbi alakada eşitlik değildir.”Ondokuzcu asrın sonlarından itibaren, müslümanlar içinde bir zümre tarafından yapılmağa başlanan tefsirlere ve bunlar esas alınarak mezkur ayet hakkında İslam alimlerinin geniş çapta ihtilaf ettikleri hakkında tarafınızdan ileri sürülen iddialara gelince, ben şunu söyliyeyim ki, bunların hiç birisi tefsir değildir; bunlar ancak batıni tahriflerdir ve hiçbir zaman Kur’an tefsiri konusunda muteber sayılamazlar. Bunları yapanlar, rehber ve hidayet kaynağı olarak Kur’an-ı Kerim değil, siz Batılıları tercih ve kabul etmişlerdir. Onlar Kur’an-ı Kerim’e kendi fikirlerini söyletmek istiyorlar. Kur’an’a ondan olmayan manaları yüklemek, şahsi fikirleri O’na söyletmeye kalkmak, nifak, aldatma ve hiyanetten başka ne olabilir? Şayet ben, bu veya bir başka konuda, Kur’an’ın görüşünün yanlış ve batılı ilim adamlarınınkinin doğru olduğuna gerçekten ve içimden gelerek inanmışsam, alenen Kur’an’ı inkar ve sizin nazariyenizi kabul etmiş olurum ve hiç gecikmeden “Ben müslüman değilim.” derim. Hem samimi kimsenin yapması gereken de budur!Fakat ben üzülerek şunu söylemek zorundayım: Siz, bizdeki münafıkları teşvik ediyorsunuz!Çünkü onlar, sizin kafilenizde yürüyorlar ve hayatın meselelerinde sizden ilham alıyorlar. Bunun anlamı şudur ki, onların sizlerle aynı fikirde olmaları hoşunuza gidiyor ve bu uyumun gerisindeki nifak, hiyanet ve dalaletten tiksineceğiniz yerde hoşlanıyorsunuz.

 

KUR’AN TEFSİRİNDE SÜNNETİN ÖNEMİ

 

Bu sualinizin içinde bir başka soruya da yer vermişsiniz: “Bir kimse bir Kur’an ayetinin manasının apaçık olduğuna inandıktan sora, yine Sünnete başvuracak mıdır? diyorsunuz. Bu sorunuza karşı şunu diyeceğim:Bir kimse ister Kur’an-ı Kerim’in Muhammed (s.a.v.) in kendi eseri olduğuna inansın; isterse Allah katından nazil olan bir kitap ve Muhamemd (s.a.v.) in de Allah’ın Rasulü olduğuna inansın; bu kişinin, Kur’an’ın mücmel yerlerinin izah ve tefsirinde, Muhammed (s.a.v.) in söz ve fiillerine bakmaya hacet olmadığını iddia etmesi, prensip olarak yanlıştır. Çünkü, eğer Kur’an’ı Muhammed (s.a.v.) in yazdığına inanıyorsa Kur’an’ın mücmel ifadelerinden hakiki maksadın ne oluduğunu en iyi açıklayanın, O’nu bizzat yazan kimse olduğunu itiraf etmiş olması gerekir. Yok eğer, Kur’an’ın Allah’dan geldiğine inanıyor ve Allah-u Teala’nın insanlara öğretsin ve açıklasın diye bu kitabı Muhammed (s.a.v.) e inzal ettiğini kabul ediyorsa, O’nun en iyi en doğru tefsirinin yine Rasulullah Muhammed (s.a.v.)tarafından yapılmış oluduğunu itiraf etmesi gerekir. Ancak, burada, Hadislerin sahih mi, gayr-i sahih mi, olduğu ve bu konudaki ölçülerin neler olduğu hususunda bir soru soracak olursanız, bu ayrı bir konudur. Lakin haddi zatında inkarı mümkün olmayan gerçek şudur ki, biz Kur’an’ı anlamak ve manasını kavramak için Sünnetten müstağni kalamayız.

 

KUR’AN’I, AYETLERİNİN İNİŞ SIRASINA GÖRE

TERTİB ETMEYE İHTİYAÇ YOKTUR

 

10- Kur’an’da birbirleriyle çelişkili iki hükmü bulunduğu zaman, bunlardan son nazil olan diğerini nesheder. Fakat, baştan sona bütün Kur’an’ı, ayetlerinin nüzul tarihine göre tertib etmeğe lüzum yoktur. Çünkü, bugünkü tertibi içerisinde bizim, iki hükümden hangisinin önce, hangisinin sonra nazil olduğunu sağlam rivayetlerle tesbit etmemiz mümkündür.

 

FERTLERİN KUR’AN’ TEFSİR ETME HAKLARI

 

11- İlim sahibi herkesin, İslam devleti hududları içerisinde Kur’an’ı tefsir etme hakkı vardır. Fakat onların tefsir ve açıklamaları, tüm müslümanlar için kanun olamaz. Çünkü kanun, ancak, ilim ehlinin icma ve ittifakları veya ilim ehlinin görüşlerinin ekseriyeti sonucu tercih edilen veyahut da karar çıkarma yetkisi olan bir mahkemece benimsenen tefsirlerdir. Şüphesiz ki, ilim sahibi herkesin, toplumu ilgilendirmiyen şahsi meselelerinde, kendi görüş ve ictihadına uygun tefsir ve izahlar yapması hakkıdır. Fakat, kişisel bir tefsirin sosyal hayatta ve ictimai meselelerde kanun olarak uygulanması nasıl caiz olabilir?

KUR’AN’IN KABUL ETTİ⁄İ İNCİL HANGİSİDİR?

 

12- Bugün Ahd-i Cedid olarak bilinen mecmuanın ihtiva ettiği dört incil, vahiy yoluyla Allah’dan gelen kitaplar olmayıp, Kur’an’da kabul ve ikrar olunan ilahi kitaplar bunlar değildir. Böyle olunca, bu mecmuada yer alan “Rasullerin İşleri” bölümü de tabiatıyla Kur’an-ı Kerim kabul ve tasdik etmez. Kur’an’ın tasdik ettiği kitap, Meryem Oğlu İsa’ya (Selam ikisine olsun) nazil olan İncil’dir. Şimdi şöyle bir soru sorabilirsiniz:

Peki bu İncil nerededir?

Bu sorunuzun cevabı şudur:Bu İncil’den bazı parçalar, bugün Ahd-i Cedid diye bilinen mecmuada münderic bulunan dört İncil’in yazarlarına, şifahi rivayetler yoluyla ulaşmış ve onlar bu parçaları, Hz. İsa (a.s.) ı anlatırken yer yer kaydetmişlerdir. Bu kitaplar içinde yer alan Hz. İsa (a.s.) ın hutbe ve meseleleri işte o İncil’e ait dağınık parçalardır. Hatta bunlarda Kur’an-ı Kerim’e zıt bir şey yok gibidir.

 

MÜSLÜMANLARIN İSLAMA DAVETTEKİ

ISRARLI MÜCADELELERİ HANGİ MEŞRU

SEBEBE DAYANIR?

 

13- Mektubunuzda “Kur’an’a göre Allah, yeryüzündeki muhtelif milletlere muhtelif yollar göstermiştir. Bütün bu yollar Allah katındadır.”diyorsunuz. Fakat bunu, Kur’an’ın hangi ayetine dayandırdığınızı mektubunuzda belirtmemişsiniz. Şayet:

“Biz her ümmete bir ibadet yolu (şeriat) gösterdik ki, onlar bu yolda yürürler.” (Hacc: 22/67)

Ayetinden bu manayı çıkardıysanız, bu ayetin manası sizin anladığınız gibi değildir. Bu ayetin doğru anlamı şudur: “Allah-u Teala, her milletin peygamberine bir şeriat gönderirdi ve o milletin zamanında geçerli olan şeriat o olurdu.” Buna göre, Allah-u Teala bu zamada insanlara Muhammed (s.a.v.) vasıtasıyla bir şeriat göndermiştir. Bugün kanun olarak geçerli olan işte budur. Müslümanların, Yahudi ve Hıristiyanlar da dahil, bütün insanları islam sancağı altında toplanmağa davet etmelerini meşru kılan sebep işte budur.

 

KUR’AN’I ANLAMADA TABİAT İLİMLERİNİN

RÖLÜ

 

14- Şurası bir gerçektir ki, insan, tabiatı ve kaniatı ne kadar çok tanırsa, Kur’anı anlamada o kadar basireti artar. Fakat bu demek değildir ki, insan bu yolla Kur’an-ı Kerim’i, Muhammed (s.a.v.) den ve hiç bir aracıya muhtaç olmaksızın O’nun ilim kaynağından kana kana içmiş olan Ashab-ı Kiram’dan daha iyi anlar!Yine, bir kimsenin astronomi, fizik, kimya gibi ilimlerde derinleşmesi, onun kesin olarak, Kur’an’ı herkesten çok ve herkesten iyi bildiği anlamına gelmez!Fakat, bir insanın Kur’an-ı Kerim’i doğru bir şekilde anlaması için her şeyden önce, O’nun Allah’dan gelen bir kitap olduğuna, hidayetin ve doğru yolun yegane kaynağı bulunduğuna iman etmesi ve Kur’an’ı anlamak için gerekli olan ilimlerden haberdar olması, sonra da Kur’an üzerinde derin düşünmeye ve İslamın fikir ve hayat nizamı hakkında araştırma yapmaya yeteri kadar vakit ayırması gerekir. Fakat bir kimsenin -bütün bu şartları haiz olsa bile- hiçbir zaman Kur’an-ı Kerim’i Allah tarafından insanlara bu ilahi kitabı öğretmek üzere gönderilen (veya sizce Kur’an’ın müellifi olan!) Hz. Muhammed (s.a.v.)den daha iyi anladığını iddia etmeye hakkı yoktur.

 

KUR’AN-I KERİM’İN TASDİK ETTİ⁄İ

MUKADDES KİTAPLAR HANGİLERİDİR?

 

Kur’an-ı Kerim’in tasdik ettiği kitaplar, bugün elde mevcut Ahd-i Kadim ve Ahd-i Cedid değildir. Kur’an’ın tasdik ettiği mukaddes kitaplar yalnız Tevrat, Zebur ve İncil’dir. Yahudiler, Tevratı müstakil bir kitap olarak muhafaza etmemişlerdir. Fakat O’ndan muhtelif bölümleri, Ahd-i Kadim’in ilk beş kitabında mezkur bulunan Beni İsrail Tarihi’ne eklemişlerdir. Tevratı bu kitapların içinde, bazı alametlerin ışığında seçip ayırabilirsiniz. Mesela, cümle “Rab, Musa’ya dedi” yahut “Rab emretti” gibi ibarelerle başlıyorsa, bu parça büyük ihtimalle Tevrattan bir cüzü ihtiva etmektedir. Yine Kur’an, Ahd-i Kadim’deki Zebur’un tamamını tasdik etmez. O, yalnızca Davud’un Zebur’unu tasdik eder. Davud’un Zeburu ise, parçalar halinde Zebur’da mevcuttar. Aynı hüküm, İncil için de söz konusudur. Zira, İsa (a.s.) ın tabileri de, İncil’i müstakil bir kitap olarak muhafaza etmemişlerdir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna gibi, Hz. İsa’nın hayat ve siretini yazan müellifler, kendilerine şifahi rivayetler yoluyla ulaşan İncil parçalarını kendi kitaplarına eklemişlerdir. Siz “Mesih Dedi. Mesih mesel getirdi. Mesih halka va’zetti” gibi ibareler yardımıyla, bu İncil parçalarını çıkarabilirsiniz. Tevrat, Zebur ve İncili Ahd-i Kadim ve Ahd-i Cedid’den, dediğim şekilde çıkarıp bir araya getirin, sonra bu parçaları Kur’an-ı Kerim’le karşılaştırın; göreceksiniz ki, bu parçalardaki ta’limatla Kur’an’ın talimatı arasında az bir fark vardır. Bu cüzi farklılıkları da şöyle yorumlamak mümkündür: Kur’an-ı Kerim, lafızlarına varıncaya kadar müstakil bir kitap halinde muhafaza edilmiş; fakat bu üç kitap, lafızlarıyla günümüzdeki müstakil bir kitap halinde korunamamıştır. Bu üç kitabın, Muhammed (s.a.v.) zamanında, müstakil kitaplar halinde mevcud olup olmadığını söylemem güçtür. Ancak, Ahd-i Kadim’i kendi açıklamalarından ve kitaplarımızdaki hadis-i şeriflerden şu anlaşılmaktadır ki, Tevrat en azından küçümsenmiyecek bir zaman süresince Yahudiler arasında müstakil bir kitap olarak kalmıştır. Ve Muhammed (s.a.v.) zamanında Medine’de, O’nun bir nüshası, Yahudilerde mahfuz bulunuyordu.

 

Kur’an’a Yapılan En Büyük İftira

 

Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:

“Şüphe yok ki, iman edenler (olsun), Yahudiler (olsun), Hıristiyan ve Sabiler (olsun), kim (peygamberin şeriatine göre) Allah’a ve ahiret gününe inanır, (Bununla beraber o şeriatin emrine göre) salih amelde bulursa, elbette onların, Rableri katında ecirleri vardır. Hem onlara bir korku da yoktur. Onlar, mahzun da olacak değillerdir.” (Bakara: 2/62)

Şüphesiz her devirde Kur’an-ı Kerim’in manasını tahrife yeltenenler çıkmıştır. Bu çirkin irtikabı, O’nun apaçık ve muhkem manalarını hakiki hedefinden saptırıp kendi arzularına veya kendilerini besleyen efendilerinin temayüllerine göre çarpıtmak suretiyle işlemişlerdir. Lakin, Kur’an’ın, hiçbir ayeti, günümüzde yukarıdaki ayete karşı işlenen şeni irtikabın bir benzerine maruz kalmamıştır. Tarih boyunca böylesi bir saptırmaya rastlanmaz! Tahrifler çoğu kez, ayetleri, ilgili bulundukları diğer ayetlerden koparmak ve bunları, başından ve sonundan ayırmak suretiyle yapılmıştır. Bunda da, İslamın herhangi bir bölümünü tahrip gayesi güdülmüştür. Fakat, bugün gerçekleştirilmek istenen şu yeni tahrifin gerisinde, Kur’an-ı Kerim’in yeryüzündeki bütün insanları kendisine davet ettiği temel esası kökünden yıkmak ve yoketmek gayesi yatmaktadır. Hatta bunun da ötesinde, Allah’ın, insanlığı hidayete eriştirmek üzere koyduğu kanununu ve insanlık yaratılışından Rasulullah (s.a.v.) e kadar geçen süre içerisinde gönderilen peygamberler ve ilahi kitaplar manzumesini temelden sarsıcı sinsi bir maksat yatmaktadır.

Gerçekten, Kur’an’da yapılmak istenen bu türlü tahrif, insanlığı dalalete sürüklemede çok maharetli ve tecrübeli küfür ve dalalet önderlerinin bile benzerini yapmaktan aciz kaldıkları bir sapıklık örneğidir. Çünkü, tahrif ve çarpıtmanın bu çeşidi, bir taraftan gayr-i müslimlerin ellerine, onların İslama girmelerinin gerekli bir şart olmadığına dair bizzat Kur’an-ı Kerim’den (!) belge verirken, diğer taraftan, devamlı olarak islami sınırları çiğnemek ve hak esasları sarsmak için fırsat kollayıp duran münafıklara ve kötü niyetlilere, İslamla küfür arasındaki kesin duvarları yıkıp hakla batılı karıştırma iznini bizzat Kur’an’dan veriyor!Bir diğer yandan da, Kitap ve Sünnete bağlı İslam toplumunun hakiki üyeleri olan mü’minlerin imanlarını sarsarak, onları, Kur’an ve Sünneti kabul etmeden ve ilahi kitaplara peygamberlere muhtaç olmaksızın kurtuluşa erebilmenin mümkün olduğu ve İslam esaslarıyla bağlı bulunmanın şart olmadığı hususunda birtakım şüphelere düşürüyor. Çünkü, bu tahrifle ortaya konan düşünceye göre, bir insanın, müslüman olmasıyla, yahudi, hıristiyan, sabii, hindu veya bir başka dinden olmasının, kurtuluşa erme ve doğru yolda olması bakımından herhangi bir farkı yoktur.

Sözün kısası, bu tahrif, İslamı içinden ve dışından yıkmayı hedef almış ustaca bir darbedir! Hidayet kaynağı olan Kur’an’dan bu güçlü dalalet silahını bulup çıkaran (!) zeka sevinsin!Sanıyorum, bugüne kadar Kur’an’a yapılan iftiraların en büyüğü budur. Geçmiş asırlarda, bundan daha çirkin bir iftira, şu gök kubbenin altında işlenmemiştir! Bu tahrifin izlerine, sonuç ve tezahürlerine defalarca rastladım ve şahit oldum. Özellikle, çağdaş kültür almış aydınların, bu tahrifin kurbanı olduklarını gördüm. “Tercümanü’l-Kur’an” okuyucularının birçoklarından, bu yeni sapık tefsirin, müslümanlar arasında meydana getirdiği menfi tesirlerden şikayet eden mektuplar aldım. Diğer tarftan, ünlü birçok gayr-i müslimin, konferans ve yazılarında, bu tefsiri, kendi kötü emelleri doğrultusunda kullanıp istismar ettiklerini de görmüştüm. Bu durum karşısında, bu yazımıza konu olan ayet-i celilenin hakiki manasını belirlemek ve birtakım tuzaklar hazırlamak gayesiyle adı geçen ayete yüklenen çarpık manaları bizzat Kur’an’ın kendisiyle iptal etmek, boynumuzun borcu oldu. Bizzat Kur’an’ın kendisiyle diyorum; çünkü bir kimse, söylediği sözünü bizzat kendisi tefsir ettikten sonra, bir başkasının, onun kasdettiği mananın dışında bir manayı bu söze yüklemeye hakkı olmasa gerektir!

Bu konuda yapılması gereken ilk iş, bu ayeti bölüm bölüm ele alarak, ayette geçen her lafızın kendi başına hangi anlamlara geldiğini belirlemek, sonra da bu ayetin ele aldığı konunun ayrıntılı bir şekilde Kur’an’ın diğer yerlerinde nasıl işlendiğine bakmaktadır:

1- Önce, “İman edenler...” deniliyor; yani yalnızca iman zikrediliyor. Sonra da bu mübtedanın haberinde “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler.” buyuruluyor. Dolayısıyla burada şu soru ortaya çıkıyor: Gerçekten ve fiilen iman edenlerin imanıyla kastedilen nedir?Zahir olan şudur ki, şayet, “İman edenler” sözü ile, “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimseler” kasdedilmişse, o takdirde ayetin başında geçen “İman edenler” den, “Müslümanlar topluluğu, yani ehl-i İslam taifesi” kasdedilmektedir. “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler” den de, mensubu bulundukları taife (gurup) gözönünde bulundurulmadan, gerçekten ve fiilen, hakiki ve kamil iman ile muttasıf olan hakiki müslümanlar kasdedilmektedir.

Kur’an’ın nüzulü sırasında yaygın bulunan zümrecilik düşüncesi, günümüzde de aynen hakim ve yaygındır. Bundan dolayı, biz, Kur’an’ın bu ayetle mü’minler zümresine mensup olmaktan başka bir özelliğe sahip bulunmayanlarla, iman sıfatıyla muttasıf olup bunu hayatlarında yaşayarak isbat eden gerçekçi müslümanları birbirinden ayırdığını anlamakta güçlük çekmiyeceğiz. Nitekim, günümüz dünyasında insanlar, mensubu bulundukları cemaatlere göre tanınmakta ve temayüz etmektedirler. Mesela, bir kimseye, gerçekten müslüman olup olmamasına bakılmaksızın, sırf İslam cemaatine mensup olduğu için mü’min veya müslüman deniyor. Yine, yahudi, hıristiyan veya budist deniyor. İşte, Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu sıralarda da, insanlar, inanç ve ideolojilerinin hakikat ve gerçekliğine bakılmaksızın, içinde yaşadıkları ve mensubu oldukları zümre ve cemaatlere bakılarak, zahiri bir ayırıma tabi tutuluyorlardı. Fertler ve topluluklar, falanca kişi veya kişiler Muhammed’in (s.a.v.) cemaatinden, falancalar Yahudi taifesinden, falancalar da Hıristiyan taifesindendir gibi değerlendirmelere tabi tutuluyorlardı. Hatta bundan dolayı, münafıklar, gerçekten müslüman olmadıkları halde müslümanların cematinden addediliyorlardı.

Allah Sübhanehu Ve tealanın bu ayetteki maksadı, bu görüş açısının bozukluğunu izah etmekti. Bunun için ayette, işin iç yüzünü ve gerçeğini anlatmadan önce muhtelif zümre ve cematleri, meşhur olan isimleriyle zikretmiş ve işe müslümanlar topluluğundan başlamıştır.

2- “Yahudiler: vellezine hadu”. ayetin başında zikredilen “iman edenler” için söylediğimiz gibi, burada da “Yahudiler” sözüyle kasdedilmek istenen, Yahudilik akidesine inanmış ve gerçekten yahudice yaşayan kimseler değildir.Çünkü, onlar hakkındaki hüküm az sonra açıklanacaktır. Dolayısıyla, ayette geçen “Yahudiler” sözüyle kasdedilen, o gün Yahudi taifesinden sayılan herkesti.

3- “Hıristiyanlar: vennesara” yine burada da -ayetin siyakına göre- kasdedilen, gerçekten hıristiyanlık inancını taşıyanlar değil, bilakis, o gün hıristiyan camiasından sayılan herkesti.

4- “Sabiiler: vessabiine”. Sabiiler, Irak’ta ve Yarımada’da yaşıyan ve inançları, geçmiş peygamberlerin talimatlarıyla melaike ve yıldızlara tapınmaktan ibaret olan bir taifeydi. Yine burada da, sabiiler’den kasıt, bu taifeye mensup fertler olup, gerçekte bu dine inanan kimseler değildir.

5- “(Bunlardan), hakkıyla Allah’a ve ahiret gününe inanıp, salih amel işleyenlere rableri katında ecirleri vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar mahzun da olmıyacaklardır.” Allah-u Teala, ayet-i celilenin bu bölümünde, insanlarda umumiyetle hakim olan bir düşünceyi yıkmak istemiştir. Bu düşünceye göre, insanlar ahirette, mensubu bulundukları zümrelerine, dünyada iken sahip oldukları nesep ve isimlerine göre haşredileceklerdi. Yahudi, kurtuluşun, diğer insanlar için değil de yalnızca Yahudi cemaatinden sayılan kimseler için olduğu inancındaydı. Hıristiyan ise, hıristiyanlığa girmenin, hak ehline dahil olmak demek olduğuna ve bu dairenin dışında kalan herkesin batıl yolda bulunduğuna inanıyordu. Bunun gibi, müslümanlar da, isim, aile ve doğum itibariyle kendi cemaatleri içerisinde bulunan, yani müslüman bir ailede doğup, müslüman adı taşıyan herkesin müslüman olduğunu, böyle kimselerin, kendi cemaatlerine mensup olmayan ve bu özellikleri taşımayan herkesten fazilet ve şerefçe üstün oluduğunu zannetmeye başlamışlardı. İşte bu yanlış düşünceyi silmek ve yıkmak için Allah-u Teala, insanlar arasındaki gerçek farkın, zahiri zümre ve taifecilik ölçülerine göre olmadığını, bilakis hakiki değer ölçüsünün ve her şeyin mihverinin, iman ve emel-i salih olduğunu, imandan ve amel-i salihten uzak olmakla birlikte müslüman adı taşıyan kimselerin gerçekte mü’min olmıyacağını beyan etmiştir. Yine, yahudilik, hıristiyanlık ve sabiiliğe mensup olan bir insan, iman edip salih ameller işlediği zaman artık ne yahudi, ne hıristiyan ve ne de sabiidir! Bilakis o, ahirette, iman eden ve salih ameler işleyen müslümanlarla beraber haşrolunacak bir mü’mindir. Fakat o, bu özellikleri yitirdiği ve bu sıfatlardan uzaklaştığı zaman, onun İslam cemaati içerisinde yaşamış olması veya müslümanlar topluluğundan sayılması, kendisine hiç bir şey kazandırmaz! Yine, bu kimsenin yahudi, hıritiyan veya sabiilerden sayılması, ahirette kendisine hiçbir fayda sağlamıyacaktır.

Allah-u Teala, kitabının birçok yerinde, özellikle yahudi ve hıristiyanlarda hakim bulunan zümre ve gurup asabiyetinden söz etmiş ve bu zihniyeti yıkıp zir ü zeber etmiştir. Mesela buyurur ki:

“(Yahudi ve hıristiyanlar) dediler ki: “Yahudi veya Hıristiyan olanlardan başkası asla cennete girmiyecek! Bu onların kuruntularıdır. (Onlara) söyle: “Eğer doğru söylüyorsanız getirin delilinizi! Hayır! Kim, hakkıyla itaat ve amel ederek kendini Allah’a teslim ederse, işte ona Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklar.”

(Bakara: 2/111-112)

“Yahudilerle hıristiyanlar dediler ki: Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz! Onlara de ki: Öyle de, niçin (Allah) sizi günahlarınız yüzünden azablandırıyor? Hayır hayır, siz de O’nun yarattığından bir beşersiniz.”

(Maide: 5/18)

“Onlar, sayılı günlerden başka bize asla ateş dokunmayacak dediler. Onların uydurdukları bu şey, dinleri hususunda da kendilerini aldatmıştır. Onları, vukuunda hiçbir şüphe olmayan birgünde topladığınız ve herkesin -kendilerine haksızlık edilmeyerek- kazandığı tastamam ödendiği zaman artık halleri nice olur!?”

(A’li İmran: 3/24-25)

“Söyle (Yahudi ve hıristiyanlara): Allah yanında ahiret yurdu diğer insanların değil de sizinse (ve bu davanızda) gerçekçilerseniz, haydi ölümü isteyin!” (Bakara: 2/94)

Bütün bu ayetler, şu gerçeği ortaya koymaktadır. Allah-u Teala, yeryüzündeki hiçbir zümre ve topluluğa ahiret garantisi vermemiş, hiçbir taifeye özel bir sevgi ızhar etmemiştir ve hiçbir kimsenin de, belli bir millet içinde doğduğuna veya muayyen bir cemaatten oluşuna dayanarak, özel bir muameleye tabi tutulmasını istemeye hakkı yoktur. Bilakis, herkes insanlık ailesinin fertleri olmak yönünden Allah nazarında eşittir ve aralarında herhangi bir ayrıcalık yoktur. Çünkü, Allah nazarında hakiki değer ölçüsü, şu veya bu cemaate mensubiyet yahut da falan veya filan milletten olmak değil, prensipler ve hakikatlerdir. Eğer gönülden iman eder ve salih ameller işlerseniz, Allah indinde mükafatınızı alırsınız. Fakat, hangi cemaate veya millete mensup olursanız olunuz, eğer imansız ve salih amelsiz iseniz, sizi acıklı azaptan kurtaracak hiçbir şey yoktur.Allah-u Tela bu hakikatı, kitabının bir başka yerinde mü’minlere hitabederek şöyle ilan etmiştir:

“Ne sizin kuruntularınız ve ne de ehl-i kitabın kuruntuları!Fakat kim bir kötülük yaparsa onunla cezalandırılır ve o, Allah’dan başka ne bir yar, ne bir yardımcı bulamaz. Bir de, erkek olsun kadın olsun, mü’min olarak kim salih ameller işlerse, onlar da cennete girer. Kıl kadar haksızlığa uğramazlar.” (Nisa: 4/123-124)

İşte, aynımana, münakaşa konusu olan ayette de anlatılmıştır; fakat başka bir uslupla...

Söz konusu ayetin siyakında anlatılan konu, ne kişinin mü’min sayılabilmesi için inanması icabeden şeylerdir ve ne de amellerinin salih sayılabilmesi için tutunacağı prensiplerdir. Mevzu bu değildir!Bunlar, tafsilatlı bir şekilde Kur’an-ı Kerim’in başka yerlerinde anlatılmıştır. Burada işlenen konu şudur: Allah katında gerçek değer ölçüsü, hakikatler ve vakaıalar olup, şekiller, görünüşler ve insanların uğruna öldükleri zahiri intisaplar yani herhangi bir cemaate mensubiyetler değildir! İşte, ayette, hızlı bir şekilde sergilenen ve işaret edilen hakikatler bunlardır. Şimdi biri çıkıp da dese ki: “Bu ayette yalnızca Allah’a ve ahiret gününe imandan söz ediliyor; bunun için, sadece bu ikisine inanıvermekle insan ahiret saadetine nail olur. Binaenaleyh, bunun dışında, insanın, herhangi bir peygambere ve kitaba iman etmesi ve bir şeriate tabi olması gerekli değildir.”Yahut da dese ki: “Kur’an’ın istediği, hıristiyanın hıristiyanlığında, yahudinin yahudiliğinde ve hindunun da hinduluğunda şuurlu ve sabit olması, yani, herkesin kendi dinine samimiyetle ve kararlı bir şekilde tabi olmasıdır. Kur’an’ın bizden istediği budur. Yoksa, Kur’an’a ve Muhammed’in peygamberliğine iman, ahiret saadeti için şart değildir.” Bizim, böylesi bir kimse hakkında söyleyeceğimiz şundan ibarettir:Böylelerinin yaptığı iş, Kur’an’ı tefsir etmek değil, O’nunla alay etmek ve oynamaktır. Onların bu görüşlerini kabul etmek için, tüm Kur’an’ı inkar etmek lazımdır!

Hiç şüphe yok ki, dinin temeli ve aslı Allah’a imandır. Bundan dolayıdır ki, bahis konusu olan ayette ilk zikredilen umde, Allah’a imandır. Fakat, Allah’a imanın manası, insanın sadece Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmekle yetinmesi demek değildir. Zira, bunun böyle olmadığını bizzat Kur’an-ı Kerim şu ayette açıkça ortaya koymaktadır:

“Kim hakkıyla itaat ve amel ederek kendini Allah’a teslim ederse, işte onun için Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Bakara: 2/112)

Burada, Kur’an’ın “Allah’a iman”dan kasdettiği açıkça görülmektedir ki; bu da İslam’dır. Yani, insanın kendisini Allah’ın rızasına tabi kılmasının mükafat ve ecri, söz konusu ayette geçen ecir ve mükafatın aynıdır.

Kur’an-ı Kerim’in daha başka yerlerinde de, bu imanın mahiyeti ayrıntılı bir şekilde anlatılmış ve denilmiştir ki: İnsanın bu imana -bir diğer kelimeyle İslama- erişmesi, ancak Allah’ın peygamberleri ve kitapları vasıtasıyla mümkündür. Kişi, kendisine bir din, bir Allah ve Ahiret inancı icad ederek yahut falanın veya filanın dininden birtakım inanç ve ahlak esasları seçerek, kalkıp bu vaziyetiyle “Ben Kur’an’ın nazarında mü’minim” diyemez! Dilerseniz, şu ayete beraberce bakalım:

“Deyiniz ki: “Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilene, Rableri tarafından peygamberlere verilene inandık; onlar arasında hiçbir fark gözetmeyiz ve biz O’na teslim olanlarız.” Eğer onlar (bu şekilde) sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğruya ererler. Yok eğer yüz çevirirlerse, onlar size karşı ancak muhalefet içerisindedirler.” (Bakara: 2/136-137)

Aynı konu, A’li İmran suresinde yeniden ele alınıyor ve “Biz O’na teslim olanlarız: Ve nahnu lehu müslimun” cümlesinden sonra şöye deniyor:

“Kim İslamdan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, en büyük zarara uğrayanlardandır.” (A’li İmran: 3/85)

Aynı surenin bir başka yerinde de şöyle buyuruluyor:

“Seninle mücadele ederlerse de ki: Ben, bana tabi olanla birlikte, kendimi Allah’a teslim etmişimdir. Ehl-i Kitapla Arap müşriklerine de ki: Siz de İslamı (Allah’a teslim olmayı) kabul ettiniz mi? Eğer İslama girerlerse doğru yolu bulurlar.” (A’li İmran: 3/20)

Bu ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki, söz konusu ayet-i celilede ifade edilen “Allah’a iman” etmek, yalnızca Allah’a inanıvermek değildir. Burada kasdedilen, Peygamberlerin ve semavi kitapların talimatlarına uygun olarak Allah’a iman etmektir. Ki bu da İslam’dır. Kur’an-ı Kerim birçok ayetlerinde, kitaplar ve peygamberler olmadan insanın doğru yolu bulamıyacağını tekrar tekrar beyan etmiştir. Bundan dolayı, bir insanın, -Allah’a iman etse bile- Allah’ın peygamberlerine ve kitaplarına inanmadıkça Kur’an’ın nazarında mü’min olması mümkün değildir. Allah buyurur ki:

“Mü’minler ancak Allah’a ve Rasulüne iman edenler ve O’nun (Peygamberlerin) yanında önemli bir iş üzerinde bulundukları vaki, O’ndan izin isteyip alıncaya kadar bırakıp gitmeyenlerdir.” (Nur: 24/62)

“Kim Allahı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini, ahiret günün inkar ederek kafir olursa o, muhakkak ki, doğru yoldan uzak bir sapıklıkla sapıp gitmiştir.” (Nisa: 4/136)

“Rabbinin ve O’nun peygamberlerinin emrinden uzaklaşıp azmış olan nice memleket vardır ki, biz onları en çetin bir hesaba çekmiş, onları akıllara şaşkınlık verecek bir azaba duçar etmişizdir. İşte, o (ülkeler halkı) yaptıklarının vebalini çekmiş, sonları hüsran olmuştur.” (Talak: 65/8-9)

Bunlar, Allah’a imanla, O’nun peygamberlerine ve kitaplarına iman etmenin birbirleriyle kopmaz bağlarla bağlı bulunduğunu, peygamberliği inkar eden birinin mü’min olamıyacağını, ayrıca kitaplara peygamberlere imanın manasının, kişinin dilinin uucuyla peygamberliğin önemli olduğunu ne nebilerin hürmete şayan insanlar olduklarını söyleyivermesi ve yine diliyle “ben onlara ve onlara verilen kitaplara inandım” deyivermesi demek olmadığını açıkça ifade eden ayatlerden birkaçıdır. Gandi ve benzerlerinin yaptıkları gibi, Allah’a karşı tazim ve saygı itirafında bulunmak, katiyen iman için yeterli olamaz. Bilakis pratik olarak itaat ve amel, imanın vazgeçilmez gereğidir. Peygamberin söylediklerinin hüccet olduğu ve hiçbir mü’min Rasulün görüşü ve emri karşısında kendi kanaatine göre hareket etme hakkına sahip olmadığı hususundaki külli kaideyi olduğu gibi kabul ve teslim etmek, imanın vazgeçilmez şartlarındandır. Bu hususu, şu ayetler açıkça ifade etmektedir.

“Biz her peygamberi, Allah’ın izniyle ancak kendisine itaat edilsin diye gönderdik-” (Nisa: 4/64)

“Kim Peygambere itaat ederse, Allaha itaat etmiş olur. (Nisa:4/80)

“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü yolda bırakır, ahirette de kendisini Cehenneme atarız. Orası ne kötü yerdir!” (Nisa: 4/115)

“Allah ve Peygamberi bir işe hükmettiği zaman, haçbir mü’min erkek veya kadın için (bu hükme aykırı olacak) bir işte kendilerine muhayyerlik yoktur. Kim Allah ve Rasulüne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmıştır.” (Ahzab: 33/36)

“Hayır, Rabine andolsun ik onlar aralarında çelişkiye düştükleri şeylerde, seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden hiçbir sıkıntı duymadan iyice teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 4/65)

Bütün bunlarla birlikte, yine Kur’an açıkça beyan ediyor ki: Sadece bir peygambere veya peygamberlerin bir kısmına, yahut ilahi kitaplardan birine veya bazılarına iman etmek insan için hiçbir fayda temin etmez. Bilakis şart ve gerekli olan, bütün peygamberi inkar etmiş olsa, bütün peygamberleri, hatta Allah’ı inkar etmiş olur. Buna şu ayet işaret etmektedir:

“Allah’ı ve Peygamberlerini inkar ederek kafir olan, bir de Allah ile Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyen (Allaha inanıp Peygamberlerine inanmayan) ve kimine inanırız, kimini inkar ederiz diyen, böylece (küfr ile iman) arasında bir yol tutmıya yeltenen kimseler (yok mu?), İşte onlar gerçek kafirlerin ta kendileridir. Biz o kafirlere hor ve hakir edici bir azab hazırlamışızdır.”

(Nisa: 4/15-151)

Evet... Çünkü, Peygamberler, tefrik ve ayırım kabul etmez bütün bir cemaattirler ve insanlığı aynı şeye davet etmişlerdir. Onlardan birini inkar, hepsini inkar etmek, hatta tümüyle din gerçeğini reddetmektir. Bunu bir misalle anlatacak olursak, biz eğer aynı şeyi söyleyen on kişiden birini tasdik edersek, hepsini birden tasdik etmiş, bunlardan birini tekzib edersek, hepsini tekzib etmiş oluruz. Çünkü, onlardan birini bizim tekzib etmemiz, hakikatte hepsini, hatta hep birden söyledikleri sözü inkar etmemiz demektir. Bu hususta Allah Teala buyurur ki:

“Ey Rasüller! Temiz ve halal olan şeylerden yiyin ve salih ameller işleyin. Ben, ne yaparsanız hakkıyla bilenim. Şu (insanlar) bir tek ümmet halinde sizin ümmetinizdir. Ben de sizin rabinizim. Benden korkun!”

(Mü’minun: 23/51-52)

“O (Allah), dini doğru tutun, onda tefrikaya düşmeyin diye dinden olan hem Nuh’a tavsiye ettiğini, hem sana vahyettiğimizi, hem İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi sizin için de şeriat yaptı.” (Şura: 42/13)

Bu külli kaideye göre insana düşen vecibe, Muhammedi (s.a.v.) ve Kur’an-ı Kerimi tasdik etmektir. Diğer Peygamberlere iman eden, fakat Muhammed (s.a.v.) i inkar eden, veya diğer semavi kitaplara inanan, lakin Kur’an’a iman etmiyen bir insan, gerçekte bütün Peygamberleri ve kitapları, hatta -yukarıda dediğimiz gibi -Dinin aslını inkar etmiş olur. Bu, birçok Kur’an ayetleriyle açıklanmış bir husustur. Bundan dolayıdır ki, geçmiş Peygamberlere ve eski semavi kitaplara iman etmiş olanlara, Muhammed (s.a.v.) ve Kur’an-ı Kerime de inanmaları emredilmiş ve onlara denmiştir ki: Eğer Kur’an’a ve Muhammed’e iman etmezseniz, kafirlerden olursunuz:

“Onlara Allah katından, kendilerinde olanı tasdik eden kitap gelince, onlar bundan önceleri inkar edenlere karşı kendilerine yardım gelmesini beklerken bilip tanıdıkları gelince onu inkar ettiler. Allah’ın laneti inkar edenler üzerine olsun.” (Bakara: 4/ 89)

“(Habibim) O, sana kitabı hak (ve) kendinden evvelkileri (de) tasdik edici olarak indirdi. Bundan evvel de Tevrat ile İncil’i indirmişti. Ki onlar hak ile batılı ayırdeden hükümleri de indirdi. Allah’ın ayetlerine küfredenler (yok mu?), onlar için pek çetin bir azab vardır. Allah cezası pek çetindir.” ( A’li İmran: 3/3-4)

“Ey kendilerine kitap verilenler! Yanınızdaki kitabları tasdik edici olmak üzere indirdiğimiz (Kur’an) a, birtakım yüzleri silip ve belirsiz edip de enselerine çevirmezden yahut cumartesi yararına ettiğimiz lanet gibi kendilerini de lanetlemezden evvel, iman edin.”

(Nisa: 4/47)

Hele şu ayet, meseleyi daha bir açık seçik anlatıyor:

“Gerçek şu ki, Ehl-i Kitap içinde Allah ve hem size indirilene hem kendilerine indirilene, -Allah’a büyük saygı göstererek- inananlar da vardır elbet! Onlar, Allah’ın ayetlerini az bir paraya satmazlar. Onlara Rableri indinde ecirler vardır. Allah, hesabı çarçabuk görendir.”

(A’li İmran: 3/199)

Bu son ayet, söz konusu ayeti en güzel şekilde ve açıkça tefsir ediyor. Şöyle ki, bahis konusu ayette, müslümanlardan, yahudilerden, hıristiyan ve sabiilerden. Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere Allah katında ecirlerinin verileceği beyan edilirken, bu ayetin tefsiri mahiyetinde az önceki ayette buyuruluyor ki: Muhammed (s.a.v.) Peygamber olarakKur’an’la gönderildikten sonra, Ehl-i Kitaptan bir kimse, geçmiş peygamerlere ve kitap ehline gönderilene iman ettiği gibi, Muhammed’e ve Kur’na’a iman etmedikçe, Allah katında hiçbir zaman ecir ve mükafat alamıyacaktır. Sözkonusu ayetin, bundan daha açık tefsiri olur mu?

Bu ayetten, “yahudinin yahudiliğine bilinçli ve kararlı bir şekilde devam etmesi, Allah’ın çizdiği sırat-ı müstakime erişmede ve ahiret saadetine nail olmada yeterlidir” manasını çıkaran zihniyete gelince, böyle bir tefsir, Kur’an’ın kendi beyanına terstir. Evet Kur’an, Ehl-i Kitapı Tevrat ve İncil’e uymaya çağırıyor. Fakat acaba bu davet ve çağrıdan ne anlaşılıyor?Bu demek değildir ki, Ehl-i Kitap Tevrat ve İncillerine uyacaklar da Kur’an’a ve Risalet-i Muhammediye’ye aldırış etmiyeceklerdir!Aksine bunun anlamı şudur ki, onlar, Tevrat ve İncil’de tekrar tekrar tavsiye ve beyan edilen Muhammed (s.a.v.) i ve O’nun peygamberliğini kabul ve ikrar etmek mecburuyetindedirler. Bunun içindir ki, Kur’an’da, Tevrat’a ve İncil’e bugün tam ittiba edebilmenin, ancak Kur’an’a ve Muhammed (s.a.v.) e ittiba etmekle mümkün olduğu beyan edilmiştir:

“De ki:Ey Ehl-i Kitap! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirilen (Kur’an-ı Kerim) i dosdoğru tatbik ve icra edinceye kadar, siz hiç bir şey üzerinde değilsinizdir.” (Maide: 5/68)

“Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı bulacakları ümmi nebi olan o Rasule tabi olanlardır ...İşte O’na iman edenler, O’nu ta’zim edenler, ona yardım edenler ve O’nunla birlikte indirilen nura tabi olanlar, evet onlar selamete erenlerin ta kendileridir.”

(A’raf: 7/157)

Bu, yalnızca, Kur’an-ı Kerim’in daha önce Tevrat ve İncil tarafından sunulan risaletin aynını takdim etmiş olmasından değil, Kur’an’ın, bu risaletin en son ve en yeni şekli olmasındandır. Zira, bundan önceki risaletlerde bulunmayan birtakım hususlar O’na eklenmiş ve bugün artık insanlar için gereği kalmamış bazı şeyler de O’ndan çıkarılmıştır. Son risaletten yüz çeviren kimse, sadece Allah’a isyan etmekle kalmaz, bu son risaletin ihtiva ettiği birçok menfaatlerden, dünyada ve ahirette kulların muhtaç oldukları faidelerden kendisini mahrum eder:

“Ey Ehl-i Kitap!Kitaptan gizlemekte olduğunuz şeylerin bir çoğunu açıklayan, bir çoğundan da vazgeçen peygamberimiz gelmiştir.” (Maide: 5/15)

“O (Peygamber), onlara (Ehl-i Kitap) iyiliği emrediyor, kötülükten nehyediyor; onların (nefislerine haram kıldıkları) temiz şeyleri helal, (helal kıldıkları) murdar şeyleri de haram kılıyor. Onların ağır yüklerini, sırtlarında olan zincirleri indiriyor.” (A’raf: 7/157)

Bütün bunlar bir tarafa, Ehl-i Kitabın veya bir başka zümrenin, Kur’an-ı Kerim’e ve Muhammed (s.a.v.) e iman etmemeleri ve kendilerini bu imandan muaf tutmaları mümkün değildir. Çünkü, Ehl-i Kitap, geçmiş semavi kitapları -mesela İncil’i- tahrif edip asıllarını yitirmişler ve kendilerine inenleri büyük ölçüde unutmuşlardır. Bugün, bir insanın, Kur’an’a ve Muhammed(s.a.v.) e tabi olmaksızın, gerçek anlamda Musa ve İsa (a.s.) a ittiba etmesi mümkün değildir:

“Onlar, kelimeleri konulan yerlerinden kaldırıp değiştirirler. Onlar, kendilerine belletilenin bir kısmını unuttular.” (Maide: 5/13)

“Biz hıristiyanız diyenlerden de söz almıştık. Onlar, kendilerine belletilenin bir kısmını unuttular.”

(Maide: 5/14)

Artık anlaşılmıştır ki, Kur’an-ı Kerim tarafından kendilerine Allah’ın kitap verdiği beyan edilen Ehl-i Kitap için, Kur’an’a ve Muhammed (s.a.v.) e tabi olmaktan başka bir kurtuluş yolu olmadığına göre:

“Her kavmin bir hidayet rehberi vardır.”

(Ra’d: 13/7)

Külli kaidesi mucibince, kendileri kitap ehli olarak farzedilen diğer milletler, nasıl olur da Kur’an’a ve Muhammed (s.a.v.) e tabi olmaksızın kurtuluş ve saadete nail olabilirler?...

Dostlarımızın şu sözüne gelince:

“İslam, doğruyu kendi tekelinde tutmak ve görmek istemez. Bilakis O, yeryüzündeki diğer dinlerin de doğru olduklarını tasdik eder. İslam, insanların kendi dinlerini bırakarak İslam dinine girmedikçe kurtuluşa eremiyecekleri iddiasında değildir. Aksine O, insanların kendi dinlerine ciddiyet ve bilinçle sarılmalarını ister.”

Şüphesiz görünüşte bu sözlerden hoşgörü ve müsamaha dökülmektedir. Lakin, iyice düşünülürse görülür ki, bundan daha kötü ve polemikçi bir söz yoktur!Çünkü, nasıl ki iki nokta arasında ancak tek doğru parçası bulunur; aynen bunun gibi Allah ile insan arasında da tek doğru yol vardır. İslam, kendisi için “Allah ile insan arasındaki doğru yoldur.” diyorsa, bu hüküm, İslam dışındaki yolların eğri, yanlış ve noksan olduğunu icabettirir. Birazcık aklı olan bir insanın, herhangi bir yolun doğru olduğunu kabul ettikten sonra, bu yola ters ve zıt düşen diğer yollara da doğru demesi mümkün değildir. Eğer buna müsamaha deniliyorsa, bu olsa olsa yanlış ve yalancı bir müsamahadır. Kur’an, bütün gücüyle böylesi bir müsamahayı reddetmektedir:

“İşte bu, benim dosdoğru yolumdur. Ona uyunuz. Başka yollara uyup da o yollar sizi Allah’ın yolundan sapıtmasın. İşte size bunu emrediyor ki korunasınız.”

(En’am: 6153)

Muhammed (s.a.v.) tüm insanlığı kendi dinine davet etmek üzere gönderilmişti. O, kendisinin hak yol üzere olduğu hususunda kesin inanç sahibiydi. Mütereddid, şaşkın ve kararsız değildi. Karşısındakilere taassub eden bir karakter taşımıyordu ki yanlış yollarda yürüyen insanlarla anlaşmalar yapaydı!Müsamahanın güzel bir şey, yalanın, hile ve aldatmacanın ise çok çirkin ve kötü şeyler olduğunu hakkıyla bilen ve takdir eden bir insandı. Böylesi bir ikiyüzlülükten ve sözüm ona müsamahadan hoşlanan kişi, kendi kafasından dilediğini söylesin; fakat söylemediği bir sözü Kur’an’a dedirtmeye hiç kimsenin hakkı yoktur! Binaenaleyh, biz, Kur’an ne diyor; ona bakalım. O Kur’an ki, insanlık için Kur’an’a ve Muhammed’e (s.a.v.) tabi olmaktan başka bir saadet ve kurtuluş yolu olmadığını, onlardan yüz çevirenlerin dünyada da, ahirette de ebedi hüsran içinde olacaklarını bütün açıklığıyla ilan etmektedir:

“De ki:Ey insanlar, ben Allah’ın hepinize gönderdiği peygamberiyim.” (A’raf: 7/158)

“De ki: Bu Kur’an bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu.” (En’am: 6/19)

“Biz seni, ancak bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Sebe: 34/28)

“Ey iman edenler!Hepiniz toptan İslama ve O’nun şeriatine giriniz. Şaytanın yollarına uymaktan kaçınınız.”

(Bakara: 2/308)

“Andolsun, biz sana apaçık ayetler indirdik. Onları ancak fasıklar inkar eder.” (Bakara: 52/99)

“Onu (kitabı) inkar edenler, ziyan edenlerin ta kendileridir.” (Bakara: 2/121)

“Ayetlerimizi ancak kafirler inkar ederler.”

(Ankebut: 29/47)

“Peygamberin buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir bela gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar!” (Nur: 24/63)

“İnanıp salih amel işleyenlerin ve Muhammed’e Rablerinden bir gerçek olarak indirilene inananların günahlarını Allah örter ve durumalarını düzeltir. Bu, inkar edenlerin batıla uymaları ve inananların Rablerinden gelen gerçeğe uymalarından ötürüdür.”

(Muhammed: 47/2-3)

“İman edenler! Allah size Kur’an indirmiş, iman edip salih amel işleyenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere, size Allah’ın apaçık ayetlerini okuyan bir Peygamber göndermiştir.” (Talak: 65/10-11)

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizleri sevsin... Yüz çevirirlerse bilsinler ki, Alah kafirleri sevmez.” (A’li İmran: 3/30-31)

Bütün bu zikrettiğimiz ayetlerde hakim bulunan ifade kesinliği ve beyan kuvveti, ancak, hak üzere olduğundan kesinlikle emin olup bu konuda kati bilgi sahibi olan ve tüm insanlığı kendi ilmine göre ıslah etmeye azmetmiş bulunan birinin sözünde bulunabilir. Bu gücün, bu kesin tavır ve azmin, hasta ruh ve bitkin akıldan başka sermayeleri olmayan, hakikatın ilminden mahrum ve bununla beraber herkesin hoşnutluğunu kazanmak sevdasında olan kimselerin sözlerinde bulunması, kesinlikle imkansızdır. Böylelerinin, insanlara söyleyecekleri tek bir sözleri varsa o da şudur: “Ey biraderler! Hepiniz hayır üzeresiniz ve cümleniz doğru yoldasınız!”

 

Hilafetin Hakikati

 

Bir yazar, Atamız Hz. Adem (a.s.) a verilen hilafetin, “Allah tarafından yeryüzünde halife kılınması” anlamında olmadığını, hilafetin manasının, Allah’ın, Hz. Adem’i, kendisinden önce yeryüzünde yaşamış olanların yerine kaim kılması demek olduğunu” iddia etmişti. Yine aynı yazar, hilafetin, ancak bir kimsenin ölümüyle, yerine bir başkasının geçmesi” manasına geldiğini, binaenaleyh, ilahi hilafet diye bir şeyin olamıyacağını ileri sürmüştü. Biz bunları, Tercümanü’l-Kur’an’da kısaca tenkid etmiştik. Ardından, bir başka yazar, bizim bu tenkidimize karşılık vererek, dergisinde bu yazımızı eleştirdi. Bunun üzerine biz, bu ikinci yazarın tenkidlerine cevap olarak aşağıdaki yazıyı kaleme aldık:

Hilafet konusunda herşeyden önce bize düşen, Arap diline müracaat ederek, “Hilafet” kelimesini Arapçadaki anlamını tesbit etmektir. Acaba bu kelime sadece, “bir kimsenin ölümüyle, yerine bir başkasının geçmesi” manasına mı gelir; yoksa bu kelimenin aynı zamanda “Nihayet (vekalet anlamı da var mıdır?

Rağıb el-Isfahani Müfredatü’l-Kur’an isimli eserinde “Hilafet: Bir kimsenin yerine, kendisi bulunmadığı, yahut öldüğü veya aciz kaldığı zaman veyahut da ta’zim ve teşriften dolayı bir başkasının geçmemesidir. ”

Hilafetin tahakkuku için, yerine geçilen zatın ölmüş olması veya bulunmaması (gaib olması) lazım gelmez. İmam Rağıb Isfahani der ki:

“Halefe fülanün fülanen demek, birisi diğerinin yerine, o varken veya ondan sonra (yani o yokken) işleri yürüttü, üzerine aldı demektir.”

Bu maddenin türevlerinin (müştaklarının) bab özelliklerine göre, hilafet maddesinin manasında birtakım değişmeler meydana gelir. Mesela: “Halefe fülanün fülanen’in manası: Falanca falancanın halifesi oldu veya falanca falancadan sonra geldi yahut da falanca falancadan sonra baki kaldı.” demektir. Tacü’l-Arus’da şöyle denir:

“Halefü hilafeten demek:Kane halifetühu ve bakiye ba’dehu ve cae ba’dehu demektir.” Yani:Biri diğerinin halifesi oldu, yerine geçti. Ondan sonra baki kaldı. Ondan sonra geldi.

Kur’an-ı Kerim’de de:

“Fe halefe min ba’dihim halfün verisu’l-Kitabe: Onlardan sonra O Kitabe (Tevrata) varis olan kötü kimseler gelip onların yerine geçtiler.” (A’raf: 7/169)

“Ve kale Musa li-ehihi Harune ühlüfni: Musa, biraderi Harun’a dedi ki:Kavmimin içinde benim yerime geç.” (A’raf: 7/142)

“Bi’sema haleftümuni min ba’di:Size bıraktığım şu makamımda benden sonra ne kötü işler yapmış, bana ne kötü halef olmuşsunuz!” (A’raf: 7/150)

“Velev neşaü le cealna minküm melaiketen fil-ardı yahlüfün: Eğer biz dileseydik, yerinize elbet yeryüzünde ardınızdan sizin yerinizi tutacak melekler yaratırdık.”

(Zuhruf: 43/60)

Bu maddeden türeyen Tehallüf (tehallefe) kelimesi, teahhur yani geri kalmak manasındadır. Mesela:

“Gerek Medineliler için, gerek çevrelerindeki bedeviler için, Allah’ın Rasulünden geri kalmaları yasaktır.”

Yine aynı maddeden türeyen İhlaf (ahlefe), giden ve elden çıkan bir şeyi geri getirmek ve iade etmek, yahut da onun yerine başka bir şey vermek manasına gelir. Büyük alim İbnü’l-Esir, en-Nihaye adlı eserinde şöyle der:

“Ahlefe’llahahu leke ve aleyke hayran demek: Ebdeleke bimazehebe anke ve avvadake anhu demektir. Yani kaybettiğin şeyin yerine daha hayırlısını sana Allah verir (versin). Mesela şu ayet-i celilede bu anlamda kullanılmıştır:

“Vema enfaktüm min şey’in fe huve yuhlifuhu, ve huve hayru’r-Razikin:Hayır için ne harcarsanız O, bunun yerine daha iyisini lütfeder. O, rızıklandıranların hayırlısıdır.” (Sebe: 34/39)

Yine bu manada denir ki: Tekeffele’llahu lil-ğazi en yuhlife nefekatehu (Allah-u Teala, ğaziye, nafakasını karşılamayı tekeffül etmiştir.)”

“Hallefe fulanen’in manası ise:Cealehu halifetehu, ke’stahlefehu” yani, kişi falancayı kendisine halife bıraktı demektir.

Cümlede, birini diğerinin yerine tayin etme hususunda bir açıklama yoksa, “İstahlefe fülanen” in manası, “yerine falancayı halife bıraktı” olur. Eğer böle bir açıklama varsa, “İstahlafe fulanen min fulanin” demenin anlamı “Birini diğerinin yerine tayin etti.”

Kur’an-ı Kerim’de, müstahlefün leh (yerine halife tayin edilen) e dair bir işaret ve açıklama bulunmayan yerlerden “istiflah” ın manası: Allah içinden: Allah-u Teala, müstahlefi (halife ve naib namzedini), kendisine halife yaptı” şeklindedir. Mesela: “Allah içinden iman edip de güzel amel eşleyenleri, andolsun ki, kendilerinden evvel gelenleri nasıl halifeler yaptı ise, onları da yeryüzünde muhakkak halifeler yapacaktır:

“Le-yestaflifennehum fil’arde keme’stahlefe’llezine min kablihim” (Nur: 24/55)

Ayetinde olduğu gibi: Kur’an’da, yerine halife tayin edilen kişiye dair açıklama ve işaret bulunan yerlerde ise, mana: “Allah-u Teala, müstahlefi (halife namzedin) müstahlefün leh (yerine başkasının halife tayin edildiği kimse) yerine geçirdi; veya ondan sonra bunu kendisine halife yaptı.” şeklindedir. Lakin, şurasını hatırlatmak icabeder ki, bir kimsenin, diğerinden sonra istihlaf edildiği, yani onun yerine gecirildiği zaman, “İstihlaf”, bu her iki anlamda da şamil oldu. Mesela:

“İngiltere kralı, Lorda Ridınç’in yerine Lord Erwın’ı Hindistan genel valiliğine getirdi” denildiği zaman, bu aynı zamanda şu demektir ki, Kral, Hindistan’da, Lord Ridınç’in yerine Lord Erwın’i kendisine halife (naif, vekil) tayin etti. Bu iki mana arasında katiyen bir çelişki yoktur. Binaenaleyh:

“Dilerse sizi giderir de yerinize istediğini getirir: İnyeşe yüzhib-küm ve yestahlif min ba’diküm ma yaşaü”

(En’am: 6/133)

Ayetinin manası, hem “Alah, sizin yerinize başkalarını getirir”; hem de aynı zamanda, “Allah, sizin yerinize başkalarını kendisine halifeler yapar.” şeklinde olur. Bu iki mananın da doğruluğuna, Arap dili kaidelerine göre katiyen herhangi bir engel yoktur.

O halde:

“Cealehu halifeten” sözünden anlaşılan, mücerred istihlaf” tır. Halife, ister birinin vekili manasında olsun, isterse birinin yerine geçmiş kimse anlamında olsun, her iki surettte de onun anlamı mücerret ve arızi bir anlam olup, bu anlam, halifenin, yerine tayin edildiği daha önceki bir başka kimse bulunmadan tamamlanmaz. İmdi, Kur’an-ı Kerim’de, yerine başkasının halife tayin edildiği kişinin açıkladığı yerlerde geçen halife’nin manası gayet açıktır. Mesela şu ayetlerde olduğu gibi:

“Allah’ın sizi Nuh’un kavmi yerine getirdiğini hatırlayın: Vezküru iz cealeküm hulefa min ba’di Nuh”

(A’raf: 7/69)

“Allah’ın, sizi Ad kavmi yerine getirdiğini hatırlayın: Vezkürü iz cealeküm hulefae min ba’di Ad”

(A’raf: 7/79)

“Sonra onların ardından, nasıl davranacağınıza bakmak için sizi yeryüzünde onların yerine geçirdik:Sümme cealiküm halaife fil’ardi mi ba’dihim linenzura keyfe ta’melun.” (Yunus: 10/14)

Lakin, sadece halife ta’yin edilen kimsenin zikredildiği, fakat kimin yerine halife yapıldığı zikredilmiyen yerlerde ise, elbette ki bu (yani yerlerine halife tayin edilen önceki kimseler), cümlede takdir edilir. Şu ayetlerde olduğu gibi:

“Ey Davud! Şüphesiz ki biz seni yeryüzünde halife tayin ettik: Ya Davudü inna cealnake halifeten fi’l-ard.”

(Sad: 38/26)

“Sizi yeryüzünün halifeleri yapan... Ve yec’alüküm hulefae’l-ard.” (Neml: 27/62)

“O sizi yeryüzünün halifeleri yapandır: Ve hüvellezi cealeküm halaife’l-ard.” (En’am: 6/165)

İmdi, bu ayetlerle ilgili olarak şu soru akla gelir:Bu ayetlerde halife yapıldığı zikredilen kişi ve insanlar, acaba kimin halifesidirler?Kendilerinden önceki hükümdarların veya geçmiş milletlerin halifeleridirler denilecek olursa, biz, bu tür bir anlayışın sırf bir zorlama olduğuna bir an için bakmadan konuya eğilecek olsak bile, bu mananın, yukarıda ayetlerde geçen bazı ifade ve beyanlarla kat’iyen uyuşmadığını görürüz. Mesela:“Sizi, yeryüzünün halifleri kılan... Ve yec’alüküm hulefae’l-ard” ayet-i celilesinde halifeler, yeryüzüne izafe edilmiştir. Böyle olunca, nasıl olur da “Ayette geçen halifeler, kendilerinden önce yeryüzünde yaşamış olanların halifeleridir” şeklinde bir tefsir ve tevile gidebiliriz? Şayet:

“Ben yeryüzünde bir halife varedeceğim.”

(Bakara: 2/30)

Ayetinin manası “Ben, daha önce yaşamış olanlar için yeryüzünde bir halife varedeceğim.” şekildedir denilecek olursa, acaba Kur’an’ın herhangi bir yerinde Allah-u Teala, insandan önce yeryüzünde yaşayanların olduğunu ve insanı onlara halife kıldığını zikretmiş midir?Eğer zikretmişse, Kur’an’ın hangi ayetinde zikretmiştir?Yok eğer Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de böyle bir şey zikretmemişse, söyleyin Allah aşkına, arap dili ve edebiyatına göre bu iki manadan hangisi, anlaşıya daha yakındır? Yani, acaba bunun manası “Ben yeryüzünde, daha önce yaşamış ve halleri meçhul sakinler için bir halife yaratacağım.” mıdır; yoksa “Yeryüzünde kendime bir halife yaratacağım”mıdır?Şeyh Efendinin (!) ortaya koyduğu birtakım akli mukaddime ve öncülerden hiç haberi olmayan, fakat Arapça bilen birisi, sözkonusu ayeti işittiği zaman, bu ayette geçen Halife kelimesi için acaba hangi manayı tercih eder?Ne dersiniz?

 

HİLAFET KELİMESİ VE HÜKÜMET KAVRAMI

 

Hilafet kelimesiyle ilgili olarak dil yönünden yaptığımız bu incelemeden sonra, ben sizden rica edeyim de, bu kelimeden Sayın Şeyh Efendiyle beraber çıkardığınız bir başka kavram üzerinde biraz düşününüz. Şöyle ki, o anlamı siz şöyle ifade etmiştiniz:

“Yeryüzünde hilafetten maksat, orada hakimiyeti sağlamak ve iktidar olmaktır. (Sultan ve hükümet)

Kendisini bizim tenkid ettiğmiz, sizinse desteklediğiniz Şeyh’e gelince, oda

“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım: İnni cailün fil’ardı halifeten.” (Bakara: 2/30)

Ayetini “Ben yeryüzünde bir melik, (hükümdar) yaratacağım: İnni cailün fil’ardı meliken.” diye tefsir etmiş ve bunu “Gerçek şu ki, Allah Adem (a.s.)ı, yeryüzünün önceki sakinleri yerine melik (hükümdar, kral) kılmıştır.” şeklinde yorumlamıştı. Şimdi düşünün, Hilafet kelimesinin “Bir kimsenin, başkasının yerine geçmesi veya ondan sonra gelmesi” anlamından başka bir manası olmadığı halde, bu kelimeye “sulta” ve “hükümet” anlamları nereden gelmiştir?Şayet “Hilafet” kelimesi, aslında böyle bir anlam taşımıyorsa -ki bunda şüphe yoktur-, ona bu anlamı yüklemek ancak, halifenin hilafete bir hakim veya sultan tarafından nail kılınması itibariyle caizdir. Binaenaleyh, eğer insan bu hilafete nail olmuşsa -ki bu kelime sizin itirafınıza göre sulta ve hükümet pırıltıları taşıyor- elbete ki, insanın, halifesi olduğu varlığın hakim bir varlık olduğunu kabul ve itiraf etmek gerekir. Lakin, Kur’an-ı Kerim yahut herhangi ilmi bir inceleme, yeryüzünde insandan önce sulta ve hakimiyeti elinde bulundurmuş olan bir yaratığın varlığına işaret ediyor mu?Şüphesiz ki, hükümet ve sulta için, ilim, hikmet, irade, ihtiyar, kuvvet ve buna benzer diğer özelikler ve sıfatlar şarttır. Çünkü, bunlar olmadan, ne yeryüzüne, ne de oradakilere hakim olmamız mümkün değildir. İlmi incelemeler göstermiştir ki, yer kürede, insanoğlundan önce bu sıfat ve özeliklere sahip bir yaratık mevcut değildir. Bu noktayı, Kur’an-ı Kerim de tasdik ediyor ve insandan önce Allah’ın en üstün yaratıkları olan meleklerin -ki onlar hakkında şöyle buyurulmuştur:

“Melekler, şerefli kılınmış kullardır.” (Enbiya: 21/26)

Eşyanın hakikatini bilmediklerini açıklıyor:

“Allah, Adem’e herşeyin adını öğretti; sonra onları meleklere göstererek, eğer sözünüzde sadık iseniz, bunların isimlerini bana söyleyin dedi. Melekler cevap verdiler:sen münezzehsin; öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur.” (Bakara: 2/31-32)

Onlar, tercih ve irade hürriyetinden tamamen mahrum varlıklardı:

“Kendilerine emrettiği şeylerde Allah’a karşı gelemezler. Ne emrolunursa onu yaparlar.” (Tahrim: 66/6)

Cinlere gelince -ki onlar ikinci olarak yaratılmış mahluklardır-, Kur’an-ı Kerim; onların yeryüzünde herhangi bir sulta ve hükümete sahip bulundukları hususunda bir beyanda bulunmamıştır. Hayvanların, bitkilerin ve cansız varlıkların durumu ise, zat-ı alilerince ma’lumdur! O halde, insan, yeryüzünde hangi yaratığın halifesi olmuş ve orada kimin adına hükümet ve otoriteyi ele geçirmiştir?

Şurasını dikkatimizden ırak tutmamalıyız ki, bizim bunun, yeryüzünde önceleri yaşamış bulunanlardan sonra bir hilafet olduğunu ve onların insandan önce yeryüzünün hakimleri olduğunu kabul edecek olursak, o zaman şu soruyu sormamız gerekecektir:Acaba yeryüzünün önceki sakinleri, orada asaleten mi hakimdirler, yoksa onların bu hükümranlıkları -insanınki gibi- niyabeten mi idi? “Birincisydi” diyemezsiniz!Çünkü, asaleten ve bizzat hakim olan İslam inancına göre ancak Hak Teala Hazretleridir. Allah’dan başka herkesin hakimiyeti, ancak O’ndan (c.c.) bir ihsan ve bağışlamadır. “İkincisiydi” diyecek olursanız, o takdirde sonsuza dek uzanan bir teselsüle sapmış olacakszınız; yahut da, -her ne kadar birçok kişinin kendilerinden öncekilerden devralarak da olsa-, bu hakimiyetin şerefinin her hal ü karda ancak ve ancak Allah-u Teala’ya ait olduğunu ve hilafette hükümranlık ve saltanat nev’inden bir hakimiyet anlamının bulunmasının mümkün olamıyacağını, bunun ancak İlahi hilafet olabileceğini kabul ve itiraf edeceksiniz.

 

KUR’AN NE DİYOR?

 

Şimdi de, gelin birlikte, insana ikram edilen hilafetin, İlahi Hilafet olduğuna işaret eden Kur’an-ı Kerim lafızlarına bakalım:

Kur’an, insanın ahsen-i takvim (en güzel suret)üzere yaratıldığını ifade ve beyan eder:

“Andolsun biz insanı en güzel yaradılışta yarattık.”

(Tin: 95/4)

Yine Kur’an açıklamasına göre, Allah insanı kendi eliyle yaratmıştır:

“Allah dedi ki: Ey İblis! Elimle yarattığıma (Adem’e) secde etmekten seni alıkoyan nedir?” (Sad: 38/75)

OnaAllah kendi ruhundan üfürmüştür:

“Sonra onu düzeltip tamamladı. İçine ruhundan üfürdü.” (Secde: 32/9)

Ona, ilim gibi bir nimet lutfetti:

“Adem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara: 2/31)

“Ve nihayet, yerlerde ve göklerde ne varsa hepsini onun emrine verdi: O, göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsini kendi katında sizin emrinize verdi.”

(Casiye: 45/13)

Yine Kur’an’ın beyanına göre, insanın yaradılışı bu özelliklerle tamamlandıktan sonra, Allah Sübhanehu Ve teala, meleklerin ona secde etmelerini emretti. Hele hele, bu secde emrini ifade den şu ayetlerdeki üsluba iyice dikkat etmelidir:“Rabbin o zaman meleklere demişti ki:

“Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu tamamlayıp içerisine ruhumdan üfürdüğüm zaman, kendisi için derhal secdeye kapanın. Bunun üzerine bütün melekler toptan secde etmiş, yalnız İblis kibirlenmeye yeltenmişti. Ve o, kafirlerden oldu. Allah buyurdu:

“Ey İblis, ellerimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?Kibirlenmek mi istedin?Yoksa yücelerden mi oldun?” İblis dedi: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.” Buyurdu:Hemen buradan çık?Zira artık sen, rahmet-i ilahiyyeden koğulan bir mel’unsun!” (Sad: 38/71-77)

Bu ayet şunu göstermektedir ki, Allah’ın, meleklere, Adem’e secde etmelerini emretmesinin sebebi, onu bizat kendi elleriyle yaratmış olmasıdır. Yani Adem, Allah-u Telala’nın kudret ve sanatına tam bir şekilde mazhar olmuştur. Ona kendi ruhundan üfürmüştür; yani, Allah-u Teala, kendinde mevcut olan sıfatları, mahdut ölçülerde Adem’e tevdi etmiştir. Ve, Bakara suresinde geçtiği üzere, insanı bu meziyet ve melekelerle donatıp halkettikten sonra da “Ben O’nu yeryüzünde halife kılacağım.” diye ilan etmiştir. Melekler bu hususta şüphelerini ızhar edince, Allah onlara insandaki mevhibelerin en üstünü olan ilim mevhibesini gösterdi. Ve böylece, insanın hilafete olan kabiliyet ve ehliyeti görülüp sabit olunca, Allah-u Teala meleklere, Adem’in hilafetini tanımalarını ve bu tanıyışlarının bir simgesi olarak da ona secde etmelerini emretti. Ve melekler de toptan bu hilafeti tanıdılar; İblis hariç ona secde ettiler. İblis, secde etmeye yanaşmadı ve büyüklendi. Bunun üzerine Allah O’nu huzurundan kovdu ve kıyamet gününe kadar O’nu lanete mahkum etti.

Şimdi, bütün bu sözler neyi göstermektedir? Şüphesiz ki Allah, insanın diğer yaratıklara üstünlüğünü ızhar ediyor ve hilafet’ini yaratıklar arasında cereyan eden umumi bir yarışmada isbat ediyor ve buyuruyor ki: “Benim özellik ve sıfatlarıma tam sahip ve mazhar olan odur ve ona kendi ruhumdan üfürdüm.” Sonra, meleklere -yaratıklarının en üstünü olan varlıklara- ona secde etmelerini emrediyor ve bütün bunlarla birlikte “Ben onu yeryüzünde halife kılıyorum.” diye ilan ediyor. Şimdi sorarım bu meleke ve mevhibelerle birlikte hilafeti ilan edilen bu halife, sadece yeryüzünün önceki sakinlerinin halifesi midir?Şayet mesele, sadece önceki bir yaratığın yerine yeni bir varlık getirmekten ibaret idiyse, acaba onu hilafetini ilan etmeye ve melaike önünde onun üstünlüğünü ızhar ve isbat etmeye ne hacet vardı?Sonra, Allah’ın emri, madem ki bir başkasının yerine değil de sadece yeryüzünde önceden yaşamış birinin yerine geçmesi idi de, acaba ne diye Allah meleklere, yeryüzünün bu yeni sakinine secde etmelerini emretti?

 

İLAHİ HİLAFET NE DEMEKTİR?

 

Kur’an-ı Kerim’in bir başka yerinde geçen ikinci bir husus, hilafetin anlamını, bu kelimede mevcut bulunan tüm manalarıyla izah etmektedir. Şöyle ki, Ahzab suresinde Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler. İnsan bunu yüklendi.” (Ahzab: 33/72)

Bu ayette geçen emanet’ten maksat, tercih ve seçebilme hürriyeti ile, mes’uliyettir. Ayetin manası şudur: “Gökler, yer ve dağlar, bu emaneti taşıyamamıştır. İnsandan önce, onu taşıyabilecek bir başka yaratık yoktur. İnsan geldi ve bu emaneti yüklendi.” Burada şu incelik ve nükteler vardır:

1- “Göklerde ve yerde, bu emaneti yüklenebilecek bir yaratık, insandan önce mevcut değildi. İnsan, bu emaneti yüklenen ilk yaratıktır. Bu sebeple, o, emanet makamını işgal etme konusunda bir başka yaratığın yerine geçmemiştir.”

2- “Bakara suresinde Hilafet ismini ortaya koyan Allah, bu ayette onu Emanet olarak ifade etmiştir. Çünkü, orada meleklere, kendilerinin hilafete ehil olmadıklarını, buna ancak insanın ehil olduğunu gösterip isbat etmiştir; burada ise, göklerde ve yerde, emaneti yüklenmeye ehil hiçbir yaratığın bulunmadığını ve ancak insanın bu emaneti yüklendiğini beyan buyurmuştur.”

3- “Emanet kelimesi, hilafet kavramını izah ediyor ve bu iki kelime, insanın kainat içerisinde işgal ettiği yer ve mevkiye ışık tutuyor. İnsanın, yeryüzünün hakimi olduğunda hiç şüphe yoktur. Lakin, onun bu hakimiyeti asaleten olmayıp havale ve vekalet yoluyladır. Ona tevdi edilmiş bulunan hakimiyet ve otoriteyi, Allah-u Teala bu ayette emanet kelimesiyle ifade buyurmuştur. Hz. Adem, yalnızca kendisine Allah tarafından tevdi edilmiş olan bu otoriteyi yürüttüğü ve temsil ettiği için halife diye isimlendirilmiştir. Binaenaleyh, bu açıklamaya göre halife: Bir başkası tarafından kendisine tevdi edilmiş bulunan hakimiyet ve otoriteyi yürüten ve temsil eden kimsedir.

(Tercümanü’l-Kur’an, Zilka’de, 1353 - Ocak, 1938)

 

İslam’da Cezalar

 

1- Okuyucunun, İslamdaki cezalarla iligili olarak ilk önce bilmesi gereken husus şudur: Devlet nizamının, İslami temeller üzerinde kurulu olması ve medeni-sosyal hayatın, İslamın kararlaştırdığı esas ve metodlara dayalı olarak düzenlenmiş bulunması durumunda, el kesme ve benzeri şer’i cezaların ancak uygulanmak üzere konulduğu, değişmez külli bir kaidedir. Zira, İslam esasları ve kanunları, parçalanma kabul etemeyen bir bütünlük arzederler. Bu yasa ve prensiplerin bir kısmının uygulanıp diğerlerinin ihmal edilmeleri hiç bir zaman doğru değildir.

Mesela zina ve kazif cezalarını ele alalım. Bu iki haddin (cezanın, İslamın nikah, boşanma, örtünme ve cinsi ahlak konularındaki kanunlarıyla sıkı bir ilgisi vardır.Zina ve kazif cezalarının, bu kanun ve nizamlardan ayrılmaları imkansızdır. Allah Sübhanehu Ve teala Hazretleri, zina ve kazif suçlarını irtikap eden bir insan için böylesine kesin iki cezayı, kadınların süslenip açılarak sokaklara çıkmadıkları, müstehçe ve açık-saçık resimlerin bulunmadığı, aşk ve seks romanlarının yayınlanmadığı, şehevi hisleri tahrik edici sahne ve oyunların olmadığı, insanların kolayca evlenebildikleri ve fesih, tefrik, talak ve hulu gibi İslami hükümlerin tam tamına uygulandığı bir cemiyet için koymuştur. Böyle bir toplumun bizzat kendi yapısı ve karakteri, sosyal hayatı ayakta tutan sağlam ve ahenkli nizamın korunması için bu gibi kesin cezaların uygulanmasını ister. Cinsi duyguların, meşru ve tabii yollarla kolayca tatmin edilip doyulduğu ve sosyal hayatın, fuhşiyata ve anormal şehevi tahriklere iten etkenlerden arındırıldığı bir ortamda, bu gibi kesin ve şiddetli cezalar hiçbir zaman adalete aykırı değildir. Çünkü, böylesi muntazam ve ahenkli bir ortamda, son derece alçak ve karektersiz insanlardan başkası cinsel sapıklıklara ve suçlara cüret etmez. Bu durumda ise, Allah’ın kullarını bu tiynetsiz ve soysuzların şerrinden koruyacak böylesi ağır cezalar şarttır.

Amma iş bunun tersi olur da, cemiyette kadın-erkek karışık yaşarsa, genç oğlanlarla taze ve açık-saçık kızlar okullarda, toplantı yerlerinde , parklarda, çarşılarda, plaj ve eğlence yerlerinde alenen ve sınırsız bir hürriyet içerisinde beraber olur ve birlikte gezerlerse, cemiyetin her tarafında şehevi ve cinsi arzular hiçbir sınır tanınmadan gayr-i meşru yollardan kolayca tatmin edilirse ve nihayet ahlaki tüm değerler yerle yeksan edilirse, işte o zaman böyle bir cemiyette insanlar, kadın-erkek arasındaki gayr-i meşru ilişkileri ayıp saymazlar ve çirkin görmezler. Evet, durum bu olursa hiç şüphesiz ki zina ve kazifle ilgili şer’i cezaları uygulamak, İslamın teşri (yasama) felsefe ve hikmetine aykırı düşer! Zira, yaradılış ve karakterce temiz ve soylu, normal bir insanın, böyle bir ortamda zina bataklığına düşmemesi hayli güç bir şeydir. Böyle bir insanın, bu ortamda zina fiilini irtikap etmesi, bizim onu anormal tipte karaktersiz bir mücrim saymamıza kafi bir sebep teşkil etmez. Hakikat şu ki, Allah-u Teala, recim ve celde cezasını, böylesi pis ve kokuşmuş bir ortamda uygulansın diye koymamıştır.

Zina ve kazif cezaları için söylediklerimiz, hırsızlık cezası için de geçerlidir. Çünkü bu ceza da yine, İslami iktisat düşüncesinin ve prensiplerinin en mükemmel bir tarzda uygulandığı bir cemiyette infaz edilsin diye konulmuştur. El kesme cezasıyla İslam iktisad nizamı arasında kopmayan bir bağ ve ilgi vardır. İslami iktisat düzeninin tam anmıyla cemiyette yürürlükte olması, hırsızlık yapanın elinin kesilmesi dalalet ve yaradılış namına gerekli kılar. Fakat bu sağlam düzenin, toplumda hakim olmadığı ve tatbik edilmediği durumlarda ise hırsızın elini kesmek, İslamın teşri (yasama) zihniyetine aykırı düşer. Hiç şüphesiz ki, el kesme cezası, faizin serbest olduğu, zekatın verilmediği, adaletin bir ticaret metaı gibi alınıp satılarak el değiştirdiği ağır ve haksız vergiler sebebiyle temel ihtiyaç maddelerinin fiatlarının anormal bir şekilde yükseldiği ve alınan vergilerin tümünün ancak lükse, israfa ve mutlu azınlığın refahına harcandığı bir cemiyet için konmamıştır. Gerçek şudur ki, böylesi bir toplumda hırsızlık vak’alarında el kesmek, -hatta bazı durumlarda- bu suçu işleyenlere hapis cezası uygulamak, adalet kavramının ruhuna ters düşer.

Bugün İslam Ceza Hukuku’nu inceleyenlerin karşılaştıkları güçlük ve içine düştükleri fikri çıkmazın sebebi şudur: Onlar, gözlerinin önüne, günümüz modern toplumlarına hakim olan bozuk içtimai düzenleri getiriyor ve bu toplumlarda -bu toplumların yapılarının tabii bir sonucu- olarak yoğun bir şekilde işlenen hırsızlık, zina, kazif ve içki içmek gibi suçlara karşılık, İslamın el kesme, recm ve celde cezalarını tasavvur ediyorlar ve dehşete düşüyorlar. Meseleyi bu biçimde ele aldıkları için elbette ki onlar, İslamdaki cezaları ve hadleri çok katı ve ürpertici buluyorlar. Çünkü onlar -şuursuz olarak, yahut da kendilerine has bir şuurla- şöyle düşünüyorlar:Bu tip bir hayat sisteminin ortaya çıkardığı ortamlarda, hırsızlık gibi büyük suçların çokça işlenmesi kadın-erkek toplumdaki bütün insanların, hatta çocukların ve yaşlıların zina bataklığına düşmeleri, kadınlı-erkekli karma hayatın bir sonucu olarak çirkin dedikoduların yayılması ve bu bozuk ortamda genç neslin tamamen ahlaksızlığın kucağında eriyip gitmesi, kaçınılmazdır. İşte bütün bunlardan ötürü onlar, böyle bir ortamda İslam ceza hukuku uygulandığı takdirde, celde (sopa) yemedik ve eli kesilmedik kimse kalmıyacağını ve binlerce insanın recm (ölüm) cezasına çarptırılacağını tasavvur ederek dehşetten irkiliyorlar.

Bazı yönlerden, onların bu korku ve endişelerinin yersiz olmadığı şüphesizdir. Biz de bu konuda onlar gibi düşünüyoruz:İslam ceza hukukunun, İslamın diğer kanunlarından ayrı olarak, bu kokuşmuş ortamda tatbik edilmesi haksızlık ve zulümdür. Şu kadar var ki, onların kavrıyamadıkları bir nokta ve içine düşmüş bulundukları bir hata vardır:Onlar, pisliğine ve pejmürdeliğine alışmış oldukları bu kokuşmuş sosyal hayat düzeninin insan için uygun ve fıtri bir düzen olduğu inancındadırlar. Halbuki, bu hayat, fıtrata taban tabana zıttır. Bu vaziyetin, olduğu gibi bırakılması büyük bir zulümdür. Yaradılışa aykırı, fıtrata ters bu düzen, şeytanın tahakkümünün bir eseridir. İslamın sosyal hayat için koyduğu nizama uyarak, bu çirkin hayat tarzına engel olunuz, göreceksiniz ki, zina, kazif, hırsızlık ve içki içmek, insanın yaradılışından gelen istek ve arzuları değildir ve insanlığın büyük çoğunluğunun hiçbir zaman bu kötülüklere düşme ihtimali yoktur. İslamın insanlık için kurduğu sosyal hayatta ise, böylesi çirkin fiilleri, ancak fıtratlari çarpık bazı karaktersiz kişiler işlerler ve böyleleri için de hal çaresi, recim (ölüm), celde (dayak) ve el kesme cezalarıdır.

2- Bu konuda zihinlerden ırak tutulmaması gereken ikinci husus şudur:İslam nizamında, mutedil ve dengeli bir caydırıcı ve korkutucu hususiyet hakimdir. Bu özelliklerden haberi olmayan bir kimsenin, İslam ceza hukukunun özünü kavrayabilmesi katiyetle imkansızdır.

İslam toplumunda, insanları suç işlemeye itici sebepler büyük bir titizlikle incelenir ve Allah’ın kullarından hiç kimsenin, şehevi arzularını ve tabii isteklerini gayr-i meşru yollardan tatmin cihetine gitmemesi ve kötü yollara düşmemesi için, bütün bunların ortadan kaldırılmasına çalışılır ve bu sebeplerin kökü kazınır. Diğer taraftan da, sadece suç işleyenleri tekrar aynı yollara tevessül etmekten alıkoymakla kalmayan, fakat aynı zamanda, toplumda bu tür fiilleri işlemeye niyetli olanlara korku salan ve onları caydıran cezalar konur ve uygulanır.

Diğer yandan, İslam, büyük ölçüde ve imkanları sonuna dek kullanarak, fertleri cezaya çarptırılmaktan korur. Şöyle ki, suçun sabit olması için gerekli çok ağır şartlar ileri sürer ve haddi (cezayı) uygulamadan önce, incelemenin kesin sonuca ulaşması için belli bir zaman süresi tanır. Olabilir ki, bu müddet esnasında şahitlerin yanıldığı ortaya çıkar. Üstelik, kadı efendilere imkanlar ölçüsünce insanlar cezaya çarptırmayıp hadleri düşürmeleri hussunda telkinlerde bulunulmuştur. Mesela, Rasulullah(s.a.v.) in şu iki hadis-i şerifleri bu kabil telkinlerdendir:

“Mümkün olduğu kadar hadleri defediniz.”

“Şüphesiz ki, imamın, af konusunda hata etmesi, ceza hussunda hata etmesinden hayırlıdır.”

Suçluya, suçu sabit olduktan sonra acımak, hakkında herhangi bir şekilde şefaatçi veya aracı kabul etmek, suçlunun cemiyetteki itibarına bakarak affetmeğe kalkışmak, kesinlikle yasaktır. Şu ayet-i celile bunu açıklamaktadır:

“Şayet Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Allah’ın dini konusunda onlara acımayın!” (Nur: 24/3)

Rasulullah (s.a.v.) zamanında şöyle bir olay cereyan etmiştir: “Mahzum Oğulları Kabilesine mensup bir kadın, hırsızlık yapmış ve suçu sabit görülerek durum Rasulullah’a iletilmişti. Bu vaziyet Kureyş’e ağır gelince, kadın hakkında şefaatçi olarak Üsame b. Zeyd. Peygamber Efendimize gönderildi. Rasulullah Üsame’yi dinleyince, “Allah’ın çizdiği hudut konusunda şefaate mi geldin?” buyurarak, kalkıp insanlara hitaben şu hutbeyi okudu:

“Sizden öncekiler, içlerinden asilzadeler hırsızlık yaptığında affettikleri ve zayıflar bu işi irtikap ettiğinde de onlara cezalarını uyguladıkları için helak olmuşlardır. Allah’a yemin ederim ki, eğer hırsızlık yapan Muhammed (s.a.v.) in kızı Fatıma olsaydı, O’nun elini keserdim.”

3- Bu iki husus anlaşıldıktan sonra, İslamın ruhu kavranmış olur. Çünkü bu ruh, İslam şeriatinin, İslam nizamı ve kanunlarının özü demektir.

Şurasında şüphe yoktur ki İslamda ceza düşüncesi ve tasavvuru, nasihat ve ihlasa dayanır; hakaret ve baskıya değil! O, hiçbir kimseye kin ve öfkeye binaen ceza vermez. Düşmanlık ve gazap unsurları, O’nun kanunlarında bulunmaz. O’nun ceza hukukundaki ana unsur, temizleme ve eğitmedir. İslam bir şahsa cezasını verirse, ancak ve ancak onu bulaştığı pislikten temizlemek ve ahiret azabından kurtarmak için verir. İslam böylelikle, suçluda, gerçek hakimin Allah olduğu, ne yapılırsa yapılsın O’ndan hiç bir şeyin gizli kalmadığı, hakiki mahkemenin ahiret mahkemesi olduğu ve mutlaka kişinin o mahkeme önüne çıkacağı, ahiret mahkemesince verilecek cezanın buradakinden kıyas edilemiyecek kadar şidetli olduğu, binaenaleyh işlediği suçundan ötürü kişi kendisini dünyada cezaya maruz bırakırsa buradaki ceza ile kendisini ilahi mahkemenin cezasından kurtaracağı ve temize çıkaracağı şuurunu yerleştirir. Bu hususta Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki:

“Kim bu dünyada bir suç işler ve cezaya çarptırılırsa, bu onun için keffaret olur. Kim de suç işler ve bu suçu gizli kalırsa, onun işi Allah’a kalmıştır; dilerse afveder, dilerse cezalandırır.”

Şüphesiz ki bu ahlaki şuur ve sorumluluk duygusunu, İslamın ceza politikasını, bizim gibi etten ve kemikten yaratılmış insanların gönüllerine nakşetmişti. Bazı örnekleri size takdim edeceğiz. Bu örneklerde, İslam adaletinin, ahlakının ve dinamik devrimce düşüncesinin parlak nümunelerini göreceksiniz. O kadar ki, belki de hayretle soracaksınız: “İnsan bu kadar yüceleşebilir mi?”diye...

Bu mevzuda Eslam kabilesinden Maiz hadisesi meşhurdur. Maiz, Hezzal b. Nuaym’ın barındırdığı bir yetimdi. Günün birinde, kabiledeki cariyelerden biriyle zina etti. Hezzal, kendisine dedi ki: “Git, Rasulullah’a olup biteni haber ver; belki benim için istiğfar eder.”Maiz, gidip Rasulullah’ı mescidde buldu. Bağırdı: “Ya Rasulallah ben zina ettim” diye. Rasulullah (s.a.v.) yüzlerini çevirdiler ve dediler ki: “Tuh! Git Allah’a istiğfar eyle ve O’na tevbe et!” dedi. O sırada Ebu Bekir Sıddik, Maiz’e dedi ki:“Eğer dördüncü kez ikrar edecek olursan, Peygamber (s.a.v.), seni recme mahkum eder.”Fakat O, bırakıp gitmedi ve tekrar “Zina ettim; beni temizle ya Rasulallah!” dedi. Rasululah dedi ki: “Her halde sen öptün veya baktın veyahut da okşayıp sıktın!” Dedi ki: “Hayır!” O zaman Rasulullah (s.a.v.) Maiz’e sordu: “Onunla yattın mı?” Maiz “Evet” dedi. “Onunla kucaklaştın mı?”sorusuna da “Evet” dedi. O vakit Peygamberimiz şöyle sordu: “Onunla cinsi münasebet yaptın mı?” Maiz buna da “Evet” dedi. Bu durum karşısında Rasulullah (s.a.v.) o güne kadar hiç ağzına almadığı, sözlükte sırf cinsi birleşme anlamında kullanılan bir kelimeyle Maiz’e açıkça sordu: “O’nu yaptın mı?” Maiz “Evet” dedi. Rasulullah: “Seninkini onunkinde kaybolacak şekilde mi?” diye sordu. Maiz: “Evet” dedi. Rasulullah devamla: “Milin sürmedenlikte ve ipin kuyuda kaybolduğu gibi mi?” diye sordu. Maiz buna da “Evet” dedi. Rasululah sordu: “Sen zina nedir bilir misin?” Maiz: “Evet!Kişinin ehliyle helal olarak yaptığını, ben onunla haram olarak yaptım!”dedi. Rasulullah: “Yani zina ettin?!” Maiz: “Evet!” Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) etrafındakilere “Bu adam deli midir?” diye sordu. Onlar, Maiz’de delilikten eser olmadığını söyleyince, Efendimiz “Acaba içkili midir?” diye sordu. Oradakilerden biri Maiz’in ağzını kokladı. İçki kokusundan eser yoktu. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) Hezzal’a dedi ki:“Şayet bunu ört-bas etseydin daha iyi olurdu.” Ve Maiz’in recmedilmesini emretti. Maiz, Medine dışında recmedildikten iki-üç gün sonra, bir yerde otururlarken Rasulullah (s.a.v.) ashabına dediler ki:

“Maiz b. Malik için istiğfar edin.”Onlar istiğfar ettiler. Buyurdular ki: “O, öyle bir tevbe etti ki, tevbesi taksim edilecek olsaydı, bütün bir ümmete yeterdi.”

Bu olayın bin benzeri de, Cüheynenin kolu ⁄amid kabilesine mensup bir kadının hadisesidir. Kadın, Peygamber (s.a.v.) e gelerek: “Ya Rasulallah, beni temizle!” dedi. Rasulullah (s.a.v.): “Tuh!Git tevbe istiğfar et!” dedi. Rasulullah:“Sen hamile misin?”diye sordu. “Evet” dedi kadın. Efendimiz (s.a.v.), kadının zinadan hamile kaldığını görünce, soruşturmayı -Maize yaptığı gibi- uzatmadı. Ona: “Git, doğum yap” buyurdular. Kadın doğum yapıp gelince “Git, çocuğu emzir, memeden kesilince gel!” dediler. Nihayet kadın; elinde ekmek dilimi bulunan çocuğuyla birlikte geldi, dedi ki: “Ey Allah’ın Peygamberi!Çocuğu sütten kestim; bakınız kendisi bir şeyler yiyebiliyor.” Rasulullah (s.a.v.) çocuğu alıp, orada bulunan müslümanlardan birine verdi ve kadını, göğsüne kadar boylayacak bir çukur kazılarak recmedilmesini emretti. Onu recmettiler. Bir rivayette, Rasulullah (sa.v.)kadının recmedilmesini emrettiği zaman, Halid b. Velid recmedilmekte olan kadına bir taş fırlatmış ve o sırada Hz. Halid’in yüzüne kan sıçramış ve Halid kadına lanet etmişti. Bunu duyan Rasulullah: “Öyle deme Halid!Vallahi bu kadın öyle bir tevbe etti ki, böylesine bir tevbeyi şayet haraç kesen bir adam etmiş olsaydı, o bile afvedilirdi.”

İşte bir örnek olay daha:Sa’d b. Ebi Vakkas’ın komutasında İslam ordusu Kadisiye savaşı için hazırlık yapmaktaydı. Orduda Ebu Mıhcen es-Sekafi adında bir zat vardı ki, içki içtiği için Sa’d onun zincire vurulmasını emretmişti. İki ordu karşılaştığı sırada Ebu Mıhcen bağlı bulunuyordu. Düşmanla vuruşmanın üzüntüsü içinde Ebu Mıhcen şu beyitleri mırıldanıyordu:

“Hüzün olarak yeter bana, atlar mızraklarla kovalanırken

Ayakların bağlı, yalnız, bir köşede terkedilmiş olmam...”

Sonra, Sa’d Ebi Vakkas’ın hanımı Binti Hafsa’ya rica ederek şöyle dedi:“Zincirlerimi lütfen çözünüz. Valahi, eğer kazasız belasız geri dönersem, şu zincirleri kendi ellerimle ayaklarıma bağlarım. Yok eğer şehit olursam, zaten mesele yoktur; nolursunuz beni çözün.” Bu yalavarış karşısında Bint-i Hafsa dayanamıyarak Ebu Mıhcen’i serbest bıraktı. Zincirlerinden çözülen Ebu Mıhcen, koşarak Sa’d b. Ebi Vakkas’ın Belka adındaki atına atladı ve bir de mızrak yaptı. Doğru düşman saflarına hucum eti. O gün, Sa’d yaralı olduğu için harbe fiilen girmemişti. Yüksekce bir yerde, yaralı haliyle harbi idare ediyordu. İslam süvari kuvvetlerinin başına Halid b. Arfete’yi geçirmişti. Ebu Mıcen, düşmanın hangi kanadına hücum ediyorsa orayı darma dağın ediyordu. Bu şaşırtıcı ve beklenmedik manzara karşısında herkes “Bu bir melektir.” demeye başlamışdı. Sa’d ise, sabır Belka’nın sabrı, zafer ise Ebu Mıhcen’in zaferidir. Halbuki O, zincire vuruluydu.” diyordu. Düşmanı hezimete uğrattıktan sonra dönen Ebu Mıhcen, ayaklarına zinciri kendi elleriyle vurdu. Bint-i Hafza, olup bitenleri kocası ve İslam ordusu komutanı Sa’d b. Ebu Vakkas’a anlattı. Hadiseyi duyan Sa’d dedi ki:“Hayır, vallahi, İslam ordusuna bunca büyük hizmeti geçen, müslümanların uğrunda kahramanlıklar yaratan bir adamı cezalandırmıyacağım.” Ve O’nu sebest bıraktı. O zaman Ebu Mıhcen de şöyle dedi:

“İçiyordum... Çünkü, sırtıma had vuruluyor ve ben içki içme suçundan temizleniyordum. Fakat şimdi, serbest bırakmakla beni heder ettiğin için, artık bir daha katiyyen içmiyeceğim.”

Bu hadiseler, üzerlerinde durmağa ve yorum yapmağa ihtiyaç göstermiyen olaylardır. Bunlar, güneş kadar aydın bir şekilde, İslamdaki ceza tasavvurunu ve İslamın bir taraftan suçların içine en üstün ahlakı duyguları nasıl yerleştirdiğini ve onları, haklarındaki cezayı uyguladıktan sonra topluma yeniden itibarlı ve şerfli insanlar olarak nasıl iade ettiğini göstermeğe kafi örnek hadiselerdir. İslam ceza hukukundan “kusurlu ve karışık” diye söz edenler, kendileri kusurlu ve derme çatma insanlardır?Tüm insanlık tarihi boyunca İslam kanunun insanoğlunu eriştirdiği bu yüce seviyenin bir benzeri daha var mıdır?

4- Bütün bu söylediklerimize, cezalar uygulanırken, devrin şartlarının ve suçlarının işlendiği ortamın göz önünde bulundurulması gerektiği hususunu da ilave edin. Mesela, harpte cezaların uygulanmaması ve ortalıkta kuraklık ve açlık hakimken hırsızlık yapanların ellerinin kesilmesi bu kabildendir. Sanığın genel durumu, zaruret içerisinde hırsızlık yaptığını gösterdiği zaman bu durumun nazar-ı itibara alınacağı şüphesizdir. İbn-i Hatıb’dan rivayet edildiğine göre, Ashaptan Hatıb b. Belta’nın köleleri, Muzeyne’li bir adamın devesini çalmışlardı. Suçlular Hz. Ömer’e (r.a.)getirildiler. Kendileri de suçlarını itiraf ettiler. Abdurrahman b. Hatıb’a haber salınıp çağrıldı. O geldi. Ömer (r.a.) O’na dedi ki: “Hatıb’ın köleleri, Müzeynelinin devesini çalmışlar; suçlarını itiraf ettiler.”Ömer (r.a.) Kesir b. Salt’a hitaben:“Git şunların ellerini kes!” dedi. Kesir b. Salt, onları alıp götürürken, Hz. Ömer (r.a.) onları geri çağırdı ve kölelerin sahibi olan Hatıb’ın oğluna şöyle dedi:

“Vallahi, şayet sizin, bunları çalıştırıp çalıştırıp, sonra da aç bıraktığınızı ve bu yüzden de onları, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi, kendileri için bu durumda helal olduğu için çalıp yemeye mecbur kaldıklarını bilmeseydim ellerini kesdim gittiydi. Allah’a yemin ederim ki, madem bunu yapmıyorum; o halde seni ağır bir cezaya çarptıracağım.”

Sonra devenin sahibi olan Müzeyne’li adama dönerek:

“Deven ne kadar ederdi?” diye sordu. Adam: “Dörtyüz” cevabını verdi. Bu kez Ömer (r.a.), kölelerin sahibi Hatıb’ın oğluna şöyle emretti: “Haydi ver bakalım Müzeyneli’ye sekizyüzü!”

Buna benzer daha başka birçok misaller vardır. Bunlar, İslam ceza kanununun katı, kör ve sanıkların durumlarını, ortamı ve şartları değerlendirmiyen bir kanun olmadığını, mecburen ve zorla işlenen suçlarla, hiçbir zaruret olmaksızın irtikap edilen suçları ayrı mütalaa ettiğini, bu sebepten de mesela evli bir erkeğin zina yapmasıyla, bekar birinin zina yapmasını birbirinden farklı görerek her ikisi için ayrı cezalar öngördüğünü, yine refah ve varlık içerisinde hırsızlık yapanla, aç kaldığı için mecburen hırsızlık yapanı bir tutmadığını gösterir.

 

Kur’an’daDevlet Siyasetine Yön Veren Prensipler

 

Kur’an-ı Kerim’de , siyasi nazariyeler açısından, devlet yönetimiyle ilgili olarak son derece kıymetli prensipler bulmaktayız. Bu prensiplerin, ciddi ve dakik bir şekilde incelenmesi, İslam Devletinin Amaçları konusuna büyük açıklıklar getirecektir. Bu konuda büyük ehemmiyeti haiz olan Kur’an ayetleri şunlardır:

1- “Rabbin, kendinden başkasına kulluk etmeyin diye hükmetti.” (İsra: 17/23)

2- “O, ana-babaya iyi muamele edin diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlandıklarında onlara öf bile deme! Onları azarlama! Onlara çok güzel ve tatlı söz söyle. Onlara acıyarak, tevazu kanadını indir ve: “Ya Rab!Onlar beni çocukken nasıl terbiye edip büyüttülerse, sen de kendilerini öylece esirge” de! Rabbiniz, sizin içlerinizdekini en iyi bilendir.Eğer, siz iyi kimseler olursanız, şüphesiz ki Allah da daima kendine dönen ve tevbe edenleri cidden çok bağışlayandır.” (İsra: 17/23-25)

3- “Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa haklarını ver.”

(İsra:17/26)

4- “Malını israf ile saçıp savurma! Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların biraderleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (İsra: 17/26-27)

5- “Şayet Rabbinden umduğun rahmeti arayarak onlardan yüz çevirip vazgeçmek (zorunda kalırsan) , o vakit kendilerine yumuşak söz söylemekle mukabelede bulun.” (İsra: 17/28)

6- “Elini, boynuna bağlı asıp kalma (cimri olma!) Onu büsbütün de açıp saçma!Sonra kınanmış, pişman bir halde oturur kalırsın. Şüphesiz ki, Rabbin kimi dilerse, rızkını genişletir-daraltır. Çünkü O, kullarının halinden gerçekten haberdardır, her şeyi hakkıyla görendir.”

(İsra: 17/29-30)

7- “Çocuklarınızı fakirlik korkusuya öldürmeyin. Onları da sizi de biz rızıklandırırız. Gerçekten, onları öldürmek büyük bir suçtur.” (İsra: 17/31)

8- “Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayasızlıktır, kötü bir yoldur.” (İsra: 17/32)

9- “Allah’ın haram kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın!Kim mazlum olarak öldürülürse biz onun velisine (mirascısına, maktülün hakkını talep hususunda) bir salahiyet verdik. O da katilde israf etmesin. Çünkü o, cidden yardıma mazhar edilmiştir.”

(İsra: 17/33)

10- “Yetimin, erginlik çağına erişinceye kadar, malına yaklaşmayın. Eğer en iyi suretle olursa (işleterek çoğaltmak gibi) o başka.” (İsra: 17/34)

11- “Ahdi yerine getirin; çünkü ahidden sorumlusunuz.” (İsra: 17/34)

12- “Ölçtüğünüz vakit, ölçeği tam yapın! Doğru terazi ile tartın. Bu, hem daha hayırlıdır, hem de akıbet itibariyle daha güzeldir.” (İsra: 17/35)

13- “Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin ardına düşme. Çünkü, kulak, göz, kalb bunların hepsi bundan mes’uldür.” (İsra: 17/36)

14- “Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü (ne kadar bassan) yeri cidden yaramazsın; boyca da asla dağlara eremezsin. Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin yanında sevilmeyen şeylerdir. Ve bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir.” (İsra: 17/37-39)

Bu ayetler, İslam nizamının esasını teşkil eden ilk ve temel prensipleri göstermektedir. Bu ayetler, İslami harekette yeni bir merhaleyi başlatmak üzere, tarihin çok önemli bir dönüm noktasında, Medine devri başlamak ve Mekke devri sonra ermek üzereyken nazil olmuştu. Tarihi önemi haiz olan bu devrede, Allah-u Teala, Peygamberine, Medine-i Münevvere’de kurulacak olan yeni İslam devletinin siyaset ve yönetiminde başvuracağı temel prensipleri açıklamış, yeni devletin ve genç toplumun dini, ahlaki ictimai, iktisadi, siyasi ve kültürel yapısına ait yönlerdirici temel esasları ortaya koymuştur:

a- Birinci prensibin gerçek sonuç ve semeresi, yalnızca “Allah’ın, ibadet ve taatte eşi ve benzeri olmayan bir ilah” olduğu anlamına inhisar etmekle kalmıyor, bilakis bu prensibin ifade ettiği mananın daire ve çerçevesi, Allah’dan başka herhangi bir kimseye itaatin caiz olmadığı gerçeğini de içine alıyor. Bu taat, hayatın tüm alanlarında geçerli olup, hiçbir şekilde sınırlı değildir. Emir de, kanun da O’ndan geldiği için hiç şartsız kabul edilir. Yine, tek hakim, sözü dinlenecek tek başbuğ ve hakiki hükümdarın ancak O (c.c.) olduğunu kabul ve ikrar etmemiz de gerekir.

İş bu prensiple kasdedilen mana, sırf şahsi bir inanç veya fertle ilgili mücerred bir iman değildir. Bunun çok ötesinde üstün bir meseledir bu! Zira, İslam nizamının temellerini, hayatın tümüne oturtan ana unsur budur. Rasulullah (s.a.v.) in Medine’de kurduğu İslam devleti ve toplumun bünyesi, bu sağlam temel üzerine oturtmuştur.

Hiç şüphesiz ki, Medine İslam Devleti, ideolojik bir fikir üzerine kurulmuştu. Bu fikir, Allah Sübhanehu ve Teala’nın, en yüce hakim, sözü dinlenir yegane efendi ve tek hükümdar olduğu, O’nun koyduğu şeriatin, insan için yaşama tarzı ve devlet için de yeryüzünde uygulanmak üzere kanun olduğu gerçeğinden uygulanmak üzere kanun olduğu gerçeğinden başka bir anlam taşımaz!

b- İkinci prensibe göre, ana-baba hakkı, beşeri münasebetlerde ilk sırayı işgal etmektedir. Ana-baba hukukuna, yalnızca Allah’ın hakkının önceliği vardır. İnsanların ana-babalarına karşı hürmetkar yetişmeleri şeklinde olmalıdır. Çocukların gönüllerine, bu ideal hizmet aşkı yerleştirilmeli ve onlar, kendilerine küçükken bakıp gözeten anne-babalarına karşı son derece şefkat ve saygılı olmağa teşvik edilmelidirler.

Gerçekte bu ayet, sadece bir ahlaki irşad ve öğüt değil, bilakis, sonraları ana-babayla ilgili kanuni hakları belirleyen temel prensiptir. Nitekim bu konuyla ilgili hükümler, hadis ve fıkıh kitaplarında izah edilmiştir. Yine bu ayet-i celile sebebiyledir ki, İslam toplum ve kültür sisteminde, ana-babaya üstün bir mevki sağlanmıştır. Bunu için, toplumun ve devletin bu muhterem ve yüce mevkii koruma yolunda gerekli icraatlar yapması icabeder. Bunlara ilaveten, bu ayet-i kerimenin ışığında şu prensip de ortaya çıkar.

“İslam devletinin, kanuni, idari ve eğitim siyasetini, aile nizamına saygı, bu saygıyı güçlendirme ve devletin himayesi altına alma esası üzerine kurması icabeder.”

c- Üçüncü, dördüncü ve beşinci maddelerce beyan edilen hakiki mana ve hedef şudur: “İnsanın, kazancını yalnızca kendi ihtiyaçlarını gidermek yolunda harcaması doğru değildir. Bilakis, hayatta israftan uzak, dengeli bir yol izliyerek, artan servetinden bir bölümünü, akrabalarının, muhtaç ve düşkünlerin ihtiyaçları için de sarfetmesi gerekir.”Böylelikle, ümmetin sosyal varlığının tüm alanlarında, karşılıklı yardımlaşma, fedakarlık, iktisadi dayanışma ve kişilerin birbirlerini koruyup gözetme ruhu, canlı bir şekilde yaşar ve hakim olur.

Her ferdin, kendi ehline ve akrabalarına bakması, yardım etmesi gerekir. Zenginlerin, fakir olanlara yardım ellerini uzatıp, onları hayatın zorluklarına karşı kollamaları icabeder. Keza, yolcunun, nerede olursa olsun yeme, içme gibi ihtiyaçlarının garanti altına alınması gerekir. İnsanların, İslamdaki bu Hak düşüncesiyle doldurmaları ve meşbu olmaları gerekir ki, onlar, servetlerinde çevrelerinde yaşayan kimseler için belli bir hakkın bulunduğu ve yapacakları bu yardımın şu bilinen sadaka değil, onların bir hakkı olduğu şuurunu her zaman taşısınlar! İçinde yaşadığı ortam ve şartlar yüzünden başkalarına yardım imkanı bulamayan kimsenin de yapacağı bir şey vardır ki o da, bu durumdan ötürü içinde bir üzüntü hissederek, Allah’dan, kendisini kullarının yardımına koşacak ve hayatın zorluklarına karşı onları kollayacak bir seviyeye ulaştırması için dua ve niyaz etmektir.

Birinci prensipte de gördüğümüz gibi, bu üç maddede ifade edilen İslami prensip ve beyanlardan, sadece ahlaki esaslar kasdedilmemiştir; bilakis bu ayetler Medine İslam Devletine pratik hayatta canlı ve enerjik bir varlık vermiştir. Muhakkak ki, vacib ve nafile sadaka müessesesi, vasiyet, miras ve vakıf sisteminin kuruluşları, bu ayetlerin ışığında tamamlanmış, yetimlerin hukuku ve mülkiyet haklarının garanti altına alınması, esasa bağlanmıştır. Hatta fukaha, bu ayetlerin ışığında, mahalle halkının, oradan geçmekte olan bir yolucuyu en az üç gün misafir etmelerinin vacip olduğu hükmüne varmışlardır.

Bu mefhumun daire ve şümülü, olabildiğince geniş tutulmalı, fedakarlık, cömertlik ve yardımlaşma şuuru geliştirilmeli ve toplumun ruhunda köklü insani manaların büyük ölçüde uyanıp yaygınlaşması için, elden gelen çaba esirgenmemelidir. Ki böylelikle, fertlerin kendi takdirlerine bağlı bulunan ahlaki hak ve mes’uliyetlerin öneminin, kanuni hak ve vecibelerden daha az olmadığı düşüncesi yerleşsin.

d- Altıncı madde ile, insanlarnı hem cimrilik ve eli sıkılıktan, hem de saçıp-savurmaktan kaçınmaları gerektiği, bu iki yanlış yol arasında orta yolu tutarak, servetlerini -cimrilikten de, israf edip ekonomik gücü tüketmek gibi taşkınlıklardan da uzak bir şekilde- adil ve ölçülü kullanmaları icabettiği karara bağlanıyor. Gerektiğinde hiç çekinmeden infak edebilecekleri, lüzumsuz ve faydısız durumlarda ise infaktan kaçınacakları bir infak ölçüsünü her zaman muhafaza etmeleri icabediyor. Nifak, gösteriş ve böbürlenmek gibi maksatlarla infak edenlere veyahut da lüks, israf ve fuzuli şekillerde harcamlar yapanlara gelince, onlar, serveti yanlış yollarda tüketiyorlar; saçıp savuruyorlar ve günaha giriyorlar. Çünkü onlar, Allah’ın kendileri için lutfedip hazırladığı helal ve iyi yolları red ve inkar ediyorlar. Ellerindeki mülklerini şer yollarda harcayıp helak edenler, kendilerini şeytanlarla dost yapan bir günahı irtikap ediyorlar:

“Har-vurup harman savuran müsrifler, şeytanların kardeşleri olmuşlardır.” (İsra: 17/26)

Bu ayetler, İslam devletinin şer’i ve ictimai alandaki delilleridir. Çünkü bunlar, sağlam bir toplumun, servetin çar-çur edilmesini önlemek için ahlaki talimat, sosyal baskılar ve kanuni sınırlandırmalara başvurması gerektiğini karar altına alan ayetlerdir. Medine-i Münevvere’de kurulan ilk İslam devletinin, infak ve harcamanın bazı şekillerini haram kılmak, malın savurulmasını kendine has usullerle önlemek, harcama ve sarfiyatta israfa kaynaklık eden birçok yanlış adetlere karşı ictimai reformlar yapmak gibi icraat ve uygulamaları, sırf bu ayetlerin gölgesinde ve bu ayetlere uyarak yaptığı işlerdir. Devlet, umumi olarak israfın her türlüsünü önlemek üzere sınırlamalar koyma yetkisine haiz olmuştur. Bütün bu icraatlar sayesindedir ki, o, servetin dağılıp ziyana uğramasını önlemiştir.

Bütün bunların yanı sıra, zekat ve sadakalar da, cimriliğe, bencilliği ve servetin belli ellerde birikip yığılmasına kesin darbeyi indirmiştir. Böylece, toplumda servetin adil bir şekilde dağılımını sağlamak suretiyle sosyal güvenlik yerleşmiş ve insanlar, israfla beşeri duyguları, üstün değerlerle kötü alışkanlıkları, cimrilikle intizamlı bir mal siyasetini tefrik edici bir şuur içinde hareket etmişlerdir. Ve toplumda öyle bir hava meydana gelmiştir ki, orada, insanlara en faydalı, en cömert olan, ifrat ve tefritten uzak dengeli bir hayat süren kimseler takdir görürken, cimri ve benciller nefretle karşılanmıştır. Böylesine üstün, böylesine ideal bir fikri ve ruhi yapının o günün müslüman toplumunda teşekkül etmesi kerem sahiplerinin hürmet görmesi ve insanlara en hayırlı olanların sevilmesinden ve cimrilerle tamahkarların ise nefretle karşılanmasından doğmuştur.

Yukarıdaki nasslar, daha da öteye giderek şunu karar altına alıyor ki, insanların servet bakımından eşit olmamaları, hiç de, anormal bir durum değildir. Çünkü, beşeri ve sun’i müdahalelerin dışında tabii sebeplerle gelişen eşitsizlik halleri, esas bakımından zararlı ve kötü bir şey değildir. Bu bakımdan, servetteki bu normal eşitsizlik durumunu, zoraki bir eşitlik iddiasıyla ortadan kaldırmaya çalışmakta herhangi bir hikmet ve faide yoktur. Müsavi olmayanları müsavi hale getirmek mutlak olarak eşitlik olmadığı gibi, tabiatın ortaya çıkardığı müsavatsızlığı silip yoketmek de adalet değildir. Yine, eşitliği sağlamak imkansız olacak şekilde, eşitsizliği anormal hadlere ulaştırmak da bir başka adaletsizlik ve zulum örneğidir. Her iki durum da, aşırı ve kötülenmeğe layıktır. Ekonomik düzen, ancak ve ancak, Allah’ın çizdiği hudutlar içerisinde adalate ve adil servet dağılımına bağlı kaldığı ölçüde sağlıklı yürür.

İşte bu sağlam karar ve yönlendirmeler neticesinde, Medine Devleti’nde sınıf çatışmasının doğması imkansızlaşmış, servetteki ve mülkiyet hakkındaki farklılıklara kökleri kazınması gerekli bizatihi kötülükler nazarıyla bakılmamış, bilakis İslam Devleti, insan yaratılışından doğan tabii farklılıkları koruyup gözetmiş ve servette zoraki bir eşitliğe gitmek yerine, ahlak kültürü ve yasal tedbirlerle, servetteki farklılık ve eşitsizliği zulüm ve sömürü aracı olarak değil de, ictimai, ahlaki ve iktisadi birçok üstünlüklerin doğmasına vesile olacak şekilde toplama şekli vermiştir.

e- Yedinci prensip, doğum kontrolü taraftarlarının, kendi hareket noktalarına esas aldıkları meşhur yalanı kökünden kazımaktadır. Şöyle ki, fakirlik korkusu, insanları, zürriyetlerini öldürmeye veya kürtaja zorlamıştır. Bugün ise, doğum kontrolü için üçüncü bir yol vardır ki, o da hamileliği önlemedir. İslamın hükmünü belirten bu yedinci madde, insanları, nüfüsu azaltmaya yönelik her türlü çalışmlardan uzaklaşmaya ve böyle yapmak yerine, ekonomik seviyeyi yükseltici ve verimi arttırıcı yolları samimiyetle denemeye yöneltiyor ve insanların, sırf iktisadi kaynakların yetersizliği bahanesinden doğan hayali bir açlık korkusuna kapılarak nüfus kısıtlamasına başvurmalarını büyük bir ahmaklık sayıyor!Allah sübhanehu ve Teala, bu kaynakları geliştirme işinin, insana değil yalnızca Allah’a ait olduğunu beyan buyuruyor. Evet, yaratma da O’nun yürütme de O’nun... Her türlü zenginlik ve kaynağı dünyaya O bahşetmiştir. Bizden öncekiler, O’nun lutf u inayetiyle gıdalanmakta idiler. Bizden sonrakileri de yine O (c.c.) rızıklandıracaktır. Gerçek şudur ki, yaratıklarının beslenip doyurulmalarını, kendisinden bir lutuf ve rahmet olarak, O üzerine almıştır.

Diğer taraftan tarih bize, nüfusu fazla ülkelerin büyük bir ekonomik güce sahip bulunduklarını ve çoğu kez iktisadi gelişme oranının çok hızlı olduğunu haber veriyor. Sonra, doğan herkes, bu dünyaya yalnızca bir boğaz ve mideyle gelmez; aklı ve iki eli oluduğu halde gelir. Bu bakımdan, bizim, kusurun kainatın nizamında olduğunu zannederek bunu gidermek için (!) insan neslini yoketmeğe kalkışmamız ahmaklıktır.

İşte Kur’an-ı Kerim’in bu irşad ve beyanı üzerine doğum kontrolü fikri, İslam toplumunda tesir meydana getiremedi ve bu toplumun fertlerinden yüz bulamadı.

f- “Zinaya yaklaşmayın.” emri, hem ferde, hem de cemiyete, eşit ölçüde yöneltilmiş bir emirdir. Bununla, ferdin sadece zinadan kaçması gerktiği kasdedilmiyor, bilakis zinaya giden ve zinayı hazırlayan tüm yollardan ve durumlarda uzak kalması emrediliyor. Yine toplum da, sadece zinayı yasaklamakla yetinemez; zinayı hazırlıyan her türlü sebepleri ve zinayı tahrik edici tüm kötülükleri ortadan kaldırmak mecburiyetindedir.

Bu gayenin gerçekleşmesi, ancak, ictimai hayatın sağlam temeller üzerine kurulması ve ahlak-i ictimai terbiye, yasal yollar ve bunların dışındaki diğer tedbirlerle olur. Fert de, toplum da, Allah’ın haram kıldığı zinadan kurtulmak için eşit ölçüde sorumludur.

Bu ayet-i kerime, İslamdaki bir dizi ictimai kanun ve hükümlerin esas ve kaynağı olmuştur. Bu ayetin gösterdiği hedefin gerçekleşmesi için, zina ve zina ile suçlama (kazif) bu ayetle kesin hükme bağlanan sınırlamalar getirilmiş, malın ziyan edilmesini önleyici kesin adımlar atılmış, kadınların erkekler gibi, erkeklerin de kadınlar gibi giyinmeleri ve davranmaları yasaklanmış, içki içmek haram kılınmış, evlenmeyi kolaylaştıran aile kanunu tekamül etmiş ve zina her yönden engellenerek onu hazırlayıcı tüm sosyal sebepler ortadan kaldırılmıştır.

g- Dokuzuncu prensip, Allah’ın haram kıldığı cana kıyılmasını, yani insan nefsinin öldürülmesini haram kılmıştır. Bu prensip, bir başkasını öldürmeyi haram kıldığı gibi, insanın kendi kendisini öldürmesini yani intiharı da haram kılmıştır. Her iki haldeki öldürme de, İslam Şeriatinde en büyük suçtur. Müslüman, bu durumlara düşmekten sakınmak ve bunları hazırlıyan sebeplerden uzak kalmakla emrolunmuştur. Bazı insanlar, kendi hayatlarına kendilerinin sahip olukları binaenaleyh bu hayatı sona erdirme haklarının da kendilerine ait olduğu gibi bir vehime kapılırlar! Bu, son derece hatalı ve aşırı bir düşüncedir. Çünkü, insan hayatı, ancak Allah’ın mülküdür ve bu hayat insana emanet olarak verilmiş olup, onun bu emaneti kötüye kullanmaya hakkı yoktur. Allah (c.c.) bizi bu hayatın başına, imtihan ve sınamak için dikmiştir. Bu durumda bizim görevimiz, bu imtihanı son nefesimize kadar başarıyla sürdürmektir; iyi olsun kötü olsun, içine düşebileceğimiz herhangi bir durumun, bizi bu imtihandan alıkoymaması gerekir. Bu imtahandan firar etmek, hamakat ve aptallıktır. Bu firara, suçların en çirkiniyle yeltenmek, kötünün kötüsüdür. Hem ahmaklık ve hem de suç bir araya gelince, bunun ötesinde, dünya hayatında rüsvaylık ve ahirette azaptan başka bir şey yoktur. Geçici acılar ve başarısızlıklar düşünülürse, bundan daha büyük ebedi bir zarar ve perişanlık var mıdır?

İslam, haksız yere cana kıymayı kesin olarak haram kılmıştır. Haklı olarak öldürmeler müstesnadır. Şeriat bu hakkı şu beş durumla belirlemiştir:

1- Katili kısasla öldürmek.

2- İslami bir harpte, müslümanlara karşı savaşan düşmanı öldürmek.

3- İslami hayat nizamını devirmeğe yeltenen asileri öldürmek.

4- Zina yapan evli erkek veya kadını recmetmek.

5- Dinden dönen yani en büyük hıyaneti işlemiş bulunan kimseyi öldürmek.

Bu beş durumdan herhangi birine düşen ve suçu sabit görülen kişi, haklı olarak öldürülür. İslam, meşru bir hak olarak öldürmeyi emrettiği bu durumlar haricinde, genel olarak insan hayatına ve canına kıyılmasına kesinlikle haram kılmıştır.

Bu konuyla ilgili olarak Cenab-ı Allah buyuruyor ki:

“Kim mazlum olarak öldürülürse biz onun velisine (mirasçısına, maktülün hakkını talep hususunda) bir salahiyet (sutlan) verdik. O da katilde israf etmesin.”

(İsra: 17/33)

Burada salahiyet yani sultan’dan maksat, kısas istemini meşru ve adil kılan salahiyettir. Buradan, şu İslami yasama prensibi ortaya çıkıyor: Suç teşkil eden her katil olayında, asıl olan hasım (davacı) dır. Maktulün velisi, devlet değil, O’dur.

Kan diyetiyle yetinerek, yahut da diyet bile almadan katili kısastan kurtarmak ve affetmek, bu veliye ait bir haktır. Devletin ise bu konuda af salahiyeti yoktur.

“Maktulün velisi katilde israf etmesin” nazm-ı celilinden birçok hususlar anlaşılabilir:Mesela, katili değil de, onun yerine bir başkasını öldürmek veya katili işkenceyle öldürmek ve benzeri şeyler... Kan akıtmada ve öldürmede israf demek olan bütün bunları, İslam kat’i olarak ve şiddetli bir şekilde haram kılmışıtr.

Sonra şöyle buyruluyor: “Maktulün velisi katilde israf etmesin; çünkü o, cidden yardıma mazhar edilmiştir.” Bu henüz İslam Devleti kurulmadan önce nazil olmuş bulunan ayetlerle ifade edilen ma’nadır. Daha sonra devlet kuruluncaya dek, maktülün velisine yardım edenin kim ve hangi merci olduğu beyan edilmemiştir. Ne zaman ki devlet kurulmuştur; işte o vakit cezayı uygulayan ve maktulün velisinin kısas ya da diyet talebini bilfiil icra eden sorumlu merci devlet olmuştur. Binaenaleyh, bir ferdin veya bir topluluğun veya bir ailenin yahut da bir kabilenin, katilden intikam almak amacıyla, bu husustaki kanunu uygulamaya hakları yoktur. Çünkü bu, ancak devletin hakkıdır. Maktülün velisine düşen, sadece, adaletin gerçekleşmesini, bunu en iyi şekilde yapmakla sorumla bulunan devletten istemektir.

h- Onuncu prensibi ortaya koyan ayet, sırf bir ahlaki nazariye değildir; gerçekte bu prensip, Medine-i Münevvere’de kurulan ilk İslam Devletine, yetimlerin haklarını koruyucu kanuni ve idari tedbirler aldırtmıştır. Bunları biz, hadis ve fıkıh kitaplarında bulmaktayız. Kendi hak ve çıkarlarını koruyamıyacak durumda olan vatandaşların hukukunu himaye etmekten İslam devletini sorumlu kılan umumi prensip de bu ayetten doğmuştur. Nitekim bu hususa, daha birçok şer’i hükümlere kaynak teşkil eden, Rasulullah’ın (s.a.v.) şu hadis-i şerifleri bizzat işaret etmiştir:

“Velisi olmayanın velisi benim.”

ı- Onbirinci ayet, ifa ettiği mühim rolle İslam devletinin iç ve dış siyasetinde temel düsturu olmuştur. Bu, hem ahlaki bir prensip, hem de aynı zamanda devlet siyasetine yön veren temel esastır.

i- Onikinci ayetin karşımıza çıkardığı ideal düşünceye göre, emanet, yalnızca üstün bir özellik değil, bilakis en büyük ve en üstün bir ekonomi siyasetidir. Binaenaleyh emanet, hem bu dünya hayatı ve hem de ahiret için mahza hayırdır. Şöyle ki, o, bu dünya hayatında dikkatleri toplayarak satıcıya karşı müşterinin güvenini sağlar ve böylece de ticaret hayatını harekete geçirir ve ortak bir refah seviyesinin doğmasana yardımcı olur; diğer taraftan ahiret hayatında ise emin kişi bol hayırlara nail olur; çünkü oradaki mükafat, tümüyle yalnız ve yalnız, kulun emin oluşuna ve Allah’dan korkmasına bağlıdır.

Buracıkta şunu da ilave etmemiz mümkündür ki, bu maddede ifade edilen ahlaki fikir, aynen yukarıda geçenler gibidir; yani bu fikir de, ticari muameleleri ve bu muamelelerin istikrarlı bir şekilde yürümesini kontrol etmekle görevli bulunan devletin siyasetine yön vermiş, etki etmiştir. Yanlış ticari muameleleri ve iktisadi hayattaki sömürüleri önleyerek adaleti sağlama görevini devlete yükleyen umumi kaide de buradan doğmuştur.

k- Onüçüncü ayet, şüphe ile herhangi bir şeyin sabit olamıyacağını ve şüphenin, herhangi bir konuda esas teşkil edemiyeceğini, binaenaleyh, müslümanların, ferdi ve ictimai davranış ve siyasetlerine sağlam bilginin ışığında yön vermeleri gerektiğini açıklıyor. Bu ölümsüz Kur’an-i düsturun, İslam toplumunda çok geniş ve çok yönlü tesirleri olmuştur. Ahlaki değerler alanında, bu düstur, insanın başkalarına şüphe atmaktan ve karşısındakileri araştırıp incelemeden töhmet ve zan altında tutmaktan kaçınmasını emretmiş, hukuki alanda, herhangi bir insana karşı sırf bir şüphe üzerine kanun kuvvetlerini harekete geçirmenin, mesela onu bu şüpheye dayanarak yakalamanın, dövmenin veya hapsetmenin mümkün olamıyacağını karar almış, dış münasebetler alanında, herhangi bir millete veya devlete karşı şüphe ve söylentilere dayanarak gayr-i adil ve yanlış icraatlara girişmeyi yasaklamış, eğitim ve öğretim alanında ise, sağlam ve ma’kul esaslardan yoksun, cehalet ve hayale dayalı sözü ona bilgi ve teorilere değer vermemiştir.

Yine bu ölümsüz düstura göre, müslümanlar, inanç ve akidelerini, cehalet ve hurafeler üzerine değil, Allah’ın Muhammed (s.a.v.) vasıtasıya bildirdiği sağlam bilgi ve ta’limatlar üzerine bina etmekle emrolunmuşlardır.

l- Son olarak, müslümanlar, kibirli ve azgın insanlara has her türlü özellik ve şiarlardan kaçınmağa çağrılmışlardır. Bu yüce düstur karşısında, hem fertler kendi hayatlarında, hem de topyekun ümmet, gidişatında bununla memurdurlar. Medine’de kurulan ilk İslam devletinin idareci, hakim ve askeri komutanlarının hayatlarında tecelli etmiş olan ve tarihin sayfalarını altın harflerle süsleyen şaheser hakikatlar, işte bu mubarek ayetin pınarından fışkırmıştır. Onlar, tarihte okuyup durduğumuz kibirli ve azgın fanilerin tutuldukları basit tutkulardan, gösteriş ve böbürlenmelerden sıyrılmışlar ve kurtulmuşlardır.

Cümlesinden Allah razı olsun, onlar gerçekten basit, sade ve mütevazi bir hayat yaşadılar. Onlardan bize nakledilen tüm özellik ve hasletler, sadelik ve doğruluktur. Hoşgörü, gönül zenginliği ve herkese kucak açan bir şefkat; işte onların eşsiz şahsiyetlerini oluşturan nadide huy ve özellikler...

 

Hilafet mi Hükümet mi

 

SORU: İslam, yirminci yüzyılda uygulanabilir bir nizam olduğuna göre, acaba bu nizamın karşısında dikili duran problem ve engelleri aşıp izale etmede, hangi yolu seçmek daha uygun olacaktır?Hilafet yolunu mu, yoksa hükümet yolunu mu? Ma’lumdur ki bu ikisi, İbn-i Haldun’un, devlet ve hükümetle ilgili iki nazariyesidir.

CEVAP: İslam nizamının önünde dikili duran modern akım ve nazariyeleri, çağımızda İslam düzenini uygulamak amacıyla ele aldığımızda görürüz ki, bu akımlar ve nazariyeler, uzun yıllar islam ülkelerinde, hakim olmuş bulunan batılı milletlerin ortaya çıkarıp geliştirdikleri şeylerdir. Batılı milletler, ülkelerimizi istila edip oralarda hakimiyeti sağlayınca, bizim eğitim ve öğretim sistemimizi kaldırarak, yerine kendi eğitim sistemlerini getirdiler ve resmi dairelerde bizim eğitim sistemimize göre yetişmiş bulunan ne kadar insan varsa hepsinin vazifelerine son verdiler ve onların yerine, kendi kültürlerine göre yetişmiş, kendi modern okul ve üniversitelerinden mezun olmuş kimseleri getirdiler. Onlar bunun yanı sıra, iktisadi hayatımızda kendi müesseseselerini kurdular ve kendi metod ve üsluplarını orada uyguladılar. Nihayet iktisadi alanda da hakimiyet yavaş yavaş, batı kültürünü almış ve onun medeniyetine göre yetişmiş insanların eline geçti. Böylece onlar, içimizde öyle bir nesil yetiştirdiler ki, onlar bizdendi; fakat bizim medeniyetimizden, bizim prensip ve görüşlerimizden kopmuş, İslam tarihi, İslam doktrini ve gelenekleri konusunda hem fikir ve hem de yaşayış bakımından son derece cahildi!İşte, bugün İslam ve İslami anlayışa dönmemizi alıkoyan engel budur. Nitekim bugün, “Çağımızda İslam uygulanabilir bir nizam değilir.” şeklindeki batıl iddianın en büyük menşei ve kaynağı da budur!Çünkü bu insanlar hem islamı bilmiyorlar; hem de İslam yolunu izlemeğe hazır değillerdir. Onlara göre, uygulanmağa müsait yegane hayat nizamı, onları kendi mektebinde yetiştiren ve hazırlıyan şu halihazır ki düzendir. Bu durum karşısında önümüzde iki yol gözükmektedir.

a- Ya İslam adıyla dünyayı aldatmaktan vazgeçerek tümüyle küfre yönelmek,

b- Ya da, nifak ve hilekarlık yollarıyla değil; fakat son derece samimi ve içten bir yönelişle, hazilazır ki eğitim ve öğretim sistemimizi ele alarak, bu sistemde bulunan, bizi İslam yolundan uzaklaştırıcı hususları bütün yünleriyle kavramak ve İslam nizamının tatbikine elverişli salih insanlar yetiştirci bir takım değişiklikler yapmak maksadıyla ciddi bir incelmeye girişmek.

Ne kadar üzücüdür ki, bu Pakistan hükümetince kurulan ve tek görevi mevcut eğitim sistemini ve metodunu ele alrak, bu sistemde yapılması gereken değişiklileri bir rapor halinde bildirmek olan komisyon, evet ne hazindir ki bu meseleye en küçük bir önem dahi vermemiştir! Halbuki, bu, bizim bütün ciddiyet ve ihtamamla üzerine eğilmemiz gereken baş meselemizdir. Bu problem halledilmeyip bugünkü şekliyle devam edip gittiği sürece ülkemizde İslami idareye geçiş yolu ebediyyen açılmıyacaktır.

Bu meselenin çözümünde, İbn-i Haldun nazariyesine başvurmak bizim derdimize çare olmaz. Çünkü, bu problem günümüzde, İbn-i Haldun’un yaşadığı çağda mevcut olmayan bir şekilde ortaya çıkmıştır. Preblemin halihazır durumu şudur ki, batı emperyalizmi, ülkemizi terkedip giderken, kendi medeniyet ve kültürüyle emzirip büyüttüğü ve cesed itibariyle bizim ümmetimizden, fakat kültür, fikir, ahlak, karakter ve adetçe İngiliz, Fransız, Hollandalı ve Portekizlilerin halefleri olan bir neslin eliyle oralarda kendisine yatkın idareler kurmuştur.

Bu kukla neslin, ülkelerimizde kurdukları sistemin ortaya çıkardığı müşkilat ve problemler, son derece girifit ve bunları çözmek yine o derecede zordur. Bu, İbn-i Haldun’un nazariyesiyle halledilecek bir mesele değildir. Lakin, bu problemin halli için bizim en muhtaç olduğumuz şey, basit değil, fakat çok ciddi bir şekilde düşünmek ve ülkülerimizdeki hakim vaziyeti iyi kavrayarak düzeni ıslah etmek için yeni yollar açmaktır.

 

Devlet Başkanının Veto Hakkı

 

SORU: Bir süredir gazetelerde Pakistan Devlet Başkanına Müslümanların Halifesi veya “Mü’minlarin Emiri” lakabının verilmesi önerilmektedir. Bu fikri teyid maksadıyla da, devlet reisinin veto hakkından yararlanması gerektiği, çünküEbuBekir Sıddik (r.a.) Efendimizin, ileri gelen büyük bir sahabe cemaatine karşı bu hakkı kullandığı ve zekat vermek istemiyenlere ve yalancı peygamberlere karşı savaş ilan etmek suretiyle onların karşıt görüşlerini veto ettiği söylenmektedir. Öyle sanıyorum ki, bu düşüncenin sahipleri, böyle bir şer’i delile, veto hakkı diyerek, aldatmaca ve hilekarlıkla karışık bir kanunu desteklemek ve meşru göstermek niyetindedirler. Bu konuyla ilgili olarak size iki sorum olacaktır. Bunları, bizi İslami açıdan aydınlatacak ve ikna edecek şekilde cevaplandırmanızı istirham ederim:

1- Ebu Bekir Sıddik (r.a.) Efendimiz, bugünkü anlamıyla bir veto hakkı kullanmış mıdır?

2- Eğer kullanmışsa; hangi şer’i delile dayanarak kullanmıştır?

CEVAP: Günümüz hükümetleriyle, Hulefay-ı Raşidin hükümetleri arasında, yerle gök kadar fark vardır. Bu ikisinin birbirine benzediğini söyliyenler, İslam Tarihini bilmiyen cahillerdir. Bu farkı “Nazariyyetü’l-İslam ve Hedyuhu fi’s-Siyati ve’d-Düsturi ve’l-Kanun” isimli eserimde, tekrara lüzum kalmayacak şekilde, tafsilatlı olarak izah etmiştim. Oraya bakmanızı rica ederim. Oraya bakacak olursanız, hilafet sistemindeki veto hakkı’nın, günümüzde bir anayasa terimi olarak kulanılan veto hakkından tamamen ayrı bir şey olduğunu anlamış olursunuzl

Ebu Bekir Sıddik (r.a.) ile ilgili olarak bu konuda bugün delil diye ileri sürülen yalnızca iki olay mevcuttur. Bir üçüncüsü yoktur! Bu iki hadise:Üsame ordusunun gönderilmesi ve mürtedlerle savaş kararı meseleleridir. Kaldı ki, Ebu Bekir (r.a.) bu her iki meseledede de, kendi şahsi görüşüyle hüküm vermiş değildi; her ikisinde de Onun delilleri şuydu Kur’an ve Sünnetti. Üsame ordusunu göndermedeki delili şuydu:Rasulullah (s.a.v.)in, vefatlarından önce vermiş bulundukları bir kararı, O’nun halifesi sıfatıyla uygulaması gerekiyordu. Mürtedlerle savaş konusundaki delili ise şu idi: Namazla zekatı birbirinden ayıran ve ben namaz kılarım ama zekat vermem diyen kimseler, İslamdan irtidad etmiş sayılırlar; onları müslüman kabul etmek doğru değildir ve “Lailahe illallah diyenlere karşı nasıl kılıç cekilir?” diyenlerin delilleri kabul edilir ve bir delil değildir.

İşte bu iki delildir ki, Ashab-ı Kiram’a, Hz. Ebu Bekir’in görüşüne boyun eğdirmiştir. Şayet bu bir veto hakkı ise, Kur’an ve Sünnet’e aittir; yoksa devlet başkanına ait değilir!

Fakat gerçek şu ki, buna veto hakkı demek kesinlikle yanlıştır. Zira, sahabe (r.a.), Ebu Bekir Sıddik (r.a.)Efendimizin getirdiği deliller karşısında ikna olmuş, O’nun bu delillerinin doğruluğuna itiraf ederek, daha önceki görüşlerinden vazgeçmişlerdir.

 

Anayasayı Yorumlama Hakkı

 

SORU: Anayasayı yorumlama hakkı, yasama meclisi’ne mi, yoksa yargı meclisine mi aittir? Bu hak daha önceki anayasamızda yargı (kaza) meclisine aittir; yeni anayasada ise bu hak yasama meclisine verilmiş ve yargı meclisinden bu hak alınmıştır. Bu duruma itiraz edilerek, mahkemelerin yetkilerinin daralttığı ve bu hakkın mahkemelerin ihtisasları cümlesinden olduğu savunulmuştur. Buna karşılık ise bazı çevrelerce, İslamın ilk dönemlerinde, mahkemelerin görevlerinin, yalnızca insanlar arasında çıkan anlaşmazlıkları halletmek ve davalara bakmak olduğu, bu sebeple, kanunu şerhetmek, kanun hükümlerini yorumlamak, bu hükümlerin doğru veya yanlış olduğu hususunda söz söylemek gibi görevlerin, mahkemelerin ihtisas alanına girmediği söylenmiştir. Bu sözün doğruluk derecesi nedir?

CEVAP: Bugünlerde, anayasa ve kanunlar konusunda İslamın ilk dönemlerindeki örneklere dönülmesiyle ilgili istek ve temayüller oldukça çoğalmış bulunuyor. Ne var ki, bu ilk dönem örnekleri delil olarak gösterenler, günümüz toplumuyla o günkü toplum ve günümüz hakim ve idarecileriyle o günkü hakim ve idareciler arasındaki büyük farkı hiç hatırlarına getirmiyorlar!

Hulefay-ı Raşidin devrinde, Halife Kur’an ve Sünneti iyi bilen büyük bir alimdi. Üstün takvası ve temiz yaşayışı sebebiyle, müslümanlar, ona güveniyorlar ve hayati herhangi bir meselede ictihad ederken, onun İslam yolundan ayrılmıyacağına inanıyorlardı. Diğer taraftan, halifenin danışma meclisi’nin üyeleri, müslümanlar içerisinde dini en iyi bilen ve İslam nizamının karakterini en iyi tanıyan kimselerdi. Danışma meclisine, dini bilmiyen bir cahilin veya dini hükümleri kendi arzusuna göre çarpıtabilecek veyahut da müslümanların, bid’atleri veya İslam dışı yollara sapmasından korktukları herhangi bir kimsenin sızma durumu yoktu. Bütün bunların yanı sıra o günkü toplum fertlerinin ekserisi, dinin potasında erimiş kişilerdi. İslami hükümlere muhalif bir emrin çıkartılmasına cüret edecek ve İslamın ruhuna aykırı bir kuralın uygulanmasına yetlenecek durumda değildi. O günün mahkemeleri, işte buylesine seviyeli bir toplumda kurulmuştu. Bu mahkemelerde hakimlik görevi yapan kimselerin, Kitab ve Sünnet’te derin ihtisas ve nüfuzlarının bulunması, son derece emin, müttaki ve vera sahibi olmaları, kıl payı da olsa Allah’ın ve Rasulünün hükümlerinden sapma istidatlarının bulunmaması gerekirdi. Sonra o gün, yasama ve yargı meclisleri arasında çok kuvvetli ve iyi bir ilgi vardı. O toplumdaki hakimler, halkın bütün davaların, doğrudan Kitab ve Sünnet’e dayanarak çözüyorlardı. Onlar çoğu kez, ortaya çıkan meselelerin çözümünde, ihtiyaç hasıl oldukça bizzat kendileri ictihad ederlerdi; şu kadar var ki, bu meselelerin, çözülmek ve hükümleri belirtilerek o konularda dini esaslara en uygun bir şura ictihadı şeklinde kanunlaştırmak üzere halifenin danışma meclisine havale edilmesi durumları müstesna idi. Bu yola, hakimlerin müstakillen kendi şahsi ictihadlarıyla çözüme gitmemeleri istenen meselelerde başvurulurdu. Bu duruma, şura meclisinde konmuş bulunan kanunları, herhangi bir hakimin, anayasaya aykırılık gerekçesi dışında, hiçbir şekilde yeniden gözden geçirme ya da kabul etmeme hakkı olmazdı.

Diğer taraftan, Kur’an ve Sünnette hükmü açıkça belirtilmiş bulunan meselelerde kanun koymaya gidilmezdi. Kanun, ancak, Kur’an ve Sünnette açıkça belirtilmediği için ictihada gerek olan meselelerde konurdu. Bu durumdan şu anlaşılmaktadır ki, şura ictihadına muhalif düşüyor idiyse de- ferdi ictihaddan daha çok güveniliyor ve itimad ediliyordu.

Bu sebeplerden dolayı bugün, islamın ilk devirlerindekine benzer bir anayasa örneği, halihazır ki durumumuzla uyuşmaz. Çünkü, günümüzde yöneticiler ve yasama meclisi azaları mesabesinde olmadıkları gibi, yine günümüz hakimleri, o günkü hakimler gibi değildirler. Sonra bugünün yasama düzeni, o gün bağlı bulunulan kural ve tehdidlere de bağlı bulunmamaktadır. Bundan dolayıdır ki, bugün, içinde bulunduğumuz ortam ve şartların ışığında anayasamız için yeni kurallar koymamız ve dört halife devrinin örneklerini alıp uygulamadan önce, o döneme fiilen uyan ortam ve şartları gerçekleştirmemiz gerkir. Bugünkü şartlarda, şeriat işleriyle ilgili bulunan nihai hükmü ne infaz (uygulama), ne yargı (kaza), ne yasama(teşri) ve ne de danışma meclisine bırakmak ve havale etmek, kesinlikle doğru olmaz; çünkü bunlardan hiç birisi, müslümanların, dini meselelerinde tam olarak güvenebilecekleri merciler değildir. Şüphesiz ki, bugün müslümanlar, sözüm ona çarpık ve yanlış ictihadların şerrinden emin olacak durumda ve güçte değillerdir. Onlar ancak, bu tip ictihadlara karşı kendi kamu oylarını oluşturarak, toptan karşı durmaya hazır hale gelebilirler.

Şeriatin, müsbet ya da menfi bir açıklama yapmadığı umumi anayasa meselelerinde, nihai çözümü yasama meclisinin ihtisası alanında terketmenin mahzurları olabilir; bu durumda, yasama meclisinin yaptıklarını kontrol edecek ve çıkarılan kanunların anayasaya aykırı olup olmadığına bakacak bağımsız bir müsessesenin kurulması gerekir. Görünen odur ki, yargı meclisi, böyle bir bağımsız kuruluşun yapacağı işi, yani yasama meclisi’ni kontrol etme görevini yapmaya salahiyetli olabilir.

 

İslam ve Demokrasi

 

SORU: Bugün, demokrasinin en üstün bir siyasi nizam olduğu düşüncesi hayli vaziyettedir. Yine, İslamın, büyük ölçüde demokratik kurallara dayandığı söylenmektedir. Ancak, benim inancıma göre, demokrasilerde birtakım ayıp ve kusurlar bulunmaktadır. Acaba İslam, aşağıda sıralıyacağım bu kusurları nasıl telafi ediyor?

1- Demokraside sulta (hakimiyet), diğer bütün siyasi düzenlerde olduğu gibi, halkın elinden çıkıp da azınlık durumundaki fertlerin eline geçince, neticede sermayedarlar partisi hüviyetine bürünüyor. Dolayısıyla demokrasi, ya plutokrasi’ye (zenginler iktidarı) yahut da oligarşi’ye (zümre iktidarı) dönüşüyor. Bu nasıl önlenebilir?

2- Halkın, psikolojik açıdan birbirinden ayrı ve çeşitli maslahat ve yararlarını eşit ölçüde koruyup gözetmek çok güçtür. Böyle olunca, demokrasi, halka karşı bu yükümlülüğü nasıl yerine getirebilir?

3- Umumiyetle halkın büyük çoğunluğu cahil, kültürsüz, şahsiyetlere aldanan, düşüncesiz ve bilinçsiz olur. Bu yüzden de, garazkar ve düzenbaz siyasiler, her zaman halkı istismar eder ve onun aklıyla oynarlar. Halkı temsil eden kuruluşların, onun işlerini başarıyla yürütmeleri de cidden zordur.

4- Halkın oylarıyla seçilip teşekkül eden meclislerde, sayıları azımsanmıyacak kadar çok üye (milletvekili) bulunmaktadır. Bunların, kendi aralarında anlaşıp müşavere etmeleri ve nihai bir karara varmaları çok zordur.

İmdi, bütün bu sakatlık ve ayıpları, İslam, efkar-ı umumiyeyi temsil eden müesseselerinde nasıl telafi ve izale eder?

CEVAP: Demokrasideki ayıp ve kusurları ortaya koyucu tenkidlerinizin tümü de doğrudur. Ancak, demokrasi konusunda kesin bir fikre varmazdan önce, gözönünde bulundurmamız gereken daha başka noktalar da vardır:

a- Halkı yönetmede ve onun işlerini idare etmede, şu iki yoldan hangisi doğrudur?

Halkın iradesiyle iş başına gelen, milletin rıza ve meşveretiyle idareyi yürüten, halkın güveni olduğu müddetçe iş başına getirerek, milleti kendi arzularına göre zorla idare eden, tayinleri de azilleri de halkın iradesi dışında yapan kişi ve kadroların yönetimi mi?

Doğru ve adil olan yol, birincisi olduğuna göre, burada yapılacak olan ilk iş, bu yolun en iyi ve en ideal bir şekilde işlerliğe kavuşması ve kelimenin tam anlamıyla yürümesi için, diğer yola giden ve onu diriltecek olan tüm düşünce ve pratiklerin ortadan kaldırılması yani ikinci yola açılan bütün kapıların kapanması gerekir.

b- Çeşitli zamanlarda, demokrasinin gerçekleştirilmesi ve fiilen uygulama alanına konulabilmesi için tercih edilen ve önerilen usulleri bir tarafa bırakarak, tarih boyunca demokrasinin hedef ve prensiplerinin ne ölçüde gerçekleştiği hususunu ele alıp gözden geçirecek olursak, demokrasilerdeki başarısızlığın ve eksikliğin, başlıcı şu üç ana sebepten ileri geldiğini görürüz:

1- Demokrasi taraftarlarının, hakimiyeti kayıtsız şartsız millete vermiş olmaları ve bu noktadan hareketle, demokrasiyi sınırsız ve başı boş bir idare halinde tatbik etmeleridir. Halbuki, şu dünyada bizzat insanın kendisi, kendi işlerinde tamamen bağımsız olmadığına ve bazı sınırlarla sınırlı bulunduğuna göre, nasıl olur da, insanlardan meydana gelen topluluklar kayıtsız şartsız bir hakimiyete ehil ve layık olabilirler?İşte bu yüzden, dünyda tüm sınırsız demokrasi kurma çabaları, halkın, belli kişilerin hakimiyetleri boyunduruğu altına düşmesiyle sonuçlanmıştır. Halbuki İslam, demokrasinin çevresini, bu kainatın yaratıcısı, efendisi ve hakiki hükümdarı olan Allah-u Teala’nın koymuş olduğu temel kanunlarla çevirerek, ilk çırpıda böyle bir eksikliğin önüne geçer. Bu temel kanunlara, hem halk ve hem de halkın idarecileri uymak mecburiyetindedirler. Böylece, insanlar arasında, demokrasilere arız olan ve neticede demokrasiyi yere seren mutlak bağımsızlık ortaya çıkmaz.

2- Halk, kültür, ilim ve ahlakça gerekli seviyeye ulaşmadığı sürece, demokrasinin başarıya ulaşması mümkün değildir. Bu sebeptendir ki, İslam müslümanların öğrenimlerine ve fert fert onların manevi eğitimlerine son derece önem verir; toplumun her bir ferdini, imanlı ve görevinin şuurunda olmağa, İslami temel prensip ve hükümlere uymağa çağırır. Meselenin bu yönü ne kadar ihmal edilir ve zayıflarsa, demokrasinin başarıya ulaşması da o kadar zayıflar; ama ne ölçüde güçlenirse, başarı nisbeti de o ölçüde kuvvetli olur.

3- Demokrasinin meyvelerini verebilmesi ve başarıyla yürüyebilmesi, kuvvetli ve uyanık bir efkar-ı umumiyeye bağlıdır. Böyle bir kamu oyu ise, ancak ve ancak, toplumun salih insanlardan meydana gelmesi, bu salih fertlerin yine salih esaslara dayalı sosyal bir nizama bağlı olmaları ve nihayet bu nizamın, kötülüklerin ve kötülüklere çağıran sapıkların ortaya çıkmalarına engel olucu, hayrın ve hayra çağıran insanların güçlenmelerine zemin hazırlayıcı bir canlılığa ve aktiviteye sahip olması ile doğar.

Eğer bu üç ana unsur teşekkül edecek olursa, demokrasi cihazının başarıyla işlemesi mümkün olur. Yine, bu mekanizmanın herhangi bir yerinde ortaya çıkacak olan bir arızanın giderilmesi de üstün bir unsurla mümkündür. Bundan sonra, düzeltme ve geliştirme için, demokrasinin tecrübe fırsatını kullanması icabeder. Çünkü, eksik herhangi bir mekanizmanın, giderek düzelmesi ve gelişmesi, pratik tecrübelerle mümkündür.

 

İslam Düzenine Geçişteki Problemler

 

SORU: İngiliz döneminden kalma medeni mali, adli ve benzeri diğer kanunlar, epeyden beri Hind-Pakistan yarımadamızdaki bütün mahkemelerde yürürlükte olduğu ve tüm insanlar, hele hele hakim ve avukatlar yüzelli senedir bu kanunlara alıştıkları, hatta bu kanunlarda büyük bir maharete sahip oldukları için, evet bunun için, ülkemizde İslami bir devlet kurmamız halinde, Britanya döneminden devraldığımız adalet mekanizmasında birtakım değişikliklere gitmek, imkansız gibi bir şeydir. Diğer taraftan modern tarzda tertip edilmedi de ma’lumdur. Acaba bütün bunlara rağmen, İslami yönden adalet cihazında islahatlara gidilerek uygulamalar yapılacak mıdır?Sonra, İslam adalet ve yargı sisteminde mesela avukatların yeri ne olacaktır?Onların duruşmalara girme ve bugünkü düzende olduğu gibi muhakeme kanununa uygun bir şekilde duruşmaları uzatma ve atma hakları olacak mıdır? İslam devletinin mahkemeleri, hırsızlık yapanın elinin kesilemesine ve zina edenin recmedilmesine, şu medeniyet ve ilim asrında hükmedecek midir? İslam devletinde hakimler, delil kanunundan yararlanmadan hüküm verecekler midir? Diğer taraftan, Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi, Milletler Arasaı Adalet Divanı, Ticari İşler Komisyonu, İşçi Hakları, Devlet Hukuku ve buna benzer hususlarda İslam devletinin tutumu ne olacaktır?Mesela, İslam Bloku ve İslam Federatifi gibi birtakım İslami kuruluşlar, beynelmilel (uluslararası) alanlarda vücuda geldiği zaman, bütün bunların İslam devletinin kanunlarındaki yeri ve statüleri ne olacaktır?İslam Kaza (yargı) Organı’nın, İslam yasama (teşri) meclisi’nin koyduğu hüküm ve kanunları, ictihadıyla yeniden gözden geçirme ve ele alma yetkisi var mıdır? Muhtelif İslam Devletleri veya müslüman milletler arasındaki ihtilaf ve anlaşmazlıklar, onları düşmanlarına karşı yek vücut halinde çıkaracak şekilde kesin olarak nasıl çözümlenecektir?”

CEVAP: Sorularınıza cevap vermezden önce bilmeniz icabeden husus şudur ki, İngilizler Hind-Pakistan Yarımadası’nı işgal ettikleri ve oraya hakim oldukları gün, yasama (teşri) ve yargı (kaza) düzenleri, İslam Fıkhı’na dayalı bulunuyordu. İngilizler bu sistemi bir çırpıda kaldırıp atmış değillerdir. Bilakis, İngilizler döneminde İslam nizamı uzun müddet baki kalmış ve Britanya, kademeli bir değiştirme işlemine girişmiş; nihayet İslam Fıkhı yerine kendi sistemini tam olarak getirmiştir. Binaenaleyh bugün biz, keni düzenimizi yeniden kurmak istediğimize, yapacağımız değişikliği bir anda yapacak değiliz!Bu, kademeli ve tedrici bir şekilde tamamlanacaktır. Hatta bu konuda bizim, son derece uyanık, teknik ve hikmete uygun bir şekilde adım adım yürümemiz, inkılabımızı tedricen gerçekleştirmemiz gerekir. Sonra, İslam Hukuku eğer bugün modern anlamda derlenip toplanmış bir halde değilse, bu işin yapılması öyle pek zor bir iş değildir. Mevcut literatürümüzde İslam Hukukuyla ilgili bol açıklamalar mevcuttur. Gelecekte bu açıklamalara daha başka yenileri de eklenebilir. İslamdaki hadler yani zina ve hırsızlık gibi suçlara verilen cezalar, bugün, şu ileri asırda Suudi Arabistan’da uygulanmaktadır!Bütün dünyanın gözleri önünde tecrübelerle sabittir ki, bu cezalar, Suudi Arabistan’da, zina ve hırsızlık olaylarını, diğer herhangi bir ülkeyle kıyas edilmiyecek kadar azaltmıştır. Eğer bu asrın ilericiliğinden maksat, işlenen suçlarda ilerlemiş olmasıysa, varın Batı Düzeni’ne azı dişlerinizle sarılın! Yok eğer ilerlemek ve medenileşmekten maksadınız, suçların işlenmesine karşı çıkmak ise, tecrübeler göstermiştir ki, İslam Hukukundan daha üstün, daha faydalı ve derde deva bir kanun ve yasa yoktur!Bu konuda, şu inkar-ı gayr-i kabil bir gerçektir ki, günümüzde hakim bulunan dinsiz medeniyet, var gücüyle suçlulara acıyor ve onları şefkatle bağrına basıyor. İslam Hukukunda cezaların vahşiyane olduğu düşüncesi, işte bu dinsiz medeniyetin çarpık telakkisinden doğmaktadır. Bu, bir başka deyişle şu demek oluyor ki, hırsızlık kötü ve vahşice bir iş değil, fakat hırsızın elini kesmek vahşice bir iştir. Yine, Batı Medeniyeti’ne göre zina nefsi ferahlandıran bir fiildir.

Bugün, “İslam Hukukuna göre hakimlerin, beyyine kanunundan yararlanmaksızın da olsa hüküm verme salahiyetlerinin olduğunu ve İslam tarihinde bu uygulamanın mevcut bulunduğunu” ileri sürenler nereye dayanmaktadırlar bilmiyorum!Bildiğim şudur ki, bizzat Kur’an-ı Kerim, kendisi, beyyine (delil) kanunuyla ilgili önemli açıklamalarda bulunmuştur ve bu konuya dair pekçok ayrıntılı bilgiler, Rasulullah (s.a.v.) in hadislerinde ve Hulefay-i Raşidin’in verdikleri hükümlerinde mevcuttur. Öteyandan, fukaha, hususiyle bu kaideleri derleyip toplama ve düzene koyma hususunda büyük bir çaba sarfetmişlerdir. Bütün İslam tarihi boyunca, delilsiz olarak hüküm vermiş tek bir kadı göremezsiniz.

Avukatlık mevzuatında, fikrimce, yapılması gerekli ıslahat, avukatlığın, bir meslek olarak devamını kaldırmak ve avukatları, hükumetten maaş alan memurlar haline getirmektir. Hukuk teorisi açısından aslında bugün bile avukatın vazifesi müvekkilini savunmak değildir. Aslında avukatın görevi, kanunu kavrama ve tatbik etmede mahkemeye yardımcu olmaktır. Avukatlığın, bir meslek haline getirilmesinden doğan çirkin bir durumdur ki, avukatlar, mahkemeyi yanıltmak ve yalandan deliller düzmek için çalışıp durmaktadırlar. Öyle ki, mahkeme önüne,davaları, tamamen asılsız, çarşıtılmış ve değiştirilmiş bir surette çıkıp gelmektedir. İşte bu yüzden onlar, davaları uzatır ve duruşmalar habire devam ederler.

Milletler -arası ilişkiler hakkındaki sorduklarınıza gelince, uluslararası her kuruluşa girebiliriz. Dinimizin hükümleriyle uyuşmadığını gördüğümüz hususlarda, kendimiz için bağımsız politikalar izleriz. Sadece bu durumlarda milletlerarası kuruluşlara katılmayız. İslam ülkelerinin, kendi aralarında Mali Birlikler ve Konfederasyonlar kurmaları ve birbirleriyle İslam esaslarına dayalı ilişkiler geliştirmeleri için herhangi bir engel yoktur.

İslam kaza (yargı) organının, kendi ictihadıyla, İslam teşri (yasama) meclisinin koyduğu kanunları yeniden gözden geçirme (Review) hakkı yoktur. Şu kadar var ki, yasama meclisi, kanun koyma hususunda kendisine verilmiş olan yetkileri aşacak olursa, o vakit yargı organı, meclisin, yetkilerini aştığını ilan eder.

İslam devletleri veya müslüman milletlerinin aralarındaki ihtilaf ve anlaşmazlıkları giderek ve onları başkalarına karşı tek vücud halinde birleştirecek tek bir yol vardır; o da, tam bir şekilde Kur’an’ın ve Sünnetin ahkamına sarılmaktır. Onların aralarında, Kuran hükümlerini tefsir ve Sünneti tahkik etme konusunda ihtilafların çıkması gayet tabiidir. Lakin bu, onların bir ve beraber hareket etmelerine engel olmamalıdır. “Kur’an ve Sünnete iman edip bu ikisini en yüksek kaynak ve otorite kabul eden, Muhammed (s.a.v.) den sonra herhangi bir peygamberin gelmiyeceğine inanan herkes bizdendir ve bizim ailemizin ferdidir.” Prensibinde birleştiğimiz takdirde, herhangi bir müslüman, Kur’anı bizim tefsirimizden başka bir şekilde tefsir ettiği ve herhangi bir meselede bizim istidlalimizden değişik bir tarzda sünnetle istidlal ettiği için bizim cemaatimizden çıkmış sayılmaz. Bunu bir misalle anlatacak olursak, Pakistanda herhangi bir mahkeme, bütün kararlarını Pakistan anayasasına inanarak ve onu delil kabul ederek verdiği sürece bu mahkemeye itaat edilir ve o, Pakistan’ın meşru mahkemelerinden sayılır. Bu durum onun vereceği kararların Pakistan’daki diğer mahkemelerin kararlarına tıpa tıp uygun olmasını gerektirmez

 

İslami Devlette Sosyal Hayatı Düzeltme ve Yükseltme

 

SORU: İslam Devleti, kadınların, bugün hayli yaygınlaşmış ve aşırı boyutlara ulaşmış bulunan hürriyetlerini sınırlandırmak için bir takım fiili tedbirlere başvuracak mıdır? Mesela kadınlar, modayı takib ederek açık-saçık giyiniyor ve yarı çıplak kıyafetlerle dolaşıyorlar. Günümüzde genç kızlar, son derece şeffaf ve mini kıyafetleri, tahrik edici parfümleri ve türlü makyajlarıyla gezip dolaşarak, zinetlerini ve vücutlarının en çarpıcı yerlerini, umuma açık yerlerde gösteriyorlar. Gençler de Holly-wood filimleriyle etkilenerek, beatles ve hippi’lere özeniyorlar. Bu durumda, İslam devleti, müslüman ve gayr-i müslim gençlerin ve genç kızların bu durumlarına müdahale ederek, kanun ve yasalar koymak suretiyle onların hürriyetlerini sınırlandıracak ve bu konudaki kanunlara uymıyanları cezalandıracak mıdır? Babalara ve velilere bir takım mükellefiyetler yükleyecek midir? Bu takdirde, devletin tedbir ve faaliyetleri halkın medeni hürriyetlerini kısıtlaması ve zedelemesi anlamına gelmez mi? Öte yandan, Rehber Kadınlar Cemiyet, (civl Guides), Pakistan Kadınlar Birliği (APWA), Hıristiyan Gençler Derneği (YMCA) ve Hıristiyan Kızlar Cemiyeti (YWCA) gibi ictimai kuruluşlar, İslam Devleti’nin sınırları içerisinde faaliyet gösterebilirler mi? Diğer bir husus, kadın, İslam devletinde mahkemeye başvurarak boşanma talebinde bulunabilinir mi? Erkekler, birden çok kadınla evlenebilirler mi? Bir kimse, -İslam mahkemesi önünde de olsa-herhangi bir kadınla, medeni izdivaç esası üzerine alaka kurabilir mi? Öte yandan, İslam devleti, kadınların, karma gençlik festivalleri’ne, spor faaliyetleri’ne, tiyatro ve sahneler’e danslar’a, filimler’e ve güzellik kraliçesi seçimleri’ne katılmalarını, uçak ve vasıtalarda hostes olarak çalışmalarını engelleyecek midir? İslami Devlet, kendi sınırları içerisinde, sinema ve televizyonu, müstehcen müzik ve yayınları, eğlence ve dans şölenleri’ni yasaklayıp kaldıracak mı?

CEVAP: Yasalar ve kanun hakimiyeti, İslamın, sosyal hayatı düzeltme ve yükseltmede başvuracağı tek hal çaresi değildir; bilakis, eğitim-öğretim, tebliğler ve kamu oyu baskısı, İslamca ıslah ve irşad için çok büyük ve çok önemli çözüm yollarıdır. Bütün bu araç ve çözüm yollarını kullanmasına ve denemesine rağmen eğer hala toplumda ayakta duran bozukluklar bulunursa işte o vakit İslam bunları ortadan kaldırmak ve köklerini kazımak için kanuni ve idari yollara başvurmaktan çekinmez; bunda hiç şüphe yoktur.

Kadınların mübtela oldukları açıklık ve hayasızlık, çok korkunç ve onulmaz bir hastalıktır. İslami Devletin, kendi sınırları içerisinde, böylesi şeylere herhangi bir şekilde sabretmesi imkansızdır. O, bu kötülükleri, müsbet ve medeni ıslah yollarını deneyerek ortadan kaldıramadığı zaman, kendi toprakları üzerindeki bu kötülükleri yoketmek için, kanun kuvvetine başvurur. Eğer bu, sizin dediğiniz gibi halkın medeni haklarını kısıtlamak ise, o takdirde kumarbaz ve yankesicileri yakalayıp tutuklamak da halkın medeni haklarını kısıtlamaktır! İctimai hayat, fertleri birtakım sorumluluk, mükellefiyet ve sınırlı davranışlara mecbur eder. Sosyal nizam, ortalığı fesada versinler ve kendi şahsi çıkar ve çirkin telakkilerine göre toplumun altını üstüne getirsinler diye, hürriyet adına fertlerin başını boş bırakamaz!

Rehber Kadınlar Cemiyeti (Civl Guides)’ nin İslamda yeri yoktur. Fakat, Pakistan Kadınlar Birliği (APWA) gibi cemiyet ve kuruluşlara gelince, bunlar, meşru faaliyet sınırlarını aşmamaları ve Kur’an adına Kur’an-ı Kerime muhalefetten vazgeçmeleri şartıyla, çalışmalarını sürdürebilirler. Hıristiyan Genç Kızlar Cemiyeti (YWCA) yine kalabilir ve faaliyet gösterebilir. Lakin, sadece hıristiyan bayanlar için!... Herhangi müslüman bir hanım, bu cemiyete giremez. İstedikleri takdirde, müslüman hanımların, kendilerin için Müslüman Kadınlar Birliği (YWMA) diye bir cemiyet kurma hakarı vardır; tabii ki, İslami sınırlara riayet etmeleri şartıyla...

Müslüman bir kadın, kocasıyla muhalea yapabilir; yani, İslam mahkemesine başvurarak, kocasıyla anlaşacakları belli bir fidye üzerine boşanma talebinde bulunabilir. Yine o, mahkemeye müracaat ederek evliliğinin feshini veyahut kocasından ayrılmayı istiyebilir. Elbette ki, bu saydığımız şekillerden birisi için mahkemeye başvuracak ve bu yolda hüküm çıkartacak olan kadının, meşru sebeplere dayanması gerekir. Boşanma (talak) ya gelince, Kuran-ı Kerim apaçık beyan etmiştir ki, bu, erkeğe ait bir haktır; onun bu öz hakkına kanun müdahale edemez! Fakat, sözüm ona müslümanlardan kurulu bir yasama (teşri) organı çıkar da, Kur’an adına, bizzat Kuran-ı Kerim’e muhalif bir kanun ortaya koyacak olursa, o başka! Asr-ı Saadetten bu yana İslam Tarihi, boşama (talak) hakkının erkekten alınmasının yahut da bu hakka herhangi bir mahkeme veya adli kurul tarafından müdahale edilmesinin caiz olduğunu ileri süren bir zihniyete şahit olmamıştır. Gerçek şu ki, bu düşünce, ülkemize, Avrupa’dan ithal edilmiştir! Bu zihniyeti ülkemize aktaranlar, şu boşanma kanunun gerisinden ne gibi mahzurlar doğacağını veya Avrupa toplumlarında ne gibi bir tarihi seyir meydana getirdiğini ve batılıların hayatlarında ne acı ve tehlikeli sonuçlar doğurduğunu henüz düşünmemişlerdir. Fakat onlar, aile hayatlarındaki rezaletler evlerinin duvarlarını aşıp da cadde ve sokaklara döküldüğü ve aile sakandallarıyla gazete ve mecmualar dolup taştığı vakit, Allah’ın hükümlerini değiştirip bozmak ne demekmiş pek yakında göreceklerdir.

Erkeğin birden fazla evlenmesini yasaklayan zihniyet de, yine, Kuran adına düzülen bir ruhsatla Avrupadan ithal edilmiştir. Halbuki, bu uygulamayla, toplumda, erkek, meşru zevcesi bulunmasına rağmen başka bir kadını metres edinmiş ve bu metres, sadece kendi varlığını kabul ettirmekle kalmamış, gayrı-i meşru çocuklarının haklarının korunmasını da garantilettirmiştir!! (Bu konuda Fransa misali pek öyle uzak bir mesele değildir). Sözüm ona bu medeni ve hukuki zihniyet, metrese bunca hakkı tanımışken, erkek bu metresle evlendiği zaman, büyük bir suç işledi ve yasalara muhalefet etti diye kanun onun yakasına yapışmaktadır! Bu durum şunu gösterir ki, konulan bu sınırlamalar ve kısıtlamalar harama değil, helaladır! O zaman şu soruyu soracağız: “Kur’an-ı Kerim’den çok değil az bir şey bilse bile bir insanın, bu değerlere sahip çıkması ve zinanın mubah, evliliğin ise haram olduğunu ifade eden batı düşünce ve felsefesini kanun diye alması mümkün müdür?” Görülüyor ki, böylesi kanunları koymak, müslümanlar arasında zinanın umuni bir revaç bulması ve toplumlarında ikinci evliliğin kalkıp metres ve ma’şukaların çoğalması neticesini doğuracak ve sonunda müslüman cemiyetler, şekil ve hüviyetçe tıpkı batı toplumlarına benziyecektir. Böylesi bir ictimai vaziyeti arzulayan arzulasın; fakat müslüman hiçbir zaman buna razı olamaz!

Medeni evlilik konusundaki sorunuzdan anlaşılan odur ki, böyle bir evlilik elbette müslüman bir kadınla olmuyor. Eğer olursa, ancak, İslam kanununa uygun olarak bir müslüman erkekle evlenmeğe razı olmayan yahudi veya hıristiyan bir kadınla olur. Yani müslüman bir erkek, hayatında dini bir yolu izlemeyeceğini ikrar edercesine, güzelliğine vurulduğu bu gayr-i müslim bayanla evlenmiş oluyor. Bir kimse, şayet böylesi bir evliliğe azmetmişse, ne diye kendisini İslamdan fetva isteme külfetine sokuyor?! İslam, kendi müntesiplerinden birisi için bunu nasıl hoşgörebilir? Şeriat mahkemesi, müslümanların bu şekilde evlenmelerini kendisine ne diye görev saysın?

Diğer taraftan, İslam devleti, müslüman kızların gençlik festivallerine, spor faaliyetlerine, sahne oyunlarına, dans, müzik ve güzellik kraliçesi seçimlerine katılmalarını teşvik edecek ve onların uçaklarda yolcuların gönüllerini eğlendirmek üzere hostes olmalarını kabul edecek olduktan sonra, bilmiyorum acaba bizim İslami bir devlet kurmak için ısrar edişimizin ne manası vardır?! Çünkü bütün bu işlerin, küfür düzeninde en kolay ve en serbest bir şekilde yapılması mümkündür!

Sinema, radyo ve televizyona gelince, bütün bunlar Allah’ın yarattığı kudret ve enerjilerdir. Bunlar bir alet olarak hiç bir zaman kötü ve kusurlu değildir. Kötülük ve fesat, bunları insan ahlakını ve üstün insani değerleri yıkacak biçimde kullanmaktır! Bu sebepten, İslam devletinin vazifesi, bütün bu araçları, ancak insan mutluluğunu ve onun dünya ve ahiret saadetini gerçekleştirmek için kullanmak, dünyayı fesada verecek bir biçimde kullanılmalarına engel olmaktır.

 

İslami Devlette Kadınların Çalışma Alanları

 

SORU: Günümüzde, İslam devleti, kadınlara, erkeklere verilmiş bulunan siyasi, iktisadi ve ictimai hakları vermiyecek midir? İslam, tarihinin en karanlık dönemlerinde bile kadına yeterince sosyal mevki vermişti. Bugün İslam devleti mirasta kadına, erkeğe verilen hisse verecek midir?Bu zamanda kadınların, okullarda ve üniversitelerde erkeklere karma olarak öğrenim görme veya fabrika ve dairelerde, erkeklerle yan yana, devletin ve milletin iktisadi refahı için çalışma hakları yok mudur? Mesela, günümüzde devletler erkeklere olduğu gibi kadınlara da seçilme hakkı tanıyor ve kadınlar bakanlık yahut başbakanlık seçimlerinde çoğunluğu sağlayarak seçimleri kazanıyorlar. İslami hükümlere göre onlar bu mevkilere geçemiycekler mi?Şu asırda bile? Halbuki günümüzde kadının bu alanlardaki rolünü ve başarısını isbatlıyan birçok misaller bulunmaktadır. Mesela, Seylan’da başbakan, Hollanda’da devlet başkanı ve İngiltere’de kraliçe kadındır. Behopal Eyalet Valisi’nin kızı Abide Sultane, Pakistan elçisi idi. Merhum Liyakat Ali Han’ın zevcesi Rana Begüm, el’an Pakistan’ın Hollanda sefiridir. Pakistan dışıdaki diğer ülkelerden, mesela, Madam Vici Likşami Bandit bugün Hindistan’ın İngiltere nezdinde yüksek seviyeli bir delegesidir. Aynı madam Birleşmiş Milletler’in bir dönem başkanıydı. Tarihte bunlara benzer daha başka kadınlar da vardır. Mesela, Hindistanın Moğol Hükümdarlarından Cihangir’in zevcesi Nuru Cihan, meşhur Kraliçe Cihansi Raziyye Sultan ve Fahrunnisa adıyla ün yapmış ve İngilizlere karşı Lüknev’de orduya komuta etmiş olan Hazret-Mahal (Vacid Ali’nin zevcesi) bunlardandır. İnancıma göre, kadınlar, bütün bu örnekler nazar-ı itibara alındığı vakit, her türlü büyük ve önemli vazifelerde liyakatlarını isbat etmişlerdir. Şimdi, Merhum Kaid-i A’zam Muhammed Ali Cinnah’ın kızkardeşi Bayan Anise Fatıma Cinnah seçimlerde başarı sağlayarak Pakistan İslam Devletinde bu vazifeye müsaade etmiyecek midir? Diğer taraftan, kadınların doktor, avukut, müdür, hakim, subay ve pilot olmaları -bugün dahi- caiz değil midir?Kadınların çalışmaları konusunda kıvançla zikredilmesi gerekir ki onlar, hastaların bakım ve tedavilerine büyük itina gösteriyorlar ve hastahanelerde hastabakıcı ve hemşire olarak hastaların rahatı için geceleri uykusuz kalıyorlar. İslamın ilk dönemlerinde, harplerde yaralıların hizmetlerine koşmuş, onlara su vermiş ve maneviyatlarını yükseltmişlirdi. Şimdi bütün bunlar ortadayken, bu alanlarda dahi, İslam, vatandaşlarının yarısını teşkil eden kadınları çalıştırmıyacak ve onları dört duvar arasında mahpus mu bırakacaktır?

CEVAP: İslami devletin, herhangi bir konuda İslamın hüküm ve prensiplerinden ayrılması mümkün değildir. İslama inanan ve O’nun prensiplerini samimiyetle uygulayan idarecilere sahip olan İslami bir devlet, bunu düşünemez bile! Kadınlar konusunda İslamın hükmü şudur ki, kadın değer, şeref ve saygınlık bakımından erkeğe denktir. Ahlaki seviye ve ahiret ecir ve sevabı bakımından da erkek ve kadın arasında herhangi bir fark yoktur. Lakin, ikisinin faliyet alanı aynı değildir. Siyaset, hükümet idaresi, askeri hizmetler ve buna benzer işler, sadece erkeğin çalışabileceği alanlardır. Kadının bu sahalara atılması, yükünün en büyüğünü kadınların çekmekte oluduğu aile hayatımızın çöküşünden veyahut da kadının kaldıramıyacağı kadar ağır yüklerin altında ezilmesinden başka bir netice doğurmaz; çünkü bu durumda kadın, bir taraftan kendi asli ve fıtri görevi olan ve erkek tarafından katiyen yapılması mümkün olmayan vazifeleri ifa ederken, diğer taraftan erkeğin yapacağı görevlerin yarısını yüklenecektir. Bu yüzden de ilk zikredilen durumla karşı karşıya gelmemiz kaçınılmaz olacaktır ki, bu da, kadının, erkeklerin çalışma alanlarına atılmasından sonra Batı’nın karşılaştığı felaket ve problemlerdir. Binaenaleyh, en safsata ve kırık dökük işlerde bile, hiç düşünmeksizin başkalarına benzemeye çalışmamız, hiçbir şekilde akıllılık değildir.

Şurası bilinmelidir ki, mirasta kadının da erkek kadar hisse alması hususundaki düşüncenin İslamda katiyyen yeri yoktur. Bu, hem İslamın kesin hükümlerine, hem de adalet kavramına zıttır; şöyle ki, erkek, İslami hükümlere uygun olarak ailesinin geçim ve terbiyesini yerine getirmek için mali sorumluluklar altındadır ve karısının nafaka ve mihrini temin etmek mecburiyetindedir. Halbuki kadının hiçbir mali sorumluluğu yoktur. Bu durumda, nasıl olur da İslam devleti, mirasta kadınla erkeğe aynı hisseyi verebilir?

İslam, erkek ve kadınların beraber ve karışık yaşadıkları toplum düzenine ta kökten karşıdır. Ve bu tip toplumlara, dünyada aile nizamına önem veren hiçbir düzen taraftar olamaz!Batıda, karma toplumlarda çok çirkin ve kötü sonuçlar ortaya çıkmışıtr. Lakin, ülkemizde kendilerini bu kötü akıbetleri kucaklamağa hazır hisisedenler, varsın etsinler; fakat onlar, İslamın var gücüyle haram kıldığı işlerde ne diye şeriatten ruhsat istiyorlar?

İslam, harpte, kadınlara, yaralılara bakma görevi vermişse, bu demek değildir ki, müslümanlar kadınlarını, barış zamanlarında bile daire ve fabrikalarda çalıştıracak ve parlamentoya sokacaklardır!Kadınların, erkeklerin çalışma sahalarına atılarak onlara ait işlerde başarıya ulaşmaları, imkansızdır. Zira, Allah-u Teala, onları bu işleri yapmak üzere yaratmamıştır. Allah, bu gibi işleri yerine getirmede lazım olan bedeni ve fikri özellikleri erkeğe vermiştir. Biran için, kadının bu özelliklerden ve erkeklik sıfatlarından bir kısmını kendisinde ihraz ettiğini düşünecek olsak bile, diğer taraftan bunların çok büyük ve kat kat zararlarını hem o kadın kendisi ve hem de o cemiyet çeker. Bunların kadına verdiği zararlar şudur ki, o, ne tamamıyla kadınlıktan çıkabilir, ne de tamamıyla erkek olabilir ve kendisiyle ilgili faaliyet alanlarında tam bir başarısızlığa uğrar. Cemiyete olan zararına gelince, toplum, kendisi için yeterli ve vasıflı elemanlar bulmak yerine, yetersiz ve vasıfsız elemanlar bulmak zorunda kalır! Yine, kadında teşekkül etmiş bulunan, yarısı kadınca ve yarısı da erkekçe özellikler siyasi ve iktisadi hayatı alt-üs eder. Tarihin, bu konuda kaydettiği bazı parıltı kadınlara gelince, bu bir kere gerçeği değiştirmez. Çünkü kadın konusunda itibar, tüme ve kadınların yaratılışlarınadır. Bu açıdan biz şuna bakmalıyız:Muhtaç olduğumuz milyonlarca eleman ihtiyacını kadınlar yalnız başına karşılayabilecekler mi? Son istatistiklerle sabittir ki, Mısır’da resmi daire ve ticari müesseselerde muhtelif işlerde çalışan, sayıları yüzonbin civarındaki kadınların büyük çoğunluğu, vazifelerinden başarısız ve liyakatsizdirler. Çalışma kapasiteleri de, erkeklelerinkinin yüzde ellibeşini aşmamaktadır. Mısır’da, ticari müesseselerin büyük bir kısmı da, kadınların ticari sırları hemen ifşa edivermelerinden şikayet etmekte ve “Kadınlara sır vermek, kalbura su doldurmak gibidir.” demektedirler. Batı ülkelerinde vuku bulan casusluk olaylarının çoğu da, ya kadınların eliyle yahut da kadınlar vasıtasıyla olmaktadır.

İslam, kadının eğitim ve öğretimine karşı değildir; bilakis kadınların talim ve terbiyelerinin büyük bir ihtimamla yerine getirilmesini istemektedir. Fakat şu şartlarla:

1- Kendi alanlarındaki hizmetleri en mükemmel bir şekilde yerine getirmelerine yardım edecek olan bilgileri öğrenmeleri ve erkeklere verilen kültürün aynını almamaları.

2- Kız-erkek karışık öğrenim gören kurumlarda değil, sadece kızlara ait okul ve üniversitelerde okumaları, ileri Batı ülkelerinde, karma eğitimin helak edici sonuçları bugün iyice ortaya çıkmıştır. Bugün, karma eğitimde inat ve ısrar edenler, ancak basiretsiz ve dar görüşlü kimselerdir. Mesela, biz biliyoruz ki, Amerika’da, karma eğitim gören ve yaşları onyediden küçük olan kız çocuklarından her yıl ortalama bin tanesi zinadan hamile kalmaktadır. Allah’a şükür, bizde durum henüz bu hadde varmamıştır. Fakat genç kızlarla genç oğlanların karışık olarak okullarda ve üniversitelerde okumağa başladığı ülkemizde, dikkatli olalım ki aynı sonuçlar yavaş yavaş ortaya çıkmak üzeredir.

3- Okumuş kızların, ancak kadınlara ait okul, üniversite ve hastahanelerde çalışmaları.

Evet İslam bu şartlarla kadınların talim ve terbiyelerine en mükümmel anlamıyla taraftardır.

İslam Devletinde Zimmi Hakları

 

SORU: Hıristiyanlık, yahudilik, budizm, cinlilik (bir hidu mezhebi), sabiilik (ateşe tapma) e hinduizm gibi dini zümreler, İslam devletinde müslümanların yararlandıkları haklara sahip olacaklar mıdır? İslam devleti, bugün Pakistan ve diğer birçok ülkelerde oluduğu gibi, bunlara dinlerini yayma hürriyeti verecek midir?Bütün bu grupların, dini veya yarı-dini kuruluşları -mesela Kurtuluş Ordusu (Salvation Army), Katolik Kilisesi, Aziz Con ve Aziz Fransis Müesseseleri gibi kuruluşlar- yakınlarda Seylan ve diğer bazı memleketlerde olduğu gibi, bir kanunla kapatılacaklar mı, yoksa müslüman çocukları bu gibi müesseselere rahatça ve tam bir hürriyet içinde girerek modern kültür alabilecekler midir?İnsan haklarının bütün milletlerce garanti altına alındığı asrımızda, orduda ve hükümette görev almaları ve devlete bağlılıklarını ilan etmeleri durumunda dahi azınlıklardan cizye almak doğru mudur?

CEVAP: Gayr-i müslim zümreler İslam devletinde müslümanların sahip oldukları tüm medeni haklardan (Civil Rights) aynıyla yararlanırlar. Arcak onlar, siyasi haklarda (Political Rights) müslümanlarla eşit hukuka sahip değildirler. Çünkü, İslamda, devlet düzenini yürütmekten mes’ul olanlar, ancak müslümanlardır. Onlar, iktidarı ele geçirdikleri takdirde, hükümet nizamını Kur’an ve Sünnetin hükümlerine göre yürütmeğe çağrılmışlardır. Onların dışındakiler, Kur’an’a ve Sünnet’e inandıkları ve İslam devlet düzenini Kur’an ve Sünnet’in ruhuna uygun bir şekilde ihlas ve emanetle yürütme kapasitesine sahip olmadıkları içindir ki, müslümanlarnı, onları bu mesuliyete ortak etmelerine imkan yoktur. Tabii ki müslümanlar, onlara, devlet yönetim mekanizması dışındaki alanlarda iş ve görev verebilirler. Onlar bilirler ki, İslami devlette ise emanet ve samimiyet üzerine kuruludur. Müslümanlar bunu açıkça herkese ilan ederler ve kıyamet gününde Allah indindeki sorumlulukların bilinci içerisinde, başkalarına son derece hoşgörü ve açık kalplilikle muamele ederler. Fakat başkaları, görünürde ve kağıt üzerinde, azınlıklara milli haklar (National Minorities) lutfederler (!); ama gerçekte onlar, azınlıklara temel insani haklarını bile vermezler!Bunda şüphesi olanlar, Amerika’da zencilere, Rusya’da komünist olmayanlara, Çin ve Hindistan’da ise müslümanlara nasıl muamele yapılıyor, baksınlar! Ve ben burada şunu da söyliyeyim ki, bu konuda, bizim İslamcı görüşümüzü tüm dünyaya, açıklamaktan çekinmemiz ve bu görüşlerimizi alenen uygulama cesaretini gösteremeyişimiz hiç de iyi bir şey değildir.

Gayr-i müslimlerin kendi dinlerini yayma ve propaganda yapmaları konusuna gelince, şunu bilmelisiniz ki, yabancı devletlerin, ülkemizde içinden çıkılması, imkansız bunalımlar yaratsınlar diye büyük mali yardımlarla destekleyecekleri azınlıkların, içimizde büyüyüp güçlenmelerine müsaade edemeyiz. Nitekim, Türkiye’de hıristiyan azınlıklar bir müddetten beri bu kriz ve bunalımlara sebebiyet vermektedirler. Siz de biliyorsuzunuz ki, bu nevi bir müsamaha, yeryüzünde hiçbir milletin gösteremiyeceği bir çılgınlıktır. Bunu, olsa olsa intihar etmek istiyen bir millet göze alabilir!

Hıristiyan Misyoner Teşkilatına, müslümanları hıristiyanlaştırmak ve onların nesillerini dinlerine, medeniyet ve kültürlerine karşı yabancılaştırmak maksadıyla ülkemizde okullar ve hastahaneler açmasına izin vermek de yine fikrimce, medeni bir intihar olur. Ne hazindir ki, yöneticilerimiz bu konuda son derece yanlış bir tutum ve düşünce içerisindedirler. Onlar, hıristiyan barış gönüllülerinin ülkemizde faaliyet göstermelerine, geçici menfaatler yüzünden göz yummakta ve gelecekteki tehlikeleri görmemektedirler.

Cizyeye gelince, İslam, bunu gayr-i müslimlerden sadece, onların ülkeleri harp yoluyla fethedilmesi veya cizye ödeyerek İslam devletinin vatandaşı olmaları şartıyla onlarla İslam devleti arasında anlaşma yapılması durumlarında alır. Binaenaleyh, Pakistan’da bu her iki durum da söz konusu olmadığı için, fikrimce, ülkemizde gayr-ı müslimlerden cizye almak şer’an gerekmez.

 

Mutaassıp Müsteşriklerin Kültürel Faaliyetleri

ve İslam Devleti

 

SORU: Yazdıkları kitaplarında hiçbir sebep yokken İslamı kötüleyen, Rasulullah’ın (s.a.v.) şahsiyetine ve müslümanların medar-ı iftiharı olan ehl-i beyt’e, Hulefay-ı Raşidin’e, ashab-ı Kiram’a ve ileri gelen İslam büyüklerine, bilerek veya cehaletle veyahut da taassuplarından dolayı çamur atan müsteşriklerin -gayr-i müslim bilgin ve profesör- herhangi bir İslam ülkesine konferans veya ders vermek üzere davet edilmeleri şer’an caiz midir? Mesela Encyclopaedıa Britannica’da bu husustaki bir çok iftiralar içerisinde, Rasulullah (s.a.v.) in pak zevceleri hakkında “Odalık ve Gözdeler” tabiri kullanılmaktadır! Kaldı ki, bu Britanya Ansiklopedisi, ilimce ve zekaca en üstün olarak bilinen Amerikalı ve İngiliz ilim adamlarının kontrolünden geçmiştir. İslam Devleti, bunların ekserisinin İslam ülkesine konferans ve seminerler vermek, fikirlerini yaymak üzere gelmelerine engel olmıyacak mıdır? Yoksa İslam ülkesi kütüphanelerinde, onların zararalı ve zehirleyici kitap ve broşürlerine müsaade edilecek midir?İslam devletinin, müsteşriklerin yayınlarına cevap vermek ve bu garazkarları susturarak, iftiralarından vazgeçirmek için alacağı ne gibi tedbirler varır?

CEVAP: Zaman ne kadar değişti ve acayipleşti! Bir zamanlar Hıristiyanlar, kitab-ı mukaddesleri olan İncil’i müslüman alimlerden öğrenmek için Endülüs’e (Spain) uzun ve güç seferler yaparlarken iş şimdi tamamen tersine döndü ve maalesef, müslümanlar, Avrupa ve Amerika’ya giderek onlara “İslam nedir? İslam tarihi ve medeniyeti nedir?” diye sorar oldular!Hatta hatta, arapçayı onlardan öğrenmeye ve İslam Tarihi dersleri versinler diye onları İslam beldelerine çağırmağa başladılar. Müslümanlar,onların İslam ve müslümanlar hakkında yazmış oldukları eserleri, üniversitelerine ders meteryali olarak almakla kalmadılar; fakat onların yazdıklarına ta gönülden inanıp iman da ettiler. Halbuki Batılılar, öyle bir millettir ki, kendi dinlerinden olmayan herhangi bir kimsenin, kendi dinleri ve tarihleriyle ilgili en basit bir meselede bile söz Jewish Encyclopedia adlı ansiklopedilerinde, bırakınız bir müslümanı, bir hıristiyan ilim adamının bile tek bir makalesi (Article) mevcut değildir. Tevratın tercemesini kendileri yaptılar ve Hıristiyanların yaptıkları tercümeye katiyyen el sürmediler. Bunun tam tersine, onların bilginleri, İslam hakkında kitaplar ve makaleler yazıyor, müslümanlar da bunları gönül hoşluğuyla okuyor ve müsteşriklerin, dinimiz, fıkhımız, medeniyetimiz ve geçmişlerimizin tarihleriyle ilgili olarak, diledikleri kitap ve makaleye ilmi inceleme adıyla yayınlayabileceklerini ve bütün bu hususları ancak onların kaleminde öğrenebileceğimiz kabul ediyorlar.

Şimdi, bu vaziyete, gerçek bir İslam Devletinin sınırları içerisinde göz yummak katiyen caiz değildir ve bu durumun devamını meşru kılacak herhangi bir sebep de yoktur. Çünkü, hem, bir devletin müslüman olması, hem de orada, İslamın garip ve müslümanların yetim kalmaları, apaçık bir çelişkidir. Böyle çelişkili bir durumda dolayı, müslümanların İslami olmayan devletlerine maşaallah doğrusu!

 

İlim Çağında İslamiCihadın Manası

 

SORU:İçinde yaşadığımız yirminci yüzyılda, müslümanların gönüllerindeki cihad şuurunu yeniden diriltmek için hangi yola başvurulabilir? Bu günkü harpler kılıçla, mızrakla ve meydan savaşları şeklinde olmuyor; bilakis günümüz harplerinde,modern ateşli ve nükleer silahlar, çeşitli savaş stratejileri va casuslar kullanılyor. Şu ilim ve atom çağında, atom bombasını, füzeleri ve son model araçları nazar-ı itibara alarak, icadeden kimseler mücahidlerden mi sayılacaklar? Diğer bir soru, sivil yonetimde orduya nasıl bir yetki vermek caizdir? Çünkü, günümüzde birçok ülkelerde gerçekleştirilen askeri darbelerle, ordunun devlet yönetimindeki başarı ve liyakati sabit olmuştur. O halde, neden biz, barış zamanlarında orduya her alanda halka hizmet görevi vermiyoruz da, onu büyük maaşlarla kışlalarında boşu boşuna besleyip duruyoruz?

CEVAP: Cihad konusunda evvela şunu bilmelisiniz ki, Muharebe ile cihad arasında büyük bir fark vardır. Yine, milli gayeler uğruna yapılan cihadla Allah yolunda yapılan cihad da birbirinden tamamen ayrıdır. Bu gerçeği tesbit ettikten sonra şunu ifade edelim ki, müslümanların gönüllerindeki cihad şuurunu yeniden diriltmek, onların imanlarını, onlar Allah’ın mülkündeki kötülüklerin kökünü kazımak ve orada Allah’ın adını yükseltmek için her şeylerini feda edecek derecede kuvvetlendirmedikçe mümkün değildir! Halbuki bugün şahit olduğumuz şey şudur ki, bu hizmeti öldürücü ve onu ta kökünden kurutucu işler yapılıyor, İslamı ve imanı güçlendirici bir öğretim yerine şüphe ve inkar tohumları eken bir öğretim yapılıyor, İslam nazarında münkerat olduğu herkesçe bilinen kötülükleri toplumdaki fertlere aşılamağa çalışan bir eğitim uygulanıyor! Durum sizin dediğiniz gibiyken, müslümanlarda cihad duygusunu yeniden ihya etmenin yolunu sormanın bir faydası yoktur. Gerçek şu ki,bugünkü ortamda, müslüman, olsa olsa ya paralı bir asker ya da milli gayeler uğruna savaşan bir er olabilir! Modern ve nükleer silahlar, yeni askeri strateji usulleri ve benzeri şeylere gelince, bütün bunlar, meşru olmayan gayelerin tahakkuku için de... İmanında halis ve sadık olan, İslami hayatının yegane gayesi bilen bir müslüman, elbette ki kendisinde, maneviyatını güçlendiren ve günümüzdeki savaşlar için gerekli olan tüm ehliyet ve yetenekleri harekete geçirecek, bugün ve yarın muhtaç olacağı bütün hazırlıkları ikmal edecektir.

İnsanoğlunun bugün ay’a, merih’e ve müşteri’ye gitmesi, dün Kristof Kolomb’un Amerika kıt’asını ve Vasko dö Gama’nın DoğuHind Adalarını bulmalarından fark farklı bir şey değildir. Bu bakımdan, eğer onlara Allah yolundaki mücahidler (?) demek doğru olursa, bugün aya gidenlere de Allah yolundaki mücahidler denebilir!!

Ordunun sivil yönetime sokulmasına gelince, bu hem orduyu hem de devleti mahveden tehlikeli bir girişimdir. Zira, ordu, devleti dış düşmanlara karşı korumak için kurulmuştur; yoksa devleti idare etsin diye değil! Bunun içindir ki, ordunun eğitimi, düşmanla savaş talim ve manevralarıyla biter ve ondaki özellikler, devlet yönetimine girmesine uygun değilir. Buna ilave olarak, siyaset adamları olsun idareciler olsun, devleti yönetenlere karşı halk daima ikiye ayrılmıştır: a- İdareden hoşlananlar, b- İdareyi sevmeyenler. Bu yüzden, ordu devlet işlerine girdiği takdirde, en azından halkın bir bölümü tarafından sevilmiyecektir. Halbuki, ordunun bütün milletçe sevilmesi ve harp zamanlarında herkesten destek ve yardım görmesi devletin yarar ve maslahalatları için son derece gereklidir. Günümüzde yapılan askeri darbeler, hiçbir şekilde ordunun devlet idaresine müdahalesinin ve devlet idaresini yürütmesinin faydalı olduğunu göstermemiş, bilakis askerin sivil yönetime girmesinin çok büyük zararları olduğu isbat etmiştir.

 

Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerifler ve Modern İlim

 

SORU:Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerfler’de beyan edilen bazı konuların aksi bugün ilme keşiflere ileri sürülmektedir. Durum böyle olunca biz hangisine inanacağız? Kur’an ve Hadislere mi, yoksa ilmin yeni buluşlarına mı? Mesela:

a- Kur’an’ın açıklamasına göre insanın aslı Hz. Adem (a.s.) dır. Halbuki günümüz bilginlerinin ileri sürdüklerine göre, insan hayvan familyasından türemiştir. Yani insan, bugünkü şekline, maymundan gelişerek ulaşmıştır.

b- Kur’an’ın dediğine göre, güneş hareket etmektedir. Halbuki, tabii ilimlere göre, güneş sabit ve sakindir.

c- İslama göre, şimşek ve gök gürültüsü, meleklerin gökyüzünde bulutları sürerken kamçılardan çıkan sesler ve kıvılcımlardır.Halbuki bugün incelemeler göstermiştir ki, gökgürültüsü ve şimşek, bulutların birbirleriyle sürtüşmesinden meydana gelen fiziki olaylardır.

d- Deccal-A’ver (gözü şaşı deccal) ile ilgili olarak: “O şu anda bir yerde tutuklu bulunmaktadır.” şeklindeki inanç meşhurdur. Acaba o yer neresidir? Gerçekten, bugün yeryüzünde insanoğlunun girmediği bir yer kalmamıştır; fakat bugüne kadar tutuklu bulunan deccal-i a’ver’in izine niçin rastlanmamıştır?

CEVAP: Şunu ifade edeyim ki, yirmibeş senelik uzun ilmi inceleme ve araştırmaarım esnasında, insanoğlunun, ilmi usullerle, Kur’na’a ters düşen veya Kur’an’ın, kendisine ters düştüğü ilmi bir hakikatı keşfettiğine tesadüf etmedim! Şu kadar var ki, günümüzde tabiat ve felsefe alimlerinin kendi tahmin ve kıyaslarına dayanarak ortaya koydukları birçok nazariyeler Kur’an’ın beyanlarına ters düşmektedir. Lakin kıyasi nazariyeler tarihi şuna şahittir ki, bu bilgin ve filozoflar, bir zamanlar “değişmez hakikatler” diye inandıkları teorileri zaman gelmiş reddetmişler ve gerçeğin bir başka şekilde olduğuna inanmışladır. O halde niçin biz, Kur’an-ı Kerim’e ters düştüğünü gördüğümüz bu nazariyeleri, Kur’an’ı bırakacak ve bunlara iman edecek şekilde büyütüyor ve takdir ediyoruz?! Faraza, bizim imanımız şayet sarsılacak ve yıkılacaksa, tacrübe ve gözleme dayanarak değişmez bir gerçek halinde, Kur’an’ın dediğinin aksini söyleyen ilmi hakikatler karşısında sarsılsın ve yıkılsın!Fakat, dediğim gibi ben bugüne dek böylesi bir şeyi görmedim.

Gelelim mektubunuzda misal olarak ileri sürdüğünüz hususlara:

a- Darvin’in evrim teorisi, sırf bir nazariyedir ve şu ana kadar gerçeklik kazanamamıştır. Sizin ikamet etiğiniz bana mektubu yazdığınız yer olan Aligerh’te bulunan İslam Üniversitesi önemli bir ilim merkezidir. Şüphesiz, orada bu nazariyeye inananmış kişiler vardır. Gidip sorunuz onlara: Bu sırf bir teori midir, yoksa gerçeklik kazanmış bir vakıa mıdır?Eğer onlardan bir tanesi, Darvin nazariyesinin bir vakıa olduğunu söyleyecek olursa, bana o büyük (!) şahsiyetin adını bildirin.

b- Üniversitenizde, astronomiyle meşgul olan ilim adamları vardır. Yine onlara sorun: Güneş gerçekten yerinde mi duruyor? Eğer onlardan birisi buna evet diyecek olursa, hiç durmayın ilim alemine onun büyük adını (!) açıklayın. Görünen o ki, bugüne dek siz, ondokuzuncu asırda yaşamış ve o asrın “Güneş yerinde durmaktadır” diyen ilmine inanmışsınız. Halbuki yirminci yüzyılın tabiat ilimlerinin güneşi, büyük bir hızla dönmektedir!

c- Şimşek ve gökgürültüsünün, meleklerin, bulutları vurdukları kamçılardan meydana geldiğini söyleyen herhangi bir Kur’an ayeti yokur! Aksine, Kur’an-ı Kerim’de anlatılan yağmur olayı, çağımızda varılan ilmi sonuçlara tıpa tıp uygun düşmektedir. Bir kısım insanların, ta ondokuzuncu asrın ortalarına kadar, yağmur olayını anlatan ayetlerin tefsirinde güçlüklerle karşılaşmış olmaları, bir realitedir ve bu olağan bir hadisedir. Çünkü onlar, bu ayetleri, yağmur hadisesiyle ilgili bulunan kendi ilmi incelemelerine dayanarak tefsire çalışmışlardır.

d- Deccal-ı A’ver’in bir yerde mahpus olduğu hakkındaki anlatılana ve buna benzer kıssalara gelince, bunlar, Şeriat açısından önemi olmayan şeylerdir. Böylesi şeyleri araştırmaya gerek de yokur! Eğer bunlar, halk arasında yaygın inanç ve kanaatler ise, İslam, halk arasındaki inançlardan sorumlu değildir. Ve böylesi şeylerden birinin doğru olmadığı ortaya çıktığında da, İslam bundan hiçbir zarar görmez.

 

Çağımızda Lider Güç ve Yön Verici Kuvvet

İslam mı Hıristiyanlık mı?

 

SORU: Yirminci asırda insanlığı yönetecek ve onun hareket istikametini belirliyecek olan din hangisidir? İslam mı, Hıristiyanlık mı?Materyalizm’in veya lakiliğin, insanlığı ruhi ve maddi alanlarda yükseltme gücü ve fonksiyonu var mıdır? Hele hele, şu komünizm belasına karşı durabilecek ve onu yokedecek olan görüş ve sistem hangisidir?

CEVAP: Bu soru aslında birkaç meseleyi ihtiva etmektedir. Bu sebeple, sorunuzu çeşitli yönlerden ele almak icabetmektedir:

a- Hıristiyanlık, yirminci asırda insanlığı yönetecek ve ona hareket hattı çizecek mevkiden düşeli epey zaman oldu. Hatta O, geçmiş yüzyılardan hiçbirinde, insan medeniyetine yön verecek güçte değildi. Çünkü Hıristiyanlık, İsa (a.s) ın getirdiği talimattan ve bugünkü hıristiyanlar nezdindeki değerlerden ibarettir. Şimdi, bir insan, İncil’i incelediği zaman görür ki, O’nda, mücerret ma’nevi prensipler dışında, insana ve onun medeniyetine yön verebilecek, onu sosyal hayatında, ekonomi, siyaset ve adliyesinde aydınlatabilcek herhangi bir şey yoktur. Hıristiyan Papazları eliyle düzülmüş şu halihazırki hıristiyanlığa gelince, herkes biliyor ki, onların kurdukları bu düzen, Avrupa’da Rönesans hareketlerinin başlamasıya başarısızlığa uğramıştır ve batılı milletler, bugün ulaşmış bulundukları maddi ve ilmi üstünlüğü, hıristiyanlıktan ve O’nun tüm prensiplerden kurtulduktan sonra elde etmişlerdir! Her ne kadar onlarda bugüne kadar, İslama karşı bir hıristiyanlık taassubu ve duygusu kalmış ise de...

b- İslamiyete gelince, daha ilk doğduğu günden, kendisi için bir medeniyet ve bağımsız bir uygarlık kurarak, insan medeniyetine yön vermiştir. Hayatın akla gelebilen tüm alanlarında, Kur’an ve Sünnet, insanın elinde tutan apaçık ve sağlam esaslar koymuş ve bu esaslara uygun olarak onun hareket alanını belirlemiştir. Bütün bunlar, onyedinci yüzyılda uygulanabalir bir kabiliyete sahip olduğu gibi, yirminci asırda da uygulanabilir esasdır ve daha binlerce yıl bu kabiliyetlerini koruyacak prensiplerdir. Hiç kimse bize, İslamın uygulanamaz veyahut da şu medeniyet asrında insanlığı idare edemez olduğunu gösteremez. Bu yüzden, İslamı bu konuda eksik gören kimsenin, bize, İslamda bulduğu yönetim yetersizliğinin ne olduğunu göstermesi gerekir.

c- Laisizm ve metaryalizm’in, insanı eriştirebileceği maddi ya da manevi herhangi bir ilerleme söz konusu değildir. Benim inandığıma göre, Batı bugün elde ettiği üstünlüğü, Maisizm veya materyalizmle elde etmiş değildir. Aksine, laiklik ve materyalizme rağmen bu üstünlüğü ele geçirmiştir. Bunun delili kısaca şudur ki, insan kendisini, malını, zamanını, tüm çabalarını ve şahsi çıkarlarını yüce bir gaye için feda etmeden yükselmesi ve üstünlük elde etmesi imkansızdır. Halbuki, laisizm ve materyalizm, insana, canını, malını vb. değerlerini feda ettirebilecek bir gücü ve şuuru vermekten acizdir. Bunun gibi insani yükselişlerin de, ictimai gayretler olmadan gerçekleşmesi imkansızdır. İctimai gayret ve çalışmalar, fertlerin birbirlerine fedakarlık, sevgi ve karşılıklı dayanışma bağlarıyla bağlı bulunmalarını gerekli kılar. Halbuki, fedakarlık, sevgi yardım ve dayanışma’nın, laisizm ve materyalizmde hiçbir yeri yoktur!Batılılar bu değerleri, bir din olarak karşı çıkmalarına rağmen toplumlarındaki kalıntı hıristiyani duygu ve değerlerden almışlardır. Bu maddi üstünlüğü, laisizm veya materyalizme maletmek yanlıştır! Laisizm ve materyalizmin yaptığı tek şey, batılı milletleri, Allah’dan ve ahiret gününden habersiz, maddeci dünya hayatının zinet ve metaına düşkün yığınlar haline getirmek olmuştur. Onlar, şu çarpıcı madde medeniyetine erişirken sahip bulundukları manevi özellikleri, laisizm veya materyalizmden almış değillerdir. Bu özellikleri onlara bahşeden kaynak, isyan ettikleri yine şu hıristiyanlık diyaneti olmuştur.!

Laisizm veya materyalizmin, insani üstünlüklere sebep olacağı düşüncesi batıldır. Bilakis, bu ikisinin, insana verdiği şey, bencillik, enaniyet, rekabet ve günahkarlıktır. ki bunlar, insanın ilerleyiş ve yükselişinin sebepleri değil, ancak ve ancak ilerlemeyi durduran ve köstekleyen engellerdir.

d- Komünizm selini durdurabilecek tek nizam, insanın meselelerini ve onun hayati problemlerini en güzel bir tarzda ele alıp çözen ve aynı zamanda insana, Komünizmde kesinlikle bulunmayan gönül huzuru ve ruhi mutluluk bahşeden nizamdır. Dünyada böylesi bir nizam kurulmak istenirse, bu ancak ve ancak İslam esasları üzerine kurulabilir.