Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İSLÂM DA HÜKÜMET - Islamda Hukumet - 1. Sayfa

İSLÂM DA HÜKÜMET. 3

Naşir'in Önsözü. 3

Müellifin Önsözü. 3

Hazırlayanın Önsözü. 4

Hükümet ve İslâm.. 4

Son Çağ Ve Îslâm Hükümeti 6

Îsıam   Aleminde, İslâmi Hükümet Kurmak İçin Çalışmalar 8

İslam   Ve   İçtimai   Adalet 9

Bu Kitab Hakkında Bir Kaç Söz. 9

Hazırlayıcı Tarafından Bîr Kaç Söz: 10

Din Ve Siyaset  Müslüman Olmayanlar Nazarında Din. 11

Islâmî Düşünceye Göre Din. 12

Din Ve Medeniyet 12

Bizim Siyasi  Düşüncemizde Cahilce Din Anlayışı Ve Bunun Neticeleri 14

Kur'anl Düşünce:  (Mantalite) 15

Niçin İslâmi Hükümet?. 17

İslâm Ve İktidar 19

İslâm Heyeti  (Mission) 21

Bunu Caiz Görmenin Yanlışlığı Ve Bunun Tahkiki 22

Hükümetin Zaruri Oluşu. 24

Hazret-Î Yusuf   Aleyhisselâm Ve Devlet İdaresi 25

Din Île Siyaseti Birbirinden Ayırmanın Batıl Nazariyesi Ve Yûsuf Aleyhisselam Kıssasından Yanlış Bîr İstidlal 27

Din İle Siyaseti Birkirînden Ayırmanın Müdafaası Ve Bunun Tahkiki 28

İslâm'da  Tenakuz Var Mıdır?. 30

Din Mefhumu. 30

Din İle Siyasetin Birbirinden Ayrılmasının Tarihî Ve Ruhi Tahıiıi 32

Esasa Aît Birkaç Sual Ve Cevapları  : 34

Kıssayî Yusufdan Yanlış Ve Hatalı İstidlal 36

Habeşistan  Muhaceretinden  De Yanlış İstidlal 38

BAB : II 39

Hazırlayıcının   Notu. 39

İslamın Siyası Nazariyesi 40

Esas  Mukaddemeler 40

Enbiya Aleyhîsselam'ın Heyetleri (Mission) 41

Îlah Ve Rabb    Mefhumları?. 42

Doğrudan Doğruya İddia Edenler : 43

2.    Vasıtalı Uluhiyet İddiasında Bulunanlar 44

Fesadın Kökü  : 44

Peygamberlerin Îslah Edici Çalışmaları 45

Siyası Nazariyenin İlk Usulü : 46

Îslâmî Hükümetin  Vazîyetî  Ve  Şekilerî 46

İslâmi Hükümetin Maksadı : 49

Îslami Hükümetin Hususiyetleri: 49

Hilâfet Nazariyesi Ve Bunun    Altındaki Siyası Meseleler 51

İslâmî Cumhuriyetin Vaziyeti 51

BAB III. 53

Bir Kaç Söz. 53

Siyaset İlmînin Esas Soruları 53

Bazı Temel Hakikatler 53

İslamî Yaşayış Tasavvuru. 55

Din Ve Hak Kanunu. 57

Hükümetin Lüzumu  Ve  Ehemmiyeti 58

Hakimiyet Ve Hilâfet    Tasavvurları 60

İtaat Ve Sadakat Usûlü  : 67

Önsöz. 69

BAB IV.. 70

Hilâfetsin Manası 70

Hilafet Ve Hükümdarlık Mefhumu. 71

Kur'anî İşaretler 72

Hilafet-İ Îlâhiye'den Maksad Nedir?. 73

BAB : V.. 73

Takdim.. 74

İslimi Milliyetin Mahiyeti 74

Milliyetin Ayrılmaz    Zaruriyeti  : 74

Milliyeti Terkb Eden Usuller (Elemanlar) 74

Cahîliye Taassubu. 75

Milliyet Unsurları  Üzerine Aklı Bîr Tenkîd. 76

İslâmın  Geniş  Nazariyesi 78

İslâmın Taassuba Karşı Olduğu. 79

İslamda Taassuba Karşı Girişilen Mücadele. 81

İslam Milliyetinin Temeli 82

İslamda Birleştirme Ve Ayıkma Usulü. 83

Îslami Kavmiyetin  Teşekkülü Ne Şekilde  Olur?. 84

Ansar'ın Hattı Habeketleri 85

Dine Bağlılık Uğrunda  Maddî Alakaların Feda Edildiği 86

Îslam Cemaatinin Aslî Ruhu. 88

Resulullah Sallallahü Aleyhi Ve Sellemin Son Vasiyeti 88

İslam İçin En Büyük Tehlike. 89

Körükörüne Avrupa Taklitçiliği 89

İslami Milliyetin Hakiki Mefhumu. 91

İstidrak    (Anlayış) 96

BAB. 6. 98

İslâm Anayasasının  Ve Kanunlarının Mehazları 99

1. Kur'an-I Kerim. 99

Sünnetin Kanun Mehazı Olması Üzerine Ümmettin İcmâı 105

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

İSLÂM DA HÜKÜMET

 

Naşir'in Önsözü

 

îslâmda Hükümet, isimli kitabımızın ilk baskısının, ciddî ilim çevrelerinde tahminimizin çok üstünde bir hüsnü kabul gördüğü­ne şahit olduk.

Birinci baskı nüshalarının az bir zamanda bitmesi ve mev­cutlarının elden ele dolaştığını müteaddit defalar bizzat görme­miz, bu cazip rağbetin açık delilini teşkil etmiş oldu. Gerçeğe su­samış Üniversite talebeleri, islâm (Islâmî ilimler) araştırıcı­ları, ilim çevreleri, siyaset meraklıları bu eseri, ısrarla aradıkla­rından1 aynı eserin ikinci baskısını hazırlamaya karar verdik. Fakat bu ara, muhterem müellif eseri bir daha gözden geçirmek, bazı hususları ilâve etmek bazı yerlerde daha geniş malûmat ver­mek bazı müphem kalan meseleleri izah etmek arzusunu izhar ettiler. Bu meşru mazeretimize binâen, ikinci baskının yayın i;$i, elimizde olmayan sebeblerden dolayı, bir müddet gecikınis oldu. Allah'a sonsuz hamd ve senalar olsun ki, eser mükemmel bir şe­kilde tamamlandi.. Artık, bu eserde îslâmm siyasî nazariye­sini, muhtelif cephelerden ve çeşitli yönlerden incelemek ve müta­lâa fctmek mümkün olacaktır.

îlk baskıda bu eseri, yalnız bir cilt olarak tanzim etmiştik. Esasen hacimli olan esere yeni ilâveler de eklenince sahifeler bir hayli çoğalmış oldu. Bu bakımdan, eserin tamamını iki kısma bölmeyi daha uygun bulduk. Bu baskının tertibine gelince; birin­ci bölümde, kitabın esası gözönüne alınmıştır. Bu kısım, yalnız ilim bahisleri ve nazari mevzuatı ihitva eder. ikinci hısım ise, Pakistan'da Islâmî Hükûmet'i teessüs ettirmek için, sarf edilen gayretli çalışmaları ve bu hususta ileri sürülen amelî çalışma sis­temlerini etraflı bir şekilde anlatır. Allah izin verirse, yakında ta-nıamîanmış olarak takdim edilecektir.

Eu   eserin,   ilmî   menbalara   istinat  ettiğini   söylemeğe   bile   lü-m oln>adığı  kanaatindeyiz.  Muhterem   müellifin  yalnız  ismi   dahi her okuyucu için yeter bir teminat demektir. Ümit ederiz ki, İslâm âlimleri ve siyasî ilimleri tedris eden üniversitelerin fakül­telerinde okuyan talebeler ile ilmî titizliğe hâiz tahkikgiler ve lir mî araştırma ve inceleme yapanlar için de istenildiği gibi faydah bir eser ortaya çıkmış olsun...

Eu büyük te'lif eserin, son baskım hem yazı bakımından hem ete baskı bakımından, daha iyi olan ofset baskısında yapılmışür. Elimizden gelen her türlü gayreti sarfettigimizi ve katlandığımız zahmetleri,   muhterem   okuyuculanmız   herhalde   daha   iyi   takdir ederler.

(Lahor,  13   Şevval 1386 - 24.  Ocak.  1967).[1]

 

Müellifin Önsözü

 

İslâm'ın siyasî nizamı hakkında, yirmi yirmi beş seneden be­ri bir çok şeyler söylemek ve yazmak fırsatı elime geçti. Mevzu-umuzıın esasına ait ve bu köke bağlı veya kökle alâkalı mevzu­larda, nazarî hakundan bir hayli şeyler ortaya koydum: Bu İş. hakkındı daha iyi malûmat verip, daha etraflı bir şekilde an­latmak yoluna gittim. Artık öyle bir merhaleye gelmiş oluyorur kî, şu içinde bulunduğumuz zamanda, amelî ve pratik olarak Vs-lâm'da Hükümetin nasıl olabileceğine dair plân çizilmiş bulu­nuyor. Bu mevzular uzun bîr zaman süresince, çeşitli yerlerde bir çok taraflariyle her fırsatta anlatılarak izahları yapılmış; be­yan ve takrir suretiyle, konferans şeklinde açıklanmış mevzular­dır. Bunların büyük bir kısmı da zaman zaman yazılıp, makale­ler şeklinde ortaya konmuş ve neşredilmişlerdir. Fakat şimdiye kadar, bu mevzular, hep bir araya toplanıp, müstakil bir kitap haline gelmemişti. Bir kaç sene Önee Cenâb Hurşîd Ahmed Sâ-hib, muhtelif mevzulardaki kaleme alıp yazdıklarım ve konfe­rans şeklinde konuşmalarımdan meydana gelen kısımları bir ara­ya getirerek, tertip ve tedvin edip( «Islâmda Hükümet» ismi al­tında bir eser hazırladı. Fakat, o zaman, elde bulunan bütün maddeleri ve mevzuları bir araya getirmek mümkün olmamıştı. Ve bunların hepsi de lâyıln veçhiyle işlenmiş sayılmazdı. Bundan başka, bu eserde, nazarî bahislerle «Pakistan'da islâmî bir hükü­met» teşekkülü için çalışmalar sırasında, cereyan eden mevzular bahis dışı kalmıştı.

Şimdi,   Idare-i   Maarif-l   islâmî    «İslâm   Maarif   Dairesi»   nin n«zareti  altında  Cenâb Hurşîd  Ahmed   Sâhibf   çalışmalara  devam ilerek benim bu hususa ait bütün yası ve fikirlerimi bir araya °pladı. İki  kısma ayırıp, mürettep ve müdevven  bir eser haline °5"!tı. Jıif kısımda  «islâmî  Hükûmet'e ait bütün  nazarî  bahisler araya getirilmiştir,  ikinci kısımda ise,     «Pakistan'da Islanıl Hükümet» kurma çalışmaları sırasında cereyan eden mevzuları İhtiva etmektedir. Şimdi, Islûmî Hükûmet'in siyasi nazariyeleri ite bu hükümet nizamının bütün amelî ve pratik planla», bir ara­da   ve  toplu  olarak   okuyucunun  gözü   önüne  serilmiş   bulunuyor.

Bu kitabın neşrinden önce okuyucular, muhtelif fırsatlar­da ufrcak, bu madalyonun bir tarafını görmek imkânı içinde İdî-ler. Halbuki son çalışmalar neticesinde, madalyonun her iki tara­fını da güzden geçirmek mümkün olduğu gibi, bu fikrin çeşitli cephelerini bu albümde seyretmeleri kabil olacaktır, işte, eserin asıl faydalı tarafı da burasıdır.

Ben de, bu eseri, hu defa tekrar ve yeniden, tam olarak göz­den geçirdim. Kitabın hazırlayıcısı da benimle her bakımdan mü­şaverede bulunup, yeni tertip ve tedvinde, bana danışarak çabştı. Ümit ederim ki, elde bulunan bu eser şimdiki haliyle sadece umu-1 mî ve alelade okuyucuların, faydalanmalariyle kalmayıp, aynı. zamanda hususî olarak, İslâm ilimleri ile siyasî ilim talebeleri ve diğer araştırıcılar da büyük çapta istifâde etmiş olsunlar.[2]

 

Hazırlayanın Önsözü

 

İnsanın içtimaî ve medenî yaşayışında vücuda getiri­len çeşitli idarelerin tedvir işlerinde, en fazla ehemmiyet verdiği ve en çak üzerinde durduğu iş, hükümet teşkili meselesidir. Hükümet demek, bir memlekette bir ülkede oturanların usûlü dairesinde bir kamın ve bir nizâma bağlanarak, kendi içtimaa vaziyetlerini tanzim ve tertip etmek işidir. Bunun kudretini, bunun 'kuvvetini ve hük­münü kendi işlerimin ürerinde nüfuzhı ve yürürlükte sa­yarlar, insan, daha medeniyet yolculuğuna çıktığı yaşa­yışın ilk çağlarında 'böyle bir teşekkülün, böyle bir idare­nin zarurî olduğunu anlamıştır. Bütün insanlık tarihi, hep «hükümet», «devlet» ve «siyaset» üzerine dayanır, işte, «Tarih» denilen şey de bunun tanzimi, tertibi ve bunun ilerleyip gelişmesinden ibarettir.

Şimdiki zamanda, amelî ve pratik -bakımdan -ilerleme ve içtimaî yaşayışta, rahat etmenin muhtelif yollarında biı- takım manialar, karışıklıklar, anlaşılması zor usûller, insanın karşısına çıkarak, bazan «çıkmaza sapma» şeklinde tebarüz eder. Bunlar hükûmet'in çalışma sahası ile bir arada yürütülmek istenirler.

Günümüzde, hemen hemen bütün dünya ülkelerinde, «Hükümet» in vazifesinin sadece, memlekette emniyet ve asayişi sağlamak, memleketi zabt-ü rabt altına almaktan ibaret değildir. Belki, içtimaî adaleti yaymak, halkı an­layışlı bir şekilde refah yolunda yürütmek, olduğu da malûmdur. Bu «hükümet» in müspet bir hareket tara ol­ması lâzımdır ki, yaşayışın her tarafına tesir edip gidüe-bilsin.[3]

 

Hükümet ve İslâm

 

İslâm, kendi tarihi boyunca, Hükûmet'in ehemmiye­tini hiç bir zaman gözden kaçırmamıştır. Enbiya-yi Ki­ram (A.S.) devrinde içtimaî kuvveti, İslâm'a tâbi kılmak yolunda çalışmaları devam etmiştir. Onların, peygambe-râne davetlerinin ağırlık noktası «İktidar» m yalnız, Haık Teâlâ'da olduğu ve Hak Tealâ'ya has bulunduğunu gös­termektedir. Bu şekilde, - her türlü gizli ve açık - «Şirk» i ortadan kaldırmak yoluna gitmişlerdir.

Onların her birinin de halka şöyle hitap ettiklerimi görmekteyiz:

Ey benim kavmim, AUaha ibadet edin; sizin ondan başka ilâhınız yoktur. [4]. A'raf 65.

Bu peygamberlerin her biri de, yine Allah tarafın­dan gönderilmiş, Allah tarafından tayin edilmiş oldukla­rını ileri sürerek, halkın itaat etmelerini istemektedirler.

«Allah'tan çekininiz ve bana itaat ediniz.» Şu'arâ 163

Hak Teala'nın göndermiş olduğu bu «Kullar» yer yü­zünde «O»nun dininin kanun ve nizamının kaim olması için, yaşayışın her sahasını tanzim etmek ve islâh etmek yolunda çalışmışlardır. Hak Taalâ'nm kanununun her yer de ve her zaman, icra edilmesi yolunda uğraşmışlardır.

Onların, bu çalışıp uğraşmaları, yaşayışın her hu­susunun düzene girmesi içindir. Bu arada, elbette ki, «hükümet» in de ıslâhi ve tertibe konup nizâm dairesine alınması, bu işin mühim mevzularından biridir. Kur'an-ı Kerhn'i düşünerek okuduğumuz zaman, Hazret-i Yûsuf (A.S.), Hazret-i Mûsâ  (A.S.),    Hazret-i Dâvûd  (A.S.), Hazret-i Süleyman <A,S.) ve Zat'ı Risaletpenâhîleri Haz­ret-i Resûlullah (S.A.V.) in da, usûl dairesinde, nizamlı ve düzenli bir «Hükümet» teşekkül ettirmek yolunda, ça­lışıp uğraştıiklarım bütün açıkhğiyle    görmek mümkün­dür. Yine încil ve Talmûd'u [5] da düşünerek mütalâa edersek, diğer «Benî İsrail» peygamberlerinin de, bu iş hakkında çalışmış olduklarını öğrenmek imkânı vardır. Onlar da doğru bir «hükûmet»'i<n kurulması yolunda çalı şıp uğraşmışlar, yanlış ve gayri kanunî «hükümet» lere karşı ağır bir şekilde, her taraftan cephe almış ve ten­kitlerde bulunmuşlardır.

îslamî düşünceye göre, «hükümet» e ait ehemmiyet ölçüsünü, aşağıdaki «Emr-i îlâhî'» den anlamak mümkün olur ki, orada «yerin ve göklerin Hâliki» kendi «Nebî» si­ne (S.A.S.) şu şekilde dua etmesini öğretmek istemek­tedir:

«Söyle: Yâ Rabbî: beni, doğru bir girişle girdir ve doğru bir çıkıştan çıkar, bana kendi   indinden, yardımcı bîr kuvvet (iktidar, hükümet) ver.» (İsra Sûresi, 80).

îşbu âyet-i kerime, Hicret-i Nebevi (S.A.S.) den pek az önce nazil olmuştur. O zamanın zahirî vaziyeti göaö-rıüne getirilirse, «hükümet» in ve «iktidar» in ehemmiyet derecesi kendiliğinden aydınlanmış olacaktır. Bu âyet-i kerimenin mefhumu hakkında Mevlânâ Mevdûdî Sâhitb, aşağıdaki cümleleri beyan buyurmaktadır:

«Ya sen kendin, bana iktidar ata kıl, yahut ta bana müzaharet gösterecek herhangi bir «hükümet» vücuda getir ki, onun kudreti vasıtaslyle dünyayı, saplanmış bulıuıdıuğu şu fenalıklardan, temizleyip kurtarabileyim. Fe­nalıklardan, açık saçıkhklarrîaja, ardı arkası kesümeyet kötülük selinin, -önüne geçip, onu kurtarıp, senin adalet kanunun câri olması ve yürümesi yolunda çalışayım.»

Hasan Basrî (R.A.) Kıtâde (R.A.), Ibn-i Cerîr (R. A.), tbn-i Kesîr <R.A.) ve diğer müfessirler, bu âyet-i ke­rimenin tef şiirini, yukarıda anlattığımız şekilde beyan ederler. Bu hususun teyidi hakkında, şu hadis-i şerif d*1 nazarı dikkate alınmalıdır:

Hak Tealâ, Kur'an ile karşı koyup, ortadan kaldır­madığı çok şeyi «hükümet» vasıtasiyle, karşı koyup, or­tadan kaldırır.

Buradan anlaşılıyor ki, islâm dünyada yapmak iste diği ıslâhat işinde vaaz edip, nasihat ve öğüd vermekle kalmamış, aynı zamanda bilfiil işi ele almış ve siyasî nok-tay? da ihmal etmemiştir. Hükümet ve «Siyaset»! de işe karıştırmıştır.

Yine, Hak Tealânm böyle bir duayı, peygamberine öğretmek İstemesinden sabit oluyor ki, «din» in tutun­ması, «şeriat» in infaz edilmesi, hududullah'ın icrası için­de, «Hükümet» e ihtiyaç vardır. Bu yolda çalışmak için, sadece cevaz vermekle iktifa edilmemiş, bu iş zarurî sa­yılmıştır.

Bazı kimseler, yanlış düşünerek, bu meseleden pey­gamberin dünyaya bağlılığı olduğunu ve dünyayı istediği şeklinde bir anlayışı benimserler. Bu hatalı bir düşünce­dir. Zira, dünyaya bağlanmak ve dünya 'isteği maksat olsaydı, o zaman, istekte bulunan şahıs, «iktidar» ve «hü­kümet» i kendisi için istemiş olurdu. Hak Tealâ'mn dini­nin yükselmesi, ayakta tutunması için, istenen «hükû-kûmet» ve «iktidar» ancak, Hakka bağlılığın iktizasının tâ kendisidir. Şahsî .bir gaye için değildir.

Bu meselenin daha iyi anlaşılması için, aşağıda kay­dedilen âyât-ı kerimelere ve Hadis-i şeriflere de göz gez­direlim.

«Evet... Biz resullerimizi,    vazıh ve aydın delillerle

gönderdik. İnsanların Ölçüyle (adaletle) hareket etmele­ri için, onlarla (peygamberlerle birHkte) kitap ve mizan (ölçü) da ıi&mii kıldık. Bir de «demir» i (Kılıç, silâh, hü­kümet kuvveti ve iktidar) nazil kıldsk ki onun İçinde şid­detli bir kuvvet ve halk için çok faydalar vaTdır.»

(El-Hadîd, 25)

O. o kimsedir ki. resullerini hidâyet ve hak din üzere gönderir, tâ kî, ... müşrikler hoşlanmamalar dahi .... onun

«lini kuvvetli ve aychın kılınsın. (Es - Saf, 611

«Acaba kim. Allanın kuluna    gönderdiğiyle, hüküm vermez? Ancak kâfirler hüküm vermezler. (El-Mâide : 44)

Ve yine Resûl-i Ekrem, buyurmuşlardır "ki: «îslâm ile devlet  (hükümet)  ikiz kardeş gibidirler. Bunlardan biri olmaksızın, Ötekisi de kâmil olmaz. îslâm bir binadır, «hükümet» de onun bekçisi. Temeli olmayan bina çöker, bekçisi bulunmayan yer de dağılır gider.» Kenz-ül-Ummâl

îslâm düşüncesine    göre  «din ile    devleti birbirine zıt görmek» asla mümkün değildir.    Bunun neticesidir. ki, bir müslüman daima kendi  «hükümet» inin inandığı esaslar üzerine kurulması için çalışır. Bu yolda çalışma, Müslüman  dininin  ve imânmm iktizasıdır.     O,-Kur'an-ı Kerim'de ve Hazret-i Resûl-i Ekrem'in Hadis-i Şerifle­rinde her ne şekilde    olursa olsun,  ahlâk ve muaşeret âdabı derslerini öğrenmiştir. Yine böyle, siyaset, mede­niyet   v?   içtimaî   yaşama    yolunun   vazıh   hüküm   ve "kaidelerini    de    görmüş    ve    anlamıştır.    Tabiîdir    ki, yukarda saydıklarımızdan, iikinci sıradakinin yani, «hü­kümet» in bulunması şart ve farzdır. Bu «hükümet» fiilî bir şekilde ortaya çıkmadıkça, «kanun» un bir parçası im­lemez bîr hâl almış olur.

Bunun neticesinde de Kur'an-ı Kerim'in ortaya koy­mak istediği «içtimaî yaşayış» vücut bulmaz. Ve işte bu sebebledir ki, «ümmet» in fukahası ittifakla, «İmamet» (Önderlik, devlet reistiği) in nasbini, «İmam» in tayin edilip seçilmesini farz bilmişlerdir. Bu hususta kusur et­mek, ihmal göstermeği de, en büyük dinî emri yapmamak gibi saymışlardır.

Allâme îbn-i Hazm «El-Faslü Beyan El-Milel Ve'n -Nihal» isimli eserinde şöyle beyan eder.

«Bütün Ehl-i Sünnet, merci'iye, Şiîler ve Havariç hep bu hususta ittifak ederler ki, «îmam» nasb etmek, «İmam tayin etmek, farzdır. Bu İmam âdil olup, Hak Tealinin hükümlerini icra kılıp Resûl-ü Ekrem'in (S.A. V-) getirdiği kanun ahkâmına uygun bir şekilde, halkın işlerini yürütmek, memleketi idare etmek ve siyasî işleri düzene koymak yolunu tutmuş bulunan böyle bir İmam'a itaat etmek yine -farzdır.»

El-Fasl-ü Beyan - El-Milel Wn - Nihal Cilt IV. Sa-hife;  87.

Şah Veliyullah Sâhib, bu hususta şöyle yazmaktadır «Câmi'i şarâ'it» b'r «halife» nasb ve tayin edip baş-* çirmek müslümanlar üzerine vacibün 'bi'1-kifâye'dir. bu hüküm de kıyamete kadar devam eder.

. Şah Veliyyullah Sâhib, İzâlet - ül- hıfâ\ Maksad I, Fasıl I.

Bu öyle mühim bir meseledir ki, bütün «ümmet» bu­nun üzerinde icmâ eder. Amelî ve fiili bakımdan da, Re-sul-i Ekrem'in (S.A.V) ve sahabc-i kiram (R.A)  «imam» nasb edip tayin etmek hususunda çok titizlikle durmuşlar ve bu işe büyük ehemmiyet vermişlerdir.

Hazret-i Resûl-ü Ekrem'in (S.A.V.) dünyadan göçtük lerini müteakip, mübarek vücutlarının teçhiz ve tekfinin den Önce İmam'ın seçimi işinin üzerinde durmuşlardı. Bu şekilde, Zat-ı saadetlerini kurmuş bulunduklar! nizâm ve vücuda getirmiş oldukları, merkeziyet işlerinin düzeni, bo­zulmaktan ve dağılmaktan kurtarılmıştır. Onun yapmak istediği işler de tam olarak devam ettirümiştir.

İslâm, maddî iktidara ihtiyaç gösterir. Böyle olmaksı zın kendi camiasını tam bir şekilde vücûda getiremez. Bunsu\ hiç bir iş yapılamaz ve insanlığın ıslâhı içiflı bü­yük işler de başarılamaz. Bunun içindirki, Kur'ân-ı Ke­rim de bu meseleyi izah ederken, Islâm'm maddî iktidarı, nın manevî İktidarına bir destek olduğunu bildirmiştir. O Zaman, iyilikler ayakta tutunup, fenalıklar da silinip or­tadan kalkar.

Kendilerini yer yüzüne yerleştirdiğimiz ve iktidar sa hibi kıldığımız kimseler (Müslümanlar), namazı kılar, ze kâtı Öderler. Onlar, doğru işe emredip, eğriliklerden men-'eâen kimselerdâr. tşte, işlerin hepsinin sonu, Allâha ait­tir. (El - Hacc, 41.)

Şimdi, biz, bu bahislerden şu neticeleri elde etmiş o-îuyoruz:

1 - Hükümet teşkili, insan topluluğunun zaruri, te­mel binasıdır. Bu, olmaksızın, yaşayışta içtimaî intizamı düşünebilmek bile çok zordur.

2 - İslâm, insanlar için kül halinde, bir yaşayış dü zenidir. İçtimaî yaşayış için de, aydın ve açık bir yol gös­terici ve rehberdir.

3 - İslâm'da, din ile iktidar arasında, her o% ^.kil­de ulursa olsun hiç bir zıtlık ve tefrik yoklar. Caiz değildir. O, bütün yaşayış düzenini Allah kanununa tâbi kıl mak ister, işte bu maksat içindir ki, siyaset de İslâm ka­nunları arasmda tanzim edilmiştir. İslâm'da -«hükümet» in ayakta tutunması ve sağlamlaşması için, kanuna bağ­lı bulunmak lâzımdır.

4 - Hak Teâlânın hükümlerinin bir kısmına bağlan­mak, bir kısmım bırakmak, «O»nun hükümlerine ilâveler yapmak, veya bir kısmını ortadan kaldırmak, dünyada ve ahirette İlâhî ukubeti istilzam eder. Bu gibi işler, ister gÖ nül arzusu ile olsun, ister başika birinden korkmak, yahut hatır için olsun, aynı neticeyi doğurur ve hep aynıdır.

5 - Din ile hükümet ve devletin a kadar yakınlıkla­rı vardır ki, bunlardan biri diğerinin bir parçası sayılır, islâm'da, «İslâm hükümeti» ve «İslâm devleti» olmaksı­zın, zulüm, adaletsizlik ve keyfi idare, her tarafı sarmış olur. Neticede Cengiz fesadı baş gösterir, haksızlıklar alır yürür. îslâm, «hükümet» siz ve «devlet» siz, olursa bu hal deki «îslâm», kolu bacağı kırık, sakat vücuda benzer. İşe yaramaz bir hal alır. O zaman, Allah'ın «din»inin hüküm sürmesi yerine, «kölelik» «esaret» ve «sefalet» devresi baş lar,

Bunun için <'slâmd:ı hükümetin temellerinin sağlam kurulması zarureti vardır, «islâm hükümeti» ne sımsıkı, bağlanmak, onun ayakta tutunup kuvvetli olması için ça Iişmak lâzımdır.[6]

 

Son Çağ Ve Îslâm Hükümeti

 

Meselesinin dinî cephesi budur. Fakat iyi düşünür ve son çağın vaziyetini inceden inceye gözden geçirirsek o za man islâm'da bir hükümetin teşekkül etmesinin tam za­manı olduğunu ve herşeyden fazla bunun zarurî bulundu­ğunu Öğrenmiş oluruz.

Avrupa'da, gayri dinî bükümet'in teessüs etmiş bu­lunması göz önüne alınarak hususî bir şekil alıp,   ortaya yıkmış ve bize de arzı endam etmiştir. Avrupa'da malûm şekilde, bir «Papalık» nizâmı ta eskiden beri kurulmuş bu lunuyordu. «Bu papalık» dîn nâmı altında padişahlardan. aaha da kuvvetli, onlardan daha da kudretli, padişahlar­dan daha da müstebîd bir şekilde hükümet sürüp, salta­nat etmekteydi. Olmadık mezâlimi, din kisvesine sokarak, icra etmek yolunu tutup gitmişti. Papalığın bu tarzı hare­ketine, zamanın ilerlemesiyle halk da bunun için çareler aramıştı. Bu «Papalık» müessesesi, hakiki Hıristiyanlığa o kadar muhalif hareketlerde bulunmuş, o kadar ölçüsüz davranmıştı ki, onun bu yaptıkları kendiliğinden onu di­nin haricine çıkarmış; din namı altında yapılmadık   hak­sızlıklar ve rezaletler bırakmamıştı. Bunun asıl    sebebi, hakîkî bir dinî «hükümetlin mevcut olmadığı ve gayrı -dinî hükümet ve gayrı - dinî siyâset güdülmesi ve bunlara da «dinî» süsü verilmesindendir.

1832 de intizamlı bir şekilde «sekülarizm» cereyanla n başladı. O zaman «Jakob Holik» tarafından din ile si­yâsetin birbirinden ayrılması fikri ortaya atıldı. O zaman ki fikir ve -siyaset adamları bu hareketin öncülüğünü, ya­pıyorlardı. Bu fikir hareketi çok geçmeden siyasi sahada da  muvaffak oldu. Siyasî rejim olarak kabul edilmek im­kânını da buldu. Hülâsa olarak bu hareketin gayesi «din» î ferdî yaşayış sahasına münhasır kılmaktı, işin başlangı­cında, «din» ile kimsenin alâkası olmayacak, kimse    de «din» işime karışmayacaktı. Tam manasiyle tarafsız kalı­nacak ve ferdin «inanç Ve din» hürriyeti de korunmuş o-lacaktı. Fakat bir müddet sonra boı hareket başka bir şe­kil aldı. Bu defa «din» karşı cephe almak, zorla «madde­cilik» tarafına yöneltmek, bir nevi «komünistlik ve sosyulisrlik» yolunu tutmak, ortaya çıktı.

Stîkülamm'in şekil değiştirip bozımımsı nasıl oldu?

İlk bakışta, bunu kavramak ve tam olarak anlamak mümkün değildir. Bir kısım inançsızlıklar insanın karşısı­na çıkmakta ve onun fikir ve düşüncesini dağınık bir hâ-lo sokmaktadır. Çeşitli fikirler türlü türlü düşünceler, in­sanın kafasına girip, bir sürü «... izm» ler doğurmaktadır. «Komünizm» «sosyalizm» «kapitalizm» ve bunların benzer leri, insanın fikrinde kökleşip, yaşama sahası bulmakta­dırlar. Neticede, insanı her bakımdan, maddeciliğe sürük-, Ilıyor.

1- «Komünizm ve sosyalizm» hakkında tenkidlerde bulunan meşhur münekkit N. Crew - Hunt şöyle yazıyor:

Komünizm, sefalet, perişanlık, gark-ü zaruret ve iç timâî düzenin bozulmasının neticesi değildir. Zira, bu re­jimi tatbik eden ülkelerde, halk sınıflan içinde, iyi ve bol keseden para kazanan, maaş alan işçilere, müreffeh bir seviyede yaşayanlara da pek çok rastlanmaktadır. Komünizmin meydana çıkışını, halkın eskiden gözünün kapalı oluşuna, şimdi gözünün açıldığına, sermâye sahip­lerinin, yani, kapitalistlerin istismar düzenine karşı koy­mak yolunu tutmuş olduklarına, onların kötülüklerini, is­tismarlarını ve adaletsizliklerini anladıklarından, mevcut nizâmı ortadan kaldırıp müsavat ve eşitlik nizamını tesis etmek yoluna gidilmek için olmamıştır:

Son denemelerden elde edilen neticeye göre, hakikat te, komünizm bir kısım nazariye ve nizamların toplamı­nın ismidir ki; bizim yaşayışımızda, varlıklarına ihtiyâç olan nazariye ve nizamların yerine arızî olarak oturmuş­tur. Bu nizam ve nazariyeleri bundan önce dîn temin edi­yordu. Bu boşluğu dîn dolduruyordu. Din ortadan kalkıp, onun yerine gayrı-dinî nizam ve dinsizlik girince, bu boş­luk kendisini hissettirdi. O zaman bu boşluğu telâfi etmek için çareler arandı, neticede de «komünizm» çaresi bulun du. «Komünizm» dinsizliğin neticesidir. Bu nizâm da, iş ve düşünce karşısına çıkacak olursa, o zaman, yaşayışta alemşümul başka bir hayat nizamı ortaya çıkmış olur ki, bu yeni çıkmış olan nizam, diğer usûllerin öncülüğü vazi­fesini görmek ister» [7]

Sosyo - komünizm tarafını iltizam etmemiş bulunan iar da din ortadan kalkınca fikir emniyetsizliği, ruhî ıstı-rab ve inanç zaaflarına mağlup olup giderler.

2 - Ferdin karşısına yeni yeni arzular ve istekler dikilmiştir. Ferd, yalnız kendi şahsı arzu ve isteklerini te­kemmül ettirmek yolunu tutar. Millî ölçü üzerine kurul muş bulunan, amme maslahatlarını, zaman zaman - yeri­ne ve İcabına göre - kendisinin şahsi veya İçtimaî yaşa­yışımda, bir nevi zulüm telakki, eder. Herhangi bir müsta­kil, ahlâkın disiplini altına girmek istemez. Durum böyle olunca da, millî yaşayış için de ahlâkî zabt-ı rabt kalmaz. işte bunun neticesin dedir ki, asrımızda çok büyük ve muazzam iki cihan harbi patlak vermiştir. Bu iki harp yü­zünden yaralanıp ölmüş olanların sayıları, insanlık tarihi boyunca vuku bulmuş bütün muharebelerdeki ölü ve ya­ralı sayısının toplamından kat ıkat fazladır.

3 - Bu sosyo - komünizm, umumî ahlâkî tesirleri de yok edip ortadan kaldırır. îstiklâH nefis, sobât-i kadem cesaret ve buna benzer ahlakî hasletler şöyle durs-un; iyi­likle kötülüğü birikirinden ayırd etme hususlarına da maddeten imkân vermez. Her türlü müsbet kabiliyetleri de ortadan, kaldırır.

Bu ölçüler yerine, hasis istifâde yolunu bulmak, za­mana uymak, gününü gün etmeği düşünmek gibi şeyleri, ferdî ve içtimaî ahlâkın temel kaidesi kılar. Bunların da neticesinde içtimaî yapı her tarafdan çöküntüye uğrar. O zaman  da huzur,  emniyet ve güven  tamamen orta­dan  silinip  gider.

4 - Tecrübelerden öğrenildiğine göre, eğer sırf maddî bir istifade gözönünde bulundurulup gaye edinilmiş ol­saydı ve herhangi bir ahlâki ve manevî nizama bağlılık olmasaydı; haddi zatında, insan, yine bu maddi istifadeyi tam olarak elde edemiyeeekti. Arnold Toynbee, seküla-rizm neticelerini inceliyerek, açık bir lisanla bu hareketin başarıya ulaşamadığını şu şekilde beyan eder:

«Eğer yaşayışın maksadı, sırf maddî istek, dünyevi zevk ve dünyâ arzulan üzerine kurulmuş bulunsaydı, fer­din maddeten iyi geçinmesi, maddî isteklerini elde etmesi dünyevî huzur ve rahata 'kavuşması yine. de mümkün o-lamıyacağı son tecrübelerden artuk anlaşılmış bulunuyor. Yine kesinlikle anlaşılmış oluyor ki, eğer, sekülarizm'in i-leri ve yüksek iddiaları manevî ve ruhani maksadlarm yanı başında bulunursa, işte o zaman ancak bunların zımnî neticesi olarak, insan dünyevî huzur ve rahatı da el de edebilir» [8]

Gerçeği şu şekilde belirtebiliriz ki, sekülarizm şimdi­ki hâlde fiilî olarak muvaffakiyetsizliğe uğramamış ise de tarih ancak bunu ilerde açıklayıp gösterecektir. Dükkat ettiğimiz zaman göreceğiz ki şimdiki sekülarizm çok eski ve miadını doldurmuş bir düşüncedir. Zamanın üerleme-siyle bir daha onun semtine dönmek imkânı kalmamış^ tır.

«Sekülarizm» bazı tarihi sebeplerden doğmuştur. Mu ayyen ve malum bir muhitin içinde de ancak gelişebilecek

tir. Bu sebepler ve bu muhit mevcut olmasaydı, elbette ki «sekülarizm» m.eydana çıkamayacaktı Onu tutundur-mak da mümkün olmayacaktı.

Yukarıda mevzu bahs ettiğimiz gibi, sekülarizm   ada verilen bu sisteme göre dinin devlet ve hükümet işleriyle hiç bir alâkası olmayacaktı. Fakat bu noktayı dikkatli bir incelemeye tâbi tuttuğumuz zaman görülecektir ki, bu re jim haddi zatında dîne ve dînî nazariyelere karşı   menfî ve muhalif bir tavrın sahibidir. 19 uncu asrın    tarihini gözden  geçirdiğimiz zaman,  anlaşılacaktır ki,     «seküla­rizm» ferdi ve millî mevzularda, fert için, tam bir hürri­yet ve serbestliğe taraftarlık etmekte ve bu rejimin asıl siyâsî tutumunun da esası...  hükûmet'in bu gibi    işlere ınüdahele etmemesi — gaye ve maksad olarak   düşünül­müştür. Aneak ayrılması düşünülen ,bu hususların hepsi de birbirine bağlı, yekdiğerinden    ayrılamıyan hususlar­dır.

Sekülarizm ancak hükümetin sadece bir    «müdafaa sistemi» yani (Poliçe state) mahiyetine girdiği zaman mu vaffak olabilir. Bu şu demektir kî, «sekülarizm nizamiDr da,»hükümet'in vazife ve selâhiyeti, sırf memlekette zab t-u rabtı temin etmek, asayişi sağlamak olacaktır. Hükû met, dıştan gelecek olan taarruzları karşılayacak, içte çı­kacak kargaşalıkları yatıştıracak emniyetsizlikleri gider mek yolunda çalışacak ve başka bir iş görmiyecektir. îş-te, ancak böyle bir nizam ve böyle bir rejimde,    ferdin tam manasiyle, hürriyeti bahis mevzuu olabilir. O zaman ferd, istediği gibi yaşar. Bu şekildeki hükümet de — hiç olmazsa dini akidelere ait hususlara karşı tarafsız kalır, bu gi'bi şeylerin hiç birisine hiç bir şekilde müdahele et­meği caiz görmez.

Fakat, bu düşünce,  ancak 19  uncu asrın seküîa-rizm'inde bulunuyordu. Bu gün  ise vaziyet tamamen baş kadir. Ve hükümet düşüncesi, hükümet mefhumu, tama­men değîşm'ştir. Bugün, hükümet denilen nesne, artık eskiden tasavvur edildiği gibi koca bir put değildir. Bu günkü hükümet bir dâire içine çekilerek, memlekette çe­şitli cephelerden olup bitenlere ve olup biteceklere alâ­kasız, kalamaz. Bugünün hükûmet'.'nin pek çok vazifele­ri vardır. îş sahası pek geniştir. O artık yaşayışın her cephesiyle meşgul olmakta, bu yaşayış tasvirinin her nok tasını çizmek yolunu tutmaktadır. Kendi polisi ve zabıta­sı vasıtasiyle düzen ve intizamı temin eder, cehaleti or­tadan kaldırmak yoluna gider; ilim ve bilgi meşalesini yakar ve ilimle her tarafı aydınlatmağa çalışır sefaleti ortadan kaldırmak, servetin adilâne şekilde taksimini sağ lamak, içtimaî fenalıkları ve kötü alışkanlıkları silip sü-pürmek, şehir ve köy halkını ahlâkî ve içtimaî sahada ye­tiştirip fertlerin gelişmelerini sağlamak, hastalara ilâç tedarik etmek, onlarm tedavisine çalışmak, haksızlığa uğ­ramış olanların haklarını kendilerine iade etmek; darda kalan, sıkıntıda bulunanların imdadına koşmak, ve bu kimselere yardım elini uzatmak gibi çeşitli vazifeler, hü­kümetin yapması icabeden vazifeler cümlesindendir.

Hülâsa olarak, bu günün hükümet denilen müessesesi her bakımdan, refahı ve felahı temin etmekle mükellef ol­maktadır. Bunun içindir ki, böyle bir hükümet, fikrî naza riyelere ve akidelere bağlı bulunan hususlara karşı ala­kasız ve lâkayıt kalamaz. Her ne şekilde olursa olsun, — az veya çok — bu gibi akımlarla meşgul olacaktır. Yine, her ne şekilde olursa olsun, iyilikle fenalığın refahla se­faletin ölçülerini tayin etmek için bir mizan bir ölçüye sa­hip bulunacaktır. Bu mizan ve bu ölçü'ye göre de kendi polisine, kendi zabıta kuvvetlerine ne şekilde ve ne suret te hareket edeceklerine dâir emirler verecektir. Bu sebep­lerdendir ki artık bu günkü hükümet 'bir nazarî hükümet olarak kurulamaz.

Tariiıî hatıralar bakımından .sekülarızm üzerine ku­rulmuş, onun tarif ettiği temeller üzerine oturtulmuş ve bu fikre bağlı kalınarak düzenlenmiş bir hükümet haki­katle hiç bir şekilde ve hiç bir noktadan mevcut olma­mış, daha kurulmadan ortadan silinip gitmiştir, denebilir. Bu temeller üzerine kurulmak istenen hükümet kalesi sırf bir arzu ve bir istekten başka bir şey olmamış, mev cut bulunan boşluğu doldurmaık için ancak bir hayal mah sülünden başka bir şey değildir. Bugün artık, dünyada sekülarizm için yerleşecek, sığınacak bir yer kalmamış tır. Tarih de bunu gösterip gözümüzün Önüne sermekte­dir .

Bugün artık zarurî olan ve mevcudiyeti elzem bulu­nan «hükümet» tam mânasiyle «sekülarizm» nazariyesine muhalif bulunan «hükümet» tir. îslâm da ancak, böyle bir hükümetin kurulup tutunmasını istemiş ve bunun için çalışmıştır.[9]

 

Îsıam   Aleminde, İslâmi Hükümet Kurmak İçin Çalışmalar

 

Yukarda çizilmiş bulunan şeküden iıktidâr'ın   nizam ve intizamının çeşitli cephelerini görmüş bulunuyoruz.

İkinci Dünya Savaşından sonra, Müslüman ülkeleri­nim çoğu istiklâllerine kavuşup, hürriyetlerini elde ettiler. Bu ülkelerin hemen hemen hepsinde, veya 'bir çoğunda îs-lâmî n zam dairesinde, bir tslâm hükümeti kurmak için çalışmalar başladı. O zaman tabiatiyle şu nokta kendisini hissettirdi: Sanki mevcut bulunan medeniyetin son bul­ması üe bir boşluk, bir açıklık ortaya çıkacak ve meydana gelecek olan bu boşluğu doldurmak icap edecektir. Bu da bir hakikattir ki 19 uncu asırda, Müslüman ülke­ler birer birer Ayrupa sömürgecileri tarafından avlanıp, yutulmuşiardi. Bunlardan ancak, üç dört memleket hariç hepsi esaretin ve köleliğin karanlığına gömülmüşlerdi. Birinci dünya savaşından sonra, işler değişmeğe başladı. Uyanmalar baş gösterdi. Ancak ikinci 'Dünya Savaşından sonra Müslüman ülkeleri birbiri arkasından hürriyete ka­vuşup, istiklâllerini elde ettiler. Şimdi bugünkü günümüz de 34 müstakil Müslüman devleti vardır. [10] Bu ülkeler kendilerinin siyasi ve medenî istikbâlleri itçin çalışıp uğ­raşmaktadırlar. Bu ülkelerde siyasi istiklâl ve siyasi hür­riyetle birlikte, bir takım mühim meseleler baş gösterdi. Müslümanlar, sömürgeci «iktidar»m tahakkümü altında yaşadıkları m.üddetçe kendi içtimaî yaşayışlarına, her na­sılsa, îslâmı bir şekil verebilmişler, dinî yaşayışlarını mü­kemmel bir surette zabt-u rabt altına almışlardı.

O zaman onlar, kendi imanlarının iktiza ettiği bütün cepheleri tam bir şekilde taltib edememekle beraber, yine de ferdi ve içtimaî yaşayışın bir çok cephesinde Hak Te-alânın emirlerime ve Resûl-ü Ekrem (S.A.V) in talimine uyabiliyorlardı. Tabiatiyle, hürriyete kavuşup, istiklâl el­de edilir edilmez, şu mesele ortaya çı'ktı: Şimdi, umumî yaşayış nizamı, hükümet şekli rejim ve kanunların îslâ-mî usullerle ayarlanması lâzımdır. îşte bu, asırların Öte­sinden beri gelen îslâm Millet' lerin in en vazgeçilmez iste­ğidir. Müslümanlar, îslâmî nizamın, «kurulacak olan hü­kümet »in üzerinde hâkim bulunmasını taleb ederler. Bu da her bakımdan kendisini hissettirir.

Târihin, geniş görüşü karşısında bu hareket pek mü himdir. Bunun içindir ki, onlar, ümitle güvenle istikbâle bağlanmaktadırlar Fakat, derin düşündüğümüz zaman şu noktayı anlamış olacağız ki, Müslümanların veya bir müs lüman istediği «İslâmî hükümet» nasıl olacak ve hangi şekilde bizim önümüze çıkmış bulunacaktır. Tabiatiyle hü kûmet'in «islâmî hükümet» olması isteniyor bütün imkân lar bunun İçin sarf ediliyor, bu hükûmet'in İslâm ölçüleri ne uyması bekleniyordu. Maalesef bu meselenin asıl haki­kati böyle değildir. Bu gayeye engel teşkil eden asıl sebep şudur: Müstemleke İdaresindeki öğretim ve eğitimin tabu neticesi olarak kültür sah/bi- bulunanlarla aydın kimsele­rin çoğu kendilerini İslâm'dan uzaklaştırmışlardı. Bunla­rın büyük çoğunluğunun — müslüman olmalarına    rağ­men — İslâmiyet hakkında bilgileri yoktu. Yine bu sınıf­tan başka bir zümrenin ise İslâm hakkındaki bilgileri, an­cak bir kaç yanlış yamalak şeyden ileri gitmiyordu. Diğer bir zümrenin de maalesef, zihinleri Öyle zehirlenmişti   ki kıraldan ziyade kıralcı kesilmişlerdi. Bütün bu gurublar, İslâm gerçeklerine karşı, kötü düşünmekte ve körü körü­ne kuru bir Avrupa taassubuna saplanmış bulunuyorlar­dı. Avrupa'nın her türlü fenalıklarını, pembe cam arka­sından seyrediyorlardı. Bu güruh, artık İslâm    ortadan kalkmış, İslâm'dan eser kalmadığı nazarı ile İslam'a ba­kıyorlardı. Hatta körü körüne, hiç düşünmeden dahi, Av rupa'nm her çeşit fenalıklarını, rezaletlerini ve sapıkları m — medeniyet diye — taklit etmek, Avrupa'Ulara   uy­mak yolunu tutmuş gidiyorlardı. Bunu da, âdeta kendile­rine bir din ve iman edinmişlerdi. Bu güruh, kendi memlc ketlerinde ve kendi vatanlarında, diğer halk    çoğunluğu ile — milletin istekleri, arzuları ve hissiyatma karşı mü cadele ve çekişme halindeydiler. İlerlemek için de kendile rine göre başka başka çareler düşünüp duruyorlardı. Bir tarafdan gaflet ve cehalet, diğer tarafdari da kotümserlik ve kötü maksada dayanan düşünce ve birbirle­rine karşı düşmanlık hüküm sürüyordu. Bu gibi çekiş­meler, İslâmi Hükûmet'in kurulmasına doğru giden yolun aydınlığını gidermekte ve bu yolun üzerine taş yığıp, yo­lu kapatmaktaydı.

Bizim fikrimize gelince; bu anlaşmazlıkları yok et­mek ve ortadan kaldırmak için en iyi çâre; bir taraftan îslâmi öğretim ve eğitimi genişletip daha şümullü bir-şek le koymak ve halkın fikir ve düşüncesini terbiye edip onla rı geliştirmektir. Diğer taraftan da yaşayışın her dalında öyle bir idare hazırlamalı ki, yukarıda bahsedildiği gibi, Mür^'K-anlarm çoğunluğunun istekleri ve arzuları yerine gelip, onların hissiyatı ile bağdaşsın. İslâmi şekilde hazır İanıp, her sahasını ve her hususunu saracak bir mahi­yetle ortaya çıksın ve İslâmi hayat tarzma-her bakundan uyduğu beiirsin. tşte, ancak böyle olursa, «Milletsin işle­ri nizama girip, «Millet»arasında mevcut bulunan ters çekişmeler yerine, müsbet bir halde düzen kurulabilir ve senelerce sürecek olan yol, bir kaç ay içinde aşılmış olur.[11]

 

İslam   Ve   İçtimai   Adalet

 

İslâm'da hükümetin mesuliyetlerinden biri de içtimai adalet» sağlamak ve umumî tazminat ve garantiyi gözö'nünde bulundur-ınık ve bu hudut dairesinde, her yaşayan kimse için haysiyet ve >.erofiyk, ko'ayhkla, sıkıntı çekmeden yaşamayı temin etmektir. Mekke'de Har mevsiminde toplanmış bulunan telam âlemi kongre­sinin umumi toplantısında Mevlânâ Seyyid Ebul - A'Ia Mevdûdî Sahih, bir makale okumuşlardı. Bu makaleyi buraya naklediyo­ruz. Bu makalede" İslâmî hükümette geçim, İçtimai adafet ve me­denî   mesflfSerin   siyaseti   üzerinde   etraflı  bahisler   Yardır.[12]

 

Bu Kitab Hakkında Bir Kaç Söz

 

Mevlânâ Seyyid Ebu'l—A'lâ .Mevdûdî Sahib'-in hattı hareketinin en mühim tarafı şudur : İki zarurî mesele­nin ayni zamanda, iki cephesini bir arada, hakkiyle çalı­şarak tamamlamak ister. Üstadımız,' bir taraftan, Islâmî hayat nizamım, dinî ve aklî'delillerle-ileri sürer ve İs­lâm'ın asıl tahmini günümüzün düiyle açık bir tarzda be­yan eder. Yazılarını okuyan okuyucu, yaşayış hakkında­ki îslâm noktayı nazarı hususunda külli ve geniş bir bilgi ye sahip olur, onun bütün cephelerini bir defada ve bir çırpıda görmüş bulunur. Üstad hiç çekinmeden ve hiç korkmadan zamanımızın çeşitli fesadlârına karşı koymuş İslâm'ın yaşayış nizamının üstünlüğünü ve yüksekliğini her cepheden isbat etmiştir. Diğer taraftan da İslâm ni­zamım sırf nazarî bakımdan teş«h ve izah etmekle kal­mamış, şurasını da üeri sürmüştür ki, bu nizam, bugünkü şartlar muvacehesinde nasıl kurulacak ve nasıl tutunabi-lecok? Bugünkü şartlar dahilinde İslâm'ın hakiki şekli ne suretle yerleşebilecektir? Bu mühim suallere cevap-veren Mevlânâ Mevdûdî sâhib'in bu eseri, yaşayışın her dalma temas etmiştir. Ancak İslâmî hükümet f kri hususundat bu hükümetin çalışma nizamı hakkında da daha etraflı ve geniş ölçüde bahisler ortaya koymuştur. Üstad, «îslâ-nıî hükümet» i öyle bir güven, inanç, geniş görüş ve fikir a.çiklığı ile meydana çıkarmıştır ki, bu «hükûmet»in her cephesi tam olarak, kendisini göstermektedir. Zamanımız da bu hususta onun kadar muıharet göstermiş bulunan kimseye' rastlanmaz. Şüphesiz bu cepheden «Q» Araf ve Acem'in (Bütün İslâm milletlerinin) içinde biricik şahsi­yettir, Bıf hususta, zamanımızın icaplarına uygun bir şekilde «tslâmî Hükümet» in tam ve kâmil bir plannı çizmiş tir. îctihâd basiretiyle de böyle bir «hükümet»e ait, bü­tün meseleleri tahlil ederek göz Önüne sermiştir. İşte bun lar, onun hattı hareketinin mümtaz vasfıdır.

«îslâmî hükümet» hakkında Mevlânâ'nm  [13] yazdığı bu mevzular bu  makaleler, daha öncedenneş­redilmiş  bulunuyordu.  Bunların bazıları da müu ferid  broşürler halinde basılmış ve  büyük bir  aîâka  görmüştü. Fakat bu        mevzular    tasnif edilip neşredtlmemişti. Ben bir ara Mevlânâ'nm Islâmî Hü kûmet hakkındaki yazılarının bir kısmını bir araya top hyarak İngilizce bir eser hazırlamış ve îslamîc Law and Constiitution; İsiâm Hukuku ve Teşkilâtı Esâsiyesi ismiy­le yayınlamıştım. Bu defa da eserin, ayrıca Orduca ola­rak neşredilmesine lüzum hâsıl olduğunu düşündüm. Fa­kat Mevlânâ'nm fazla meşguliyeti bu iş için şahsen çalış­masına imkân bırakmıyordu. Onun için ben de Kitabın İn­gilizce nüshasını yeniden gözden geçirdim. İngilizce met­ninin yenden basılması için çalışıyordum. Bu sıra yine .Ki­tabın Orduca metninin de neşrine lüzum olduğu ihtiyacı yeniden belirdi. Bazı dostların ısrarı ve Mevlânâ'nm biz­zat kendisinin de rehberliği altında eserin Urducasını da hazırlamayı üzerime aldım, Büt,ün mevzuları topladıktan sonra, şunu düşünmek zorunda kaldık ki; İslâmî Hükü­met vo İdlâmî Kanun mevzularını ayrı ayrı kitabUr şek­linde hazırhyalım. Zira bir eser, iki kısım makalelerin bir arada bulunmasına tahammül edecek durumda    değildi. Bunun için 13S0 senesi (M. 1960) ben, Mevlânâ'mn Islâ­mî Riyaset--Islâmda Hükümet ismi altında yazmış bulun duğu bütün mevzuları bir araya getirip, tanzim ve tertip edip hazırladım. Hamd olsun ki bu eser de neşr edildik­ten sonra çok makbule geçti. Her sınıftan okuyucunun is tiîâde ettiği anlaşıldı. İlim erbabının onu beğendiği gibi, Üniversite mensupları da onun kadr-ü kiymetini takdir ettiler. Şuçası da bir hakikattr ki bu eser birkaç bakım­dan tamamlanmamış olup bazı noksanlıkları mevcuttu. E-ser bu haliyle neşredilmiş oldu. Bilâhare, muhterem Mevlâ nâ İdâre-i Maarif-i Islamiye^lslâm Maarif Dâiresi'nde bu mevzudaki bütün yazılarını toplayıp bir araya getirdi. Bunlara yeni bjr şekil ve tertip verdi. Bir kaç ay uğraştık tan sonra, biz de, ilk takdim ettiğimiz «İslâmî hükümet» nazariyesi çalışma nizamı ve «idare sistemi» diye bu e-seri sunmak imkânını bulduk.

Bu eserde, Mevlânâ Mevdûdî Sahib, imkân haddinin son derecesinde çalışarak, islâmî    Hükümet hakkındaki bütün yazılarını hususî bir şekilde toplıyarak tertibe koy­muştur. Bu- eserin ilk baskısnda, teorik bahislerle Pakis-tanda kurulması düşünülen «İslâmî Hükümet» için sarfe-dilen gayret ve çalışmalara ait yazılara da yer verilmişti. Fakat bu yeni baskıda bunlar birbirlerinden ayrılarak, ay n ayrı tertiplendi. Bu kitap ise, yalnız nazari ve ilmî ı hisleri ihtiva eder.  Pakistan'da îslâmî Hükümet  kurul­ması mevzuundaki  çalışmalar meyanında  cereyan  eden ^ bahisler ayrı bir ciltde okuyucularımıza arz   edilecebtirJ İşbu kitaba Tercüman ül-Kur'an'dan da bazı bahisler a-\ lınmıştır. Bu şekilde eski mevzuları bir araya getirilip ay n bir eser sunmayı uygun görmeyip, onlara   da burada kısmen yer vermiş olduk. Fakat, o yazılardan bu eserle a-lâkah olmıyan kısımları çıkardık. Çünkü maksadımız    o eski mevzuları canlandırmak ve eski ihtilafları tazelemek • «eğildi. Esasen bunları tekrar dile getirmekte de bir fay­da mülâhaza edilemez. Tertib işinde, asıl mevzu ile ilgili u Unan kısımları ve her zaman için kıymetini muhafaza eden bahisleri seçmeye önem verdik. Ayrıca Tercüman ül - Kur'an'dan bazı bahisler ahndı. Bunun sebebi de Kur' arı anlayışı üzerinde düşündüğümüz içindir. Haşiye­lerde de siyaset ilmine âit bütün bahisleri açıklamış bu­lunuyoruz. Bunları iki ayrı müstakil makale şeklinde ter tipledik. Bu 'ki kısımdaki makaleler, eldeki şekilleriyle ilk defa basılmış oluyor. «Tefh/m-ül-Kur'an» ne kadar zım v bahisleri olduğunu ortaya koymakla okuyucuya ilmî bir fayda sağlıyor. Böyleliıkle bu eseri mütalâa edenler çe­şitli cephelerden istifade etmiş olacaktır. Bundan başka bir şekilde de böyle bir istifadeyi temin etmek mümkün değildi.

Hazırlayıcı şu noktanın üzerinde de ihtimamla   dur­muştur ki, bir tarzda tertip etmiş olsun. Eserden bazı çı-Karmalan yahut da ilâve edilen bahisleri    Mevlânâ'nm kendisiyle müşavere ederek yaptık. Esasen, Mevlânâ'nın yaEilarında ufacık bir değiştirme pek kolay bir iş değil­dir. Fakat bu yazılar, yirmi beş seneden beri çeşitli vesile lerle yazıldıklarından, bugün İçin de bir kitap    şeklinde tanzim edildiğinden bu değiştirmelere ihtiyaç hasıl oldu. Bu mecburi değişiklikler yapılmış olmasaydı,    böyle bir kitap da meydana gelmezdi. Hakikatte ise,    Mevlânâ bu işi bizzat tasvip ederek muvafık bulduğu için yapılma ya tevessül edildi   Yoksa Mevlânâ katiyen bunlara    izm vermezlerdi. Bu. suretle bu kıymetli yazılar, mürettep bir şekilde,  ilim  erbabının  ıttılaına  sunulmaktadır.

Hazırlayıcı olarak bana gelince, benim ilmî kifayet-ylzliğ-im ve ilimdeki sermayesizliğim tamamen anlaşılmış olduğundan, bu hâlimle bu işi yapmamış olsaydım ve bu iş de vakitleri gayet az bulunan Mevlânâ hazretlerinin kendisine kalmış olsaydı, o zaman eserin hazırlanması bü1 hayli gecikmiş olacaktı. Ben, Mevlânâ hazretlerine min-netdar ve medyunu şükranım ki, bana bu kadar itimad gösterip böyle 'bir eseri hazırlamama muvafakat edip, bu hizmeti benim üzerime muhavvel kıldı. Benim için de bu eseri hazırlamak hakikaten bir saadettir. Bu hususta, Mevlânâ'nın, bana her adımda rehberlik etmiş bulunma­ları da büyük bir nimettir. Zatı faziletlerinin müşavere­leri ile, rehberlikleri altında böyle bir eseri hazırlamak işini başarmak benim için hakikatte bir şeref bir iftihar vesilesidir.

Benim bu sahada ne derece ihtimam gösterdiğimi, bu işin mesuliyeti üzerinde ne kadar titizlikle durduğunu Ce nab-ı Hak, elbette ki çok iyi bilir. Eğer bu îşde bir nebze" kadar muvaffak oldumsa, bu Hak Teâlâ'nın fazlından j-leri gelmektedir. Bir hatam, .bir kusurum olmuş ise, be­nim ihmalciliğimden doğmuştur. Hak Teâlâ'dan başka, levfi-k dileyecek kimsem yok, <Ve mâ tevfikıy îlıâ Billâh,

Not : Hind - Pıkistanda, Urdu lisanında «Mevlânâ» \e «Mev­levi» Profesör, üstad ilim ve fazilet sahiblerine söylenen hîtab unvanıdır. «Sahib» beyefendi kelimesine tekabü! eder. Bia bu gibi bir nevî hususî İstılah mahiyetine girmiş bulunan kelimeleri ay­nen   muhafaza  ettik.   Mütercim.[14]

 

Hazırlayıcı Tarafından Bîr Kaç Söz:

 

İslâm'ın siyasi nizâmını mütalaa ettiğimiz zaman, her şey­den Önce, şöyle bir sual ile karşılaşıyoruz. İslâm düşüncesine gö­re Din nedir ? Ne demektir ? Siyaset, iktidar ve yaşayışın içti­maî işlerine ne dereceye kadar müdahale eder? Din, hudutlu ve muayyen bir düşünce dairesi İçinde, çok kere yanlış şekillerde an­laşılmıştır. Halkda dini ve- siyasî diye iki ayrı mefhum üzerinde durarak, böyle bir fikri her tarafa yaymış bulunuyor. Bunun için, her şeyden önce burada islâm düşüncesine göre Din ve siyaset nazariyesi bahsini açıklamak istedik.

Zamanımızda, islâm düşüncesi hakkında, Mevlânâ Mevdûdî'-nin hususî bîr programı ve bir hareket tarzı vardır. Meviânâ'ya' göre, bu iki şeyin birbirinden ayrılması «zorlamaca» ve «uydur­maca* bir iş olur. islâm'ın câmî ve âlemşümul inkılâbı düşünce­si, bu işi sâf bir aynada aksettirilmiş olan tasvir gibi, vazıh bir şekilde  göstermiştir.

Biz de burada Mevlânâ'nın bu mevzuda kaleme almış bulun­dukları muhtelif yazılarını tertipleyip bir araya getirdik. Burada, müslümanlar arasında mevcut bulunan, siyasî çekişmeleri başa alarak, Tercüman El - Kur'an'daki bahislere de yer verip, terti-l>e koyup, bu incilerden bir gerdanlık meydana getirip sunduk.

Hazırlayıcı   :   Hurşîd  Ahnrîed[15]

 

Din Ve Siyaset [16] Müslüman Olmayanlar Nazarında Din

 

Hazret-i Muhammed Resûlullah (S.A.V.) bi'setinden yani peygamberliğini ilan etmeden önce, din hakkında bü­tün dünyadaki umumî anlayış, kanaat ve telâkki şu şekil de idi.

Yaşayışın bir çok şubesi vardır, din de bu şubelerden bir tanesidir. Yahut başka bir tabirle, dîn, insanın dünye­vî yaşayışının ayrılmaz bir parçasıdır, insan hayat mek-i ebinden kurtulup, diplomasını alıncaya kadar, din onun işine yarar, bu mektepten kurtulunca da dînle alakası ke­silir. Din'in alâkadar olduğu mevzu da, ancak insan ile «ma'bud» unun arasındaki rabıtadır. Bu şekilde her kim için yüksek felah makamı hasıl olursa o şahıs için bü­tün diğer dünyevî işlerden alâkayı kesmek ve yaşayışın diğer şubeleri ile ilgiye son vermek; ancak yaşayışın dîn denilen bu şubesine bağlanmak lâzım gelirdi, işte bu şa­hıs da ancak o zaman Felah bulmuş olurdu. Fakat, bu­nunla beraber, Ma'budların her hangi bir şahsa inayet na zarı ile bakması ve dünyevî işlerde ona bereket vermesi arzu edilecek olursa o zaman yaşayışın diğer şubeleri me-yanında da, dîn'i dâhil etmiş olması icâb ederdi. Dünyada ki bütün işlerin keyfine göre dönüp gitmesini arzu eden her şahıs da, bir takım güya dîni merasim icra eylemek­le, ma'bud yahut da mabudlar'ı memnun etmek için ça­lışırdı, insanın ilk alâkası kendi nefsiyledir. Onun karştsında kendi varlığı daresinde dünyanın ilerisi, sağı, so­lunu ve her tarafını birbirinden ayn ayrı birer başka şey gibi düşünmekte idi. Bunlarla alâkalı olan insanın, Ma'budu da bunlardan tamamiyle ayrı ayrı bir şeymiş gi­bi telâkki ediliyordu. Bunların ikisinin arasında hiç bir ilgi hiç bir bağın mevcut olmadığını hesaplıyorlardı.

îşte, cahiliye devrinde, din anlattığımız şekilde tasav vur ediliyordu.  

Din'in temeli üzerinde o zamanlarda medeni bir oe-miyet düzeni, muaşereti ve ahlakî bir bkıa kurulduğunu anlıyamıyorlardı. O zamanlar, medeniyet ve toplu yaşa­mak demek, insanın her cephesini kuşatan bir nizamdır diye düşünülmüyordu. Bu, insan yaşayışının her cephesi­nin ayrılmaz bir parçası olduğunu anlayan yoktu. Bütün yaşayış binasının buna dayandığını kavrayan mevcut de­ğildi. Böyle bir şey olmadan, yaşayış nizâmı diye bir şey olmayacağı elbette ki, bilinen ve açık olan bir husus tur. îşte bu hakikati düşünemiyorlardı.

Dünyanın her yerinde, «din» ile «medeniyet» birbiri­nin yanı başında yürüyüp gitmektedir. Dünyanın her ne­resinde olursa olsun bu iki kavramın birbirlerinden ayrıl­ması isten m işse, o zaman, bunların ikisinin de tamamen yahut da ... hiç olmazsa pek çok bakımdan ... birbirle­rine ihtiyaçları, olduğunu    anlamak mümkün    olmuştur. Yine bu iki şeyin, yani din ile medenyietin bir arada bu-îunnıasinl, zıd şeylerin bir araya gelmiş olması gibi düşü nenler dahi, yine de bunları bir yerde, birbirlerinin yanın­da bulmuşlardır.

-«Din»in «medeniyet» ve «toplu yaşama» üzerinde tesi ri kuvvetli olmuştur. Bunun için, yine bunları birbirin­den ayırmak da hiçbir zaman faydalı olmamıştır. «DSn»in «medeniyet» ve «içtimai yaşayış» üzerinde tesirli bulunma sı neticesinde «medeniyetten uzak kalmak isteyenler» arasında rahipliği, dünyâ işleriyle alakadar olmaktan nefret etmeği dünya lezzetinden kaçınmayı, âlem-i esbab ve ilel* den alâkayı kesmeyi, toplu ve insani yaşayıştan uzak dur mayı doğurmuştur. İnzivaya çekilmek, yalnız yaşamak gi bi taassup unsurlarına girmiş ise de, bunun tesiri pek faz­la olmamış ancak küçük çapta kalmıştır. Bunun hilafına, din ile siyaseti ayırma,. insanın -dünyevî yaşayışı yo­lunda ileriye doğru adım atması için mâniıa teşkil etmiş; insanın terakkisi yolunun üzerine taş, yığarak bu yolu ka patmıştır. Bundan başka medeniyet ve medenî yaşayış i-Çİn sırf madde — perestliğe ve hasis nefsânî İsteklere uy mava yol açmıştır.

Bu gibi şeyler «din»i kirleterek bozmuş ve berbat bir hale, getirm'ştir. Dinde olmayan hurafeler dine eklenince, din nıülevves bir hâle gelmiş, kendisinden beklenen fâirîe ler yerine fenadan da beter neticeler doğurmuştur. îşte hunim idindir ki, herhangi bir şeyin temizliği ve paklığı üu^unüldüğü zaman O'na hemen bir dinilik ve mukaddes Uk kisvesi giydirilmiştir.

Bu kisve giydirildikten sonar ne bir kimse kendi vic danı karşısında mesuliyet duyar; ne de başkaları ona tariz cüfib'Iirler. işte, yine bunun içindir ki tahrif edilmiş dinler de'ibâdet diye isim takılan şeylerin çoğu lezzet perestlik hayâsızlık ve bunlara benzer şeyler Öyle karışmışlardır ki, bu dinlerin saliklcrinin kendileri bile bu dini bir tarafa bırakmış olsalar, ibâdet diye vasıflandırdıkları bu gibiı iş­lerin isnv ahlâksızlıktan başka bir kelime ile vasıflan­dırmaktan kendilerini alamazlar.

Dîn ile medeniyetin teâmûl haline gelmiş bu mese­lelerini bir tarafa bırakırsak göreceğiz ki, haikkatte dün­yanın ne tarafında olursa olsun, dinsizlik üzerine kurul­muş olan medeniyet ve   içtimaî    yaşayışın    temellerinin üstüne ahlâksızlık binasının oturtulmuş ve onun     üze­rine  de  ahlâksızlık  çatısı  kondurulmuştur.

Hakikî dindar görünmek isteyen zümre ise, ken­dilerinin kurtuluş ve felah bulmaları için, dünya'-dan el çekip, dünyevî işlerde, dünya halkının nefsanî is­tekleri ve nohsan görüşlerine göre ... ki, bunlar kendi­lerini her zaman âlim zanneder, her zaman da câhil ve noksan kimseler oldukları tebeyyün eyler... hareket et­meyip, öyle bir yol tutmak isterler ki bu tuttukları yol ile, bir kaç dinî merasim icra siyle, güya kendi Mabutla­rının gönlünü hoş edeceklerini düşünürler. Zira onlara göre dîn yaşayışın bir eki bir yaması bir ilâvesinden başka bir şey değldir. Bunun içindir ki yine dine bağlandıkları zaman, mahzâ bu yama'ya bu ilâve'ye bağlanmış olurlar.

/Wkat şu da vardır ki her türlü siyasî zulüm ve hak­sızlık her çeşit geçim ve maişet adaletsizliği, bir nevi toplu yaşama düzensizliği ve her şekil medenî sapıklık­lar, bu ek'e, bu ilâve'ye bağlı bulunmaktadır. Hattâ; hi­le, dalavere, eşkıyalık bile... Her nevi yalan, dolan, dün-ya'yı karıştırmak fesat, çıkarmak, yağmacılık, tefeci­lik, servet toplamak, kârun yolu tutmak, ihtiras, fahi­şelik ve her çeşit ahlâksızlık bu araya girer.[17]

 

Islâmî Düşünceye Göre Din

 

Hazret-i Resulü Ekrem (s.a.s) her hangi bir başka inak sad için değil mahzâ şu maksat için gönderilmiştir ki, dîni böyle cahilce, tasavvurlardan silip temizlesin. Aklî ve mantıkî bir tasavvur ortaya koysun. Sâdece ortaya koymakla da kalmasın, bunu, medeniyet ve toplu yaşa­yış nizamının esâs temeli olarak, ayakta tutsun. Bunu, muvaffakiyet yoluna götürüp, yürütüp gitsin. Zât-i Bipenâhileri, Din yaşayışın bir eki bir ilâvesi kabul edildiği taktirde, bu din mânâsız bir şey olur. Diye bu­yurmuşlardır. Cemiyetin bütün ihtiyaçlarını karşılaya-nııyan, ona, baştan sona kadar bir nizam ve intizam ve-remiyen, yarım yamalak düsturlar elbette ki dîn olmak* tan çok uzaktır. Böyle beşeri uydurmalara dîn veya mezhep demek, yanlış ve hatadır. Hakikatte ise, dîn ya­şanılan hayatın bir cüz'ü bir parçası değil, O, haddi za­tında yaşayışın tamamı, bütünü ve ta kendisi olduğu gi­bi, varlığımızın asıl hedef ve gayesi, hakiki ruhu, «O»nu hareket ettiren ve yürüten kuvvet kaynağıdır. Hem na­zarî hem fikri ve hem de amelî olarak yaşayışın miyar'ı ve mihenk taşıdır Yaşayış sahasında her adımda doğru ve eğri yolu birbirinden seçip ayırmak lâzımdır. Eğri yolu bırakıp doğru yolu tutmak gerekir. Bu şaşmayan yolu da yine dîn gösterir. Yaşayışın bitmez, tükenmez yolcu­luğunda... ki bu yolculuk, dünyânın başından âhirete kadar, ardı arkası kesilmeden sürüp gider... dîn insanı her merhalede, her menzilde, saadet ve muvaffakiyete götüren bir rehber ve bir yol kılavuzudur.

lşte, böyle- bir dm'in ismi de İslam'dır. Bu yaşayışınki, yaması, ilâvesi olmak için gelmemiştir.

Câhiliye tasavvurları gibi, dîn'i yaşayışın eki, ya­ması ve ilâvesi diye düşünürsek, O'nun gelişinin asıl maksadı, ortadan kalkar ve hiç olup gider insanın kendisi ile Rab'bı arasındaki bağdan, alâkadan her ne '^adar bahs edilirse, bir o kadar da, insanın diğer insan­lara olan alâkasından ve bağlarından; ayni zamanda yi-ne bu inşânın diğer varlıklar ve kâinat ile olan alâka ve 'âğlarından da bahsetmek lâzımdır. îşte, İslâm'ın geli-9'nin asıl maksadı da .insana bu hakikati haber vermek ıQmdir. Çünkü, insanın bu alâkalan ve bu bağlan birbi-d      ayrı  ve  münferid  değillerdir.  Bunlar,   «kül» haÜnde birbirlerine bağlı olarak tertiplenmişlerdir. Bu «kül»ün cüzlerinin doğru ve sahih bir şekilde tertiplen­mesi, bir araya getirilmesi insanın felah ve kurtuluşu-ua sebep olur.

însânın kendisi ile Halik'inin arasındakü, alâka ve bağ doğru ve sahih1 olarak, bilinmedikçe, bu İnsanın kâ­inat ve d'ğer mevcudat ile olan bağ ve alâkaları da doğ­ru ve sahih olarak bilinemez. Bu ikisinin birbirine olan bağları doğru v$ isabetli olarak bağlanması lâzımdır. Muvaffak olmak ve feiâh bulmak kabil olsun. Din insanı fikrî ve amelî bakımdan hayat boyunca bu muvaffaki­yet yolunda yürümeğe hazırlar. Bu işi hazırlayıp yap­mayan ve bunu tekâmül ettirmek i^tı çalışmayan ve cöyle bir karakter arzetmeyen fikir sistemine din dene­mez. Bu işi de tam mânas'yle hazırlanmış ve tekemmül ettirilmiş bulunca din de ancak ve ancak islâm'dır. İşte bunun içindir ki, Kur'an-ı Kerim'de buyuruluyor: Allah indinde dîn yalnız İslâm'dır. (Ali tmran, 19)[18]

 

Din Ve Medeniyet

 

İslâm'ın husûsi bîr düşünce tarzı (Attİtude of mîn-de) vardır. Bütün yaşayış içinde yine husûsî bir nokta­yı nazarı (Cutlock of life) bulunmaktadır. Bunlardan. başka, yine onun bir husûsî çalışma şekli de mevcuttur. İşte, bu düşünce tarzı, bu noktayı nazar ve bu çalışma şekli İslâm yaşayışının doğru yolunu göstermiştir; Bu , düşünce tarzı, bu noktayı nazar ve bu çalışma şekli bir uraya gelip toplanırsa, bunların heyeti umumîyesinm adı İslâm ve İslâm Medeniyeti olur. Burada anlatılan dîn ile Medeniyet ve içtimaî yaşayış birbirinden ayrı şeyler de­lillerdir. Bunlar bir arada, birbirlerine bağlı,    birbirlerine kaynamış bir «kül» teşkil ederler. Bu kül -:1e yıkayı­şın her meselesini intizâma" koyan bir yasaya na^arAye-sıdir.

Hak Teâlanm, i&san üzerindeki hukuku nt-AirJ. İn­sanın kendisini kendi üzerinde bulunan hukuku nedir,?, Anne  Babanın, karı - koca ve çocukların, yakınlarını ve akrabaların, komşuların ve misafirlerin, din kardeş­lerinin, gayri din mensuplarının, dostların, düşmanların, bütün insan topluluğunun, hattâ kâinatta bulunan h.er-şeyin ve her tür)ü kuvvet (enerji)nin hak ve lmkv*da.n nedir; İşte, O hak - hukuk arasında kâmil bir muvâze­ne temin edip, bunları ahenkleşdirip, adâteti kaim kılan şey dîn'dir; yani İslâm dînidir. Bir kimsenin müslüman olması, onun bu hak ve hukuku tamamen gözetmesini ve yerine getirmesini gerektirir. Bir Müslüman, bu hak­ların hepsini tam olarak adaletle ödemeği hore. bilir. Bu olmazsa, bu hakların biri diğerine tecavüz ederek, biri diğerini çiğneyerek, biri diğerine feda edilerek, dehâna ederse, zulüm adaletsizlik ve h&ksızhk y^I bul-ır; ve ni­hayet bu düşünce tarzı ve b\ı yaşayış nazariyesi orta­dan kalkar. îslâm olduğu gibi tatbik e-düec^k olursa, öl­çüler yerli yerini bulunca, insanî yaşayışın üarenüec&İ: neticeleri tezahür eder. Ahlâkî yükseliş, ruhî temizlik paklık insanî istidadın ve insanî fıtratın s* *n. hafine ve son noktasına çıkmış olur Yaşayışın bütün çaî^ıp çır­pınmalarında... her ne şekilde bir çalısına sahası olur­sa olsun... öyle bir yol gösterilmiş olur ki bu yolun ns tarafından gidilirse gidilsin, bir aslî merkeze ulaşıp, bu merkezde birleşmek mümkün olur.

îşte bu merkez, işleri düaene koyan merkezdir. Bu bakımdandır ki, herşeyin   kıymeti, (valve) bu   merkezde  edilmiştir. Her şeyin bir miyar üzerine yürüyüp gitmesi bu merkezde sağlanmıştır. Bu merkeze varmış olacak her şeyde muvaffakiyet yolunu tutar ve bu muvaf fakiyet yolunda yürümeğe devam edip gider. Karşısına çıkacak olan her engeli de çiğner, geçer.

Ferdin, tok başına yaşayışından tutun da, cemiye­tin bir bütün halinde yaşayışının büyük çaptaki işleri­ne kadar bu ölçü hep aynıdır, ayın şekildedir; aynı tarzda hüküm sürer Bu merkezin tanzim ettiği işler meyamndâ, bir kimsenin şahsî yiyeceği, içeceği, giyim kuşamı, meslek ve iş sabası, alış verişi sözü sohbeti, hu­lâsa, yaşayışın lıer cephesi, her türlü işi gücü için hudut­lar, ölçüler tay'n edilmiştir. Tâ ki, asıl ma'ksad olan bu merkea'in yolunu tutup gelenler, hep doğru yolu takip edip, sapık  yola sapmasınlar ve çıkmaza girmesinler.

Yine, şu hususu da tanzim etmiştir. Bu toplu fertleri, birlik içinde yaşayışlarında birbirleriyle o-lan münasebet ve alâkalarını mürettep ve muntazam bir usûl üzere takip etsinler. Toplu yaşama, geçim, si­yâset ve yaşayışın her sahasında ilerleyip, doğru yolu tutsunlar ve aslî maksad olan menzile ulaşsınlar. Kendi­lerini şaşırtan, gerçek gidiş yolunun izini kaybettiren sapa ve kör bir yola sapmasınlar.

Yine aynı minval üzere, İslâm camiasının halkı ile, gayr'ı İslımı camiaların halkları arasında; dostlukta ve düşmanlıkta, savaşta ve barışta, menfaatlerin birleşip ayrıldığı yerlerde zaferde ve mağlubiyette, ilim ve fen el­de etmek hususlarında, medeniyet ve kültür mübadele­sinde dahi ve usûllere bağlı bulunup, riayet etsinler. Devletlere münasebetlerin muhtelif cepheleri, bu ana yolun üzerine manialar çıkarmasın ve bu.caddenin orta­sına taş yığını doldurup yolu kapatmasın. Hattâ şu ka­dar da mümkün olsun ki, insanlık camiası içinde bulu­nan câhil ve sapık 'kimseler bile, ister » istemez veya bi­lerek -  bilmeyerek, bu maksada hizmet etsinler.  Çünl;ü, fıtratın asıl iktizası gereğince, onların da takip ede­cekleri yol islâm caddesinde yürüyenlerin yolundan başka bir yol değildir.

Hülâsa olarak kaydedelim ki, bu öyle bir noktayı nazardır ki, cami'den tutun da, çarşı pazardan, harp sahasına kadar; İbâdet usulünden tutun da, radyo ve uçak pilotluğu yapmak vazifesini; gusûl, abdest, taha­ret, istincâ gibi, cüz'i meseleleri, büyük külli ve içtimaî, bir arada yaşama, geçim, siyâset, memleket idaresi, mil­letlerarası m:inas&betleri, ilk mektep tahsilini, tabiat eserlerini tahkik etmeği ve ilmî konuları çözecek mik­tarda, bilgi sahibi oluncaya kadar; yalayışa ait bütün çalışmaları, fikir ve hareketin bütün sahalarını, bir bir­lik ve vahdet haline koymuştur, bunun cüz'lerinde mak­satlı bir tertip, gayeye matuf bir bağ ve rabıta vücuda getirilmiştir. Bunların hepsi birlikte bir makinanm par­çaları, aletleri gibi birbirlerine monte edilmiş, yerli yer-ne yerleştirip oturtularak bu makinanm çalışması ve ha­rekete geçmesi sağlanmıştır.

Din dünvada öyle bir inkılâp tasavvurudur. Ceha-İetin yoğurduğu hamur ile bunu mukayese etmek, hatta böyle bir mukayese etmeği tahayyül bile etmek mümkün değild'r. 'Bugünkü devrimizde teknolojide ileri giden milletlerin ilmî ve teknik buluşlarını, yedinci Milâdî asır­la karşılaştırdığımız zaman,'bugünün ilim ve fenninin ve bu sahada çalışan aklın o" kadar ilerlemiş olduğunu gö­rürüz ki, bu iki çağ birbirleriyle kıyas dahi kabul etmez. *akat buna rağmen, bugün, o kadar köhneperestlik; o kadar karanlık düşünce mevcuttur ki, dünyaya ün sal-mı§ olan Avrupa Üniversitelerinden-en yüksek ilmî paye Ue mezun olmuş en yüksek ilmî unvanı kazanmış bulu­dan kimseler dahi çok vakit l»u inkilap tasavvurunu id- etmek o kadar    âcizdirler ki, sanki eski cahiliye devrinden bugüne kadar hiç bir şey olmamış ve hiç bir _sey öğrenmemiş gibidirler. Binlerce sene öncesi putperest insanların dîn hakkındaki o* sefil, çökmüş ve çürümüş fikirlerinden halâ vaz geçmiyorlar. Bu çürük fikir için­de saplanıp kalıyor ve bu çürük fikirleri de asırlar bo­yunca nesilden nesile intikal ettirip gidiyorlar. Akli ten­kidin ve ilmî tahkikin en iyi yolu ile yetişmiş olmaları­na rağmen ve bunların en iyi- şekildeki terbiyesiyle dahi bundan kurtulanı iyorlar.

Öyle ki, hanekâhların, tekkelerin ve mescidlerin hücrelerindeki karanlık köşelerine sığınıp oturmuş bu­lunanların dindarlık ve dîne bağlılıkları, inziva köşesine çekilip, bîr post üzerine kurulup, Allah Allah diye bağır­maları ibadet sayan bunu din'in mânası diye telâkki eden ve -dîni sadece bu şekil ibâdet içinde hudutlanclı-ran kimselerin düşüncesine şaşmamak lâzımdır.

Yine bu şekilde, diğer bir tslâmî camianın, bir kaç garkı terennüm ederek, ta'ziye meclisleri kurmaları, mersiye ve nefesler okuyarak bazı merasimler icra et­meleri de hayret edilecek bir şey değildir.

Bütün bu zümreler, ciddî bir öğretim dışında ka­lan, islâm'ın hayatî bütünlüğünü ve geniş ihatasını idrâk edemiyen, aydınlatılmaya muhtaç zümreleri teşkil et­mektedirler.

Fakat bir de, ilim nuru ile aydınlanmış tnüunan ba­zı kimselerin beyinleri, daha çok köhne - perestliğe sap­lanmış, eskinin ve eskiciliğin karanlığından kurtulama­mışlardır. Bunların çoğunun, islâm dîni hakkındaki «dîn» mefhumu anlayışlarını, maalesef yine eski cahiüye devri­nin gayrimüslimlerinin   içinde görmek mümkündür.[19]

 

Bizim Siyasi  Düşüncemizde Cahilce Din Anlayışı Ve Bunun Neticeleri

 

îslâmi ilimleri tedrjs eden mektep ve medreselerden yetişmiş zümrelerin noksan din anlayışı ve bu tarz düşünce ve tasavvurları, yalnız kendilerini yoldan sap­tırmakla kalmaz, aynı zamanda dünyaya karşı en ileri Hak Nizâmını temsil eden îslâmin medenî ve toplu ya­şama cephelerini de hatalı ve yanlış bir şekilde akset­tirirler. Kendilerini de bu hatalı işlerin mümessilleri di­ye ortaya atarlar. İslâm'ın ölüm kalım savaşı yaptığı ve herseyden önce istiklâlini kurtarmak gibi ,en mühim ve hayati meseleleri dururken zımnî ve fer'i meseleleri ön plâna alan bu güruh, acayip ve garip yollarla meseleleri­ni halletmeğe kalkışırlar.

Bu da dîn tasavvurunun eksik ve hudutlandırıhmş muhtelif şekillerinden ortaya çıkmıştır.

Bir ara, bir zatı muhteremin, şöyle buyurduğunu duydum.

— Ben ilk önce Hindistanlıyım sonra da müslüma-mm. [20]

Bu zât, bu cümleyi söylediği zaman, İslâm'ın coğ­rafi bir taksim şekli kabul edeceğini düşünüyordu. Müs­lüman Türk, Müslüman Iran'lı, Müslüman Mısırlı, Müs-Hindistan'h ve bunlara ilâveten müslüman Pencâb-ttiüslüman Bingâle'li, müslüman Dekhanlı ve müslüi;\ı.n Madras'iı [21]. Bu ülkelerin müslümanı ve İslâmiyet anlayışları ayrı ayrı olacakmış???..

Her ülkenin müslümanı, kendi ülkesinin hâl ve va­ziyetine göre, ayrı ayrı bir Islâmî anlayışa mı sahip ola­caktır?  Bu  yüzden bunlar birbirlerinden     ayrılacaklar mı? Her ülkenin müslümanı kendi ülkesinin mevkiine ve vaziyetine göre ayrı ayrı yol mu tutacak? Yaşayış hu­susunda ayrı bir noktayı nazara mı sahip olacak?   Ayrı !>ır görüşten hareket ederek    kendilerine ait. bir istikâ­met mi çizeceklerdir? Maalesef böyle düşünen müslüman-lar da az değildir. Bunlar, İslâm'ın iktisadî, siyasî ve hu­kukî değerlerini bir tarafa bırakıp ayrı bir yol tutmak düşüncesine saplanmışlar vs kendi kafalarına göre, böy-lo bir görüşün istikametine kapılıp gitmişlerdir. Bu gö­rüş istikametinin cazibesine de kendilerini kaptırmışlar­dır. Bu muhtelif kavimler,    muhtelif    usuller ortaya çı­karıp, uydurdukları bu usullere    bağlanmışlardır.    Son-ra da kalkıp, müslümanlık yolunu tutmak istemişlerdir. Bunun içindir ki, onlara göre İslâm bir dinî ek, dinî ya­ma ve d'nî ilâve şeklini   almıştır. Dünyevi yaşayışın her­hangi bir  uydurma  yoluna, uydurma metoduna     uyar hâle gelmiş; dünyevi yaşayışın suyuna göre akıp gider bir şekle gelmiştir.

Başka bir zat-ı muhterem de şöyle Duyuruyordu : — Müslümanlar, din ile dünya işlerini aydınlatmalı­dırlar.  Bunları belirtip ortaya koymalıdırlar.  Dîn'e  ait olan meseleler, inşân, ile Allah arasında bulunan meşe-. lelerdir. Yâni bunlar akâîd ve ibâdât'tan ibarettir. Bu öl­çü dahilinde    Müslümanlar    yollarını takip edip yürü-meİKÜrler. Bu yolu bırakmamalı ve bu .yoldan    sapmamalıdırlar. Dünyevi işlere ve dünya meselelerine gelin­ce, burada dîn'in müdahelesine her hangi bir zaruret ve lüzum yoktur. Diğer milletlerin, dünyevî işbri ayarla­dıkları gib\ müslümanlar da bu gibi meselelerini ayarla­yıp gitmelidirler.

Üçüncü bir Zat-ı Muhterem de şu şekilde öğüt ve­riyordu.

—  Müslümanlar için dîni, medenî ve lisânı    bakım­dan elbette ki ayrı bir nizâm da zaruret vardır. Fakat siyasî ve iktisadî    hususlarda    ayrı bir cemaat    haline gelmelerine  lüzum  yoktur.   îş hayatında,   muamelelerde müslîm ve gayri müslîm arasında fark gözetmek tama­men uydurma ve yapmacılık olur. Burada müslümanla-nn  muhtelif zümreleri  de  kendi    aralarında,    muhtelif maksat ve çeşitli gayeler için, ayrı cemaatler, teşkil et­melidirler,  îsterlerce gayri    dinî usûl üzere, siyâset ve geçim meselelerini halletmek  için de  çalışıp     uğraşabi­lirler.

Müslüman kavimlerinin Ölü vücutlarmı canlandır­mak iddiasında bulunan başka bir muhterem zât da, şu şekilde düşünüyordu.

—  Asıl mesele, Hak Teâlâ'ya imân ve ahiret günü­ne inanmaktır.  Kitâb ve  Sünnet'e  tabî olmak  değildir. Belki, tabiat elemanlarına    hâkim olmak, tabiat kanun­larını anlamak, bunları insan iradesi altına alarak, pra­tik hayata tatbik etmek, elde edilen elemanları malûm ve muayyen kanunlarla işletip faydalanmaktır. Bu vası­talarda, medeniyet yolunda ilerlemek ve bu usûlle dünya­ya hakim olmaktır.

İşte o zâtın nazarında, bunlardan başka hiç bir şeym ehemmiyeti de yoktu. Bu kanaate göre Japon   dÜ-suncesi olsun, Alman düşüncesi olsun, isterse daha baş* bir düşünce olsun, mühim değildi. Bunlar birbirinden farkii değildi. O zât için bunların hepsi de Islâmî düşünce idi. Nitekim o zâta göre bu işlerin neticesi de hep ay­niydi. Neticede ne doğarsa- doğsun, onun için fark etmi­yordu., O zâta göre İlerlemek sadece yer yüzüne hâkim

olmaktı. Yer yüzünü ele geçirmekti. Doğru iş bu idi. İs­terse İbrahim'in 'A.S.) karşısında Nemrûd olsun, neden ülmıyacakmış? O zâta göre, mü'min denilen kimse", galip gelecek kadar kudretli bulunan kimse idi. İsterse bu kud­retli ve galip kimse, Hazreti İsâ (A.S.) karşısında Ro-manm putperesti olsun; neden olmıyacakmış?

Başka bir kalabalık güruh da, güya müslümanların hak ve hukukunu korumak için kendilerini ortaya atmış­lardır. Onların indinde-İslâm yahut da İslâm medeniyeti­nin hafızası mahza şu meselenin ismidir ki, bu nam altın­da onlar kendi şahsî haklarını (Personel Law) koru­mağı teminat altına almak isterler. Onlar, kendi söz ve yazılarını «mevcut devlet» in söz ve yazısına göre. ayar­larlar içinde bulundukları devletin dil ve yazısına ayak uydurup giderler. Bu gibi şahısların da şahsiyetleri üze­rinde, «islâm» elastiki bir şekil alır. İstenilen her şeye uydurulacak kadar, zayıf bir hale gelir. Bunlar, bir de kendilerini müslümanların mümeasili olduklarını ileri sürerler. Bunların indinde seçimleri kazanıp meclislere girmek, yahut dairelere müdür tayin edilmek veya her ,hangi bir iş başına getirilmek, İslâm iğin en büyük bir kıymettir. Bu .gibi emellerine nail oldukları zaman, îs-lâmın bütün ehemmiyetli ana meseleleri de halledilmiş­tir diye düşünürler. Akfei takdirde, müslümanların ço­ğunluğu, bu gibilerin mümessilliklerini, meclis azalıkla-rmı, müdürlüklerini veya iş başında bulunmalarını ka­bul etmeyip de itiraz ederlerse, o zaman îslâmî hak ve hukuk tamamiyle çiğnenmiş olur.   İslâmın hak ve hukukunu korumak ve onun prestijini    kurtarmak lâzımgelir diye feryadı basarlar ve tabiî ki, ortalık karışır.

işte, şimdi bakınız; muhterem okuyucular, düşün­celer ne kadar karışık ve ne 'kadar çeşitli ve ne kadar dallı budaklıdır. Fakat bunların içinde, yine de değişme­yen bir tek hakikat vardır. O da, bu zümre ve güruhla­rın hepsinin de İslâm anlayışı ve düşünceleri tam ve kâ­mil bir şekilde - ge^en bahiste söyleyip anlattığımız -Cahüiye devrindeki din anlayışı şeklindedir. Cahiliye dev­rinin din tasavvuru gibi İslâm'ı tasavvur etmeleridir. Bu anlayış ve bu tasavvur, zamanına göre, yeni yeni kılık ve kıyafete girip, başka elbiseye bürünerek ortaya çıkmıştır. Bu kisve, her gün bir gün evvelkinden biraz daha fena ve daha da kötü olmuştur.

Bu zümre hakikatin hakikî müslümanlığm ne de­mek olduğunu ve hakikî müslüman'ın kime denebileceği­ni, doğru dürüst olarak anlayıp bilselerdi; hakikî mâna­da, îslâmî cemaatı hangi evsaftaki müslümanların mey­dana getirebileceğini Öğrenmiş bulunsalardı; o zaman bü­tün bu hatalar ve bu yanlışlıklardan kurtulmuş olurlardı.

Kanunî şekle gelince; her kim Kelime-i Tevhidi Lisâ-nen söyler ve dinî zaruriyatı da açıkça- inkâr etmezse, o zat müslümandır. Fakat bu şahıs, bu şekilde müslüman olunca, onun bu vaziyetteki müslümanlığı, ancak müslü­manların zahirî sayılarını, âdet itibariyle bir tane artır­maktan başka bir işe yaramaz. Biz de ona kâfirsin diye­meyiz. Onun hak ve hukuku, İslâm hak ve hukuku olur. Sırf islâm'ı ikrar etmekle İslâm camiasına dahil bulunur. Ancak Islâmm istediği yalnız bunlar değildir. İslâm dai­resinin içine girmek de yalnız bunları ifade etmekle ol-

. Asıl mesele, îslâmın hakikî şeklinin kafalarda yer  yerleşmesidir. Müslümanm düşünce tarzı, tama -men Kur'an-ı Kerim'deki     düşünce tarzı gibi olmalıdır.

Yaşayışta, karşılaşılan bütün iş-güç sahasında Kur'an-ı K-srinvi gözonüne almak gerekir. Siz de yaşayışın kıy­metlendirilmesin i (valau) Kur'an-ı Kerim.1 in miyarına göre tayin etmelisiniz. Kur'an-ı Kerim'in sizin için çiz­miş olduğu yolu bilfiil takip etmelisiniz. Ferdî işlerinizin her birinde ve içtimaî meselelerinizde yalnız «0» nun ta­yin ettiği yolu takip etmelisiniz. Bunun için Kur'an-ı Ke­rim, sîzin önünüze konmuştur. Siz, kendi yaşayışınızda, muhtelif yollan bırakıp, bir tek istikamet tutmalısınız ki bu istikameti de Kur'an-ı Kerim, size göstermiş ve Hidâ-yet-i Muhammedîyeyi (S.A.V.) sizin önünüze koymuştur. Eğer sizin düşünceniz bunu kabul ediyorsa, o zaman ya­şayışın herhangi bir iş sahasında, sizin yolunuz onun yo­lundan ayrılmıyacaktır. îşte, Kur'an-ı Kerim'de gösteril­miş bulunan, bu yola da «Sebil-ül-Mü'minîn : Mü'minler her birinde ve içtimaî meselelerinizde yalnız «O» nun ta­yin ettiği yolu takip etmelisiniz. Bunun için Kur'an-ı Ke-rm, sizin önünüze konmuştur. Siz, kendi yaşayışınızda, muhtelif yollan bırakıp, bir tek istikamet tutmalısınız ki bu istikameti de Kur'an-ı Kerim, size göstermiş ve Hidâ-yet-i Muhammedîyeyi 'S.A.V.) sizin önünüze koymuştur. Eğer sizin düşünceniz bunu kabul ediyorsa, o zaman ya­şayışın herhangi btr iş sahasında, sizin yolunuz onun yo­lundan ayrılmıyacaktır. İşte, Kur'an-ı Kerim'de gösteril­miş bulunan, bu yolu da «Sebü-ül-Mü'mmîh : Mü'minler yolu» diyeceğiz.[22]

 

Kur'anl Düşünce:  (Mantalite)

 

Islâmî düşünce mi? Kur'an-î düşünce mi? •=— Bunlar hakikatte birdirler ve ayrı şeyler değillerdir. — Bu yaşar yış nazariyesinin unvanı altında, bazı düşüncelere de îman etmek lâzımdır. Bazı ibadetleri de ifa eylemek icap ediyor. Bir kaç «şiar» — ki umumî istilanda, bunlara: «Şe'âir-i Mezhebi : D'nî Şiarlar» denmektedir. — ı da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bir parça düşünürsek, bu nazariyenin zımnında, yiyecek şeyler, giyecekler, el­bisenin şekli, muaşeret âdabı, yolculuk, muaşeret usûlle­ri, ticaret ve alış veriş, geçim ve iş güç, siyasî rejim, me­deniyet ve toplu yaşamanın çeşitli durumları, maddî va­sıtalar ve tabiî kanunlar, ilim öğrenmek ve onu kullan­manın çeş tli yolları, bunların bazılarına bağlanıp, bazı­larını bırakmak.   ,

Noktai nazar bir olunca, düşünce tarzı ve gaye de bir olur. Bağlı bulunma, yahut da terkedip bırakmanın ölçüsü de yine aynı olur. Bunun için, yaşayışı devam et­tirmenin yolları, çalışıp uğraşmanın istikameti, dünya muamelelerinin usulleri de aynı olup birebirlerinden hiç bir ayrılıkları olmaz. Hükümlerin tefsirinde ve fer'î hü­kümleri, asla intibak ettirmenin hususlarında ve cüz'î, hatta, ufak tefek ihtilâflar ve ayrılıklar olabilir. Bu, bir düşüncenin muhtelif şekillerde kendisini göstermesinin neticesinden ileri gelen şeydir. Bunlar, fer'î ve arızî ihti­lâflardır, asla ve hiç bir zaman esasî ve cevheri ihtilâf­lar değillerdir. Kat'iyyen aslî ve küllî ihtilâflar değiller­dir.

îşte, İslâm bu temel üzerine, yaşayışın bütün cephe­lerini tertibe koymuştur. Bu cephelerin her birini diğeri­ne bağlamıştır. Bunların arasında da hiç bir ihtilâf şekli ortada bırakmamıştır. Bîr zât, isterse Pakistanlı olsun, isterse Türkiyeli Türk olsun veya Mısırlı Arap olsun; eğer bu zât müslüman ise, bu gösterilen yolu takip ede­cek ve bu yolu tutup gidecektir. Bunun hilâfına, bunun ak&i istikametine bir yol takip eder ve o yolu tutu]) gi-derse, o zaman, kendi inandığının, kendi îman ettiğinin hilâfına ve kendi îman ettiğinin aksı istikametine, yürii- olacaktır.

Şimdi, siz de ister dinî bakımdan, ister dünyevî ba­kımdan olsun, bu yoldan ayrılmazsanız, ve bu yolları bir­birlerinden ayrı tutmazsanız İslâm görüşüne göre, dünya ve ahiret işinin birbirine, bir zincirin halkaları gibi bağ­lı olduklarını göreceksiniz. Bunların İkisi de yaşayışın merhaleleridirler. Birincisi çalışma ve uğraşma merhalesi, ikincisi ise, bu çalışma ve uğraşmanın neticelerini elde etmek ve semerelerini toplamak merhalesidir. — Siz ya­layışın ilk merhalesinde, yani bu dünyada neler ekerse­niz, neler ederseniz, ikinci merhale olan ahiret merhale­sinde onun neticelerini elde edecek ve onun semeresini o zaman toplayacaksınız. — İslâm'ın maksadı, İslâm'ın gayesi, sizin düşüncenizde ve sizin çalışma sisteminizde, Öyle bir şekilde tertip edilmiştir kit siz, eğer yaşayışın birinci merhalesi denilen dünya merhalesinde sahih ve doğru bir yol tutmuş olursanız, ikinci merhale olan ahiret merhalesinde de salrh ve doğru neticeler elde eder, sahih ve doğru semereye kavuşmuş olur­sunuz. İşte bundan dolayıdır ki, bütün dünya yaşa­yışı tam olarak, bütün ve kül olarak, bir «dinî ya­şayış» dır diyeceğiz. Burada, akaîd ve ibadetlerden tutun <ia, medeniyet, toplu halde yaşama, siyaset, geçim ve sa-irenin usulleri ve furuâtı, her şey ve herşey, bir manevî gaye ve maksada rabtedilmiş ve bağlanmıştır. Siz eğer, kendi siyasî ve geçim işlerinizde İslâm'ı tecviz etmeyerek onu, uygun görmiyerek onun yerine başka bir sistem, başka bir nizam tutmak isterseniz, o zaman bu iş zımnî bir irtidat küllî ve açık yoldan sapıtmaya kadar sürük­ler.

Bu demektir ki, siz, İslâm tâlimini bölerek, parçalı-yarak, taksim ve tefrik ederek, bunların bazılarını kabul edip, bazılarına bağlanıp, bazılarını reddedip bırakmış oluyorsunuz. Siz, dinin akaidini, inançlarını, ibadetlerini kabul ediyorsunuz; fakat, onun yaşayış nizamını, hayat yolunda çizmiş olduğu düzenli plânı kabul etmeğe yanaş­mıyorsunuz. Halbuki bu ibâdet binasının esas temelleri de, dünya yaşayış plânının üzerine oturtulmuş ve kurul­muş bulunuyor.

Her şeyden önce, böyle bir ayırma, böyle bir taksim ve tefrik İslama göre yanlış ve hatalıdır. Islâmın hakika­tine iman etmiş, onun güzelliik ve üstünlüğünü idrâk et­miş ve ona can ve gönülden bağlanmış bulunan her müs-lüman .ayırma yohma gidemez ve böyle bir niyet besliye-mez. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de de şöyle buyurulmuş -tur:

Bu nasıl iş? Siz (Allah'm) kitabının bazı kısımları­na imân eder, kabul edersiniz de bazı kısımlarına inan­maz, inkâr mı edersiniz?

(Bakara, 85)

Bu âyet-i kerîmenin açıkladığı mâna, sizin şu tuttu­ğunuz yolu tam olarak anlatmıyor mu? Sizin ayırmak, tefrik etmek yolundaki kanaat ve hareketiniz, adı geçen bu âyet-i kerimenin işaret ettiği durumun tâ kendisi de­ğil midir? Siz bu şekilde ayırıp tefrik etmek yoluna git­tikten sonra, Islâmî itikadınız da uzun zaman devam et­meden ortadan kalkmış, olacaktır. Çünkü İslâm'ın umumi yaşayış düzenine alâkasız ve lakayt davrandıktan sonra, sizin iınajıç ve ibâdetinizin de binası çökecek, ortadan kal­kıp gidecek ve mânâsız bir hâl almış bulunacaktır. Zira, gayrı îslânû yaşayış düzenine inanıp îman ettikten son­ra,, Kur'an'a îman etmek, Kur'an yolunu tutup gitmek imkânı yoktur. Yine, o nizam ve usuller, bu nizam ile ve bu usullere her bakımdan ve her adımda muhalif ve zıd-dır.

Buılun aksi olarak, siz eğer' kendi siyasî ve içtimaî yaşayış tarzınızı İslâm'ın tecviz ettiği yol ve çizdiği şekil üzerine kurmuş olursanız, o zaman ayrı ayrı partilere, siyasî kanaatlere, hiziplere bölünmeğe ve ayrılmağa ne lüzum var? — Allah partisi, Allah fırkası ve Allah hiz­bi -*- Bu da her işe ve her hususa kâfi değil mi?

Nitekim, sermaye sahibi kapitalist ile çalışan işçi, ara­zi ve malikâne sahibi ağa ile bu arazide çalışan çiftçi ve ekinci, memleketi idare eden idareci ile idare edilen mem­leket halkı arasında, o zaman ne bir anlaşmazlık bulunur ne de bir ihtilâf kalmış olur. Belki bunların, bu zıt ve bir­birlerine muhalif görülen ve haddi zatında bir olan .züm­relerin esasda aralarında bir anlayış, bir birlik, bir mu­vafakat ve bir nevi iş ortaklığı ve iş taksiminden başka bir şey de usulen mevcut bulunmaz ve olamaz. Şimdi, siz bu usule mutabık bir şekilde, neden kendi milletiniz ara­sında ve milletinizin muhtelif sınıfları meyan uıda bir ahenk vücuda getirmek için çalışmak istemezsiniz. Elle­rinde böyle mükemmel bir İslâmî usul ve îslâmî niz'im mevcut olmayan zümreler ve milletler arasında se mecbu­rî olarak sınıf ihtilâfları (Class War) ateşi ister iste­mez alevlenecektir. Ve alevlenmiştir bile. O zaman, siz bu ateşten nasıl kaçınacaksınız? Nasıl kurtulmuş olacak­sınız?

Eğer siz, maddeten ilerlemek, yükselmek, kalkınmak ve yer yüzüne hâkim olmak istiyorsanız, o zaman İslâm'ın kendisinin, bu yolu size göstermiş, bunun kapılarını sizin yüzünüze açmış olduğunu anlamanız lâzımdır. ' Bununla beraber îslâmda Firavunca, Nemrutça yükselmek ve kal­kınmakla, İbrahimce ve Musâca, kalkınmak ve yüksel­mek arasında fark gözetilmiştir. Bu kalkınmalardan bi­ri, Japonya veya Ingiîterenin kalkınması şeklidir. Diğeri ise, Saîıabe-i Kiram (R.A.) in İslâm'ın ilk çağlarmdaki kalkınmaları ve ilk m üslüm anların yükselmeleridir. Kal­kınma iki şekildedir. İkisi de anasırı, elemanları kendile­rine ram etmişlerdir. Sebepleri hesaplayarak, ilmim tabiî kanunlarından istifade ederek kalkınma neticesini elde etmişler. Fakat bu iki kalkınma ve bu iki yükselmenin arasında yerle gök arası kadar fark vardır. Siz ancak, bu neticelerin dış ve kabuğa ait sebeplerini görebiliyor ve onların üzerinde düşünüyorsunuz. Bunların ruhî ve ah­lâkî cephelerini görmekten ve düşünmekten çok uzak bu­lunuyorsunuz. - Doğudan batıya kadar uzak -Dünya-perestlerİn kalkınmaları, gelişmeleri, ilerle­meleri ve yükselmeleri, tabiî kaynakları ve elemanları kontrol altına almak, sebep ve neticelerini doğru kulla­nabilmek iledir. Bu da yaşayışın hayvanı cephesidir. Böy­le madde gücü ile kalkınma ve bu şekilde yer yüzüne hâ­kim olma, Kur'an-ı Kerim'in vaad ettiği kalkınmanın yer yüzüne hâkim olmanın tamamen aksine, tamamen zıddı-nadır. Bu şekilde her ne kadar tabiî kaynakları ve ele­manları kontrol altına almak sebeplerini ve neticelerini istendiği şekle yöneltmek, istendiği gibi kullanmak müm­kün oluyorsa da, yine bunların asıl gayesi-, yaşayışın esas maksadı olan, ahlâkî ilerleme ve ruhî yükselme gerçek­leşmez. Bu ahlâkî ilerleme ve ruhî yükselmenin, elde edil­mesi için de ancak ve ancak, Hak Tealâ'ya îman etmek, ahiret gününe inanmak, lâzımdır. Yaşayıştaki bu çalışıp çabâlamaların bir demir çerçeve içinde kontrol altına alı­narak, namazla, oruçla, hac'la ve zekâtla size farz kılın­masının sebebi bu değil midir? Bunlar İslâm'ın erkânıdır­lar ki, siz bunlara kendi düşüncenizle — Mevlevîlikten galat bir mezhep — Hoca'nın yanlış din anlayışı diye bir ıstılah uydurmuş bulunuyorsunuz.[23]

 

Niçin İslâmi Hükümet?

 

Şu meseleyi de izah ettik ki, eğer müslümanlar, müs-lümanca yaşamak -istiyorlarsa; bu yaşayışlarını müslü-manca devam ettirmek yolunu    tutuyorlarsa, yaşayışlanmıı bütününü, tümünü, Hak Tealâ'nm itaati yoluna uy-durup,'ister - ferdî, ister içtimaî 'işlerinde - Hak Tealâ'­nm kanun ve şeriatının   hükümlerine uygun bir şekilde, bir hayat nizamını kabul etmeleri gerekir.

îslâm, hiç bir zaman, şu hâli kabul etmez ki, siz kal-ksp da, Hak Tealâ'ya iman ettiğinizi ileri sürüp, kendini­zi mu'min diye ilân edip, sonra da yaşayış yolunda, yaşa­yış işlerinde Hak Tealâ'nın kanunlarının hilâfına ve aksi­ne, gayn îlâhi kanunlara tabi olup gidesiniz... Böyle bir şekli reva görmek ve bunu caiz saymak, İslâm'ın bü­yük bir tenakuza düşmüş olması demek olur.

Halbuki İslâm, tenakuzu caiz saymadığı giıbi, esasen hikmeti vücud sebebi de tek tek her ferdin ve bütün in­sanlığı içine düşmüş olduğu bütün yanılmalardan kur­tarmak İçindir. îslâmî Hükümet ve îslâmî Anayasa iste­menin arkasında şu düşünce kendisini hissettirir ki, eğer bir müslüman Allah Tealâ'nm kanunlarına itâaat etmi-yecek olursa, esasen, o kimsenin -müslümanhk - iddiası ve ben müslümamm demesi şüpheli bir duruma girip, onun müslümanlığı hakkında tereddüdü mucip olacaktır. Bu mevzu Öyle bir kesin hakikattir ki, bütün Kur'an bu hakikat için deli teşkil eder.  [24]

Kur'an-ı Kerim'e göre, AUah-ü Tealâ, Malik el- Mülk* tür. Yaratmak O'na mahsustur; bunun için de fıtraten ve tabiî olarak, Emr hakkı (memleket idaresi hakkı — Right to rule - da yine O'nun hakkıdır. Yalnız O'na ait­tir. O ülkesinde (donıinion) kendi kullarım istediği gibi idare eder ve hâkimiyetiyle bu idareyi yürütüp gider. Bu işde hiç. bir kimsenin ve hiç bir başka varlığın hiıküm sürmesine ve bu idare işine karışmasına meydan veril­mez. Böyle bir şeyi iddia etmek, hattâ tasavvur bile etnıek, temelinden hatâ ve yanlıştır. Doğru yol birdir. Ve tektir. Bundan başka doğru yol yoktur.

Her kim, «O» nun halifeliği ve nâibliği hususiyetini ihraz ederse, o kimse Ü'nun ger'î kanunları gereğince, bu şer'î kanunların icabına göre ülkeyi idare edip işleri ted­vir edecektir

Söyle; Ey Malik el-mülk olan Allah, Sen, istediğine mülk verirsin, istediğinden de çekip ahrsııı.

<ÂH îmran; 26)

İşte, bu Allah, sîzin Rabbıuızdır ki, mülk de onundur. (Fatır, 13.)

Mülk de  (Devlet ve memleket  ve dünya)  onun hiç bir ortağı yoktur. (L  nî israil, 111.) İşte, hükm,  (kumanda ve memleket idaresi) ulu ve büyük Allah'a aittir. (El-Mü'min,  12.)

O'nun hükmüne hiç bir kimse iştirak edemez. (El - Kehf, 26} Dikkat : Acaba yaratma ve emr (idare ve hükümet)

' O'nun isi değil midir? (A'raf, 54.)

Derler : Acaba» emr'de (Devlet idaresi ve kumanda) bize de bir iş düşer mi? Söyle : Emr tamamen Allah'a inahsu&tur. (ÂM tnırân, 154.)

Bu esas usûle göre, teşri' hakkı, kanun yapma yet­kisi, tamamiyle insandan alınmıştır; insanın elinden çık­mıştır, insan ise, yaratılmış bir 'kul olduğuna göre, köle gibi mahkûm bir durumdadır, insanın o zaman vazifesi kanun yapmak değil, «O» nun kanununa boyun   büküp itaat etmektir. Zira Mâlik el - Mülk O'dur. Elbette ki, İlâhî kanunun hududu içinde, bu Kanun'dan istinbat et­mek, içtihad eylemek, fıkhı meseleleri tedvin kılmak, O'-nun şeriatının ruhu ve islâm mizacının çerçevesi içinde, bu hususları gö'zönünde tutarak, bu Aslî Kanun'un ışığı altında, ferî kanunlar yapmak, hakkı da Ehl-i iman'a ta­nınmıştır. Nitekim, açık hüküm bulunmayan meseleler­de, kanun tertip etmek ve bu gibi işler hakkında hü'küm vermek de yine Ehl-i İman'a verilmiş olduğundan, aslî kanunun rehberliği altında, fer'î konunun nasul yapılaca­ğı anlaşılıyor. Fakat, esas ve ana meselelere gelince; eğer bir kimse, bu gibi hususlarda, İlâhî Kanun'ıı bırakıp da herhangi bir şahsın, yahut da şahısların veya bir ida­renin veyahut da bir idare sisteminin uydurup ortaya at­tığı kanunu, kendisine kanun sayıp, ona tabi olmak o ka­nuna boyun eğmek, o kanun gereğince işlerimi yürütmek veya yürütülmesini sağlamak yolunu tutarsa, o zaman Tağut'a tâbi olmuş olur. Hak Tealâ'nın itaatından çıkar. İsyan yoluna sapmış duruma girer. Onun yaptığı işlerin ve verdiği kararların hepsi de bâtıl olup, bu kararlara uyanlar da hakikatte mücrim, günahkâr ve suçlu duru­ma düşerler.

Siz, kendi dilinizle yalan' uydurarak, şuna helâl bu­na haram demeyiniz. (En - Nahl, 116)

Rabbınız tarafından, size nârfl olmuş bulunana tâbi olunuz' ve ondan gayri kimseyi kendinize Velî dîye tanı­mayın. (A'râf, 3.)

Allah'ın gönderdiği ile hüküm vermeyen, k&mselfer kâfir  (güruhundan)   dırlar. (El - Mâ'ide, 44.)

(Ey Peygamber):  Sana ve senden öncekilere nazil* bulunana imân ettiklerini sananları görmedin mi ki, on-

lara, inkâr edip kabul etmemeleri için emir verilmiş oldu­ğu halde, yine de «Tağut'»un talimine   uymak istediler.

(En-Nisa, 60.)

Yer yüzünde, Hak Tealâ'nm asıl maksadı «hükümet» in kendi kanunlarının esası üzerine kurulmasıdır. Bu hu­sus, peygamberler vasıtasiyle bildirilmiştir. Bu işin ismi­ne de HiiMeİ   denmiştir.

Biz peygamberleri, Allah'ın izni ile mahza kendisine itaat edilsin diye gönderdik, (başka bir şey için gönder­medik). (En-Nisâ, 64.)

îşte biz, sana Kitâb'ı hakla gönderdik. Tâ ki, Sen de Allah'ın sana göstermiş olduğu şekilde halkın arasmda hüküm veresin. (En-Nisâ, 105)

Sen; onlara, Allah'ın gönderdiği gibi hükm edersin. Onlarn keyiflerine tâbi olmazsın. Allah'ın sana gönder­diği şeylerden dolayı, karışıklık çıkarmamak için de on­ları uyarırsın. ' (El-Mâide, 49)

Acaba: Cahiliyenin verdiği hükümler gibi mi hüküm verilmesini istiyorlar? (El-Mâide, 50)

Ey Dâvûd: Biz, seni yer yüzüne halife diktik; Halk arasında hak ile (adaletle) hüküm ver, keyfe tâbi olma. işte; keyfe tâbi olmak seni Allah yolundan saptırır... (Es-Sâd, 26)

işte, bunların hilâfına, Cenâb-ı Ralbb-iil - âlemin ta­rafından gönderilmiş bulunan Peygamberlerin getirdikte-rı kanunlar yerine, herhangi başka bir temele istinad ^en kanunlara tâbi olmak isteyen kimse ve bu gibi ka­nunlara bagh bulunan her hükümet ve her adalet sistemî, hakikatte adalet sistemi olmayıp zulümden başka bir şey değildir. Zalimdir ve haksızdır. Her bakımdan. ve hor hususta, bu iki hükümetin ve bu iki idare sistemi­nin - adalet bakımından da, şekil, ve görüş zaviyesi bakı­mından da — birbirleriyle çok geniş ölçüde ihtilafları ve ayrılıkları vardır. Bunların bütün çalışmaları, fiil ve ha­reketleri, asılsız, esassız, ölçüsün ve* mi;yarsız, olup, teme­linden bâtıldır. Bu gibi kanunlara tâbi olanların yerdik­leri hüküm ve vardıkları kararların h^psi ve bütünü hiç bir meşru temel üzerine istinat etmez. Bu kararlar ve bu hüküm fr f asından çürüktür- Hakikî «Mâlik el-Mülk» bir kin ^cn eline kudret vermeyip buyruk sahibi. <Char-ter)f .kılmadığı bir kimsenin de başına geçtiği ve idaresini ele geçirdiği hükümet ve idare sistemi, nasıl olur da meş­ru bir hükümet, hakikî ve kanunî bir âdare sistemi olur-. [25]

O zaman, ne yaparsanız yapınız ve ne edersenis edi­niz, bunların hepsi de Allah kanunu muvacehesinde bir hiç mesabesindedir.

İman ehli bu gibi gayri İlâhî kanunların ^hariel var­lıklarını fiilî (defacto) olarak kabul etmek zorunda kal­salar dahi, meşru bir şekilde, işlerinin, hallü faslında (de-jure) onların doğru ve sahih olduklarını kabul etmezler. İmam Ehli'nin, işlerinde asıl hüküm sahibi olan, emir veren ve hüküm icra eden Allah'tır. Allah'ın karşısına di­kilip de, ona karşı kafa tutup, isyan yoluna sapmış olan­lara da, İman Ehli itaat etmez:. Bu gib'Ierden de kendi işlerinin hallü faslını istemezler. Bu şekilde hareket eden, İman Ehli'nin hilâfına yol tutmuş olanlar ve.onlarm ak­sine hareket edenler, iman sahipliği ve müslümanhk id­diasında bulunsalar dahi, hakikî iman sahipleri, vefalı ve sadakatli mü'minler zümresinin dışında kalmış olurlar.

Bu mesele açık olarak aklın hilaf madır. Herhangi bîr hükümetin basma, isyankar bir güruh gedmiş bulun­sun da, sonra, imân sahipleri de böyle isyankâr birisinin idaresi altında bulunan hükümete ve onun skt'danna bo­yun büküp, teslim ohıp, hem ân bu hükümeti meşru vo kanunî bir iktidar tanısınlar. Hele bu yetmiyormuş gibi, Cenab-ı Hak tarafından da böyle isyankâr bif hükümete selin de itaat edin ve uyun deımslş ofeuı?

Söyle: Biz, işledikleri işler yüzünden en. foüyuk ssar rara kimlerin uğramış olduklarım srâe hafcer vere&n nü? Onların dünya yaşayışındaki çalışmaları boşa gitmiştir,, heba olmuştur. Fakat onlar kendilerini iyi şeyler yaptık­larını zannederler. İşte, Rabbleı&tfn ayettaTİne ve Rabb'-lerine kavuşacaklarına inanmazlar. Bumm iğindir ki, ça­ların amelleri de hiç olmuştur; Kıyamet güntt de biz o«-lara, bir değer vermiyeceğiz. (El- Kcht 10.3- 105).

İşte bu Âd (kavmi) dir. (Bu Âd kavmi) Allahın âyetlerine bağlanmaktan kaçındı. Allah'ı» resullerine karşı isyan yolunu tuttu. <O kavim), her inatçı zâlimin emrine de tâbi oldu. (Hud, 59)

İşte biz, Musa'yı Firavunca-ve onun güruhuna, âyet­lerimizle ve delillerle aydnı sultan gönderdik. Onlar (Fi-ravn güruhu) Firavun'un emrine tâbi oldular. Halbuki Firavun'un emri yetkin değildi . (Hud, 96.)

Zikrimizden, kalbini gafil kılmış bulunduğumuz kim­seye itaat etme. Böyle kimse, keyfine tâbi olup işini azıt­ın ıştır. (El - Kehf, 28.)

Ey Peygamber, söyle: Benim Rabbim, ister gizli ol­sun ister açık olsun, her türlü fuhşu (kötü iş) günahı, haksız tecavüzü ve hiç bir delil indirmemiş olduğu halde, Allah'a ortak koşmanızı katiyetle haram kılmıştır. (A'raf, 33.)

Kendisine hidâyet yolu gösterilip bellendikten sonra, Resul ile çekişmeğe kalkışan ve müminlerin yolundam başka bir yola tâbi olan sizler, ibadet ettiğini Allah'ı bı­rakıp da, ancak kendinizin ve babalarınızın uydurup isin> taktıkları şeye mi ibadet edersiniz? Allah bunlar için hiç bir dielil göndermemiştir. İşte hüküm ancak Al-laha mahsustur. Allah öyle emreder M, kendisinden baş­ka lvimseye ibadet etmeyiniz. (Yusuf, 40).

Kentlisine hidayet yolu gösterilip, bellendikten son­ra, Resul ile çekişmeğe kalkışan ve Müminlerin yanın­dan başka bir yola tâbi olan kimseyi, biz de, dönmek is­tediği taraf A çevirir ve Cehenneme, ulaştırırız. Onun son dönüşü ise, çok fenadır^ (En-Nisâ, 65)

Evet... Senin Rabbine and olsun ki; onların arala­rında, çıkan çekişmede seni hakan kılmayıp, senin ver­diğin hükümlere tabi olmadıkça, imân etmiş sayılmaz -lar. (En-Nisâ,  65)

Ne zaman, onlara dense, geliniz Allah'ın nazil kıldı­ğına ve O'nun Resulüne tâbi olun, münafıkları görecek­sin ki, senin yolunun önünü öyle bir şekilde kapatırlar ki... (En-Nisâ, 61)

İşte. Allah, kâfirler için müminlerin zararına bir yol göstermez. (En-Nisâ,  141)

Bu yüce âyetler Kur'an-ı Kerim'in muhkem âyetle-rindendir. Bunlar katiyen müteşabih âyetler değildir, iş­te bu merkezî akidedir ki, İslâm'ın fikir nizamı, ahlâk nizâmı, medeniyet nizâmı, hep bu temel üzerine kurul­muştur. Müslüman, Islâmî muaşeret ve îslâmî hükümet teessüs ettirmedikçe, kendi imânın icaplarını tam olarak, tamamlamış sayılmaz. Miislümanın, Islâmca yaşayışı o zaman tekemmül etmiş olur ki, o müslüman, İlâhî Ka­nunu her yerde ve her hususta yürürlükte olmasını sağ­lamış olsun. Bütün yaşayışında, bütün iş gücünde, bu kanuna bağlanıp bu kanunla hep işlerini yürütüp gitsin.

Enbiyâ-i Kiranı (Aleyhi Selâm) da yalnız bu mak­satla, bi'set etmişlerdir ki Allah'ın hâkimiyet nizamını cemiyete nakşedip ayakta tutsunlar.

Bu maksadın husulü için, görüyoruz ki - hicretten önce - Hazret-i Resûl-i Ekrem, (S.A.V.) mübarek lisan­ları ile şu şekilde dua ediyordu:

De ki: Yâ Rabbî; beni doğru bir girişle girdir, ve  bir çıkıktan çıkar ve bana kendi indinden yardım  bir kuvvet ver. (Isra Sûresi : 80)

Yani, «Ya sen kendin, bana iktidar atâ kü, yahut da bana müzâharet gösterecek herhangi bir hükümet vücuda getir kî, onun kudreti vasıtasiyle, dünyayı sap­lanmış bulunduğu şu fenalıklardan temizleyip onu kurta­rabileyim. Fenalıklardan, açık sapıklıklardan ardı arka­sı kesilmeyen kötülükler selinin önüne geçip, onu kur­tarıp, senin adalet kanununun carî olması, yürümesi yo­lunda çalışayım.

Hasan Basrî (R.A.) Kıtade (R.A.) Ibn-i Cerîr (R. A.) İbn-i Kesir (R.A.) ve diğer müfessirler, bu âyeti ke­rimenin tefsirini anlattığımız gibi beyan ederler. Bu hu­susun teyidi hakkında, şu Hadis-i Şerif de nazarı dikka­te alınmalıdır.

Hak Tealâ Kur'an ile karşı koyup, ortadan kaldır­madığı çok şeyleri, hükümet vasıtasiyle karşı koyup or­tadan kaldırır.

Bu Hadis-i Şeriften anlaşılıyor ki, islâm, dünyada yapmak istediği İslâhat işlerinde yalnız vaaz, nasihat ve öğüt vermekle kalmamış bu hususu amelî olarak ele al­mış, siyasî noktayı da ihmal etmemiştir. Hükümet ve si­yaset işlerini işe karıştırmıştır.

Hak Tealâ, yukarda zikredilen duayı kendi peygam­berine öğretmiş olmaları ile sabit oluyor ki, dinin hü­kümran olması, ve şeriatın tatbik edilmesi, hududullah'ın icrası için de hükümete ihtiyaç vardır. Ve bu vasıftaki hükümetin varlığı hayati bir ihtiyaçtır. Bu yolda çalı­şıp uğraşmak için sadece tavsiye ile iktifa edilmemiş, bel­ki asıl maksat ve matlûp da bu mesele, yani hükümetin mevcudiyeti meselesidir. Bazı halk yanlış düşünerek, bu meseleyi Peygamberin dünyaya bağlılığı, dünya isteği şeklinde ortaya koymak isterler; bu doğru değildir. Zi­ra dünyaya bağlılık ve dünya isteği olsaydı, bu isteğin sahibi, iktidarı ve hükümeti kendisi için istemiş olurdu.

Hak Tealâ'nn emrettiği dinin yükselmesi ve ayakta tu­tunması için istenen hükümet ve iktidar ancak Hak'fca

bağlılığın iktizasının   La kendisidir. Onun icabıdır.  Şahsî "bir gaye için değildir.[26]

 

İslâm Ve İktidar

 

Yukarıdaki bahislerden, îslâmî hükümetin niçin za­rurî olduğu anlaşıldı. Fakat muhtelif cephelerden din ile siyasetin birbirlerinden ayrılmaları, şekilindeki de şey­tanî nazariye müslümanların zihinlerine girmiş ve müa-lümanların düşüncelerini tesir altında bırakmıştır. Çeşit­li, çeşitli tefsirler, türlü türlü tevillerle, bunun mümkün olduğunu zihinlerine sığdırmak yolundaki çalışmaları da gördük. Bunun için, biz de şimdi İslâm'ın ne gibi inkı­lâplar vüeuda getirmiş olduğunu, ne gibi değişiklikler ve ne gibi devrimlere yol açmış bulunduğunu ve bu husus­larda ne gibi yanlış teviller, hatalı tefsirler ortaya atıl­mak istendiğini; bunların hakikatlerinin ve bunların asıl mahiyetlerinin nelerden ibaret olduğunu göstermek iste­riz.

Tefhîm-el Kur'anda, aşağıdaki âyet-i kerime'nin [27] tefsirinde :

Fitne ortadan kalkıp, Allah'ın dini yerleşinceye ka-<lar, onlarla dövüşünüz, bırakıp çekilirlerse, o zaman; zâlimlerden başka kimseye karşı düşmanlık yoktur. (El Bakara, 193)

denmiştir. Bırakıp çekilmekten ma'ksat, kâfirlerin kendi küfrü ve şirklerini bırakıp da çekilmeleri değildir.

Bu küfürlerinden ve bu şirklerinden vaz geçmeleri değil­dir. Fitne ve fesadı terkedip çekilmeleridir. Taarruzu bı­rakıp da çekilip gitmeleridir. Kâfir, müşrik, tabiat-perest müîhid kimselerden hangi zümre olursa olsun, bu gibi toplulukların kendi akidelerine bağlı oldukları görülür. Bunların da inançları dairesinde ibadet ederler; yahut da keyifleri istemez yapmazlar. Bahis mevzuu olan bu âf değildir1. Onları bu sapıklıklarından kurtarmak için de biz, ancak anlayış dairesinde ve liyakatli bir şekilde,, kendilerine nasihat veririz; lâf anlatmaya çalışırız. Fa­kat onlar, bu nasihatları ve bu sözleri ve bu -öğütleri ya dinlerler veya dinlemezler. Fakat kalkıp da bize yele ka­bartıp savaş yolunu tutarlarsa; o zaman iş değişir. Ya­ni onlar, yer yüzüne hâkim olmak, yeryüzünün iktidarını ellerine geçirmek için çalışırlar; yeryüzünde hâkim bu­lunması icabeden ilâhî Kanunun hükümranlığı yerine,, kendilerinin uydurdukları bâtıl kanunları yürür hâle koymak yolunu tutarlarsa ve bu hareketin neticesi ola­rak, Allah'ın kullarını, Allah'tan başkasına kul etmek için zorlarlarsa, meselenin nereye dayanacağını elbette herkes tahmin edeıbilir. Böyle bir niyet ve harekete tam mânasiyle fitne ve fesâd denir, tşte, bu fitne ve fesâd kı­lıç zoru ile ortadan kaldırılmalıdır. Kâfirler bu işlerin­den, bu gidişlerinden vaz geçmedikçe, Jlü'nıinler de kı­lıçlarını kınlarına koymamalıdırlar.

Yukarıda altını çizmiş olduğumuz bu bahis üzerine, Tefsir El-Kur'an okuyucularımızdan malûmat ve ilim sa* hlbi, ileri gelen bir zat şu şekilde itirazda bulunmuştu:

1. Bu tefsirden şu mânâ çıkıyor ki, emniyet ve se­lâmet, sulh ve barış yolunu tutmuş olan islâm, diğer din­lere müdahale ediyor; bunun için de, savaşı caiz görü­yor. Halbuki açık emir vardir: Lâ ikrabe fî'd-dîn : Din­de zorlama yoktur. (Bakara: 256)

Bu tefsir, yukarıda bahsedilen âyet-i kerimeye zıd olmuyor mu?

2. İslâm muhalifleri için, kendi din, mezhep ve aki­deleri üzerinde serbest bulundukları hakkındaki Lekiim diınüküm ve Liyedin : «Sizin dininiz kemlinize ve benim­kisi kendime.»  (Kâfirûn, 6) âyet-i kerimeden açıkça an­laşılmaktadır. Onlar akidelerinde serbesttirler. Bir akîde, bii* fikir serbest olunca, o akideyi yaymak, tebliğ etmek de serbest olmaz mı? Görülüyor ki, onların akidelerine, de  serbestlik  tanımıştır.  Kur'an-ı Kerim'in mefhumun dan da bu serbestlik anlaşılıyor.  Muhtelif zamanlarda, kargı karşıya yapılmış olan münazaralardan da bu nok­ta belirtilmiştir. Meselâ Kur'an-ı Kerim'de buyuırulduğuc gibi : Ehl-i Kitab ile, ancak iyi bir şekilde (tatldıkla) mü­nazaraya girişin. (Ahkebût, 46)

îslâm, diğer dinlerin ve mezheplerin ibadethaneleri­ne ve ibâdet şekillerine müdahale etmez. Hattâ Resûl-i Ekrem (S.A.V.) kendilerinin Mescid-i Nebevî'lerinde Ehl-i Kitab'da, kendi ibadet şekillerinde ibadet etmeleri için müsaade frile vermişlerdi. Hazret-i Yûsuf aleyhisse-lâm, Aziz-i Mısr'ın hizmetini iltizam ettiği vakit, bu Aziz-i Mısr, o zaman, akîde ve amel bakımından müşrik idi. Evet, o zaman hal böyle iken de şöyle söylemişti:

Ey!.. Benim hapishane arkadaşlarını, çeşitli ilâhlar mı iyi yoksa Bir olan kudret sahibi bulunan Allah mı? (Yûsuf,  39)

Buradan da şu mâna anlaşılıyor ki, başkalarına da, kendi fikirlerini, kendi akidelerini yaymak ve anlatmak hususunda bir hak tanınmıştır.      

3. Altı çizilmiş bulunan cümleleri gözönüne aldığı­mız aaman Müslümanların, 'karma   ülkelerde, yani hem. müslümanlar hem de gayri     müslimlerle meskûn bulunan yerlerde nasıl yaşayabilirler? Gayri - müslim mede­niyet ve gayri - müslimlerle bir arada yaşarken, işlerin­de, şehir ve devlet dairelerindeki vazifelerini nasıl d%-vam ettirebilirler? Böyle olunca, onlaruı siyasî akideleri müslümanların işlerine mâni olmaz mı? Müslümanlar Turkiyede yahut da iran'da olsalar, zatı âlilerinin (Mev-dûdî) söylediğine göre, oralarda dahi c;had bayrağı aç­maları lâzım gelir. Nitekim söylediğimiz bu memleketler­de tam olarak islâm kanunları, İslâm hadd-ü hududu yürürlükte değildir. Bu âlemşümul siyaset ile ve h\x min­val üzere gidilirse hiç bir şekilde müsbet bir ıs yapıla­maz. Çekişmenin ardı arkası kesilmez. Herhangi başka bir cemaat de, müslümanlarla geçinmek, müslümanlara yardım etmek, onlarla bir arada, bir şehir ve aynı mem­lekette yaşamak istemez. Bu şekilde, yine Müslüman, ce-maatiyle hiç bir gayrı-Müslim cemaatın, hiç bir hususta, anlaşmasına, bir yerde barınmasına ve geçinmesine de imkân kalmaz.

Zat-ı âlilerinin buyurduğu gibi olsaydı, o zaman iş birliği de tamamiyle ortadan kalkmak zorunda kalırdı. Eğer müslüman cemaatın, kendi fikir ve akidelerini yay­maları için bir hak tanınıyorsa, o zaman, bu hak gayri -Müslimlere de tanınmalıdır. Bilhassa onların hâkimiyet­te bulundukları yerlerde bu hak onlara verilecektir.

Herçi ber hod ne - Tpesendî, ber diğerân mepesend.

Kendine beğenmediğin şeyleri, başkaları için de be­ğenme.

Resûl-i Ekrem, Sallallahü aleyhi ve Sellem, Medine-i Münevvere'de iken Ehl-i kitâb ile iyi geçinmek yolunda, onlarla muahedelere girişmişlerdir. Bu muahedeler, han­gi şartlar üzerine istinat etmiştir. Mekke'deki günlerinin ilk devrelerinde de Zat-ı saadetlerinin tavır ve hareketi 4e bunu teyid etmez mi? Başka bir tâbirle, gayri - Müslim hükümet veya cemaatin arasında böyle bir müslü-man cemaati bulunursa, o zaman, bu müslümanlar he­men kılıca mı davransınlar? Küfür cephesinin kanun ve nizamlarını ortadan kaldırmak için savaşa mı girişsin­ler? Acaba kim böyle bir tutumu mantıklı sayabilir?. Kim buna tahammül eder?

Yukarıdaki bu uzun İtirazın cevabını bir kaç cümle ile vermek mümkündü. Esasen bu itirazın kendisi de yanlış anlayışlardan ileri gelmektedir. Bu itiraz ve bu gibi bir çok itiraz yığınları, İslâm'a gerekli seviyeden ve ona dosdoğru bir noktadan bakmaktan mahrum olanlara musallat olmaktadır. Bu eksik ve hatalı anlayışlar in­sanları öyle sarmıştır ki, bu yüzden müslümanlar kendi dinlerinin esas kaidelerini anlamaktan âciz bir hale gel­mişlerdir. Bundan dolayı bu itrazın cevabını biraz geniş ve etraflıca vermek icabediyor.[28]

 

İslâm Heyeti  (Mission)

 

Mevzua girerken önce şu noktalan düşünmek lâzım geliyor: Emniyet ve Selâmet'! müeyyideleştiren. islâm'ın mânası nedir? Ve Dînde zor kullanmak yoktur. (El-Ba-kara, 256) ve yine Sizin dininiz kendinize ve benîm dii-nimde kendime (Kâfirûn, 6) bu mübarek âyetler nasıl bir mâna taşıyor? Hele şu suale bakınız: Hazreti Yûsuf Aleyhisselâm, peygamberlik etmek için mi gelmişti? Yoksa, başka bir iş için mi? Bu sözlere ayrı ayrı cevap vermeden Önce, evvelâ' şu suale cevap vermek bir zaru­ret oluyor: Bu dünyada, İslâm'ın heyeti (mission) nedir?

Nasıl olur da bir kısım zorbalar iş başına geçerek, idarecisi bulundukları milletlerin sırtına binerek yapma­dıklarım bırakmazlar. Bu zorbaların her biri Tanrılık, ilâhlık iddiasında bulunarak, diledikleri gibi tahakküm ederler. Bütün bu zâlimlere ve hakikat düşmanlarına, İs­lâm yolunda yürüyenler itaat mı edecektir? Nasıl olur da bu gi'bi gayri meşru hükümetlere ve bu gibi saltanatlar için ve bu kükûmet ve saltanatların başında bulunanlar İtendi emniyet ve selâmetlerini temin etmek maksadiyle, tebaa toplar, cemâatler kiralar, adam toplarlar. Kendi idare mekanizmalarını çalıştırır ve bu mekanizmanın ça­lışması için kalkıp da İslâm fabrikasının makinelerinden faydalanmak isterler. Hem de îslâm dininin unsurları tunların istedikleri gibi o bâtıl işleri yürütmek için hiz met mi edecek? Nasıl olur da, bir kaç ahlâkî usul ve ka­ide öğreterek, insanları, kendi keyiflerine râm edip; hal­ita herhangi bir - sözüm ona - nizam ve bir medeniyet yüklerler de, «insan» da nizam ve medeniyet adı takılan î>u şeylere, boyun mu eğecek?

Eğer iş böyle ise o zaman İslâm'ın Budistlik (Bud-'dhmet) veya Sen Pol (Saint Paul) ün uydurduğu Hris-tiyanhk'tan farklı bir tarafı kalır mı? O zaman, bu yüce dinin kitabında katilûhüm «Savaşınız» cümlesinin mâ­nasını anlamak pek kolay olmaz. Acaba, bu âyetteki kor­kunç mânâ niçin vahyedilmiştir, öyleyse bu din kendi' sâliklerine savaş ve cihad emri yerine; muhaliflerinizin karşısına geçip şöyle söylemelerini istemez miydi?

— Biz zavallıları niçin öldürmek istiyorsunuz? Biz ne hükümet nizamında bir değişiklik yapmak istiyoruz, ne de bir inkılâp ortaya atmak gayesini güdüyoruz. Ne mevcut medenî nizamı düzeltmek, ne de bunu doğru bir şekle koymak niyetindeyiz. Bunlar için de propaganda yapmıyoruz, yapacak da değiliz. İktidar, kimin elinde olursa olsun, iş başında kim bulunursa bulunsun, biz, onun emrine uyarak, onun hükmü altında yaşıyacağız. Bizim maksadımız, gayemiz, zamanın hükümetine uymak ve boyun eğmektir. Her hükümet ve her iktidara, boyun eğip, onlara tabi olmak, dinimiz ve îmanımızdır. Böy­le olunca da sizin bize karşı sert davranışınızın sebebi ne? Bırakınız biz de 'kendi dinî inançlarımıza göre, ibadet edeceğimiz şeye ibadet edelim. Bağlı bulunduğumuz var­lığa kulluk edip gidelim. Bundan size ne zarar gelir? Si­zin dünya görüşünüz ve medenî anlayışınız ne olursa ol­sun, idare sisteminiz ne şekilde yürürse yürüsün, bunla­rın hiç birine karışacak değiliz. Bu gibi şeylere, karşı "koymamak, bunlara dokunmamak, bizim akîde ve imanı­mızın icabıdır. Bizim böyle bir hareket tarzımızdan size ne gibi bİT zarar gelebilir?

Eğer, iyi ve mâkul bir şekilde bunun cevabı ortaya konacak olursa, görürüz ki, o zaman, amelî olarak, Haz-ret-i Peygamber (S.A.V.) ve onun sadakatli ve vefakâr sahabîlerinin Mekke Müşriklerinin karşısındaki vaziyet­leri biz'm bu günkü İngiliz [29] idaresi altında bulundu­ğumuz vasattan pek de farklı sayılmaz. Mekke'nin o müş­rikleri ve İslâm'a karşı duran Mekkeliler pek o kadar da gayri mâkul kimseler değillerdi. Sadece bir kaç kişinin toplanıp camide, yahut o zamanın vaziyetine göre mes­cide benzeyen bir yerde, bir avuç müslümanm ezan oku­masına, namaz kılmasına, arada sırada meclisler ve top­lantılar tertipleyerek, kendi aralarında ve kendilerine ait işleri konuşmalarına ve bu bir avuç müslümanm yalnız kendi aralarında propaganda yapmalarına mâni olmaları için mühim bir sebep yoktu.

Fakat işin iç yüzü böyle değildir. İslâm, kendisine , bir hayat nizamı kurmayı gözönündç bulundurmuş­tur. İslâm'da, akâid, ibadat, ahlâk ile birlikte, ferde ait iş ve çalışma yolu toplumca yaşayış nizamı, topyekûn yasayışın iş güç sahası ve her çeşit işlemlerle ilgili hüküm­ler ve kanunlar tanzim edilmiştir. Eğer bir İslâm Devle­ti, İslâm tebliğini tam olarak, bütün olarak, bu nizamın tarafına çevirmemiş İse, 0 zarnan İslâm davasını gütme­miş demektir. îslâmın davasında, bu nizamı tam olarak gozonünde bulunduran bir İslâmî hükümet bu dâvayı hak üzerine kurmak ister. Bu nizamı, ayakta tutmak yoluna gider. İnsanlığı bu nizam ile felaha ulaştırmak için çalı­şır. Bu nizamın karşısına çıkacak olan her bâtıl nizamı da, ortadan kaldırmak yoluna gider. Her şeye rağmen, kati olarak kendi nizamını hâkim kılmış olur. Diğer ni­zamlar da onun karşısında yıkılıp ve dağılır gider. Böyle olması onun mahiyeti iktizasıdır. Hak ve sadakat üzeri­ne kurulmuş bir nizam ileri sürülmelidir. Amelî olarak, böyle bir nizam kurmak yolunu takip etmeyen İslâm'ı Hükümetin gayesi; tamamen mânâsız ve boş sözden iba­ret olur. Hattâ bundan daha da mânâsız ve daha da boş bir şey olmaz ki, bir nizam, başka nizamları hem bâtıî sayacak; hem do kalkıp o bâtıl saydığı nizamları ortadan kaldırmak için çalışmıyacak ? Tam tersine hareket ede­rek, o nizamların barınmasına imkân verecek. Bu bâül nizamlar için de hizmet etmek yolunu mu tutacak?

Bu da bir tarafa dursun, esasen, bu husus da bilbe-dâhe apaçık bir şekilde muhaldir ki, bjr kimse bir yaşa­yış nizamına bağlanmış olacak ve bu nizamın doğruluğu­na inanacak, b?r de kalkıp, inanmadığı ve bağlanmadığı başka bir yaşayış nizamının otoritesinin altına girmek is-tiyecektir? İnanmadığı o başka yaşayış nizamının hâki­miyeti altında da yaşamak yoluna gidecektir? İşte bunun içindir ki, bu nokta tamamiyle aklın hilâfına olur Bir kimse, hem kendisinin takip ettiği nizamı isterken, bu Rİzam'a davet etmesi, bu nizâm için çalışması, yine İslâm bu muhalif nizamın da sağlanması yolunda çalışacak ve onun tahakkümü altında yaşamayı öğrenmek isteyec^K-

tir. Halbuki, İslâm'ın kendine ha» bir nizâmı olunca, bu pîzam'a davet etmesi, bu-nizâm için çalışması, yine İsiârn nizâmının, fıtratı iktizasıdır. Bu İslâmî fıtratın iktizası, di şer nizamların yıkılması ve onların yerine îslâmi tek başına hâkıirsiyutinı devam ettirmesidir

ısîâın, her mensubunu, hep bu mukaddes uğruna harekete geçirir. BUıün telkin ve talimatiyte bu fikri ayakta tutarak yenici bir dinamizm meydana geti­rir. Bu itibarla, iman sahibi olmak iddiasında baiurrima­rın, derecesi ve ölçüsü, aynı samanda mihenk taşı ve mi­yarı bu yolda göstereceği fedakârlığın seviyesine bagiı-dıı. İman sahibi olmak iddiasında bulıuaajilara su sual so­rulup cevabı alınınca, bu kimselerin, imân ölçüsü kendili ğinden belirmiş olur.

İslâm'a inanmış olanlar, İslâm'ın zaferi için mallara ile canları ile fedakârlığa hazır mıdırlar? Yoksa, yalnız bu nizamın kurulmasını temenni ederek bâtıl ve uydurma nizamların baskısı altında yaşamağa mı razıdırlar?

Kur'ân-ı Kerim'i ve Hadis-i Şerif-i, bu her iki kayna­ğı da göz önüne getirip tetkik edelim. O zaman bu mesele en iyi şekilde aydınlığa kavuşmuş olur. — Ancak şu şart la ki, kalplerdeki!eri gizlememek ve her şeyi açıkça orta ya koymak şartiyle — Görülecektir ki gerçek bütün a-Çikhğı ile tecelli edecek, İslâm'ın asıl mâna ve mefhuma meydana çıkacak ve sizin anladığınız, bildiğiniz ve beyan buyurduğunuz gibi olmadığı ispat edilmiş olacaktır.

Hakikat şudur ki, biz İslâm'ın hakikatini anlayarak, bilerek iman etmiş isek, o zaman bizim varlığımın herhan gi bir gayrı Îslâmi hükümete karşı bulunacaktır. Kat'iy-ven böyle bir gayrı İslâmî hükümetin tahakkümü altında kalmağa tahammül etmiyeceğiz. Gayrı -' Müslimlerle karjşjılıklı yardımlaşma veya işbirliği olsun olmasın, ne olur­sa olsun; eğer biz kendi iman   ettiğimiz İslâm    üzerinde samimi isek, o zaman vazifemiz, her yerde İlâhî kanun o-lan, Şeriat-ı Rabbanî'yi cemiyete hâkim kılmaktır. Bunun nüfuz etmesi için çalışıp, gayret sarf etmemiz icab eder. işte bizim müslüman olmamız, bundan başka bir    şarta bağlı değildir. Allah yolunu tutmak istiyenler de bu çalış­ma usulünü göz önüne almalıdırlar. Gayrı    müslimlerle karşılıklı yardımlaşmamız ve işbirliği yapmamız, düşünü len bu şekilden başka türlü olmayacaktır. Elbette ki İs­lâm, emniyet ve selâmet huşunda müeyyideler ihdas   et­miştir. Fakat İslâm'ın görüşüne göre, hakiki emniyet ve selâmet, Hududullah'ın kaim kılınması ile mümkün olur, Emniyet ve selâmetin, İslâm'ın dışındaki şeytânı sis temler vasıtasiyle teessüs edebileceğini düşünenler,     bu nizamlarla normal ve düzgün bir iktisâdi düzenin işliyece ğini sananlar; İslama mahsus üstün cemiyet    görüşünü kat'iyyen  anlamamış kimselerdir.  Buradan     da     açıkça belli oluyor ki, İslâm ne böyle bir emniyet ve selâmete yar dımcıdır, ne de onu himaye eder. Başka türlü kâim kılın­mış bulunan emniyet de emniyet değildir. Ancak İslâm'ın kendisinin kıldığı emnyet, emniyettir. Asıl maksad da bu îslâmi emniyettir. İşte, bu emniyetin içinde de insan se­lâmetin yolunu bulacaktır.

Lâ krâhe fi'd-din — Dinde zorlama yoktur. Bu â-yet-i kerimenin mânasını şu şekilde anlamak lâzım gel­mektedir: İslâm kendi akaidini cebirle hiç kimseye kabul ettirmek yolunu tutmaz. Esasen, akîde denilen şey de zor la kimseye yüklenebilecek bir şey değildir. İslâm'ın ibâ­detleri de böyledir. Onun ibâdetleri akidesinin şartıdır. Zor kullanmak, cebir ve şiddet sarf etmekle kimseye yük­lenilmez. Nitekim, sahih olmayan imanla, kalbe inmeyen bir duygu ve niyeti halisleşmemiş bir tavırla yapılmayan ibâdet, manasız bir hâl alır. Bütün ibâdetlerin içtejf gelen Ûivi bir arzu ile, aynı zamanda dış baskı ve tesirlerden uzak bir serbestlik içinde ifâ edilmesi lâzımdır. İslâm ce­miyet düzeni olarak, bu hürriyeti ve serbestliği hazırlar. İslâm, şu meseleyi de caiz görmez ki, ülkenin hükümeti • =r (State) nin, nizamı üzere kurulmuş bulunan medeni kanunlar ve medenî nizamlar, Allah kanunundan ve Al­lah nizâmından gayrı, herhangi bir kanun ve nizam ol­sun. Böyle uydurma bir kanun ve nizam da Allanın arz küresi üzerinde câri kılınmış bulunsun. AUaha karşı gel­miş kimselerin hükümleri, İslâm ülkesinde ve Allanın ar zmın üzerinde infaz edile dursun. Müslümanlarda bu uy­durma kanunlara tabi olsunlar? (!)

Durum böyle olunca, elbette ki, bir fırka, dğer bir fır­kanın dinine müdahale edecektir. Müslümanlar, kâfirlerin dinlerine müdahele etmemiş olsalar dahi kâfirler, müslü-.manlarm dinine müdâhale etmekten geri kalmıyaeaklar-dır. Bunun neticesinde günümüzün müşrikleri kendi soy suz prensiplerini İslâm dinine sokmuş olacaklardır. İslâm' in yüksek ve hayatî akidelerine bir sürü küfür pren-s'pleri karışmış olacaktır. Bütün bu bozucu, karıştı­rıcı tesirlere karşı İslâm'ı aslî safiyetiyle muhafa­za edebilmek için müslümanlar kendi yurtlarında din­lerinin istediği vasıfta tam bir hürriyete sahip b;r nizam kurmaları gerekmektedir,. Böyle bir nizâm içinde bulunan gayrı müslimlere karşı da Lâ i krâhe fi'd-din «m-rivle hareket edilir.[30]

 

Bunu Caiz Görmenin Yanlışlığı Ve Bunun Tahkiki

 

Buraya kadar, fikirlerimize itiraz eden    muhterem ızı uyarmak huşunda ileri sürdüğü delilleri   gözden geçirdik. Ne acıdır ki, halkın çoğu da bu yanlış   dü­şüncelere saplanmış bulunuyor.

O zat'ın ilk delili şudur : Sizin, fitneden maksadınız; küfrün galib olması ve kâfirlerin üstün çıkmaları ise, o zaman, cihad ve savaşın da gayesi şu-ol'acaktır: fitne de­diğiniz şey —sizin tefsirinize göre— ortadan kalkıncaya kadar savaş devam edecektir. Bu fitne'nin yerine de Al­lah'ın dîni kâim kılınacaktır. Allah'ın dîni kâim kılınma dıkça da savaşa son verilmiyecektir.

Bu hususu, böyle kabul ettiğimiz takdirde İslâm te­zada düşer! Bir taraftan lâ ikra he fi'd - dSn = Dinde zor­lamak yoktur» deniyor, diğer taraftan da gayrı'müslim-lerin kendi fikir ve inançlarına uygun hükümet nizâmı kurmalarına mâni olunuyor. Onların, kendi kairunlarını tatbik etmelerinin karşısına dikilip, bu başka inanca sa-hib kimselere zorla, Allah'ın dînî kabul ettirilmek isteni­yor.

Bir taraftan leküm dinû-küm ve liye dîn = «Sizin di niıüz kendinize benim dînim kendime» deniyor. Diğer ta­raftan da islâm dininin haricindeki din mesuplarmı kendi dinî akidelerinde serbest bırakmıyor. Onların kendi usul ve nizâmları gereğince, işlerini tanzim etmelerine mâni olunuyor. Böyle bir hareket tarzı nasıl makûl olabilir? Hal-bûki islâm hiç bir mevzuda tezada düşmez. Bu bakım dan sizin tefsiriniz doğru olamaz.

İkinci delil de-şudur: Eğer gayrı Islâmî hükümetin varlığı İslâm noktayı nazarında fitne ise, bu fitneyi de ortadan kaldırmak bütün müslümanlar için, bir vazife <r luyorsa, o zaman, Hazret! Yûsuf Aleyhisselâm'ın Mısır­daki gayrı Islâmi hükümette nazırlık veya vezirlik vazife sini üzerine almış bulunması mümkün olabüir mi? Bu memuriyeti sırasında, Mısırdaki hükümetin    kanunlarını

tatbik etmesi kabil midir? Nitekim, âyet-i Kerime'de şey le deniyor.

Melik'in  kanununa göre, o  kardeşini     alıkoyamaz­dı.  (Yûsuf, 76)

Bu âyet-i Kerimeden de böyle bir mana    çıkmıyor mu?

Üçüncü .delil de şudur: Siz, bu şekildeki bir tefsiri doğru sayarsanız, o zaman şu durumu da kabul etmeniz icâb eder ki: islâm, her bulunduğu yerde bitmez tüken­mez savaşların çıkmasını hazırlayacak ve bu kanlı savaş lan, bütün müslümanlara farz kılacaktır. Böyle olunca, acaba müslümanlar dünyanın neresinde emniyet içinde bulunabilirler? (Böyle bir tefsir gereğince, bütün müslü­manlar, yalnız gayrı Müslim devletlerle savaşmakla kal­mayıp müslüman kanunları tam olarak icra, etmeyen di ğer müslüman hükümetlerle de savaşmaktan kurtulamı-yacaktır. Bizim dîni düşüncemiz ve yapmakla mükellef olduğumuz farizelerîmiız bu şekilde olursa böyle şartlar içinde hangi gayrı Müslim komşumuz bize emniyet edebi­lir? Bu yakın devletlerle komşuluk münasebetleri kurulst bilir mi? Ve hangi devlet böyle bir tutum ve gayemiae tahammül edebilir?

CEVAP

a- Bu delillerden birincisi, mevzuyu tamamen yanlış^ anlamanın neticesidir. Herhangi bir şahıs, — kendine gi£ re "~ herhangi bir alddeye inanır. Bu akideye göre de bir yaşayış yolu tutup gider. Kendi nazariyesine göre,   içti". maı yaşayışına uygun bir nizâm kurar.

Fakat bu nizamı bir ülkenin bütüıiVhalkına, astla kabul ettirmek [31] tamamen ayrı bir iştir. İt razda bulu­nan zât, bu iki şeyi aynı şey gibi telâkki ediyor. Bu iki müeyyide arasındaki farkı nazarı itibara almıyor. Lâ ikrâ he fî'd-dîn ve Lekiim diynüküm ve Kye dîn gibi âyetlere yarılıyor. Halbuki bu âyetlerin biribiriyle alâkası, işin baş. langıeı içindi. Eîbetteki bir, herhangi bir gayrı Müslimi kendi akidesinden zorla döndürüp, İslâm akidesini kabul etmeye, yahut da kendi dinî ibâdetlerini bıraktırıp da na­maza, oruca sarılmalarını mecbur edemeyiz. Buna muka­bil. İslâm dışında bulunanların da, ahlâk, öğretim, mede­niyet, muaşeret, geçim, kanun, siyaset, vesair hu­suslarda kendi nazariyelerini müslümanlara her ne şekTlde olursa olsun kabul ettirmelerine razı olama­yız. İslâm dışmdakilerinin kendi fikirleri ve kendi tuttukları yol üzerinde yürüyüp gitmelerine şüphe­siz muvafakat ediyoruz. Fakat, bizim kendi fikirlerimi­zin ve kendi tuttuğumuz yolun ters istikametine ve hilâfı­na, bir sistem ortaya konup da bu yolda gitmekle zorlan­mış, olmayalım Memleket idaresi, yaşayış nazariyesine İs-tinâd ettiğinden, bütün kanunlar, bütün inzibatî nizamlar polis işleri diğer iktisadî mevzular ve çalışma hayatı da nazariyelere göre tanzim edilecektir. Böyle bir hükü­metin idaresi altında biz kendi yaşayış nizâmımızı, kendi fikrimizi,.kendi yolumuzu kendi usulümüze göre nasal tan zim edeb'liriz? Ve, böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Bz ister kabul edelim ister kabul etmiyelim, ne şekilde olursa olsun, dinimize muhalif olanlar, kendi siyâ­sî galibiyetleriyle, kendi fikirlerini,  kendi nazariyelerini bize zorla kabul ettirmeğe kalkışmiyacaklar mı? Ve bizim bütün yaşayışımız üzerinde kendilerini söz ve nüfuz sahi­bi kılmıyacaklar mı?

Böyle bir meseleyi caiz saymak şuna benzer: Mese­lâ onlar z'nâyı helâl sayarlar. Bu fiili meşru addederler; halka da zina yapmağı ve şunun bunun karısı ile düşüp kalkmak hususunda müsaade verirler. Hatta teşvik bile ederler. O zaman bizim, siyasî kudreti olmayan hükûme timiz de kendi otoritesini gösteremez. Zina bizim camia­mız içinde yayılıp gider. Ve biz de yavaş yavaş buna alı­şırız. Bir "müddet sonra da zina meşru bir şekle girmiş olur. İşte bizim müsaade edemiyeceğimiz nokta da budur. Yine bunun gibi, meselâ onlar tefeciliği helâl ve meşru sayarlar. Hükümetleri de tefeciliği iktisadî düzenin bir icabı sayar. Memleket, idaresi de onların elinde bulunun­ca, o zaman, biz'm en çekingen, en ihtiyatkâr, en sofu dindarımız bile bu tefeciliğin pençesinden kendini kurta­ramaz. Zira, bizim alacağımız bir parça ekmek parasının içme bile çeşitli yollarla, türlü vasıtalarla, tefecilik para­sı karışmış olacaktır. Böyle olunca, nasıl olur da böyle bir ekmeği alıp yiyebileceğiz? Hele, bunlar dehrîlik, ilhâd tablatperest, akidelerine de sâlik olurlarsa, memleketin umumî n'zam ve memleketin öğretim sistemi de onların elinde bulunursa, bu şekildeki mülhidâne nazariyeler ve gayri ahlâkî âdetler, memleketin her tarafında hâkim olacaktır.

Böyle bir ortamda ise, memleketin refah ve saadet kapılan birer cehennem kapısına dönmiyecek midir?

O zaman, aramızda bulunan en ileri, dindarlar ve onların nesilleri de kendi elleriyle küfür ve ilhâdın tefes­süh etm^ş ahlâkının kucağına atılmıyacaklar mıdır? On-*ar, Allahm emrettiği kanunları kaldırıp, kendi uydurma kanuiü"armı memlekette yürürlüğe koymak istedikleri zaman, memleketin umumî medenî nizamı da yine bu iman yoksulu kimseler tarafından tertiplenmeyecek mi? O za­man inandığımız kanunlar ortadan kalkacak onların ye­rine inanmadığımız kanunlar yürürlüğe konacaktır. Böy­le bir icraata kim muvafakat edebilir ve bu işe hangi imanlı müslüman müsaade edebilir?

Böyle olunca da, Lâ ikrâhe fi'â-din hükmü nasıl tat­bik edilebilir? Başkaları kendi dinlerinde, bizim aleyhi­mize olarak, bildiklerini yapsınlar, biz de bütün bunla­ra katlanıp, hareketsiz mi kalalım? Veya biz kendi dini­mizde serbest olmak istiyelim de, onlar buna muvafakat gösterip tahammül etmesinler ve buna müsaade de ver-mesinier?[32]

 

Hükümetin Zaruri Oluşu

 

İçtimaî yaşayışın intizama girmesi içim herhalde bir zor kullanabilecek kudret (Coercive Power) e ih­tiyaç vardır. Buna devlet (State) yahut da hükümet : (Gouvernement) denir. Böyle, bir kuruluşun zarurî ol­duğunu, bugün artık inkâr edecek kimse bulunamaz. Ancak, Sosyo-komünizm (iştirakiyat) akidesine göre,, bir ara yaşayışta öyle 'bir merhale tasavvur ediliyor ki, o merhaleye ulaşılınca, insan için, bundan böyle içtimaî yaşayışta, herhangi bir hükümete ihtiyaç kalmıyacak-tır. insanlar bu gibi şeylerden kurtulmuş olacaklar­dır. [33] Falçat bu söz veya bu tasavvur, tamamiyle hayal âleminin mahsulüdür. Böyle bir neticeyi doğuracak, ne bir müşahade ne de bir tecrübe görülmüştür.

Toplum hayatının tecrübeleri ve insanın fıtrî kabili­yetleri de açık olarak göstermiştir ki, medeniyetin ayak­ta durabilmesi ve devam edebilmesi için mutlaka bir kuv-vet-i kahire'ye ihtiyaç vardır. Bu içtimaî kuvvet, kendi kudreti ile ve kendi gücü ile medeniyeti ayakta tutar. Bu hususta bütün nazariyeler ve içtimaî fikir mekteple­ri (School) ittifak ederler. Bunların her biri kendi naza­riye ve fikir mekteplerine göre, bir çalışma sistemi kur­muşlardır. Bu çalışma sistemiyle bu kuvvet-i kahire bir­leşerek içtimaî yaşayışı kendi nizamlarına göre teşkilât­landırırlar. Kendi gayelerine uygun olan medenî şekli ihya etmek ve bu kuruluşu iç ve dış tesirlere karşı muhafaza etmek, bu Kuvvet-i Kahirenin nev'ine göre ve çalışma sis­teminin şekline göre değişir. Bu değişikliğin neticesinde usulü veçhiyle, medeniyet nizamı üzerinde tesirini gös­termiş olur.

Bu içtimaî kuruluşların, yalnız cemiyet üzerinde de­ğil, ferdî yaşayışta da büyük çapta tesiri olur. Böyle bir devletin, kendini zorla ve kuvvet kullanarak hâkim duru­ma getirdiğini kabul etmek lâzımdır. Herhangi bir hükü­met, kendi idaresi altında bulunan halkın, kendi esas .na­zariyelerine, çalışma    sistemine    inanmasını ve imanla

bağlanmasını ister. Bazıları bunu kabjl etmek istemez­lerse de, yine ister istemez inanmadıkları ve istemedikle­ri bu nazariyelerin, yine de hiç olmazsa % 90 ma razı olmak zorunda kalacak ve kendi imanının ve akidesinin bu kadarını da bu nazariyelere feda etmiş bulunacaktır. Muhalifi olduğu bu sistemde, kendi düşüncelerinin ancak % 10 nunu muhafaza edebilecektir.

Hükümetin bu hususiyeti ve bu şekli gözönünde bu­lundurulunca, şurası da kendiliğinden anlaşılır ki, hükü­metin mevcudiyeti zarurî ve kaçınılmaz bir şeydir, içti­maî hayat için de lâzım ve gereklidir. Düşünce sahibi ve iz'ânı bulunan hiç bir kimse için de bu hakikati anlamak­ta zorluk yoktur.

Şimdi, şöyle böyle bir zümre, mahdut mânadaki bir mezhebe değil de, alemşümul1 bir Din'e itikad etse ve bu itikadında sadık bulunsa, yaşayışının her sahasını da bu itikadına göre tanzim etmek istese; o zaman içtimaî ni­zamı tertibe koyacak olan bu kuvvet-i kahire'yi eline ge­çirmeye çalışmıyacak mıdır? Böyle yapmıyacak olursa bu defa başkalara, Kuvvet-i Kahire'yi ellerine geçirirler, o kimse de mecbur bir duruma girmiş olup, Kuvvet-i Kahire'yi elinde bulunduranların hükmü altına girer. Bu­nun neticesinde de, içtimaî ve ferdî yaşayış nizamının en az % 90 ını feda eder. Bundan başka, kendi din'i yerine de Kuvvet-i Kahire'yi elinde bulunduranların din'lerine tâbi olup, onların yollarında yürümeğe devam eder.

Medenî yaşayıştaki bu ikrah, isteksizlik her ne şe­kilde olursa olsun birisi tarafından, ,diğer tarafın üzerine yüklenecektir. Biz bunu modern kâfirlere yüklemediği­miz yahut da yükleyemediğimiz takdirde, modern kâfir­ler bizim üzerimize yükleyeceklerdir. Bunun iç'n, kâfir­ler bizi bu isteksizliğe mecbur etmeden ve bizi cehennem yoluna itmeden önce; biz onlara bu ikrahı,    isteks'zliği yükleyelim de onları cennet yoluna sevk etmiş olalım... Böyle olursa daha hayırlı ve daha iyi olmaz mı?

Bu husus işin bir cephesidir. îkinci cephesine gelin­ce; yeryüzünün mâliki ve.sahibi Allah Tealâ'dır. Yeryü­zünde barınmak, yeryüzü nimetlerinden faydalanmak», yeryüzünün mülkünde tasarruf sahibi olmak hakkı O'n-dan elde edilir. Her kim O'nun emrine boyun eğer, O'nun fermanına itaat ederse, O'nun fıtrî ve şer'î kanunlarına da muti olmalıdır. Böyle yapmadığı takdirde, o kimse, zâlim olur, gâsib olur, isyankâr olur. Bu itaatsizlik yal­nız Hak'ka karşı gelmek ve O'na muhalefet etmekle bit­mez, neticede yeryüzünün nizamı da bozulur, fesat çıkar, insanlığın huzurunun kaçmasına da sebebiyet verilmiş olunur.

Buna istinaden denebilir ki, Allah tarafından gelen, emirle yeryüzünde    faydalanacak kimse,    O'nun fıtrî ve şer'î kanunlarına tâbi olmaktan kaçınmayıp, itaata de­vam etmelidir. Her kim, kaçınıp itaat yolunu tutmazsa, o zaman, o kimsenin yeryüzünde barınma hakkı kalmaz.

Fakat, Allah Tealâ'nın inayeti çok büyüktür. O'nun hilmine de haddü pâyan yoktur. O bu kabil kimselere yalnız yeryüzünde barınıp geçinmeleri için, sadece müh­let vermekle kalmaz, hattâ onların, küfr, şirk, dehricilik ve ilhadlarına da göz yumar. îşi azıtıp ileri' götürmeleri­ne ve yeryüzünde fitne ve fesâd çıkarmağa kalkışacakları zamana kadar müsamaha gösterir.

Fakat bu sapık zümreye, şer'î kanunları kaldırıp bu "uıkaddes kanunların yerine kendi uydurma kanunlarını yürürlüğe koymalarına ve yeryüzünde idareyi ellerine alarak bu kanunlarla her tarafı fitne ve fesâdla doldur­malarına elbetteki cevaz verilmez. îş bu. raddeye varınca, O'da kendi şer'î kanunlarına imân etmiş bulunanlara .şöyle emir verir:

Kâfirleri hak kanununa tâbi etmek için onlan zorla­mayın. Fakat ikâfirlerin ve küfrün musallat olmasına da asla müsaade etmeyin. Fitnenin bütün kudretlerini orta­klan kaldırmak, yok etmek ve yeryüzünde benim dinime bağlanmak istemeyenleri büyültmeyin, çoğunluk kılmayın. Küçültün, azınlık kılın diye buyurur: Boyun efip de ciz­yeyi kendi elleriyle getirip verinceye kadar. [34] (Tev-be  : 29).[35]

 

Hazret-Î Yusuf   Aleyhisselâm Ve Devlet İdaresi

 

Bu gerçekler anlaşılıp zihne yerleştikten sonra, ikinci delilin kuvveti de kendi kendine ortadan kalkmış olur. Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm, eğer hakikaten Allah ta­rafından gönderilmiş bir peygamber idiyse, elbette ki,, onun da yaşayışının heyeti umumiyesi, hak olarak gel­miş bulunan diğer peygamberlerin yaşayışlarının heyeti umumiyesinden, başka bir şekilde olmayacaktı ve ola­mazdı. Yâni, Allanın dinini diğer bütün dinlerden üstün kılmak, bu dinin tutunması ve ayakta durması için çalış­mak.

Bu bir aslî hakikattir ki, bütün peygamberlerin bir ve tefsirinde de bu umumî kaideyi gözönünde bulun­duruyoruz. Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm kendi hüküme­ti devrinde, Mısır'da Allah dini yerine Melik'in (Mısir Kiralı) dinini nüfuzlu ve câri kılmak istemiş olsaydı, o zaman Yûsuf-i Sıddîk ile,  bildiğimiz ve iyi tanıdığımın Sır iskender ve Fazl-ül-Hakk [36] arasında usul bakı­mından bir fark kaifır mıydı? Yazık ki, bu işde de halk, işin aslından çok uzakta bulunuyor. Onlar gerçeğe uygun olarak Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm kıssasının aslını da bilmiyorlar. Bu kimselerin zannma göre, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm, o devrin Melikine şöyle demişti:

Yeryüzünün bütün hazinelerini bana bırak. (Yûsuf, :S5)   [37].

Bu sözler, Hazret-i Yûsuf tarafından iltizam babın­da bir istekti. Bu istek, Melik'in sarayında kabul olacak­tı. Hazret-i Yûsuf da mansıbını elde etmiş bulunacaktı. Bu mansıp, orada, o zaman en büyük mansıp ve makam idi. Ancak oradaki hal ve vaziyet tamamen başka türlü idi.

Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm da, mukaddes vazife­sinin başlangıcından beri, diğer peygamberlerin takip et­tikleri yoldan gitmişti. Her peygamber, umumî olarak önce halkı, îlâhî gerçeği kabule davet etmişti. Bilâhare bu daveti kabul edenleri terbiye etme safhası başlamış­tır. Son kademe ise, İlâhî gerçeklerle yetişmiş olan mü'minler gurubu, ile bütün cemiyetin kuşatılması ve fethi başarılmıştır. Bu kudsî dâva, her seferinde olduğu gibi, böyle başlamış ve böyle bitmiştir.

Yûsuf Aleyh is s elam'in da ilk davetlerine ait Sûre-i Yûsuf'un beşinci rükû'unda, vaaz ve nasihatlere ait eşsiz örnekler mevcuttur. Fakat büyük neticeye gidebilmek için daha önemli hareketlere girişmek icabediyordu. Zu­hur eden hâdiseler, O'nu çevresine daha yakından tanıt­masına sebep olmuştu. Nitekim, Mısır Aziz'inin karısı ve nedimelerinin tavır ve hareketleri sonunda Yûsuf Aley-hisseiâm'ın' peygamberlere mahsus olan müstesna ismet ve ahlâkı hemen hemen herkes tarafından bilinmiş oldu. Ve bu yüce peygamberin derin bilgisi, aynı zamanda rü­ya yorumuna mahsus olan vukufu O'na Mısır Meliki'nin hürmet ve itimadını kazandırmış oldu. Yûsuf Aleyhisse­lâm, nübüvvet vazifesini memleket çapında bir satha ya­yabilmek niyetiyle, Mısır Melikl'nden hükümdarlık selâ-hiyetlerini talep edince, bu isteği şükranla karşılandı ve iktidara ait bütün selâhiyetler kendisine tevdi edildi.

îşte bu sebeplerden dolayı, Melik'den:

îc'alniy ala hazâ'in el - arz : Bana yer yüzünün bü­tün hazinelerini teslim et. Diye iktidarı istemişti.

Yâni yeryüzünün bütün vesailini benim elime teslim et, demişti.

Yûsuf Aleyhisselâm, halktan çoğunun zannettiği gibi alelade bir maliye nazırlığı makamını talep etmemişti. O, n^r türlü seîâhiyeti haiz tam bir iktidar istemiştL Bu mevki ile çok müessir bir durum kazanmış oluyordu. Böyle bir makam günümüzde Italya'daki Mussolini'nin eline geçmiş [38] bulunuyor. Şu farkla ki, İtalyadaki Kral Mussolini'ye itimad ettiğinden değil, ancak, Faşist partisinin kuvveti karşısında, boyun eğmek zorunda kal­mıştı. Fakat Mısır Meliki, Yûsuf Aleyhisselâm'ı ciddî bir şekilde severek, hürmet ederek, itimad ediyordu. [39].

Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm'ın iktidarının misilsiz şahidi bizzat Hak Tealâ'dır:

İşte, biz bu şekilde Yûsuf'a yeryüzüne yerleştirdik, orada istediği gibi barınır.  (Yûsuf 56)

Yâni, o ülkenin bütün iktidarını onun eline verdik.

Bu âyet-i kerimelerden başka, Sûre-i Ma'ide'de, bu­nu teyid eder mahiyettedir, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâ-mın kendi, kavmine verdiği beyanatta:

Ey! Benim kavmim; Allah'ın size bahşetmiş olduğa nimetleri hatırlayın, hatırlayın ki, sizin içinizdien nebiler ortaya çıkardı; sizi hükümdar kıldı. Alemlerin halkından kimseye vermediklerini de size verdi.      (El-Mâide, 20)

Her şüpheden uzak bir şekilde anlaşılıyor ki, Haz­ret-i Yûsuf Aleyhisselâm'm elde ettiği iktidar, Mısır'da büyük değişiklikler meydana getirmişti. Firavunların ye­rine Benî İsrail, hükümeti ele almış ve bütün idarî kade­melere yerleşmeğe muvaffak olmuşlardı. Hiç bir kavim ;çin onlarla rekabet edecek bir imkân kalmamıştı.

Dinî bakımdan da Hazret-i Yûsuf'un hükümeti hak­kında, yine Sûre-i Mâide'nin şehadet ettiğini görüyoruz. Adı geçen sûrede Hazret-i Mûsâ Aleyhisseiâm, kendi çağ* daşı bulunan Firavun'a hitap ederken, Eski Kıbtî (Mısır* lı) kavmin imanından bahsetmiştir.

Bundan önce, Yûsuf, delillerle size geldi, fakat siae gelmiş bulunan hu şeyler hakkında tereddüt ettiniz. Ancak, ölüp gidince dediniz ki, Allah ondan sonra, Ur < peygamber    göndermez. (Mü'muı, 34).

Yani, siz dediniz ki, bundan böyle bu peygamber gibi. bir peygamber gelmeyecektir.

Hazreti Yusuf aleyhiaselâm hakkındaki bu en yüksek mercî Ve makamın şahadetinden sonra, gayrı islârM hükü­mete hizmet etmenin doğru olabileceğini kim iddia ve is­tidlal edebilir? V© hak üzerine .gelmiş buhüian bir peygam­ber de böyle yapmıştır (Siye halkı bu mesnetsiz tftâratarU şaşırtmağa ve aldatmağa kim cür'et edebilir?

Âyet-i-kerime şu şekilde devam ediyor: Kardeşim, melik'itı dînine gö^e alıkoyamazds. (Yusuf Sûresi)

Bu âyet-i kerimeden Hazret-i Yûsuf'un, Firavunun kanunlarına tabi olduğuna dair bir mana çıkarılmak isten­miştir. Evet âyet-i kerimenin mâna.ve mefhumundan bu­na benzer bir şey anlaşılmaktadır, AneaK, yine bahsedilen mefhumun tam olarak anlaşıldığını da kabul edemeyiz. Asıl dikkati çeken husus, Yûsuf' Aleyhîsselâm, böyle bir meseleyle, kendi hükümetinin başlangıcında ve '-\& ^-ne­lerinde karşılaştığı anlaşılıyor. Nitekim, Mısır'da iktidara geçtiklerinden bir kaç sene sonra meghur kıtlık im^îa* mıştı. îşte bu sırada kardeşleri de hububat ty>icın edebil­mek için uğralıyorlardı. Bu vak'anuı cereyan ettiği nene­lerde, Mısır'daki idare ve inzibat kanunları da daha de­ğişmemişti. Devlet işlerini kökünden değiştirmek, elbette ki bir zamana muhtacdı. Yavaş yavaş ve tedricî bir su™ rette yapılabilirdi. Dünyada gelmiş ve gelecek olan en büyuk ve gerçek inkılâbı yapmış olan, Hazret-i Resûl-ü k&rem (S.A.V.) Arabistandaki ananevi kanunları da an-Caic on seneden zîyade bir zamanda değiştirebilmişlerdi.

Miras kanunu üç veya dört senede değişti. Nikâh ve ta­lâk kanunu, hicretten beş altı sene sonra kemâl seviye­sini buldu. Askerî ve harp kanunları da ancak sekiz se­nede tamamlandı. Islâmî hayat tarzı ve ticarî muamele­ye ait kanunlar da dokuz senede son şekVnî aldı. Şarabın içilmesinin kat'î olarak menedihnesi, hicrî sekizinci sene­de tamamlanmış oldu. Tefeciliğin ticarî hayattan tama-miyle kaldırılması dokuz sene sürdü.

Aynı şekilde, Hazret-i Yûsuf (Â.S.) in da Mısırda bir hayli kanunu değiştirmesi icabediyordu. Bu" kanunla­rın da değişmesi pek tabiî olarak bir zamana muhtaçtı. Cemiyetin yeni bir istikamete çevrilmesi şüphesiz ki, anî ve kısa bir sürede olmasına imkân yoktu. Bu istihale dev­rinde elbetteki eski kanunlar mecburî olarak istimal edi­lecekti. Hal,, böyle iken, bir Allah Peygamberi başkaları­nın cahilce kanunlarını tecvîz edip, bu kabil kanunlara uymuş olmasının, nasıl istidlal edilebildiği doğrusu şaya­nı teessüftür?

3 - Üçüncü delil, gerçek olarak bir delil değil bir özür­dür. Bunun cevabını da daha önce vermiş bulunuyoruz. Bu bakımdan, burada yalnız bir hadis-i şerif-i hatırlat­mak kâfidir. Hazret-i Resûl-ü Ekrem'in bu hadisini Ebu Dâvûd, şöyle nakleder: i  Zat-ı Saadetleri buyurdular ki:

Cihad, benim bîsetimden itibaren, bu ümmetin son «umreleri, Deccal üe dövüşecekleri zamana kadar carî olacaktır.. Herhangi bir zâlimin zulmü, bunu iptal edeme­diği gibi, herhangi bir âdilin adli de bunu iptal edeme­yecektir. (Ebû Dâvûd)

Yâni, cihadı, hiç bir özür ve hiç bir bahane ortadan aldıramıyacaktır. Bizim üzerimize, en şiddetli zâlimler~tle saldırsalar, yine cihad ortadan kalkmış olmıyacaktır.

Bu g^bi şiddet hareketleri, cihad etmemek için balıane olamıyacağı gibi hükümetin modern kâfirlerin elinde ol­ması, sureta ve iğreti bir cemiyetin kuruluşu, toplum hayatına taallûk eden işleri asrı miişriklik icaplarına c*öre yürürlüğe konması da müslümanlari aldatacak bir sebep olamaz. Eğer bir müslüman ülkesi esas islâmi hü­viyette bir hükümet ve iktidara kavuşmuş olsa dahi, di­ğer müslüman ülkelerde, zulüm, zorbalık, fesad ve fitne hüküm sürse, istiklâl sahibi müslümanîar ..kendi ülkesin­de rahat rahat oturup, dışarda olup bitenlere seyirci ka­lamaz. O tarafla da alâkalanmaları ve olup bitenlere kar-,şı gözlerini açmaları gerekir,[40]

 

Din Île Siyaseti Birbirinden Ayırmanın Batıl Nazariyesi Ve Yûsuf Aleyhisselam Kıssasından Yanlış Bîr İstidlal [41]

 

Tercüman - Ül - Kur'an    okuyucularından bir Zât-ı Muhterem  (Sâhib)  düşüncelerini şöyle ifade ediyor:

Sûre-i Yûsuf hakkmda Zat-ı âlilerinin  (Mevdûdî Sâ­hib), Kur'an anlayışlarından istifade etmek isterdik.

Kur'an-ı Kerim'de Hazret-i Yûsuf Aieyhisselâma yeryüzünde barınmasının atâ kılındığı belirtilmiştir. Ken­dileri de devlet mekanizmasında mümtaz bir şahsiyet vasfım ihraz etti. Fakat, malûmdur «ki, o bir peygamber­di- Bundan dolayı kendis1' için risâlet vazifesini: ifa ey­lemek zarureti vardı. Firavun sarayındaki iman sahibi §ahsm beyanından da anlaşıldığına göre, Yûsuf Aleyhis-selânun; .nübüvvetine, Firavun kavmi iman etmediler. Bu tokana tepkisi, O'nun vefatına kadar sürüp gitti. Son güne kadar da bu işin gecikmesi devam etmişti. Yine de Firavun ve onun    kavm     iman yoluna    gelmemişlerdi. Bununla beraber, yine de Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm onların devlet işlerine iştirak etmekten de kaçınmamıştı. Bu durum şöyle bir suale yol açıyor: Allanın seç­kin bir peygamberi, nasıl olur da Allah'a ait olmayan <Gayrı tlâhî)  devlet nizamında çalışmağa iştirak eder? Halbuki, O, bu kavmin kargısında kendi nübüvvetini be­yan etmiş, bu kavme davette bulunmuş,-fakat bu kavim, O'nun nübüvvetini kabul etmemiş ve davetine de icabet eylememişlerdir. Bu şekilde, İslâm davetini kabul etme­miş bulunanlara karşı Hazret-i Yûsuf için, bu kavimle savaşa' girişmek icabetmez miydi?     Yoksa,  mecburiyet karşısında o ülkeden çekilip gitmesi mi lâzım gelirdi. Fa­kat, O, ne hicretten, ne de cihad hakkında bir şey buyur-madıklan gibi hattâ bu kavimden nefret edip, nefretini de izhar eden, bir hareketine işaret etmiyorlar.    Şimdi Zâtıâlileri, bu noktaları nasıl tevil edebiliyorlar? Diye cevap talep edilmektedir. Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm'dan Önce, geçmiş bulu­nan Benî İsrail tarihi hemen hemen tamamiyie karanlık­tır. [42]. Bu duruma karşılık, Kur'an-ı Kerim'in işaret­lerini açıklamak bir hayli zor işdir. Ancak, Kur'an-ı Ke-rinVin mücmel işaretlerinden, çıkan mânalar,    Hazrett Yûsuf Aleyhisselâmın, Mısır'daki gayri Uâbî bir hükü­met nizamına iştirak etmediğini şüpheden uzak bir şe­kilde, ortaya çıkarır. Kendisi tam mâna&iyle muhtar bir halde idi. Hükümetin de her türlü icraatını kendileri sevk ve idare ediyordu. Aşağıdaki âyet-i kerimenin, üzerinde durulduğu zaman, bu mesele kâfi miktarda açıkhği ka-vuşmug olur.

De ki, beni yer yüzünün hazineleri üzerine getirin, ben (onları) muhafaza eder, (ve Ira işi) bilenimdir. Ve biz de böylece, Yûsuf'u yer yüzüne yerleştirdik. Orada istediği gibi baruur. (Yûsuf, 56 - 56)

Yâni: Yûsuf Aleyhisselam diyor ki, beni hazinelerin Üzerine hâkim kılın: Elbette ki, onları muhafaza ederim, korurum, bu işi bilirim, bitgi sahibiyim. Biz de bu hikmet dairesinde Yûsuf'a yeryüzünde ata ihsan ettik. O da is­tediği gibi yerleşip, istediği gibi barındı.

Yukarıda zikredilen âyet-i kerime'den, Yûsuf Aley-hisselâmın istediği tam bir#muhtar idarecilik, her is­tediğini yapabilecek bir mevki ve tam bir selâhiyet sa­hibi olmaRdı.

Hazâ'İn - eî - arz «yeryüzünün hazineleri» kelimeleri­ni gören bazıları, hazâ'in kelimesinden, hazineyi hatırlı-yarak, bir nevi maliye nazırlığı ve iktisad vekilliği ve bu vazifelere benzer unvanlar düşünmüşlerdir. Halbuki asıl makyat, devlet kuvvetmi ele geçirerek, bu otoriteyi Hak yolunda bir vasıta kılmaktır.  (Resurces).

Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm Mısır saltanatının bü­tün vesâyilini istemiştir. Ve kendisine verilen bu selâhi-yet, O'nu Mısır'ın en büyük siyasî kudreti haline getir­mişti.

Yetebevve'ü nıin-hâ haysü yeşâ'ü : «istediği gibi ba-Rü»p, istediği gibi eğlendi.»

Bu hususu da halkın çoğu, gerçek tarafiyle anlama­mıştır. Bu  zümreye göre, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm jatediği yerde, bir bina kurup, bîr ev inşa edip bu mali-«aneye yerleşmiş olmasıdır. O'na arzu ettiği yerde bir evı oturma hakkının verilişi şeklinde  yorumlanmıştır. «aı anlayış seviyesinde asıl mânanın kaybolmuş oldu-u Sörüyonız. Xşîn doğrusu, bu kadar dar bir cihete çevrilebilir mi? Halbuki, bu barınma O yüce peygambe­rin, iktidarı ve siyasî seviyesiyle oranlı olmasını gerek­tirmez mi? Böyle bir bakışla, hadise ele alınınca, bann-ma ve yerleşme kelimelerinin şümul derecesi genişler ve Aimumîleşir, Ve Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm'ın Mısır ülkesinin biricik idarecisi ve hâkimi olduğu apaçık anla­şılmış olur»

Bundan sonra, hatıra şöyle bir sual gelebilir. Acaba Haaret-i Yûsuf Aleyhisselâm iktidarın bütün dizginlerini ele geçirince, memleketin içtimaî nizamını, medenî ahlâ­kım, siyasî mevzuatını İslâm usullerine göre   değiştirmek, yenileştirmek ve ıslah etmekte ne derece bir muvaffaki­yet, elde etmiştir? Maalesef, bu noktayı aydınlatacak ta­rihi belgelere sahip değiliz. Yalnız Sûre-i Ma'ide'deki bir işaretten anlaşılıyor ki. Hazret-i Yûsufun mevzuubahs edi len iktidarı, gelişigüzel bir şahsın iktidarı gibi değildir. Böl ki bu peygamber uzun bir müddet iktidarlarını devam ettirdi. Haleflerinin de uzun bir zaman Mısır hükûmeti-.    nin başında olmaları kuvvetle muhtemeldir. Netice ola­rak, İlâhî bir lütuf ata ve hikmet eseri olan ve o devirde kimseye nasip olmayan bu iktidarın, azamet ve şevketle uzun müddet devam ettiği söylenebilir.

Nitekim şu âyet-i kerime bu hususu işaret etmekte­dir:

Ne zaman Mûsâ kendi kavmine dedi: Ey benim kav­mim, Allahuı size bahsetmiş olduğu nimetler, hatırlayın. Hatırlayın ki, sizin içinizden nebiler ortaya çıkanh, sîzi hükümdar kıldı, âlemlerin halkından kimseye vermedikle­rini de size verdi. (El-Mâ'ide, 20)

Bu âyet-i kerimenin delaletiyle anlıyoruz ki, tsl&ml yaşayışta hâkim olmanın, iktidar sahibi bulunmanın ye­gâne şartmm, bütün yaşayış safhalarına İslâm nizamı-i*n prensiplerini nakşetmek olduğu anlaşılmış olur.

Sûre-i Mâ'ide'deki âyetten, zatıâlileri (Mevdûdî'ye yazan şahıs) şu neticeyi çıkarıyorlar: Kıbtî (Mısırlı) kavmi, Hazret-i Yûsuf'u kabul etmekten kaçınmıştır. Fa­kat haddi zatında bu netice de çıkmıyor. Ben zannediyo­rum ki, orada da Hindistanın vaziyeti gibi bir ahval var­dı- Memleketin mühim bir kısmının sakinleri, İslâm'ı ka­bul etmişlerdi; fakat memleket halkının hepsi de İslâm'ı kabul etmemiş henüz şirk yolunda kalmış bulunuyorlar­dı[43]

îslâm'ı kabul etmiş olanlar da uzun bir müddet iş başında kalmışlardı. Yavaş yavaş, onların da ahlâkî ve irkadî vaziyetleri bozuldu, (degenerate). Doğru yoldan yaptılar, kölelik derekesine düştüler. Hattâ, okadar aşırı gittiler ki-, şahıs-perestlik yolunu bile irtikâp ettiler. Fit­ne ve fesâd baş gösterdi. Müşriklerle bunların arasında da bir fark kalmadı. Bu hususta Sûre-i Mü'min'de Âl-i Firavun'un hakkında da işaretler vardır:

İlk önce, Yûsuf, sarih delillerle si/in aranıza geidlf fakat buna rağmen, siz, yine size gönderilmiş bulıraai;^.? hakkında, tereddüt ettiniz, o da vefat ettikten sonra, iÂ% söylemediniz mi, bundan böyle bir daha, Hak Tealâ baş­ka bir Resul göndermlyecektir?

Altı çizilmiş cümlelerden ilk cümle bize şunu göste-r'iyor ki, Hazret-i Yûsuf'un yaşadığı devirde, ülkenin ge- bir kısmında, Yûsuf Aleyhisselâm'uı nübüvvetine çok ler inanmıyorlardı.  Nitekim,     Errbiya'mn çoğunun tercümelerinde böyle olduğu görülmüştür. İkinci cüm-en de anlaşılıyor ki, O Peygamberden sonra, O'na inaittuş.  bağlı bulunmuş kimseler de, sonradan aşırı gitme (galîHk)   yoluna  sapmışlardır.     Bundan böyle bir daha Peygamber gelmez diye de söz söylemişlerdir. Bunun için de.  Hazret-i Yûsufdan sonra gelmiş  bulunan Peygam­berleri de kabul etmemiş, inkâr etmeğe kalkışmışlardır. Nitekim, bazı Yahudilerle Hıristiyanlar da aynı şekilde düşünmektedirler. Ancak, Hazret-i Yûsuf devrinde Pey­gamberlik bitmemişti, hitam bulmamıştı. Bir daha Pey­gamber  gelmiyecektir  diye  de  bir  şey bildirilmemişti.

Her ne olursa olsun, yine de âyet-i kerime'nin mâ­nasından, Hazret-i Yûsuf  (A.S.)  un ikt darı devrinde, '• ülkede hiç kimsenin iman etmediği neticesi çıkarılamaz. Belki, diğer işaretleri de gözönüne alıp mütalâa ettiğimiz takdirde, orada bir ehl-i imân zümresinin teşekkül etmiş olduğunu anlamış oluruz. Bunlar da Benî İsrail ile karı­şarak, bir müddet için İslâm Nizamını kaim kılmışlardı. Sonradan yavaş yavaş bozuldular, inhitat   (degenerate) baş gösterdi, bozulup gittiler.[44]

 

Din İle Siyaseti Birkirînden Ayırmanın Müdafaası Ve Bunun Tahkiki

 

Geçen mevzuda, Yûsuf Sûresi hakkında bazı sualle­rin neşrinden sonra, vefat etmiş bulunan tanınmış    bir muhterem zât — kendisine Han Bahâdır, diye hitabedi-len büyük bir şahsiyet — o zaman U.P.   (United Provi-nces : Birleşik eyaletler)  (maliye nazarı) Collektor'u ma­kamında bulunuyordu. Bu yazı üzerine mufassal bir ten-Tsit yazmıştı. Mevlânâ Mevdûdî Sâhib'in cevâbını bildir­meden, bu tenkidin okuyuculara arz    edilmesine imkân yoktu. Bunun için biz de ilkönce onun yazısını ve onun yazısına ait bahisler .  burada naklettik. Daha sonra da müellifin cevabını ortaya koyduk. [45]

Tefsir yazan zat-ı muhteremden şu nokta sorulmah-<lır: Yûsuf Aleyhİsselâm, bir Gayrı - Islâmî hükümet ni­zamının rüknü, elemanı ve böyle bir hükümetle iş bir­liği yapan bir vazife sahibi olmuş mudur? Yoksa olma­mış mıdır? Acaba asıl maksad olan mesele de bu mudur? Eğer, olmuş ise, o zaman Hazret-i Yûsuf Aleyhİsselâ-mm böyle bir vazife alması, Islâmî noktayı nazardan caiz midir, yoksa değil midir? Mevlânâ Mevdûdî Sâhib, buyu­ruyorlar ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhİsselâm hususiyet iti­bariyle, Mısır'da Gayrı-îslâmî kanunları uygulayan bir hükümetle iş birliği yapmamıştır. Ve yine zatnı faziletle­ri buyuruyorlar ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhİsselâm hususi­yet bakımından Mısırda'ki Gayri-Ilâhî hükümet nizamı­na iştirak etmemiştir. Hayret! Yine de Mevlânâ kendisi şu âyet-' kerimeyi ileri sürerek, Bu âyetle Hazret-i Yû­suf Aleyhİsselâm şöyle söylemişti   :

Dedi: Beni yeryüzünün bütÜH hazinelerine koruyucu dikiniz; Ben iyi bilenimdiir, (onları İyi idare ederim, ko­rurum) Biz de ona iktidar verdik, Biz Yûsuf'u yeryüzü­ne yerleştirdik, istediği gibi yerleşecek ve istediği gibi baru,acaktir.

Şimdi görüyoruz ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhİsselâm Mı­sır Firavunundan şu talepde; bulunmuştu. Sen beni, dev-tet hazinelerinin başına geçir. Firavun'da onun bu isteği-H gözönüne alarak talebini yerine getirmişti. Zat-ı Pey-g&mberileri Firavun'un hükümet     nizaminin bir rüknü, r elemanı ve ileri gelen bir şahsiyeti sıfatını ihraz etmiş " unuyordu. Bu işlerde Firavun'la iş birliği yapıyordu, anâ Mevdûdî Sâhib, bu açık neticeden     kurtulmaiğin, boşuna uğraşıp didiniyor. Hazret-i Yûsuf'un istedi-ği tam selâhiyet ve tam ihtiyar olduğunu buyuruyor.

Her şeyden önce, külli selâhiyet ve küîlî ihtiyarât hakkında Kelâm-ı Kadîm'in lâfızlarında, sarih bir şey bulunmamaktadır. Bu lâfızların tâbirini Mevlânâ Sâhib kendisi Kelâm-ı Kadîm'in sözlerine, cümlelerine ekle­mek istiyor. Maksat, Kelâm-ı Kadim'in mefhumunu, Mevlânâ kendi noktayı nazarına uygun bir şekle koymak­tır. Nitekim, bu zihniyet hakkında, ihtimal, merhum îk-b&V'n şu şiiri yersiz olmayacaktır.

Hod bedeltec nehen, Kur'ân - ko bedlel dîtec heen? Kendini değiştireceğin yerde, Kur'an-ı mı değiştiri­yorsun?

 Fakat, bu umumî cümleleri de ilâve etmek, Mevlâ-ân'nm içtihat ve nazariyesini yine de teyit etmez. "** Hazret- Yûsuf Aleyhisselâm malî idare hususunda tam selâhiyet ve külli ihtiyar istemiş olması ve bunu rla elde etmiş bulunmasına rağmen memleket idaresinde tam. mânasiyle söz ve hüküm sahibi Firavunun tâ kendisiydi.. Hazret-i Yûsuf'a bu ihtiyarı, bu selahiyeti veren de yine Mısır Firavunu idi. Bununla beraber, Hazret-i Yûsuf bu külli ihtiyarı ve bu külli selahiyeti de elde ettiği halde, o zamanki hükümet nizamında hükümetin bir rüknü bir elemanı, b?r memuru ve nihayet böyle bir hükümetle iş­birliği yapan bir şahıstan fazla bir şey olamazdı.

Hazret:i Yûsuf Aleyhisselâm'm, «Mısır saltanatının bütün kaynaklarını benim elime veriniz diyerek bunun neticesinde de elde etmiş olduğu selâhiyetler öyle tür se-lâh:.yetti ki, bütün Mısır ülkesi sanki onundu.» diyen Mevlânâ Mevdûdî Sahib'in bu iddiaları hakikatin tama­men hilâfmadır.

Şunu da bilmeliyiz ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm*-m istediği şey malî selâhiyettL Kendisine verilen aelahi-

vet ve ihtiyarâtda yine malî hususlardadır. «Bütün niyetler» drndiği zaman, bunun içine malî selâhiyetin dı-?jnda, diğer işler de girmiş olur. Meselâ: Polis, inzibat, askerî işler, adliye ve saire... Bunlar hakkında, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm'm ne istediğine ve ne verildiğine dair bir bahis "yok. O zaman, Mevlânâ Mevdûdî Sahib'in buyurdukları, «O'nun elde ettiği selâhiyetler, Öyle bir se­lâhiyet idi ki, bütün Mısır ülkesi sanki onundu cümlele­ri de tamamen asılsız ve esassızdır.

Buna göre, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm vaziyet ba­kımından Mısır'ın hazinelerini tasarruf ettikten sonra,. Mısır saltanatının bir rüknü, bir elemanı, devletin bir me­muru veya işbirliği yapan bir kimse haline gelmiş olu­yordu.

Ne malûm ve hangi delil ile isbat edilebilir ki, o za­man, Mısır Firavunu kendi saltanatından el çekmiş ve çekilip gitmişti; Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm da, onun yerine geçerek, saltanata kurulmuştu. Bana göre, bu vak'ü tarihen de sabittir. Kur'an-ı Kerim ile isbatma uğ­raşmağa lüzum yoktur. Halbuki, Kur'an-ı Kerhn'in meâ-ü de esasen, bunun böyle olmadığını, yâni Mısır Firavu­nunun çekilip gitmediğini anlatıyor. Aşağıdaki âyet-İ ke­rime, bu hususu açıklamaktadır:

Melik dedi: Onu benim yanıma getirin. Onu kendime dost edineyim. O'nu konuşturunca da dedi: Sen bundan böyle bizim yanımızda emniyetle barınırstn,.. (Yûsuf, 54)

Bu âyet-i kerimelerin ikisinden de anlaşıldığına gör x'e, Mısır'ın Firavunu Hazret-i Yûsuf'u kendi saltanatının CI* yakın adamı, mutemedi, emniyetle işlerini tedvir ede­cek birisi ve kendisine bir nevi müşavir tâyin etmişti. Su âyetlerin hiç birisinden şu da asla sezilmiyor ki, Mı-s*r hükümdarı, o zaman kendi   hükümetinden ve    kendi

emrettiği hükümdür kî, kendisinden başka kimseye iba­det edilmesin. (Yûsuf, 39 - 40)

Ve böylece Hazret-i Yûsuf vezirliği üzerine aldıktan sonra da zarurî olarak tebliğ işini devam ettirmiştir. El­bette bu âyetlerden kat'î ve şüphesiz olan mesele de şu­dur ki, Hazret-i Yûsuf (A.S.) kendi arzu ve isteği üe gay­ri - islâmî bir hükümetin rüknü ve bir elemanı haline gelmişti. Bundan sonra da yine o ülkede gayri - islâmî ■kanun ve gayri - isîâmî nizâm yürürlükte idi, Yûsuf (A.S.) a da bu yaptığından dolayı, Hak Teaiâ tarafın­dan bir takdir vâki olmamıştır. Bunun aksine, kendisi de mükâfatlandırılmıştır. Nitekim, Yûsuf (A.S.) in yeryü­züne yerleşip, istediği yerde barınması da bir mükâfat diye vasıflandırılıyor. Buyuruluyor ki:

Biz Yûsuf'u bu şekilde yeryüzüne yerleştirdik. Ora­da istediği gibi barınsın.

Bundan da şu netice elde edilir ki, alelade müslü -mandan Peygambere kadar, gayri ~ islâmî bir hüküme­tin rüknü ve elemanı olmak câiadlr. Yalnız câizUkle de kalmaz, belki bir nevi farz-i kifâye haline de girer. Vâcib bile olur. Nitekim, HazretJi Yûsuf (A.S.) kendi isteği ile Mısır hazinelerine tasarruf etmiştir. Bu sözün delili; Haz­ret-i Yûsuf'un bu işi istekle üzerine alması, yalnız bu­nun câizliğini değil, aynı zamanda vâcibliğini gösterir. Yoksa, Firavun, bunu istememişti. Hattâ Hazret-i Yûsuf bu işi talep ettiği zaman kendisinin, koruyucu ve iş bile­nim demişti ve bunlarla da övünmüştü. «Ben yapabilirim iddiasında bulunmuştu. Kendi kabiliyetini ileri sürmüştü.

(...... bu mevzu hakkında bazı aklî deliller de ileri sürülüyor. Bu deliller meyanmda Habeşe muhaceret işi de ortaya atılıyor. Bu hadiseden de bazı istidlaller yapı­lıyor. Aynı mevzu daha önce de geçmiş olduğundan ya­zının uzamaması için bu kadarla iktifa ediyoruz.

Cevap

Han Bahadır Sâhib'e ziyadesiyle teşekkür borçluyuz ki bu meselelere temas ederek, bir kere daha, kendi açık düşüncesini Önümüze sermiş oluyorlar. Vaktimizi, bu meselenin tahliline sarfetmemizin sebebi yalaız şu ümit­ledir ki, bu hususta hakikati öğrenmek istiyenlerin çoğu gerçeği şaşırtan delillerle,... Gayrullah'a itaat veya baş­ka ve daha açık bir tabirle; islâm li-gayrillâh : Allah-dan başkası için îslâm telâkkisini... caiz saymakta ve küfür rejimlerine hizmet etmeği mubah, hatta farz-ı ki­fâye addetmektedirler. Bu doğrudan ayrılmış insanları cerhetmek için bu cevabı yazmak zarureti hâsıl oldu.

Burada Yûsuf (A.S.) kıssasını yeniden ele aldık ve bir daha gözden geçirmek yolunu tuttuk.

İlk bahis bir hayli delillere istinad ediyor ve mevzu-yu etraflıca ortaya koyuyordu. Fakat Han Bahadır Haz­retleri, nedense, birinci bahsi bırakıp ikinci bahis üzerin­de Önemle durmuşlardır. Halbuki zat-ı muhteremin yaz­dıklarının çoğu, birinci bahse aitti. İhtimal ^olarak, hepsi­nin cevabını bizim birinci bahsimizde bulabilirlerdi.[46]

Her ne ise, dikkat etmemelerinin sebebi ne olursa olsun, sonuç bizim için hayırlı oldu. Onların tekrar tek­rar ileri sürdükleri hususları, aydınlatmak bizim İçin ko­lay olmadı. Bu mevzuîarla ilgili diğer bahislerin açıklan-masiyle ancak bu hususlann anlaşılması da mümkün ala-caktu'. Bunun da zamanı gelmiştir.[47]

 

İslâm'da  Tenakuz Var Mıdır?

 

Dünyada herhangi makul bir kimsenin istediği vasırların başında, her şeyden önce, şu şart vardır; Bir me­selenin ileri sürülüşünde veya bir tezi müdafaa ediş tar­zında tenakuz ve tezada    düşmeye    meydan vermemek. Akıl sahibi alelade bir insan bile, karşısındakinin sözle­rinde bir mantık silsilesinin bulunmasını ister. Sözlerde bir tenakuz bulursa hemen itiraza kalkar. Daha ileri bir akıl sahibi, hiçbir zaman böyle tenakuzu icabettiren söz­lere tahammül etmez. Fakat ne tuhaf ve acayip bir va­kıadır kit itiraz edilecek olan,    akıllının da üstünde bir dâhi değil, aklın yaratıcısı ve bütün hikmetlerin sahibi bulunan Hak Tealâdır.    Yâni bu itiraza mânız kalacak olan alelade câhil, bilgisiz bir kimse değildir. Bu insanlık çapındaki vak'alara itiraz edecekler arasında, ilimde te­mayüz eden şahıslar, hadiseleri teftişe tâbi tutan akıl ve zekâ temsilcileri, hikmet ve irfanla mümeyyiz sahabîler ve dünya muamelâtını iyi bilen içtimaiyatçılar da vardı. Düşünce ve bilgi sahibi bu seçkin kişiler, elbette ki, Al­lah'ın  muazzez kelâmında,  tenakuz olmasını istemezler. Böyle bir nakiseye de tahammül etmelerine imkân olabi­lir miydi? Yâni onlara şöyle mi hitap edilmesi lâzımdı t Ben arzın ve semavatm yegâne hükümdarıyım, sizlere de yeryüzünün ayrı ayrı köşelerinde birer küçücük hüküm­darlık ihsan büyürdüm. Ve sonra da halka şöyle mi ilâhî ferman^erikti; Ey halk! Benim buyruklarıma itaat edin. Benden başka, o diğer ufacık hükümdarlara da itaat et­mekten  inhiraf etmeyin, isterlerse bu iktidar sahipleri, benim hükümlerim ve emirlerim hilâfına icraatta bulun­salar dahi, yine onlara uymakta kusur etmeyin. Bu ida­reciler kendi menfaatleri için bir kanun uydururlar, bun­dan başka herhangi bir kanunu da kabul etmezler. Üâhî kanunları yürürlüğe koyacakları yerde, arızî ve cemiyeti gittikçe dejenere eden kanunları tatbik ederler. Gözleri ve idrâkleri ilâhî kanunları gönnemezlikten gelir. Kendi nefislerine tapan bu zümre, keyfî kanunlarına hak kanunu ismi de vererek, halkı bu bozuk prensiplerle idareye kalkışırlar.

Hak Tealâ, kendi mümtaz peygamberlerini, ancak şunun için vazifeli kılmışlardır ki, yeryüzü sakinlerini İlâ­hî dine davet etsinler, sonra da bu hayatî davetin tam zıddı bir şekilde hidâyete'çağırdıklarının kanunlarına mü­zaheret göstersinler (!) (Hatta Han Bahadır Sahib'e göre bu yolda hizmet etmelerini bile tavsiye ediyormuş.) Ham de irâde buyurmuş ki, bu dinden başka bir din'e de bir nizama da çalışıp hizmet edebilirsiniz (!). O din'in de. - Gayri ilâhî din - muvaffak olması için uğraşıp li­yakatinizi gösterin diye mi buyurmuş (!). Bir taraftan, bütün yeryüzü sakinleri arasından bir zümreyi seçerek, bir has ümmet kurmak isteyecek, onlara doğru yolu gös­terecek, onlar vasıtasiyle de doğru yolun (mârufun) ya­yılmasını sağlamak yoluna gidecek, eğri yolu (mumken) de bu ümmet vas&tasiyle ortadan kaldırtacak; bu ümme­te de helâl haram ve saireyi öğretecek; diğer taraft&n dr. kalkıp onların bazı seçkinlerine farzı kifâye mi kıla­caktır? Bu kimselere siz de gelin, ..bu eğri yol (münker) lerin ayakta tutunması ve revaç .bulması için, sarfedüen gayretlere iştirak edin mi denmiştir? Veya doğru yolun karşısına çıkıp durun; bu yoldan, kimseyi geçirmeyin di­ye mi talimat verilmiştir? Doğrulukları kaldırıp, bunla­rın yerine eğrilikleri ayakta tutmak mı telkin edilmiş­tir? itaat etmeyenler indinde bizim doğru yol dediğimiz eğri yoldur, eğri yol diye bildirdiğimiz de doğru yoldur; fanlar böyle dedikleri için, siz de gelin onların vasıflandır­dıkları gibi harekete geçin, bunların kalkınması için çalı-9m diye mi buyurulmuştur.

işte tenakuz meselesi açık olarak buradadır. Bizim Ç-lr* olduğu    kadar    muarızlarımız için de tezat bundan başka bir şey değildir. Bu, o kadar açık ve bellidir ki, dü­şünüp taşınmağa da ihtiyaç yoktur.

t:akat düşünülecek ve hayret edilecek asıl nokta şu-rasıdır ki, tefsir yazmış bulunan, fıkıh ve makulat ilim­lerinde tedris etmek kabiliyetini ihraz etmiş bir zümre,.. kendi akülaruun yettiği kadar ., Coleectorliik : (maliye nazırlığı), devlet işleri idareciliği ve bunun gibi koca ko­ca mansıplar ve makamların mesuliyetini ellerinde tu­tarlar da, bu işlerde bu gibi mevzularda da tenakuza düştüklerinin farkına bile varmazlar. Sonra da Hak Tea-lâ ha-kkmda, onların akılları öyle bir hâle gelir ki, alela­de, akılsız, bilgisiz, cahil bir avam halktan bile buna ben­zer fahiş bir hata sudur etmez.

Han Bahadır Sahib, yazısında şöyle diyor : «İki âyetten d© sarahatle sabit oluyor'.kit Hazretti Yûsuf Mısır hazinelerinin başına geçtikten sonra da Mı­sır'da Firavunun saltanatı devam ediyordu. Mısır Fira­vununun dini de kanunu da o ülkede, yürürlükte bulunu­yordu. Yoksa, Allah istemeseydi, Melik'in kanununa göre. O, kardeşini alıkoyamazdı. Bu cümlelerden açık bir şekilde anlaşılıyor k, Mısır'da Melik'in «dini» o zaman yürürlükteydi.»[48]

 

Din Mefhumu

 

Zat-ı muhterem bu cümleleri yazarken, meseleyi is­pat etmekte sabırsızlık göstermiştir. îlmî zihniyete uy­gun olarak, biraz daha bu mevzu üzerinde durmuş olsay­dı, düşmüş olduğu bu açıV tenakuz hususunda düşünür­dü. Bu meselenin hal şeklini yine Kur'an-ı Kerim'de bul­muş olacaktı. Şimdi lütfedip biraz da bizim maruzatımı­za teveccüh buyursunlar:

îşte  kendisinin naklettiği  âyet-i kerimede,  Mısır'ın mülkî kanununun,    Firavun    hâkimiyetine temel teşkil eden kanunun din - el - Melik : Melik'in dini, kelimeleriy­le beyan Duyurulmakta olduğunu görüyoruz. Buradan da agıkca anlaşılmış oluyor ki, din demek sadece, «iba­det edilir şekiller» bizim bugünkü anlayışımızdaki din demek değildir. Kiliselerde, mabetlerde icra edilegelen dinî merasimler gerçek jünle alâkalı değildir. Âyet-i Ke-rime'deki din bir cemiyet sisteminin ismidir ki, bu sis­temin kanunları gereğince, polis mücrimleri yakalar ada­lete teslim eder. Adliye işleri, malî mevzuat ve askerî hususların, tedvir edilmesine usul ittihaz eden kaynağın ismi din'dir.. Bu gerçek temel gözönüne alınarak memle­ket nizamı • kurulur. Bütün medenî işler bu nizam üzeri­ne yürütülür. Kur'an-ı Kerim'de yaşayışın bütün cephe­lerine hâkim olan nizamlara toplu olarak din denmiştir. Mısır ülkesinde de bu nizam ve bu usul, Piravun'un tas­vibi gereğince, Piravun'un emri ve onun idaresiyle kurul­muş bulunduğundan buna da dîn - el - melik diye Kur'­an-ı Kerim'de isim verilmiş ve 'bu kelimelerle İfade edil­mektedir.

Buradan <ia şu mesele kendiliğinden açıkça anlaşılı­yor ki, dînullah : Allah'ın dini, bizim şu bildiğimiz gibi, camilerde, meseidlerde kılınan namaz, edilen dua, tutu -lan oruç ile hudutlandırılmış olan şeylerin ismi de degil-<"r- Belki bu dînullah'dan maksad, cemiyete mahsus olan er mevzuda tam ve bütün olarak şeriate baglanmanm smidir. Bu şeriat, rızayı Üâhîye'ye dayanır ve onun ha­miyetine istinat eder. Bütün içtimaî yasayışuı da her afim, her cephesini sarar ve kavrar. Şimdi şu noktayı nePmanUî zamanı gelmiştir. Acaba Hazret-i Yûsuf (A.S.)1 lik lQln Peyfamberlikle vazifelendirümiştâı?    Peygamber-

vazifesinin maksat ve hedefi ne olabüsrdi? miı ûsuf  (A.S.)   acaba dînullah'a davet içjn  a din - ül - melik'in nüfuzunu bir kat daha art-"û gelmişti?.

Eğer, Han Bahadır Hazretlerinin tevili ve tefsir ya­zan faziletli zevatın tefsirleri, ... ki Han Bahadır Hazret­leri, bunların isimlerinin basma bizi korkutmak için de koca koca unvanlar eklemiştir. ... kabul edilecek olursa,1 o zaman şöyle bir durum meydana gelmiş olur ki, AUahü Tealâ bir taraftan kendi Nebisine «Sen git de şu benim kullanma, bilhassa şu Mısır'a yerleşmiş, oturmuş bulu­nan kullarıma, bildir, onları davet et de Dîmülah : Allah'­ın dini'ne inanıp sarılsınlar.» diye emir buyursun;   diğer taraftan da yine Attahti Tealâf yine aynı Peygamberine, aman dikkat, benim hidâyet ve benim himayemde, gide­rek şu din - ül - melik : Melik'in dinenin    sağlamlaşması ve ayakta tutunması için de hizmet et. Sakın hizmette kusur etmeyesin!. Vazifeni bu hususta da yapman ica-

*   beder, diye buyursun...

Kerem buyurulsuu», Hak Tealâ'nm bu şekildeki em­rinin ve bu şekildeki hareket tarattım, neresinde tenakuz ortaya çıkmaz ki? Bu işin kendisinde mi? Han    Sahibin buyurduğu gibi Peygamberin ifâ ettiği vezirlik vazife­sinde mi? Yoksa ikisinin birlikteki mahiyetlerinde mi?

Allaha sığınılarak denebilir ki, güya Hak Taalâ ile, su zamammızdaki ileri gelen ve   kendilerini dindar diye ortaya atanlar arasında bir fark yokmuş (!). Bu gibi ze­vatın secdeden başı kalkmaz ve alınları secdeden nasır tutmuş olur. Fakat bu zevatın,    (Eşraf çocukları) m.s. (Master of sience)  derecesi almak için efendileri    olan sahip zadelerine - İngiliz yetiştirmelerine - gayret sarfe-tier, uğraşırlar, Sonra da enspektörlük derecesine varın­ca dinî mücessem bu büyükler, şu ileri gelen dindarlar bu insandan putlara arz-ı minnet eder dururlar ki, bu iki ayaklı devletlû putlar, kendi mensubu oldukları aile­lerine nimet ve bereket ata kılmış ve onlara da bu ens-pektörlüğü bir lûtf olarak inayet buyurmuşlardır. Devamla, yine Han Sahib Hazretleri buyuruyorlar:

Bundan su da lâzım gelmez ki, Hazret-i Yûsuf (A. g) Mısır ülkesinin vezirliğine geçtikten sonra, tebliğ-i risalette de bulunmamış, yahut da kendi risâletim açık­lamaktan çekinmiştir. Bunun hilâfına, Zat-ı Peygamibe-rîleri, zat-ı muhteremin bildikleri gibi hattâ hapishanede bile, arkadaşlarına vahdaniyeti îlâhiyeyi tebliğ etmek yolunu tutmuştur... Elbette bu âyetlerden kati ve şüp­hesiz sabit olan mesele de şudur ki, Hazret-i Yûsuf (A. S.) kendi arzu ve isteği ile, bir gayri - İslâmî hükümetin bir rüknü, bir elemanı haline gelmişti. Bundan sonra da yine orada gayri - îsîâmî kanun ve gayri - İslâmî nizam yürürlükteydi...

.Böyle bir  açıklama yine     tenakuza bir delil  teşkil eder. Nitekim zat-ı devletlerinin ileri sürdükleri hususa biraz olsun dikkat edilmiş olurısaydı böyle fecî bir hatâ işlenmiş olmazdı. îddia edildiği şekilde olunca, Hazret-i Yûsuf (A. S.)    nasıl--bir   vahdaniyet   tebliğinde   bulun­muş olabilirdi? Eğer bu vahdaniyetin mânası, m&bedler-de ibâdetleri ve memleketin temel nizamım teşkil edecek kanun ve nizamlar bir ve tek Allah için olacaksa,   bütün yaşayış tarzı dînullaha tâbi kılınacaksa, o zaman, Han Bahâdır Hazretlerinin teviline göre Hazret-i Yûsuf  (A. S.)  memuriyeti kabul etmesi, Hakkı tebliğ etmek vazi­fesine muhalif ve zıd olmazım? Yok eğer onun risaiet tebliği böyle değil de, mabedlerde dinullah    yürürlükte °ulunsun;  memleketin içtimaî    nizamının her tara-fmda ^ din - ül - melik yürüyüp gitsin. O zaman, böyle 'bâr ay-nntmın vahdaniyet olmayıp bir aeneviy^L : ürineiîik (dı> Um) tebliği olduğu da fiilî olarak tebeyyün eder.

Böyle bir durumdan sonra, şöyîte bir sual de ortaya  olur: Hazret-i Yûsuf (A.8.) un risaletini ilân et-esinin maksadı hangi sebebe matuftu? O bir peygam-r olarak, halka — hükümdar da dahil olmak üzere — y e hitap etmesi lâzım gelmez mi? Ben yerin ve göklerirı sahibinin yeryüzünde bir mümessiliyim, bunun için sizin Allah'tan korkmanız ve bana uymanız gerekir. Nî-tek'm bütün peygamberler de böyle hitap etmişlerdir :

Allah'tan çekininiz ve bana itaat ediniz. (Eş - guara, I0S.)

Bu mânadaki bir ilâna rağmen, yine de Hazret-i Yû­suf (A.S.) un gayri müslim hükümdarın efendiliğini ka­bul etmesi, ona boyun büküp itaat etmesi îslâmî nizam yerine onun nizamına hizmette bulunması nasıl izah edi­lebilir? Ne ile kıyas kabul eder? Yok eğer onlara şöyle söylemiş olsaydı: Ey cemaat, ben arzın ve semalara! mutlak malikinin mümessiliyim; yeryüzünde onun. nebİ-siyim, fakat benim vazifem sizi Mısır Meliki'nin itaatına çağırmaktır. Devlet başkam olması dolayısiyle onun emirlerini dinlemeniz gerekir. Demiş olsaydı, bu tebliğ nübüvvet vazifesi ile kabili kıyas olabilir miydi? Akıl sahipleri için bu beyanat, bir kurtuluş vesilesi teşkil ede­bilir miydi? Halbuki o seçkin peygamber, isabetli hare­ketleri, hikmet dolu ibretli sözleriyle çevresinin takdir ve hayranlığını kazanarak vezirlik payesine kadar yük-selmişt1. Onun hal ve tavrında, herhangi bir nâkise ve te­zat bulunmuş olsaydı, kendisine vezirlik gibi ikbal kapı­lan değil, daha başka âkibeüerin mazharı olurdu Hele. günümüzün fikir adamlarının, bu şekildeki zıddiyet taşj--yan bir tutumu kabul etmeleri mümkün müdür? Madem ki, Peygamberlik müessesesi cemiyeti her bakımdan ıs­lah edici ve bütünlük arzeden kaidelerin doğduğu bir mercîdir. Hak Tealâ elçilerini böyle bir memuriyetle va­zifeli kıldığına göre, bu mukaddes peygamberlere de bi-lâ istisna herkesin uyması ve onları hayat rehberi olarak tanımaları lâzım gelir. Bu âyet-i kerime bu hususu teyid etmektedir: Hiçbir Peygamber göndermedik ki, ancak Allah'ın izni i!e ona itaat edile.    (Eş - guara, 108)ı Sütün peygamberlerin insanlığa sundukları en bü­yük gerçek, tevhîd olduğuna göre, bu nur kaynağı taife­den nasıl olur da bir peygamber çıkar ve kendisine tâbi olanlara Allah'a itaat etmelerini değil de Allab"t.a yayrı-ra itaat etmelerini söyliyebilir? Allah kullarını AJJ&h'ın izni ile değil de Allah'dan gayrisinin izni ile, Allah'tan ^ayrışma itaate sevkedebilir?

Kur'an-ı ^Serim, kendisinin Allah tarafından vahye-dildjğini şu şekilde isbat etmek ister :

Allah'tan başkasının indinden (gelmiş) olsaydı, her halde orada bâr hayli ihtilâflar bulurdunuz. (En - nisa, 64)

Yâni, eğer bu kitap, Allah'tan başka birisi tarafın­dan gönderilmiş olsaydı, ey halk siz o zaman bu kitapta bir hayli ihtilaflı şeyler ve tenakuzlar bulacaktınız; mâ­nası gözönümâe tutulmuştur.

Fakat Han Bahadır Sâhib ve onun gibi düşünen kimselerin tevilleri kabul edilirse, Kur'an-ı Kerim'in be­yanatında birçek tenakuzların var olduğu zehabiyle ha­reket edilmiş ©hır. îşte o zaman, Kur'an-ı Kerim'in ken­disi hakkındaki, Allah'ın kelâmı olduğuna dair ileri sür­düğü ölçü de bozulur. Kur'an-ı Kerim pek saygısızca ve cahilane bir şekilde itham ve töhmet altında kalmış olur. Alelade Vr kelâm mesabesine indirilir. Hattâ o zaman Kur'an-ı Kerim'e akıl ve irfan sahibi bir insanın telif eseri olduğu nazarı ile de bakılmaz.

Gerçek şudur ki, Han Bahadır Sahib'in bu şekildeki düşünceleri, kendilerinden önce başlamış olan ve sürüp gitmekte bulunan ve uzun bir zamandan beri devam ede-gelen bir zihniyetin ibret verici mümessilliğini temsil et­mektedir. Ve İslâm'ı kaba nefislerine ve sığ akıllarına Kore tefsir eden sahte müslümanlara ait yıkılış tarihimi-

zi*ı acıklı sahifelerini bu bozuk telâkkiler doldurmakta­dır.[49]

 

Din İle Siyasetin Birbirinden Ayrılmasının Tarihî Ve Ruhi Tahıiıi

 

Günümüzün müslümanı, kendi büyük maksadını unutarak, insanlığa Örnek teşkil eden hayatını bir tara­fa bırakarak, dünya hayatının bataklığına düşmüştür. Bugün onun nazarında dindarlığın mânası, ibâdet ve mu­aşeret âdabı hususunda birkaç şer'î noktaya bağlanmak­tan başka birşey değildir. Öyle ki, isterse kendi cemiye­tinin yaşayış gayesini dünya perestler tanzim etsinler, isterse cemiyeti din düşmanları şevki idare etsin-, ve bu idarec;ler dinimizin menettiği bir fiili yapmış olsalar bi-^ le bildiğimiz bu müslüman için birşey- fark etmez. O zaman, bu gafletin cezası -da Allah tarafından öyle bir sekide verilir ki, onların koca koca ülkeleri, yerleri yurtları birbirinin arkasından kâfirlerin eline geçer, kâ­firlere boyun eğmek zorunda kalırlar. Fakat ne onlar kendileri, ne de bildiğimiz o müslümanların uleması bu cezayı da anlamaz ve yine kusurlarının ne olduğunu kav­ramazlar. Hangi kusurlarının neticesi olarak bu cezaya çarpıldıklarının, hattâ niçin cezaya çarpıldıklarını dahi farketmezler. Bu durumdan kurtulmak için düşünmek ve bu gayri islâmî düzeni değiştirecekleri yerd?, küfür nizamı altında yaşamak için şer'î çareler bulmağa ve fet­valar uydurmağa çalışırlar.

Nitekim, bu fetvalardan biri de ıztırâr : mecburiyet bahanesidir. Bunu ortaya atarak, tslâmî yaşayış için  Sözüm ona - yeni bir plân tertiplerler. Bu plânla da gay­rı - şer'î ve gayrı - islâmî nizam altında yaşamayı caiz sayarak, ömür sürüp gitmek isterler. Bunun için de Al­lah Taaîâ tarafından ardı arkası kesilmeyen cezalar de­vam edegelir. Onlar da bu musibetlerin sebebini anlama­dan cezanın daha büyüğü sökün eder. Kendilerini dalâ­letten dalâlete götürür,     islâm'dan  çok uzaklara  atar.

Onlar, bu ıztırâr : mecburiyeti alelade bir mecburiyet gibi düşünürken, Allah'ın sünnetini de bir tarafa bıra­karak, ardı arkası kesilmeyen yeni yeni mecburiyetler türer. Her yem' mecburiyet arkasından daha başkası ve daha ağırı kendisini gösterir. Bu şartlar altında küfür içinde :slâm ve küfür tahakkümü altında islâm'ı caiz sa­yıp gidersiniz. Fakat, Hak Tealâ tarafından gönderilmiş olan bu cezalar, bu tip müslümanların yine gözlerini aç­maz. Hatta.onlar bu durumu umumî bir kaide gibi kabul ederler. Biz küfür iktidarı altında İslâm'ı devam ettirme-e;e mecburuz. Küfrün her türlü tahakkümü ve tasallutu-na mâruz kalmak zorundayız diye bu zelil duruma katla­nılır. Nitekim bu «mecburiyet» in ^arkasında da küfre karşı hürmet göstermek temayülü bile başlar.

Meselâ, ölü hayvan eti yemek. Buna ne zaman mec­bur olunursa, o zaman böyle birşey istikrah ve ttainti ile karşılanır. Bunu herhangi bir basit akıl sahibi bile anîamamazlıktan gelemez. Aslında bu ölü hayvan eti ye­mek haramdır. Mecbur kalarak bu et yenilir. Yendiği "zaman da hiç olmazsa kalbde bir nefret, bir kerâhat hissi uyanır. Böyle bir etin istekle ve lezzetle yenmesine im­kân yoktur. Bu etten ancak doyuncaya kadar yenilir. Mecburiyet karşısında yenen bu et iştahla yenmez, bu stten; kavurma, kıyma yapıp pilavınızın üstüne oturta-'nazsınız, isteksizlikle ancak açlıktan ölmemek için iste-bir parça karnınızı doyurursunuz.

İste bu nefret, bu isteksizlik     (istikrah)  bütün iş . bütün muamelelerde vardır.    Bunların hakikatte olduklarını bildiğiniz halde, arızî ve mecburiyet tahtında helâl şekle     girdiklerini düşünmüyor ? Bu şekilde bütün bir kavim, bütün bir millet, i yaşayışının medenî, içtimaî ve siyasî işlerinde dair t h ?U no^tavı gözönünde (bulundurmalıdır:    Mecburiyet tinda bu hallere tahammül etmektedir. Şer'î ve ruhî bakımdan mecburiyete uyuyor. îşte bu günkü bu yaşa­yış nizamında nefret etmekle, kerahat hissi duymakla, çekinmekle, yâni-ancak yaşıyacak kadar ölü hayvan eti yemek gibi bir durumda kalmak mümkündür. Böyle bir hâle de az bîr zaman tahammül edilebilir. Kısa bir za­man için dayanmak imkânı olabilir. Tabiatler, mizaçlar çok geçmeden bu şekildeki kerahatli yaşayıştan bıkarlar. Karşı gelmeğe başlarlar. Yoksa Hak Tealânın, küfür ni­zamını benimsiyenlere şöyle mi emir vermesi lâzımdı:

«C halde içlerinden her sınıftan bir zümre çıkmalı, bir zümre de küfür üzerine kesb-i kemâl eylemeli, giden zümreler döndükten sonra, onları dalâlete sevketnıek yolunda, çalışmalı ki, onlar da iyice dalâlete yuvarlanıp gitsinler.» Yahut da :

Sizin idinizden bir zümre olsun ki, bunlar kötülüğe davet ederler, fenalığı emredip, iyilikten, doğru yoldan menederler... [50]

Şimdi din hususunda öyle muazzam bir ilerleme ha­yal edilmiştir ki, bu sayede nice nice sofular, âbid ve zâ-hid geçinen kimseler, teşbihlerini çekerek, vekillik, hâ­kimlik , avukatlık işlerine de giriştiler. İnanmadıkları, iman etmedikleri kanunlarla halkın işlerini düzene koy­mağa, halk arasındaki dâvaları halletmeğe, onların ara­sında hüküm vermeğe kalktılar. Aynı zamanda inandık­ları ve iman ettikleri kanunu da, yalnız arada sırada söz­lerini okumak için evlerinin raflarında süs olarak tutar­lar. İşbu ilerlemenin sayesinde de gurup gurup şalinle-, rin (?), muttakilerin (?) ileri gelen âbid (?) ve zâhid-lerin (?), çocukları da, yeni yeni dershanelerde, mektep^ lerde, kolejlerde ders öğrenmeğe gittiler. Oralarda, dink;iüK, maddoperestlik ve ahlâk dışı dersler Öğrenmek vjhıuu tutarlar. Sonra da kalkar bu küfür nizanımda fii­len çalışmağa başlar ve bu nizamın kökleşmesi, için gay­ret sarfederler.

Bir rejim ki, o çocuklar babalarının gafletleri saye­sinde ve bunlar da kendilerinden evvel gelen kuşakların bu kabil tutumları yüzünden, müslümanların basına esa­reti musallat etmişlerdir.

Erkekler bu şekildeki hizmetleriyle küfre hizmet ederken, kadınlar da erkeklerden geri kalmamak için bu yarışa hız vermektedirler. Cehalet, dalâlet ve ahlâksızlık kasırgasını estirmekte maharetlerini isbat ettirmişlerdir. Farz-ı fcifaye'yi ifa etmek için, erkekleri çpk gerilerde bırakmış oluyorlar. Bu farizeye (!) ilk önce erkekler başladı, fakat kadınlar bu ğavallı kadınlar, bu dinî fari-zelerini (!) yerine getirmek için onlardan baskın çıktı­lar. Bu hâtûn kişiler, ortaya atılmamalardı, herhangi lor gayrı - müslim muhitte gayri - müslimler onlarla selâm sabahı kesecek, onlarla düşüp kalkmıyacak, kendilerine medeniyetsiz yaftasının" yaptırılması gibi korkunç bir tehlike karşısında idiler.  [51]

Bugün din'in bu yeni şekilde düzeltilip, tanaam edil­mesini acaba kim istemez, kim düşünmez, kim beğen­mez?" Hakikatte ise, bu yeni tanzim şekli , bu yeni düzeltSıle>" (mebuslar) değil de kadın mümessiller ifâ ediyorlar.   {Mü­ellif).

meler, bugünün işi değildir- Bu zamanımızdan yüzlerce sene önce başlamıştır. Ne zaman ki, Tatar kâfirleri müs-lüman ülkelerini istilâ ettiler; bu bozgun havası da foaş-.adı ve devam edip gitti.

O zaman yalnız «küfür nizamı altında Islâmî yaşa­yış» meselesi ortaya çıkmakla kalmadı. Koca koca ulemâ ve sulehâ (âlimler, sâlih ve teiniz kmseler) kendileri dfe *)u küfür nizamına hizmet etmek yolunu tuttular. Bugün bizim mekteplerimizde okunan Arabî ders kitaplarının çoğu bu ulema-i kirâm-i din ve müftiyân-ı şer-î meün : İleri gelen din uleması ve kuvvetli şeriatın müftülerinin yazmış oldukları kitaplardır ki, o zamandan beri islâm dünyasında hâlâ okunmaktadır.

Bu yanlışlığın ve bu hatânın eksikliği:, şimdi bu hatâ ve bu yanlışlığa bir de eski olduğu için mukaddeslik kis­vesini giydirmiş oluyor. Bu böyle bir seyr takip edince, zamanımızın fakihleri, muhaddisleri ve müfessirlerinin bu hatâya kapılmalarında hayret edilecek birşey olmaz.

Şu husus da açık gerçektir ki, bir yanlış ve bir hata «ski olunca, sakinlik ve doğruluk vasfını ihraz edemez. Hata ve yanlış olarak kalır. Hatta zamanın geçmiş olması da hatâyı doğru kılmaz. Yine aynı şekilde ha­tânın çok kimseler tarafından da benimsenmiş bulun -ması ve çok kimselerin de bu hatâya saplanm'ış bulun­ması, da hatâyı hatâhktan kurtarmaz. Eğriyi doğru yapmaz.

Hak'kın kaim olması ve sebat bulması isteniyorsa, Allah'ın Kitabından ve Resulünün sünnetinden başkası­na bağlanmakla bir netice almak mümkün olmaz. Bü­tün bu yıkılış devrinde, ilkönce mecburiyet tahtanda ve küfür devletinin baskısı altında islâm nazariyesi orta­ya çıkmış, yavaş yavaş iş ilerleyerek, nizam-ı küfr'e hizmet caiz sayılmış,   sonca  da müstehaphk derecesine varmış ve daha sonra da farz-ı kifâye makamım ihraz etmiştir.

Bu yüksek nazariyeye   (!)     bakınız, nereden başla­mış ve nerelere kadar ulaşmıştır. îş bununla da kalma­mış rezalet son dereceye varmış,  «Dinî serbestlik tanı-, yan hükümdarlara sadakat göstermek dinin iktizasıdır.» denmiştir.

Bu nefsanî tefsirciler çalışarak şu hususu da elde etmişlerdir: Kendi gerilemelerinin her merhalesinde-aşağıdan aşağıya düşmek, derekeden derekeye yuvarlan­malarına mazeret bulmak için de Allah dininden medet ummak isterler. Onların bu istekleri, kendi zanlarma gö­re şu formüle istinat ediyor: Allah'ın dini bizim bütün ihtiyaçlarımızın giderilmesini tekellüf ettiğinden, gimcL karşılaşmış bulunduğumuz mecburiyetler hususunda da onun rehberliği ile yürümemiz gerekir. Fa,kat aslında, bu zahirî formülün içinde başka ve diğer bir formül de sak­lıdır. O da, bu şekilde çalışan kimselerin işlerini istedik­leri gibi yürütmekle herşeyden istifade edebilmeleridir. Madem kî, biz şimdi böyle bir dine sahip olmak bahtiyar­lığını elde etmiş* bulunuyoruz. Ve biz'böyle bîr »dine îman etmek saadetine kavuşmuşuzdur, bunun karşısında hiç olmazsa, bu dinde farz olan şeyleri yerine getirelim. Biz l>o dini ilerletmek yerine gerisi gerisine götürelim. Yânı bizim buna bağlılığımız, dinimizin, her türlü mükellefiye­tini üzerimize alaralk, Allah'ın mü kü olan şu arz üzerin­de bu nizamı sağlamlaştırmak ve bu hususta karşılaştığı­mız her zorluğu ortadan kaldırmak şeklînde olmayacak-. 7" Zira bu ^orioHarm kalkmasını dinimiz tekellüf et­miştir — bîz böyle bir cehd ve gayreti tamamen hayali-ten silerek kendi zevku sefamıza bakalım. Müslüman-*p*n bulunduğu ülkelerde ne olursa olsun, işimizin ve ^ eŞ*aatimİzin yolunu tutalım. Bir uşak gibi, bizlere ne mır vei"Hirse onu yapalım. Hattâ din dışındaki her türlü doktrinlere ayak uyduralım. Başımıza hangi rejim gelir­se gelsin, onlara itirazsız boyun eğelim. Dinimiz her haî-ü kârda bütün ihtiyaçlarınım karşılamağı tekellüf «tnıiştir. Ve biz de böyle bir dine mensup olmak saıade-tinî elde etmiş bulunuyoruz, derler ve demek isterler.

İşte bunun içindir ki, böyle hatalı'düşünenler ve bu .şekilde hatalı yola sapanlar, bu hususu meşru kılmak ve doğru olduğuna kendilerini inandırmak itin de Kur'an-ı Kerim'den ve Hadisi Şerif den boyuna delil arayıp dur­maktadırlar. Bütün Kur'an-ı Kerirn'i taradıktan sonra, işlerine yarayacak olan Ankebut sûresi, Bakara, Al-i îm-ran, Enfâl, Tövbe değil de yalnız Yûsuf süresidir. Bu sû­re de yalnız Han Bahadır Hazretlerinin istidlal buyur­dukları âyât-ı kerime'lerdir.

Bu şekilde bütün Sîret-i Nebevi de gözden geçirilir, baştan başa bakılır. Ne Mekke'deki olaylar, ne Tâifdeki taşa tutmalar onları alâkadar eder. Bedir ve Uhud hesa­ba katılmaz. Onların gözü işlerine yarıyacak olan tevil kabul etmesi ihtimali bulunan hemen şu vak'aya sımsı­kı sarılırlar:

Müslümanlardan bir zümre, asr-ı saadette Habeşis­tan'a lrcret etmiş, bir müddet orada Hıristiyan bir hü­kümdarın memleketinde kalıp güya o devletin tebaası ol-muşlarmış (!).

'Fakat mevzuu gerçek cephesiyle düşünmeyen bir "kimse değil de, hakkı ve hakikati arayan birisi kalkıp ti;> bu hususları tahkik edip anlamak isterse, bu hakikatin mahiyeti de Yûsuf (A.S.) kıssasındaki gibi bir neticeye bağlamı. Zira, bir Nebî Allahü Tealânın hidayet ve em­riyle bir küfür nizamında, gayr-ı İlâhî kanunun yürütül­düğü bir devlette, başta bir melik olduğu halde vezirlik gibi en müh'm bir mevkiyi işgal etmesinin sebebi, asıl maksada bu sebepıe ulaşması ve meseleyi bu yoldan hal­letmesi içindir.

Müslümanların da Habeşistana muhaceretlerinin se- bir müslümarı cemaat için, bir gayrı - müslim me­deni ve t ve siyaset nizamı altında hiç olmazsa barınacak bir ver bulunması ve kendi mescidlerinde kendi usulleri­ne göre, ibadet edeb'lmelerı ve kendi kalblerinde bulunan akidelerini hiç olmazsa dilleriyle söylemek imkântna ka­vuşabilmeleri içindir.

Bu netice başka suallerin de doğmasına yol açmak­tadır. Biz bunları ehemmiyetlerine göre tasnif etmiş bu­lunuyoruz. Bunlara sırasiyle cevap vereceğiz. Cevapla­rımızın olduğu gibi anlaşılmadı için şu meselelerin araş­tırılması icabeder  :[52]

 

Esasa Aît Birkaç Sual Ve Cevapları  :

 

1. Al'ahü Tealâ'nın    Peygamberleri vasıtasiyîe in­sanlara göndermiş olduğu din yalnız ibadethanelere mi hasred'lmiştir,  yoksa bütün insanî yaşayış  sahasına mı şâmildir?

2.  Bu dinî getirmiş olan peygamberlerin hepsi de bir tek maksat için mi gelmişlerdir;  yoksa, her birin'n ayrı ayrı muhtelif maksatları im vardır? Bunların bazı­larının maksat ve gayeleri diğerlerinin zıddına mıdır?

3. Hak Tealâ'mn hakikatte     insandan istediği ne-dır? Bütün yaşayışı boyunca O'na kulluk etmek, O'nun kanunlarına tâbi olarak çalışmak, O'nun emrine    boyun pküp gitmek mi? Yoksa, yalnız ibadet edip de diğer işede istediği gibi  hareket eylemek ve keyfinin istediği hareketi yapmak mıdır?

Bu suallerin cevabı şöyledir  :

Allah’ın göndermiş olduğu din, hayatın her safhası-oja u^atan bir sistemdir. Her devre ışık tutan ve rehber ur'an-ı Kerim yalnız ibadete değil, aynı zamanda medenî, siyasî, iktisadî, hukukî, askerî ve muaşerete ait bütün müeyyideleri İhtiva eder. Daha önceki semavî ki­taplarda bulunan hükümleri fesh ve iptal etmiş ve bun­ların yerine kıyamete kadar devam edecek olan ölümsüz prensipler vazetmiştir. Diğer semavî kitaplardaki hü­kümler hakikatte hüküm değil de bir tavsiyeden ibaret olabilirler. Bunlara bağlanmanın iyi olduğu büdirilmiş, fakat bağlanmanın zarurî ve farz olduğu ortaya konma­mıştı. Ta ki Allah'a karşı bir diyecek kalmamış olsun.

Bu şekilde ikinci sualin cevabı da şöyledir  :

Nübüvvet, günümüzde umumiyetle şu şekilde düşü­nülüyor: Muhtelif peygamberler, muhtelif heyetlerle gel­diler. Hattâ bir peygamberin vazifesi, cemiyetteki küfür nizamını ortadan   kaldırmak  için  savaşa girişmek olur, bir d:ğeri de birincisinin aksine olarak, küfür nizamı için­de yalnız mahdut bir kısım dinî ve ahlâkî ıslâhat ile ik­tifa eder; belki kendisi de küfr nizamuıa muti olup, sa­dakatle bu nizama hizmet etmek yolunu tutmuş olabilir. Böyle bir anlayış Kur'an-ı Kerim'in beyanına muta­bık olmaz. Zira, bütün kuvvetiyle birlikte şu tasavvur gözönüne geliyor: Peygamberlerin hepsinin de nübüvvet­lerinden maksat, bir ve aynı olmalıdır. AUahü Tealâ'mn böyle ikisi birbirine zıd, biribirinin hilâfına,    biribirinm aksine yo' tutmasını, akıl da kabul etmeğe hiç bir zaman hazır değildir. Hattâ herhangi bir mâkul kimse de;"^böy-le bir Allah'a (neuzü billah) hâkim Allah diye inanamaz Bir taraftan insanların hidâyeti için bir peygamber göndersin,  diğer taraftan da kalksın bu     peygamberin yapacağı işlerin tam zıddına, tam tersine hareket edecek başka bir peygamber göndermiş olsun?. Bu da ayrı bir meseledir ki; bir peygamber Islâmî nizamı kurmak için, çalışacak, uğraşacak, didinecek, son merhaleye getirecek, başka bir peygamber de çıkacak, bu    merhaleleriîı basında mı, arasında mı, sonunda mı, her neresinde olursa olsun, işe girişecek, birincisinin yaptıklarını bozacak ve onun işini baltalayacak? Bir üçüncüsünde çıkacak, davet, tebliğ, yahut da savaş yerine bir nevi aracılık* mahiyetine girip, hususî şekillerle işi yürütmeğe* 'başhyacakmış? Bunlar muhtelif yollar tutacaklar da aynı maksat uğrun­da yürüyecekler? Hayır böyle birşey olamaz,. :Bu peygam­berlerin hepsi aynı yolu tutacak ve aynı maksat uğrunda çalışacak ve muhtelif şekillerle, muhtelif yollar takip et­seler de aynı gayeye doğru gideceklerdir. Yâni Allah ni­zamını yeryüzünde kaim kılmak için, şekil ihtilâflarını peygamberlerin aslî maksatlarının ihtilâfı diye düşün­memek lâzımdır. Böyle düşünürsek Hak Tealâ'ya bun­dan daha büyük ne gibi bir iftira atmış olacağımızın da farkına varmamız icabeder.

Üçüncü sualin cevabı şöyledir: Günümüzün müslti-manları umumiyetle şöyle düşünmektedirler: Allah Tea-lâ'riın insanlardan istediği yalnız şudur: Ona ibadet edi­lecek, bazı meselelerde, meselâ gusül, taharet ve bazi he­lâl haram ölçülerine bağlı bulunmak. Onlara göre, Allah'­ın insanlardan başka bir istediği yoktur, insanî yaşayışın geniş sahasında insan keyfinin istediği kanunlara bağla­dır; yahut da akfmca, şeytanları, cinleri, insi yeryüzüne musallat telâkki eder. Bu cevap günümüzün dünya - pe-restlerinin aklına ne kadar da uygun bir cevaptır.

Ed-dînü yüsrün : Dinde kolaylık vardır. Yahut da M&ce'ale aleyküm fi'd-dinî min harecin  : Sizin için dine zorluk konmamıştır, taraftan    olan güruh «'isterlerse'.endileri  için bir hayli     kolaylıklar icat  ededurs'unlar°yie olduğu takdirde her ne şekilde olursa olsun, bu da uk ve ubudiyet tasavvurunun tamamen ortadan kalkden*ektir. Kulluk denen şey belki de   bundan daha Un   bir hal. almaz. Zira, bir kut yirmi dört saat zarfında ancak bir iki saat, o da zahirî bir şekilde kulluk edecek, diğer vakitlerde ise bu kulluktan kurtulup gide­cek...  Yahut da efendisine bir selâm    çakmakla kulluk vazifesini bitirip tamamlayacak...     Ondan sonra da bü­tün işini gücünü başka kaynaklara, başka taraflara bağ­lamakta serbest olacak... Bu arada .bildiğini de okuya­cak.. Acaba bu kimseler Allah'ı nasıl biliyorlar? Yoksa, onlara göre Cenab-ı Hak, kendini insanların Hâlıki, Rab-bi diye vasıflandırdıktan sonra, diğer taraftan da bütün insanları kendi başlarına mı bırakmıştır? Ne yaparsanız yapmız, ne ederseniz ediniz, diye gayet ufak ve küçücük bir kulluk ve ubudiyetle mi iktifa ediliyor?

Herhangi bir baba, kendi çocuğuna babalık vasfı ile, herhangi bir erkek karışma kocalık sıfatı ile, herhangi •bir hükümdar kendi ülkesi halkına    hükümdarlık hakkı ile, bu kadar küçücük şeylerle iktifa etmez.    Bu kadar ufak bir alâkaya razı olmaz. Bir kaç merasim icra ede­rek, güya sadakat gösterisi ile vazifeler    yerine gelmiş olmaz. Babalık, ftocahk ve hükümdarlık hakları da ta­mamen yerine gelmelidir. Evlâdın babasına karşı, hak -kiyle "evlâtlık etmesi lâzımdır. Kadının kocasına karşı sa­dakatli ve itaatli olması gerektir. Memleket halkının da adil ve dürüst hükümdarına karşı vatandaşlık vazifesi­nin icaplarını yerine getirmeleri lâzımdır.

İnsanoğlu nefsine ait en küçük hakkın yerine gel^ meşini isterken neûzü billah bu na&l Allah olacak ki, bü­tün insanlar, bütün insanlık âlemi ve bütün kâinat onun mahlûku bulunacak da O da bunların bakıcısı ve koru­yucusu (perverdigârı) olmasına rağmen, bunların O'nun-la bir alâkası olmıyacak imiş???

Din ve nübüvvet iktizası gereğince, kulluk hakkın­daki bu tasavvur doğru değilse ve hakikaten Allah Tea-lâ'mn gönderdiği dinin insanların bütün içtimaî ve ferdî hayatlarının her tarafına şâmil ise; eğer Allah'ın kullardan istediği her hususta ve her mevzuda, O'nun kanunla­rına uymak, O'nun hidâyet yolunu tutmak ise; eğer Al-iahu Tealâ peygamberlerini hak yaşayış nizamını kur­mak yolunda davet etsinler ve bu nizamı ayakta tutsun­lar, bir Allah'a itaat edip, ona bağlansınlar diye gönder­miş ise, o zaman mâkul bir kimse için, şunu kabul etmek pek kolay olmaz ki, bütün peygamberler arasında yalnız ve sadece Hazret-i Yûsuf (A.S.), gelmiş bulunan ûigcr peygamberlerin hilâfına, dinullahı kaim kılmak yerine, kalkıp da din - ül - Melik'in hükmü altında maliye nazır­lığı hizmetine boyun eğmiş olsun???

Bu meselede olduğu gibi, herhangi mâkul bir kimse, şu iki zıt meseleyi de birbiriyle bağdaştıramaz: Bir ta­raftan Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) Arab'ın gayri - Islâmî nizamını kaldırıp, onun yerine îslâmî nizamını yürürlü-ğe^koymak için çalışıp uğraşacak, diğer taraftan Zat-ı Risâletpenahîlermin ülkesine yakın, Habeşistanm gayrı"-islâmî nizam'ım, o kadar haklı ve doğru addedecek ki, Müslümanlardan bir cemaata bu nizam altında yaşama­larını sağlamak yolunu ihtiyar edecek... Aynı zamanda bu'cemaat, din mefhumunu iyi anlamış kimselerden mey­dana gelmiş olacak. Dini gerçek değerleriyle tam bir ce­miyet sistemi olduğunu kavramış ve bilmiş bulunacak­lar... Buna rağmen bu cemaat, dini dağınık, birbirinden ayrı, birbiriyle alâkası ve ilgisi olmayan, birbirine bağlı bulunmayan bir şey mi addedecek?. Yine bu cemaat için Su hususlar o kadar kolay kabul edilebilir mi?ıEnbiyanm hâl tercümeleri, Kur'an-ı Kerim'in tâlim?, dinin ahkâm e evamiri hep birbirinden ayrı, birbirine zıt, her biri ay ayrj şekillerde parçalara bölünmüş, ayrı ayrı tevil ve S}r kabul eden bir şey olsun!.. Bunlardar her cüz'ü dt .a, bunların her bir tarafı diğerta Cuz>ün yanı oaşında, bunların her bir tarafı diğer Pişiğinde, açık bîr tenakuz rengi almış bulunakat bir Hâkim'in kurmuş bulunduğu bu dini mürettep, muntazam bir nizam olma vasfı içinde görenler, onun her eüz'ünü ve her tarafım tefsir ve teşrih eder­ken, onun tabiatını küllî bir nizam olarak gözonünde bu­lundurmaktan başka bir çare olmadığını bilmelidir. Her kim de bunun dışında bir tefsir, bir -tâbir veya bir tevil yoluna giderse — şöhret sahibi bir ulema olsa dahi — bu kimselerin ileri sürdüğü, hiçbir fikri kabul etmesin. Yine bu cins müfessirler, bu dinde tenakuz vardır   veya Enbiyay - i Kirâm'ın işleri arasında bir çatışma vardır diye bir iddiada bulunurlarsa, bu kabil fikirlerin hiçbir kabul edilme haysiyetine lâyık olmadığı kat'iyetle tasdik edilmelidir.

Bu mevzuu burada    neticelendirirken şimdi, Sûre-i Yûsuf'un bahis mevzuu olan yerlerini ve Habeşistan mu­hacereti bahsini, doğrudan doğruya açıklayıp aydınla­tacağız.[53]

 

Kıssayî Yusufdan Yanlış Ve Hatalı İstidlal

 

Sûre-i Yûsuf da. beyan edilmiş    bulunduğu şt Hz. Yûsuf  (A.S.)    kısası üzerinde    düşünürsek, malûm olur ki, zat-ı peygamfoerilen, daha peygamberlik şerefini elde etmeden, kendi kardeşlerinin gadrine uğrayarak bir tüccar kafilesinin hıyaneti neticesinde Mısır Âalz'inin kö-, leşi olmuştu. Bu kölelik devrinde yahut da bu devirden sonra, zat-ı peygamberleri    hapsedilinceye kadar, geçen zamanda Hak Taalâ tarafından kendilerine peygamber­lik vazifesi bahşedilmiş oldu. — Çok defalar böyle oldu-ği gibi, Peygamberlik ekseriya sıkıntılı geçen zamanlar­da veya hapis hayatında iken atâ kılınır. Nitekim hapis­haneden önceki hayatında O'nun kelâmından    Peyganı-berâne bir söz nakİedÜmemiştir. Ancak kendisi temiz ve fpâk-b, ir-insan olarak tanınmıştı.—.Peygamberlik şerefini elde ettikten sonra, zat- peygamberileri ilk evvelâ ya­nındaki hapishane arkadaşlarına duyurmağa koyuldu. Nübüvvet vazifesini ifâ yolunu tuttu. Bu davetin hülâ­sası Sûre-i Yûsuf'un beşinci rükûunda beyan buyuruî-muştur. Bu bahisleri okuyan herkes Öğrenecektir ki, «ıra-da iken, O çevresine şöyle hitap ediyordu : Erba&ün müteferrikun : Çeşitli ilâhlara kulluk, ibâdet etmeyin, Bir olan Rabb'a ibâdet ve kulluk edin. Bu mümtaz pey­gamber yalnız kendi muhitini değil, irşadını daha geniş halk tabakalarına da teşmil etmek istiyordu. Büyiik bir şevkle tebliğine devam ediyordu : Şu Melik : Kıral deni­len ve sizce Rabb diye bilinen, ldm&e benim Kabb&u değil­dir. Banim Rabfokn ancak Allah'dır. Baısa uyan ve uya­cak olan milletin ibâdet ve kulluğu da ancak bu Allah'a kulluk ve ibâdet etmekten ibaret olacaktır. Eübettekî h» müessir sözler zindariın kalın duvarlarını delip geçmeîrto gecikmeyecekti. Nitekim, Allah'ın teçhiz ve tezyin ettiği bu peygamberin; diyanet, hikmet, takva ve basiret hu­susundaki harikulade hal ve etvarı, Mısır hükümdarını bile teshir etmekte gecikmedi. Ye bu hükümdar, Hazret-i Yûsuf (A.S.) talep ederek O'na Mısır saltanatının bütün salâhiyetlerini tevdi etti.

Şimdi Hazret-i Yûsuf (A.S.) un önüne kî yol açıl­mış oluyordu. Bu yollardan biri, îslârm inkılâp için umu-mı davet, çalışıp çabalamak, harp darp, etmek ve bu mü­cadelenin uzun müddetini göze almaktı. —• ki -çok vakit davetlerde böyle olur ve böyle olmuştur — İkinci 'se şöyle idi: Allah Taalâriın 'böyle bir zamanda onun ıe vermiş olduğu kuvvet ve kudretten faydalanmak. ^? .^uvvet^ bu kudreti kullanmak ve tam manasiyle işin -si için istifade etmek. Kendisine tam salâhiyet olan iktidar sahibi Melik'in verdiği bu salâhiyet set f1011*161^ düzenini fikir, ahlâk, medeniyet ve slya-ı*«         değiştirmeğe çalışmak.     Aîlah-ü Taalâ'mn kendisine vermiş olduğa- basiretle, birinci yolu değil de ikinci yolu maksada ulaşmak hususunda daha yakın ve daha kestirme buldu. Bu yolu da tutup yürüdü.

Onun bu gayrı - îslâmî nizama hizmet etmiş olması, alelade, karın doyurup göbek şişlrip ense kalınlaştırmak için değildi. Hele şahsî makam ve mansıp sahibi olmak İçin hiç değildi. Fâsİd nizamın ufak tefek işlerinin bir in­tizama girmes' için de böyle bir mevkiye geçmemişti. An­cak maksada ulaşmak için bir vasıta idi. O da bu vası­tayı ibt'mâl etti. Aslında Hazret-i Yûsuf (A.S.) da difer peygamberler gibi, yaşanılmaya değer olan gerçek yolu açmak ve insanlığa ölümsüz gerçeği öğretmek için vazi­feli kılınmıştı.

Bu işi alelade bir hükümet memuriyeti telâkki eden zümre, Hazret-i Yûsuf  (A.S.)  un bu makama îslâm ni­zamını cemiyete hâkim kılmak için geldiğini kabul etmek istemiyorlar. Bu ^nkâr ehline göre, bu yüce peygamber, kâfirâne nizamın sultası altında Maliye Nazırlığı (Finans ministert  veya iktisat vekilliği hizmetini ifâ etmişte Ve bu mevki şimdiki mevcut devletler ve hükümetlerin mâ­liyesini idare eden, defterdar, mal müdürü, hazine emini ve nihayet maliye nazırından daha yüksek bir makam değildi. Hattâ bizim şu ülkemizdeki  (şimdiki Hindistan ve Pakistan)   kongre vekillerinin ve bakanlarının birisi­nin rütbesine veya makamına bile çıkarmak istemiyor­lar. Tâ ki, bu nüfuzlu mevki vasıtasiyle asıl yapmak is­tediği icraatı umum halka teşmil etmek imkânından mah­rum olsun diye. Bu karanlık zihniyet kendi süflî durum­larına sahte bir mazeret uydurmak için Yûsuf (A.S.) m vezirliği üzerine almasını gelişi güzel bir şahsın bu ma­kama gelişinden farklı görmüyorlar.    Pek tabiî olarak, vezirliği ele geçirince, hakikatte bütün  iktidar cevheri de (Substance of power) eline geçmiş olacaktı.

O, selâhiyeti ve iktidarı Melikten istemişti. Yalı ut da bu mevkiyi elde etmiş veya bu mevkiyi zorla koparıp alm'ışti. İnkarcı zümre bu hususlara ehemmiyet v?citi k istemiyor. Hazret-i Yûsuf (A.S.) iktidara geçince acaba Meliki azledip tahtı ele geçiremez miydi? Asıl üzerinde durulması lâzım gelen mesele şudur ; Hz. Yûsuf (\.S.)> Taleb ettiği makamla, acaba kâfirâne - nizamı mı devam ettirecekti? Yoksa, bu vazifeyi kabul ederken, kendi maksadım mı gerçekleştirmeğe azmetmişti? Yâni İslâm rejimini mi ihya etmek istiyordu?

İkinci ehemmiyetli mesele de şu noktadadır?. Acaba hakikaten O'nun elde ettiği bu selâhiyetler ve bu iktidar, o zaman o memleketin nizamını değiştirmeğe ye­terli miydi yoksfl yetersiz miydi?

Bizim kanaatimize göre, din ve nübüvvet mesleğinin iktizası şudur:

Bize göre, Hazret-i Yûsuf (A.S.) -'m, İc'alniy *aiâ hazâ'in il - arz : Beni yeryüzünün hazinelerinin başına

geçir. [54] demes;nden maksat îslâmî nizamı kurmak olmalıdır. Şunu da bilmek lazımdır ki, Hazret-i Yûsuf (A.S.) m — hazâ'in el - arz - ı, talep etmesinden maksat bütün vasıtaların ve bütün vesilelerin ve bütün kaynak-krm (Resources)  kendi eline geçmesini sağlamaktı.

Han Bahadır Sahib hazâ'in kelimesinden alelade verği mânası çıkıyor. Halbuki, Kur'an-ı Kerim'in hiçbir yerinde

bu kelime, vergi ve maliye mânasına gelmemiştir.

Kur’an-ı Kerim'in tâlimi üzerine tetkikde bulunduğumuz zaman bu kelimenin açık bir şekilde, vesâyil, vasıtalar,

kaynaklar,  yâni  (Resources)   mânasına geldiği anlaşıla­caktır.  [55]

Sözün gelişinden de anlaşıldığına göre, bir mülkün bütün vasıtaları, bütün kaynakları bir kimsenin eline ge­çince, o zaman, o kimse, o mülkün,ve o ülkenin bütün iğlerini ele geçirmiş olup ülkenin hâkimi durumuna gel­miş olur. Bütün vesayili ele geçirmek ile ülkenin üzerin­de hüküm ele geçirmek aynı şeylerdir. Bu meselenin te­yidinde Bible : (Kitab-ı Ahd-i Atik) de dahi beyan var­dır. Orada sarahatle bahsedilmiştir ki, o zaman Mısır Firavunu, sadece ismen hükümdar ve melik : Kıraldı. Yoksa amelen ve bilfiil iktidar ve hükümdartık HazreM Yûsuf (A.S.) in elinde bulunuyordu. [56]. Yâni, döndürmesi, geri bırakması yakışık almaz, böyle yapmıyacak-tır. Bu âyetlerden Hak Taalâ'Um ademi kudreti bahis mevzuu değildir. Bu âyetlerde zülüm, imanı zayi etmek, mü'minleri münafıklarla birbirine karıştırmak, mü'min-leri unutup bırakmak ve bu gibi şeyler Hak Taalâ'nm usulüne uymaz, O'nun şanına yakfışmaz. O'nun için yakı­şık olmaz, münasip düşmez, mefhumları açık olarak an-laşıln.

Şimdi Hazret-i Yûsuf (A. S.) iktidarı elde ettikten sonra, o' ülkede yine din - ül - Melik : Hüküm­darın kanununun yürürlükte olduğunu Kur'an-ı Kerim'-de buyurulduğu Mâ kâne le-yeftıoze ehâhü fî din-t*l melik: Melikin kanununa göre, kardeşini aU koyamazdı. (Yû­suf, 76). .gibi meseleyi tahkik etmek yolun'a gidelim. Bu bahse ait akla gelen ük şey şudur ki, umumiyetle âyet-i kerimeyi tercüme edenler, doğru tercüme etmemişlerdir. Mütercimler, bu cümleden, Hazret-i Yûsuf (A.S.) dinül -Melik : Melikin kanunu gereğince kardeşini alıkoyamaz­dı, şeklinde bir mâna çıkarmışlardır. Halbuki bu alıko-yamazd'ı kelimesi kudretsizlik ifadesi değil de isteksizlik manasınadır. Yâni, cümlenin doğru tercümesi açık şekil­de şöyle olmalıdır. Bu alıkoymak işi Yûsuf (A.S.) a ya­kışır bir iş değildi. Yahut da Melik'in kanununa göre, Yûsuf (A.S.) için kendi kardeşini bu tarzda alıkoymak münasebet almazdı,  münasip düşmezdi.

Kur'an-ı Kerim'in diğer yerlerinde de bahsedilen konuşmalardan anlaşıldığı gibi, maksat ademi kudret : Kudretin olmaması değil de adem-ı. münasebet yakışma­mak, münasebet almamaktır. Meselâ başka yerlerdeki mâkâne nin tercümelerine de bakalım  :

Mâ kâne'llahü İİ yutli'a - küm al'el gaybî : Hak Tea-lânın size gaybi bildirmesi gerekmez, (yakışık almaz, münasip değildir.)  (Al-i îmran, 179)

Buradan anlaşılan şey, Hak Tealâ size gaybi bildir­mez, demek değildir. Bildiremez, bildirmek imkânı yok­tur, bildirmeğe kadir değildir demek değildir. Ancak bu­radan şu mâna anlaşılır: Hak Taalâ'nın size gaybi bildir­mesi usule uygun değildir, yakışık almaz, münasip düş­mez, uymaz, gerekmez, demektir.

Yine buna benzer birkaç misâl :

Mâ kâne/llahü li - yuzıy'a îmane küm : Allah sızan imanınızı zayi edecek değildir. Bakara, 143. Yâni, Hak Tealâ'mn    sizin imammzı hiç etmesi yakışık almaz.

Fe - mâ kâne'llafhü li - yeztimehüm : Allah onlara zulmedecek değil. Tevbfe 70. Yân , Hak Taalâ'nm zulmet­mesi münasebet almaz, uygun değildir.

Ve bir diğer yerde  :

Mâ kâne'llahü li - yezere'l müminine âlâ mâ en tüm aleyh : Hak Taalâ Mü'minleri, sizin bağlı bulunduğunuz.

şeyden döndürecek değildir- (Al-i îmran, 179)

Aynı şekilde, Sûre-i Yûsuf'da bahsi geçen âyet-i ke-me'den bir evvelki âyette şöyle bir cümle geçer :

Mâ kâne le - nâ en nüşrike bi'llahi nün şey'in : Her­hangi bîr seyit Allah'a ortak koşacak değiliz. (Yûsuf, 38) Yâni, ortak koşmak, şirk yoluna gitmek bize yakışmaz, b:zim akidemize uymaz.

Buradan şöyle bir mâna anlaşılmaması gerekir : Biz Hak Tealâ'ya ortak koşmağa, şirk yoluna gitmeğe kudret sahibi değiliz, istesek de ortak koşamayız. Bu cümle doğru olarak şu mânada anlaşılmalıdır: Bizim gi­bilere, bizini gibi halka, Hak Taalâ'ya ortak koşmak,, şirk yolunu tutmak işi yakışık aîır bir iş değildir. Bu bizim için yapılacak iş değildir, bize uymaz, bizim için münasebet almaz.

Bahsettiğimiz âyetlerden, Hazret-i Yûsuf (A.S.) m Melik'in kanunlarma göre hareket etmek istiyordu da, bu kanuna göre de kendi kardeşini alâkoyamıyordu di­ye bir netice gıkarmak doğru olmaz. Halbuki, Kur'anî ıstılahları ve cümlelerin mânalarını gözönünde bulundu­rursak, bu mevzunun sahih ve doğru mânası şu şekilde anlaşılır  :

Melik'in kanununa göre, Hazret-i Yûsuf (A.S.) m *<Ü kardeşini alıkoyması yakışık almazdı. Hazret-i Yû-kvJt^ §aU Ve makamma uygun düşmezdi. Elbette bu tetid"1 kerime'den sabit oluyor ki, Hazret-i Yûsuf (A.S.) mî T3" geld*kten sonra dahi, yine o ülkede gayrı - islâ-suf ^^ yürürlükte kalmıştı. Yani Hazret-i Yu­na kad         m karde^er^nm ° ülkeye vardıkları zama-r- bu gayrı - Islâmî kanunlar, yine o ülkede icra. ediliyordu. Fakat biz bu hususta, yukarıda anlattığımız gib! düşünmek zorundayız. Bir memleketin medenî niza­mını hepsini birden bir gecede değiştirmek mümkün de­ğildir. Cemiyet mikyasındaki bu değişme bir zaman işi­dir.  İslâm inkılâbı da böyle olmuştur. İktidar, islâm'ın eline geçer geçmez, bir çırpıda, bir dakikada, cahiliye ni­zamına ait herşeyin ortadan kalkarak, bir anda îsl&mî nizamın yerleşmesi hayal bile edilemez. Hattâ Hazret-i Resul-ü Ekrem (S,A.) devrinde bile, devlet nizamının de­ğişmesi tedrici olmuş ve on seneden fazla süren bir za­man içinde bu değişiklik başarılmıştır. Buna göre, Haz­ret-i Yûsuf (A.S.)  in hükümeti devrinde, bütün eski ni­zamların değişmesi de yine zamana bağlı idi.  Mecburî olarak birkaç sene gayrı - islâmî    kanunlar yürürlükte İmlunmaya devam etmiştir.    Hazret-i Yûsuf   (A.S.)  in düşüncesinde, ilâhî kanunları icra etmek; nazarı itibara alınmamış ve'hep kâfirâne kanunlarla    memleket idare «ditip gitmiştir, şeklinde bir netice çıkarmak da hiçbir zaman doğru olamaz.[57]

 

 Habeşistan  Muhaceretinden  De Yanlış İstidlal

 

Mevzuu kapamadan    Önce bir kere de Habeşistan muhacereti hadisesine bir göz atalım :

Bu hadise, bize şunları anlatmaktadır : Habeşistan-<la gayrı - müsiîm bir hükümdar vardı. Hazret-i Resûl-ü Ekrem de, Müslümanlardan bir cemaati oraya gönderdi. Bazılarının düşüncesine göre güya bunlar, o ülkenin va­tandaşı olacak, artık oraya yerleşip, orada barınıp ya1 sayacaklardı. Sonra, yine bu sahabe-i kiram, o ülkenin hükümdarına sadakat gösterecek, orada barınıp gidecek­lerdi. Yine onlar, bu hükümdarın idaresi altında kendi akidelerinde serbest olacaklar, istedikleri gibi ve istedik­lerine ibadet edecekler, hem de bu hükümdara, komşular­dan biri saldınırsa, bu müslünıanlar da bu hükümdarın hasmına karşı zafer kazanması ve muvaffak olması için dua (!) edeceklerdi.

Fakat bu vak'ayı bu şekilde anlamak ve bu tarzda değerlendirerek anlatmak tamamen hatalıdır. Plânı ter­sinden çizmek ve hesabı yanlış yapmak, hatalı yola düş­mekten başka bir şey değildir.

Şimdi, meselenin izahına geçelim:

1. Hazret-i Resul-ü Ekrem, müslümanlardan bir ce­maatı Habeşistan'a muhaceret etmek için, yola çıkardığı zaman, Habeşistan hükümdarının Nasara  :  Hıristiyan­lar arasında, en salih, en temiz kimse olduğu nazarı iti­bara alınmalıdır. Nitekim, hadis-i şerif'de gidecek olan muhacirlere, Habeşistan diyarırim vaziyetini anlatırken,. Zat-ı Saadetlerinin şu şekilde beyanda    bulunduklarını görüyoruz :„

Ve hine arzu sıdkun : Orası doğruluk ülkesidir.

2.  Müslüman muhacirlerin o  ülkeye  gidişlerinden maksat, ülkenin tebaası, vatandaşı olmak, o ülkeye yer-te§ip daimî barınıp kalmak değildi. Zat-ı Saadetleri, Ha­beşistan'a muhaceret edecek olanlara, muhaceretlerinden önce şöyle bir müjde vermişlerdi :

v haractüm, ifâ, arzll - Habeşe, hattâ yac'a&'Uahü  ferecaa ve mahrecâ : İnşallah siz Habeşistan ül- varmcaya kadar, Hak Taalâ sîze bir kurtuluş ve blr terce ihsan ©der.

buradan şu mesele açık bir şekilde anlaşılıyor ki, o ^, ^ §u hususlar düşünülmüştü :    Müslümanlar uşra-*n ağır eza ve cefâya dayanamıyacak bir hâle gelmislerdi. Bunun için Zat-ı Saadetleri muvakkat olarak, sahabelerinin bir parça nefes alabilecekleri bir yer arar nnşlardı. Nihayet Habeşistan'ı bu maksada uygun bul­muşlardı. Bu ülkede, Müslümanlar, bir müddet için bas­kıdan kurtulup, küfre karşı tekrar derlenip toplanabilir­lerdi. Nitekim netice de bu şekilde olmuştur.

Hâdisenin gerçek yüzü bu olduğuna göre, o zaman, müslümanların slrf bir akide serbestliği yüzünden, gayrı - müslim bir hükümdar ülkesine gitmelerine ve o hükü­mete sadakat gösterip tebaa olmaya ve işin en feci ta­rafı olan, istikbâle ait bir gayeleri olmadan yaşamaları­na imkân ve ihtimal verilebilir mi?

Bu müslüman muhacirler, Habeşistana vardıktan pek az sonra; Mekke kâfirleri de onların arkasından, bir sefaret heyeti yola Çıkardı. Bu hey'et Necâşî (Habeşis­tan hükümdarı) ndan, bu cemaatı Mekke'ye geri gön­dermek talebinde bulundu. Elimizdeki Siyer : Resul-ü Ekrem'in hâl tercümesine ait kitaplarda ve muhaddisle-rin hepsinin müttefik olarak beyanlarına göre, o ara Ne­câşî ile Hazret-j Cafer RadiyaUahü Tealâ anh (Cafer ibni Ebî - Tâlib, Zat-ı Saadetlerinin amcazadesi ve Hazret-i Ali'nin büyük kardeşi) arasında cereyan eden konuşma­lar şu şekilde anlatılmıştır :

Necâşî yalnız Kur'an-ı Kerim'deki ıbeyanlarm Haz­ret-i îsâ (A.S.) tarafından tasdik edilmiş olduğunu bil--dirmekle iktifa etmeyip, Hazret-i Resuldü Ekremin (S. A.V.) in dahi nübüvvetini ikrar etti. Hâl böyle olunca, Necâşî'nin müslüman olup olmadığı hakkında artık ne gibi bir şüphe ve tereddüte mahal kalmış olabilir?

İmam Ahmed (Ahmed 'bni Hanbel rahmetullahü aleyh) Abdullah ibni MJes'ûd (*R.A.) den rivayetle, — Ab­dullah ibni Mes'ûd, Necâşî ile müzakere meclisinin şahsen şahidiydi. — Necâşî'nin sözlerini aynen  şu şekilde nakletmektedir:

Dedi : Merhaba bi - küm, ve li - men ci'tüm, min in-x3ihi, eşhedü ennehü resul'Allah'i ve innehü el-leziy ne-cidü fi'l - İncile ve innehü'l - leziy beşşere bibi 'ebnü Meryem e.

Size merhaba sizi gönderene de merhaba; O'nun Al­lah resulü olduğuna ben şehadet ederim. İşte İncil'de bul­makta olduğumuz kimse de odur. İşte yine Hazret-i Isa' ibni Meryem'in de müjdelediği şahıs odur.

Şimdi nasıl olur da bu sözleri söyleyen ve böyle ko­nuşan birisine siz kalkıp da gayrı - Müslim dersiniz?

Beyhakî, Amr ibn-i As'ın kendisinden rivayet eder ki: (Amr ibni As, Müslümanları Mekkeye geri, çevirmek için, Mekkeüler tarafından gönderilmiş bulunan heyete dahildi. Bu heyet Necâşî ile konuşarak ve Necâşî'den Müslümanlara Habeşistan'da, barınmak müsaadesi veril­memesini sağhyacak ve onları Mekke'ye geri getirmek için çalışacaktı.)

Amr ibni As bu meseleyi aynen şu lafızlarla naklet-nıiştir:

Gelip'Mekke halkına şu şekilde bilgi verdim:

Eshame (Habeşistan hükümdarının ismi) şöyle zan­nediyor ki, bu arkadaşınız (hakikaten) Peygamberdir.

Hakikat bu merkezde iken, Resûl-ü Ekrem'in Pey­gamberliğini kabul eden, ikrar, veren bir kimseye nasıi <*a kalkıp gayrı - Muslinidir diyebiliriz.

İbn-i Hişam, Siret-i Nebevî'de Amr ibni Âs'm İslâm'ı abul etmesi bahsinde şu hâdiseyi ileri sürüyor ve Amr

As'm o zamanki vak'aya ait şu cümlelerini anlatı –Benim sözümü dinle ve O'na tâbi ol. Elbetteki O (Hazret-i Resûl-ü Ekrem) hak üzerinedir. Elbette ki, kendi muhaliflerine galip gelecektir. Nitekim Mûsâ da Firavun'a ve onun- ordusuna galip gelmişti.

Bu hâdiseden de anlaşıldığına göre, Amr ibni As, ilk evvelâ Necâşî'nin tebliği ile, kendi kalbinde iman hareke­tini uyandırmıştır.

Allâme Abd el-Birr, tsti'ab'da şu hutbeyi nakleder:

Necâşİ, Hazret-i Resûl-ü E&rem (S.A.V.) le Hazret-i Umm-ü Habibe'nin (Radiyallahü Taalâ Anha) nın gıya­ben nikâhını kıydığı    zaman açık bir şekilde şu sözleri söyledi :

Muhammed'in   (S.A.V.)   Allah'ın     Resulü olduğuna şehadet ederim.

İşte, Isâ ibni Meryem (aleyhi    selâm) in geleceğini haber verdiği bu zattır.

Bunların hepsinden daha mühim ve daha istinadlı rivayet Buharî ile Müslim'in müttefikan rivayet ettikleri şu hadis-i şeriftir :

Necâşî'nin vefat haberi gelince, Hazret-i Resûl-ü Ek­rem, onun için gıyabî cenaze namazı kıldı ve buyrudular: Bugün salih bir kimse vefat etmiştir.    Kalkınız da kardeşiniz Ashame için namaz kıhnız.

Bütün bu kesin ve gayet kuvvetli delillerden S'.m*a> Habeşistan muhaceretinin asıl sebepleri açık olarak mey­dana çıkmış oluyor. Bu husustaki bazı kimselerin yap­mış olduğu istidlalin de hatalı olduğu anlaşılmış olması lâzım gelir.[58]

 

BAB : II

 

Hazırlayıcının   Notu

 

Hindistan'da Müslümanların yeni siyasî uyanışlar., bizim için yeni yeni bir takım meseleler doğurmaktadır. Bunların en mühi--mi istikbalde Müslümanların siyasi nizamı ne olacak, düşüncesiı-dir. Her Müslümamn gönlü, kendi içtimaî nizamlarının îslâm te­melleri üzerine kurulmuş olmasını istemektedir. Fakat günümüz­de, dünya müslümanlarının çoğu, Müslümanlığı sevmelerine .rağ­men hakikî müslümanlığı iyi anlamıyorlar. Şu şekilde ki, onlar İslama inanıyorlar, Islama bağlıdırlar; fakat tslâmın emrettiği şekilde  yaşamasını  bilmiyorlar.

Bu meseleyi, Müslümanların düşüncelerine yerleştirme!» için, Mevlânâ Mevdûdî Sahib tslâmın hayat nizaminin ne olacağının -esas plânım, tertiplemiş ve ortaya, koymuştur. Tafsilatiyle anlat­mıştır. Onun bu husustaki beyanatından biri Lahor'da 1939 da toplanmış bulunan «Müslüman Kardeşler Birliği» nin toplantımrsf-öa konferans şeklinde takrir edilmişti. Daha o zaman, Müslüman­lar, kendi millî vaziyetlerinin ne şekil alabileceğini dahi tayin etmiş değillerdi. Mevlânâ bu bahsinde, kendisi bizzat, îsîâm Mîl­letine (ümmetine) îslâjnî hükümetin temelinin ne şekilde olabi­leceğini anlatmıştı. Bu hükümetin ne maksatla kurulabileceğini ve bunun esasa ait umdelerinin ne olacağını bildirmişti.

Önümüzdeki   sahifelerde   göreceğiniz  bu   makale,   ikinci     bil*  Mevlânânın gözden  geçirmesinden- sonra, zamanın değişm-a- hükmünü kaybeden bazı kısımları çıkardıktan   bazı iîâvisîö-ae ekledikten sonra,  muhterem okuyucuların huzurlarına arz e ıWi. Muhterem Müellif bazı yerleri, daha geniş bir şekilde anlatmıştır. Hazırlayıcı[59]

 

İslamın Siyası Nazariyesi

 

Elbette şu hususları bir hayli duymuş, çok yerde de görmüşsünüzdür: «İslâm bir Cumhuriyet rejimidir», «is­lâm, otoriteyi tasvip eder, o halde mutlakıyet yâni dikta­törlüğü benimser», «tslâm sosyalizmin öncüsüdür». Bu ve bunlar gibi diğer iddialar.. İslâmın doğuşundan sonra, birinci asırdan itibaren başlayan ve günümüze kadar söy­lenegelen bu sözlerin ardı arkası kesilmiş değildir. İlmî bir temele istinat etmeyen bu sözler, daha ziyade bu mev­zuda konuşan şahsın kanaatine göre bir vasıf almış ve bu yolla halka sirayet etmiştir. Ancak, benim düşünceme gö­re, hakikî dini anlamış, incelemiş ve kavramış bulunan kimselerin sayısı binde, belki onbinde bir çıkmaz. Hele Is-lâmın tam bir hayat nizamı olduğunu kavrayanların sa­yıları bunlardan daha da azdır.

Evvelâ şu, «islâm bir Cumhuriyet rejimidir; iddiası­nı tetkik etmek yerinde olur. İslâm'ın Cumhuriyet rejimi nasıl bir Cumhuriyettir? Bu Cumhuriyetin gayesi ve asıl mahiyeti nedir? İçtimai veya siyasî adalet hususunda ne gibi hükümler ve ne gibi kaideler koymuştur. Bunları hangi esaslara istinat ettirmiştir? Bazı kısa görüşlüler, İslâm'ın bir kısım dış şekil ve hükümlerine bakarak, ona Cumhuriyet veya en üst kademedeki idareciyi körükörü-ne desteklemek maksadiyle de bazan âmiriyet, meşruti­yet, diktatörlük veya sosyalizm gibi isimler takmakta ve bu sistemleri İslama iliştirmek yoluna gitmişlerdir. Çok zamanlar bu gibilerin, kendi zihinlerinde uydurdukları bir Şeyler belirir ve derhal tslâmı da bu kılığa sokup bu şe­kilde göstermek yolunu tutarlar. Onlara göre dünyadaki, °ilhassa, dünya ülkelerinde iktidar sahibi bulunan kud­retli devletlerin, kendi ülkeleri üstünde tahakküm eden hükümetlerin çeşitli sistemlerini gözönüne koyup, bunlarm kabul edilmesini isterler... Hele en fazla moda olan ve herkes tarafından beğenilen kaç şekil varsa, uysun veya uymasın, o şekle sokup, o kılığa g'rdirip, Ortaya çıkmak iÇ'n uğraşırlar. Bunu isbat etmeğe kalkışmayı da kendile­rince en büyük dinî hizmet sayarlar.

Onlar, ihtimal ki. İslâm'ı şu şekilde anlamaktadırlar: Felâketten kurtulmuş bulunan ,-ır yetim çocuk gibi, biri­si tarafından himaye altına alınmak.. Yahut da şoy!e dü­şünürler: Bizim şerefimiz, sâdece müslüman olmaya bağ-u değildir. Muasır medeniyet yolunda terakki etmemize ve ilerlememize bağlıdır. Bu terakki ve ilerleme ne yolda

olursa olsun..

İşte bu gibi düşüncelerin neticesinde, bu günkü dün­yada sosyo - komünizmin gürültüsü ve patırtısı büyümüş müslümanlar arasmda kabul görmüş, bu yıkıcı akün, müs-îümanları da kendi hedefine sürüklemiştir. Bu çılgın gu­rup bir de îslâmîyeti, bir nevi sosyo-komünizmdir diye tanıtan kitaplarının yeni baskısını   piyasaya sürmekten

çekinmemişlerdir.

İş bu kadarla bitmemektedir. Ne zaman diktatörlük (Dictatorship) modası ortaya çıksa, bu zümre hemen or­taya atılıp, Emir'e itaatin farz olduğunu ileri sürmüşler­dir. Arkasından bir de fetva çıkararak, İslâm nizamının heyeti umumiyesi ve her prensibinin «Emire itaat-ı tnahz* dır» yâni İslâm diktatörlüktür diye ilân etmeğe kalkış­mışlardır.

Hülâsa, günümüzde İslâm'ın siyasî gerçeği ve hüvi­yeti, bir nevi muamma ve bilmece halini almıştır. Bu bil­mece diğer bir ifade ile, bir kafeste bulunan çeşitli kuş­ların ötüşlerine benzer. Herkes kendi temayül ve meşre­bine göre İslâm'a bir elbise biçmek yolunu tutmuştur.

İşte bütün bu sebeplerden dolayı, derin bir araştır­ma ve ilmî" metodlara uygun bir tahkike girerek İslâm nazariyesinin esas prensiplerinin ne olduğunu, gün ışığına çıkarmayı kendimize farz saydık. Bunu yapmaktan maksadımız, sadece şu başı boş ve dağınık, asli ve esası olmayan düşünceleri ve boş fikirleri bertaraf etmek değil d*r. Bu şekilde düşünenlerin ve bu hatalı yola gidenlerin ağızlarını kapatmak da değildir. Esasen bu gibiler, kendi sözleri ve kendi fikirlerini ilân etmekle, cehaletlerini, bil­gisizliklerini kendileri ispat etmişlerdir. Onların iddiaları­na göre, İslâmda herhangi bir siyasî ve medenî nizam yoktur. Bu anlayışlariyle, cehaletlerini ispat etmek iğin bize lüzum bırakmamışlardır. Belki, gerçeği insanlığa arz etmek ve insanlık camiasının ufkundaki sun'î sis ve bu­lutların dağılmasına vesile olarak, onları aydnıhğa ka­vuşturmak en aziz emelimizdir. Zira, onların bu aydınlı­ğa herhalde ihtiyaçları vardır. İsterse, bu ihtiyaçlarının olduğunu anlayacak kadar izanları ve şuurları olmasın...[60]

 

Esas  Mukaddemeler    

 

Her şeyden önce şunu bilmek gerekir ki, İslâm bazı dağınık fikirler, dağınık düşünceler ve dağınık hattı ha­reketlerden meydana gelmiş bir toplam değildir. Bu kol-. Seksiyonda şuradan bîr şey, buradan başka bir şey der-teyip bir araya getirterek, sıralanıp tertibe konmuş ola-tti&a. İslâm, baştan sona kadar intizamlı binaya veriian isimdir. Temelinden sonuna kadar sağlam bir esasa isti­nat edilerek inşa edilmiştir.

islâm'ın en büyük erkânından tutun da, en ufak cüz'-!. na kadar, herşeyin mantık esaslarına istinat eden usul üzerine konulmuş olduğu görülür. İslâm, insan , ^y^mm her şubesine ait, öyle sağlam kaideler ve ka-er ar Vazetmiştir ki, bunların hepsinin ruhu ve esas i   €n h: bu ilk usulden alınmıştır. İşte bu ilk uyuldallar ayrüir- Bunlar^, çok dalı bulunan bir esas köküne ve bu köke bağlı dallara benzetil ebilir. İlk usul bu köktür. Sıra takip ederek bu kökten göv­de çıkar. Daha sonra da dallar ve daha sonra da ince dallar meydana gelir. Fakat nasıl bu ince dallar, dallara ve dallar da gövdeye ve köke bağlı olarak bir bütün teş­kil ederlerse, İslâm da bu hikmete e.ş olarak, her cüz'ü birbirine bağlı bir bütün teşkil eder.

Bunun içindir ki, îslâmî yaşayışın herhangi bir dalı veya şubesi, ele alınınca, doğru bir neticeye varmak için, asıl kökü ve esası ele almak lâ&m gelir. Böyle, yapılma­dığı takdirde, islâm'ın ruhu asla anlaşılmış olmaz.[61]

 

Enbiya Aleyhîsselam'ın Heyetleri (Mission)

 

İslâmda iki mesele bütün müslümanlarca - malûmdur: Bunlardan birincisi şudur: İslâm, bütün peygamberlerin kurduğu heyettir:   (Mission). İslâm, yalnız Hazret-i Mu hammed ibni Abdullah (S.A.V.) m kurduğu bir heyet de­ğildir. Tarihin en eski devrinden beri, örnek yaşayış düs­turunu gösteren bu kaynak, insana ait.-hayatın tâ başm-danberi Hak Taalâ tarafından    gönderilmiş bulunan ilk peygamberin kurduğu ve o zamandan   bugüne kadar sü­regelen heyet,  (mission) dir.

ikincisi ise şu hususdur: Hak Taalâ tarafından, şim­diye kadar yeryüzüne birçok peygamber gelmiştir, O'n-ların hepsinin de gelişlerinden maksat, Bir olan ve Tek bulunan, Eşsiz olan Hak Taalâ'mn vahdaniyetini bildir­mek; ve ancak O'na ibadet edileceğini göstermektir. Yal­nız O'na (O'ndan başkasına değil) ibadet ettirmektir

Müslümanlar tarafından ehemmiyetle üzerinde du­rulan ve hemen hemen her Müslüman tarafından artık açıkça belli olan husus şüphesiz bu iki meseledir. Bu mevzu, bütün müslümanların üzerinde anlaştıkları en kuvvetli noktadır. En büyük âliminden tutunuz da, en cahil bir müslümana kadar, bütün müslümanlar böyle düşünür ve böyle bilir. Fakat buna rağmen, ben bu hu­susta perdeyi bir parça daha aralamak ve bu noktayı da­ha geniş bir şekilde açıklamak istiyorum. Çünkü bu iki esas meseleyi anlamak, ilerde karşılaşacağımız, mev­zuları anlamak bakımından önemlidir. Ve bu perdenin arkasında bir hayli meçhul kalan gerçekler vardır. Bun­ları da gün. ışığına çıkarmak icabeder.

Şimdi biraz olsun, tecessüs gözü ile bakmağa başla­yalım. Bu şartla bakınca şu hususu düşünmemiz gerekir Bir Allah'a Allah diye inanmaktan maksat nedir? Ve şu soruya da bu arada bir cevap bulmamız şarttır. Niçin yalnız Allah'a ibadet edilecek, ondan başkasına ibadet edilmiyecektir? Yine şu soruya karşılık vermek zorunda­yız: Neden hiç bir kimse, Allah'tan başka birine Ku) ol­mayacak ve ancak O'na Kul olacak?

Ma [eküm nün ilâhin gayruhü : Sizin, O'ndan başka bir İlâhınız yoktur. (EJ-Araf, 65)

Hu dünya çapındaki muhteşem ilânla, bütün Ta-ğutî kudretleri ve kuvvetleri niçin dağıtmak ve or­tadan kaldırmak istemiş ve bunları niçin silip sü­pürmüşlerdir?. Gerçek bundan başka bir şey de­ğilse, şimdi biz niçin camilerde ve mescidlerde Bir ve Tek olan Hak Taalâ'nnt karşısında yerlere kâpa-ı«p secde edelim de, camiden ve mescidden dışarı çıkınca da zamanın hükümetine — hangi zamanın hükümeti olur­sa olsun — kayıtsız şartsız, itaat yolunu tutup sadakat gösterelim. Hele şu hükümet demlen nesnenin karşısında jQyun bül&p baş eğelim. Ki, bu hükümet her ne şekilde Ursa olsun, kendi tebaasının ve kendi    ülkesi halkının v°ya çok, dinî akidelerine ve inançlarına da mü.iahale eder...beraberce tahkik edelim. Allah hakkında. Embiya   (A.S.)   Ue dünyanın diğer kuvvetlerinin arasındaki mücadelenin sebebi nedir?

Kur'an-ı Kerim bir yerde değil, yüzlerce yerde    şu meseleyi tekrar tekrar açıklamak istemiştir: Her  zaman kâfirler ve Müşrikler hep Enbiyâ-i Kiram (A.S.) ile mü­cadele edip savaşmışlardır. Bu kâfirler veya    Müşrikler çok defalar, Hak. Taalâ'nın varlığını inkâr etmiyorlardı. Onlar da ne de olsa verin ve göklerin hâUki diye bir Aİ-îah mefhumunu kafui ediyorlardı. Hattâ bu Kâfirler ve bu Müşrikler kendilerinin Allah tarafından  yaratıldıkla­rına kani İdiler. Bütün kâinat nizamının    Allah'ın elin­de olduğuna dair bir kanaatleri, vardı. Yağmuru O yağ-dıt'ıyor, suyu O gönderiyor, mevsimleri O meydana geti­riyordu. Güneş, ay, yıldızlar ve yer küresinin O'nun em­rinde olduğuna iman ediyorlardı:

Onlara söyle: Yer ve yeryüzünde bulunanlar    kime aittir, biliyor musunuz? Diyeceklerdir ki, Allah'ın. Söyle siz (hiç) diişünmez misiniz? Söyle yedi göklerin ve arş-s a/îm'in Raihbi kimdir?  Diyeceklerdir     Allah'dır,  Söyle (hiç siz)   korkmaz mısınız?   (çekinmez mismiz)?  Söyle, her şeyin idaresinin kudreti  (melekût)  kimin elindedir, kim  (herseyi) himaye eder ve kendisi    himaye edUmez (himayeye ihtiyacı yoktur). Biliyor musunuz? Diyecek­lerdir. Allah. Söyle; ya niçin siz böyle aldandınız (kandı­nız)? (Mü'minûn, 84,-89).

Onlara sorsan, gökleri ve yeri kim yaratmış, güneşi ve ayı Mm hükmü altına almış, elbette Allah diyecekler; Ya neden yüz çevirirler. (Ankebût, 61).

Eğer onlara sorsan acaba kim gökten su indirip de, yer öldükten sonra bu su ile o yeri diriltti (canlandırdı) r FîbetU kî, Allah diyecekler. (Ankebût, 63).

Eğer onlara, sorsan; kendilerini de kim yarattı. El­bette ki Allah diyecekler. Ya nh/m yüz çevirirler.

(Efe-zuhruh,  87) Yukarıda mevzubahsedilen bu âyetlerden açıkça anla­şılıyor ki, Allah Taalâ'nın Haliklİk vasfı o yerin ve gök­lerin mutlak Mâliki olması hususunda bir ihtilâf yoktu. Onlar da bu zikred'len hususlara inanıyorlardı. Bundan ua anlamak mümkün oluyor ki, Enbiyâ (AS) m geliş maksadı, onlara bu hususları öğretmek değildi. O halde bu peygamberler ne için gelmişler, bu çetin mücadele ve savaşlar ne üzerine yapılmıştı? Bu müthiş kavgaların se­bebi ne olabilirdi?

Kur'an-ı Ker'rn'in bildirdiği cihetle, bütün bu şiddet­li mücadelelerin çok mühim bir sebebi vardı. Bu büyük çatışma, peygamberlerin hepsinin de şu gerçeği ilân et­melerinden doğuyordu: Sizin bir Allah'ınız vardır. Bu Allah sizin de, yerûn de, göklerin de halikıdır, İlâhınız ve ve Rabbımzdır. Ondam başka bir İlâha bir Rabb'a inan-mamajîiiz lâzımdır. Fakat ne gezer; dünya bu sözü kabul etmeğe hazır değildir. Onun içindir ki, çekişmeler de baş­ladı. Şimdi geliniz de tecessüsle ve inceden inceye bu mevzu üzerinde duralım. Bu büyük beşerî kavganın se­bebini araştıralım. Bu çatışmanın iç yüzünde neler var­dır? îlâh'dan maksad nedir? Rabb kelimesinin mahiyeti ve mânası nedir? Enbiyâ neden ısrarla yalnız Allah'a, Rabb ve İlâh diye inanılacağını söylemiştir?[62]

 

Îlah Ve Rabb    Mefhumları?

 

Biliyorsunuz ki, İlâh mefhumu, mabûd, ibâdet edi-kudret mânasına gelir. Fakat şunu da hesaba kat-lazıindır ki, maalesef siz Mabudun mânasını da unut-ı-Ü5 oluyorsunuz. Mâbud, denilen    kelimenin aslı abede gelir. Abede de Abd'den yâni kul ve köle keli-gelir.  İbadetin  mânası  bildiğimiz  ibadet  yâni değildir. Tam mânasiyle kulluk etmek, kölelik etmek, bütün yaşayışı boyunca, emre boyun eğmek, bo­yun bükmek, hizmete hazır olmak, fermana itaat etmek için buyruğu yerine getirmek, yolunda hazır bulunmak

demektir. İşte bunlar tam bir halde, kül halinde ve hep­si bir arada, ibadettir. Hizmet yolunda hazır bulunmak, Ttarşısında el bağlı divan durmak, kulluğu itiraf ederek boyun bükmek, baş eğmek; (manen ve maddeten) vefa­kârlık; sadakat cazibesine tam mânasiyle kapılmış ol­mak; ferman dinlemek için, canla başla' ve her şeyi ile fedakârlığa hazır bulunmak; bu yolda mal ve canla ça-lişmak, bir işe emir verilmekle değil de bir işaretle bile derhal içten gelerek koşmak; efendi ne isterse, derhal tereddüt etmeden ve gecikmeden yapmak; efendinin kuv­vet ve kudreti karşısında, kendi arz ve zilletini belirtmek; efendinin koymuş olduğu herhangi bir kanuna, neden ve niçin demeden sorgu sualsiz, canla başla itaat etmek, onun hükmünün haricindeki hiç bir şeye eğilmemek ve böyle şeyleri tamamen hiçe saymak; her nerede efendi­nin fermanı olursa orada kelleyi koltuğa almak; işte bu gibi vasıflar ibadetin asıl mefhumudur. Ve insanın asıl Mabudu da, kendisine karşı bu şekilde ibadet edilen Mâ-bud'dur.

Rabb mefhumu ne demektir? Arap lisanına göre, Rabb kelimesinin mefhumunun asıl mânası, besleyen, besleyici ve koruyucu demektir. Dünyada da bu besleyici "ve koruyucuya ibadet edildiğinden; bu besleyici ve koru­yucu Rabb de mâbudluk sıfatını ihraz eder. Yâni, bu besleyici ve koruyucu, insanları beslediğinden, ve koru­duğundan kullarının mâliki ve onların efendisi şeklinde wr varlık olur. Nitekim, alelade Arapça konuşmalarda, mal sahibi, mülk sahibi kimseye de yine Rabb-ül-mâl denir. Yahut da bunun gibi evin sahibi ve evin mâlikine de yine" Rabb - üd - dâr diye söylenir. - însan, kendisini besleyen, kendisine rızık  :   (Geçim) veren bir varlığı el­bette ki düşünür. Bu varlık,  insanı besler, onu korur,. onun ihtiyaçlarını temin eder, onun sıkıntılarını berta­raf eder. İnsan bundan bir çok şeyler bekler. Meselâ, kendisinin her hususta geçimini., ilerlemesini,  sıkıntılar­dan kurtarılmasını, onun lütfü ve inayeti karşısında ha­yat boyunca karşılaşacağı her türlü müşkülâttan kurtul­mak-ve bu gibi şeyler bekler. Meselâ, kendisinin her hu­susta geçimini, ilerlemesini, sıkıntılardan kurtarılmasını, onun lütfü ve inayeti karşısında hayat boyunca karşıla­şacağı her türlü müşkülâttan kurtulmak ve bu gibi şey­ler. Böyle bir varlığı veya böyle ümit ettiği bir kudreti iasan kendisinin sahibi, mâliki ve efendisi olduğunu dü­şünerek; onun fermanına ve emrine boyun büker;  işte bu varlığın bu gibi kudretin de ismi Rabb'dır. [63]

Bu ki kelimenin mânalarına göz atıp düşünürsek, göreceğiz ki, insan'ın karşısına bur varlık dikilerek, şu iddiada bulunuyor: Senin ilâhın benim, senin Rabb'tn b*e-nim, bana kulluk edecek misin? Bana ibadet edecek mi; sin? Yoksa, ağaç mı? Tas mı? Deniz mi? Hayvanlar mı?" Güneş mi? Ay mı? Yıldızlar mı? Acaba O'ndan başka ki insanın karşısına çıkıp bu koca davayı ortaya at- cesaretinde bulunabilir? Asla! Hiç bir kimse! însanm karşısına hiç bir kimse dikilip de, bana iba­det edeceksin, bana kul olacaksın diyemez. Yalnız bir §ey vardır; o da insanın kendisi, şu gördüğümüz, şu büdiği-** hiç bir şeye yarannyan bir insan bu cür'eti gö«tere-... Evet bu adamlardan biri, bir ara kalkar <İa inşa-'  kasasına dikilir ve ben senin Rabbınım, bana ibadet edeceksin diye tutturur. Elindeki büyük imkânlarla şı-maran ve ne olduğunu unutan bu adam çılgın bir ihtiras nöbetine tutularak kalkar da Allah'hk iddiasında bile bulunur. Çünkü insan zihniyetinde tahakküm hırsı ve he­vesi vardır. Bu azgın ihtiras, insan için, iktidarı ele geçir­mek, yahut menfaat temin etmek, her ne şekilde olursa olsun, diğer insanları kendine râm etmek, kendine muti eylemek suretiyle başlar; yavaş yavaş bu menfi duygu cinnet derecesine vararak Allahlık : ulûhiyet iddiasına kadar varır. İnsan yâni şu bildiğimiz adamlardan biri, kendisini diğer hemcinsinin Tanrısı yapar da işin için­den çıkar. Çevresini köle haline getirmek, kullar ve esirler gibi onlara boyun eğdirmek, onlara karşı hüküm vermek, bu hükmünü yürütmek, kendi isteklerini onlara kabul et­tirmenin neticesinde bir ilâh olarak cemiyete musallat olur.

însan, insanlığının basından bu güne kadar, böyle Tanrı olmak gibi cazip bir şey? — bütün insanlık ömrü — boyunca görmemiştir, tatmamıştır. însan için, ufacık bir kudret, bir servet; bir parçacık zekâ veya bilgi; yahut da herhangi bir şekilde azıcık bir kol gücü, elde edildi mi, insan kalkar bunu bir büyüklük zannederek kendi haddi­ni aşmağa başlar ve diğer insanların üzerinde, yâni bu saydığımız hususlarda geri kalmış bulunanlara karşı —. parasıa pulsuz fakir kimselere, zayıf, nahif, güçsüz kuvvetsiz kimselere; bilgisi kıt, cahil kimselere; yahut da elinden iş gelmeyen beceriksizlere — tahakküm et­meğe başlar. îşte böyle bîr hal, bir nevi Tanrılık iddia­sıdır.

Bu şekilde Tanrılık etmek hevesine kapılmağa yelte­nen insanlar, iki çeşit Tanrılığa yeltenirler ve iki yoldan giderler.[64]

 

Doğrudan Doğruya İddia Edenler :

 

İnsanların bazıları çok cesaretli ve ataktırlar; he­men ortaya atılırlar ve uzun boylu düşünmeğe lüzum his­setmeden ve kimseden çekinmeden, peşin hükümlü olarak iddiada bulunurlar. Yahut da onların elinde Tanrılık id­diasında bulunmak iç'n yeterli vasıta bulunduğundan, öoğrudan doğruya kendilerine insan üstü payeler verir­ler. Ve bu şekilde doğrudan doğruya kendilerini Tanrı ilân etmeğe yeltenirler. Meselâ, böyle bir hâdiseye örnek olarak Firavunu ele alabiliriz. Görüyoruz ki, bu adam, milletine başkan olunca ve emrine amade duran, bir ordu bulununca, kendi idaresindeki halka, Ene Rabbüküm - ül - a'lâ : S'zin yüce Rabbiniz benim (En - Naziat : 24) de­medi mi? Yahut da: M'aÜmtü leküm min ilâhin gayriye : Kendimden başka sizin bir ilâhmız (Tanrınız) olduğunu bilmiyorum. (El-Kasas: 38). Diye beyanda bulunmadı mı?.

Hazret-i Musa (A.S.) Firavundan kavminin serbest bırakılmasını istediği zaman, ona sen Rabbü)âleminin kuliuğuaü kabul et demişti. Firavun da cevap olarak, Benden başka birisinin Tanrılığını (Hanlığını) kabul edersen seni hapse attırırım- (Eş-şuara: 20) Tehdidinde bulunmamış mlıydı?               

tşte aynı tarzda, başka bir hükümdar da Hazret-î İbrahim (A.S.) karşısında buna benzer bir iddiada bu-Ummuştu. Onun da bahsi Kur'an-ı Kerim'dek* şu lafız­larla beyan buyrulmuştur :

«Sea, İbrahim İle Rabbı hakkında çekişmeğe^ girişe-** görmedin mi? A Halı ona mülk vermişti... Ne zaman, *bra&im, oha dedi: Dirilten de öldüren de benim Ra&ban-^>; O da (karşılık olarak) söyledi: Ben diriltir ve ben . İbrahim de dedi; İşte Allah, güneşi şarktan doğuruyorr sen de garptan doğdur (bakalım) ? Küfür yo­lunu tutmuş bulunan kimse, o zaman afalladı...» (El - Bakara; 258>

Şimdi o kâfirin niçin afalladığını düşünebiliriz. Afal­lamış olması hangi sebebe istinat ediyordu? Bu şaşkın­lığın asıl sebebi şu idi: O, Hak Taalâ'nm kâinatın hükmü-* nü elinde bulundurduğuna, güneşi doğdurup batırdığına bile inanmıyordu. Fakat münakaşa mevzuu, kâinatın mâlikinin, kim olduğu meselesi değildi. Bu çatışma asıl şunun üzerinde cereyan ediyordu, insanlar üzerinde ve bilhassa o zamanki Irak ülkesinde yaşayan insanlar üze­rinde mâlikiyet hakkı kimindi? Bu karşı koymanın se­bebi de, o ülkenin hükümdarlığının kendi elinçle olması id'.. Halkın canı, malı elinde olduğu gibi, istediği gibi de hükmedebiliyordu. Bu sınırsız selâhiyetle yaşatabilme ve Öldürme imkânına da sahip olduğunu sanıyordu. Ben cari bağışlarım ve ben istediğimi Öldürürüm gibi iddia­lara kapılmıştı. Kendi sözünün kanun ve bütün tebaası­nın da kendi arzusuna göre hareket etmesini istiyordu, îşte bunun için de, Hazret-i ibrahim (A.S.) dan, kendi­sini Rabb olarak tanımasını taleb etti. Bana kulluk ve ibadet edeceksin dedi. Hazret-i ibrahim (A.S.) .da bu talebe şu mukabelede bulundu : Ben ancak yerin ve göklerin HâJik?. ve Rabb'ı olan Allah'a ibadet ve kulluk ederim, dedi. O zaman bu sözler kargısında, yalancı ilâh afalladı. Hazret-i ibrahim de, şaşıran birine ibadet edi­lip, onun kargısında boyun eğilir mi dedi? [65]

Bu şekilde îlâhîık, Tanrılık iddiasında bulunmak şıs iki Idşiye, yâni IFiravunla Nemruda münhasır değildir. Daha dünyanın muhtelif yerlerinde nice nice Tanrılık id­diasında bulunan ve her şey bizdendir diyenler ve buna benzer vasıfları nefsine mal edenlerin  sayıları bir hayli kabarıktır.

iran'da, hükümdara ve padişaha Hüdâvend ve HÜdâ kelimeleri kullanmak âdet halindedir. Güya bu kelimele­ri söylemekle Iran şahma karşı tam mânasiyle kulluk ve ubudiyet vecibeleri ifa edilmiş oluyor. Halbuki, hiç bir acem (Iranî) onları Tanrıların Tanrısı : (Allah) di­ye düşünmez. Bu zavallı Iran şahının kendisi de bu id­diaya kalkışmaz, fakat bu kelimeler eski zamandan kalma boş laflardan ibarettir.

işte bunun gibi yine Hindistanın muhtelif yerlerin­de bazı hükümdarlar da kendi neseblerini, soylarını dev-tâ : Tanrıcık' lara ulaştırmak isterler. Nitekim bunun gibi, güneş ailesine mensup olanlar, Ay abesine mensup olanlar : Sure bensî ve Çand bensî gibileri günümüzde bile şöhretlerini kaybetmiş değillerdir.

Onlar Raca'ya da ann dîtâ : Rızık veren demekte­dirler. Onun karşısında çok kereler secde bile etmekte­dirler. Halbuki artık bugün zavalft Racaların çoğu ken-öilleri dahi bu idd'ada değillerdir. Fakat böyle şeyler bu dünyada olagelmiştir. Ve bugün dahi bunun gibilerine rastlamak mümkündür. Bunlara her yerde rastlanamaz.

Ancak, bazı yerlerde yine buna benzer iddialar yok değildir. Hattâ bazı yerlerde, hükümdarlara, o ülkenin 'Mh'ne göre Öâh veya Rabb lafızlarının karşılığı olan ke-1 "meler açıkça söylenegelmiştir Fakat bu kelimeler doğ­rudan doğruya uluhiyet iddiası için değilse t'e yine bu Kelimelerin altında bu mefhuma benzer bir şey gizlenmiş bulunuyor. Bu gibi uluhiyet iddiasında bulunmak için aQiktan açığa ben Rabb'im. Ben ilâhım. Demeye hacet '°«- İşte insanlar üzerinde iktidarını sağlamış bulunan aşka bir sivrilmiş insan, da    hükümranlığı ve buvruğiı eline geçirince, efendilik ve biraz daha ileri giderek Tan­rılık dâvasına kalkıp uluhiyet iddiasında bulunur. Nite­kim Firavun da Nemrud da böyle yapmışlardı. Söz ve kelime olarak bunları söylemeğe de lüzum yok. Hakikat­te ise, onlar tlâhlık ve mâbudluğun mefhumunu iddia ederler, lafzım değil. Esasen lafzın da ehemmiyeti yok, asıl maksad mâna ve mefhumdur. İşte böylece onlara itaat eden ve kulluklarında bulunan halk da hep onlarl bir çeşit ilâh telâkki ederek, bu adamlara Rabb'lık ve llâhbk sıfatını bilfiil teslim ederler, isterlerse, dilleriyle bu gibi ilâh ve rabb kelimelerini de söylememiş olsunlar. Bu cemiyeti yöneten kimseler de dilleriyle söylemeseler bile, hal ve hareketleriyle amelen .kendilerini ilâh ve rabb addederek işin içinden çıkarlar.[66]

 

2.    Vasıtalı Uluhiyet İddiasında Bulunanlar

 

Hülâsa, insanlar arasında doğrudan doğruya uluhi­yet iddiasında bulunanların bazılarından bahsettik, tkin-ci bir kısmı insanlar da vardır ki, bunların ellerinde kâfi derecede kudret ve imkân yoktur. Böyle bir iddiaya doğ­rudan doğruya kalkışmak için ellerinde vesileleri de yok­tur. Pakat bunlar politikanın bütün entrikalarına vâkıf­tırlar. Halkın zihnine ve kalbine nüfuz ederek dolayısiy-le böyle bir iddiaya kalkışırlar. Bu gabi insanlar ise, ba­zı acayip şeyleri, meselâ, işlerine yarıyacak olan herhan­gi bir şeyi ele alarak; o meyamda, herhangi bir ruh, her­hangi bir devtâ : Tanncık, herhangi bir mezar, türbe ve­ya kabir, herhangi bir yıldız, yahut da ağaç ve bunun gi­bi şeylere üâhhk vasfı uydurup, halka da bunlar her ne şekilde olursa olsun size bir zarar verebilirler, yahut da sizin hacetlerinizi görürler diyerek,     saydığımız şeyler eibi bu hiçtvr işe yaramıyan tabuları ilâhlaştırır ve ilâh-Iık kudretini bunlara atfederler. Bunların gönüllerini hoş ettiğiniz takdirde size yardımları dokunur. Size hayır be­reket gösterirler, size iyilikleri dokunur; aksi takdirde size fenalıkları dokunur, hayır - bereket ortadan kalkar, hastalık kıthk sıkıntı baş gösterir, derler. Onlardan me-ded umanlara da kendileri vasıta olurlar. Halktan iste­diklerini, bu tabularını öne sürerek elde ederler. Bunun neticesinde de kendilerini onların vasıtasiyle, bir nevi ilâh yaparlar ve kendilerinin ellerinde bir kudret oldu­ğunu halka bu vasıta ile telkin edip giderler.

Onların memnun olmasını sîze iyilik etmelerini is­tiyorsanız, bize inanın, bizim büyüklüğümüzü kabul edin. Bizi memnun ederseniz, onları da memnun etmiş olursu­nuz. Kendi, malınızı canınızı ırz ve namusunuzu bize bı­rakın, biz sizi koruruz, derler.

Düşüncesiz, cahil kimseler de bu gibilerin sözlerine kanarak, yavaş yavaş bu uydurma yalancı ilâhlar taraf­tar bulur, halkın kalblerine yerleşir; bu ilâhların mümes­sili kesilen öteki açık gözler de, bunların sayesinde ilâh-laşıp giderler. Buna benzer başka bir zümre de vardır. Bunlar, kehanet, müneccimlik, talih tutmak, yıldıza bak­mak, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, çör çöp yakmak, tütsücülük, nazar boncukçuluğu ve saireyi ellerinde alet olarak kullanırlar. Dolayısiyle kendilerine bir nevi üâh-kk süsü verirler. Bunlar, Allah'ın kulluğunu kabul etmiş bulunan kullara şöyle söylerler: Siz doğrudan doğruya "ak Taalâ'ya yakınlık elde edemezsiniz. Bârgâhı uluhi-yete yakınlık elde etmek için, biz vasıtayızdır. Biz bu der-Sahın kapısı sayılırız. İbâdet merasimi bizim vasıtamıs-3- ıcrâ edilir. Sizin doğumunuzdan ölümünüze kadar bü-Un- dinî merasim bizim elimizle yapılmalıdır.

 buna benzer bir zümre de ortaya atılıp, bu defa Allah'ın kitabını alet ederek, uluhiyet iddiasında bu­lunurlar. Bunlar da, Kurıan-ı Kerim'i bilmekten* mahrum bulunan ve Kur'an-ı Kerim dilini anlamıyanlara karşı, kendilerini Kur'an-ı Kerim'in arkasına saklıyarak, ken­di telâkkilerine göre, Allah Taalâ'nin. dilinden iftiralar uydurup, helâli haram, haramı helâl kıbp, hükümler or­taya atmağa kalkışırlar. Bu şekilde, onların da sözleri ve uydurdukları kanunluk vasfını kesbeder. Neticede in­sanları Hak Taalâ'nuı hükmü yerine, kendi uydurup or­taya attıkları hükümlere Hak Taalâ'nin hükmü diye hal­ka intikal ettirirler.

îşte yine bu sınıfa ait Brahmenlik : Hindu din bü­yüğü veya Papalık ve daha çeşitli isimler altında, tâ dünyanın eski devirlerinden beri dünyanın muhtelif yer­lerinde süregelmiştir^ Bunun sayesinde de bazı aileler, silsileler, soylar diğer insan toplulukları üzerincte^-yük^ aeklik, üstünlük ve efendilik taslayıp gitmişlerdir.[67]

 

Fesadın Kökü  :

 

işte bu bahisleri gözden geçirdiğimiz zaman görüyo­ruz ki, dünyada fesadın kökü ve fitnenin aslı ve esası, insanın insanlar üzerinde kendisini ilâh yapmak isteme­sinden geliyor, ister bu Tanrı kılmak ve îlâh'lık iddia­sı, doğrudan doğruya olsun, isterse, doğrudan doğruya olmayıp vasıtalı bir şekilde olsun, bozgunun asıU kökü budur. Bu çeşmenin suyunu zehirleyen asıl zehirli mad­denin madeni de burasıdır.

Hak Taalâ insan fıtratının bütün sırlarını iyi kulla­rına öğretmiştir. Binlerce sene tecrübeden sonra yine görülmüştür ki, insan yine de ne olursa olsun, herhang' bir şekilde ilâh kabul etmekten vazgeçmek istemiyor. Onun yaşayışında bir ilâh, bir Rabb kabul etmemek imkânı yoktur. Allah'a bağlanmadığı takdirde, o zaman başka başka şeyler uydurup Rabb ve îlâh diye bunlara bağlanacaktır. Böyle bir mecburiyetin dışına çıkmasına imkân yoktur. îşte bunun neticesinde de bir sürü yapma­cık ilâhlar ve Rabb'ler türemeğe başlamışlardır. Bu sah­te ilâhlar ve Rabbler her tarafta üreyip, dünya halkının başına belâ kesilmişlerdir. Şimdi, siz biraz olsun etrafı­nıza baktığınız takdirde göreceksiniz ki, milletlerden de bazıları, diğer bir milleti kendilerine Rabb ittihaz edip işin içinden sıyrılmışlardır. Bunun gibi yine bir halk sı­nıfı diğer sınıflardan birini kendilerine Rabb edinmişler­dir. Bütün bunlar bir tarafa dursun, memleketi idare eden partiler de kendilerini, halka Rabb yahut îlâh mev­kiine koydukları gibi, halk da bu güruha böyle bir paye atfetmiş durumdadır. Çıkarlarına böyle bir tutum elve­rişli geldiğinden, bu makama kene gibi yapışmışlardır. Böylece m'Iletterin başına geçenler, şeytanın Hak Taalâ'-ya karşı benlik ve varlık taslaması gibi, nefsanî uluhi­yet makamının parlak koltuğuna kurulmuşlar ve bu sl-nıftan bazıları da millî şef ismi altında makamlarından kopmak istememişlerdir. Aynı zihniyeti taşıyan başka bir güruh da, milletlerinin basma diktatör kesilerek, Mâ alimtü leküm nün ilâhin gayriye : Sizin için, kendim­den başka bir İlâh oldtuğunu bümiyorum. [68] teranesi­ni tutturmuşlardır. İnsanlık camiası veya tek başına in­san, her ne şekilde olursa olsun, hiçbir vakit ve hiç bir zaman Ilâhsiz kalmamıştır.

insanın, insan üstündeki bu kabil, şeytanvarî Îİâhhk töd'.asmın neticesinde neler    olduğunu, şu basit    misal gözlerimizin önüne    serebilir: -ilâhî irfan ve temyizden  bir kimsenin polis müdürü veya herhangi bir idareci olduğunu farzedelim; bu şahıs kendisini bir şey oldum zannederek, selâh iye tini nefsine âlet eder ve bir nevi uluhiyet iddiasına kalkışarak, gücünün yettiği kim­selere karşı şiddet ve tahakküme yeltenir. Haklıyı hak­sız ,haksızı haklı çıkarır. Ve bu minval üzere adalet mül­künü tarumar eder. Ne oldum şarabını içtiğinden, benlik sarhoşluğunun ona daha neler yaptıracağmı siz tasav­vur buyurunuz...

Allah'a değil de nefsine tapanların bu kabil rübubi-yet ve uluhiyet iddiaları ile içtimaî hayat içinde kuvvet ve nüfuz mercîlerini ele geçirmeleri neticesinde, çok kere zulüm, İsyan, gayri meşru menfaat temini, ölçüsüzlük, eğrilik ve sayılmayacak derecede rezaletler bir korkunç âfet gibi cemiyeti kırar geçirir. Fıtrî olarak temiz ve hür yaratılmış olan insarii, bin bir türlü esaret kanunla-^, zindanvarî ve ıstırap dolu bir hayata mahkûm eder. Böyle bir icraatın neticesinde ise, o cemiyet geriliğin ka­ranlık ve korkunç pençesinde yıkılışa mahkûm olur, gi-df.r.

Doğrunun ve doğruluğun cevheri, Zat-ı Sadakatpe-nâhîleri, (Hak Taalâ, O'na O'nun âline ve ashabına sala-vat ve selâm göndersin.) Ne kadar doğru buyurmuşlar­dır:

Allahu Taalâ (azme ve celle) buyuruyor İd: Ben kul­lanım temiz yarattım. Sonra şeytan gelip, onları yolla­rından saptırdı.    Onlara helâl olan şeylerdten kendilerim mahrum bıraktı.  (Hadis-i Kudsî).

İşte insanların başlarına gelen belâların, musibetle-rir., rezaletlerin ve fenalıkların dalbudak saldığı kök bu­dur. Gerçek mânada bir ilerlemeğe engel teşkil eden se­bepler de bu noktadan çoğalıp yayılmaktadır. Ahlâkı bo­zan, İlmî, fikrî kuvvetleri felce uğratan, medenî yaşayı­şa zehir katan, cemiyet    hayatını dejenere eden, siyasî ve İktisadî hayatı faziletten uzaklaştıran ve hülâsa ola­rak insanlığı insanlıktan uzaklaştıran hep bu korkunç meseledir. İnsanlık zincirinin ilk halkasından bu güne kadar, şer ve kötülüğün bu korkunç fideliği devam ede-gelmektedir. Maddî salgın hastalıklarından daha müthiş olan bu tahribatı durduracak tek bir Çâre vardir. İnsan, bu çeşitli ve türlü türlü uydurma Tanncıklan, ilâhları ve Rabb'cikleri bir tarafa bırakarak, yalnız ve yalnız Ce-nab~ı Rabb - ül - âlemi'ni Rahb olarak tanıması şarttır. O zaman, bu dertlerden bu belâlardan tamamiyle kurtulmuş clunur. Bundan başka ne çare ve ne de çıkar bir yol var­dır. Hangi fikre, hangi felsefeye veya hangi doktrine sı-ğınılırsa sığınılsın bu çeşitli ilâhlar, onların ensesine bi­necek ve bunlardan kurtulamıyacaklardır.[69]

 

Peygamberlerin Îslah Edici Çalışmaları

 

İnsan hayatını temelinden düzeltmek, onu yaratılışı­na uygun yola sevkedebümek için, Enbiyâ (A.S.) nin nur­lu kafilesi, en çetin gayret ve çalışmaların bayraktarlığı­nı yapmışlardır. Bu insanlığın gerçek rehber ve mürşit­lerinin mücadelelerindeki esas nokta, insanların insanlar üstündeki uiuhiyet ve rububiyet iddialarını kökünden sö-kÜp temiızlemekti. Onların aslî meslek ve heyetleri, insan­in §u yalancı, uydurma Tanrıeıklardan ve Rabcikler-<*en ve bu şerli sultanın zulmünden, haksız menfaat sömü­rücülüğünden kurtarmaktı.

Onların pırıl pırıl ıştddıyaaı ulvî maksatlarının hedefi SU idi: İnsana insanlığını Öğretmek, insanı insan karşı­mda baş eğdirmemekÖ. Bütün insanların eşit olduğu ıkİ tatbikî olarak gerçekleştirmekti. İçtimaî hayatı  üzere tesis etmekti. Ve yine insanlara, Allahu Taa- ibadet etmenin yolunu açmaktı.

Onların hepsinin de büyük müjdeleri şöyle idi :

Ey kavim, Allah'a ibadet ediniz, sizin O'ndan gayrı bir İlâhınız yoktur. [70]

Fakat Hazret-i Muhammed-Î Arabî (S.A.S.) bu tev-hid akidesini en güzel şeklîde beyan etmişlerdir:

işte ben sizi uyarıcıyundır. işte, Vahid - ul - Kahhar olan Allah'tan başka bir" ilâh olmadığı hakkında sizi uya­rıyorum. Göklerin ve yerin ve bu ikisinin arasında bulu­nanların da Rabb'i ancak O'dur. (Sad, 65-66).

Elbette ki sizin Rabbınız gökleri ve yeh yaratmış bulunan Allah'tır. (A'raf, 54).

Güneş, ay ve yıldızlar, hep O'nun emrine boyun bü­kerler. Dikkat, yaratmak da «enir» de O'nun değil midir? (A'raf, 54).

İşte, O, bir ve tek olan Allah sizin Rabbınızdir. O'n-dan başka herhangi bir İlâh yoktur. Her şeyin yaratıcısı O'dur. Bunun için sizin O'na kulluk etmeniz' lâzımdır. O sizin her şeyinize -'e her işinize yeter.        (En'âm, 102).

(Halka) ancak Allah'tan başka birisine ibadet etme­mek için emir verildi. Temiz bir yol ile ihlâs ile ibadet edercesine ibadet..    (El-Beyyine, 5.)

Geliniz bizimle sizin aranızda . müşterek bulunanı (husus) ta, birleşelim ldt Allah'tan başkasına ibadet et-miyelim, O'na hiçbir şekilde ortak koşmıyahm, Allah'tan gayrı» aramızda bazımızı da kendimize Babb diye uydus*-mıyalim, (Âl-i îmran 64).

tşte bu mânâ âleminden doğup #a karanlık dünya­mızı aydınlatan, sesler, insan ruhunu, insan aklini, insan fikrini ve düşüncesini hep bu maddî kuvvetlerin baskı ve köleliğinden kurtarmak gayesine matuftur.

İşte bu emsalsiz düstur, gerçek    hürriyetin yegâne anahtarıdır. Bu bakımdan Hazret-i Muhammed (S.A.V.) in örnek hattı hareketi Kur'an-ı Kerim'de şöyle tavsif edilmektedir:

(Bu Peygamberdir İd),  onların sırtından yüklerini kaldırıp, onların (boyunlartndaki) zincirleri eözer. (Sûre-i A'râf; 157)[71]

 

Siyası Nazariyenin İlk Usulü :

 

Peygamberler (A.S.) örnek ve ideal insan yaşayışı için öyle bir düzen tanzim etm şlerdir ki, bu nizamın mih­veri ve merkezi, bu nizamın cevheri ve ruhu, îslâmın si­yasî görüşünün temeline istinat eder. Bu siyasî nazariye­nin de esası ve temel' şudur: islâm'a göre, hüküm ver­mek ve kanun vazetmek ihtiyara ti ve selâhiyeti tamamen insanlardan selbedilmis ve insanların elinden çıkmıştır. Bütün insanlar, ister toplu halde olsunlar, isterse tek başına olsunlar, kanun yapmak ve hüküm vermek İs­lâm'da yalnız Allah Taalâ'ya aittir. Bu selâlryet ancak ve kat'î olarak Hak  Taalâ'nın  elindedir.

İşte, hüküm Allah'tan bankasının değildir. Onun emri gereğince, mahza kendisine itaat edilecek, kendi­sinden başkasına her ne şekilde olursa olsun ibadet edil-nüyecektir. işte sağlam din de budur. (Yûsuf;  40).

Derler : Emrin hakkında bize de bir iş düşer mi? s°yle  : Emr tamamen Allah'a mahsustur. (Âl-i Îmran, 154)

^ Dilinizin vasf edip,    yalan    uydurduğu gibi, buna heI»l» şuna haram demeyiniz.     (En Nahl, 116).

Her kim, Allah'ın nazil    kumaş    bulunduğuna göre u«üm vermezse, işte o kâfirlerden olur.  (Maide, 44).

Bu nazariyeye göre, hakimiyet  :   (Sovereignty)   tek ^ina ve  yalnız  Allah'a  aittT.     Kanun  vazıı   :   (Law - giver) yalnız Hak Taalâ'dır. [72] Herhangi bir in­san, bu insan peygamber bile olsa yine kendi indin­den hüküm vermekten yahut da bir hüküm kaldır­maktan men edilmiştir. Cümle peygamberler dahi Al­lah'ın hükmüne itaat etmek mecburiyetindedir.

Ben, ancak bana vahy olunmuş şeylere tâbi olurum, (En'âm, 50)

Umum  insanların   da  cümle  peygamberlere   (A.S.) taat  etmelerinin  sebebi  O'nlar  kendiliklerinden  hüküm vermezler,   kendileri  kanun   vaz  etmedikleri  gibi   yalnız: Hat Taalâ'mn hükümlerini ve kanunlarını beyan ettik­lerinden dir.

Hiç bâr peygamber göndermedik İd, ancak AHalı'nt izni ile kendisine itaat edile. «îz;n»  :   (Sanction).                        (En - Nisa, 64)

îşte bunlar o kimselerdir ki, onlara kitap, hükm ve nübüvvet verdik. (En.am,  89)

Hüküm  :   (Authoritv)

Hiç bir beşerin haddi değildir ki, Allah'ın böyle bir kitabı, hükmü ve nübüvveti gönderlmiş olduğu halde, halka şunu söylesin; «Siz, Allah'a değil de bana kul ola­caksınız.» Bilâkis böyle bir ihsan ve beşaretten sonra,-insanhğa şöyle hitap edilir:

«Siz gelin de Allah'a kul olun.» (Al-i îmran, 79)

Buna göre İslâm Devletinin aslî hususiyet ve pren­sipleri hakkında Kur'an-ı Kerim'deki (yukarıda anlatıl­dığı g?foi)  temel kaideleri açıklıyalım :

1. Herhangi bîr zümre, herhangi bir a^le, silsile, sülâle, hanedan, herhangi bir sınıf veya devlet, hükû met ve saltanat dahi, meşru ve gerçek hâkimiyet sahibi değildir. En yüksek hâkim : Hâkim-İ A'lâ (sovereign) yalnız ve ancak Allah Taalâ'dır. Diğerleri hep tebaa ve reayadırlar.

2.  «Kanun  vaz  etmek» de  Allah'dan  başka  kim­senin hakkı değildir. Bütün    müslümanlar toplanıp    bir hıraya gelseler  dahi,  kendileri iç:n bir kanım vaz'  ede­mezler.  Aynı   zamanda,  Hak Taalâ'mn  vaz1 etmiş  oldu-;;u kanunları da en ufak bir şekilde tevil ve tahrif ede­mezler  ve  değiştiremezler.   (34).

3.  îslâmî devlet de yalnız Allah     tarafından  pey­gamberi vasıtasiyle gönderilmiş bulunan  kanuna,  - her ne şekilde olursa olsun, her ne halde bulunursa bulun­sun - istinat etmelidir.  Bu devletin idarî :şlerini yürü­tecek olan hükümet de, ancak ve ancak bu    kanunlara itaat etmek ve bu kanunları nazarı itibara almak şar-tivle  idarenin başında bulunabilir.  Bu  hükümet,   ancak Allah'ın  kanunlarını icra   etmekle   mükelleftir;     başka k'r şey yapamaz.[73]

 

Îslâmî Hükümetin  Vazîyetî  Ve  Şekilerî

 

Bu mevzu tetkik edildiği zaman, ilk nazarda şu hu­suslar göze çarpacaktır: îslâmî hükümet, Avrupa-vârî £ayrı - dinî Cumhuriyet (Seculer Democracy) değildir, -^cak bu isim felsefî, noktayı nazardan Cumhuriyet ol­uştur. Gayrı - îslâmî cumhurî hükümetde, en «yük-* hâkimiyet» ülkeırn sâkinlerinin umumun elindedir, şiarın reylerine göre, kanunlar yapılır; onların reylerine  bu kanunlarda değiştirmeler olur. .Bu kanunlar istendiği zamanda icra ve infaz edilir yahut da icra edile­mez, kâğıt üzerinde kalıp gider. İslâm'da ise böyle bir ş?.y .yoktur ve olamaz.

İslâm'da insanların yaptığı kanunlarla mukayese kabul etmiyecek yükseklik ve derecede bir kanun yap­ma makamı vardır. O da Allah Taalâ'dır. Resulleri va-sıtas?yle bu gerçek ve ulvî kanunlar gönderilmiş olup bu hükümler milletlere ve hükümetlere teb-.1 ğ edilmiştir- Bu bakımdan Islâmî Hükümete, Avru-pavari mânada «Cumhuriyet demek» imkânsızdır. Eöyle bir Islâmî Hükümete; «Üâhî Hükümet» is­mi v.rmek daha doğru olur. İşte bu İstılaha îngilizce-iu de (theoeracy) : dinî hâkimiyet denebilir. Fakat bu­rada da yine mühim bir başkalık vardır. Avrupavârî <theoeracy) ile islâmî teokrasi, yine biribirinden ayrı ve bambaşka bîr şeydir. Avrupa teokrasisinde malûm bir AÜmre, bir ruhanî smıf, hususî bir mezhebi topluluk (Priest Class) Hak Taalâ'nın ismini kullanarak, kendi­lerine alet ederek, bu ismin arkasına sığınarak, kendi­leri hâkimiyet' ele geçirirler, kendileri kanun vaz eder­ler ve bu kanunları da yürürlüğe koymak yolunu tu -tarlar.[74]

Bunlar, amelî ve fiilî bir şekilde, kendilerini Tanrı verine koyarak, halkın üzerine musallat olup, halkın en­sesine b'nerler. işte böyle bir hükümete, böyle bir du­rumda İlâhî hükümet yerine, şeytanî hükümet ismi ver­mek daha doğru,olur.

Bunun  aksine,  İslâmî   teokrasi,   bambaşka  bir  ma-h:yet arz eder. İslâmî teokraside hâkimiyet herhangi bir ruhanî zümren n yahut da    mezhebi ve dinî bir sınıfın, elinde  değildir.   Bu  hâkimiyet  umum     müslümanlann,. hattâ tek tek her müslümanın  elindedir.  Bütün müslü-manlar, hattâ müslümanlann her ferdi bile,  Allah Ta­alâ'nın kitabı ve O'nun Resulünün sünnetine uyarak bu hâkimiyeti  yürütüp giderler.  Eğer bana bu husus Âçin ayrı ve yeni bir istilah vaz etmek ve bir terim ismi ver­mek müsaadesi verilirse, ben buna  (Theo - demoeracy) yan'j   «ilâhî  cumhurî hükümet»   demek   istiyeceğim.   Zi­ra, böyle bir hükümette böyle bir idare sisteminde «hâ­kimiyet»  yalnız Hak Taalâ'nın   elindedir.   Allah'ın  ikti-dar-ı  âlâ'sının   (Paramaouncy)   sayesinde,   müslümanla-ra mahdut ve sınırlı bir şekilde, umumî hâkimiyet :  (Li­mited Popüler soveicignity)   ata kılınmıştır.  Böyle     bir hükümette, inzibat,  intizam  ve icrâî. kuvvetler   :   (Exe-cutive)   ve  tanzim  etme  :şi   (Legistature)   müslümanla-rın  reyine  bırakılmıştır.     Hükümet  İdaresinin   başında bulunanları,   müslümanlar     istedikleri   zaman   azletmek salâhiyetine  mâliktirler.   Bütün  nizamlar,  muamelât  ve «Şeriatı ilâhî'de hakkında acıdık     bulunmayan hüküm­ce,   müslümanlann   ;cmâ  şeklinde   alacakları,  müşte -e«  kararla ve İlâhî kanuna     mutabık olması şartiyle uküm  istintaç  ederler.  İlâhî  kanunun  tefsiri   ve  şerhi "iç bir zümreye, hiç bir hanedan  veya nesle yahut blr hususî topluluğa verilmiş değildir.  Bütün  müslü-ar arasında herkes bu hakka sahiptir. Ancak, içtihâd kabiliyeti olmak ve bu mevzuda rüsuh sahibi ol­mak şartı ile tâbir ve teşrih edilebilir. İşte bu itibarla bu hükümet bir demokrasi hükümetidir. Ancak, böyle bir demokrasi hükümetinde de İlâhî kanun mevcud olunca, Allah Taalâ'nın Resulü vasıtasiyle göndermiş bulunduğu hükümler elde olunca da, herhangi bir müs-lüman, ister bu müslüman bir ferdi vahid olsun, ister­se herhangi bir emîr olsun; yahut kanun koyan zümre olsun, müctehid veya âlim olsun, dinde en ileri gelen bir şahsiyet olsun, hattâ bütün dünyadak Müslüman­lar bir araya toplanıp gelseler dahi bu ilâhî kanun hükümlerinde en ufak bir değişiklik yapmak hakkına haiz olamazlar, işte bunun için bu hükümet nizamı «teokrasi» dir.

Yukarıda bahsedilen hususları biraz daha etraflı­ca şerh etmeğe çalışalım: İslâm'da demokrasinin hudud landırılması ve bu şekilde kayda bağlanması niçin ve ne sebepledir? Bu hududlandırmanın ve kayda bağ­lanmanın şekil ve nevileri nedir?

Bazıları bu hususta itirazda bulunurlar. Hak Taalâ böyle yapmakla, insandan, akıl ve ruh serbestis'mi kal­dırmıştır. Halbuki, hakikat tamamen bunun tersinedir. Hak Taalâ insandan akıl ve ruh serbestisini kaldırma­dığı gibi; akla, düşünceye, hattâ vücuda ve cisme de serbestlik bahşetnvştir. İşte bunun en kesin delili de ka­nun vaz etmek işini Hak Taalâ'nın kendi elinde tutma-sıdır. Kanun yapmanın Allah'ın elinde bulunması, insa­nın fıtrî serbestliğini elinden almak için değ'ü, belki bu fıtrî serbestliği korumak içindir. Böyle olmasaydı, in­san esas yolu şaşırır ve kendisinv kendi ayağı ile çamu­ra yuvarlayıp giderdi.

Avrupanın isim uydurup taktığı şu gayrı - dinî Cumhuriyet, iddia edildiği gibi, halk hâkimiyetine  (Popular sovereignity) ye istinat eder. Bu hususta biraz düşünmek ve bu meseleyi tahlil etmek lâzımdır. O za­man göreceğe ki, toplanıp da hükümet kurmuş olan halk kendisi bizzat kanun vazıı değildir. Hattâ kendi­leri de bu kanunları icra ve infaz etmezler., Onlar, hâ­kimiyeti muayyen bir zümrenin eVne vermişlerdir. Bu zümre halkın yerine halka kanun vaz'ederler. Bu kanun­ları da yine bu zümre infaz yolunu tutar. Bu maksat için de bir seçim şekli tertiplenmiştir. Bu kanun yapan ve seçilmiş olan zümrenin düşüncesine göre, halk , ah­lâk, emanet, diyanet ve adalet nimetlerinden niahrum bulunmaktadır. Seçilen zümreye göre, halkın düşünce-snin hiç bir ehemmiyeti yoktur. Yâni halk hiçtir. Bu­nun için de seçimleri kazananlar ve seçimlerde muvaf­fak olanların çoğu, halk üzerindeki servetleri, bilgileri, ataklıkları, hitabet kabiliyet' ile yalan vaitler ve alda­tıcı propaganda sayesinde seçilirler. Halk onlar için kan­dırılan ve menfaatlerine göre güdülen bir zümredir. Bu usullerle ahmaklaşan ve daima gerçek dışı hâdiselerle başbaşa bırakılan efkârı umumiye bu güruha kendilerini idare edecek yetküeri vererek, işin içinden çıkarlar. Po­litika bezirganları da iş başına geçince de servetlerini daha çok arttırır, şahsî menfaatlerini Ön plana alarak, devletin ve milletin sırtından daha müreffeh geçinmek îçn, hususî sınıfların faydalanmaları uğrunda kanım çıkarır, nizamlar düzenlerler. Bu çıkarcı kanunların maddî yönü zavallı halkın sırtına yüklenir. İşbu belâ Amerikada da vardır, İngilterede de mevcuttur. Bütün Cumhuriyet cennetinde yaşadıklarını iddia eden memle­ketlerin hepsinde de aynı durum cereyan etmektedir.

»Meselenin bu taraf mı gözden geçirdikten sonra, Şimdi farz edelim ki, bu seçilmiş zümre, halkın istekleri yc halkın rızası üzerine kanunlar vazedip yürütme yolunu tutmuştur. O zaman şunu da görüyorâz ki, halkın kendis bu kanun ve nizam mefhumundan hiç bir şey anlamamaktadır, insanın fıtrî zaafının neticesinde, ba-xan kendisine ait işlerin çoğunu, her tarafını veya her cephesini göremez. Bu yapılan işlerin hakikat derecesi-n de tâyin edemez. Hattâ bir çok hususları asla göre­mez haldedir. O zaman bu gibi işlerin hal ve faslı, (Judgement) da tek taraflı olur. Bunun üzerine, tesir altında kalmak, tarafgirlik, şunun bunun tavsiyesine râm olmak, hattâ kendi nefsinin arzusuna uymak ve bu g'.bi şeylerin baskısı alfanda, sâf ve temiz olarak aklî ve ilmî hususlarda insanın tarafsız olarak rey vermesi­ne imkân yoktur. Ve hattâ çok kere, aklî ve ilmî husus-, larda, gayet açık ve gayet belirli meseleler dahi, yuka­rıda bahsettiğimiz, tesir altında kalmalar, tarafgirlik­ler, nefsânî istekler ve sa:renin karşısında mağlup olup giderler! Bu noktanın isbatı için bir hayli misâl .yermek kab'ldir.  Burada bir tanesinden bahsedebiliriz:

Bir zamanlar Amerikada içki içme yasağı' kanunu (Prohibition Law) ortaya çıkmıştı. İlmî olarak, içkinin sıhhate zararlı olduğu isbat edilip ileri sürülüyordu. İç­kinin aklî ve zihnî kuvvetler üzerinde kötü tesirleri ol­duğu beyan ed'liyordu. Medenî hayatı berbat ettiği»1 or­taya atılıyordu. Bu gerçekler kabul edildikten sonra, Amerikan efkârı umumiyesi, içki içmenin yasak edilme­sine razı oldu. Neticede içki İçmenin yasak edilmesi için bir kanun teklif edildi. Nitekim bu kanun halkın reyi ile kabul edildi.  [75]

Fakat kanun yürürlüğe konunca, y'ne bu kanuna rey vermiş bulunan halk, kanuna karşı geldi. Bu kanu­nu dinîemiyenler gizlice daha çok içki içtikleri gibi, sakJica yapnan içkiler daha kötü ve sıhhat için çok daha mu-üirdi. Yapılan istatistiklerdeki rakkamlar, içkinin ser­best olduğu zamandan daha fazla içildiğini spat ediyor­du. Bunun neticesinde de suçlar çoğaldı; yapılmadık re­zalet kalmadı. Nihayet yine aynı halk, bu defa rey ve­rerek, eskiden haram kılmış oldukları içkiyi bundan böyle helâl kıldılar. [76]. İşte içk'nin haram olduktan sonra tekrar helâl kılınması, ilmî ve aklî bakımdan, içki hakkında önce düşünülen hususların yanlış olduğu ve içkinin zararlı değil de faydalı bir şey olduğu ispat edü-diğ için değildi. Yalnız, halkın kendi cahilane istekleri­ne bağlı bulundukları ve nefsânî arzularına karşı gele­medikleri için, içki helâl kılındı.

Böyle bir halk, kendi hâkimiyetini ve kendi nefsini şeytana uydurmuş ve bu. şeytanın tahakkümü altına girmiştir. Nefsânî emeller kendilerine îlâh olmuştu. İş­te bu ilâhlarına kulluk etmek için de bu kanunu değiş-t rip, zararlı olduğunu bildikleri halde, içkiyi yine ser­best bıraktılar. Akıl, ilim ve mantık gereğince bu nes­nenin zararlı olduğu bilindiği halde, yine bu kötülüğe boyun eğdiler. Buna benzer daha bir çok tecrübe var-clir. Bu tecrübelerden şu kesin neticeye gitmek mec­buriyeti vardır. însan kanun koyma : {Legislator} eh­liyetine ve kabil yetine sahip değildir. Eğer bir insan diğer ilâhlara boyun eğip kulluk etmezse bile, yine her ne şekilde olursa olsun, kendi nefsânî isteklerine boyun eğip kulluk edecektir. Kend; şeytanî nefsini kendisine ilâh yapıp onun hükmüne uyacaktır.

Bunun için, insan hürriyeti bir ölçü dairesinde mü- bir şekilde ayarlanmış olmalıdır. Bu sebepten dolayı Hak Taalâ'da islâm'da bazı ölçüler ve hadler tây\n ftmiijtir. Bilindiği gibi İslâm'da bunlara «Hududuİlah : (Divinc Lamites) denir. İşbu hudud, bu ölçüler, insan yaşayışının her sahasına, her şubes ne birkaç usul, ni­zam ve bazı kat'î ahkâm : (Hükümler) koymuştur. Bu­nun neticesinde yaşayışın her sahasında denge, ahenk ve itidal elde edilmiştir. Asıl sebep de şudur-ki, siz tam olarak istediğinizi yaparcasına serbest ^olursanız, başka­larının hukukuna tecavüz etmeniz de aynı nisbette ar­tacağından bazı nizamlar : (Regulations) da yapmak lâzım gelir. Bu nizamlarla serbest hattı harekete bazı ölçüler ve bazı hududlar tayin edilir. Bu ölçülerin hiçe sayılmasına ve hududun aşıîmasnla müsaade verilmez. Çünkü bu ölçülerin bozulması ve hududun aşılması, ha­kikatte başkalarının hakkına tecavüz ediJdiğ1, yaşayış nizamının bozulmasına ve bu şekilde işlerin fâsid bir hâle  gelmesine   sebep olacaktır.

Misâl olarak, insana ait- geçim s'stemini gözönüne alalım. Hak Taalâ, şahsî mâiikiyet hakkı üzerine zekâ­tı farz kılmıştır. Faizi ve tefeciliği men etmiştir. Gay­rı meşru ortaklıkları ve ticarî anlaşmaların önüne sed çekmiştir. Veraset için kanun vaz eylemiştir. Para ka­zanmanın ve sarfetmenin usulleri bildirilmiştir. Bütün d anların ne şekilde olacağını göstermiştir.

İnsan, eğer gösterilen bu usuller üzerinde hareket ederse ve kendi -ş gücünü bu gösterilen şekillere uydur­muş olursa; o zaman, bir taraftan kendi şahsî serbestliği­ni ve şahsî hürriyetini : (Peraonal Liberty) muhafaza et­miş-olmakla beraber, diğer taraftan da sınıf mücadelesi: (Class War) ne son verilmiş olup, bir zümrenin diğer zümre üzerinde tahakküm etmesinin ve bir sınıfın diğer halk sınıflarının üzerine tasallutta bulunmasının ortadan kalkması sağlanmış olur. Bu esas  - kaideler olmaksızın ferdî servet azmanlığı olan zâlim kapitalizm, işçi sınıfı üzerinde diktatörlüğünü kurarak, cemiyetteki muvazene­yi tahrip etmiş olur.

Yine bunun gibi, ailevî hayata : (Family Life) gele lim. Hak Taalâ, şer'î giyinme ve kuşanma, şeref ve na­mus, erkeğin idareyi elinde bulundurması; kan - koca, çocuklar, ana - baba hak ve vecibeleri, nikâh - talak hul' (Talak müddetinin sona ermesi) hükümleri, taaddüdü -zevcat (Polygamiy) : (çok kadınla evlenmenin) şartı ve müsaadesi; zina »ve kazf (zina ve bu hususta başkalarına iftira atmak) müeyyide ve'cezalarını tâyin etmiştir. Bun­lar huduttur, bunların her birine gereken dikkat ve say­gının gösterilmesi lâzımdır. Fertler bu hususlara ne ka­dar riayetkar olursa, cemiyetin bünyesi de o nisbette sağlam ve sıhhatli olur- Aksi takdirde, insanın evi kendi­si ;çin bir zindandan farksız bir hale gelir. Eğer İslâm'ın aile hususundaki mühim prensipleri lâyıkı veçhiyle tat­bik edilmezse, kadının şeytanî serbestliği, günümüzdeki gibi insan medeniyetini kökünden ve temelinden dağıtıp berbat eder.

Yine aynı şekilde, insanların medenî ve içt'maî hakla­rını korumaları için Hak Taalâ «Kısas Kanunu)) ihsas et-m ştir. Hırsızlık edenin cezası elinin kesilmesidir. İçkinin haram küınmasV-kadınlara ait Örtünme emri ve bunlar gibi müstakil kaideler de vaz edilmiştir. Bu müeyyideler­le fesadın ve anarşinin önü alındığı gibi bu gibi hastalık­ların cemiyete girdiği kapı da en kuvvetli şekilde kapan­mış olur.

Şimdi burada ben, Hududullahm geniş ve mükemmel fihr stini size çizecek ve bunları sıralayacak değilim. Bunların insan yaşayışı için ne kadar ehemmiyetli ve ne kadar zaruri olduklarını birer birer sayıp dökecek de de­lilim. Burada size ancak şu kadarını söylemek ve hatırlatmak istiyorum ki, Hak Taalâ öyle bir müstakil, değiş­mez ve tadil kabul etmez bir düstur (Constitution) koy­muştur ki, bu düstur insanın ne ruhî serbestliğini orta­dan kaldırır, ne de onun aklî ve fikrî hürriyettim elini kolunu bağlar ve muattal bırakır. Belki, bunlar için saf, temiz ve doğru bir yol gösterilmiştir ki, insan kendi ceha­leti ve zaafından dolayı, her zaman düşebildiği hatâ ve unutkanlıktan kurtulup, kendi fikrî ve aklî kuvvetlerini yanlış yolda harcamasın. Ve insan hakikî felah ve ilerle­me yolunda doğru caddeyi tutup, yürüyüp gidebilsin.

Faraza, sizin bir ara dağlık mıntıkaya yolunuz düş­müş olsa, yoldan geçerken ,göreceksiniz ki, bir tarafta derin dereler, diğer tarafta sarp kayalar vardır. Cadde­nin kenarına da işaret taşları konmuştur. Yoldan geçen ' yolcular, yanlışlık yaparak, bir tarafa çarpmamaları ve uçuruma yuvarlanmamaları için. İşte burada yolu göste­ren işaretler, yolun kenarına dikilmiş bulunan bu korku­luklar ve işaret taşları yolcuların hürriyetlerini kısıtla­mak gayesi ile mi konmuşlardır? Elbette ki, aklı selim böyle bir iddiayı varit görmez. Asıl maksat, yolcuların selâmetini korumak ve onları tehlikeli durumdan kurtar­mak, onları muhtemel bir tehlikeye karşı ikaz etmektir. Her dönemeçte, her viraj "başında, herhangi bir tehlikeli yerde bu gibi işaretler ne için konmuştur? Pek tabiidir ki, sizin doğru yoldan sapıp tehlikeye düşmemeniz için . Yok, aksi takdirde bu işaretler nazarı itibara alınmaz da hürriyet sarhoşluğu ile gel'şi güzel yol yürünürse ölüm tehlikesi de kendüiğinden davet edilmiş olur.

İşte Hak Taalâ da bunun için; yâni selâmet yolunu tutup da maksada ulaşmamız için, bu şekilde «hudut» ta­yin etmiştir. Bir düstur kararlaştırmıştır. Bu hudut, in­san yaşayışmdaki yolculuğun doğru ve şaşmaz istikame­tini tayin eder.  Aynı zamanda,  yol   istikameti boyunca, her hangi bir dönemeçte, virajda, yolun herhangi bir tehlikeli yerinde, size doğru istikameti, bu yol işaretleri gösterir. Siz bu işaretleri takip ederek caddede tehlikeye düşmeden yürüyüp gidersiniz. Size de o tarafa değil, bu istikamette yürürseniz doğru yolu bulursunuz deniyor ve bu. yol işaretlerle gösteriliyor.

Hak Taalânın mukadder kıldığı bu düstur, değişmez ve değişme kabul etmez bir düsturdur. Eğer siz isterse­niz, bazı Avrupavârilik felâketine uğramış Müslüman ül-İteler gibi, bu düsturun hilâfına harekete kalkışıp bu düs­turun aksine bir yol tutsanız büe, yine siz bu düsturu değiştirmiş olamazsınız. Çünkü bu düstur kıyamete kadar kalacaktır ve değişmeyecektir. Islâmî hükümet de kuru­lunca yine bu düstur üzerine kurulacaktır. Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniye durdukça bu düstur dünyada baki ka­lacaktır. Belki bu düstur bir zaman için dahi sizin ülke­nizden de kalkmış otamyacaktir. Müslüman bulunduğunu? müddetçe bu düstura bağlı bulunmanız şarttır. Buna mecbursunuz..[77]

 

İslâmi Hükümetin Maksadı :

 

Bu «düstur» un Ölçüsü dahilinde İslâmî Hükümetin kurulmasının maksadını da Hak Taalâ kendisi tâyin et­miştir. Bunun açıklanması hususunda da Kur'an-ı Kerim' in muhtelif yerlerinde, âyetler vardır. Cenab-ı Hak bu­yurmuştur ki :

«İşte biz peygamberlerimizi, parlak delillerle gönder-(l'k , onlarla birlikte Kitap ve Mizan (ölçü) de nazil kıl-<"U kî, halk arasında adaletti kaim kılsınlar. Bir de «D«s mir» i nazil kıldık ki, bunda şiddetli kuvvet, halk için de fuydater vardır.»  (El Hadîd, 25).

İşte bu âyet-i kerimede «Demir» den maksat, siyasî *uvvet  yahut  da  «kuvvet-i  kahire»   (Coercive     power).

dii1- Resullere de şu vazife ver.lmis.tir ki, Hak Taalâ'nın nurlu hidâyeti ve Hak Taalâ'nın Kitabı ile onların eline verilmiş bulunan Mîzân (ölçü) ile doğru ve sahih bir şe­kilde, mütevazin (Well Balanced) bir vazyetde, halkın yaşayış nizamına rehberlik etsinler ve içtimaî adaleti : 'Sociaî Justice) kaim kılsınlar. Kur'an-ı Kerim yine bu­yuruyor ki :

Onlara eğer yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek (üosdoğru.namazlı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emr eder­ler, kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar. Bütün umurun akıbeti Allah'a râci'dir.    (El - Hacc, 41).

Siz halkın arasından çıkarılmış bulunan en iyi üm­metsiniz ki, mârufa (doğru yola) emr eder, «miinker» den (eğri yoldan) men «der ve   Allah'a iman eylersiniz. (ÂI-i îmrân, 110.)[78]

 

Îslami Hükümetin Hususiyetleri:

 

A. Müsbet ve âlem şümul hükümet :

 

Yukarıdaki âyetlerin  üzerinde    düşünüldüğü zaman açık bir şekilde anlaşılacaktır ki, Kur'an-ı Kerim'in plan­ladığı hükûmet'ten maksat, menfi  (Negative)  bir htikû-frıet değildir. Bunun bir müsbet (positive) maksadı var­dır. Bu hükümetin hedefi halkın    birbirlerine karşı, bir nevi üstünlük tesis etmeleri değildir. Hürriyeti bir züm-ıe lehinde istimal edip yine bu zümreyi tafdil ederek onu memleket    müdafaası için kullanmak da değildir.    Bu nizamın değişmez iktizası, içtimaî adaleti ahenkli bir şe­kilde gerçekleştirerek, Allah'ın Kitabı'nuı  emri gereğin­ce, bu adaleti câri kılmaktır, islâm Devletinin maksadı, cemiyetin bünyesini kemiren fenalıklar, ne şekilde olur­sa olsun, ne vaziyette bulunursa bulunsun ortadan kaldır­mak ve tahribat yaptığı yerden kesip atmaktır. Bu fena-klarm yerine ne şekilde olursa olsun, ne vaziyetde bulunursa bulunsun, iyilikleri yerleştirmektir. Bu iyilikleri Hak Taalâ Kitabında anlatıp beyan ettiği gibi yürürlüğe koymaktır. Bu işleri başarmak için mahalline ve yerine göre de siyasî kuvvetten faydalanmak ve siyasî kuvvet ve kudreti de kullanmak vardır. Bundan başka tebliğ, (propaganda) telkin ve tâlim de hesaba katılmıştır. Ta­lim ve terbiyenin her sekli gözönünde tutulmuştur. Top­luma müsbet şekilde tesir etmek, onların üstünde fazilete dayanan bir nüfuz kullanmak dahi hesaplanmıştır.

Malûmdur ki, bu şekildeki bir hükümet, işlerini mu­ayyen bir daire içinde hududlandırmasına imkân yoktur. Bu nevi hükümet alemşümul bir hükümettir. Böyle bîr hükümetin çalışma sahası, bütün insanlığı ihata eder. Bütün insanlık yaşayışının her sahasını sarar. Böyle bir hükümet ve böyle bir teşkilât insanî yaşayığm her şube­sinde hususî bir ahlâk nazariyesi ortaya koyar. Bu ahlâk nizamını kendine has bir şekilde tanzim eder. Buna mu­kabil hiç bir şahıs, hiç bir kimse için hususî (private) muamele yoktur. Şahıslar arasında ayrılık gayrılık göze­tilmez. İşte bunun içindir ki, bu hükümet bir nevi faşist veya komünist hükümet şekillerine benzetilmek istenmiş­tir. Fakat dikkat edilirse, bu hükümetin alemşümulİüğü olmakla beraber, içinde bulunduğumuz bu zamanda ya­şadığımız bu asırda, ne tam mutlakiyet (Totalitation) ne de b'r istibdat (Authoritataion) hükümetlerinin şeklin­dedir. Böyle bir hükümet şeklinde, şahsî hürriyet orta­dan kalkmış değildir. Ne de böyle bir hükümette bir şa­hıs tarafından istendiği g'bi emir vermek yâni «âmiri-yet» : (dictatorship) nazarı itibara alınmıştır. Böyle bir hükümetin haddi kemali başka b'r şeydir. O da İslâmî hükümet nizamının esası demektir ki, bilmen hükümet şekillerinin hiçbirine uzaktan veya yakından bir benzer-* k arzetmez. Tamamiyle kendisine mahsus bir hüviyeti haizdir. Hak ile bâtıl arasında ne kadar ince bir nokta vardır. Bunu idrâk eden bir basiret sahibinin kalbi şe~ hadet eder ki, böyle ahenkli ve düzenli bTr nizam, haki­katte insan eseri olamaz. Bu nizamı tertibe koymak an­cak HakTaaİâya mahsus olabilir, O da Hâkim ve Habir oîan Hak Taalâdır,[79]

 

B. Cemaatli  Ve  Usul Üzerine Hükümet

 

îsîâmî hükümet düsturunun ikinci meselesi de şu­dur: Bu kuruluşun maksadı ve dünya çapındaki alemşü­mul ıslâhatı nazarı itibara alınacak olursa bu mesele ken­diliğinden açıklanmış olacaktır. Böyle bir hükümet an­cak Öyle bir halk arasında kurulabilir ki, bu cemaat bah­sedilen düsturlara iman etmiş, inanmış olsunlar. Bu düs­turlara göre amel etmeğ: kendilerine bir aslî maksat say­sınlar. Onlar bu düsturların yalnız kurtarıcı vasıflarına inanmakla iktifa etme>ip, bu İlâhi sistemin bütün husu­siyetlerin   ve her noktasını iyi anlamış olmaları gerekir.

islâm, bu hususta herhangi bir coğrafî sınıra, renk Cs'yah, beyaz ırk vesaire)   ve lisan  kaydına  bağlanmaz. O, İlâhî nizamını bütün  insanlığın  karşısına çıkarmıştır. O, kendi ulvî gayesin   ve kendi islâh programını bütün in­sanlığın gözleri Önüne sermiştir. Bu gayeyi bu programı kabul etmek isteyen herhangi bir k'mse hangi ırktan ve hangi soydan gelirse gelsin;   hangi  memleketten,  hangi milletten olursa olsun, bu İslâm camiasına ortak olur, Bu cemaata karışır ve hükümet kurmak hakkına  da  mâlik bulunur. Yok, bunları kabul etmediği takdirde, -o zaman bu hükümeti kurmakta b'r hakkı kalmaz. Ancak bu nü-, kûmetin muayyen hududlan dahilinde,  (maddî ve mane­vi hududîarj -.vZimmi»     tebaa   (Protected  Citizen)   vazi­yetinde kalır. Bu zimmileri korumak için de İslâmda yi­ne bunların haklan ve hukukları mahfuzdur.     Bunların canları, malları, haysiyet, şeref ve namuslarının tamamı­nın korunması da lâzun gelir. Ancak hükümet kurmak hususunda kendilerine bir hak tanınmaz. Zira, bu hükü­meti kuracak olanların, böyle bir kuruluşa samimî ola­rak inanmaları ve bağlanmaları icap eder. [80]

İşte bu sebeplerden dolayı, İslâmın bu hükmüne is­tinat edilerek, onu Komihvst Devlet sistemine benzetmek istem'slerdir. Fakat komünist devlette başka sistemlere bağlı bulunanlar da kurulacak olan hükümete iştirak ederler: Onları vazife dışı bırakmak, komünistlik yolunu takip eden hükümet sisteminde yoktur. Fakat bu husus, İslâm hükümet'nde vardır. İslâmla komünistliğin arasın­daki büyük farklardan biri de komünistlik iktidarı elde edince, kendi prensip ve gayelerini başkalarının üzerinde zorla tatbik etmeğe kalkmasıdır. Komünistl'k halkın ma­lını, mülkünü, emlâk ve arazisini zorla alır. Terörlük, adam öldürmeler, kan dökmelerin derecesi yükselir. Bin­lerce, on binlerce insanı Sibiryanm cehennemine gönde­rirler. Fakat İslâm kendi prensiplerine inanmıyanları, kendi nizamına bağlı kalmak istemiyenleri, yani gayrı -Müslimlere o kadar lûtüf ve şefkatle sinesinde barındır­mıştır ki, onların hakkında adaletle zulüm, doğrulukla eğrilik hususunda bir imtyaz hattı bile çizmiştir. Bu âdi! hükümleri gözden geçiren herhangi bir insaflı kimse, bir bakışta şunu anlar ki, Hak Taalâ tarafından gelmiş olan bu kurtuluş nizamının, beşerî hastalıkları ne seki­de ve nasıl çalışarak sıhhate kavuşturduğunu anlar ve idrâk eder. Bu aydınlık sistemin, uydurma, düzmece ve yapmacık ıslahatçıların çizdikleri kanlı yoldan geçme-diğ ni teslim eder. Her şeye ait hakkın hakkiyle teslim edildiğini görür.[81]

 

Hilâfet Nazariyesi Ve Bunun    Altındaki Siyası Meseleler

 

Ben şimdi size, Islâmî hükümetin teşkilatını ve bu­nun çalışma tarzını biraz olsun açıklıyacağım. Şu mese­leyi de müteaddit defalar söylem'ştim. İslâm'da yegâne ve tek Hâkim Allahu Taalâ'dır. Bu temel usulü gözör.ün-â?. bulundurarak, şimdi siz şu sual üzerinde düşünebilir­siniz. Yeryüzünde Hak Taalâ'nın kanununu hükümran kılmak iç'n, çalışma yolunu tutanların mevkileri nedir? Ne olmalıdır ve bu mevkileri nasıl elde etmelidirler? O zaman siz yine kendi zihninizde şu şekilde düşünmeniz lâzım gelir: Bu ilâhî kanunu tatbik etmek istiyenlere el-betteki Cenab-ı Hak tarafından bir niyabet, bir tâyin su­retiyle selâhiyet verilmiş olması lâzımdır. Sahih ve doğ­ru olarak bu mevkileri ancak İslâm onlara vermiştir. Ni­tekim, Kur'an-ı Ker'm'de buyrulmuştur ki:

Sizin içinizden, iman edip de sâlih amel tutan kim­seleri, Allaih yeryüzünde halife nasbetmeği vaad eder. Nitekim sizden evvelkiler de halife nasbetmişti. (En - Nur, 55)

İşbu âyet-i kerime İslâm hükümet nazariyesini : (Theory of state) gayet açık ve belirli bir şekilde orta­ya koymaktadr. Burada iki esaslı nokta vardır:

Bipinc'si: İslâm'da hâkimiyet ve hükümet yerine hi­lâfet kelimesi kullanılmıştır. Isüâm nazariyesine göre, Hâkimiyet Allah Taalâ'ya mahsustur. Madem ki, Rabb-ül-alemîn her mekânda ve her yerde hükümran olduğuna göre, İslâm hükümetinin başındaki idareci olsa olsa Hâ­kim Alâ'nın bir halifesi : (Viegerent) olabilir. Bu kimse de ancak kendisine emanet edilmiş olan selâhiyetler da­hilinde (delegated powers) icra-i hükümet etmeğe mü-sadelidir.

İkincisi de şu husustur k\ âyet-i kerime'de Halife nasbedilmek vaadi, bütün müminlere verilmiştir. Herhan-g' b;r hususî şahsın halife olabileceği söylenmemiştr. Bundan şu anlaşılır ki, her mümin halife olabilir. Hak Taalâ tarafından müminlere vaad edilmiş bulunan hali-t'el'k de umumî hilâfettir. (Popüler vicegererency) Her­hangi bir muayyen şahsa, yahut da aileye, hanedana, soya, silsileye, zümreye ve sınıfa mahsus değildir. Her müm'n kendi yerine göre, Allah Taalâ'nın halifesidir. Halife olmak hasebiyle, bu müminlerin herbiri de fert fert ve tek tek Allah Taalâ'ya karşı sorumludur.

«Sizlerden her biriniz birer çobansınız ve her biriniz de kendi sürünüzden sorumlusunuz.» (Hadis-i Şerif).

Bu ha'ifelerden herbiri diğer halife karşısında hali­felik bakımından hiçbir aşağılık ve seviyesizlik durumun­da değillerdir.[82]

 

İslâmî Cumhuriyetin Vaziyeti

 

İslâmî Cumhuriyetin temeline ait esasları görmüş olduk. Umumî hilafet nazariyesini de incelersek şu ne­ticelere varmış oluruz  :

1. Böyle bir camiada herkes halife olabilir ve her­kes n:sbet dahilinde halifelik vazifesinde ortaktır. Bu şerait altında, sınıf, zümre, doğum yeri, yahut da içtimaî mevki farkları ve imtiyazları artık geçerli olamaz. Bu camianın fertlerinin herbiri, her bakımdan eşit ve aynı seviyededir. Yine bu camiada fazilet denilen vasıf, şahsî kabiliyet ve insanlarla muaşeret ve şahsî seciye (siyret) "le elde edilebilir. Nitekim Zat-ı Risaletpenahîleri fS.A V.) müteaddit defalar açıkça beyan buyumıuçla-rtAr ve \ bilhassa Veda Haccında ümmetine su j^fc^» h/t*p et­mişlerdir   :

«Ey halk! Dinleyin, sizin Rabbiniz Bir'dir. Ne Ara-bın Aceme, ne de Acemuı Araba bir üstünlüğü vardır. Ne de beyazın (yüzü kırmızı olanın) Siyaha, ne de siya­hın beyaza bir üstünlüğü vardır. îşte, sizin içinizde AI~ lalh indînde en makbul bulunan da en fazla takva sahibi olandlır.» [83]

Mekke'nin fethinden sonra, bütün Araplar, İslâm'ın hayat saçan dairesi içine toplandılar. O zaman Hazret-i Resû!-ü Ekrem (S.A.V.) kendi ailesine de — ki bunlar da Araplar arasında Brahmenler vaziyetine giriyorlar­dı. — hitap ederek buyurdu ki:

«A Hah a hamd olsun ki, sizden câhiliyenin kibir ve ayıplarım uzakiastırmiştır. Ey halk! İnsanlar iki çesit-rîrler, kerim olanlar Allah'a yaklaşır, (yükselir) fena is (utanlar (kötü kimseler) ise, Allah'ın indinde alçalırlar. -Halk hep Adem evlâdıdır. Allah da Ademi topraktan ya­ratmıştır. Allah Taalâ buyurmuştur ki, ey halk, biz sizi für erkek ve bir kadından yarattık.».

2. Böyle bir inancın meydana getirdiği toplumda, herhangi bir ferd yahut da bu camianın içinde ayrı bir zümre için doğum yeri, seviye belirten bir mevki (social status) veya büyük iş adamı olmak gibi vasıflar bu şe­kildeki bir cemiyet m'marisi içinde ihtilâf (dissbilities) mevzuu olamaz. Yine aynı cemiyet Örgüsü İçinde, şahsî kabiliyette yükselmenin ve her meşru gayretin karşısına bu ihtilâf mevzuu çıkıp da fertleri b'r noktada tutmağa mahkûm edemez. Çünkü, bu düzende her fert aynı hak­ka sahip olmanın imtiyazını taşır, ilerlemenin yolu fert­lerin bütünü için açılmıştır. Fert kendi kabiliyet ve isti­dadını kullanarak g-'debildiği kadar yolda yürür gider. Bundan başka bir yol da herkes için kapalıdır. Öyle ki, kölelerin ve bu kölelere ait çocukların da büyük makam­lar işgal ettiğine dair İslâm Tarihi en kuvvetli b!r şahit­tir. Bahis mevzuu edilen bu köle ve çocukların, İslâm or­dularına yenilmez başkumandan ve önemli eyaletlerde vali (governor) oldukları ve o beldeierdeki iler! gelen eşrafın da bu kabil idarecilerin hükmü altına girdikleri yine bilinen vakıalardandır. Ayakkabı tamircilerinin bile İslâmî İmamet makamının mümtaz şahsiyetleri olarak, memleketi idare ettikleri de meşhur hâdiselerdendir. Do­kumacıların, basma satan esnafın içinden muktedir müf­tüler, kadılar, fakîhler çıktığını saymakla bitirmenin im­kânı yoktum Bu sayılı ilim adamları, islâm büyüklerini anlatan  kitaplarda hürmet ve  rahmetle  yâdedilirler.

Bir hadis-i şerif de şöyle buyurulur  :

Size bir Habeşî köîe dahi başkan olsa, onu dinleyip itaat etmeniz gerekir. [84]

3. Bu inançlarla bezenmiş bir camiada ,herhangi bir kimsenin veya bir zümrenin : (group) diktatör olma­sı için bir sebep düşünülemediği gîb, bu tarz bir idarenin barınabilmeği de imkân haricidir. Çünkü bu başatta her müslüman bir halifedir. Hiç b'r kimse veya bir zümre (3o, umum müslümanlardan hilâfeti selbedip, kendisini mutlak hâkim ilân etmeğe hakkı yoktur.

Memleketin idaresini ele alacak olan kimsenin asıl hususiyeti şudur: Ya bütün müslümanlar toplanıp rey verdikleri bir kimseyi halife seçerek, işlerini ona teslim ed p kendilerine vekil tayin edecekler veya ıstılah mâ-nasiyle bütün halifeler yâni bütün müslümanlar, onun halifelik etmesine, işleri tedvir etmesine muvafakat edip r*za göstereceklerdir. Seçilen bu zat, İslâm Milletinin bil­umum işlerini intizama koymak ve    memlekete ait her

umuru, Hak ölçülerine göre yürütmek için seçiİLVg olup, selâh yet onun elinde temerküz fconcentrate) etmiş ola­caktır.

Böyle bir mevkiye gelen zat, her şeyden önce Hak Taalâ'ya karşı mesul olup, aynı zamanda kendisini seç­miş bulunan, hilâfet hususunda kendisine vekâlet vermiş olan diğer halifelerin her ferdine karşı mesuldür.

Bu zat, mesuliyet hissi duymaz, kendisine gayr-ı meşru olarak, mutlak surette itaat ettirmek isterse ve kendini mutlak âmir. (Dictotor) hâline getirirse, o za­man bu kimse bir halife değil, hakkı gasbeden bir suçlu durumuna düşer. Nitekim bilinen bir gerçektir ki, her ne pahasına olursa olsun, âmiriyet : (diktatörlük) hilâfe­tin zıdchdir.

Şüphe götürmez bir gerçektir ki, Islâmî Hükümet, bir alemşümul hükümettir. Yaşayışın bütün şubeleri, bu şubelere ait teferruatlı kısımlar bu geniş dairenin içine pığmıştır. işte bu küllîlik ve alemşümul mahiyetin sebebi ve asıl temeli de Allah'ın âlemşümul kanununu, îslâmî hükümetin her cihetiyle tatbik etmesi içindir. Hak Taa-îâ yaşayışın her dalında öyle yol gösterici hidayetler bahsetmiştir ki, aslında bu kurtarıcı ve faziletli düstur­ların dahi hayatı baştan sona kadar, kuşatması ve sar­ması icabeder. İslâm Hükümeti, kendi umdelerine zat ha­reket ederek bu hidayetleri ortadan kaldırıp, kanunsuz bir otorite hüv'yeti (Regimentation) içinde polis vazife­si görme yetkisi de yoktur. Bu hükümet aynı zamanda, şu mesleği yapacak şu mesleği yapmayacaksınız diye kimseyi icbar edemez. Veya falan ilmi öğreneceksiniz, filân ilmi öğrenmeyeceksiniz şekl nde baskı yapma hakkı da yoktur. Yine aynı şekilde, çocuklarınızı şu şekilde terbiye edecek, şu şekilde etmeyeceksiniz; hattâ başını­za  şu serpuşu giyecek, şu  serpuşu giymiyeceksiniz; şu alfabeyi kullanacak veya bu alfabeyi kullanmıyacaksınız; kadınlarınızı şöyle gaydirecek iböyle giydirmiyfeceksiniz tarzında kanunlar çıkarıp millete de dikte ettirmeğe hakları olamaz.

Bu İlâhî salâhiyetleri, — b'r zamanlar, Avrupadaki Alman ve İtalyan diktatörleri ellerine geçirmişlerdi. Tür-kiyede ve diğer İslâm ülkelerinde meydana çıkan dikta yöneticileri yukarıda mevzuu bahsedilen icraatlara giriş­mişlerdi; — İslâm, hiç bir zaman ve hiç bir suretle ken­di nizamında hiç bir devlet başkanına bu gibi salâh'yet-ler vermemiştir. Bundan başka, mühim bir nokta da şu­dur ki, İslâm'da her ferd, bir tek şahıs olarak, Allah'a karşı sorumludur. Bu şahıs çerçevesi içindeki mesuliyet (Personel Accountability) de başka kimsenin îrtesesi yoktur. Buna göre, her kim kanun sınırları içinde, ta­mamen serbest ve hür olmak isterse, kendisi için istediği yolu tutabilir. Her ne tarafa yönelmek dilerse, kendi kuvvetini dilediği tarafa temerküz ettirebilir ve o yolda kullanabilir. Eğer bir emt hakkı ve yetkisi olmıyacak şek'lde hareket ve icraata baş vurduğu takdirde, bu zûl-miyle Allahu Taalâ'yı âlet olarak kullanmış olacaktır. Bunun içindir ki, insanlık için örnek bir devir olan, Zat-ı Risaletpenâhîlerinin ve O'nun dört büyük halifesine ait en mükemmel hükümetlerde bu gibi haksız bir zabt-ü rabt   (Regimentation)  görülmemiştir.

4. Bu camiada, her reşid ve âkil müslümana, — is­ter erkek olsun, ister kadın olsun — yol tutma ve rey verme hakkı verilmiştir. Çünkü bunların her biri kendi burumlarına göre bir halifedirler. Hilâfetin yükünü ta­şımaktadırlar. HaJc Taalâ bu hilâfeti herhangi bir husu­sî Ölçü, liyakat ve servetle şartlı kılınamıştır. Ancak oıan ve amel-i salih gibi bir şart konmuştur. Buna göre, rey vermek hususunda her miisiüman aynı haklara sa­hiptir.

İslâm, bu umdeleriyle mükemmel bir Cumhur ye t sis­temi, ortaya koymuştur. Diğer taraftan da ayrılık, infi­ratçılık : (individualism) kapılarını tamamen kapatmış­tır. Çünkü infirad.çihk birliği dağıtıp ortadan kaldırır. Birliğin aksi ve onun tam zıddıdır. Böyle bir kuruluşta, etrad ile cemaat birbirleriyle yekvücut hale gelmiştir. Ne ferdin şahsiyet toplumun içinde eriyip gitmiştir* — komünizm ve faşizm düzeninde olduğu gibi — ne de ferd, kendi had ve hududunu aşarak topluma zarar ve­recek hâle gelebür. — Batı dünyasındaki Cumhuriyet rejimlerinde olduğu gibi.

islâmda, ferde ait yaşayışın maksadı, toplum yaşa-yışının maksadıdır. Yâni İlâhî müeyyidelerin cemiyete nakşedilmesi ve bu vesile ile Hakkın rızasına nail olmak­tır. Yine bu düzen iç'nde ferde mahsus bütün haklar fer­de teslim edildiği gibi, toplum hakkında da farzları yeri­ne getirmesi lâzımdır. Bu şekilde ferd ile toplum arasın­da bir bağdaşma vücuda getirilmiştir. Ferd, kendi im­kânlarını her hususta kullanmak yetkisine mâlikdir. İler­lemiş ve gelişmiş bulunan bu imkânlar da toplumun kur­tuluşu ve aynı cemryet çatısı altında yaşıyan kitlelerin yaşama seviyesini düzeltmelerine yardımcı oİur. Bu hu­sus müstakil b^r bahisdir. Fakat burada bu mevzuyu et­raflıca izah etmek fırsatı maatteessüf yok. Çünkü, yan­lış anlayışların kapısını aralamamak ve îslâmî Cumhuri­yete ait karakteri olduğu gibi gösterebilmek lâzım gel­mek ted:r.[85]

 

BAB III.

 

Bir Kaç Söz

 

Kur'an-ı Kerim Attahu Taalâ'nm son kitabıdır. Bu kitapta yerin ve göklerin Hâliki, yaşayışın bütün esas meselelerine ait hi­dâyet yolunu, en mükemmel bir şekilde insanlara atâ kılmış bu usûlü de her zamana mahsus olmak üzere, tatbikini emir buyur­muştur.

Her kim, bu usûlü gözönünde tutar ve bu usûle sıkı sıkıya bağlanırsa,  muvaffak olup, felah bulmuş olacaktır  :

Benim hidayetime tâbi olanlar için ne korku vardır, ne de mahzun olurlar. Bizim âyetlerimizi yalanlayıp (gizleyen) küfür yolunu tutan kimseler ise ateş ashabıdırlar. Kaldıkça hep orada kalırlar.                                                      (El - Bakara. 38 - 39).

işte bu Kur'an-ı Kerim'de yaşayışın her şubesine ait temel hidâyet atâ kılınmıştır. Bu bahsin esası, insana beşikten mezara kadar hidayet, etmektir. — Hattâ mezardan sonraki yaşayış için dahi aydın bir rehberdir. — Buna göre her ne şekilde olursa ol­sun, Hak Taalânın bu kitabı siyasi meseleleri sükût ile geçemez. Kur'an-ı Kerim, din ile dünyanın birbirinden ayrılmalarını, tef­rikini, fitne olarak göstermiştir. Kendisine inananlardan da şunu talep etmiştir  :

Kâffeten hepiniz İslâm'a giriniz.

Aşağıdaki makalede Kur'an-ı Kerim'in aiyasî tasavvurları tanzim ve tertip edilmiştir.

Tefhim El - Kur'an, Mevlânâ Seyyid Ebû'l A'Iâ El MevdûdM-n'n tarihî tefsiridir. Bu eserde, içinde bulunduğumuz asrın mese­leleri ve Müslümanların yeni düşünceleri karşısında, Kur'an-ı Ke-rirn'in hakikî mevzuları teşrih ve izah edilmiş, aynı "zamanda gü­zel bir şekilde anlatılmıştır. Bu tarihî eser, beş cilde şâmildir. Bunlardan üç cildi basılıp bitmiş, dördüncü cilt baskıdadır. Bu satırların yazan; bu tefsirin bütün bahislerini seçerek üç ayrı ma-Kaıeae  sıraıaaı.  bu  maKaıeıeraeKi  mevzular siyasî  nizama  aittir.

Kitabın birinci kısmı Kur'anın Siyaset Nizamı ismi altında bu bahisleri ortaya koymaktadır. Siyaset Nizamına ait esas mesele­lerden bahsedilir. Diğer kısımlarda ise bu bahislerin tâli ve fer'î bahislerinden makaleler hazırlanmıştır. Bu şekilde takdim edil­mektedir. (Hazırlayıcı)[86]

 

Siyaset İlmînin Esas Soruları

 

Siyaset ilminin esas mevzuu fert ile hükümetin ara­sındaki münasebetlerdir. Bu ilim şu bir kaç temel soruya cevap verir  :

1.    Hükümet niçin lâzımdır?

2.    Hükümette «hakimiyet-i a'lâ  : en yüksek haki­miyet kime aittir?

3.    îtaat ve sadakata ait usul nedir?

4.    Hükümetin maksadı ve onun esas vazifeleri ne­lerdir?                                                   

Bu çok önemli suallere Kur'anJı Kerim'den cevap ve­rilecektir. Kur'an-ı Kerim'in siyaset hakkmdaki yüksek prensiplerini lâyıkı veçhiyle anlıyabilmek için, ilk Önce kâinatta insanın yerini ve mevkiini bilmek; onun hayat gayesinin nelerden ibaret bulunduğunu öğrenmek lâzım­dır. Elbette ki, bu iki mühim suale de yine mukaddes ki­tabımızda en isabetli cevap bulacağımız pek tabiîdir. Bu itibarla, tslâm'ın ilk yaşayış prensiplerine ait bazı esas meseleler bahis mevzuu edilip, bilâhare Kur'an-1 Kerim'in siyasî müeyyideleri anıklanmak suretiyle takdim edile­cektir.[87]

 

Bazı Temel Hakikatler

 

Herseyden önce, okuyucu, Kur'an-ı Kerim'is asıl maksadına nüfuz etmelidir, ister iman etsin, isterse iman etmesin. Ancak bu yüce kitabı anlamak için bu mühim şartın yerine getirilmesi şarttır. Zira Kur'an-ı Kerim'e vahiy yolu ile nail olan Hazret-i Muhammed (S.A.V.) bu husustaki beyanları şu şekildedir  :

1.  Bütün kâinatın Hâliki, Mâliki ve hüküm buyu­ranı olan Hak Taalâ, kendisine ait sonsuz büyüklükteki mülkünün bu ufacık köşesinde; yâni şu yeryüzü denilen yerde insanı yaratmıştır. însana, anlayış, düşünce ve bil­me melekeleri ihsan edilmiştir. İyiliği fenalıktan ayirdet-me kabiliyeti vermiştir. Seçme gibi irade serbestliği de atâ kılınmıştır. Eşyayı tasarruf gibi yüksek hasletlerle de teçhiz edilmiştir. Hülâsa olarak denebilir ki, bir nevi muhtariyet : (Autonomy) verilerek, bu yeryüzünde ken-d:sine halife kılmıştır.

2.    Hak Taalâ. insanı bu şekilde yeryüzünde kaim kıldığı zaman, açık ve anlaşılır bir tarzda ona peygam­berleri va*tasiyle şu meseleyi bildirmiştir: Sizin (bütün dünyanızm mâliki, sizin mabudunuz ve sizin hâkiminiz Ben'im. Benim bu saltanatunda ne sizin «muhtariyetiniz» ne de kullardan herhangi birisinin en ufak bir müdaha­lesi olabilir. Benden başka da sizin kulluk ve ibadet yap­mağa lâyık ve müstahak kimse yoktur. Bu dünya, yaşa­yışında s;zin elinize verilmiş bulunan bu muhtariyet ise, hakikatte bir nevi deneme ve imtihan içindir. Bu imtihan °i* müddet sürecek, sonra siz geri dönüp yine benân hu­zuruma geleceksiniz.. Ben de işlerinizin mahiyetini iyilik

veya kötülük derecesini size bildireceğim. İmtihanda mu­vaffak olup olmadığınız hakkında karar vereceğim. Sizin iğin en doğru yol şudur: Beni kendinize    yegâne mâbud ve hâkim kabul ediniz. Göndermiş olduğum hidayetler manzumesine göre hayat yolunuzu tanzim ediniz. Dünya hayatınıza  bir büyük  imtihan nazariyle bakınız. Ta  ki, sizin için asıl maksat, bizim    indimlzdeki son denemeyi vermek olsun. Bunun aksi olarak, sizin takip edeceğiniz herhangi bir yanlış yol, gösterdiğimiz düsturların zıddı­na bir istikamet de takip edebilir. Birinci yolu tutarsa­nız - kiy yolu tayin edip gitmek hususunda serbest bıra-kılmışsmizdir. -   o zaman siz dünyada emn-ü emâmmız-da huzur ve güven içinde ömür sürecek ve bana dönüp geldikten sonra da ebedî hayatın rahat ve sevincine ka­vuşmuş olursunuz.  Bu sonu gelmeyen  saadet yurdunun ismi   «Cennet» tir. Yok eğer yine siz ikinci yolu tutup giderseniz — ki yine siz bu yolu seçip seçmemekte ser­best bırakılmıştınız — o  zaman siz dünyada huzursuz­luk, fesat ve emniyetin    bozulmasına sebep olacaksınız. Bu kötü sıfatlarla dünyadan göçüp de ahirete intikal et­tikten sonra da sonsuz ıstırap ve azabın içinde musibet­lerin tadını tadacaksınız. Böyle bir suçlanma yerinin is­mi de «Cehennem» dir.

3. Şu büyük gerçek de anlaşılmıştır ki, Kâinatın Mâliki insan oğluna yeryüzünde barınmak için yer verdi. Bu şekilde de ilk insanları (Adem ile Havvayi) hidâyet yoluna yöneltti. Cenab-ı Hak&ın bu iki kuluna ait evlât­ları yâni bütün insanlık ailesi bu hidâyet yoluna uyarak yeryüzünde çalışıp gitmelidirler. Bu ilk insanın cehaleti ve bilgisizliği yüzünden değil, gerçeğin bu merkezde oldu­ğu içindi. Bu ilk rehber aileye Hak Taalâ'nm bir lûtfu inayetidir. Ve aydınlık yolun onların aziz şahsında bütün insanlığa bahsedilmesi sebebine istinat ediyordu. Bu yüzden ilk in&an hakikatle beraber yeryüzüne gerçek mâna­sını kazandırmış ti. Onların yaşayış yolları Hak Taalâ'ya itaat yâni «İslâm» idi. Onlar kendi evlâtlarına da Allah'a itaat etmeyi yâni «Müslim» olmağı öğretmişlerdi. Fakat zaman geçirifce, asılar ilerleyince, gitgide bu iki Örnek insanın evlâtları, bu doğru yaşayış yolunu (dini) unut­tular. Bu güzel yoldan ayrıldılar. Çeşitli şekilde yanlış yollara ve hatalı istikametlere saptılar. Gafletleri, onları bu çıkmaz yola sürükledi. Fenalıklara âlet olarak bu em­salsiz yolu terkettiler. Bu defa kendi zan ve hayallerine göre yerin ve göklerin sahibi bulunan Allah'a karşı, çe-ş't çeşit insanî ve gayrı insanî, maddî ve gayrı maddî hayalî varlıklar uydurarak, Allah'a bu malikiyet ve Ha-likiyet hususunda ortaklık koştular.

Hak Taalâ'nın kendilerine atâ kılmış olduğu hakikat ilmi : El - ilm'i de değiştirip türlü türlü hurafeler, na­zariyeler ve felsefeler karıştırarak, sayısız mezhepler ve dinler icat edip durdular. Onlar Hak Taalâ'nın mukarrer kılmış bulunduğu adilâne ahlâk ve medeniyet usulünü : (Şeriat'ı) bir tarafa bırakarak, kendi heva ve hevesleri­ne kapılıp nefsânîyetlerinin emrettiği taassupla öyle uy­durma kanunlar vaz ettiler ki, Allah'ın mülkü olan arz, bir zulüm ve fesat ocağına döndü.

4. Hak Taalâ, insana muayyen bir ölçüde bir irade vcrmişt'r. Bu iradenin yanı başında ona gideceği yolu da tâlim buyurmuştur. Bu emredilen İlâhî sistem insanın -yaratılışına ve fıtrî istidadına uygun düşen en mükem­mel düsturdur. Bu üstün nizamda, insanın insanlar üze­rinde 'tahakküm hakkı yoktur. İnsan haksız bir şekilde fcask. unsuru olamaz. İnsan için ister fert olsun ister top­lu bir şekilde olsun, muayyen bir zaman tanınmıştır. Bu mühlet zarfında, oniara şöyle denmiştir: Gerçeklere kar­sı kafa tutmak yoktur* Diğer insanların da hukukuna ri­ayetkar olacaksınız!

Nitekim onlara da bir örnek teşkil etmek üzere, bazı imana sarılmış bulunan insanları seçerek bunla­rın rızasına uymak, gösterdikleri yola gitmek hususu bildirilmiştir. Bu iman sahiplerini kendisinin mümessili va vekili tâyin etmiştir, insanlara göndermek istediği be­şaretler bunlar vasitasiyle gönderir. 'Bu şahsiyetler; in-sanhğı doğru yolda yürümeğe davet etsinler ve insanlara unuttukları doğru yolu hatırlatsınlar diye vazifeli kılın­mışlardır.

5.   Bu peygamberler, muhtelif zamanlarda ve devir­lerde muhtelif memleketlerde ve ülkelerde, nübüvvet va­zifesiyle şerefi erimişlerdir. Bu büyük zatların hepsinin de dinleri bir ve aynı idi. Yâni, insanın ilk yaradılış günün­den itibaren kendisine gideceği doğru yol gösterilmiştir. Bu yüce peygamberlerin hepsinin de aynı doğru yola hi­dayet ettiklerini görüypruz. Yâni  «Ahlâk ve medeniye­tin» ezelî ve ebedî usulü. Yaşayışın başmdanberi insanlar iç/n kararlaştırılmış olan usul. Onların heyetleri de bir­dir ve aynıdır. Gaye, kendi cinsinin çocukarım (nevi be­şeri) bu din ve bu hidayet yoluna davet etmektir. Sonra,. bu daveti kabul eden halkı bir araya   toplayıp, munta­zam bir şekle koyarak, bunlardan b:r ümmet vücuda ge­tirmektir. Bu ümmet A11 ahu Taalâ'nın kanunlarına bağ­lı bulunacak ve bu kanunun yürürlükte olması için çalı­şacaktır. Bu kanuna karşı gelenleri ve bu kanuna muha­lefet etmek yolunu tutanlarla mücadele edilecektir. İn­sanlığın büyük     önderleri olan  bu  yüce peygamberler kendi devirlerinde bu hayatî vazifeleri gayet mükemmel bir şekilde ifâ ettiler.

Fakat maalesef her zaman, insanların çoğu peygam­berlerin bu davetlerini kabul etmeğe hazır olmamalar­dır. Bu daveti kabul ederek «ümmet-i Müslime» olmak haysiyetini elde etmeğe yanaşmamışlardır. Kendi başlarina yol tutmak istemişlerdir. Hattâ bu insanlar arasın­da bazıları Hak Taalâ'nm göstermiş olduğu hidayette» tamamen ayrılarak Allah'ın emirlerine bir çok tahrifat uydurup eklemişler ve Hak Taalâ'nm hidayet yolunu bo­zup, tahrip etmişlerdir.

6. Nihayet Hak Taalâ (C.C.) Arabistan ülkesinde,' Hazret-i Muhammed (S.A.V.) bu mukaddes vazifeyi en üstün bir şekilde ifâ etti. Ük insan ve ilk peygamberle başlıyan bu muazzez memuriyet son ve en yüce peygam­berle ikmâl edilmiş oldu. Bu en büyük peygamberin da­vet sahası bütün bir insanlık âlemidir. Daha evvelki Ne­bilerin dinine sâlik olanlar da bu davetin hudutları için­dedir. En doğru ve en sahih yolu göstermeğe gelmiştir. Kabul edenlerden bir ümmet hazırlanıp bu ümmeti şu şekikle vazifelendirmiştir: Bir taraftan Allah'ın hidayet yolu üzerinde evvelâ kendi yaşayış nizamlarını düzene koyacaklar-, diğer taraftan da dünyayı islâh etmek için çetin gayretler sarfedeceklerdir. Bu ulvî davetin ve hidâ­yetin yolunu gösteren kitap da Kur'an-ı Kerim'dir Ce-nab-ı Hak bu hidâyet kitabını Hazret-i Muhammed (S.A~ V.)  vasıtasiyle nazil kılmıştır.[88]

 

İslamî Yaşayış Tasavvuru

 

Kur'an-ı Kerim'in dünyamızla ilgüi insan yaşayışıma sahih nazariyesine ait etraflı ve tam bir bahis şu ây kerimede bulunmaktadır :

Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, kend&Jerf-ne verilecek olan cennet mukabilinde satm almıştır. (Bu müminler) Allah yolunda savaşırlar, ölürler de öldürür­ler de... Bu Tevratta da, tncilde de, Kurbanda da hak olarak vâdedilmiştir. Allah'dan ziyâde ahdine vefa    eden içimdir?   (Ey müminler)  yapmış olduğunuz bu alış ve-rişden dolayı «evinin. Bu, en büyük saadettir (Tevbe, 111) JBurada iman hakkında, Allah'la kul arastada böyle bir anlaşma yapılmıştır.    Bu anlaşma    Kur'an-ı    Kerim'de «bey» :  (alış veriş) tâbiri ile ifade edilmiştir. Bu tâbir­den anlaşılıyor ki, iman denilen mefhum sadece bir ma-baddettabia : Tabiat ardı (Ulturanature) bir akide değil­dir. Hakikatte ve haddi zatında iman bir anlaşma    ve bir alış veriş meselesidir. Bu anlaşma ve bu alış veriş ile, kul kendi nefsini, kendi malını, kendi canını Allahu Taalâ'ya kendi eliyle satmlş   olur. Bu alış verişi kabul eden Hak Taalâ da kabul ettiği satışın bedeli ve muka­bili olarak bu kulu öldükten sonra, yâni bu kulun ikinci' yaşayışında cennete götürüp, bu kuluna cennet ata kılar. Şimdi bu mühim mevzuu aslına uygun şekilde anla­tabilmek için., ilk önce bu alış - veriş meselesinin mahiye­tini :zah etmek ve bu ahş verişin içinde    anlaşılmayan noktaları açıklamak lâzımdır. Lâyıkı veçhiyle şerh edil­medikçe fikirlere ve düşüncelere aslî mânasiyle nakşe-dilmesi son derece zor olacaktır.

Bu gerçek, esas olarak nereye taallûk eder ve hangi hususlarda alâkalıdır? Zira insana bahşedilen canın da malın da hakikî mâliki yine Allahu Taalâ'dır. EJlbetteki1 canın, malın, insanın ve her şeyin hâliki yine Allahu Ta-alâ'dır. İster  -kendi indinde bulunsun, isterse bağışlayıp verm'ş olsun, bunların üzerinde tam bir tasarruf hakkı­na mâlik bulunan yine de Allahu Taalâ'dır. Durum böyle olunca bu alış verişin mânası ne demek olur? Böyle bir alış veriş olur mu diye artık soru sorulamaz. Allahu Ta-alâ'nın karşısında ne insan bir şeydir, ne de herhangi bir .şey Hak Taalâ'nın mülkiyetinden çıkamaz ki, Hak Taalâ dönüp de bunu yeniden satın almış olsun.

Fakat insan için bir şey daha vardır. O da Hak Taa­lâ'nın insana vermiş bulunduğu bir irade ve muhtariyet hususudur. Yâni insan için tanınmış bulunan intihap» (seçme hakkı) ve iradesinde serbest olma keyfiyetidir. : (Free Will and freedom of Choiee).

Bu muhtariyet olunca, hakikatte nefs - ülemer : (işin aslı) değişmez. Ancak insan muhtar olunca, istedi­ği bir şeyi kabul eder, yahut da reddedebilir. Başka bir tâbirle bu muhtariyetin mânası, insan hakikatde kendi nefsine, kendi zihnine ve cismî kuvvetlerine ve bu dün­yada bunlar iğin elde ettiği iktidarlara tamamen mâlik­tir ve istediğini yapabilir tarzında anlaşılması lâzım ge­lir. Bu gibi şeyleri istediği gibi kullanma hakkı da tam olarak insana verilmiştir. Bu hususlardaki serbesiyetin belli bir hududu vardır. Hak Taalâ tarafından mecbur edilmeksizin, zorlanmaksızın, insan kendisi kendi şahsı­nı bu kuvvetlerin mâliki kılmağa kalkışır ve zanneder ki, artık kendisinin Hak Taalâ'ya ihtiyacı yoktur. İnsa­nın kendisi şu ufak muhtariyet ile Cenab-ı Hak'ka ait kuvvetlere tasarruf etmeği bile aklından geçirir.

İşte alış - veriş meselesinin cereyan ettiği nokta da. burasıdır, insanda bulunan bu şeyleri Hak Taalâ satın al­mak istiyor gibi bir düşünce de doğru bir mâna taşımaz. Beîk; bu alış verişin sahih ve doğru şekli şudur ki, Hak:' Taalâ'nın insan indinde bıraktığı bu şeyleri, insan tam bir emânetle muhafaza etsin; hıyanet ve emniyeti suiis­timal' etmeğe yeltenmesin. Çünkü insana her iki yoldan birini tutmak hususunda  serbestlik tanınmıştır. Bu hu­susta istenen   şeyleri,   insan   kendi rızası ve gönlü ile ~— mecburiyetle değil — vermeğe hazır olsun.    Benim elimde bulunan şey benimdir demesin. Kendisinin elinde bulunanlar hususunda ihtiyar sahibi olduğunu farzetme-sın. Belki emanetçi olduğunu bu tasarrufun da emanetçilikten ileri geçmediğini kabul etsin diye ikazlara mâruz kalmıştır. Kendisine kısa bir müddet için verilmiş bulu­nan cüz'î Sıfatlara kapılıp da, hiyânet edebilmek serbes­tisini de kullanmaktan sarfı nazar etsin diye doğru yola davet edilmektedir.

Bu şekilde, dünya hayatında insanın elinde bulunan bu arızî muhtariyeti de — ki bu muhtariyet insanın ken­disinin kendisine vermiş olduğu muhtariyet değil de Hak Taalâ tarafından verilmiş olan bir muhtariyettir. — Hak Taalâ'nın ihsan ettiği bu muhtariyeti, insanın kendi eliy­le tekrar Hak Taalâ'ya satmasını yâni O'na bırakmasını talep etmektedir. Bunun karşılığı ve bedeli olarak da in­sana, ebedî yaşayışta cennet vaadedilmiştir. Bu alış - ve­rişin bedeli ebedî âlemde cennet olarak Ödeneceği buyu-rulm ustur.

Hak Taalâ ile bu alış - verişi yapmış olan insan da alış - verişi yapıp muameleyi bitirince nıü'min olur. İma-nm ikinci bir ismi de bu alış - verişi yapıp bitirmektir. Bu alış - verişi yapmayan, bu muameleye yanaşmayan, yahut da alış - verişi yaptıktan sonra muamelenin şartla­rını bozan, söz verdâkten sonra, alış - verişin bozulacağı bir hareket takibeden kini.se de kâfir olur. Küfür de bu ajış - verişe yanaşmamanın     yahut da bozmanın başka bîr ismidir.

Bu alış - verişin mânasını anladıktan sonra, şimdi de hu alış - verişe taalluk eden teferruata geçelim. Bunları tahlil etmeğe çalışalım :

1. Bu alış - verişte, Hak Taalâ insanı çok büyük iki imtihana çekmektedir. Birinci imtihan şudur: insan serbest bırakılmış olunca, bu serbestlik içinde kendi kıy­metini takdir edip etmediği, Dünya hayatına kapılıp ebedî Mâliki'ni tanıyıp tanımadığını, Kendisini yaratan Hâfkine sadakat göstermeyip nankörlük mü ediyor?

ikinci imtihan da şudur: insan kendi Allah'ına ne kadar güveniyor, O'na ne dereceye kadar itimat ediyor? Çünkü bu alış - verişte verilecek olan bedel, nakit ve pe­şin değil veresiyedir. Ancak öldükten ve dünyayı değiş­tirdikten sonra insan bu bedeli elde edebilecektir. Bu be­deli ödemeği de Allahu Taalâ vaad buyuruyor. Buna mu­kabil, insan bu günkü serbestliğinin tadını tadmıştır; ve bu muhtariyet dolayısiyle elde ettiği kolaylığı terketmek istemez.

2. Dünyadaki bütün islâm toplulukları hep Fıkhî kanunlarla hareket ederler. Bunun için, bu kanunlara göre, bazı akidelere imân etmek icabeder. Hem iman et­mek, hem de söz vermek lâzımdır. Böyle bir imana sahip olan kimseye — hiç bir Şeriat Kadısı (Şeriat üzerine hü­küm veren hâkim) herhangi bir açık ve kesin delil ile sabit olmadıkça, — «Sen gayrı - Muslinisin, İslâm camia­sının -haricine çıktın» diyerek hüküm veremez. Bu hak hiç bir hâkime ve hiç bir kimseye verilmemiştir. Hattâ, «senin verdiğin şu ikrar da yalandır» diye de söyliyemez. Ancak bu imanlın muteber olup olmadığı yalnız Allah in­dindedir. Bu meselenin hakikati şudur: Kul düşünce ve amel'in her ikisinde de kendi serbestliğini ve muhtariye­tini AUahu Taalâ'nm eline teslim eder. O'nun hakkı olan hakikî mülkiyetin de, bu kul kendisine ait olmadığını bi-h'r ve bu mâliklik iddiasını bir tarafa bırakır ve gerçek bir kul olur.

3 Herhangi bir kimse, İslâm kelimesine söz verip, <îruç, namaz ve diğer îslâmî hükümler ve emirlere de kağh olursa, fakat onun vücudu ve ruhu, onun fikrî ve kuvvetleri kendi malını, vesilelerini, kaynaklarını ^ imkanlarını kendi elinde tutmak ister ve kendisini unların mâliki ve mutasarrıfı telâkki ederse, — menşe bakd       bunlara  tasarruf  etmekte   serbest  olmakla beraber — bunların kendisine ait olduğunu düşünürse, o zaman bu dünyada mümin ve iman sahibi görünse ve ta­nınsa dahi, hakikatde Allahu Taalâ'nm indinde bu kim­se gayrı - mümindir. Çün'kü böyle bir kimse Kur'an-ı Ke-rim'de imanın esası olarak bildirilmiş bulunan Allahu Ta-alâ ile böyle bir muameleye yanaşmamıştır, Allah rızası­na rağmen, kendi malını ve canını esirgemiştir. Allah'ın rızası olmayan hususlarda canını ve malını heba etmiş­tir, işte bu iki şekildeki işin neticesinde kat'î olarak iman sahibi olmakla iman sahibi olmamak anlaşılır. Mahni, canını Allah'a teslim etmeyen veya teslim etmek için söz. verdikten sonra muameleyi alış verişi tamamlamayan ve bu şeylerin kendisine ait olduğunu iddia eden bir insan imanlı sayılamaz.

işte, imanın bu hakikati, yaşayışın başından sonuna kadar, Islâmı yaşayış ile kâfirâne yaşayışı birbirinden ayırtr. Sahih mânada iman etmiş bulunan bir müslüman, kendi yaşayışının her şubesini ve her sahasını Hak Taa-lâ'nın rızasına tâbi kılarak çalışır. Bu yolda da herhangi bir yerde her ne şekilde olursa olsun, kat'î bir surette» muhtariyet iddiasında bulunmaz. Ancak belki bazı za­manlar unutkanlık saikasiyle Allah'la yapmış olduğu bu alış - verişin bazı taraflarını unutarak, bazan muhtar bir şekilde hareket eder. Fakat bu böyle olsa dahi, bu gibi kimseler yine ehli iman zümresinin teşkil ettiği bir camia içinde bulunurlar, içtimaî vaziyetlerinde, herhangi bir zabıta, siyaset, medeniyet, muaşeret ve geçim işlerinde Allah'ın rızasını gözeterek telâmı hükümleri tatbik eder­ler. Allahu Taalâ'nıh şer'î kanunlarına bağlanırlar. Bu kanunlardan kurtulmak yoluna gitmezler. E^jer arızî bir şekilde gaflet bile etseler, kendileri uyarılır ve böyle ser­bestçe hareket etmeği bırakıp kulluk yolunu tutsun diğer ehli iman tarafından da ika» edilirler.

Ajlah'dan kurtulmuş gibi çalışmak, kendi nefsinin Herine tâbi olup kendini muhtar zannederek gitmek ıste da da düşünür taşınırlar, «biz neyi yapalım, neyi y° ayalim» derler. Yapacakları bir işte, Allah yolunu b rakip kendi nefsanî isteklerine tâbi olmuş ve yaşayış­larında kâfirâne yol tutmuşlardır. İster halk bunları müs­lüman olarak tanısın, isterse yine halk bunlara kâfir is­mi versin veyahut da gayrı - müslim diye vasıflandırsın­lar. Hepsi de aynı kapıya çıkar.

4. Bu alış veriş yapıldıktan sonra ve bu alış verişe göre, insan her hususta Hak Taalâ'nm rızasına tâbi ol­malıdır. Bu rızayi İlâhî, insanın kendisinin tecviz ettiği, şeyler değildir. Hak Taalâ'nm bildirdiği hususlardır. İn­sanın kendi kendine uydurup ortaya attfığı hususlar, Hak Taalâ'nın rızasına sebep olamaz. Bu gibi şeylere de tâbi clmak yine rızayı îlâhiye ,yol açmaz. Bunlar, insanın ken­di rızasına sebep olur. Bu da bahsettiğimiz alış verişin hilafıdır. Bu gibi şahsî ve nefsanî hareketler alış verişi bozar.

Allah karşısında yapılnfış olan alış verişi, ancak o k'tnse veya kimseler veya zümreler devam ettirirler ki, tütün yaşayışlarinin her tarafında ve her yolunda Hak Taalâ'nıa kitabına, O'nun peygamberinin sünnetine — ki fcu sünnetin aslı ve esası da kitaptan gelmiştir — tâbi ol^P giderler.

Bunlar, bahsedilen alış - verişin muntazam olduğu ususlardır. Bunlar anlaşıldıktan sonra, şu mesele de naüığindejj anlaşılacaktır: Bu alış - verişdeki, fiyat ve ' yanı °ennet içinde bulunduğumuz bu günkü dün-

b f^ sonra' ku dünyanın nİnayetinde verilecektir. El-e Şurası da açıktır ki, verilecek olan bu cennet sırf ni     în ^arŞ"iğında verilmiyecektir. Yâni satıcı kendisi- unyevî yaşayışını ortaya koyacaktır. Bu yaşaylş tar-

21 bir ticaret maU gibi satışa a edilecektir. Ve bunun karşılığında da bedel alınacaktır demek değildir. Belki bu iş bir değiş - tokuş işidir. Satıcı kendi dünyevî yaşa­yışında, elinde bulundurduğu muhtariyetleri bir tarafa bırakacak, tasarruf sahibi olduğunu düsünmiyecek; Al* lan karşısında elinde bulunanlara bir yed-i eminden bir emanetçiden başka bir şey olmadığını hesaba katacak ve Allah'ın rızasına uygun bir şekilde elinde bulunan şeyle­re tasarruf edecektir?

îşte bunun için alıcı bu işde kârlıdır. Alıcının dünye­vî yaşayışı bitinciye kadar, bu satış malı da yine kendi elinde bulunacaktır. Hakikatte şu da açıktır ki bu satış şartları, alıcının dünyevî yaşayışının son anma kadar bü­tün şartlan ile devam eder. Ancak, bu satış vadesinin ödeme zamanı geldiği vakte kadar sabşın bedelini almi-yacaktir. Yâni hayatının sonundan sonra, bu bedeli al­mağa ancak hak kazanacaktır.

Bu hususların vazedihnesiyle birlikte şunu da bil­mek lâzımdır ki, bu mevzuda bu hususu niçin beyan edi­yoruz. Yukarıda iman edip, ikrar verdiği halde, imtihan zamanında imtihandan muvaffakiyetle geçemeyen bazı kimselerden bahsedildi. Bunlar, bazen tenbeilik, bazen, hulûsu niyetin zayıflığı, bazan da kat'î münafıklık, bazan da herhangi bir sebeple, Allah yolundan ayrılırlar, inan­dıkları din yolunda kendi canlarını ve mallarını feda et­mekten esirgerler. Bunun için, bu gibi kimselerin yahut da zümrelerin tuttukları yolu tenkit ettikten sonra, şim­di şurasını da açıkça söyliyelim ki, sizin kabul edip ikrar verdiğiniz iman nedir? îman demek, sırf bir isimle^ikti­fa etmek değildir. Belki esasda şu hususları kabul ettik­ten sonra, ikrar vermektir. Allah Taalâ sizin nefsiirzin, varlığınızın ve malınızın hakiki sahibi ve mâlikidir. Bu şekilde ikrar verdikten sonra, eğer siz kendi nefsinizi, varlığınızı, malınızı ve canınızı, Allah yolunda kurban etineğe, feda etmeğe hazır olmalınınız. Diğer taraftan da kendi nefsanî kuvvetlerinizi ve elinizde bulunan kaynak­larınızı Allah'ın tâyin ettiği şartların dışında kullanma­malısınız. Verilen ikrarın gereğini yapmayıp da ikrarın hilâfına hareket etmiş olursanfiz, o zaman siz yalan ikrar vermiş bulunacak ve bir yalancı olacaksınız.

Hakiki ve doğru iman sahipleri ancak, kendi nefsini ve varlığını, malını ve canını, Allah'ın eline bırakıp, on­dan başka mâlik ve sah;p tanımayan kimselerdir. Her ne­rede Allah'ın hükmü olursa hemen gecikmeden ve bir şey esirgemeden bunlardı feda etmeğe hazır bulunan şa­hıslardır. Her nerede Allah'ın hükmü yoksa, O'nun bir emri bulunmuyorsa, • bu kimse elinde bulunan bu malın­dan ve canından zerrenin zerresini bile harcamağa hazır olmamalıdır.

Bu hususta da bîr çokları bir hayli itirazlarda bulu­nurlar. Ku'an-ı Kerim'dek' bu vaadden ^bahsederek bu gibi vaadlerin Tevratta ve Incilde de olduğunu söylerler. Fakat Incilde bu vaad'in bulunması bu itirazları destek­lemez. Hattâ Incilde bu vaad'n bulunması bu itirazı esas­sız hâle getirir. Şimdiki dünyada mevcut bulunan «Ena« cÖ» : Inciller'de Hazret-i İsa (A.S.) in bu hususa taalluk eden bâ^ı öğütleri vardır. Meselâ onlardan bir örnek şu­dur :

Ne mutlu adalet için matrud olanlara, zira göklerin melekûtu anlarındır. (Metta İncili bab, 5, fıkra 10. Ki-tab-ı ahdi - Ced^d, Paris Krallık matbaası 1827 sahife 5. Türkçe tercümesinden aynen nakledildi.. (Mütercim)

Kendi hayatını bulan, onu zayi ede. Ve benjm için kendi hayatını zayi eden anı bula. (Incil-i Mettâ bab 10. Fıkra 39. Sahife 13.).

Ve her kim benim ismim için evleri, ya k-armdaşla-rh ya kız karındaşları ya babayı ya anayı ya avreti ya oğulları ya tarlaları terk ederse, yüz kat ala ve ebedî şek­liyle hayata vâris ola. (Mettâ bab 19, fıkra 29. sahife 25). Zamanımızdaki şekliyle elimizde bulunan Tevrat da şüphesiz ki bu mevzu yoktur.  Çünkü Tevratta ölümden sonraki yaşayış «Hayat ba'd el - mevt» ve kıyamet günü hesabı «yevm ül hesâb» ve uhrevî ceza ve mükâfat hak­kında bilgiler geniş bir şekilde mevcut değildir. Halbuki, bu akîde esasda dinin ayrılmaz bir cüz'üdür : «Güzün lâ -yenfekk.» Bununla beraber elde mevcut bulunan Tevrat­ta mu mazmuna rastlamıyoruz. Hakikaten Tevratta bu mevzu yoktur. Neticesini de çıkarmak    doğru    değildir. işin aslı şudur ki, Yahudiler, gerileme devirlerinde    bir hayli maddeperest ve dünyaperest olmuşlardır; rahatlığa ve hoş vakit geçirmeği özlemişlerdi. Onların indinde ni­met ve ihsan, ahiret hayatına matuf olmayıp, halihazır dünyada nakit ve peşin olarak elde edilendir. Bundan do­layı Kitab-ı îlâhî'de bahsedilen ihsan     vaatlerini onlar hep bu dünya için düşünürler. Onlarca «cennet» mefhu­munun her türlü vasfı kene gibi yapıştıkları Filistin ül­kesinde ümit edilir.   Misâl olarak,    Tevratın müteaddit yerlerinde rastladığımız bu mazmundan bir kaç    cümle alalım :

«Yâ Isrâ'îl dinle: Allahımız Kabb, Rabb-i vahiddir. Ve A İlah "m olan Kabin, bütün gönlünden ve bütün ca­nından ve bütün takatindan fazla seveseni» (Tevrat Ki-ta'D el - istisna : Tevrat ei müsennâ. Bab 6, fıkra 4 - 5. Kitab-ı Ahdi Atik. Paris Kırallık Matbaası 1827. Sahife 211*   (Türkçe tercümesinden aynen alındı).

«Seni kendine edinen seni yaradan ve düzen (ortaya gıkaran) baban bu değil midir?.»

(Tevrat El - Müsenna Bab 32, Fıkra 6, Sahife   242).

Onlarca bağlılığın mânası, Allah'a götüren bir bağlbk değil   dünva mülküne celbeden bir ihtiras şeklindedir. Burada dünyanın geçici nimetlerine kavurmaktır. Bütün bu hırsın altında Filistin ülkesinin rüyası yatmak­tadır.

Bu günkü şekliyle Tevrat, ilkönce aslma uygun de­ğildir. Tamam olmadığı gibi saf olarak, halis Kelâm-ı îlâhî Kelâm ismi altında yer almıştır. Öyle bir tahrifata başka kelâm da karışmlış ve eklenmiştir. Tevratm için­de Yahudi kavminin rivayetleri, hikâyeleri ve kıssaları, nesil ve ırk taassupları, vehim ve hayâlleri, istek ve ar­zuları, yanlış anlayışları, fıkhî içtihadlarmm tâdil edilmiş şekilleri bir yığın şeklinde ve işin en feci tarafı olarak, İlâhî Kelâm ismi altında yer almıştır. Öyle bir tahrifata uğramıştır ki, kelâmın aslını karışmış[89] olanlardan ayırt etmek mümkün değildir.  [90]

 

Din Ve Hak Kanunu

 

Zina eden kadınla zina. eden erkeğin her birini yüzer kırbaçla kırbaçlayın. Siz eğer, Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde onlara acımayınız. (Nur, 2).[91]

Yukarıdaki âyet-i kerimede nazarı dikkati celbeden ilk şey, zina yaparak günah işliyenlere, cezaî müeyyide-ftttı tatbik edilmesiyle meydana gelmiş olan inzibat mese­lesidir. Âyet-i kerime bu hususu, Allah'ın dini olarak açıklamış ve en belirli bir tarzda ifâde etmiştir. Bu, Kur'-anî delille, kat*î olarak malûm olmuştur. Din, yalnız ria-maz, oruç, zekât, hac gibi ibâdetlerden ibaret değildir. istisnasız olarak, cemiyetin bilumum ihtiyaçlarına cevap Teren, bütün kanunlar, din çerçevesi içinde yer almakta­dır. Bu itibarla, dini kaim kılmak sadece namazı edâ etmeklc bitmiş olmuyor. Namazın kaim kılındığı yerde, an­cak d'nin bir hükmü ifâ edilmiş olur ki, bu cüz pek tabiî olarak dinin bütünlüğünü ifâde edemez. Hangi memle­kette olursa olsun, dinin inzibatî hususları yürürlükte olmaz ve o cemiyette başka cezaî müeyyideler ve başka kanunları tatbik edilmekte ise, demek ki orada Allah'ın dini de reddedilmişte. Böyle bir cemiyet düzeninde «di-ııullah» dan bir eser kalmış sayılmaz.  [92]

 

Hükümetin Lüzumu  Ve  Ehemmiyeti

 

Söyle yâ Rabbî* benî doğru girişle girdir ve doğru çıkıştan çıkar ve bana kendi indinden yardımcı bir ikti­dar ver.                                                (îsra Sûresi: 80)

Bu ulvî âyet, bir peygamber duasındaki mühim ih­tiyacı aksettirmektedir. Cemiyetin duçar olduğu felâke­ti ve bu yaranın iyi şekilde nasıl sarılacağına bilen Hakkın elçisi Rabbine şöyle niyaz ediyor: Bana hüküm­lerin icra mevkiine uyacak bir iktidar ver. Veya bana yardımcı olacak herhangi bir hükümeti ortaya çıkar. Onun kuvvet ve kudreti vasıtasiyle, bu dünyayı kurtara­yım. Fenalıkların ve ardı arkası kesilmeyen kötülükler selinin önüne geçip yolunu şaşırmış insanlık camiasına Hak Nizamının adalet ve güzelliğini göstereyim. Âyet-i Kerime'nin tefsirinde, Hasan Basri, Kıtâde, tbni Cerir ve İbni Kesir ve bunlar gibi kıymetli müfessirler kaydetti­ğimiz gibi mâna vermişlerdir. Bu tefsiri şu şerefli Hadîs-kat'î bir açıklığa kavuşturmaktadır :

Hak Ta ala, Kur'an ile ortadan kaldırmadığını, hii kûmet vasıtasiyle ortadan kaldırır.  (Hadîs).

Kesin olarak anlaşılıyor ki; îslâmın dünyada yap­mak istediği ıslâhatta yalnız vaaz ve nasihat yolu ihti­yar edilmemiş, bu cihan çapındaki fikir manzumesi, aynı çapta amelî olarak ta eîe alınmış ve bu dört başı mâmur ceht ve gayretin tabiî neticesi olarak islâm'ın örnek si­yasî hükümeti vücuda gelmiştir.

Hak Taalâ'nm bizzat kendisi, kendi Nebisine öğret­tiği bu dua ile sabit oluyor. Dinin kaim kılınması ve şe­riatın infazı, hududullahm icrası için hükümet istenmiş­tir. Bu hükümetin elde edilmesi yalnız caiz sayılmamış, aynı zamanda lâzım görülmüş ve zarurî olarak düşünül­müştür. Ba^ı idrâk yoksunları, anlayış hatasına düşerek, bu şekilde hükümet talep etmeği dünyaperestîik ve dünya isteğ: olarak vasıflandırmak isterler. Böyle "olsaydı bir azîm peygamber hükümeti kendi adına talep ederdi. Hal­buki o hükümeti Allah için 'istiyordu, Ve böyle kudsî bir istek, Kur'an-ı Kerim'de mevzubahs ediliyordu. Allah'ın emrettiği dinin kaim kılınması için taiep edilen hükümet dünya-perestlik ve şahsî istek için değil, Allah sevgisinin iktizasındandır.  [93]

İşte Yûsuf (A.S.) sûresinde de aynı talebi gorüyo-*uz. O da ahlâkî ve içtimaî ıslahat yolunu tutmak istedi-ğ-1- zaman, risâletin tabî bir zarureti olarak iktidarı ele geçirmek istemişti. Bütün büyük peygamberlerde oldu­ğu gibi, Peygamberimiz de (S.A.V.) gelmiş ve gelecek devletlerin en güzidesini kurarak, îslâm dinin.n kaim ol­masında,  kendi hükümetini vasıta kıldılar.

Kur'an-ı Kerim'de bu meselenin şerhi hakkında, şöy-Je buyurulmuştur:

Onu benim yanıma getirin, onu kendi­me dost edineyim. Ocunla buluştuğu zaman dedi fcâ: Bu günden itibaren bizim yanımızda emniyetle, güvenle ka-ia çaksın. (O da) dedi ; Benî yeryüzünün bütün hazmele-riniıı babına geçjr, ben onları korurum ye İ>ilenimdir.

(Yûsuf 54 - 55)

Bundan evvelki bahislerde bu sûrenin mevzuu, etraf­lıca anıklanarak anlatıldı. Ve artık anlaşılıyor ki; iste­nen bu vazife alelade bir memuriyet ve bir işçilik değil­dir. Ve istenen memuriyeti ise, makam    peşinde koşan, koltuk düşkünü kimselerin istediği tarzda bir makam ve bir mansıb da değildi*1.    Bu mukaddes arzunun hedefi, gerçek inkılâbın kapılarını açmak için baş vurulan gayet mâkul ve müessir bir çaredir. Hazret-i Yûsuf (A.S.) ah­lâkî hasletleri gözönüne alınarak; on, onbir senelik dira­yet, hikmet ve emniyetin erişilmez Örneklerini vermiş; şerefli mazisine binaen, kendisine istediği bu makam bir minnet duyguları altında verilmeğe    hazırlanmıştı.- Bu, kapının açılmadı için bir işaretti. Hazret-i Yûsuf  (A.S.) m denenmesi pek uzun sürmüştü.    Denemeler sırasında herhangi bir şekilde bir köşede unutulup bırakılmamıştı. Mısır padişahından sokakta oyun oynıyan çocuğa kadar, faziletleri duyuhnus ve şayi olmuştu. O, bütün imtihan­larını muvaffakiyetle vermiş ve kendisinin emanet husu­sundaki müthiş titizliği, diyaneti, dürüstlüğü, hilmi, ze­kâ^ îiirayeti, feraseti, büyük işler yapma kabiliyetleri, engin gönüllülüğü ve bütün bu ahlâkî değerlerin üzerinde bir nur gibi ışıldayan, nefsi zabt edebilmek gibi ancak seçilmiş kullara yergi olan bu sıfatla, o zamanki asır için­de eşine ve emsaline rastlan ılmıyacak bir şahsiyet ola­rak tanınmıştı.

Halk ve saray erkânı, zamanla onun yüce hüviyeti­ni tanıyınca artık ona muhalefet edecek kimse de kalmam'ıştı. Mısır padişahı bile, silâhını atarak ona teslim ol­muştu. Hazret-i Yûsuf'un (A.S.); «Ben korurum: Hafz» ve «ben bilen imdir : Alim» demesi sırf bir iddiadan iba­ret değildi. Bu, ispat edilmiş bir meseleydi. İşte bunun için kendisine inanıldı. Artık Hazret-i Yûsuf (A.S.) m hükümeti eline geçirdikten sonra yapacağı işler kalıyor­du, Hazret-i Yûsuf (A.S.) kendi isteği ile padişahdan iktidarı talep etmişti. Padişah ve saray erkânı da onun bu işleri yapabilecek kabiliyette olduğuna kanaat getir­miş bulunduklarından ve bu makam için onun kadar eh­liyetli başka birisini bulmak kabil olmadığım anladıkla­rından bu işi onun eline teslim etmekte tereddüt etmedi­ler, îşte onlar, bu şekilde kendi memleket işlerinin nok­sanını düzeltmiş ve tamamlamış oldular. O, kendi lisa-niyle bu işi padişahdan talep edince; padişah ve iktidar çevreleri bu isteği öyle bir cânü gönülden kabul ettiler ki, sanki bu işe uzun zamandanberi hazırlanmış ve *»k'-denberi bunu bekliyor gibiydiler. Bir işaret bu mesele­nin derhal olup bitmesine kâfi gelmişti.

Talmud'un beyanına göre, Hazret-i Yûsuf (A.S.) in ktidarı istemesi yalnız padişahın kendisinden değil, pa­dişahın bütün aile efradı ve halefleri nezdinde vâki ol­muştur. Bu talep, padişahla beraber bütün aile efradı ve halefleri- de ittifakla kabul etmişlerdir.

Hazret-t Yûsuf '(A.S.) un istediği, elde ettiği ve kavuştuğu bu iktidarın mahiyeti ve şümulü nedir?

Düşüncesiz ve bilgisiz kimseler, Hazâ'in - ©1 - arz cümlesindeki ha/â'in : hazineler kelimesine bakarak, bu­nu hububat taksimi gibi alelade bir iş gibi ve buna ben­zer işlerle mukayese ederler. Hazret-i Yûsuf (A.S.) bir nevi hazine emini, maliye müdürü, defterdar, yahut da kıtlık zamanındaki iaşe nazırı, yiyecek karnesi dağıtan oüro başkanı, maliye bakanı, yiyecekler bakanı gibi bir şeye benzetmeye kalkarlar. Fakat Kur'an-ı Kerim ve Talmud'un müttefik olarak şehadetlerine göre; hakikat­te Hazret-i Yûsuf (A.S.> Mısr saltanatının muhtar-ı ,küi-lû, Roma ıstılahına göre diktatörü olmuştu. Memleketin her işi ve her hususu beyazından siyahına kadar, onun elinde ve önün ihtiyarında idi.

Kur'an-ı Kerim bu hususu şu şekilde beyan buyuru­yor: Hazret-i Yâkub  (A.S.) Mısıra ulaştığı zaman, Haz-' let-i Yûsuf taht üzerinde oturmuştu.

Babasını tahtın üzerine çıkardı.           (Yûsuf, 100).

Hazret-i Yûsuf (A.S.) in yine bu mevzuda, kendi lisanı i!e söylediği bir cümleyi Kur'an-ı Kerim şu şekilde nakleder  :

Yâ Rabbj, Sen bana mülk vermişsindi? (Yûsuf, 101).

Su maşrabasi hırsızlığı meselesine gelince; ora hü­kümetin memuru, Hazret-i Yûsuf (A.S.) m su maşraba-sım, pad'şah su maşrabasi olarak vasfediyor.

Dediler, padişahın su maşrabasım kaybettik. (Yûsuf,  72).

Hak* Taalâ Yûsuf (A.S.) m Mısırdaki iktidarından bahsederken; «Bütün Mısır ülkesi onundfu.» şeklinde va-niy buyurmuştur.

Orada istediği gibi bar mirdi.   Yûsuf, 56)

Bu gerçek, Bible (Kitabı Ahd-i Atîk ve Kitabı Ahd-î Cedîd) de şu şekilde anlatılmaktadır. Bu kısımda Firavu­nun  Yûsuf   (A.S.)   a söyledikleri     sözlerimize     sehadet eder :

«Ve Firavun Yûsuf (A.S.) a dedi ki, çünkü bu cüm­leyi Allah sana malûm eyledi. Senin gibi âkil ve dana yoktur. İmdi sen evim üzerine ol ve cümle halkım ağzı­na baksın, ancak taht hesabiyle senden büyük olayım. Ve dahi Firavun Yûsuf (A.S.) a dedi ki, işte seni bütün Mısır diyarı üzerine nasbeyledim.  Bâ'dehü Firavun mühürünü elinden çıkarıp, anı Yûsuf (A.S.) in eline kodu,, hem ana tülbent libas giydirip, bir altın tuğu boğazına. takdı. Ve anı kendi ikinci kucusune b'ndirip, (tahtına) önünde herkes diz çöksün deyû nida ettiler, ve anı bü­tün Mısır diyarı üzerine nasbeyledi. Hem dahi Firavun Yûsuf (A.S.) a dedi ki, ben Firavunum, bütün Mısır di­yarında senin izn:n olmaksızın, bir adam elini ya ayağı­nı kaldırmaya... Ve Firavun Yûsuf (A.S.) m adını «Saf-nâthn Fa'nâkh» : Dünyayı Kurtaran kodu, ve ona on şeh­rin imamı Futîfer'in kızı Esnath'i zevce olarak verdi. Bâdehü Yûsuf (A.S.) cümle Mısır diyarının seyretmeğe çıktı.»

Talmud'un nakline göre, Yûsuf (A.S.) un .kardeşle­ri Mısır'dan dönüp babalarının yanma avdet edince, ba­balarına Mısır hükümdarı olan kardeşleri Yûsuf (A.S.) u şu şekilde anlattılar  :

Kend ülkesinin sakinleri arasında, en büyük selâ-h'yet onun elindedir. Herkes onun emirlerine uymaya mecburdur. Onun sözü bütün ülkede geçmektedir. Her hangi bir işi yapacağı zaman Firavundan müsaade alma­sına lüzum yoktur.

İkinci sual de şudur ki : Hazret:i Yûsuf (A.S.) bu devletin icra yetkilerini ne maksatla istemiş ve niçin bu. ehemmiyetli selâhiyeti elde etmişti? Hazret-i Yûsuf (A. S.) bu hizmetleri yaparken mevcut küfür nizamının ka­nun ve usullerini mi takibediyordu ? Yoksa, hükümet ve ktidar eline geçince, islâm, siyaset, ahlâk ve medeniyet usullerini mi kuracaktı? Bu suallerin en iyi cevabını Al-lâme Zemahşerî, «Keşşaf» isimli tefsirinde vermiş bulu­nuyor:

Hazret-i Yûsuf   (A.S.); Beni yeryüzünün hazineleri- başına geçir.

Demişti. Onun bu talepten maksadı, yalnız şu. idi  : Bu vesile ile Hak Taalânm emrettiği gerçek    kanunları tatbik etsin.  Ülkesindeki mazlumlara kaklarını verebil­sin. Allah'ın adaletini yaymak için, iktidarını bir vasıta kılabilsin. Vazife aliriış olduğu işleri yapabilsin. Nihayet .Enbiyânın yolunu tutup gitmek imkânına kolaylıkla mâ­lik olsun. Peygamberlerin politikacılar gibi dünya sev­gisi ve dünyanın kirli işlerine bağlılıkları olmaz. Hazret-i Yûsuf (A.S.) da sayılan maksatların husulü için iktidarı talep etmişti.

Hakikat şudur: Bu sualin kendisi de başka bir sual­den doğmaktadır. Bu yeni sual de pek mühim ve esaslı b'r sualdir. Eğer Hazret-i Yûsuf bir peygamber ise, o za­man Kur'an-ı Kerim'de bildirilen diğer    peygamberlerin hattı hareketini takip etmesi lâzımdır. Nasıl olur da bir taraftan islâm'a davet eder, diğer taraftan kendisi kal­kar da Allah yolundan gitmeyen, kâfîrâne rejimin yü-rümes", için hizmet etmek yolunu tutar? Belki bn sual bununla da bitmez. Bu sualden daha da ince ve daha da önemli yeni bir sual ortaya çıkar. Hazret-i Yûsuf (A.S.) teiniz ve'doğru.yol tutan bir insan mıydı? Yoksa değil miydi? E^er Hazret-i Yûsuf (A.S.) doğru ve temiz bir insan ise, o zaman bir temiz ve doğru insan nasıl olur da hapishanede iken, peygamberlik iddiasında bulunarak :

Şu bir yığın uydurduğunuz ilâhlar mı iyidir? Yoksa, bir tek ve kudret sahibi bulunan Allah mı?

Sözünü söyler? Yine bundan başka nasıl olur da müteaddit defalar tekrar tekrar, Mısır halkının karşısın­da şu ibretli uyarmaları yapar ki :

Sizin için şu uydurup kendi indinizden çoğaltıp dur­duğunuz ilâhlardan biri de bildiğiniz şu Mısır padişahı­dır? der.

Hazret-i Yûsuf (A.S.) bilhassa şu tebligatı ile her devre ışık tutan ve yegâne hakikati açıktıyarak peygam­berlik akidesini açık bir şekilde beyan eder  :

Ferman vermek, buyruk sahibi olmak yalnız bir ve tek bulunan AIIalnı Taalâ*nındir.t Ondan başka kimsenin bir 'ktidar hakla yoktur.

Sonra, bu nasıl bir iş olur: Aynı Hazret-i Yûsuf (A. S.) diğer taraftan amelî ve fiilî işe gelince; kalkıp da tenkit ettiği ve nizamını değiştirmek istediği, bildiğimiz, kâfirâne nizamı takibeden şu Mıslr padişahının hükümet rejimine hizmet etmek yolunu tutup da gider? Yalnız. hizmet etmek yolunu tutmakla da kalmaz, belki, kendisi bu rejimin yürütücüsü, tertibe koyanı, muhafızı olup; hattâ Mısır padişahının rububiyetine de boyun eğip onun. temel nazariyesi olan :

«Kanun yapmak, buyruk sahibi bulunmak Allanın; değildir de benim kendimin yâni padişah olan benimdir.

Fikrine sahip olur? Hakikat şudur ki, bu âyetlerin tefsirini müslümanlar gerileme devrinde herhangi bir zih­niyetin neticesinde bu şekilde ileri sürmek istemişlerdir. Burada biraz da Yahudi hususiyetinin kokusu sezilmek­tedir. Yahudilerin asırlardanberi tuttukları yol malûm­dur. Onlar düşünce ve ahlâk bakımından *m alçak seviye­ye düşmüşlerdir. Eski tarihlerinde, onların da mümtaz-bir çok şahsiyetler yetiştirdiklerini okuyor ve bunlardan. 'bret dersi alıyoruz. Onlar böyle aşağı bir duruma düş­tükten sonra, kendilerini mazur gösteren birçok bahane­ler icat eder, bu yalanlarını ispat için deliller uydurur­lar. Ne yazık ki, şimdiki müsîümanlar da böyle olmuşlar­dır. Ve İslama ihanet eden, kâfir hükümetlerin uşakla­rına boyun eğmektedirler. Onlar da bu alçak derekeye düştükten sonra, geçmiş tarihin parlak sahifelerine ba­karak, İslâm ve Islâmm ileri gelenlerinin hayat sahifelerini okuyarak utandıklarından, haya ve hicap hissi duy­duklarından, bu utanç hissi altında kendilerini teselli et­mek, halkın haklı husumetinden   kendilerini  kurtarmak maksadiyle,   bu sefil  nazariyeleri     uydurarak,  ellerinde koz olarak kullanmak iç'n, Yûsuf  (A.S.) gibi yüce ma-kamlı bir peygamberin «küfr» yolunda hizmet ettiği şek­linde iğrenç yalan ve iftiralara sığınmak ihtiyacını his­sediyorlar. Halbuki herhangi bir ülkede, [94]   yalnız ve tek olarak İslama bağlı bir mü'min bulunsa, bu kimse imanî feraset ve hikmet ile mücehhez olsa, o kimse yine yapa­yalnız, kendi basma, bu ahlâk ve hikmetinin kuvvet ve gücü ile Islâmî inkılâbı tahakkuk ettirebilir. Bu mümi­nin ahlâk kudreti - Bu ahlâkî kudretin nasıl kullanaca-ğın'ı ve nasıl bu kudretten istifade edilebileceğini bilmesi şartiyle - orduya, silâha, askerî malzemeye ve herhangi bir şeye ihtiyaç, bırakmadan, o müminin bulunduğu mem­leketi fethetmeğe ve teshir eylemeğe o ülkenin saltana­tını dağıtmağa bile kâfi gelecektir.  [95]

 

Hakimiyet Ve Hilâfet    Tasavvurları

 

İslâm'da hakimiyet tasavvuru, bütün meselelerin üs--tünde en mühim bir mahiyet arzeder. Çünkü gerçek ola­rak Hâkim olan bu sonsuz kâinatın Hâüki Allahu Taala'-dır. O, Hâkim-i âlâdır, tktidar-ı âlâ ; (En yüksek ikti­dar) O' nun hakkıdır. însan ise, durumu ve va*ziyeti ba­kımından bu Hakim-i âlâ'nın halifesi, mümessiK ve bir nevi vazifeli memurudur. Her şeyde olduğu gibi, siyasi nizamda da bu Hâkim-i âlâ'nın kanunlarına tâbi olması lâzîmdır. Halifenin vazifesi ise, Hâkün-i âlâ'nın kanun­larını asıl kaynağa uygun bir şekilde yürütmek ve infaz etmektir.

Hâkimiyet mevzuunu en güzel şekilde ifade dden şu Âyet-i kerimedir:

Ey benim hapishane arkadaşlarım, çeşitli ilâhlar mı iyidir yoksa bir ve tek bulunan Kaihhar Allah mı? On­dan gayrı sizin ibadet -ettiğiniz şu şeyler, kendinizin ve kabalarınızın uydurup isim takdıklaruıızdan başka bir şey değillerdir. Halbuki Allah bunlar için bir detöl gön­dermemiştir. Elbette ki Hüküm ancak ve ancak Allah'a aittiî. O, ancak kendisine — kendisinden başkasına de­ğil — ibadet edilmesi için emir vermiştir. İşte sağlamı din budur. Fakat halkın çoğu düşünemezler. (Yûsuf, 39-40)

Bu cümleler Hazret-i Yûsuf (A.S.) un beyanatın­dan bir parçadır. Bu cümleler tevhîd ve Üâhî hâkimiyet hakkında en güzel anlatış şeklidir. Burada Hazret-i Yû­suf (A.S.) din mefhumunu öyle bir tarzda ileri sürmüş­tür ki, ehl-i hak ile ehl-i bâtıl tamamen biribdrinden ay­rılmıştır. Yâni Tevhid ile şirk arasındaki fark tamamiy-le belirtilmiştir. Sonra bu» fark öyle isabetli ve makul bir şekilde ifade edilmiştir ki, alelade bir zekâya sahip b'r kimsenin bile benimsiyeceği bir şekildedir. Bu mesele bir başka hususiyet de araetm ektedir. Bu sözlerin muha­tabı olan insanlar, o zamanlar, fikirleri ve düşünceleri itibariyle karanlıklar içinde idiler. Nitekim o zaman bu sözler' söyleyen yüce insan da, kaderin bir hikmeti ola­rak, bir köle idi. Arkadaştan da O'nun vaziyetine ben­zer bir vaziyette idiler. Gayet açık ve kesin bir şekilde aynı zamanda herkesin anlıyacağı bir üslûpla hitap et­mişti :

«Acaba bir efendiye köle olmak mı iyidir, yoksa çe-§it çeşit efendilere köle olmak mı iyidir?» Bu sözler, orada bulunanların kalblerinin tâ içine kadar işlemişti, ^e yîne aynı şekilde konuşmuştu: Bütün dünyanm mâ­liki bulunan br efendiye mi kölelik etmek iyidir, yoksa kölenin kölesi bulunan bir efendiye nü kölelik etmek iyi­dir? HazreM Yûsuf (AJ3.) arkadaşlarına doğrudan doğ­ruya şöyle bir teklif yapmış değildi : «Siz kendi dîniniz­den vaz geçin ve benim.dinime girin.» O, hikmet kaynağı peygamberlik vasfı ile, mukaddes daveti en arifane bir tarzda ve her biri bir kelime incisi olan şu bözlerle zım­nî olarak yapmıştı:  Allah'ın fazl-ü    "keremine  bakınıs! Acaba bizden başka kimseyi kendisine kul etmiş midir? Fakat halk    O'na şükretmiyor, bu hususu an Uyamıyor, kendileri kalkıp kemlileri için Rabb'ler    uyduruyorlar; bu Rabb'Iere de kul oluyorlar. Sonra Hazret-i Yûsuf (A. S.) bu defa onların dinlerini tenkid etmiş, makul bir.şe­kilde,  gönüllerini incitmeden dinlerinin her türlü fena­lıklarını açıklayıp ortaya kovmuştur  :    Şu mabudumuz dediğiniz nesne, kimseye bir şey vermemiştir, kimsenin velinimeti   değildir,   hiç bir yerin ve   hiç bir   ülkenin de mâliki dleğikttr. Siz ona servet sahibi yahut da sağlık ve hastalık veren kioj.se diyorsunuz ama, bu dediklerinizin hepsi boş sözlerden ve lâf- güzaftan ibarettir. Bunlar hep uydurma sözlerdir.     Uydurduğunuz  bu  isimlerin içinde hiç bîr veHnimetlik ve R&bb'lsk yoktur. Halildyet ve Eu-bubiyet mevcut değildir. Asıl hakikî mâlik Allahıı Taa-lâvdır. Bu Allah Ta a!a hem bizim hem de bütün kâinatın Halikı ve Kabb'khr. Bu hakikati kabul etmek lâzımdır. Siy dle bunu kaî>ul edin, buna teslim ohın. O'ndan başka ki iaşenin ne R-ububâyet ne de Mâbudluğa hakkı yoktur. Hüküm vermek, emir buyurmak tamamiyle O*na aittir. Bütün İhtiyara t ve salâhiyetlerin hakla da O'na mahsııs-tur. O'nun d» hükmü şudur ki, kendilinden başka hiç. bir kimseye ve hiç bir nesneye ibadet etmemektir. [96]

B. Firavun dtedi ki: Ey saray halkı! Ben sizin için kendimden başka bir İlâh olduğunu bilmiyorum. (El - Kasas, 38)

Bu sözlerden Firavunun ne demek istediği anlaşılır. Firavun demiyordu ki: «Ey saray halkı! Ben sizin, ye­rin ve göklerin halikıyım». Nitekim böyle bir sözü değil Firavun, ağzına zincir vurulması lâzım gelen bir deli bi­le zor söyliyebilir. Firavunun bu beyanatından, «Ey sa­ray halkı! Benden başka sizin herhangi bir mabudunuz yoktur.» şeklinde bir mâna çıkarılmaz. Çünkü, Mısır hal­kının inançlarına ve akidelerine göre, daha bir sürü rnâ-bud vardı. Bu bir sürü mabuda ibadet edilirdi; hattâ Fi­ravunun kendisi bile bu mâbudlara ibadet ederdi. Fira­vunun mâbud olması ve mâbudluk makamına yükselme­sinin sebebi ise şu idi: Onu güneş ilâhı olarak telâkki edi­yorlardı. Bu hususta en büyük delil de yine Kur'an-ı Ke-rim'in âyetlerinde mevcut bulunmaktadır. Firavun ken­disi de ilâhlara ve hattâ ilâhcıklara da ibadet ederdi. Bu ilâhların ve ilâhcıklarm dahî bir nevi bakıcısı ve koruyu­cusu idi.

Bu noktadan düşünürsek, Firavunun o zamanki hat­tı hareketi, alelade bir hükümet başkanın tutumundan pek de farklı değildir. Nitekim, hükümet ve devlet baş­kanlarının çoğu da Allah'a ve O'nun Peygamberine inan­makla beraber, O'nun kanununu unutmuş görünüp bir tarafa bırakmışlardır. Kendi kendilerini de bir çok şeyi yapabilecek bir seviyede görürler. AUahu Taalâ'nis müm­taz şeriatından ayrı kanun uydurur ve kendilerini muh­tar addeder, siyasî ve kanunî hâkimiyeti ellerinde bulun­dururlar. Böyle bir zihniyetin iddiacısı ilan idareci ister pad'şah olsun, ister halkın rızası ile güya seçilmiş birisi olsun. Bu sutıfa mensup kimseler, yeryüzünde Allah ve Resulünün kanunlarını değil de, kendi kanunlarını yürür­lüğe koymuşlardır; îş bu neticeye vardıktan sonra, Firavunla bu adamcağızların arasında ne gibi bir fark olabi­lir?

Şimdi başka bir meseleye gelelim; bu da bahsimiz içinde ayrı bir bölümü teşkil eder: Halkımızın bilgiden yoksun bir zümresi, durmadan Firavuna lanet yağdırır­lar. Fakat bu lanet okuyanların kendileri Firavun hükü­metine benzer hükümetlerin tarafgirliğini yaparlar. Ha­kikati kendilerine meslek ittihaz edenler ve böyle kıy­metli bir yükü yüklenmiş bulunan şahıslar ise, sözün ve istilâhların mânasına've ruhuna bakarlar, yalnız lâfızlara ve kullanılan kelimelere değil... Bu bakımdan iFravunun kendisine İlâh demesi ve böyle bir iddianın mânası ancak hâkimiyet anlamına gelir. Bu hâkimiyetten gaye ise, is­tediğini yapabilen bir hâkim demektir. Ve sahip çıktığı bu hâkimlik sıfatını ilen etmektedir. Burada ilâh kelime­si istilâh olarak kullanılmıştır. [97]

C. O kimse kî, yerin ve göklerin mülkü O'nundür. Hiçbir oğul edinmemiştir, mülk'de O'nun hiç bâr ortağı da olmamıştır. Her şeyi O yaratmış ve her şeyin takdiri­ni mukadder kılmıştır.  (Eli - Furkân, 2).

Burada kullanılan «mülk» kelimesi Arapçada padi­şahlık, hükümdarlık, kıralhk, iktidar-ı âlâ : en yüksek iktidar ve hâkimiyet : (Sovereynly) demektir. Matlup şudur ki, Allahu Taalâ bütün kâinata Mutlak Muhtar, İhtiyar sahibi, Ferman veren, Buyruk Buyuran'dır, Bu ihtiyaratta bu fermanda hiç bir şeyin zerre kadar bir hakkı yoktur. Bu gerçek de kendiliğinden şu meseleyi is­tilzam eder. O'ndan başka, herhangi bir mâbud kabul edilemez. İnsan, Mâbud diye telâkki ettiği şeyden, her türlü menfaat veya zarar geldiğine inanır. Hiç bir şeye yaramıyan, hiç bir işe gücü yetmeyen büâkis kendileri korunmağa muhtaç olan nesnelerin mâbudluğuna, en ah­mak veya en budala bir insan D İs inanmaz.. Şimdi siz, Hak Taalâ Celle Şanühu'dan başka kâinatta hiç bir var­lığın elinde kudret olmadığına kat'î bir şekilde anlamış olsanız, şüphesiz ki O'nun karşısında boyun büker, acz ile niyaz ile baş eğersiniz. Bu kesin idrâk ve imandan sonra, ne herhangi bîr el O'ndan başkası için adak ge­tirir, ne de herhangi bir dili O'ndan başkasına hamdeder. Ne de kimse O'ndan gayrısma dua" edip, şükranla­rını bildirir. Ne de dünya yüzünde ahmaktan daha ah­mak birisi çıkıp da gerçek Rabb'i Zülcelâli bırakıp, O'n­dan başkası için kul olmak yolunu tutar. Ve yahut da herhangi bir kimsenin hüküm vermek hakkına mâlik ol­duğunu kabul eder. Bu meselenin teyidi için yukarıdaki âyetlerle birlikte şu âyet-i kerimenin medlulünü da göz-önüne alalım: Bu âyet-i kerime de yerin ve göklerin mut­lak hükümdarlığının Allahu Zülcelâle ait olduğunu bil­dirmektedir :

D. Göklerde ve yerde ne varsa ne yoksa, hep Al­lah'a aittir. Siz, kendi kalbinizde neyi açıklarsanız, neyi de gizlerseniz elbettelrî O'nun hesabına çekilecektir. Ve sonra, istediğini gufrana ulaştırır (afv eder) istediğini de azaba çarptırır. îşte o Allah herşeye kadir Allah'tır. (El - Bakara, 284).

Bu âyet-i kerimenin üzerinde düşünürsek, şunu an­lamış olacağız. Din'in ilk temeli ve esas akidesi Hâkimi-yet'in Allahu Taalâ' ya mahsus olduğunu belirtmektir. Allah'ı Taalâ'mn göklerin ve yerin mutlak mâliki olması ve "göklerle yerin arasında bulunan kâinatın da mutlak rahibi bulunması, her şeyin O'nun mülkü olması, Öyle bir temel hakikattir ki, insan için bundan başka türlü hare­ket etrnek ve başka türlü düşünmek imkânı yoktur. Bu­nun dışında hareket etmek veya düşünmek sahih ve doğru olamaz ve olmıyacaktır. İnsan, ancak Allahu Taalâ'-nın karşısında boyun eğip, ancak ona itaat eder. Yine bu âyet-i kerimenin medlûlunda daha bir çok mânalar mevcuttur. Bir kere mesuliyet mefhumu açıkça görün­mektedir. Yâni herhangi bir iş ister açık olsun, ister giz­li, Hak Taalâ'dan gizli değildir. Hak Taalâ her iş­lenen fiile vâkıftır. Ve işlenen her fiilin hesabı sorulacak­tır. Neden ve niçin böyle yaptınız, yahut da böyle düşün­dünüz diye sorguya çekecektir. İşte bu şekilde her insan tek tek yaptıklarından Allah'a karşı mes'uldür. Yaptık lanndan dolayı Muhakeme-i Kübrada hesap verecektir. Allahu Taalâ ister gizli (gayb) isterse açık (şehade) nin ilmini elinde tutmaktadır. Hattâ kalblerin bir köşe­sinde saklanmış bulunan en ufak bir şeyi dahi bilmekte­dir. Kafalarda, zihinlerde, düşüncelerde neyin geçip geç­mediğinden elbette ki haberdardır. Hiç bir şey O'na gizıi ve kapalı değildir. Âyet-i Kerime'nin son kısmında yine Hak Taalâ'nın her şeye mutlak olarak kadir olduğunu bildirmektedir. O, kimsenin kanununa tâbi olmadığı gibi kimsenin nizamına da bağlı değildir. O kimseyi dinleme­ğe de mecbur değildir. O mâliki mutlaktır. İstediğine ce­za ver:r ve istediğini de bağışlar; küllî ve tam ihtiyârat O'nun elindedir. Her şey O'nun yarattığı bir nesne olup ve her şey O'na karşı bir yok mesabesindedir. [98]

E. Benden önce gönderilmiş bulunan önümüzdeki Tevrah tasdik ederek geldiğim halde, size haram edilmiş bulunan bazı şeyleri helâl kılmak için Rabb'mızdan âyet­ler getirdim. İşte O'ndan çekininiz ve bana itaat ediniz. Elbette ki, Allah benim de sûân de Rabb'nmzdır. Işt» O'na ibadet fedin. Bu, en doğru yoldur. (Al-i İmrân, 50-51).

Buradan anlaşıldığına göre, Hazret-i İsa (A.S.) da­vetinin de esası diğer peygamberlerin davetlerinin esası gibi üç nokta üzerinde toplanmıştır :

Birincisi : İktidar-ı âlâ'nın Hak Taalâ elinde bulun­duğudur. O'nun rızası için kulluk yolu tutulacak, O'na tam olarak itaat edilecek; ahlâk ve medeniyetin bütün nizamları O'nun isteğine göre tanzim kılınacaktır. Yai-niz, Allah'a boyun eğilecek ve yalnız O'na kulluk edile­cektir.

İkincisi: Kudret-i âlâ sahibinin mümessili olan pey­gambere de mümessillik vasfı ile itaat edilecektir.

Üçüncüsü : İnsan kendi yaşayışında helâl ve haram; caiz, gayrı - caiz şeylere bağlı bulunması hakkmda yal­nız Hak Taalâ'nın kanununu takip edecektir. Kanun ve inzibat nizamı yalnız Allah'a mahsustur. Beşere ait düz­me kanunlar hükümsüzdür.

Buna göre, hakikatte Hazret-i Mûsâ (A.S.), Haz-ret-i Muhammed (S.A.V.) in ve diğer bütün peygamber­ler de hep aynı heyetlerle gelmişlerdir. Bu mukaddes vazife :1e mükellef peygamberler hep aynı gayenin reh-beriiğini yapmışlardır. Risalet bakımından aralarında en ufak bir fark yoktur. Muhtelif peygamberlerin muh­telif heyetlerle geldiklerini iddia etenler, onlarm mak­sat ve gayeleri arasında ayrılık düşünenler, büyük bir hatâya saplanmış ve yanlış yol tutmuşlardır. Mâlik-ül - mülk indinde, O'nun tebaası ve reayamı jaezdine memur olarak gelmiş bulunan kimselerin gelişlerinden ve memu­riyetlerinden maksat nasıl ayn ayrı olabilir ki, bu tebaa­yı bu reayayı, kafa tutmaktan ve kendi başına buyruk ke silmekten alıkoyup, kendilerini muhtar addedip şirk yolu­ma gitmelerine mâni olsunlar diye vazifeli kılınmışlardır. Bütün insanlığa, iktidar-ı âlâ'ya karşı hiç kimseyi veya kır otoriteyi, her ne hususta olursa olsun hiç bir şekilde ortak tanımamalarım öğretmek cehdiyle mueatiele sahasına atılmışlardır. Hakiki mâlike kulluk vazifesini yerine getirmenin yüksek faziletiyle mücehhez olmaları,. itaatin ehemmiyetini kavramaları, vefakârlığın haysiye­tine u.aşmaları esas tutularak, îlâhî davete muhatap cdihnişlerd'r.

Ne yazık ki, elimizde mevcut bulunan încillerde Haz-ret-i Mesih (A.S.) in heyeti tam ve açık bir' tarzda be­yan edilmemiştir. Kur'an-ı Kerim'deki gibi sarih, vazıh ve toplu halde anlatılmamıştır. Yukarıda mevzubahse-dilen üç mesele, dağınık işaretler şeklinde birbirine ka­rıştırılarak aniatılmıştır. Meselâ, Üncüdeki şu âyetten, Hazret-i Mesih (A.S.) m yalnız Allah'a kulluk yoluna davet ettiği anlaşılmaktadır  :

Zira yazılmıştır ki, Kabb Allah'ına, secde ve yalnız O'na ibadet eyleyesin.

(încil-i Mettâ, Bab. 4. Fıkra 10. Kitab-ı Ahd-i Cedîd Sahife. 4).

Bu cümleden yalnız, Hazret-i Meşinin Allah'ın vah­daniyetine ve yalnız O'na ibadet edileceğine kaîl olduğu anlaşılmaz;- O'nun bütün çalışmasını ve gayretini hep bu yolda sarf ettiği anlaşılır. Isâ (Â.S.), Allah'ın emr-i şer'î-sine tam mânasiyle itaat edilmesini sağlamak için bü­yük gayretler sarf etmiştir. Meselâ:

«Melekûtun gelsin, muradın gökte nice kılınirsa yer­de dahi böyle kılınsın.»

(Mettâ Bab, 6. fıkra 10, Sahife, 7.)

Hazret-i Mesih (A.S.), kendi kendini semavî hükü­metin mümessili sıfatı ile ileri sürmüş ve halkı bu yolda kendi itaatına davet ettiği bir vakıadır. Bu husus, O'nun muhtelif sözlerinden açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Hazret- İsâ (A.S.), kendi memleketi bulunan Naaıra'da mukaddes davete başlayınca, orada ilk önce    kendi yaicınları ve hemşehrileri tarafından muhalefetle karşılan­dı. Bu hususta, Mettâ, Markos ve L/uka (incili tertip edenler) her üçü de müttefiktirler. Bu kimselerin üçünün de rivayetleri hemen hemen birbirlerinin aynıdır.

«Nebi kendi ülkesinde kabul edilmedi.»

Ne zaman ki, bu büyük peygamberin öldürülme ha­zırlıkları başladı; bu sefer halk: «Buradan çekil, gizlice g t.» Dediler. O, öteler habercisi peygamber de bu tav­siyelere şu cevabı verdi:

«Bir Nebi bu şartlar altında çekilip gitmez. Buna imkân yok.» (Luka, Bab, 19. Fıkra 38).

Son defa Urşelilim'e geldiği zaman, O'nun bağlıları yüksek sesle şu sözleri haykVrdüar :

«Dediler kî, Rabbin isminde gelen Melik mübarek ot­sun.»      (Luka Bab, 19, Fıkra 38)

Bu sözler', duyan Yahudi âlimleri gücendiler. Haz­ret-i Mesih (A.S) a: «Bu kimseleri sustur.» dediler. Pey­gamberleri de  :

«Ol dahi cevap verip onlara dedi ki, ben size derim ki: Eğer bunlar sükût ederler ise taşlar çağıralar.» (Luka Bab, 19, Fıkra 40)

Yine aynı masum peygamber şöyle buyurmuşlardır:

«Ey cümle yorgun ve yüklü olanlar! Bana gelin ve ben stâte rahat vereyim. Boyunduruğumu üzerinize alın ve benden ki halım ve alçak gönüllülüğü öğrenin ve can­larınıza rahat bulaşınız.» (Metta Bab, II. Fıkra 28 - 29, Sahife, 14)

Hazret-i Mesih (A.S.) da diğer peygamberler gibi, insanların yapıp uydurdukları kanunlar yerine îlâhî ka­nunların yürürlükte olması yolunda çalışıyordu. - Metta ve Markos'un rivayetlerinden apaçık bir şekilde bu nok­ta anlaşılmaktadır. Her iki İncil'in de rivayetlerin hülâsası şöyledir: «Yahudi uleması, senin talebelerin, büyük' lerin ve ileri gelenlerin rivayetleri zıddına ellerini yıka­madan nasıl yemek yerler diye itirazda bulundular. Bu­nun üzerine Hazret-i Mesih buyurdu ki: Riyakârların hâli böyledir; onlar vaktiyle sair peygamberlerin sözleri­ne de itiraz etmişlerdi. Bu ümmetin dili bana hürmet ediyor, fakat gönülleri benden uzaktır.» Ve bu mûteriz-lere şu şekilde insanî ahlâkı Öğretmişlerdi:

Siz de Allah'ın hükümlerini iptal edip, kendi tarafı­nızdan uydurduğunuz kanunları yürürlüğe koymaktası­nız. Allah, Tevrat'ta aha, babaya hürmet edilmesini emir buyurmuştur- Herkim ana ve babasına fena bir şey söy­lerse o kimse öldürülsün diye hüküm vermiştir. Şimdi siz kalkmış diyorsunuz ki, birisi kendi anasına ve babasına diyebilir ki, benim size karşı yapmakta olduğum hizmetler sizin işinize yaramıyorsa, ben onları Allah'a adarım. Bu verdiğiniz hükümden, baba ve anaya hizmet etmemek caiz olmuyor mu? (Metta Bab, 15, Fıkra 3-9 ve Markos Bab, Fıkra 5 - 13) [99]

F. İşte Rabbiniz O Allah tır ki, gökleri ve yeri alta günde yarattı. Sonra da kendi makamında sağlam olarak karar buldu. Ardı arkusU kesilmeden geceyi takip eden gündüze, gecenin perdesi örtüldü, Oüneş de, ay da, yıl­dızlar da hep O'nnn fermanına boyun bükerler. Dikkat! halk etme (yaratma) ve emr (hükümetine) ona aittir. Bütün âlemlerin Babbı bulunan    Allah ne mübarektir. (El - A'raf, 54).

Hak Taalâ, isteva ale'1-arş : «makamında sağlam olarak karar buldu.», cümlesinin etraflıca şerhi ve tafsi­lini anlamak bizim için pek zordur. Şu kadar var ki. Al-lahu Taalâ, kâinatı yarattıktan sonra,   kendisinin şu hudutsuz saltanatına, herhangi bir makamda bir merkeze karar verdi- işte bu merkezde tecelliyâtını mütemerkiz kıldı. Ve bu tecelliyatın mütemerkiz bulunduğu makamîn ismi de Arş'dır. Oradan bütün âlemlerin üzerine feyz ih­san eyler. Oradan bütün kâinatın tedbirini tertibedip, emir buyurur. Şu cihet de mümkündür ki> bu âyet-i keri-me'deki Arş kelimesinden maksad, iktidar ve hüküm sa­hibi bulunmaktır. «Arş üzerinde karar bulmak» tan mak­sad da, Hak Taalâ kâinatı yarattıktan sonra, onun ida­resini de eline aldı demektir.

Her ne ise, istevâ al'el arş'ın mânası ne olursa ol­sun, Kur'an-ı Kerim bu mevzuyu ele alarak, Hak Taalâ'-mn yalnız kâinatın Hâliki olmayıp, aynı zamanda kâina­tın mutlak idarec;si ve müdebbiri olduğu hakikatini en güzel şekilde ;nsan zihnine yerleştirmektedir. O, dünya­yı yoktan var ettikten sonra dünya ve yarattığı bil'ciim-le mahlûkattan alâkasını kesmediği gibi, yarattığı şeyle­ri de kendi başına bırakmamıştır. Amelen ve bilfiil, bü­tün âlemin her cüz'ünün ve küllî âlemin idaresi ve sal­tanatı bizatihi o sonsuz dest-i kudrettedir. Fiili olarak. her şeyin, her varlığın ve her zerrenin takdiri O'nun hükmüne bağlıdır.

Kur'an-ı Kerim, bu şekilde, esasa ait yanlış anlayı-şîn Önüne sed çekmek yolunu tutmuştur. Böyle olunca, hiç bir şekilde insan şirk'in sapiık yoluna saplanmaz ve kendisini de muhtar ve başı boş addetmek dalaletinin sevdasına kaptırmaz. Kâinatın nizam ve tertibi İle Hak Taalâ'nın alâkasız olduğunu zannetmenin gerektirdiği netice şudur ki, insan, kendisini yahut da diğerlerinin mukadderatını AUah'dan başka birisinin elinde olduğu kanaatine sahip olur. Böyle düşünen mahlûk karşısında da boyun eğmek   yolunu tutan,   yahutta kendi   mu-kadderatım   kendi tayin ettiği.zehabı ile şahsını muhtar te­lâkki eder.

Burada üzerinde durulacak bir nokta daha vardır* Kur'an-ı Kerim'de. Hak Taalâ'nın yaratma ve idare iş­lerine ait kullanılan kelimeler ve ıstılahlar, ister hakiki mânada olsun, ister mecaz ve istiare mânasına alınmış bulunsun, ekseriya saltanat, hükümet ve padişahlığa ait kçlime ve ıstılahlar kullanılmıştır. Kur'an-ı Kerim'in bu beyan tarzı o kadar vazıh bir şekildedir ki, herhangi alel­ade anlayışlı birisi Kur'an-'i Kerinı'i okuduğu zaman, bundan başka bir şey anlamaz ve hissetmez.

Aklı noksan bazı tenkidç'ler, kendi akıllarının nok­sanlığını hesaba katmıyarak hep tersinden düşünüp şu neticeyi çıkarmak istemişlerdir: Güya bu Kitap telif edil­diği zaman, insanın zihninde hükümet ve saltanat niza­mının hâkim olduğu fikrini ileri sürerek bu kitabın mü­ellifi (Bu sersem kafalılara göre, Hazret-i ResûMi Ek­rem (S.A-V.) neüzübillâh Hak Taalâ'ya sözüm ona pa­dişahlık izafe ederek ortaya çıkarmak istemiştir. Halbu­ki işin esasmda Kur'an-ı Kerim'in ileri sürdüğü da'mî ve ebedî hakikat, bu düşüncesiz kafaların iddialarından ve­ya anladıklarının tamamen aksinedir. Em büyük ve tek gerçek şudur ki, şu yeryüzünde ve namütenahi göklerin saltanat ve padişahlığı ancak bir «zat» a aittir. Hâkimi­yet (sovereignty) diye isimlendirilmiş olan husus da yi­ne O'nun Zat'ına mahsustur. Bu kâinat nizamı da bir merkezî nizam-ı kâmildir, ki, bu nizamda bütün ihtiyarat yine o Zat m elindedir, işte bundan dolayıdır ki, bu ni-zam'da herhangi bir kimse, şahıs veya zümre cüz'î veya külli olsun, her ne şekilde olursa olsun hâkimiyet iddia­sında bulunursa, kendisini korkunç bir şekilde aldatmış ve feci bir yalana saplamış ^plur. Ve yine bu nizamı ter­tibe koymak için de O'nun gösterdiği yoldan başka herhangi bir yol doğru değildir-    Şurası da yine doğru ve-değişmez bir gerçektir ki, dinî ve mezhebi bakımdan iba­det edilen Mâbud'a, siyasî ve medenî hükümdarlığı  (So-vereignty) da teslim etmek lâzımdır.

«Lehü'l - halk ve'l - emr : Halk etme (yaratma) ve emr (hüküm verme) O'na mahsustur.» Cümlesinin şerhi­ne gelince, «istevâ al'el - arş» cümlesinin şerhinde etraf­lı olarak açıklanmış oîdu Bu mesele hakkında demiştik k', Allah Taalâ yalnız Halik değü, aynı zamanda emit* veren ve hüküm buyurandır. O .kendi mahlûkatını ya­rattıktan sonra, onların işlerini başkalarına bırakmamış ve cümle mahlûkatının üzerinde hükmünü icra kılmağa devam etmiştir. Halk ettiklerinden hiç birisini de kendi başlna bırakıp, onları kendi basma buyruk sahibi ktfma-miştır. Yaratılmış olanlar istedikleri gibi hareket ede­mezler. Amelî ve fiilî olarak bütün kâinatın tedbiri Hak Taalâ'nın elindedir. Geceyle gündüzün biribirinl takip et­meleri de kendi başlarına olmayıp Allah'ın hükmü iledir. Allah isterse,. bunları istediği gibi değiştirir ve istediği gekle sokar. Onları murad ettiği bir nizamla yeniden ter­tipler. Güneş, ay ve yıldızların da kendilerine mahsus bir iradeleri yoktur; bu cesim nesnelerin de;her türlü umuru Hak Taalâ'nın yed-i .kudretindedir. Yalnız Cenab-ı Hak'kın fermanına boyun bükerler. Bunlar da mahkûm ve mecbur birer köledirler- O. «Elbette ki, Allah istettiği gibi hüjkmeder.» (El - Mâide, 1)

Allahu Taalâ mutlak hâkimdir ve bütün küllî irade yalnız kendisine mahsus bulunmaktadır. Dilediği gibi hükmeder; kullarından hiç bir kimsenin O'nun hüküm­lerine karşı söz söylemek, niçin ve nasıl demek hakkı yoktur. Elbetteki bu tlâhî hükümlerin hepsi derin birer e, sonunda mutlaka hayır tecelli edecek bir mas-

lahata raebnidir. Fakat Müslüman bir kul, bu hükümle­re itaat ederken, bu kudsî hükümlerin hikmet ve mas­lahatı nedir diye peşin bir araştırmağa girmez. Ancak hüküm sahibi böyle hüküm vermiştir diye itaat    eder. Hüküm sahibi bir şeyi haram kılmışsa o haram olan şey .ne olursa olsun ve niçin olursa olsun mutlak surette ha­ramdır. Helal olan şey de yine ne şekilde olursa olsun helâldir. Niçin ve ne sebepten helâl olmuştur diye araş­tırmak bize düşmez. Zira, Hak Taalâ her şeyin yegâne mâliki olduğuna göre, bu şeyleri kullarına ya haram kıl­mıştır, yahut da müsaade vermiştir. îşte bunun için Kur'-an-i Kerim nimetlerin helâlliği ve haramlığı    hakkında Mâliki Hakikinin müsaadesi veya ademi müsaadesinden başka hiç bir araştırma    yapılmasına lüzum olmadığım bildirmektedir.   Yine  aynı şekilde,   kulların   yapacakları işlerin caiz veya çayrı caiz olmasının da esası bundan Toaşka bir şeye istinat etmez. Hak Taalâ'nın caiz İçildiği •câizd'T- Caiz kılmadığı da asla caiz değildir.  [100]

H. Kendi dilinizle tavsif edip yalan uyduraraktan, bu helâldir ve şu haramdır demeyin. Böyle olursa Allah'a yalan iftira atmış olursunuz. Elbette Allah'a yalan ifti­ra atan kimseler asla felah bulmazlar.

(En - NahI, 116).

Bu âyet-i 'kerime gayet açık bir şekilde, helâl ve ha­ramın değerlendirilmesinde ancak Cenab-ı Hak'kın selâ-hiyet sahibi olduğunu bildirmektedir. Başka bir tabirle şöyle ifade edilebilir ki, Kanun vâzu yalnız Allah'dır. Herhangi bir kimse, kendi bildiğine göre, beşerî hâdise­leri değerlendirip bu fiillerin caiz ve gayrı caiz olduğu­nu ileri sürerse, böyle bir adam, haddini aşmış ve kulluk vazifesini çiğnemiş olur.  İnsanlar yalnız,  ilâhî kanunu mesned ittihaz ederek bu örnek hükümlerden istinbatla, falan umumî kanunun muvacehesinde şu hususî şey. de helal veya haramdır; yine aynı şekilde filan umumî ka­nuna göre şu fiili yapmak, caiz veyahut da caiz olma­dığı söylenmesi pek tabiîdir-

Kendi başına buyruk olarak helâl veya haram hak­kında, yahut da caiz, gayrı caiz hakkında, hüküm ver­mek, Hak Taalâ'ya yalan isnad edip, iftira atmaktır. Böyle çirkin bir iş iki sebepten dolayı işlenebilir. Ya ileri sürülen bu hüküm, tek mesned olan tlâhî Kitap nazarı itibara alınmadan verilmiştir; yani kitabın caiz kıldığı­nı o kimse, gayrı caiz saymış, caiz kılmadığına da caiz. demiştir. Veyahut da Hak Taalâ, helâl kılmak, haram kılmak işini insanın eline vermiş, insanı da yaşayışında serbest kılıp, «Sen kendin için bir şeriat meydana getir» demiş olmalıdır. îşte bu şeklin her ikisi de yalan uydu­rarak Allahu Taalâ'ya iftira atmak demektir. [101]

1. Söyle : Allah'ın gize göndermiş bulunduğu rizık hakkında hiç düşünmediniz mi? Bunlardan helâl kıldığı da var, haram kıldığı da. Söyle, acaba Allah mı size izin verdi, yoksa siz Allah'a iftira mı atarsınız?

(Yûnus, 59).

Urdu lisanında rızk : (rızık) kelimesi halk arasın­da umumiyetle yiyecek, içecek gibi şeylere denir. Bu ke­limeye verilen bu basit mâna ile, yemek sofrasını nazarı itibara alan halkımız, dinî hurafeler, gelenekler ve me­rasimler gibi şeylerin üzerinde dururlar. İşaret ettiğimiz ûu yanlış anlayış, doğrudan doğruya câhil halk tabaka­lın işi olmaylp, ulema unvanlı bir zümrenin kifayetsiz vs gelişi güzel çalışmalarının bir neticesi olduğu gayet aÇiktır. Halbuki Arapçada rızk kelimesi yalnız yiyecek ve içeceğe münhasır değildir. Belki, in'âm, ihsan, hediye, atiye ve bahşiş ve her verilen şey demektir. Bu kelime­nin mânası geniş ve umumîdir. Hak Taalâ, dünyada in­sana ne vermiş ise, bunların hepsi de rızkdır. Hatta ço­luk ve çocuk bile «rızk» dır.

Meşhur adamlar ansiklopedilerinde : «esnıü'ür - ri-«al» kitaplarında, bir hayli râvilerin isimlerine rastlıyo­ruz. Bunlar nıeyanında rızk rûzeyh ve nzkullah isimlerine de tesadüf ediyoruz. Bunların hemen hemen mânaları birbirlerinin aynı ve Urduca «Allah verdi» demektir. Meşhur duayı hatırlayalım  ;

AHahümme erinâ'l-hakka ve erzuknâ fttibâ'ah.

«Ya Rahbi, bize hakkı göster ve flnze ona tâbi ohna-ğm nasib et»

Umumî konuşmalarda şöyle bir tâbir kullanılır : «Ruzika ilmen : falan adama ilimden nasib verildi. Ha-dis-i Şerif'de şöyle buyuruhnuştur;

«Hak Taalâ her hâmile kadının karnındaki çocuk için bir melek gönderir, bu melek, çocuk var olur olmaz, onun bütan Ömrü boyunca rızkım hazırlamakla mükel­leftir.

Bü Hadis.-i Şerif'de kullanılmış olan «rızk» kelime­sinden maksat sadece yiyecek, içecek değildir. Çocuğun bir ömür boyunca elde edeceği sadece yiyecek, içecek de­ğildir. Buradaki «rızk» dan maksad, çocuğun dünyada yaşadığı müddet içinde ihtiyacı bulunan herşeydir.

Kurıan-ı Kerim buyurur ki : Ve mimmâ rezaknş, - hum yünfikun : Onlara verdiğimiz rraktan, başkalarına da verirler.

Görülüyor ki  «rızık» kelimesinden,    yalnız yiyecek, içecek ve yemek sofrasında bulunan şeyleri düşünmemek lâzımdır- Allahu Taalâ sadece yiyecek, içecek üzerinde durmuş olduğu, diğer hususlarda insanı serbest bıraktı­ğı şeklinde yanlış bir düşünceye kapılmamak gerekir. Böyle br sakat telâkkiye saplanmak, alelade bir hata olmayıp, muazzam ve çok mühim bir iman zaafıdır. Hal­buki Allah'ın dini, hayatm her dalını ve her şubesini ku­şatan emsalsiz bir sistemdir. Diğer bir hatalı düşünüş de, «I>in ilmi» olarak bir şeyin haramlığını bilmek, sa­dece bu mevzu üzerinde çalışıp ömür tüketmeği anlamış­lardır. Onların medeniyet anlayışına göre, insan kendi işinin idaresi için, kendisi hudud tayin eder. Yaşama tarzına istikamet veren usuller kararlaştırır. Allan'in kitabına ihtiyaç hissetmeksizin kendi başına kanun vaz' etmeğe de kalkar. Bu fahiş hata ve gerçekten kopup uzaklaşmış zihniyet, ne yazık ki, yalnız halkın bügisiz tabakasına mahsus bir keyfiyet değildir. Bu topluluk içinde, din uleması, kabuk ve kısır bilgi sahib müftüler, İdrâks'z Kur'an-ı Kerim müfessirleri ve hadis şeyhleri gibi etiket sahibi yığın yığın şahsiyetler... Dine böyle bir anlayış merceği ile bakmanın bizzat dinî parçalamak ve bölmek olduğunu bilmelerine imkân yoktur. Böyle bir düşünceye sahip olduktan sonra ve ilâhî Şeriatı yalnız yiyecek ve içecek mevzuunda hüküm veren bir müesse­se haline getiren bu kimselere şöyle bir sual tevcih edi­lebilir: Böyle bir düşünceye sahip olmanızın, ne kadar büyük bir günah ve cürüm olduğunu biliyor musunuz?. Rızkın Allah'dan geldiği gibi, siz kendiniz de Allah'ın değil misiniz? O zaman nasıl olur da, Allanın mülkünde istediğiniz gibi tasarrufta bulunabiliyorsunuz? Keyfini -zin istediği şekilde hududlar ve usuller tayin ediyorsu­nuz?

Herhang" bir hizmetkâr, herhangi bir uşak, ben ken­di efendimin,,patronumun veya ağamın sahibi olduğu bir malına, istediğim gibi tasarruf etmek ve dilediğim gibi bu malın tasarrufu hakkında usuller vaz'edebilirJm id-d-1 asında bulunsa;, efendimin, patronumun ve ağamın da sözünü- dinlemem hususunda bir sebep yoktur dese, boy-te bir uşak hakkında ne gibi bir hüküm verirsiniz? Evi­nizdeki hizmetçiniz, yahut da iş yerinizdeki hademeniz, evinizde veya iş yerinizde, «her şeyi ben bildiğini gibi, keyfimin istediği şekilde kullanırmı; mevcut eşyalardan istediğim gibi faydalanırım diyerek bir nevi muhtariyet iddiasına yeltendiği takdirde acaba siz bu uşağınıza ne gibi bir muameleyi reva görürsünüz?

 Bu uşağın yahut da odacının tutumu o zaman baş-kalaşmış olur; yani bu uşak veya odacı efendisini tanı­mıyor ve kendi basma buyruk kesilerek aynı zamanda hizmet ettiği yerin malına da sah'p çıkıyor demektir. Böyle bir uşak veya odacı o zaman mütecaviz ve gasib burumuna düşmez mi? Artık bu uşak hakkında şöyle bir durum varid olur: Uşağın kendisi uşak olduğunu bildiği halde, uşak olduğunu kabul ettiği halde, çok iyi biliyor ki-, mal ve eşya kendine ait olmayıp uşaklık ettiği kim­senindir. Bunlara rağmen, yani bile bile, sonra da kalkıp mallar hakkında istediğim gibi tasarruf etmek, istediğim gribi kullanmak hususunda usuller koyacağım, kanunlar vazedeceğim, diyor. Malların tasarrufu hakkında usul koymak ve kanun vaz etmek de benim hakkımdır diye iddiaya kalkışıyor. Hem de efendisine bir şey sormak lü­zumunu duymadan ben istediğimi yaparım diye ortaya atılmaktan çekinmiyor..

Nihayet netice olarak şöyle bir vaziyet ortaya çı­kar : Bu efendi, bu ağa kend;si uşağına, malını kullan­mak hakkını vermiştir. Bu meyâhda, malların tasarrufu i nizam ve kanun yapmasına da müsaade etmiştir.  hak kendisinin iken, uşağına tevdi etmekte mahzur

görmemiştir. Böyle bir iddianın sahibi olan uşağa, senin bu iddian ne gibi bir mesnede istinad ediyor diye bîr stı-a] tevcih edilebil r. Yoksa bu sözleri sen kendi kafandan mı uyduruyor sun diye uşak itham altında tutulabilir. Eğer birinci ^ekil varitle, yani uşağın mallan Kullkiıma-sı için hakikaten efendisi emir vermişse, o zaman mese­le yoktur. Aksi takdirde, yani ikinci şekle göre, uşak herhangi bir mesned göstermekten mahrumsa, bu uşak yalancı ve iftiracıdan başka bir şey olamaz. Cürmüıı de en büyüğünü işlemiş bulunur.  [102]

J- «Allah'ın gönderdiği ile hüküm vernıeyeii kimse­ler kâfirdirler, zâlimdirler, f asalettirler.,» (Maide, 44, 45, 47).

Bu âyet-i kerimede, Allahu Taalâ, kendi gönderdiği kanun gereğince işleri haliü faal etmeyen ve bu örnek kanuna uygun b;r şekilde hüküm vermeyenler hakkında üç şekil buyurmuştur  : Kâfir., zâlim., fâsık...

Gerçek açık şekilde anlaşıLnjştır ki, insan-, Allah'ın hükmü ve O'nun göndermiş bulunduğu ulvî kanunu bıra­kıp da, kendi uydurduğu veya başkaların m uydurup or­taya attıkları kanun, ite, işlerin haili yoluna gxhr ve ;r-timaî hayat' tanzime yönelirse, yukarda sayıh old.ı §u üç cünnii işlemiş olacaktır.

Evvelâ böyle bir tutumun ilk kademesi, AUah'uı ka­nunlarını inkâr etmiş olmaktır- Allah'ın hükmü inkâr edilince böyle meş'um bir fiilin faili kâfir olur. ;5onra köyle bir iş adalet ve insanlık vasıfları ile bağdaşamaz. Çünkü adaletin en doğrusu Allah'ın koymuş olduğu ada-tettir. Allah'ın lütfettiği adalet hükmünü bırakıp kendi Bildiği gibi, yahut da başkalarının    koydukları kanunla hüküm vermek, zulmün tâ kendisi olur. Bunu yaparı da zâlim olur. Üçüncü sıfat da şöyle bir mânayı ifşa etmek-: tedir: Böyle bir kül, kul olduğu halde, kul olduğunu bil­diği halde kendi mâlikinin, kendi sahibinin kanununu bı­rakarak ve bu kanundan kaçınarak; kendisinin yahut da herhangi bir kimsenin uydurduğu ' kanunu câri kılmak yoluna g'derse, hakikatde kulluk ve itaat dairesinin dı­şına çıkmış olur. Bu da «Pısk» dentektir. Küfür de, zulm de, fısk da bu her zehirli sıfatın üçü de Allahu Taalâ'-dinlememen'n isimleridir. Her nerede Hak Taalâ'nin Imk-dinlememenin isimleridir. Her nere-te Hak Taalâ'nın hük­münün dışına çıkılıyorsa, orada bu üç şeyden üçünün de bir arada olmamasına imkân yofrtur. Mutlaka bu üç rnez-mum^ıfat, bir arada bulunur. Ancak ilâhî fermana kar-şı gelmenin, Hak'kın hükmüne karşı diretmenin de dere­celeri ve şekilleri vardır. O zan tan bahsi geçen bu üç fe­na işin de azlığı ve çokluğu bakımından dereceleri ola­caktır. Meselâ, Allah'ın emrettiği kanunun hilafına işleri tedvir etmeğe yeltenen birisi, Allah'ın o en güzel hüküm­lerinin yanlış ve insanların uydurduğu kanunların doğru olduğunu ileri sürecektir. Bu şahıs tam mânasiyle hem kâfir, hem zâlim ve hem de fâsık olur- Fakat başka bir kimse, tlâhî hükümlerin <Joğruluğıma inanıp, amelî ba­kımdan ve fiiliyatta Allah'ın kanunu ile değil de insan-iarın uydurdukları sözde kanunlarla işleri yürütmeğe yeltenırse; bu adam, ilâhî hükme itikad ettiğinden dola­yı akide bakımından kâfir olmaz v<î islâm ümmetinin dî-şında kalmaz; fakat böyle br kimsenin imanı, küfür fısk ve zulmün karışımından bir şey olur. Her kim, hayatını tanzim eden bütün iş ve gücünde tlâhî hükümden ayrıl­mış olup, başka bir tarafa saparsa, tam ve katıksız bir kâfir ve aynı zamanda fâsık ve zâlim demektir. Fakat bazı-işlerinde Allah'ın kanununa tâbi olup da bazısına da tâbi olmazsa, böyle bir. akide   sahibinin imanı, küfr, zuliim ve fısk ile karışık bir hal almış demektir. Bu kimse­nin vaziyeti bazı yerde kâfirâne olur, bazı yerde olmaz. Bu saham küfr, fısk ve zulüm derecesi yaptığı işlerin mahiyetin? göre ayarlanır.

Bîr kısım müfessirler, bazı âyetleri kasıtlı olarak tevil edip, ~?hli kitabın Önüne sermek için çalışırlar. Fa­kat aslında İlâhî Kelâm'da bu tevü için herhangi bir mü­nasebet bulunmaz. Bu kabü tefsircilere, bu tarz bir işe ve bu şekiltte bir tevile en iyi cevabı Hazret-i Huzeyfe (R.A.) vermiştir. Bir ara bir zat gelerek Hazret-İ Hu-zeyfe'ye şöyle bir sual sordu: «Beni İsrail hakkında söy-lenm'ş bulunan bu üç âyet-i kerime'de, Yahudilerin. Al­lah'tan nazil olan ahkâmı bırakarak, bu ahkâm m hilâfına işlerini kendi bildikleri gibi hallü fasl yoluna ' gittikleri beyan edil-nektedir. Bu kavim, bu âyet-i Kerime'ye göre kâft, zâlim ve fasık mıdır?

Huzeyf? (R.A.) bu suale şu şekilde cevap verdi: Bütün acılar Beni Israilin, tatlılıklar da sizin olsay­dı, şu Beni İsrail size ne iyi kardeş olurlardı- Hayır, böy­le değil, Allah'a yemin ederim kd, siz de onların gittik­leri yolu adım adım takip ediyorsunuz; o yoldan gid'yor-sumız. [103]

Hâkimiyeti llâhiye'nin bu temel uStJHi, Kur'an-ı Kerim'in muhtelif yerlerinde anlatılmıştır. Allah'tan baş­ka her kim bir nesneyi yahut da bir kimseyi muhtar-ı mutlak telâkki ederse, Kur'an-ı Kerim'in bildirdiği ıstı­lah karşılığı olarak bu nesne «Tâgut» tur. Bö*yle yapan 3a Tâ^ut'd kulluk ecmiş bulunur. O da Allah'a kulluk ettanı tersinedir.

K. Her kim Tâğufu bırakıp da Allah'a iman eder-i$te o, hiç kopması imkânı olmayan sağlam bir tutanağa sarılmıştır. Elbette Allah duyan ve bilendir. (El - Bakara : 256)

Burada Tâğut kelimesi, lügat noktayı nazarından; haddini bilmeyen, aşırı giden, haddini tecavüz eyleyen, herhangi bir şahsa denir. Kuı-'an-ı Kerim ıstılahına göre Tâğut'dan maksad, kulluk haddini aşan, kulluk haddini v£câvüz eden, kendisini efendi ve patron koyan; Allah'ın itullarını da kendisine kul yapmak istiyen kimsedir.

Bir kimsenin Allah karşısında boyun eğmekten ka­çınması, isyan etmesi, aşırı gitmesi, haddini bilmemesi üç şekilde olur.

Birinci şekil: Kul esâs itibariyle boyun eğmektedir. Hakkı kabul edip, Hakka teslim olmaktadır- Fakat iş ımele gelince, fiiliyatta bu usulden uzaklaşır; ya kendi­sini ğahsen mulıUr kılmağa yeltenir, yaiıut da başka bi­bisinin kulluğuna boyun eğmiş olur. işte bu «fısk» dır.

İkinci şekil : Kul Hak Taalâ'nm emrine boyun bük--nek hususunda usulen inhiraf eder, ya kendisini muhtar Vlmağa yeltenir, yahut da başka bir kimsenin kulluğuna girmek yolunu tutar. Bu vasıftaki bir insanın durumu 1a «küfr» dür.

Üçüncü şekil : Bu kul, Mâiik'ne karşı gelir, baddi-ıi aşar, Mâlikinin mülküne sahib çıkmağa kalkışır, O'nun ebaasına hükmetmeğe yeltenir. îşte bu üçüncü şeklin 'smi de Tâğuttur. Haddi zatında herhangi bir kimse T-j-*ut'u bırakıp, Tâğutu inkâr etmedikçe Allah'a iman et niş sayılmaz, mümin durumunda değildir.  [104]

Başka bir âyet-i kerime'nin üzerinde de düşünelim:

Sana nâ/U kılınmış bulunana ve »enden evvel de nâ-«1. ki finmiş olana iman ettiklerini    sananları görmedin

wi?' İstiyorlardı ki, işlerini Tâğut yolu ile halletsinler; halbuki onlara bundan vaz geçmeleri için hüküm veril­mişti. (Nisa: 60).

Bu âyet-i kerime'de Tâğut'tan maksad, açık olarak bilinmektedir ki, Allah kanunundan başka bir kanundur. Ki böyle bir kanunla işlerin hal ve faslı yolu ihtiyar edil­mektedir. Allah Taalâ'nın iktidar-ı âlâsmm koyduğu ni­zamın dışındaki gayrı meşru bir nizamdır. Allah'ın kita­bına istinad etmeyen bir kanundur- Bunun için de bu âyetin mânası şu şekilde bir açıklığa kavuşmaktadır : Arîslet yolunda Allah'ın kanununu bırakıp da Tâğut'a tâbi olmak ve cemiyet sistemini bu Tâğut kanunu i'.e yü­rütmek, imâna muhalif ve münâfidir. Allah'ın ve O'nun kitabına imân etmenin iktizası şudur ki: İnsan, adalet diye ortaya atılmak istenen Tâğutî nizam ve kanunları temelinden reddetmesi gerekmektedir. Kur'an-ı Kerim'e göre de Allah'a imân etmekle, Tâğutu reddetmek aynı kapıya çıkar. Yani Tâğut reddedilmedikçe Allah'a iman, tamamlanmış olmaz. Bu ikisi hiç bir zaman birarada bu­lunamaz. Allah'a inanmak ve iman etmek; aynı zamanda Tâğut'a tabi olmamak demektir. [105]

Yukarıdaki bahisde, Kur'an-ı Kerim'in bildirdiği hâkimiyet tasavvuru açık bir şekilde açıklanmış- oldu. Bu tasavvura göre, hâkimiyet hususunda insanın her­hangi, bir şekilde, hakkı olmadığı belirtilmiştir. Bunun *Çin, Kur'an-ı Kerim insanı yeryüzünde Hak Taalâ'nın hal'fesi ve naibi olarak vazifelendirmiştir. Bu naibliğin de heyeti ve evsafı şu şartları gerektirmektedir: Bu nâib, kendisini nâib tâyin etmiş bulunanın, yani hakiki mâli kin emrine ve hükmüne göre hayatı tanzim etmest lâzımi âyet-i  kerime bu hususu işaret etmektedır  Aı dir:

tteenİn Rab bin, meleklere, ben yeryüzünde bir halife kılacağı'» dediS> zaman..» '(El - Bakara; 30)

jjaiife, o kimseye denir ki, herhangi bir mülkde her­hangi bir yerde, kendisine muayyen bir İhtiyarat»-verilir ve mülkü11 hakikî mâlikinin emrine göre, o da bu mül­kün 'slerii16 bakar. Yani mülkün sahibi bulunan Mâlik'in verine a:^er ve onun naibi olur. Bu halifenin yahut da naibin eli^^k* bu ihtiyarât kendisine ait değildir; ken­dinden #elnıenrştir; onu nâib diken, onu bu işin başına getiren Z^an şıkmsştır; bu kimseye selâhiyet, onu bu makama tâyi*1 etmiş bulunan tarafından verilmiştir. E£er bu kimse, kendisini mâlik bilmeğe yeltenirse ve kendisin'1 tev^' edihniş olan bu ihtiyarâti usulü dairesin­de istimal r-mezse, ası) Malik'e değil de herhangi türedi birisine f'^im etmeğe kalkışırsa, bu uydurma mâlike arz-ı tf'b^y^ ederse-    gaddarlığın  ve zulmün en büyüğünü

etmi§ olur-[106]

 

İtaat Ve Sadakat Usûlü  :

 

Yu}i;ii'ida anlatmış olduğumuz, Hâk'miyet ve hilâ­fet tasavvurunun ^^ ve mantıkî iktizası itaat ve sada­kattir B1' itaat ve»sadakatin aslî kaynağı da yine ancak Haîik-i Zü'ce*a* ve O'nun hidayetleridir. Hükümet işlevin­de ve deV|el: meselelerinde ve diğer bütün hususlarda da bu aslî k:ıyna£a ^aat ed:üp sadakat gösterilmelidir. Bu meselenin *zanını Kur'an-ı Kerim şu şekilde beyan kıl­mıştır  :

Ey iman etmiş bulunan kimseler. Allah'a itaat ediniz, O'nun "usûlüne de sizin içinizden bulunan  ülu'l – enire de. Bir mesele üzerinde anlaşmazlığa* girerseniz ve eğer hakîkaten siz Allah'a ve ahiret gününe iman eden kim-geier iseniz» bu meseleyi de Allah'a ve O'nun. Resulüne havale ediniz, işte bu hayırlı ve en iyi yoldur. (En Nisa, 59)

İşte bu âyet, Islâmın bütün mezhebi, medenî, siya­sî, nizamının temel kaidesidir. İslâmî hükûmet'n de ilk düsturudur. Bu esas Üzerine aşağıda geniş ve etraflı ola­rak anlatılacak olan hususlar kaim kılınır  :

1.    İslâmî nizamda asıl itaat edilecek  olan  Allalıu Taaîâ'dır. Bir müslüman her şeyden önce Allah'ın kulu­dur. Bundan ötesi tefemin *.tır.  Müslümanm ferdî yaşa­yışında ve müslümanlarm     içtimaî     yaşayış nizamında, merkez ve mihver olarak Allah'a itaat ve O'na sadakac daima en başta gelen bir keyfiyettir. Diğer itaatler, ve­fakârlıklar ve sadakatler,  ancak, Allahu Taalâ'ya karşı olan itaatin  karşısında bulunmamak,  bu itaata muhalif olmamak şartiyle kabul edilebilir.   Yoksa, bu aslî itaatin muhalifi olan her itaat bâtıldır  ve cevaz  verilmez.  Bu hususta   Hazret-i   Risaletpenahi   (S.A.V.)   buyurmuşlar­dır:

Lâ tâ'ate li - mahlûkin fî masiyeti'l - Halikı.  :

Halika karşı masiyette hiç bir mahluk için itaat yok­tur.

2.    İslâmî nizamın ikinci temeli de Resûl'e itaat et­mektir. Bu itaat kendisi «mustakillun bizzat» itaat de-ğUdir.  Allahu  Taalâ'nm  itaatinin  zımnında bir itaattir. Resûl'e itaat edilmesinin sebebi,     Resûl'ün istinadlı bir vasıta ile Allah'ın hükümlerini ve emirlerini bize ulaştır­masıdır, işte biz Allah'a itaat etme işini de ancak Resule ıt;âat etmekle gösterebiliriz.     Allah'a itaat denilen her bir şekildeki itaat, Resûl'e itaat olmaksızın mûteber n?amaz. Resule itaatsizlik, etmek, gayrı müstakim olarak Allah'a itaatsizlik demektir. Allah'a karşı gel­mektir. Bu hususta şu hadis-i şerif gözönüne alınmalı­dır:

lfer kim bana itaat ederse, Allah'a itaat etmiştir ve her kim bana karşı gelirse, Allah'a harsı gelmiştir.

Bu hususu Kur'an-ı Kerim'de de tam bir agıkhk ve kesinlikle görmek mümkündür.

3. Yukarıda bahsettiğimiz iki itaatten sonra üçün­cü bir itaat daha mevcuttur. Bu üçüncü itaat ise, bahse­dilen iki itaatin tahtında, bu iki itaatin fer'î ve bunlara göre elbetteki talî derecededir- Diğer bir ifade ile iki ita­atin bir devamıdır. Bu itaat da İslâm Nizamında, bütün müslümanlar için vâcibdir. Bu husus da Müslümanların kendilerinden, kendi aralarından çıkmış olan «ulu'l -emri) e itaat etmeleridir.

Bn «Ulu'l - emr» mefhumuna bütün islâm camias ferdi?-inin hepsi dahildir. Bunlar Müslümanların bir mil­let halinde yaşamalarını tanzim ve tertibe koymak için aralarından çıkan kmselerdir. Bu zümre Müslümanların içtimaî hayata ait büumum işlerini tedv'r eden kimseler­dir. Bunlar ister fikrî ve zihnî çalışmaları ile rehberlik ets'nler; - Ulemâ-i dîn gibi - ister siyasî rehberlik yolu­nu tutsunlar; Vali, Lider ve Önder gibi - ister mülkî ve intizamı ?şlerde rehberlik etsinler - Vali ve Hâkimler gi­bi - yahut da adalet işlerini düzenlesinler, - kadılar ve hâkimler gibi medenî, muaşeret ve içtimaî işlerde Müs-Inmanlarm işlerini görüp rehberlik etsinler - kabile ve aşiret, geyhteri gibi, - köylerin, kasabaların işlerini çevi­ren köy ağaları gibi, - isterse askerî işleri yürütmek yo­lunu tutsunlar; - kumandanlar ve serdarlar gibi - Hüla­sa her ne suretle olursa olsun, müslümanlar arasından çıkmış emir sahibi kimselerdir. Bunlara da itaat etmek lâzımdır. İdareci zümreye karşı gelmek, bunlarla çekiş­mek, îslâm nizamını bozabileceğinden doğru ve caiz sa­yılmamıştır. Cemiyet işlerini üzerine alan bu kimselere itaat edilmesinin şartı da bu zevatın müslümaniann ken­di aralarında bulunması ve Müslüman zümrelerinin için­den çıkmış olmalıdır. Bunların kendilerinin de Allah ve Kesul'e itaat etmeleri zarureti vardır. Bu iki şartı haiz oldukları zaman, onlara itaat edilir. Yoksa yukarıdaki âyet-i kerimenin emrettiği mâna gereğince ve aynı du­rumu aydınlatan Hadis-i Şerifin açık beyanına göre, itaat edilme vasfını kaybetmiş olurlar. Böyle idarecilere asla itaat edilmez- Misâl olarak aşağıdaki Hadis-i Şerif­leri tetkik edelim   :

İster hoşlansın ister hoşlanmasın, dinlemek ve İtaat etmek bir M uslum una lâzımdır. Fakat ma'siyet için emir verilmemiş olacaktır. Ma'siyet için emir verilince bu emir ne dinlenir ne de itaat edilir. (Buharı ve Müslim)

Ma'siyet için ne dinlemek vardır ne de itaat etmek. İtaat etmek ancak mâruf (dloğru iş) içindir.

(Buharı ve Muslin1.).

Sizin için, barı emirler çıkar ki, siz bu emirlerin ba­zısını doğru bulur, bazısını da eğri kabul edersiniz; eğri bulduğunuzu kabul edemezsiniz, sizden mesuliyet kalkar; beğenmezseniz, kurtulmuş olursunuz. Fakat eğri bildi­ğiniz halde itaat ederseniz ve tâbi olursanız mesul olursu­nuz. Sahabîler sordular: Bir ara, bir zaman böyle hâkim­ler ortaya çıkarsa onlarla dövüşelim mi? Buyurdular : Namazlarını doğru dürüst kıldıkları müddetçe hayır.

(Müslim).

Bu Hadis-i Şerif'den anlaşılıyor ki, namazı terk et-mek, açık bir şekilde itaat edilmemek için bir delil teşkil «diyor. Namazı kıldıkları    müddetçe onlara karşı dövüşyok ur. Demekki onlar Allah ve Resulünün yolundan ay­rılmamışlardır. Buna göre de onlara karşı gelmek, on­larla savaşmak doğru olmayacaktır.

Aynı durumu açıklayan diğer bir Hadis-i Şerif :

Sizin en kötü önderleriniz, kendilerine karşı sizin düşmanlık beslediklerinizdir ki, onlar dla size karşı düş­manlık beslerler; siz onlara lanet edersiniz- onlar da size Jânet ederler. Dedik: Ya Resulallah (ÜS.A.V.) biz o zaman; onlara karşı koyalım mı? Buyurdular : Madem ki sizin içinizde namaızlarını kılıyorlar, karşı koymayın, namazla­rım madem ki, kılıyorlar, karşı koymayın. (Müslim)

Bu Hadis-i Şerifler, yukarıda beyan edilen şartları açıklamaktır. Yukardaki hadis-i şerifde «namaz kılmak» kelimes'ni görenler, bu kelimeden, yani hususî olarak na­maz kılmak mefhumunu anlarlar. «Madem ki namaz kılı­yorlar bunlara karşı koymak yoktur.» diye düşünürler, halbûk Hadis-i Şerifde beyan edilen namazdan maksad iyi bir müslüman olmanın işaretidir. Namaz, İslâm'ın fer dî ve içtimaî yaşayışının nizamını kâim kılmak demektir. Namaz kuman bir yerde demek ki, İslâmî Nizam ve İslâmî Hükümet asliyes:ni muhafaza etmiş oluyor. Yoksa böyle olmasaydı iş başında bulunanlar Na­maz kılmakla beraber hakikaten islam dairesinin dışı­na çıkmış, islâm'dan ayrılmış oldukları takdirde nasıl o-lur da böyle İslâm'dan uzaklaşmış bir kimseye Müslüman lar- itaat ederler? Bu hususta y'ne Hazret-i Resul-i Ek­rem  (S.A.S.)  yol göstermektedir:

Siz kendi amirleriniz (önderleriniz) le çekişmeyin, ancak onların tuttukları yol, açıktan açığa küfre giderse ve bunun için her ne suretle olursa ol$un, siz bir delil el­de ederseniz, o zaman onlara kar*ı gelmek, bizim indimi/ de de AUahu Teâlâ'nm indinde de makbul bulunmuş olur. O zaman iş değişir- (Buharı ve Müslim)

4. Ayet-i Kerime'n'n mevzuu bahs ettiği dördüncü bir mana daha vardır. Kafi ve müstakil bir şekilde görü yoruz ki, îslâmî nizamda, Allah'ın hükmü ve Resul'ün u-sulü üzer'ne en son kanun ve en son mesned (Final Auto-ilthy) bu yoldur. Müslümanlar arasındaki meselelerde yahut da Müslümanlarla hükümet erkanı arasındaki me selelerde anlaşmazlık vuku bulabilir. O zaman bu anlaş­mazlıkları Kur'ân ve sünnete havale etmek lâzımdır. Her ne şekilde iş neticelenirse, müslümanların buna teslim olmaları icabeder. Bunun gibi yine bütün yaşayış mesele lerinde kitabullah ve Sünnet-i Resul-i Ekrem'i son mes ned ve son merci olarak kabul etmek icab eder. îslâmî nizamın bu zarurî usulü' îslâm nizâmım, kâfirâne nizam­dan ayırır. Bu nizama uymak istemiyen her şey de elbet te ki İslâmî nizam olmayacaktır.

Bu mevzuda halkın bazısı şöyle bir şüpheye düşerler. Hayatın bütün yaşayış şubelerinde Kitabullâh'a ve Sün-net'e nasü baş vurabiliriz? Meselâ belediye işlerinde, de­miryolu meselelerinde, yahut postahane ve buna benzer birçok çeşitli mevzularda... Kitabullahda ve Sünnetde bunlara a;t açık hükümler yoktur.

Halbuki hakikatte bütün bu işler, Dîn'i usulün benzer leridirler. Müslümanla Kâfiri ayıran mümeyyiz fark da buradan doğar. Kâfir kendisini işde ve her hususta mutlak olarak serbest telâkki eder. Müslüman ise, aslın­da kul olduğunu hesaba katarak, bu kulluk dâiresi için­de serbestliği nazarı itibara almıştır. Bu kulluk dairesin­deki serbestliği de yine kendi kendinden değil, Rabbi Zül celâlden elde etmiştir. Kâfir bütün işlerinde ve muamele lerinde.  kendi uydurduğu kanun  ve nizamlara     tabidir

Hak Teâlâ'nın usul ve nizamına bağlanmak hususunda bir mesned ittihaz etmez. O'na ihtiyacı olduğunu da idrak etmez. Fakat müslüman, kâfirlerin tam aksine olarak, her rşinde ve her muamelesinde ilk evvelâ Hak Teâla'nm rızâsını arar. Sonra Resul-i Ekrem'in bütün bir insanlığa örnek olan sünnetine uymak yolunu tutar. Müslüman, ya pacağı işlerde Kitâb ve Sünette acSk bir hüküm bulursa bu hükme uyar, bulamadığı zaman, o işi yapıp yapma­makta serbest olur. Ancak bu serbestlik de bir delile ve bir hüccete istinad etmelidir. Şeriatı getiren Zat, bu hu­susta bir hüküm koymamış ise, o zaman Kitaba ve Sün nete muhalif olmamak şartiyle müslüman da yapacağı is-de serbest kalır.

5. Bir müslüman yahut da Müslümanlarla ülul'emir arasında ihtilâf çıkabillir. Bu iht;lâfı en son halledecek olan husus yine kitabullah ve Sünnet-i Resul-i Ekremdir-Bu son mesnede inanıp itikad etmiş bulunan, bunlardan başka bir şeyle meselenin halledilmesi yoluna gitmez. Bu ihtilâfın hallinde ister üFülemr haklı çıksın isterse halk gıksın, her ikisi de neticelenmiş olan hükme boyun eğ­mek zorundadırlar.

Şimdi, böyle bir meseleden diğer b:r mesele meydana çıkmaktadır. Böyle bir ihtilâf zuhurunda hangi makam bu işi Kitabullah ve Sünnete göre hail ve fasl edecek­tir? Bu makamın bir Dmi meclis ve Ulemâ toplantısı, ya hut da bir Yüksek adalet divanı (Superme Court) olma­sını yüce şeriat bize tayin etmemiştir. Bizi buna mecbur kılmamıştir. Böyle bir makamın bulunması gerektiği tak dirde, bu makamın vazifeleri şu hususlar olacaktır: İs­lâm'ın ruhuna uygun kanun düzenleme; Adlî makamların neticelendirdiği davalara icabettiği takdirde hususi bir şekilde bakmak ye Ki'tabullah ve Sünnetin iktiza ettiği şe-Ülde .meseleyi hail ve fasl etmektir. Hakkı batıldan ayırt edip bildirmektir.

Kur'an-j Kerim, sadece bir ayin ve usul kitabı değil dir. Aynı zamanda bir tâlim, terbiye ve telkin kitabı da olduğundan bu ilâhi Kitabda gayet ibretli vaazlar, beşer akimi hayranlığa sürükleyen nasihat ve Öğütler vardır. Bu itibarla, bu mukaddes kitab bir kanun ve bir nizamı temsil etmekle beraber, aynı zamanda bir hikmet ve mas lahat kitabı olduğu da aşikârdır. Kur'ân-ı Kerim, bu- iki meseleyi birden nazari itibare alarak, insanlığı hidayete sevk etmek yolunu tutmuştur. Birinci şekle göre, Kur'ân -ı Kerim'deki mevzu bahs ett'ğimiz dört usule iman et­mek lâzımdır. Müslüman olmak iddiasında bulunmak,. bu iki şeklin birleştiği bir bütüne inanmakla olabilir. Bun lardan birinden inhiraf etmek, doğru olamaz- îk:nci bir mesele de şudur: Bu müslüman ikendi yaşayışını tanzim etmek için. Kur'an-7 Kerim'in koyduğu her iki sekile de dikkat etmesi icabeder. Yani hem ahkâma dikkat edecek hem de vaaz ve nasihatleri gözönünde bulunduracaktır. Yalnız bir tek şey, insanı doğru yolu Sırat el-mustaki-m'e ulaştırır ki o da Kur'ân-ı Kerimi tam olarak gözö­nünde bulundurmaktır. Oradaki nasihatlerin bir çoğunda Yahudilerin ahlak ve hareketleri misal diye gösterilmiş­tir. Bu misaller gösterilmekle müslümanlar lâtif bir şe­kilde ikâz edilmişlerdir.

Onlara denmiştir ki, sizden önce gelmiş geçmiş ve­ya henüz hayatlarını idâme ettiren milletler, ümmetler, din usulünden ayrıldıkları için bö^le aşağılıklara saplan nmş gitmişlerdir. Sizin için onlar birer ibret teşkil etmeli­dirler. Şimdi bundan böyle Allah'ın Kitabından ve Resu­lün hidayetinden dönen ve kendüe bildiklerine giden millet ler ve yine Allah'ın Kitabın&ve Resulün hidayetine bo­yun eğmek istemeyen, "başkanlar* Öderler, önderler'in pe­şinde gitmek, hatta Kitab ve sünnetten başka   kendisine mesned ittihaz eden «din» büyükleri ve siyas: rehberlerin peşine takılmak, öyle bir fenalıklara insanları saptırır ki, bunun sonunun ne olacağını kesdirmek kolay değildir! İşte bu gibi kimseler veya zümreler Benî Israilin düştük­leri dereye düşüp yuvarlanıp giderler.[107]

 

Önsöz

 

İslamın siyasi nazariyesi, nesebden nesebe intikal ederek, ya­nı babadan evlâda geçen merkezî bir sistem değildir. Geçen bab'-larda İslâm'ın siyasî tasavvuru üzerinde durulmuş ve mevzular açıklanmıştır. Bu bahislerde bu tasavvurun bir merkezi makamı olduğunu bildirdik. Şimdi Kur'an ve lugatta kullanılan kelime ve istilan lann manalarının üzerinde durup bunları tahkik ve şerh et­mek îeab ediyor. Bazıları bu ıst:lahların tam manalarını bilmedi­ğinden, hatta halk, «hilâfetsin manasının «niyabet» olduğuna da­ir fikirleri olmadığından ve hilâfet'ın manasının yalnız «yerine geçmek», «birisinin yerine geçip oturmak» onun işini takib etmek Orduca «ca-nişînî» anlamında olduğunu ileri sürüyorlar. Kur'ânj-ı Kerimde, bu lafızdan maksad, sadece insana tevdi edilmiş boltı-nan selahiyet ve dünyadaki işleri yürütmek hakkını sahib olmak değildir. Daha insanoğlu yeryüzüne inmeden orada bulunan mahlü kun da yerine geçmesi, o mahlûkun yerini tutması için insana verilmiş bir husustur. Bu meseleyi açıklamanın sebebi, bu husus t;* İstidlal edilen Hadîsi Şerifi kabul etmeyenlerin aydınlanması içindir. Bu mevzu hususi bîr tarzda okuyucuların nazarı dikkatleri ne sunulmak istendi. Bu Hadisi Şerifin medlulünü kabul etmeyen­lerin ileri gelenleri, şu iddiayı ileri sürmektedirler: Hazreti Adem'e verilmiş olan «hilâfet,» Hak Tealâ'nm o'nu yeryüzünde halife naşı bi, yani kendisine naib tayin etmesi mânasında değildir. Cenabı Hak, Adem'i yeryüzünde bulunan daha evvelki mahlukatm yerine geçirmek, bu mahlûkatın yerine oturtmak istemişti. Hatta Hadisi Şerifin medlulünü bizim söylediğimiz gibi kabul etmeyen zümre, ŞU iddiada da bulunmaktadırlar. HUafet'In manası sadece, yerine geçmek olduğuna göre, Hilâfet-i İlahiye tasavvuru, manasız olur.

Yani insanın Hak Teâla'ya naib olduğunu kabri etmek istemiyor­lar.                                      

Bu hatalı İddiayı, yeni yetişenler, Hadisi Şerifi inkar edenler ile dinsizliğin ele başları, durmadan ileri sürüyorlar. Zamanınuz-0», banlar her tarafda yine seslerini yükseltiklerinden, bu mesele nin de açıklamasına zaruret hasıl

Bunun içindir ki, Mevlanâ Mevdûd! Sahib'in «Tercüman ttl-Kur'ân» daKİ istidlal tanını, burada ortaya koymak icab ettt. Di­ğer taraftan bazı kalem erbabı da Mevlana'ya (Mevdûdî) itiraflar da bulunmuşlardı. Mevlanâ da onlara cevap vermek için bu mev­zuu etraflıca izah buyurmuş ve Tercüman Ül - Kur'ân'da neşr et^ mislerdir. Bu yazı Tercüman ü!- Kar'ân'm zilkade 1352 tarih (Şu­bat  1933)   tarihli  nüshasında çıkmıştır. (Hazırlayıcı)[108]

 

BAB IV

 

Hilâfetsin Manası

 

Hilafet bahsine gelince, ilk önce Arap lügatinin üze­rinde durup araştıralım. Bakalım, bu kelimenin manası hakikaten Arap lugatında acaba, sadece yerine geçmek, kaymakamlık arkasından gelip birinin yerine oturmak ^Orduca: Câ-nişini = Sussess) midir, yoksa, niyabet, ve­kâlet = (Vicegerenty) manasına da gelmiş midir?

Lügat bahsi:

İmâm Râgıb tsfahani, «Müfredat» isimli eserinde hi lâf et kelimesini su şekilde tarif eder:

Ve'1-hilâfetü niyâfetü niyâbetün an'if gayri,    immâ bi-gaybeti'1-menûbi anhu ve immâ H-mevtihi, ve immâ ii arz'hi, ve immâ li-teşrifi'î- mustahlifi»

Hilâfet demek, başka biline niyabet etmek demektir. İster niyabet edilen kimse gâib (gayrı hazır) bulucu», ister ölüm sebebiyle olsun, isterse azctnden dolayı, >a-hutda bu hâlife olan kimse, hâlife kılan kimse taratman yüceltilmek için de böyle bir vazifeye getirilmiş olabilir.

«Leane» meşhur lugatında * (Arabic EnglishlexİG<m)

 halife» kelimesinin manasını (şuccessor)'yerine ge- ye, kayd ettiği gibi bundan başka (Vkegerent) =  manasına geldiğini de yazmıştır.

Hilâfet işinde, kendisine halife tayin eden, nâib kılan kimsenin ölmüş olması veya mevcut bulunmaması da Şart değildir. imâm Râgıb'ın yazdığı gibi:

«Halefe fulânen, kâme bıTemri, anhü, immâ ma'hü Ve immâ bâ'dehü.»

Han kimse filan kimseye halife tayin oldu demek, onun işini eline aldı demektir. İster onun bulunmasiyle bir arada olsun, ister onun bulunmaması ondan sonra ol­sun.

Bu kelimenin kökünden bir yığın kelimeler de iştikak etmiştir. Bunların iştikaklarına göre mâna itibariyle bazı değişiklikler de vuku bulur.

Halefe hilâfeten: Cümlesurn manasındaki «halife ol­mak» ya onun arkasından gelmektir, yahut da onu takib etmek demektir.

Halefehü hilâfeten, kâne halifetehü ve bakiye ba'de hü ve câ'e ba'dehü. (Tâcül-arüs) Onun halifesi oldu, o-nun halifesi idi, ondan sonra kaldı veya ondan sonra gel­di, demektir. Kur'ân-ı Kerim'de Duyurulmuştur:

Onlardan sonra öyle bir yerlerini tutan geldi ki, ki­taba varis oldu. (A'raf 169)

Musa, kardeşi Harûna dedi, benim kavmimin arasın­da sen benim yerime geç naibim ol.

(A'raf 142) Dedi: Siz bendten sonra ne de kötü niyabet ettiniz? (A'raf 150)

Biz isteseydik, yeryüzünde sizin yerinize geçen me­lekler yaratırdık. (Zuhruf, 60.)

«Tehallefe»nin manası ise, gerisi gerisinden yol tut­mak demektir. İstikamet yolunu geriden takibetmektir. Gerek Medine halkına, gerekse civarındaki Araplara Resulü İlah'dan geri kalıp gitmek yakışık almazdı. (Tevbel20).

«Ahlefe» harap olmuş, dağılmış şeyi asi haline ge­tirmek, haleti evveliyesine irca etmek, yahut bunun .ye­rine bir şey vermek, bozulmuş şeyin yerine konacak bir şey koymak demektir.

Allah sana bedel verdi ve senin için bu iyidir, de­mek, yani sana onun yerine geçen bir şey verdi, senin elinden çıkmış bulunanın yerine bir sey verdi. Sana bu­nun yerine bir ivaz bir karşılık verdi.

(Nihaye, ibn - il - Kesîr) Nitekim Hak Taalâ buyurmuştur ki : Her ne infak ederseniz     (başkalarına  verip  onları geçindirirseniz) o zamato O da bunun yerine konacak si­ze bir şey verir. İşte O rızk verenlerin en iyisictir. (Sebaf 39.)

Hadis-i Şerifde de şöyle buyurulmuştur Allah, gazinin nafakasını tekeffül etmekle ona be­del verir.

Hallefe ve istahlefe'nin mânası da kendisine iıaiife tayin etmek demektir.

Filan kimse filan kimseyi halife kıldı- Yani kendi yerine geçen birisi kıldı. (Tâc - ül - arûa)

Onun yerine onun işini görecek bir kimse kıldı. Ni­tekim istahlefe de böyledir.

Istahlefe dendiği zaman, «nıenûbira anh» : niyabet edilen kimse, tasrih edilmez, o zaman bunun mânası §u olur : «Kendisine halife kıldı», onun yerine onun işini görecek birisi kıldı. îstahlefe fülânen, ey ce'alehü halifeten lehü.

Yani, bir kimse filan kimseyi kendi yerine geçirdi. Kendi yerine işlerine bakacak adam kıldı.

Eğer, «halife kılan», işlerini tevdi eden kimse sara­hatle belli olsa, o 2aman kendisine, yerine geçen veya naib tayin etmiş bulunan şahsın da bahsi geçmiş olur. «Istahlefe fülânen min fülânin;  ey ce'alehü mekânehü»

Filan kimse, filan kimseden yerini ele aldı demek, yani onun yerine geçti demektir. Buna göre, Kur'an-ı Kerim'de sadece «istihlâf» kelimtesî kullanılmış olup, fakat «mtistahlefün - leh» (yerine geçilmiş olan) dan b ahsedilmemiştir.

Biz onları yeryüzünde halife edeceğiz, nitekim on­lardan evvelkileri de etmiş idik. (En - Nur, 55).

Bu gibi yerde «istihiâf » m mânası şöyledir : Âllahu Taalâ onları yeryüzünde kendisine halife tayin etti. Fa­kat her nerede «müstahrefan» - leh» : (yerine geçilecek kimse) den bahs edilmişse, orada mâna, başka birisinin yerine başka birisinin halife tayin edilmesi vardır. Fa­kat, ne zaman, bir evvelki nâib ortadan kaldırılırsa, el­bette onun yerine başka bir yeni nâib geçeceğinden bahs edihr. O ıaman, bu mefhum her ikisine de şâmil olur. Ni­tekim biz de kendi konuşmalarım'ızda böyle bir ifade kul­lanırız. Hâkim-i A'lâ filan kimseyi filan kimsenin yerine tayin etti ve filan kimseden sonra nâib oldu deriz. Me­selâ : İstahlefe'l - Melikü'l- Lordu Ardenii ba'cle'l - lordi Raydinge fi vilâyeti! Hindi. O zaman bu cümlenin mâ­nası şöyle olur : Koral, Lord Arden', Lord Riding'den sonra H;ndistan ülkesinde iş basma geçirdi, işleri tevdi etti. Kendisine nâib kıldı. Yahut da şöyle söylememiz icabeder : Lord Arden, Lord Riding'den sonra Hindistan ülkesinde Kirala niyabet etti. Bu iki mefhumun arasında herhangi bir tezad ve tenakuz yoktur, tki cümle de aynı mânadadır. Burada ikisi birden bulunmuyorlar ki, zıd şeylerin bir araya toplanmış olması vuku bulsun; birisi iş başında iken, ondan sonra, yani o çekildikten sonra, diğe­ri iş başttna geçmektedir -

Bunun gibi  :

Dilerse, sizi ortadan kaldırır ve ğtni istihlai ettirir. îş başına geçirir. Buradan ^vîe bir mâna anlaşılmaktadır : Allahu Taalâ, sigin yerinizi uas-kasina verecek; aynı zamanda şu da anlaşılır ki, Alh Taalâ sizden sonra başkasını kendine «nâib» tayin çektir : Fakat lügatin hakikî mânasında lıer iki tarafı da düşünürsek yine bu iki mânanın ikisinin mevcudiyeti bir­birlerine zıd ve mugayir değildir.

«Ce'alehü halîfeten» in mânasına gelince, bu cümle­nin mânası sadece halife kıldı demektir. îater bu halife, nâib olsun, ister yerine gecen olsun» hangi mânada olur sa olsun bu mefhumla cümle tamamlarmaz: esu cümleye bir tamamlayıcı cümle yahut mefhum l&cım gelir. Btmiuı için «müstehlafün - leh» : (yerine geçilen) yahut «bışsmi-bün - anh» : (kendisine niyabet edilen) den de bahis geç­mesi lazımdır, tster bu mefhumlar açıkça yahut da wr:a-mî olarak bahsedilsin; ne şekilde olursa olsun cürale ta­mamlanmalıdır. O zaman cümlenin mefhumu açık olur. Meselâ :

Ve'zkürû iz ce'aleküm Hülefâ'e min ba'di kavini Kâ­hin.

Hatırlayın ki, sizi Nuh kavmindea sonra hatifi

Ve'zkürû iz cl'alehüm hülefâ'e min ba'di kavmi Mkı. Hatırlayın kî sizleri Âd kavminden sonra h&üfe fctfdı.

Sümme ce'alnâküm hel'ife fi'l - ardi inin ba'dihim  - nanzure keyfe ta'melûne

Sonra sizi onların ardından yeryüzünde halife kıl- ki, nasıl iş tutacaığnıızı görelim?           (Yûnus 14).

Fakat her nerede «mustahlefün - leh» den işaret  ise, orada bir «mustahlefün- - leh» in mukadder ve  olduğunu cümlenin gelişinden hesaplamak lâ- Meselâ  :

Yâ Dâvûdü innâ ce'alnâke halîfeten fi'l - ardı. Ey Dâvûd; biz seni yeryüzünde halîfe laldık. (Sad 26).

Inniy câ'ilün fi'î ardı halîfeten. Ben yeryüzünde halife  kılmaktayım.   (Bakara, 30).

Bunlar ve bunlar gibi olan diğer ayât-r kerime'lerde, «halîfe» kelimesi «k-lmak» ile bir arada zikredilince şu Hualm cevabı verilmesi icabediyor: «İnsanı halife kılan kimdir?» Siz eğer derseniz, insandan önceki mahlûkat ya­hut da geçmiş kavimler, milletler, padişahlar, daha eski halifeler... O zaman yine cümle noksan kalmış olur. Bir zahmet daha artar. Bazı âyetlerin mânamı, cümle ile ta­mamlanmıştır ; fakat bazısının daha tamamlanmamış halde görünür- Meselâ : Ve yec'alüküm hülefâ'e'l - ardı. Sizi yeryüzünün halifesi kılar.

Cümlesinde «hüîefâ» kelimesi, «yeryüzüne» rauzaf-dır. izafe ettirilmiştir. Bu cümlenin kelime kelime (mot â mot) tercümesi «yeryüzünün halifesi» olur. O zaman, bu cümleden, «yeryüzünde daha önce bir mahluk vardı da onların yerine halîfe kıldım» mânası nasıl ç'ıkarılabi-lir? Ve yine:

«İnnîy câ'ilün fi'l - ardı halîfeten» in mânasını da bu şekilde düşünürsek yeryüzünün daha evvelki sakinlerine halîfe olmak icabeder. O zaman, şu suâl karşısında kal­mış oluruz: Allahu Taalâ, niçin Kur'an-ı Kerim'de* bu yeryüzünün daha evvelki sakinlerinden ve bunların İriim-İer, ve neler olduklarından hiç bahsetmemiştir? Onlaraı yerine insanı halife kıldığına dair bize herhangi bir ha­ber vermemiştir? Vermiş ise, nerede? Eğer vermemiş iser o zaman, diyebiliriz ki, lisan ve edebiyat bakımından bu cümlenin mânası hangi şekilde anlayışa daha fazla ya- «Ben. vaziyetleri belli olmayan : (Meçhulül - hal)

eryüzü sakinlerine bir halife tayin etmekteyim» mi? Y^ksa aynı cümleden şöyle bir mâna mı anlaşılır?. /Ben yeryüzünde kendime bir nâib    tayin etmektenim»

mi? Şimdi eğer dinleyici Arapçanm gramerini (Sarf-i Arabî) bilse ve Mevlânâ... [109] nm tertiplemiş olduğu aklî mukaddemelere de tamamen bigâne olduğunu kabul etsek bile, yine bu cümleyi duyan bu iki mânadan hangi­sinin asıl maksad olduğunu kolaylıkla anlamış olacaktır.[110]

 

Hilafet Ve Hükümdarlık Mefhumu

 

Bu lûgavî bahisler tahkik edildikten sonra ben zât-ı faziletlerinizden hilâfetin bu mefhumu üzerinde biraz dü­şünmelerini istirham ediyorum. Nitek'm Mevlânâ Hz. kendileri de, kendileri için neyi kasdetmiş olduklarını göreceklerdir. Zatı Faziletleri şöyle buyuruyorlar   :

«H'lâfetün fi'l - ard'dan maksad yeryüzündeki sal­tanat ve hükümetin yerine geçmektir.»

Mevlânâ... «İnniy câ'ilün fi'lardi halifeten» in tercü­mesini şu şekilde yazmış bulunuyorlar:

«Ben yeryüzünde bir padişah nasbettim» Sonra da altına bir de not ilâve etnrşlerdir: «Hazret-i Adem, ken­disinden evvelki yeryüzü sâkinlerinin yerine padişah nas-bedilmiş oldu.»

Lütfen düşünsünler, hilâfet kelimesinin mânası sa­dece yerine geçmek, kaymakamlık, birinin ardından is başına gelmektir. Böyle olunca, bu kelimenin neresinden padişahlık ve hükümdarlık mefhumu çıkar? Eğer «hilâ­fetin» kendisinde böyle bir mefhum yok ise, — elbette ki yoktur — o zaman, bu mefhum «hilâfet» için bir nevi itibarî mâna olur. Halife hilâfeti elde edince, ne şekilde olursa olsun, idareyi ele alacak herhangi bir hüküzr.iar-lığa ve iktidara da kavuşmuş bulunacaktır. Şimdi insan da böyle bir «hilafeti» elde edince, ki burada zatı fazilet­lerinin kendilerinin itirafına göre, saltanat ve hüküm­darlık bütün ihtişamı ile Önünde parlamaktadır. O zaman hiç olmazsa şuna da inanmalı ki, ir^san «halife» olunca da — ne olursa olsun — bir hükümdar olmuştur.

Buyuruyorlar ki, Kur'an'da ilmi tahkik ile sabit ol­duğuna göre, insandan önce yeryüzünde herhangi bir mahluk vardı. Bu mahlukata da bir hükümdar hüküm­dar olmuştu.

imdi, hükümdar olmak için, ilim, hikmet, irade- ihtiyar kudret ve daha birçok başka sıfatların mevcud olması şar ti vardır. Nitekim bunlar olmaksızın yeryüzüne ve yeryü zünün sakinlerine hükümdarlık etmenin imkânı yoktur, ilmî tahkikattan anlaşıldığına göre, insandan önce yer­yüzünde bu saydığım'ız sıfatları haiz olabilecek bir mah­lûk bulunmamaktadır. Bu hususu Kur'an-ı Kerim dahi tasdik etmektedir. Biz kendimiz de diyoruz ki, insan, Hak Taalâ'nın mahlukati arasından en efdal mahluktur. Yani Meleklerden de — ki, onların hakkında (tbâdün mükerremûn : Değerli yakın kullar- Enbiya, 26) buyu -rulmuştur. — daha efdal yine insandır. Çünkü bu me­leklerin - ilmi eşyadan : (şeylerin bilgisi) haberleri yok tur.

Sonra onları Meleklere göstererek dedi : «Siz doğru iddiada İseniz, bunların isimlerini bana bildirin. 'Onlar da dediler, Hanıd olsun sana, sen m bize öğrettiklerinden başka bizim bu hususta bir bilgimiz yok. (Bakara, 30-31)

Hatta melekler irâde ve serbestlikten de tamamen mahrumdurlar :

Emr edildikleri hususlarda Allah'a karşft gelmezler vt ne emredilmişse onu yaparlar. (Et - Tahrim, 6).

Melekler bir tarafa dursun; ikinci mahlûk da cinler­dir. Kur'an'da bunların yeryüzünde hükümdarlık ettikle­rini anlatacak bir işaret yoktur. Bu ikisi de bir 'tarafa, dursun; kaldı hayvanlar, bitkiler ve cemad&t... Bunlar rın durumunu siz de pekâlâ biliyorsunuz. Şimdi bu say­dıklarımızın dışında, kim yeryüzünde hükümdarlık edebi­lecek bir durumda olabilir ki; insan da onun yerin© ge-<;ip, o hükümdar ortadan kalktıktan sonra hilâfeti devir almış olsun?.

Şimdi bu insanın yeryüzüne eski sakinlerine halife olacağını kabul edelim. — ki, bu'yeryüzünün eski sakin­leri, insandan önce yeryüzünde hükümdar idiler — O za­man şöyle bîr sual ha<hra gelmez mi? Bunlar bilasâle hükümdarlık mı ediyorlardı? Yoksa bunlar binniyabe birinin yerine hükümdar mı olmuşlardı? Zatı Faziletleri de birinci şıkkı kabul edemezler. Çünkü îslâmî akideye £öre, bilasâle ve bizzat hükümdar ve hüküm sahibi Hakk Taalâ'dır- Ondan başfca kimsenin hüküm sahibi olmağa hakkı yoktur. Her kâine de hüküm verme hakla verilmiş ise ,yine Hak Taaiâ tarafından atâ kılınmıştır. Şimdi ikinci ş*ıkka gelince, bu şıkkı kabul ettiğimiz takdirde, o zaman size göre «hilâfet ardından hjlâfet» diye bu iş sonu geîmiyecek bir zamana kadar uzar gider; insandan evvelki evvel kimdi diye sorulur. Bu halifeler birbiri ar­dından halifeliği nasıl teslim almışlardı, diye de sorula­bilir. Nihayet bu halifenin kendisinden önceki halifeden evvelki halifenin daha evveli ve en ilk kaynağı nedir de-n*r. İşte o zaman en ilk kaynağın   Allah Taalâ olduğu meydana çıkar. O zaman mevzuumuz aydınlığa kavuşa­rak, iktidar ve hükümdarlığın da yine «İlâhî hüküm­darlık» olduğu ortaya çıkmış olur.[111]

 

Kur'anî İşaretler

 

Şimdi Zâtı Faziletlerin»! dikkatini Kur'an-ı Kerim'e doğru celbedelim. Bu aslî kaynak, insanın elde etmiş ol­duğu bu hilâfetin hakikatde İlâhî hilâfet olduğunu en Kesin şekilde bildirir. Kur'an-ı Kerim, Hak Taalâ'nın in­sanı en güzel şekilde yarattığını beyan eder.

îşte biz, insanı en güzel şekilde yarattık. (Et - Tin : 4)

Biz onu kendi elimizle yarattık.

Dedi : Ey iblis, benim kendi elimle yarattığıma se­nin secde etmen için ne mani oldu.

(Sad, 75) Sonra biz kendi indimizden ona ruh üfürdük (Secde, 9).

Sonra onu güzel bir şekle koydu ve O'nun ruhun­dan- ona üfurüldü.

Daha sonra İlim ve nimet vermekle şereflendirildi.

Ve ademe bütün isimleri öğretti. (Bakara, 31).

Ve sizin için göklerde ve yerde ne var ne yoksa on­ların hepsini emrinize verdi. (El - Casiye, 13).

işte bu saydığımız vasıflar, insanın yaradılışından kemal derecesine yükselmesine kadar elde ettiği şeyler­dir. Hak Taalâ, o zaman, Adem'e (İhsana) secde etme­leri için meleklere emir buyurdu. Bu mevzu Sâd Sûresi­nin sonunda öyle bir şekilde beyan edilmiştir ki, üzerin­de uzun uzun düşünmek icabeder.

O zaman, senin Rab bin, Meleklere dedi ki; işte ben beşeri topraktan yaratmış bulunuyorum. Onu güzel bir şekilde ortaya çıkardım ve kendi ruhumu ona üfledini; simdi siz de onun karşısında secde ederekten durunuz. Melekler hep secde ettiler. Ancak îblis şanına yediremedi (kendini büyük saydı) ve kafirlerden oldu idi- Dedi : Ey İblis, benim elimle yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu, (ne mani oldu). Acaba sen sanma yakıştıra-madm mı? ( kendini büyük mü saydın?) Yoksa sen (ha­kikaten) yücelerden raisin? Dedi : Ben ondan iyiyim. Sen beni ateşten yarattın, onu ise topraktan yaratmışsın. Dedi çık oradan, sen kovulmuşsun. (Sad, 71 - 77)

Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, Meleklerin insana secde etmeleri için emir verilmesine sebep,    Allahu Ta-alâ'nın kendi eli ile manen insanı yaratmış olmasıdır. Bu itibarla insan, Hak Taalâ'nın sanat ve kudretinin kâmil bir mazharadır. Aynı zamanda insanın içine Hak Taalâ. kendi ruhunu» üfürmüştür. Ve mahdud miktarda insana Hak Taalâ kendi sıfatlarından bir şeyler de vermiştir. Bu şekilde hiç bir mahlûkun erişemediği yüksek bir se­viyede Hak Taalâ'ya yaklaşmak    imkânı insana bahşe­dilmiştir, İşte Hak Taalâ'mn sıfatiannctan bir mktar, in­anda tezahür edince de insanın    yeryüzünde «Halife» kılınması ilân edilmiştir.     Nitekim     Sûre-i Bakara'nın dördüncü rükûunda işaret buyuruknuştur.  Melekler de bu hususta tereddüde düşmemişlerdi. O zaman da Allahu TaaUL, Meleklerin karşısına insanın faziletini ortaya koy-^Ak istemiş ve kendisine en yakın mahlûkunun  ilmî vas­fını Meleklere anlatmıştı- Bununla da Meleklere, insanın «halife» olmak kabiliyetini bildirmiş ve Meleklere insa-nın halifeliğini kabul etmeleri emredilmişti. Kabul edip«tmiyeceklerin de meydana çıkmasa için secde kılınması buyurulmuştu. Bu emri bütün melekler kabul etmişler, baş eğip secdeye kapanmışlardı. Ancak Şeytan o zaman bu Halifeliği kabul etmek istememiş ve bunun neticesin­de de Bar'gâhı Uluhiyetten koyulmuştur.

Bütün bu işaretlerden, bu cümlelerden acaba neler anlaşılmaktadır? İnsanın bütün mahlûkattan efdal olma-smın sebebi ne olabilir? Bütün bu Önemli suallerin ceva­bını yine Kur'an-ı Kerim'de bulmaktayız. Buvuruhıyor ki:

«Biz onu kendi sıfatlarımızdan iyi bir mazhari kıldık. Ona kendi ruhumuzdan bir şeyler üfledik.»

Ve diğer mahlûkların çok fevkinde olan bu yaratı­ğa, meleklerin secde edilmesi emrediliyor. Bütün bu saf­halardan sonra da «Biz onu halîfe kıldık.» diye üân edi­liyor. Hilâfeti ilân edilen bu «Halife», nasıl olur da yer­yüzünün eski sakinlerine hâlife olabilirdi?

Yeryüzünün eski sâkinlerinin yerine başka, bir gele­cek ve bu yeryüzünün eski sakinlerine halife olacaksa o yaman meleklerin karşısında İnsanı Halife ilân edilmesi­ne, onun faziletlerinin sayılıp dökülmesine, onun bu ma­kama lâyık olduğunu isbat etmeğe ne lüzum vardı? Son­ra yine bu Meleklere emir verilerek, «gid>n şu toprak kü­resini yani yeryüzünü imar edin, sonra da siz orada bu­lunan eski sakinlerin yerini alın da orada secde edin» mi deniliyordu- ?[112]

 

Hilafet-İ Îlâhiye'den Maksad Nedir?

 

Kur'au-ı Kerim'de işaret buyurulan başka bir mese­le de Hilâfet-i İlâhiye mefhumunun apaçık anlatılmış bu­lunmasıdır.

Biz Emahetfİ göklere, yere ve dağlara teklif ettik; onlar buna üzerlerine    almaktan    çekindiler ve bundan korktular. İnsan ise bunu yüklendi. İşte insan şüphesiz zâlim ve habersizdir. (Ahzâb, 72)

Bu âyet- Kerime'deki Emanet'ten makaad, «îhtiyâ-rat» : (Freedom of choice) : «Seçme serbestisi» ve bu­nun mesuliyeti (Responsability) dir.

#îşaret-i Ilâhî'yeden, maksad şudur : Gökler, yer ve dağlar bu yükün altından kalkacak- durumda değillerdi; onlarda bu yükü kaldıracak kudret ve takat yoktu. în-Kandan önce bu ağ*ır yükü yüklenecek ve bu ağır yükün altına girecek durumda bulunan hiç bir mahlûk olamaz­dı. Nihayet insan yaratıldı ve bu çok ağır yük; insanın üzerine yüklendi. Bu beyandan şu çeşitli noktalar orta­ya çıkmak tadır  :

1.    İnsandan önce yeryüzünde ve göklerde, bu ema­netin yükünü kaldıracak kabiliyette hiç bir mahluk yok­tu. İnsan, bu yükü yüklenen ilk mahlukdur. Bunun için, o, bu Emânet mansıbında herhangi bir mahlukun yerine geçmemiştir. (Succeşor)  : b'r evvelkinin yerine gelip otu­ran olmamıştır-

2.    Sûre-i Bakara'da, Hilâfet diye bildirilen bu şey, burada  «Emanet»  kelimesiyle     anlatılmıştır.   «Emanet» ıstılahı ve sözü kullanılmıştır. Nitekim Meleklere de is­bat edilmiştir ki, siz «hilâfete» layık varlıklar değilsiniz. Bu isi görecek vasıflara malik bulunmuyorsunuz. Ancak insan bu hilafete ehliyet sahibidir.    Bu ağır mesuliyet yükünü ancak insan taşıyabilir.    Yine buyurulmaktadır k': Yerde ve gökte bizim Emanetimizin yükünün altın­dan kalkacak vasıflara sahip, herhangi bir mahluk yok-tu- Yalnız ve ancak insan bu yükü yüklenebilir ve ancak

 bu yükün altından kalkabilir...

3.    HÜâfet ve Emanet mefhumları aydınlatılmak is-ir. Bu iki kelime şu nizamı âlemde, İnsanın sahih haysiyetini, mukaddes memuriyetini ye hususiyetlerini aydınlatmaktadır- însan yeryüzünün hükümdarı, idareci­sidir. Fakat bu hükümdarlık, bu idarecilik, «bilasâle» (kendisine ait) değildir. Bu hükümdarlık «büemâne» (kendisine tevdi edilmek suretiyle.: Delegated) dir. Bu­nun için Allahu Taalâ, tevdi etmiş olduğu bu ihtiyarât : (Delegated power) «Emanet» diye tavsif edilmiştir. İn­san da tevdi edilmiş olan bu ihtiyarâtı elinde bulundurup bunlan kullandığından insan bir «Halife» : (Vicegerent) dır diye söylenmiştir. İşte bu açıklamaya göre, «halife» nin mânası şu oluyor ki, bu iş kime hangi şahsa verilir­se, o kimse, o şahıs veren kimsenin yerine, veren sat ta­rafından bu ihtyarâtı kullanacaktır. İngilizce bir tâbirle (Person Ebcercising Delegated Powers) olur. Yani «ken­disine tevdi edilen ihtiyarât kuvvetlerini kullanacak olan kimse.»[113]

 

BAB : V

 

Takdim

 

Hİnd - Pakistan Ülkesi taksiminden Önceki Hisıdistanda, si­yasî meselelerin en başında bulunan en mühim mevzu milliyet ta<-savvuru meselesi idi. Müslümanlar her zaman kendileri için, ayrı bir «milliyet» düşünüyorlardı. Kesidi camialarının da yarı bir mil­let olduğunu İleri sürüyorlardı. Oalar asta gayrı - Müslim millet­lerle bir arada yaşayamayacaklarını ve gayrı - Müslim akvam ile bir millet olmayı tasavvur edemiyoriardı. Böyle bir şeyi de asla kabul etmelerine İmkan yoktu. Fakat yirminci asırda, Av­rupa'nın tesiri altında kalan Hindistanın siyasî veçheleri yüzün­den «Birleşik Milliyet» fitnesinin ateşi alevlendi. Bu mesele, ileri gelen şahsiyetlere hatta derin görüş sahiplerine btle tesir etmişti.

Merhum AÜame tkbal, Mevlanâ Mevdûdi Sâhib ve diğer mü­tefekkirler, bu zümrelerin bu şekildeki düşüncelerine cevap vere­rek «Birleşik Milliyet» fikrini agsr bir surette tenkid ettâl«r, îşte o zamanki fikri rehberliğin neticesinde Müslümanlar, «Birleşik Milliyet» fikrinden vazgeçtiler. îkS ayn mİUet meşumu kabul edS-lerekP Pakîstamn kurulması hareketine yol açıla;.

Bu uyanışta Mevlanâ Mevdâılî Sahlb'in de büyük bir hissesi vardır. Bİx de Zatı Faziletlerini» bu husustaki yazmış ve söyle­miş bulunduğu mevzuları biraraya getirip bunltrcn arasından ea mîibim iki mevzuu seçtik. Bu iki mevzu Tercüman - ül - Kur'an'-m, 1SSS  Ka*sim - Aralık aylarında ve yine 198& Haziran nüiSMa-larıoda neşredilmiştir. Bundan önce de bu husustaki mevzular ayrıca bir kitapta da toplanmıştır. Şüphesiz, bu mevzular on milyonlarca (Lakhon : 10 milyonlar) halkın fikrine tesir etti. Ne­ticede Müslüman Milliyetçiliğinin ne demek olduğu ortaya çıkmış oldu. Hazırlayıcı[114]

 

İslimi Milliyetin Mahiyeti

 

İnsan, yabani yaşayıştan medenî hayata adım attlıği zaman, toplum arasındaki ferd için bazı vecibeler kendili- ortaya çıkar. Birlikte yapılması gereken işler ve  meseleleri, ferdleri ister istemez bir araya getirir; böylelikle şahısların birbiriyle kaynaşması, an­laşması ve karşılıklı yardımlaşması mümkün olur. Bu bir­lik onları, daha güçlü ve hayata karşı daha hazırlıklı kı­lar. Medeniyetin yeni mesafeler katetmesiyle beraber, toplumdaki bu birlik dairesi d;.1 daha genişleyip gider-Nihayet büyük b'r insan kütlesi, bir araya gelirler ve bir hayli, insan da bu dairenin içine girer. Fertlerin biraraya toplandıkları bu dairenin ismine «Kavim : Millet» diyo­ruz. Bu kel'nıeye yani millet veya milliyet bugünkü mâ­nada ve bugünkü istilanda yeni ortaya çıkmış bir tâbir­dir. Fakat bu kelime esk'den beri, medenî milletler ve medenî kavimler için yine de kullanılmış bir ısülahdır. Bu kelime ile eski Mısır, Babil, Roma, Yunan ve d'ğer bir hayli medenî topluluklara isim verilmiştir. Bugün Avru-pada da böyledir. İngiliz milleti (kavm), Fransız milleti, Alman milleti, İtalyan milleti vesaire.,, denmektedir.[115]

 

Milliyetin Ayrılmaz    Zaruriyeti  :

 

Şüphe yoktur ki, milliyet İlkönce mâsuna bir cazibe gibi ortaya çıkmıştır.    Yani, bu cereyanın ilk nraksadı, hususî bir topluluğu bir araya getirmek ve bu yek vücut haline gelen kütleyi müşterek bir gaye ve hedefe sevket-

Jhekti. Bu hareket toplum   çin mecburî bir oluş şeklinde- göster İdi. Fakat bu tarzda ortaya çıkan bil* millet,    bu uŞİa beraber bir asabiyet : taassup (şovenlik) boyasına ayandı. Milliyetler.her nerede olursa olsun, kuvvet bu-

lunca «taassup» boyası da rengini koyulaştırdı. Ne aa-rnan bir kavim : Millet efradı millî menfaatlerin,! Ön plâ­na alarak bir birlik meydana getirmişlerse, yahut da baş­ka bir tabirle, kendi milliyetlerinin kalesine girerek bu kalede toplandıkları takdirde, -" "aman zarurî olarak bu kaleniii içindekilerle dışındakiler arasında bazı farklar ve imtiyazlar da kendini gösterdi Kaleye sıg'ınmış millet efradı bu defa her muamelede, her hususta kendilerini kalenin dışındakUcrs tcr-ih Aîmsfc yolunu tuttular- Dı-şardakilerden kendiîerini ayırmağa başladılar. İşte o za­man, bu iki zümre, yani kalenin dışmdakilerle kalenin içindekiler arasında, menfaat temin etmek ve nüfuzlarını yaymak hususunda ihtilâflar da doğmuş oldu. Neticede bu zihniyeti [116]deal haline getiren milletler, kendi menfa­atlerini korumak için, diğerlerinin yani kalenin dışında-kilerinin menfaatlerini de feda etmek yoluna gittiler. Neticede bu zihniyetin peşinden savaşlar ve barışlar tu-reyip gitti. Fakat ister barışta, isterse savaşta bu iki mil­let zümresinin arasında daima bir ayrılık fikri o»ğrafî mânada da yeni hududların meydana çıkmasına sebebiyet verdi. Bu milletlerin yeni tutumlarının ismi de «millî asa­biyet : taassup» ve «millî hamiyyet» dir. İşte bu telâkki milliyetin ayrılmaz bir zarurîyatıdır ki, «milliyet» ile bir­likte, m'lliyetle beraber doğmuştur.[117]

 

Milliyeti Terkb Eden Usuller (Elemanlar)

 

Bir toplumda milliyet fikrinin mümeyyiz bir vasıf kazanabilmesi için ferd ile kütle arasındaki münasebet­lerin düzenlenmesi ile mümkün olabilir. Her ne şekilde olursa olsun kuvvetli ve    kudretli bir disiplin tatbikatı umumî efkârı muayyen bir gayeye sevkedefaümelidir. Ferdlerin her birinin ayrı bir valık oldukları hesaba ka­tılmakla beraber, onîar toplu halde bir vücudu aa-fe;us, lan gerekir. Bu ferdlerin sözü bir, düşüncesi bir. maksadı bir, çalışma yolu bir, işleri de bir olup bir daire içme toplanmaları icabeder. Millî gaye, sayısı çok olan fert­leri yekpare haline getirmelidir. Sağlam sarp kayanın parçalan gibi birbirlerine kaynamış bulunmaları gerekir. Milletin fertlerinin fikirlerine bu kaynama öyle yerleşmiş olmalıdır ki, millî menfaatlerde ve millî gayelerde onlar .nep bir tek şahıs gibi düşünüp bir tek şahıs gibi hareket edip, her işde ve her güçte birbirlerine bağlanıp, her hu­susta fedakârlığa hazır olmaları icabeder-

Bh birleşme, bir araya gelme, iş birliği yapma, birli­ği teşkil etme muhtelif sebepler ve inuhtelif saiklerden meydana gelebilir. Fakat dünyariın ta başından bu güne kadar, tarihin başlangıcından günümüze kadar, dünyaya bir şu kadar milletler, kavimler gelip gitmişler veya ge­lip gtmemişlerdir. Ancak îslâmî ..milliyetin aşağıdaki sa­yacağım bazı hususiyetleri vardır" kî, gelmiş geçmiş ve­ya gelip geçmemiş milliyetlerde'; bu hususiyetlere aâla rastlanamaz. O rnilletlerdeki iş birlikleri, birleşmeler,, bir-araya gelmeler; unsurların terkibi, aşağıda sayacağımız bazı diğer yardımcı sebeplerle olmuştur.    ' /

1.    Irk birliği : Buna soydaşlık da diyebiliriz. Nesil Erliği demek de mümkündür.

2.    Ülke ve memleket birliği : Buna da vatancıhk, memleketçilik diyeceğiz.

3.    DU birliği : Bu da milliyetin teşekkülü, birliğin kurulması 'İçin zamanımızda en kuvvetli âlet, en kudretli vasıtadır.  Milliyetin     meydana gelmesinde bu hususun ^üyük bir hissesi vardır.

4.    Renk birliği : Vücudlarının derisinin aynı renkte °lduğunu gören ferdler, kendilerinin aynı cinsten oldukarun hissederler. Bu his sebebiyle ilerlemiş olduklarım zannederler ve mevcut kuvvetlerine istinad ederek, kendi vücutlarının rengine benzemiyen kavimleri hakir ve aşa­ğı görürler. Kendi vatanları içinde bu kabil zümrelere ha­yat hakkı tanımak istemezler. Ve ayrı renkte olan insan­ları ayrı bir soy telâkki ettikleri gibi onlarla kaynaşmak steinez ve onları ayrı bir nazarla görürler.

5. Geçinme dâvası birlimi : Bu birl:ğin de asıl ga­yesi üstün bir geçim seviyesine ulaşmaktır. Bu zümrenin ferdleri kendilerine daha iyi geçinme imkânı elde etmiş olduklarırtı ileri sürerler. Bunun neticesinde de d'ğerle-rinin menfaatleri karşısında kendi çıkarlarını korumak için mücadele ve çekişme yolunu tutup giderler.

6. Hükümet nizamı bh'îîği : Bir hükümetin tebaa­sının müşterek kanunların altına girmeleri ve bu kanun­lara boyun eğmeleri, diğer hükümetlerin tebaasına kar­şı, kendi aralarında birleşmiş olmalarıdır. Bunlar da ken­di hükûmetîernin tebaası olmayanlarla kendi aralarına bir hudud, bir sınır, bir ayrılık vücuda getirirler-

Tâ eski zamanlardan, yirminci asra kadar, gelmiş geçmiş, ortaya çıkmış bir şu kadar «milliyet» lern ana unsurunun b'r araya gelmelerinin hususiyetini araştırıp tahkik ettiğimiz zaman görürüz ki, bu anasır, her şey -den ziyade yukarıda saydığımız sebeplerle bir araya gel-m'şlerdir.

Şimdi iki üç bin sene evveline dönelim. İlk önce Yu­nanlılık, sonra Romahlık, daha sonra îsraillilik ve sonra îranllik vesaire... Hep bu sebepler üzerine teşekkül et-nıişt;r. Bugün zamanımızda da Almanlık, îtalyanlık, Farnsızlık, îngüizFk, Amerikanlık, Rusluk, Japonluk ve saire de hep yukarıda saydığımız saikalarla ortaya çık­mış bulunuyor.

Şurarfı da tamamen doğrudur ki, dünyanın muhtelif kavim ve milletlerinin teşekkülünde bu saydığımız temel sebepler, milletlerin fertleri arasında bir bağ meydana cretirmiştir. Ancak böyle olmakla beraber, şu hakikat da inkâr edilemez ki, yukarıda söylediğimiz bu sebeplerle te­şekkül etmiş bulunan milliyetler, her zaman insanlık âlem-'nin basma bir belâ kesilmiş ve büyük felâketlerin doğmasına yol açmışlardır.'

Bu şekilde teşekkül etmiş bulunan milliyetler dün­yayı ve büyük insanlık ailesini yüzlerce, binlerce parça­ya bölmüş, darma dağın etmiştir. Bu kısımlardan, bu parçalardan, her biri de diğer kı&miara, diğer parçalar hakkında düşmanlık hisleri beslemiş ve daima yekdiğer­leri hakkında kötü niyetlerin sahibi olmuşlardır. Bu ara­da müstevli devletler ülkelerine zorla kattıkları parçalar­da da müsbet bir değişiklik yapamamış ve onları da dü­zel tememiştir. Aslında bir neslin başka bir neste, bir so­yun başka bir soya tahvili imkânsızdır. Bir memleket, bir ülke, bir vatan başka bir ülke, başka bir memleket ve başka bir vatan olamıyacaktır. Milletçe bir dil konuşan­lar diğer brr dili ana dilleri gibi kokuşup benirnsemeiLeri daima muhal bir şeydir. Bir renk taşıyanların başka bir renk taşımalarına imkân ve ihtimâl mevcut değildir- Bir kavmin geçim dâvası, diğer kavmin geçim dâvası ile aynı değ ldir. Bir hükümet öteki bir hükümetle a>nı olamıyor. Bunların neticesinde şöyle bir mesele ortaya çıkıyor: Yu­karıda sayılan zorlayıcı sebeplerle teşekkül etmiş bulu­dan milliyetler, herhangi bir şekilde anlaşma ve barış yo­lunu tamamen ortadan kaldıran bir vasatın içine düşmüş­lerdir. Millî taassubla birbirleriyle üıtlâfa düşen ve hırs-te yarıdan bu siyasî kuvvetlerin bu savaş ve döğüşleri de­li bir yarışma içinde daima bir çekişme atmosferinde de-v&m ödip g:decektir. Saydığımız sebeplerden teşekkül et-  bulunan milliyetler arasında daima fesad alevi kendişini gösterecektir. Dünya yüzünde daimî bir fesada, emniyetsizliğe ve güvensizliğe yol açılnış oluyor. Elbette kî, Hak Taalâ bunların hecine ağır lanet yağdıracak, şeytan ise bu feci duruma sevinecektir. Çünkü bu gâlbd şeyler, şeytanı ezelî ve ebedî düşmanı olan însana karşı kullanabildiği en kuvvetli silâhıdır.  [118]

 

Cahîliye Taassubu

 

Bu şekilde kurulmuş bulunan Milliyetlerin fıtrî ikti­zası, «taassubu» meydana çıkarmış olmasıdır. Bir millet, bir kavim, diğer millet ve diğer kavme "karşı yabancılık hissi ile bizden değildir diye nefret besler, onlara karşı muhalefete kalkar. Nefret hissi beslemenin ve muhalefe­tin sebepleri*ned;.r? Burada    hak, sadakat, temiz insan olma, namuslu bulunma, adalet sahibi olma ve bunlar gi­bi şeylerin i§in içinde yeri yoktur.   Ancak ve ancak şu vardır : Meselâ bir kimsenin rengi    siyahdır, bu kimse beyazın "udinde hakir görülmeye lâyık ve bu yüzden aşa-ği olmağa mahkûmdur. Yahut birisi Asyalıdır. Avrupalı bu adama karşı nefret hissi besler; ona karşı her türlü zulmü reva görür;  yaptığı    haksızlıktan meşru görür-Meşhur Einstein, ünlü bir âlim olmasına ve zamanımız­da dünyada eşine az rastlanan kimselerden bulunmasına rağmen, sırf Yahudi ve îsrail kavmindendir diye Alman-yada kendis'ne insanlık haysiyet ve şerefine yakışmayan .vvameleler yapıldı. Taşkîdî [119] bir habeşi zenci ve sivah kimse olduğundan kendisine ne gibi muamele yapıl­dığını büiyoruz. Medeniyetin merkezi diye tanınan Ame­rika'da, zencilere yapılan zulümlerin derecesi karanlık çağlan pek aratmamaktadır. Orada medenî Amerikalı bir aenciyi yakalayıp canlı canlı yakabilir. Zenciler, beyazla-na evlerine giremezler. İstedikleri caddelerde çok vakit yürüyemezler. Tedrisattan istifade edemezler. İnsan hak­larının bir çoğundan mahrumdurlar.

B'r Almanın Alman olması, bir Fransızuı da sadece Fransız olması, birbirleriyle düşman olmaları için kâfi bir sebepdir. Bunların her birinin iyilikleri, güzellikleri,' diğer tarafın gözünde da;ma kötülük ve çirkinlik alarak görünür. Afganlıların sadece Afganlı olmaları ve Suri-yede Şam halkının Arap olmaları, İngiliz ve Fransız uçaklarının bu zavallıların kafalarına bomba yağdırma hakkı vermektedir. Geri kalmış milletlerin şehirlerini ve memleketlerin i. tahrip etmek ve bir harabeye çevirmek iler- (!) memleketi erce tabiî bir hadsedir. Ve yine müs-t^mlekelerdeki katliam hareketleri ihtiyar tarihin yüzü­nü adamakıllı kızartmıştır. Bu arada Avrupalıların kar­şılıklı olarak, şehirlerini yerle bir ededek derecede vira­neye çevirmeleri, kendilerine milliyet prensibinin neye mal olduğunu çok kat'î bir şekilde göstermektedir-

Hülâsa olarak diyebiliriz ki, bu cins imtiyazlar, insafı ve hakkı tanıyan gözleri kör edip, insanı dalaletin karanlığına bırakmıştır. Bu yüzden de insanlığın alemşü­mul ahlak, şeref, namus gibi bütün manevî güzellikleri, bu şekilde zeh'denmiş ve milliyetlerin içinde yok olup gitmiştir. Bu faziletlerin ortadan kaikmasiyle, adalet ye­rine zulüm, doğruluk yerine eğrilik, doğru yerine yalan, şeref yerine alçaklık yükseltilmiş oldu.

Acaba liyakatsiz, kötü, pis ve şirret bir k'mseyi, li­yakatli, iyi, temiz ve namuslu bir insana tercih etmek­ten daha feci, bundan daha korkunç bir zihniyet tasav­vur edilebilir mi? Çünkü kötü kimse sırf milliyeti itiba­riyle iyi olarak telakki edilmektedir... Siyah ise haddi zatında iyi olduğu halde kötü olarak damgalanmıştır. Bi­rine si tesadüf eseri, Avrupanın bir dağında doğmuştur. İkincisi ise yine tesadüf eseri olarak Asyanın bir şehrinde dünyaya gelm'ştir. Birincisinin konuştuğu dil, ikincisinin konuştuğu dilden ayrı bir dildir. Birincisi bir hükümetin t.ehaasıdır, ikincisi bu hükümetin tebaası defidir. Acaba viicud derisinin rengi, ruh temizliğinin üzerinde bir tesir cra eder mi? Derinin siyahlığı, ruhu da karartmağa muktedir midir? Bu naaıl bir iştir? Acaba denizlerin, dağ­ların, ovaların ve nehirlerin insan ahlâkı ve vasıfları üzerinde bir tesiri mi vardır? Nasıl olur da aklı başında. Rulunan ve beyni işleyen bir insan, doğuda hak olan bir şey' batıda bâtıl olarak kabul eder? Nasıl olur da bir kalb-i selim, bir temiz yürek, iyilik, §eref, namus, ve in­sanlık vasfını bir tarafa bırakır da, bunların yerine da-marlardaki kanın rengini konuşulan dili, toprak ve mem­leketi, insanî meziyetlerin ölçülmesinde bir miyar olarak tanır ?[120]

 

Milliyet Unsurları  Üzerine Aklı Bîr Tenkîd

 

Bugünkü milliyet teşekkülünün ve millî bütünlük binasının nelerin üzerine kurulduğunu bir parça düşüne­lim. Ve bu mevzuyu lâyıkı şek-lde tahkik edelim. Mevzu bahsedilen milliyet esasları acaba gerçek üzerene mi, yok­sa bir hayal ve serap üzerine mi kurulmuştur?.

Bu görüşün istinad ettiği temellerin sağlamlık veya çürüklük derecesi ned'r?

İlk önce ırkçılık üzerinde duralım. Irkçılık ne de­mektir? Irkçılık üzerine kurulmuş bulunan milliyet sağ­lam bir kaideye oturtulmuş olabüir mi? Bu görüş ilk ön­ce bir kan gurubu iştiraki esasından harekete geçmiştir. Ve bu fikren başlangıç noktasını da baba ve annenin nut-iesi teşkil etmiştir. Bu suretle insanların kan gurupları meydana gelmiştir.. Bu nutfeler çoğalınca aileler teşek­kül eder. Sonra kabileler- aşiretler ve daha sonra ırk meydana çıkar. Bu şekilde insan soy ve sopunu düşüne­cek daha gerilere giderek ırkçılık saikasına saplanır ve kendi ırkını en yüksek bir ırk olarak görmeğe başlar. Biraz daha da uzaklara daha geri zamanlara gidersek göreceğiz ki, irsiyet ve ırkçılığın temeli ve kökü tama­men çürüktür. Zira bu hususta biraz daha düşündüğü­müz takdirde, insanlık denizine çeşitli ırklara ait kan ırmaklarının aktığını tesbit etmiş oluruz. Acaba bu ırk den zine akan kanlar veya ırkların asıl kaynağı nerede-c<ir? Ne olursa olsun bunların arasında saf ve temiz kal­mış ve başka kanlar ve ırklarla karışmamış olan bir saf ırk bulunabilir mi? Daha geri zamanları düşündükçe bun-la-nn hepsinin kaynağının aynı ve bir olduğunu da hesa-'"a katmak icab eder. Buna rağmen, yine de ırkçı-ar    bu    karışıklık      ve    kanı    hesaba      katmayarak

yine nesil ve ırk ^sası üzerine milliyet fikrini Bur­mak isterler.. Bunları bir birlik sebebi olarak orta­ya atarlar. Şurasını bildikleri halde — bütün insan­ların babası ve annesi birdir. — yine de bu çürük naza­riyenin peşine takılırlar. Nasıl olmuş da bütün insanlar bir babadan ve bir anneden tütfedikleri halele ayrı ayrı jrklara bölünmüşlerdir? Bu noktayı .hiç bir zaman dü­şünmezler. Bütün insanlardın asıl soylarının bir ve aynı olduğunu da hesaba katamazlar. Halkı muhtelif nesille­re, soylara ve ırklara bölmek istiyorlar; fakat onlar da­ha ileriye ve daha eskiye gitmek yolunu tutmuyor, in­sanlık ırk m m daha eski zamanlarda araştırmasına ya-na-şmıyorlaı. Hatta insanların ırk bakımmdaln hepsinin âe bir ve aynı ırktan geldiğini de gözönünde bulundur­mak zahmetine bile katlanmak yolunu tutmuyorlar. Madem ki insanların nesli nesebi, aslı faslı birdir, o hal­de bu Ârîlik bu Sâmilik ne demek oluyor? Bu hususu derinliğine düşünmüyorlar...

Ülke ve memleket birliği fikri de hakikat noktayı nazarından tamamen ve büsbütün mevhum bir şeydir. Bunun da aslı faslı, heyeti umumiyesiyle çürük ve sun'î-dir. İnsanın doğduğu yer, olsa olsa bir gez : (Metreden biraz noksan) murabba kadar bir şeydir. Bundan fazla bir yer değildir. Acaba insan bu bir metrelik yeri mi ken­disine vatan ve yurt b;lmesi lâzımdır? O zaman bu kai­deyi gözönünde tutarsak hangi memleket, vatan ve yurt olmaz kî... Bu, şekilde olsa olsa ancak bu bir metre­lik yer vatan olmalıdır. Halbuki bu zavallı kendisine va­tan olarak bazan bir kaç mil murabba, yahut da bir kaç yüz mil veya bir kaç b'n ve milyon mil murabbaı kendi­ne vatan biliyor. Aklınca bir hudud çizerek burası be­nim vatammdır diyor. Aklında çizdiği bu hududun ha­ricindeki yerleri hiç bir zaman hiç bir surette kendisine vatan ve yurt #iye düşünmüyor ve o çizdiği hududun. dışı ile alâkası olmuyor. İşte bu da, dar görüşün kısa ba­kışır bir neticesidir. Bunun neticesinde yeryüzünün bü­tünü vatan olabilmek haysiyetini.kaybediyor. Bu zavallı­ya bütün yeryüzünün vatan olmasına ne mâni vardır? Bu düşünceden mahrum olan insan, bir metre murab-bada doğmuş olduğu halde, bu kadardık bir yeri geniş­leterek binlerce mil murabbaa kadar çıkararak, burası benim vatanımdır dediğini görüyoruz. Bu yer biraz da­ha genişlerse, acaba bütün arz küresi bu adamın vatanı olmıyacak -mıdır? Eğer insan, bir parça şu dar görüşten. kend'ni kurtarabildiği takdirde - zaman yörecektir ki, yanlış telâkkisinin haddi - fasıl (ayırıcH hudud) diye ta­yin ettiği dağlar, ovalar, denizler, nehirler ve sairenin-arkasmdaki yerlerle, vatanım dediği yerler arasında hiç b'r fark yoktur. Diğer bütün ülkeler de kendi barındığı toprak gibidir. Her ülke, yeryüzünün birer parçasından başka bir şey değildir. Şimdi hangi sebeple ve neye da­yanarak, denizleri, dağları, ovaları, nehirleri, hususî bir maksada matuf olarak ayırabilmek hakkını kazanmış-oluyorlar? «Ben yeryüzünün sakiniyim, bütün arz kürre-si de benim vatanımdır» şeklinde bir itiraf herhalde ger­çeğe en yakın bir söz olsa gerektir. Ve bu söz şu şekil­de devam etmelidir : İnsanlar, hep bu yeryüzünün, mâ­mur olan dörtte bir mıntıkasında otururlar. Benim vata­nım da şu dörtte bir mâmur mıntıkadadır. Bu yer küre­sinin dörtte b'rinde oturan, yaşayan, barınan ve geçinen insanların hepsi de benim vatandaşlarımdır. Bu seyya­renin (gezegen yıldız) üzerindeki insanların hepsi de hu­kuk bakımından benimle aynı hak ve hukuka sahiptirler. Sen nasıl yeryüzünde bir metre murabbalık bir yerde "Qğdumsa, onlar da benim gibi bir metre murabbalık yer­de doğmuşlardır.

Dü birliği bahsine gelince: Halk zümreleri ayrı ayrı dilleri konuşurlar. Bu dil ile birbirlerine fikirlerini anla­tırlar'. Ayrı diller, halk zümrelerini biribirine daha çok yabancı etmiştir. Bir dili -konuşanlar kendilerini diğerle­rine nazaran birbirlerine daha yakın hissederler. Fa­kat konuşulan dilin aynı oluşu, hiç bir zaman fikir bir­liğine de bir sebep teşkil etmez. Zira bir fikir en aauı-dan ayrı ayrı olmak şartiyle on dilde söylenebilir. Acaba bu on çeşitli dili konuşan kimselerin hepsi de bir fikir birliği içinde midirler? Bu durumun tam aksi olarak, en azından on çeşitli fikri de bir dilde anlatmak kabildir. Hatta şu noktayı da nazarı itibara almak lâzımdır: Ay­nı dili konuşanlar arasında çeşit çeşit fikirler ve düşün­celer', b ribirinden tamamen ayrı mefkureler de bulunur Bunun için, Milliyetin esas prensibi olan düşünce birliği­ne, dil birliği ile karşı gelinemez. Düşünce birliğ\ dil birliğini iktiza etmez, hatta dil birliği ile de düşünce birliği ortaya çıkmaz. Bu noktada gayet mühim bir sual karşirmza çıkmaktadhr. frisanın insan olarak değerlen­dirilmesinde ve onun iyi veya fena oluşunda hangi dilin tesiri olabilir? Almanca konuşan bir insanın, Fransızca konuşan bir insana tercih edilme sebebi acaba bu kim­senin sadece Almanca konuşmasa mıdır? Halbuki asıl dikkat edlecek nokta, zatî cevherdir, konuşulan dil de-ğild'r. Biraz derin düşündüğümüz takdirde, görmüş ola­cağız ki, dil denilen şey, bir memlekette iş gücünü yü­rütmek, muamelâtı yoluna koymak için kullanılan bir vasıta ve bir aletten başka bir şey değildir. Br memle­ketin dilini bilen bir şahıs, iş gücünü yürütmesi bakı­mından, bu dil kendisine bir fayda temin eder. Fakat insanlığın di bakımından bölünmesine bu iş bir delil teşkil etmez. Bu da sahih ve doğru olarak istinad edile­cek bir temel değildir.

İnsan toplulukları arasında renk farkı ile milliyet teşekkülüne gelince: Bu yukarıda mevzuubahs ettiğimiz iddiaların hepsinden daha boş ve daha manasız ve da­ha hayalîdir. Renk demek, vücudun bir şeklinden başka bir şey değildir. İnsanın da insan olmak şerefi vücud rengiyle kaim olmadığından, bilâkis ruha ve nefs-i natı-ka'ya bağlı bulunduğundan, bu insanın vücud derisi her ne renkte olursa olsun, h;ç bir ehemmiyeti haiz olamaz, insanların sarı, kırmızı, siyah ve beyaz renkli olması ni­çin bir ayrılık sebebi olsun? İnsanlar niçin renk ayrüı-ğı yüzünden biribirine düşman kesiliyorlar? Acaba be­yaz inekle, siyah ineğin sütünde bir fark görülebilir mi? Asıl mesele sütün süt olmasıdır; isterse bu süt beyaz ineğin sütü olsun, isterse kara ineğin sütü olsun. Fa­kat insan aklı bozuk yollara saptığı için, insanilik vasfını bir tarafa bırakmış ve insanları sadece derilerinin ren­gine bakarak, bir değer hükmü imâl etmiş ve insanları birbirinden ayırmağa kalkmıştır. Dikkatler de bu deri rengine müteveccih kılınmıştır.

Geçim meselelerinin müşterek olmasına gelince: Bu da insanın yalnız kendisini düşünüp de diğer hemcinsini düşünmekten alıkoyan bir çocukluk eseridir. îlâhî kud­ret böyle bir şeyi asla vücuda getirmemiştir. Âdem ev­lâdı daha çocukluk yaşından itibaren, az veya çok kendi maişetini düşünmeğe başlar. Çalışmak ve geçimini temin etmek için önünde geniş bir meydan vardır. Yaşayışta sayısız ve hesapsız vasıta ve vesileler, geçim ihtiyacını teinin etmek maksadı ile insanın emrine amade kılınmış­tır. Gözleri ihtirasla parlayanlar bütün bunları kâfi ad­detmezler. Şunu da bilmezler ki, nzık kapıları her taraf­tan yüzlerine açıktır. Buna rağmen, şu rîzık kapıları, baş­kalarına kapansın da bize açılsın diye düşünürler, işte bu köfci düşünceye saplanmış büyük   topluluklar bir araya

gelip kend: menfaatlerini ön plâna alan bir birlik vücu-*da getirmek yolunu tutarlar. Ve milliyet binalarının te­melini böyle bir menfaat görüşü ile 'kurmuşlardır. Onlar şu tarzda bir düşünceye sahiptirler : Bizleri geguu me­selesi birleştirmiştir. Bir zincirin halkaları gibi kenetlen­miş bir durumdayız. Ancak bu birlik sayesinde kendi haklarımızı korumak imkânını buluyoruz.

Bu şeklide kurulmuş olan cemaatler »kendi etrafla-ılna bir duvar inşa etmişler ve böyle bir surun içine sı­ğınarak, d'ğer insanlarla ilgilerini kesmiş bulunuyorlar. Kendi elleriyle kendi hayat sahalarını daraltmışlardır. îşte onlar yalnız koyu bir bencillikle, hasis menfaatlerini düşündüklerinden; kendi elleriyle kendi ellerini çolak ve ayaklarını da topal bir duruma getirmişlerdir. Gözleri dönmüş bir vaziyette rızk ararken, başkalarının rızkını kapatmağa uğraşmaktadırlar. Başkalarının rızık kapıla­rını da kapatalım derken bu defa kendi rızık kapılannır da anahtarını kaybederek, uğraşıp dururlar.

Hu mevzuda uzağa gitmeğe lüzum yoktur; günü müzdeki Avrupa ülkelerinin ekonomik tutumunu gözönü-ne getirelim. Aynı ihtirasla yaaıp tutuşan Amerikaya ve Japonya'ya bir bakalım. Bu ülkeler, geri kalmış memle­ketleri öyle bir sömürmüşlerdir ki, elde ettikleri zengin­lik onları tatlı bir uykunun kollarına atmıştır. Böyle bir rehavetli uykudan uyandırılıp rahatsız olmamaları için, etraflarına çevirdikleri ekonomik duvarı daha ziyade tah­kim etmek için müthiş bir gayret göstermekten geri kal­mazlar. Böyle bir emperyalist zihniyet, yeryüzü sakinle­rini sömüren ve sömürülen diye iki guruba ayırmıştır. Daha açıkça», «Ben yiyeyim sen yeme; ben iyiyim sen fena» gibi bîr tutum zamanımızın sözde medenî devlet­lerine bir slogan olmuştur. Elbette ki, böyle bir yol, hak­kaniyet bakımından akıllıca bir iş değildir, Hak Taalâ, eryüzündeki insanlara fazl-ı kereminden, geçimini te­nin etmek için serbestlik vermiş ise bir kabahat, bir kusur mu işlemiştir?

Hükümet nizamı iştirakına gelince: Bu husus yu­karıda anlatıla gelen çeşitli şekillerin en çürüğü ve en mesnetsizidir. Bu temel, bu mesned üzerine hiç bir za­man sağlam bir milliyet teessüs edemez. Bir imparator­luğun içindeki çeşitli tebaaları ayrı ayrı bir devlet haü-ue getirip bu devletleri sadakat ve vefakarlığa zorlaya­rak merkezî hükümete bağlamak ve böyle karışık bir nalitadan bir milliyet meydana çıkarmak hiç bir zaman muvaffak olmamış ve netice vermediği gibi, pek az son­ra dağılıp gitmiştir. Bu merkezî hükümet ne zaman kuv­vetli olursa, tebaasına boyun eğdirecek, kendisine sada­kat göstermeğe mecbur edecektir. Fakat devlet dizginle­ri bir parça gevşedi mi, o zaman bu sun'î şeküde bir ara­ya getirilmiş unsurlar (elemanlar) hemen dağılmağa yüz tutarlar. Hindistandaki Moğol (Timurî) hükümeti zayıflayınca, bu ülkenin muhtelif mıntıkalarındaki un­surların ayrı ayrı siyasî yollar takip etmelerine ve ayrı ayrı teşekküller haline gelmelerine hiç bir şey mani ola­madı. Aynı şekildeki dağınıklık, Osmanlı devletinin ba­şına gelmekte de gecikmedi. Son zamanlarda Genç Türk-ter, güya Osmanlı devletinin binasanı tamir etmek için uğraştıkları halde bir fayda toerain edüemedi. Ufak bir sadme :1e, bu duvarın tuğlaları döküldü gitti. Daha yem bir misâl de Avusturya - Macaristan devletkÜr. Tarifade bu kabil emsallere pek çok rastlamaktayız. Bütün Ör­deklerden sonra., devlet ve hükümet nazariyesi Üzerine m&et teşekkül ettirmeği düşünenlere ve bunun mümkün olduğunu ham hayallerinden geçirenlere, bizim de bir ke-i   uğurlu olsun demekten başka bir sözümüz kalma-

Bu tenkidin neticesi olarak, şu gerçek *kesinlikle ve açık olarak ortaya çıkmıştır ki, insan ırkını ne 'kadar da çok parçalara ayırmak istemişlerdir. Fakat bu ameliyeyi • yapanlar,  hiç  bir  aklî  mesnede     istinad  etmemişlerdir. Onları bu işe sevk^den saik, maddî ve hissî sebepler oı-muştuı.  Bu tefriklerin  dairesi de elâstikidir;  istenildiği kadar genşler ve istendiği kadar • daralabilir. Bu    gibi zorlamaların tutunup kalması da cehaletin    karanlığına, bakışın ve görüş zaviyesinin darlığına istinad eder. İlim ve  irfan  yayıldıkça,  basiret  zaviyesi   genişledikçe,   kalb açılıp vüsatini buldukça , maddî ve hissî perde ortadan kalkar. Öyle bir seviye kazanılır ki, ırkçılık yalnız insan ırkı, vatancılık şu ülke ve bu memleket sınırlarından ta­şarak, bütün biryeryüzü olacak; ve insanlar arasındaki renk ve dil ihtilâf   diye bir şey kalmayacak ve insanî dü­şünce  insanlık birliğinin, temeli olacaktır.     Hak Taalâ, yeryüzünde yaşayan kulları için, çalışma ve rızık temin etme imkânı atâ kılmıştır. Siyasî nizamlar bazan güne­şin karşısına çıkan bulut    gibi bu rızık aramanın önüne geçmek istiyorlarsa da buna rağmen yine de Allah kul­lan bütün bu gayri meşru    nizamlara karşi direnerek, gerçek hayat nizamını bulmağa çalışmaktan geri kalmı­yorlar.[121]

 

İslâmın  Geniş  Nazariyesi

 

İslâm'ın ortaya attığı nazariye hakikî bir nazariye­dir.      

İslâm] insan ve insanlık arasında herhangi bir mad­dî farka kail değildir. îslâmm bildirdiğine göre, insanla­rın hepsinin aslı ve menşei birdir:

Sizi bir tek varlıktan (nefs-i valhid'den) yaratmıştır. Ondan da onun eşini (refikasını) yaratmış ve bunlardan bir çok erkek ve kadınlar (türetip dünyaya) yaymıştır. (En - Nisa, 1)

Yanlış telâkkilere göre; ülke- memleket, doğum ye­ri, gtünı yeri, defin olunan yerler, bir tercih sebebi olur-Ksn^ Gfilâtn bütün bu değerleri reddederek, büt''.n insan-lana asılda ve cevherde eşit olduklarını bildirmiştir:

İşte, sizi bir varaktan (nefs-i vahidden) yaratmış buhman O'dur, Sonra siz, bir müddet karar bulur, sonra da  (toprağa)  tevdi edilmiş olursunuz. (El-Eıı'âm,  98)

Aynı zamanda, nesil, neseb, aile ve sülâle ihtilâfları çıkaran zihniyeti ve bu görüşün mesnedlerini de tama -men yıkmıştır:

Ey iman etmiş ola» kimseler, biz sizi bir erkek re bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıya sın iz ve tanışta­sınız diye sizi milletler ve aşiretler kıldık. İşte sizin içi­nizden, Allah'ın indinde en değerlisi en mutteki (ahk&mı ilâhiye dikkat eden) niztih*. (El Hücûrat, 13)

Büyük insanlık ailesinin milletler ve aşiretler halin­deki durumu, ancak b'rbirlerini tanımak için bir veaÜe olabilir. Yoksa ayrı milletten veya ayrı aşiretten olmak bir çekişme, bir haksızlık ve bir üstünlük sebebi olamaz. Ve bu ayrı ayrı camialar, insanlık çapındaki birliği unut­mamalıdırlar. İnsanlar arasındaki veya m'lletler arasın­daki İmtiyaz ve esas üstünlük, ahlâkî yükseklik ve amei-lerdeki iyilik ve fenalık derecesine göredir.

Mukaddes âyetler, ayrılık çıkaran, grupların ve ta­raf taraf bölünerek çekişen milletlerin neden hu karan-3ık yola saptıklarını ibret dolu sözlerle açıklamaktadır, imparatorlukları ve sınırlarına sığmayan, koca devletleri yerle bir eden bu korkunç n'fak hastalığının tek sebebi, bu toplulukların fitne çıkarmaları ve taraflara bölünerek yeryüzünü kana boyamalarıdır. Jşte milletlerin bu şuur­suzca boğuşmaları, pek tabiîdir ki, Hak Taalâ'nuı gaaabı-na çarpılmış olmaları yüzündendir. Milletlerarası düş­manlık, düşmanlık azabmın tadını tatmak demektir:

Yahut da sbd gurup gurup yapar ve size bazımda bazınızın kuvvetini taddmr. (En'am, 5)

Yukarıda bahsedildiği şek İde, tefrika çıkarmak, bloklara ayrılmak işini, Kur'an-ı Kerim, ağır cürümler­den saymıştır Bu sebeple de bu işin elebaşılarından olan Firavun'a Kur'an lanet etmiştirv? onu. İlâhî azaba müs­tahak görmüştür   :

Firavun kendini yeryüzünde büyük gördü ve yeryü­zü halkını guruplara ayırdı.  [122]. (El - Kaaaa, 4)

Kur'an-ı Kerim, yeryüzünün Hak Taalâ'ya ait oldu­ğunu bildiriyor ve Hak Taalâ'rîin Benî nev'i beşeri bu yeryüzünde kendi hilâfeti üe yüceltmiş olduğunu beyan ediyor. Yeryüzünde ne var ne yoksa, Beni nev'i Beşerin emrine tahsis edildiği anlatılıyor, insanın muayyen bir ülkeye bağlanıp, bu ülkeye kul olmasının bir sebebi ol­madığı açıklanıp, yer küresinin geniş sahasının her ta­rafı insan için açık bir sahadır.deniyor. Bir ülkede ada­letsizlik olursa, darlık baş gösterirse, başka bir ülkeye gidilmesi tavsiye ediliyor.

Hak Taalâ. ilk insanî yarattığı zaman buyurdular ki;

Ben yeryüzünde bir halife kılmaktayım. (Bakara, 30)

Gtirmedinmi ki, Allah yeryüzurate ne var ne yok si-2ÎB emrinize verdi. (Et - Hacc, 65)

Acaba Allah'ın yerinin yüzü geniş değil midir? Ora­da her tarafa göç edip durun* (En - Nisa, 100)

Şimdi Kur'an-ı Kerim'in tamamım göjsden geçirebi­liri». Aeaba Kur'an-ı Kerim'in emirlerinin tirinde nesli-yet : (ırkçılık), nesebiyıet ; (aoyculuk), vataniyst : (üi-keçilik) ve (memleketçiHk) gibi fikirlerin teyioî husu­sunda hiç bir şeye raslamaımz mümkün müdür? îiâhî davet, bütün insanlar ve bütün insanlık alemi içindir. O, yeryüzü sakini bütün insanları, insan denilen mahlûkları iyiliğe ve doğru yola çağırmaktadır- Orada herhangi bir kavim için tahsis edilmiş bir şey yoktur. Herhangi bir ül­keye de yine hasredilmiş bir mevzu bulunmuyor. Orada yeryüzünün herhangi bir köşesine bir hususiyet tahsis edilmiş olsayâİ ancak Mekke için olabilirdi. Halbuki Mek­ke hakkında da şöyle buyurutmugtur:

Sevâ'üni'l - 'âkifü Öy-hi ve'I – bari (Hac. 25)

Yani ister asıl Mekke'nin yerli halkı olsun, isterse Mekke'nin haricindeki yerlerin halkı oisun, müslüin&niar hep birdirler. Birbirleriyle aynı seviyededirler.[123]

 

İslâmın Taassuba Karşı Olduğu

 

Kör bir taassuba karşı herkesden önce Hazret! Re-sül-ü Ekrem (S.A.V.) bizzat ve en müessir bir şekilde mücadele etmiştir. Aile, sülâle, soy - sop imtiyazları, bunlarla övünmeler, neseb ve ailevî şerefi dili: tb: üstünlük iddiasında bulunmak gibi âdetlerle, İslâm dok-irini arasında geniş bir uçurum vardır- Böyle bir zihni­yetin ° zaman ki, temsilcileri Kur'an-ı Kerim hakkında xoyle düşünmüşlerdi: «Bu Kur'an Allah tarafından nazil kılınmış olsaydı, herhalde Mekke yahut da Tâif'in ileri <relen  şahsiyetlerinden     birisi   vasıtasiyle  nazil  kılınmış

olurdu.»

Ve dediler : Yoksa, bu Kur'an, iki büyük şehirden birini» halkından bir kimseye nazil kılınmış olurdu.

(Ez - Zuhruf, 31)'.

Din düşmanlığının o devirdeki en azılı örneği olan Ebu Cehil, Zat-ı Risaletpenâhilerinin, nübüvvet iddiacın­da bulunmalarını, aiielerin'n iftiharâtına bir iftihar da­ha eklemek için olduğunu ileri sürüyordu. Ve bu zift be­yinli inkâr mümessili şöyle diyordu:

«Bİz, Abdi Menaf oğullarının karşısında bulunuyo­ruz. Her hususta onlarla yarışmaktayız. Biz, binicilikte onlara rakibiz. Biz yedirmek, içirmek, bezl-ü bahşişde on­lardan üstünlük iddiasmdayız. Şimdi onlardan biri kalk­mış da «Bana vahy geliyor» diye ortaya bir laf atmış­tır. Yemin ederim ki, bunun için biz Muhammed (Sallal-lahü aleyhi ve sellemi) kabul etmiyeceğiz.

Bu düşünce yalnız Ebu Cehil'in düşüncesi değildi. Bütün Kureyş, inkarcıları da Ebu Cehil gibi düşünüyor­du. Onların çarpık zihniyetlerine göre Allah Elçisinin ile-t'i sürdüğü nübüvvet dâvasında ve getirdiği dinde şu ku-ur vardı :

Mezheb-i û kâti'i mülk ü neseb, Ez Kureyş ü münkir ez fazl-i Arab-Der n:gâh-i û yeki balâ vü pest, Bu gulâm-i hviş ber yek hvân nişest Kadr-i ahrâr-i Arab ne'şnâhte, Bâ kiliftân-i Habeş der sahte

Ah meran bâ esvdân âmihtend, Abrûyi dûdimânî rihtend.

Din'i kesip atmıştır, bütün mülk ü ceseb-i,

Ne Kureyş'i bıraktı ne şeref-i Arab'ı.

Yüksek, alçağı gördü hep aynı seviyede,

Aynı sofrada yemiş yemeği kölesiyle,

Ve kıymet vermemiştir Arattın eşrafına,

HabeşÜ köleleri Öğüp almış yanma.

Siyahlarla Beyazlar, karışmış Wr birine,

Irkçılık iftiharı ortadan kalkmış yine.

(tkbal. Esrar-i Hodî, tab IH. 1948 Lahor, Sahife 20)

Ali Gencelnin Manzum Türkçe tercümesinden ay­nen nakledildi.  (Mütercim)

İşte bu sebepten dolayı Kureyş kabilesi, Benî Haşi-me cephe aldı. Benî Hâşim de onların bu saldırganlıkları­na karşı Hazret-i Resûl-ü Ekrem'i himaye etmeğe kalk­tılar. Halbuki Benî Hâşim'in çoğu müslüman değillerdi. îslâmiyeti kabul edenleri de pek azdı- Ebu Tâlib ve onun etrafı, akrabalık, gayretiyle Kureyşin karşısına, dİkiidi-ler. Kureyşin din düşmanı azılı kafirleri, de bu sefer hü­cumlarını bütün bir peygamber ailesine teksif ettiler. Fakat Müslümanlar, o zaman sayı itibariyle çok az ol­duklarından inkarcı gurupların saldırılarına fcarşi daha fazla mukavemet etmelerine maddeten imkân yoktu. Bu sebeplerden dolayı bir kısım Müslümanlar Habeşistana göç etmek zorunda kaldılar. Gidenlerin çoğu nüfuzlu aile lere mensup kimselerdi. Ve bazıları hak-perest oldukla­rından değil, kabilecilik taassubu yüzünden Kureyşle ça­tışıyordu. Fakat o sıralarda Kureyş kafirleri çoğunluğu teşk'l ettiklerinden, inananlar ve inananları destekleyen­ler amansız bir baskıya mâruz kalıyorlardı. Bu sebeple Babeşistana iltica eden Müslümanlar ve onları akraba­lık bağlarına istinat ederek takip eden kimseler, bir müd­det için Kureyş düşmanlığından kurtulmuş oldular.

Araplar, Benî israil peygamberlerinin, önceden ver­dikleri habere istinat ederek, uzun bir gamandan beri böyle müstesna bir oluşu beklemekte idiler. Vakta ki, Allah Resulü, insanları ebedî gerçeğe davet etmeğe bağ­layınca ye bu mukaddes haber Medine'ye ulaştığı zaman, Medine şehrinin çoğunluğunu teşkil eden bir zümre îslâ-mm nur saçan prensiplerini kabul ettiler. Medinedeki Ya­hudiler de son peygamberin zuhur etmesini bekledikleri halde, sırf Yahudilik taassubu yüzünden gerçeğe gözle­rin- kapattılar. Ve bu inkârlarını şu kavmiyet tüten ke­limelerin kalıbına döktüler: «Gelecek olan peygamber. mutlaka Benî İsrail'den olmalıdır. Benî İsrail dururken, naşı! olur da Benî İsmail'den bir peygamber gelebilir?» Onlar bu taassuba öyle bir saplanmışlardı ki-, bunun ne­ticesinde muvahhidliği bir tarafa bırakıp, kalkıp Müşrik­lerle birleştiler.

Hıristiyanların da vaziyeti bundan pek farklı değü-di. Onlar da gelecek olan bu peygamberin mutlaka Şam (Suriye ve Filistin) civarından çıkmasını düşünüyorlar­dı. Araplar arasından herhangi bir peygamberin zuhur edebileceğine b;r türlü inanamıyorlardı.    ,

Zatı Risaletpenahilerinin (S.A.V.) ferman-ı saadet­leri imparator Herakliyos'a ulaştığı zaman, Kureyş tüc­carlarına şöyle söylemişti :

«Evet, ben bir peygamberin zuhur edeceğini biliyor­dum. Fakat bu peygamberin sizin içinizden çıkacağını hiç de ümit etmiyordum.»

Yine, Mısır ülkesi hükümdarı Makokos'a Zat-ı Ri­saletpenahilerinin ferman-ı saadetleri ulaştığ1! zaman, bu hükümdar da şöyle söylemişti :

«Evet gelecek olan peygamberlerden, bir tanesinin daha gelmesi halâ beklenmektedir. Bunların biri daha gelmemiştir. Bu hususu ben de biliyorum, fakat bu Zat'ın Şam ülkesinde zuhur edeceğini ümit ediyordum.»

Bundan daha da katı bir taassup Acem ülkesinde hüküm sürmekte idi. Zat-ı Risaletpenahilerinin ferman-ı saadetler Acem hükümdarı Hüsrev - Pervîz'e (Kisra Ebervİz) ulaştığı zaman, bu hükümdarı kızdıran acaba ne İdi ? Niçin bu hükümdar, Zat*-ı Saadetlerinin elçisine şöy'e demişti  :

«Nasıl olur? Bir köle milletin (Yani Araplar) ferdi, Acem Şehinşahına böyle hitâb edebilir ?>

Çünkü- Hüsrev - Perviz, Arapları aşağılık ve alçak b:r millet olarak düşünüyordu. Arapları kendi hükmü al­lında ezilmek zorunda bulunan bir zümre telâkki ediyor­du. Bu şekilde bir kanaata sahip olduğundan, böyle bir millet efradı arasından bir Hak elçisinin çıkmış olabile­ceğini, kabul etmeğe hazır değildi.

Islâmın en azgın düşmanlarından biri olan Yahudi­ler, Arap veya diğer milletler arasında hüküm sürmekte olan taassup cehaletini, islâm aleyhine kuvvetli bir silâh olarak kullanmak yolunu tuttular. Med'ne münafıkları i;e anlaşarak, bir zamanlar «Bi'as» muharebesi yüzün­den kan döken tarafların tekrar birbirlerine düşmeleri­ni tem'n için, aralarına nifak tohumu ekildi. «Evs» ve "Hazrec» kabilelerinden meydana gelen Medine halkı, birbirlerine karşı kılıca davrandılar, işte bu hâdise üze­rine şu muazzez âyet-İ kerime nazil kılındı:

Ey iman etmiş bulunan kimseler! Siz eğer, kendile­rine kitap verilmiş bulunanlardan bazı zümrelere uyar­sanız, tâbi olursanız, onlar mutlaka sîzi iman ettikten sonra, tekrar küfr yoluna saptırırlar. (Âl-i îmrân, 100).

İşte bu, ırkçılık, nesepçilik, vatancılık ve ülkecilik 'm alevlendiği bir vasatta, Allah Resulü, mu- ,h ev; vazifesini yürütmüş, Muhacirinle Ansan birleş-iirmiş* Muhacirin, Anaârın bağ ve bahçesinde elele vere-j ek çalışmıştır. Bu kalb ve İş birliğini gören Kureyş Müş-rikleri Medine münafıkları ile anlaşarak, Müslümanları ıcf n yıkmak yolunu tecrübe ettiler. Münafıkların ele-başlarmdan bulunan Abdullah İbni Ubeyy yıkıcı bir mak-sadla ^öyle söylemeğe başladı :

«İşte Küreydin fakir fukarası bizim ülkemize gele­rek, s'ül çiçek oldular. Onların misâli şuna benzer kâ, kargayı besle gözünü oysun.»

Aynı iğrenç münafık, Ansar'a da şu sözleri söylü­yordu   :

«Siz onları başınıza çıkardınız- Kendi ülkenizde om Ura yer verdiniz. Kendi mallarınızdan onlara da bir his­se ayırıp teslim ettiniz. Yemin ederim ki, siz bir gün on­ların elinden zarar göreceksiniz.»

Kur'an-ı Kerim de bu kabil nifakçılara şu muhteşem cevabı vermiştir  :

Onlar, o kimselerdir ki: Resulün yanında bulunan­lara geçim vermeyiniz de dağılıp gitsinler. Diyorlar. İs­te göklerin ve yerin hazineleri AUahındır. Fakat müna­fıklar bunu kavrayamazlar. Onlar derler ki, Biz Medine-ye dönersek, o zaman, bizim ileri gelenlerimiz, aşağılık Kimseleri oradan çıkarıp atacaktır. Fakat izzet sahibi ol-nıak Allah'a, O'nun Resulüne ve müminlere mahsustur. Ancak münafıklar bunu da bilmezler. (Munafikûn, 7 - 8)

İşte bu taassub gayretkeşliğinin neticesinde, Abdul- İbni Ubeyy Hazret-i Ayşe    Radıyallahü teala anha. tini arttırdı. Fakat Hazreçlilerin    himmetiyle,  il- ve Resulünün düşmanı    bulunan bu kimse, kendi eeaasan kendi eliyle hazUrUyarak, münafıklar zümresine : bir nümune-i imtisal oldu.[124]

 

İslamda Taassuba Karşı Girişilen Mücadele

 

Yukarıda etraflıca ele alınan meselelerden açık ve kesn olarak şu netice elde edilmiştir: Küfr ve sirk gibi .kapkara bir cehaletin yanı başında yer alan en büyük düşmanlık, ırkçılık, nesebcilik, vatancüık, ülkecüik ve bu sınıfa giren telâkkilerdir- Bütün bu sapık zihniyet, lala­mın kurtarıcı davetine ve İslâm'ın ilerlemesine kötü bir mania teşkil etmiştir. Bu şeytanî fikirleri temsil eden gu­ruplarla İslâm daima çarpışmak zorunda kalmıştır. Öyle ki, Hazret-i Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) yirmi üç senelik peygamberâne - yaşayıaliarı müddetince, küfrün dîaftaletin den sonra üzerinde durup mücadele ettiği ve ortadan kal­dırmak istediği mesele de işte bu «cahiliye taassubu» de­nilen ve hemen hemen bütün bir insanlık ailesine musal­lat olan korkunç illettir.

Zat-ı Risaletpenahilerinin örnek hayatları ve hadis kitapları okuyup tetkik edildiği zaman görülecektir ki, Fahri Kâinat Resul-ü Ekrem (S.A.V.) Hazretlerinin ne şekilde ve ne vaziyette bu toprak ülkede kan, ırk, renk, dil, ileri gelen aile, geri bulunan aile, zenginlik, fakirlik, eşraflık, gayrı eşraflık farklarını ortadan 3İlip süpürüp, insanlık mefhumunu bu mülevvesliklerden kurtarmış., in­sanlarla ve insanlar arasına^ girmiş bulunan, fıtrata ay-lon bu duvarları söküp atmıştır. Bütün insanları aynı seviyeye getinn:ş; insan olmak vasfını onlara öğretmiş­tir. Zat- Saadetlerinin bu husustaki tâlimi şöyledir :

Taassup yoluna devam ederek ölen bizden değildir. Taassup yolana çağıran bizden değildir- Taassup yolun­da savaşan bizden değildir.

yine Zat-ı Saadetleri buyurmuşlardır ki:

Kimsenin kimseye bir üstünlüğü yoktur. Varsa an-^ din ve takva iledir. Halkın hepsi de Adem evlâdıdır­lar. Adem de topraktan yaratılmıştır.

Irk, soy, Vatan, memleket, ülke, lisan, renk farkını ortadan kaldırmak yolunda Zat-ı Saadetleri şöyle buyur­muşlardır :

Ne bir Arabın bir Acem'e (Araptan gayrisi) ne de bir Acem'in Araba üstünlüğü vardır. Siz hepiniz Âdem evladısınız.

(Buharı ve Müslim)

Ne bir Arabın bir Acem üzerine ne de bir Acemin Arap üzerine ne de bir beyazın siyah üzerine, ne de bir siyahın beyaz üzerine bir imtiyazı, bir Üstünlüğü (fadl) vardır. Varsa ancak takva iledir.

(Zâd - ül - Maad)

Elbette ki, dinleyecek ve ftaat edeceksiniz. İster, sft~ zûı için kafasındaki sacları kuru üzüm gibi kıvırcık bir Habeşî köle dahi emir tayin eöHmİş olsun, yine siz dinle­yecek ve itaat edeceksiniz.

(Buharî Kitab - ül - ahkâm) [125]

Mekkenin fethinden sonra, kılıç zoru ile Kureyş kâ­firleri boyunlarını eğdikleri zaman, Zat-ı Risatetpenahi-ler: şöyle bir hutbe vermişlerdi:

İyi dinleyiniz; imtiyaz ve iftihar için vesile olan ve imtiyaz ve iftiharın mayası bulunan kan (ırk) ve mal (zenginlik) gibi şeyler şimdi benim ayağımın altındadır.

Ey Kureyş topluluğu! İşte Hak Taalâ sizden cahilS-ye böbtirlenmesiyle, ata baba fle övünmeği silip kaldırdı-

Ey halk! Sizin hepiniz Âdemdensiniz. Aılrm r-.; ttij»-raktaııdır. Soy ve ırk ile iftihar edilmez. Ne Aratan Ace­me ne de Acemin Araba iftihar edecek bir üstünlüğü yok­tur. İşte Allah indinde sizin en makbul bulunanızın en fazla takva, yolu tutmuş olanınızdır.

İbadet-i İlâhiye esnasında Zat-ı Saadetleri kendileri için Allah huzurunda üç hususa şehadet etmişlerdir. Bi­rincisi, Allah'ın hiç bir şeriki ve ortağı olmadığı. İkin­cisi; Muhammed (S.A.V.) in Allah'ın kulu olduğu. Üçün­cüsü ise, bütün Allah kullarının kardeş olduklarına da­irdir- Kulların hepsi de kardeştir.[126]

 

İslam Milliyetinin Temeli

 

Hak Taalâ ve O'nun Resulü, cahiliye milliye tinin bütün maddî, hissî ve hayalî temellerini yıkıp, yok etmiş­lerdir. Dünyadaki milletlerin bir çoğunun kuruluşuna esas teşkil eden bütün bu mevhum şeyleri, cemiyetin si­nesinden kesip, atmışlardır. Renk, soy, ırk, neseb, vatan, ülke, yer, dil, geçim sebebiyle birleşme ve bu sayılan tef­rik unsurlarını besleyen* ve meyaana getiren koyu ceha­letle beraber mâkul olmayan her düşünceye son vermiş-lerdir. Şerefli ve haysiyetli bir yaşama imkânı, istisna­sız olarak, insanlığın her ferdine aynı ölçü ve seviyede tanınmıştır.

İnsanlık ailesini, biribirine hasım ve düşman eden, ayrı ayrı milletler topluluğunu zehirlenrş olan bu fikir­ler, tamamiyle ortadan kaldırılırken yeri de boş bırakıl­mamış, geceyi silip süpüren bir güneş gibi, b mahal nur ve ışık saçan ulvî prensiplerle tezyin edilmiştir. Teiniz ve saf aklî delillere ist'nat eden yepyeni bir milliye} mef­humu ortaya konmuştur. Bu yüce mefhum, madde, ülke ve neseb gibi unsurlara dayanmaz, istinat ettiği yegane husus, öze ve ruha mahsus olan bir temeldir. Böyle bir nizamda bir fark ve bir imtiyaz mevzuubahs ise mutlaka manevî ve ruhîdir. İnsanın karşısına, yapmacık olmayan, doğrudan doğruya kendi öz gerçeğ'ni temsil eden fıtrî bir sadakat ortaya konmuştur ki, bu muhteşem fikrin adına <Ja İslâm diyoruz. Allah Taalâ'ya ibadet ve kulluk etmek, nefs temizliğine dikkat etmek, âmelin iyi olmasına itina göstermek ve Allah tan korkup çekinmek ve beni nev-i beşer bu hayat dolu prensiplere davet etmek islâm'ın şaşmayan bir şiarıdır. Bu ebedî kurtuluş davetini kabul eden bir kimse, islâm Milletinin fertlerinden biri olur-Bu daveti kabul etmeyen ise, bu Millet fertlerinden olmaz ve yabancı sayılır..İslâm'a iman etmiş bulunanların hep-s   de bir millettirler.

İşte böylece sizi aracı bir ümmet kıldık. (Bakara, 143)

Bu millet, İslâm milletidir; diğerleri ise, islâm mil­leti değil, küfr ve dalalet milletidirler. Küfr ve dalalet zümre.cr arasında ihtilâf mevcut olduğu halde, yine İs­lâm milletinin karşısında hep bir millet sayılırlar.

Allah, kâfir kavmi hidayete eriştirmez.  . (Tevbe, 37)

Bu iki millet arasındaki fark; soy sop, ırk neseb, im­tiyazına h:ç bir zaman istinat etmez. Buradaki yegâne imtiyaz ancak akîde ve âmel itibarı iledir. Bu ölçüye gö­re, frr babanın iki oğlundan biri Müslüman diğeri kâfir olduğu takdirde aralarında kapanması mümkün olmayan bir fark olacak ve ebediyen b'ribirinden ayrılmış bulu­nacaklardır. Bu iki maddî kardeş birbirlerine tamamiyle yabancı olacaklardır. Fakat iki yabancı kimseden biri dünyanın bir köşesinde diğeri de dünyanın bir ucunda olsa dah , eğer bu iki kimse, İslâm dâvetine icabet etmiş iseler, hemen kardeş olup giderler. Onlar bu milliyetin ortak fertleri olurlar.

Bu iki kavim arasında; vatan, ülke ve memleket ih­tilâfı da imtiyaz sahibi olmak için bir delil teşkil etmez. Burada vatan, ülke, memleket imtiyazı olmayıp, ancak hak ile bâtıl imtiyazı vardır.^ Olabilir ki, bir şehir, bir mahalle, hattâ bir eve mensup iki kimseden biri Müslü­man kavimden diğeri de kâfir kavmindendir,, thtilâf yal­nız İslâm ve küfr arasındadır. Şehir, mahalle ve ülke kavgası mahiyetinde değildir. Bir Habeşistanlı, îsîâm dairesine intisâb etmekle, islâm dairesine intisab etmiş-bulunan bir Merakeşli (Mağribli) ile kardeş olur.

îslâmda, vücudun derisinin rengi de milliyet ayırı­mına bir sebep teşkil etmez. Bu sebeple rengin de bir ehemmiyeti yoktur. Hak Taalâ kullarından birini beyaz. bir diğerini de siyah yaratmıştır. Renk de Hak Taalâ-nın yarattığı bir şeydir. İslâm mefkuresine göre, en iyi renk, en iyi boya Allah boyasKhr .

Allah rengine boyanınız, O'nun boyasından **Jıa İyi acaba kimin boyası vardır. (Bakara, 138)

İslâm nazarında bir beyaz ile bir siyah insan aynı­dır. Bir milletin efradıdırlar, lalamda ancak iki millet vardır  : Biri İslâm milleti, yani Ümmet-i îslâmiye   bir diğeri de Küfr milleti, yani kâfirler. Asftl ayrılık bu iki kavim arasındadır.

L'sana gelince, Îslâmda Usan, İslâm ile Küfr arasın­da bir tefrik vasıtası değildir. îslâmda konuşulan her­hangi bîr lisan değil, kalbin lisanı mühimdir. Bütün dün­yada, nekadar dil konuşan varsa, İslâm dairesine intisap ederek Müslüman oldukları takdirde, İslâm ümmetinin bir ferdi sayılırlar. Bu itibarla Arapça konuşanla, Arfi-ka dili konuşan arasında tslâma bir fark gözetilemez. Orduca konuşanların müslümanlığı ile Arapça konuşan^ ların müalümanlıkları    arasında bir fark nazarı itibara alınamaz. Bunların dilleri ayrı elduğu halde müslüman-iıkları birdir.

Geçim işleri ve siyaset ihtilâfları da îslâmda bir de­ğer ölçüsü değildir- Bu mevzuda da Küfr ile İslâm farkı vardır. 'Tutulacak  yol, altın servetine göre değil, iman servetinin hükmüne göredir, İnsanî saltanat yerine ilahî saltanata baş eğilir. Gerçekten hür seciyeli olanlar, İlâhî hükümranlığa sadakat gösterir ve İlâhî hükümete bağla­nırlar. Bu kurtuluş r izamına vefakâr olurlar. Kendi mal ve canların1! Ha'k Taalâ'ya satarlar. Bu inanışın havası­nı teneffüs edenler, ister    Hindistanda olsunlar, isterse Türk standa bulunsunlar veya başka bir ülkede yaşasın­lar, hepsi de bir tek vücut ve bir tek ruh gibi yalnız ilâ­hî saltanata boyun bükerler. Bu gerçek inanışın dışında fanlar ise, İlâhî saltanata karşı gelmiş mevcut imkânla­rını şeytana ve ağrazı nefsan iyelerin e satmış olurlsçfc O zaman bu zümre islâm kavmi olma şerefini kaybetmiş •bir başka kavim hüviyetine girmiştir. Böyle bir yaşama sistemiyle kâfirlik vasfına bürünmüş olurlar.     Bunların herhangi bir, devlet tebaasında olmaları veya iktisadî ni­zamları ne şekilde olursa olsun bu hususlar Islâmı alâ­kadar etmez. îslâmı alâkadar eden yegâne husus, bu in­sanların her mevzuda İlâhî saltanata uymuş olmalarıdır-

Bu şekilde, islâm dairesinin ışık saçan muhitinde, hissî ve maddî tek prensibin olmadığı kesin bir şekilde anlaşılır. Ve bu muhit doğruyu temsil eden aklı, saf ve temiz, düşünceyi temsil eder. Bir evin içindeki iki kişiden biri bu daire muhitinin içinde bulunabilir, diğeri de bu ^&:re muhitinin dışında kalabilir. Biri doğunun tâ uzak kir köşesinde diğeri de batimin tâ bilmem neresinde ol­dukları halde bu iki şahıs da İslâm dairesinin muhiti içine girerler.

Sirr-ı aşk ez âiem-i erhâm nist, Ü zi Sam ü Rûm ü şam nist Kevkeb-İ bî şark ü garb ü bî gurûb Der medareş ney şimal ü ney cenûb.

Aşkın sırrı değildir, alem-i erham'dan, Aslı gelmemiş onun Sam ü Rûm ü Şâm dan Bir yıldız ki yok onun, şarkı garbı, gurubu Medarında bulunmaz ne şimal ne cenubu.

İkbal

Bu dairenin muhiti bir tek kelimedir. Bu kelime Lâ-lâhe illallah Muhamnıedun Resulullah'dır. Bu kelimeler dostluğun da düşmanlığın da temelidir.    Bundan başka İslâm muhitinde temel yoktur. Bu kelimelere ikrar ve­ren ile bu kelimeleri kabul etmeyenler arasknda sonsuz fark vardır- Bu kelimelerin ayırdığını ne ırk ne kan ne tıesefc, ne de başka şey birleştirebilir. Ne toprak, ne ülke, ae memleket, ne renk, ne iktisadî sistem, ne geçim, ne :kmek kaygısı, ne devlet, ne hükümet, ne de başka bir ey, bir araya getirebilir. Bu mukaddes kelimelerin bir-îştirdiılderini hiç bir şey ayıramaz. Bu kelimelerin bir-îştirdiğinı ne deniz derya, ne nehir dere, ne dağ ova, e de yeryüzünde bulunan herhangi bir kuvvet bu iman utmiş kimseleri birbirinden ayırmağa kadir olamaz. Bu en büyük gerçeği ifade ed*n kelimelerin çizdiği dairenin içindeki Müslüman her nerede olursa olsun müslüman-dır. Bu Müslümanların arasında herhangi bir fark yok­tur. Bu Müslümanlar~Çinde de olabilirler, Marekeş (Mağ rib") de de olabilirler. Siyah da olurlar, beyaz da olurlar. Hindistanın Orducasmlı da konuşurlar. Arapça da konu­şurlar. Sami ırkından <ia olurlar. Aryâî ırkından da olur­lar. Şu hükümetin tebaası da bulunurlar, bu hükümetin de...  Dünyanın neresmde    olursa olsun, her müslüman

İslâm milletinin ve İslâm kavminin bir ferdidir. İslam camiasının birer rüknüdürler- İslâm sitesinin hemşehrisi (citizen) idirler. İslâm ordusunun askeridirler. İslâm ka­nunlarının muhafızıdırlar. İslâm şeriatı yalnız ibadet, muamelât, muaşeret, geçim, siyaset değil, yaşayışın her dalında, her şubesinde olduğu gibi, tabiiyet, milliyet, ırk, lisan, vatan gibi b'r Müslümana tanıdığı haklan bütün jnüslümanlara da tanımıştır.[127]

 

İslamda Birleştirme Ve Ayıkma Usulü

 

İslâm, kendi camiasını ve bu birliğin fertlerini mad­dî alâkadan tamamiyle tecrit etmez. En mükemmel bir ölçü dairesinde bu mevzulara ait müeyyideler vaz eder. Meselâ, «Süa-y' rahm» için hüküm koymuştur. «Kat'-i rahmi» men etmiştir. Bb,ba ve anneye itaati, onlara bo­yun bükmeği bildirmiştir. Bu hususu ehemmiyetine bina­en tekîd etmiştir. Kan (neseb) alâkaları için veraset ka­nunları koymuştur. Hayır işlerinde sadakalarda, infak-da (başkalarını da geçindirmek) hususunda akraba olan­ları, akraba olmayanlara tercih etmiştir. Kendi aile ef­radına, ev halkına yakınlık göstermeği, düşmanlara kar-Şî mal ve canın korunmasını emretmiştir- Zalimlere kar-§ı savaşa-girmeği bildirmiştir. Böyle bir savaşta ölenleri Şehid olarak kabul etmiştir. Yaşayışa ait bütün muame­lelerde din ve mezhep farkı gözetmeden, bütün insanlar ıçia — Savaşı kâfirler hariç — dertler'ne ortak alacak Ve çâre bulacak şekilde hükümler koymuştur. İnsanlara  sevgi ve şefkat gösterilmesini öğretmiştir. Islâmın  -bir hükmü, memleket ve vatanın korunması için çalışılmasın; yahut da gayri müslim komşu ile sulh ve sü­kûnet içinde geçinmemek mânasına gelmez [128]

İslâm daima bir ölçü nispetinde, dış alâkalara yer vermiştir. Fakat İslâm milliyeti (kavmiyeti) ile gayrı İslâmî milliyet (kavmiyet) arasında ancak şu tarzda bir farkı nazarı itibara almıştır : İslâm dışında bulunan baş­ka zümreler, ayrı bir kavmiyet teşkil eder. Islama karşı muhalefete kalkar, îslâmı baltalar, iman dışındaki mef­kurelere kapılır, bu mefkureleri iman mefkuresine tercih eder ve kavmiyet esaslarım saplandıkları o fikir üzerine kurmaya kalkışırlarsa, o zaman İslâm her zaman ve me , bu tuttukları yol için onlardan uzak kalmak feds g      gösterir.

Bu husubla Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor ' İbrahim ve oîiuıs!a birlikte bulmi&sılar sizin k-ijk -cm iyi örnektirler. Onlar kendi kavimlerine şöyle demişte?-jî: Biz sîzden ayrı ve uzağszdir. Biz sizi ve sizin Allah'­tan î^ayrı ibadet ettiklerinizi kabul etmiyoruz. İşte bu­nun içî« de bizimle sizin aranızda düşmanlık başlamış­tır. Siz de Allah'a iman edip O'nun vahdaniyetini kabul ettiğiniz zamana kadar bu düşmanlık devam edecektir.

(El - Mümtehinne   4; Yine buyuruluyor ki :

İman yolu tutmayıp küfre karşı sevgi besleyen, ba­balarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin, sizler arasın­dan her kim böylelerini dost edinirse zalimlerdendir. (Tevbe, 23)

Yine emredilmiştir ki :

Sizin kendi karılarınızdan ve çocuklarınızdan da size düşmanlar vardır, bunlardan çekininiz ve korununuz.

(El - Teğabün, 14)

Sizin vatanınızda dininize karşı düşmanlık edenler bulunuyorsa, din için vatanınızı ve ülkenizi bırakıp.baş­ka yere göç edin. Her kim din uğruna vatariını'bıra­kıp da hicret etmezse hakikatte münafık sayılır. Böyle-ieri ile sizin alâkanız kalmaz.

Allah yolunda hicret etmedikleri müddetçe onları dost edinmeyin. (Nisa. 89)

Bu  şekilde,  Küfr  ile  tslâmın  ayrılması  hususunda,  yakın ve en kuvvetli akrabalık bağı olan kan (nesil)  feda edilmiştir.  Anne, baba,  kardeş,  evlat, nıüelü- olup olmamak hususunda birbirlerinden ayrılırlar.  kendi soyumuzu,     soydaşlarımızı,     Allah'a düşman °'UP olmamak için bırakır, terk ederiz, Vatana da, memlekete de bu yolda Allah'a ısmarladık çekeriz, onu da terk ederiz. Böyle bir vatanda Küfr ile îslâm çek'şmeai olun­ca o vatandan ayrılmamız icabeder. îalâm, dünyaya her şeyden önce gelir- Her şey îslâma feda edilir. İslâm, hiç bir şeye feda edilemez.

islâm,  çeşitli  insanları     birbirine  kardeş  kılmıştır. Bunların arasında ne kan, ne nesil, ne vatan, ne ülke, ne memleket, ne di, ne renk, ne başka bir maddî birlik var­dır.  Fakat bunlar tsiâm dairesinde birbirlerine kardeş­tirler.

islâm bu mevzuda bütün müslümanlara hitab ede­rek buyurur   :

Hep birlikte Allah'ın ipine sanlın ve dağılmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın, siz bir zamanlar birbirinize d limandınız. O sizin kalblerinizde ülfet \ir cudia getirdi. Onun nimeti ile siz birbirinizin kardeşi ol­dunuz. Siz ateş çukurunun dibindeydiniz. O sizi bundan kurtardık

(Al-i Imrân, 103)

Bütün diğer gayrı müslimlere hitaben de buyurul-muştur ki   :

Tevbe eder, namazı kılar ve zekâtı öderlerse- onlar da sizir din kardeşleriniz olurlar. (Tevbe, 1.1)

Müslümanların vasfı da şu şekilde bildiriliyor : Allah'm Resulü Muhammed ve onunla    birlik bulu­nan kimseler, kâfirlere karşı    şiddetli ve kuvvetlidirler, kendi aralarında birbirlerine ı-ahmedenlerdir. (El - Feth, 29)

Allah'tan gayrı bir mâbud bulunmadığına ve Mu­hammed (S.A.V.) in onun kulu ve Resulü olduğuna şa­hadet vermedikleri müddetçe halk ile dövüşmek için izin verilmiştir. Yim» onlar bizim kıblemize yüz çevirmelidir

ler; bizim kestiğimiz eti yemelidirler. Bizim gibi namaz kılmalıdırlar. Böyle yapan kimselerin canları ve malları bize haram olur. Ancak adalet ve kanun onların hakla­rını helal kılar. Bundan sonra onlar da müslümanlarm mâlik bulundukları bütün hak ve hukuka mâlik olurlar; Müslümanlara farz olan hususların hepsi onlara da farz olar.

(Ebu Davud Kitab - iü - Cihad)

Müslümanlık dairesine girmiş bulunan bu müslüman-lar bütün hak ve hukuk, farize ve vecibelerde diğer müs-lümanlarla aynı olmakla kalmayıp, hatta bu müslüraan-lar diğer müslümaniara destek bile olurlar, onlarla bir-l'kte İslâm «küll» ünün «cüz» lerini teşkil ederler. Bu hususta da Hadis-i Nebevi şöyle hidayet kılmıştır  :

Müslümamn müslümana bağlılığı bir duvarın tuğlar laruun bağlılıkları gibidir, bunların biri diğerini tutar ve sağlamlaştırır.

Mişkât, Kitab - ül - âdâb, Bâb eş - şefkati ve'r - rah­meti al'el - halkı.

(İttifakla bildirilen Hadis), Başka bir yerde :

Muhabbette» sevgide ve atufette müminlerin misali bir tek cisim misalidir.

Bu vücudun uzuvlarından birisi sızlarsa, bütün vü-eııdü rahatsızlık ve ızdırap sarar.

Mişkât,  yine ittifakla bildirilen Hadâs)

İslâm Milletinin bu şekilde birleşerek ortaya çıkmış bulunan vücudunun ismine Resûlullah (S.A.V.) «Cema­at» kelimesi ile isim vermişlerdir. Bu hususta da yine Zatı R!saietpenahüeri buyurmu^ardir ki:

Allah'ın eli cemaatin üzerindedir, bu cemaatı dağıt­mak isteyen alJeşe düşer.

Ve yine   :

Cemaatten bir kan?? ayrılan kimse, İslâm halkasın­dan kendi boynunu kaçırmış olur,

(Ahmed, Efoi Davud ve Mişkat rivayetlerine göre. Kitâb - ül - iman).

Bu kadarla iktifa edibnem'ş olup_ hattâ şöyle buyu-rulmuştur   :

Sizin cemaatinizi dağıtmak isteyen kimseyi öldürü­nüz.

Ve bu inci tanelerinden daha ıgıltılı olan mukaddes emirler şu noktaya dayanmaktadır   :

Bir araya toplanmış bulunan bu ümmeti dağıtmak için yeltenen kimseyi her nerede bulunursa bulunsun, kı­lıçla vurunuz. (Müslim Kitab - ül - emare)[129]

 

Îslami Kavmiyetin  Teşekkülü Ne Şekilde  Olur?

 

Bu cemaatin kuruluşu ve bir araya gelmesindeki esas, rabıta, kan, ırk, ülke, memleket, toprak- lisan ve renk gibi şeyler değildir. Bu cemaat arasmda HazretM Selmân-i Farisî (R,A.) vardı. Hazret-i Selmân İranlıydı. Fakat ne zaman onun hangi ırktan olduğu sorulduysa, «Seîman ibni İslam»: Islâmın oğlu Selman diye cevap alındı. Hazret-i Ali Radiyallahu Teâlâ anhü, Selman hak­kında şöyle buyurmuştur:

Selmanü minnâ ehli'l - beyti :

Selman bizim ehli beyttendir.

Yine bu arada zikredilmesi gereken iki mühim sa-habî vardır. Bunlar Bâzan ibni Sâsân ile onun oğlu Şehr ibni Bâzân'dır. Bu iki zatın nesepleri de İran hükümdarı Behram Gûr'a ulaşır.  Hazret-i Resûl-ü Ekrem,  Bâzan'ı

Vemen'e oğlunu da San'a'ya vali tayin etmişlerdi. Ve bu misallere eş olarak, bu ulvî cemaatın arasında Hazret-i Bİlâl-i Habeşî de vardı. Bu büyük sahabî hakkında Haz ret-i Ömer Radıyallahü teâlâ anh şu kıymetli sözleri söy­lemişlerdi:

Bilalün Seyyidinâ ve mevlâ seyyidinâ:

Bilâl bizim efendimizin kölesidir, fakat bizim de efendimizdir.

Bu örneklere ilâveten Hazret-i Suheyb-i Rûmî Radi-yallahü teâlâ anh vardı. Bu zata Hazret-i Ömer Radayal^ lahü Teâlâ anh, namazda kendi yerine imamet ettirmiş­tir. Hele Ebu Huzeyfe Radıyallahü Teâlâ anh'ln kölesi Hazret-i Salim Radıyallahü Teâlâ anh için Hazret-i Ömer vefat edeceği sırada şöyle demişti:

Salim bugün hayatta olsaydı hemen hilafeti eline teslim ederdik ve mü si umanlar in işlerini ona verirdik.

Zeyd :bni Harise Radıyallahü Teâlâ anh da azadlı bir köle idi. İşte bu zat öyle bir zattır ki,_ Fahri Kâinat Hazret-î Risaletpenahi (S.A.V.). k^ndi halasının kızı üm-nıül - müminin Hazret-i Zeyneb-i ona vermişti. Bu zatın oğlu Hazret-i Üsâme ibni Zeyd'i Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) islâm ordularına kumandan tâyin etmişti. Hem de Haz­ret-i Ebu Bekir Sıddık, Hazret-i Ömer - ül *- Faruk, Haz­ret-i bu Ubeyde ibni. Cerrah, Radlıyallahü Taalâ anhüm, gibi zevatın ve bir hayli ileri sahabîlerin katıldıkları mu­harebede kumandanlık etmiştir. Üsâme hakkında Haz ret-j Ömer kendi oğlu Hazret-i Abdullah ibni Ömer Rar ^yallahü anha şöyle buyurmuştur  :

Ey Abdullah, 11 sânı en in babası senin babandan da-"a efdâl, Üsâme'nin kendisi de senin kendinden   daha. [130]

 

Muhacirin Örneği

 

İşte, bu mübarek cemaat, îslâmın baltasını ellerine alarak, cehaletin ve taassubun bütün putlarını kırıp or­tadan kaldırdılar. Irk, nesil, vatancılık, memleketçilik, renk- lisan ve bunlar gibi eski cahiliye devri ile yeni ve modern cahiliyenin isimlendirerek zamanımıza kadar ta­pma geldikleri şeylerin hepsini, istisnasız olarak, baştan sona kadar silip süpürüp dünyayı bu gibi müievves şey­lerden temizlediler.

Resûl-ü Ekrem (S.A.V.), kendileri de ta ibrahim Peygamberden (A.S.) beri ecdadının bulunduğu, yaşadı­ğı vatanı olan Mekke'yi terkederek maiyetini, ashabını alıp Medine'ye hicret etti. Bu h'cretin sebebi olarak, Re-sûl-û Ekrem'in ve sahabelerinin kendi yurduna, vatan ve memleketlerine karşı bir sevgileri olmadığü neticesi çıka­rılamaz. İnsanlarda memleket sevgisi doğuştandır. Zat-ı Saadetlerinin Mekkeyi terkedip hicrete karar verip, yola çıkacakları zaman buyurmuş oldukları Hadis-i Şerife dikkat edelim  :

«Ey Mekke! Sen dünyada benim için en kıymetli şeyisin. Fakat ne yapalım ki, senin sakinlerin, semle ya­şayan halk, benim için barınma ve kalma imkânı bırak­madılar.

Hazret-i BilâH Habeşî, Medineye geldikten sonra orada hastalandı. Hastalığı sırasında Mekkede cereyan etmiş bulunan hâdiseleri birer birer hatırlayıp, memleket hasreti ile şu şiir1 irticalen söylemişti. Bu şiirler günü­müze kadar şöhretini muhafaza etmiş, dilden dile dola­şarak, müslümanlara o günlerin elemini duyurmuştur :

Keski ben bilseydim ki Fahh'da geceyi nasıl geçiri­yordum. Ve nasıl ezharı (bir kokuilu yaprak ve «celÜ» (papatya cinsi bir çiçek^     kokluyordum.  Ve yine nasıl

ben bir gün Mahbet'in (bir yerin ismi) su çukuruna da­lıp, oradan Şama ve Tufeyl (iki dağın ismidir)  civarına

bakıyordum ?

Bu kadar vatan ve memleket sevgisi beslemesine rağmen, bu Zevat-ı Kiram, îslâm için sevdikleri memle­ketlerini bırakıp hicret etmişlerdir. [131] Kendilerine boy le ,bir emir verilince yapamayız demediler.[132]

 

Ansar'ın Hattı Habeketleri

 

Diğer taraftan Medine'de bulunan Ansar, Mekkeden hicret edip gelmiş olan muhacirlere başları ve gözleri üzerinde yer verip, onlara emsalsiz bir hüsnü kabul gös­terdiler. Canları ve malları üe onlara hizmet etmek yo­lunu tuttular. Bu hususta HazreH Ayşe RadiyaJlahü Te-âiâ  Anhâ şöyle buyurmuştur   :

Medine Kur'ıuı Üe feth olmuştur.

Nebiyyi Ekrem, Sallallahü Aleyhi ve Sellem, Muha­cirlerle, Ansan birbirleriyle kardeş etti. Aralarında kar­deşlik bağlarını kurdu. Her Ansar bir Muhaciri kardeş edindi. îş o kadar basit değildi. Kardeşlerden biri kendi­sine birini kardeş edinince, kendi maundan ona miras bi­le vermek yolunu tuttu. Bu hususta o kadar ileri gidildi ki, diğer miras sahiplerinin zarar görmemeleri için Hak Taalâ bu usulü âyet-i kerime ile men etti  :

Veraset hususunda kan bağlılığı (neseb) bulunanlar diğerlerine tercih edilme hakkıma mâliktirler. (El - Enfâl, 75)

Ansar, kendi tarlalarını, bağ bahçelerini, edinmiş ol­dukları bu kardeşleriyle yarı yarıya bölüşmek yoluna gittiler. Benî Nıızayr arazisi feth edilince Ansar Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)  e şu hususu arzettiler:

Yâ Resulullah, bu araziye bizim ihtiyacımız yoktur, bu araziyi bizim muhacir kardeşlerimize ver.

Onların bu tok gözlülükleri ve cömertlikleri hakkın­da Hak Taalâ Kelâm-ı Kâdim'de şöyle buyurmuştur :

Onlar öyle kimselerdir ki, kendileri sıkıntı içinde ol­dukları halde başkalarına cömertlik ederler. (El - Haşr, 9)

Hazret-i Abdullah- ibni Avf ile Hazret-i Saad İbni Rabî' Ansarî arasında kardeşlik bağı kurulmuştu. Haz­ret-i Saad kendi din kardeşine yalnız malının yarısını vermekle kalmadı, ferağata bakınız ki, iki karısından bi­rini boşayıp da din kardeşini evlendirmeği bile düşündü. Devri R'saletten sonra Muhacirin arka arkaya hila­fet vazifesiyle riyaset mevkiine geçtiler. O zaman Medi­ne halkından kimse çıkıp da, siz bu ülkenin halkı değil­siniz, nasıl olur da siz hükümetin başına geçersiniz de biz geçemeyiz? Sizin bizim ülkemizde hükümet etmekte ne hakkınız var? Diye bir itirazda bulunmadı.

Zat-ı Risaletpenahîleri ile Hazret-i Ömer (R.A.) Me­dine civarında Muhacirlere arazi tevzi ettikleri zaman Ansardan hiç bir kimse kalkıp da «bunları ne diye bizim ülkemize yerleştiriyorsunuz?» demedi. Böyle bir sözü kimse hatırından bile geçirmedi.[133]

 

Dine Bağlılık Uğrunda  Maddî Alakaların Feda Edildiği

 

Daha sonra, Bedir ve Uhud muharebeleri vuku bul­du. Bu çarpışmalarda Mekkeli muhacirler, kendi yakın-

ları ve kendi akrabaları ile, din yolunda dövüştüler. Haz­ret-i Ebu Bekir, kendi oğlu Abdurrahman (R.A.) a kılıç çekmekte tereddüt göstermedi. Hazret-i Huzeyfe (R.A.) kendi babası Ebu Huzeyfe'ye karşı hücuma geçti. Haz­ret-i Ömer (R.A.) bu savaşlarda kendi'dayılarının kanı ile ellerini boyadı. Hazret-i Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) in amcası Abbas (R.A.) amcazadesi Ukayl (R.A.) damad-lardı. Hazreti Ömer (R.A.) o ara bütün esirlerin öldür­dükleri zaman, diğer alelade esirler gibi muamele görmüş lerdi. Hazret-i Ömer (R.A.) o ara bütün esirlerin öldü­rülmesini ileri sürüyordu. Elbette ki, bu meyanda Resul-ü Ekremin yakınları ve akrabaları da öldürülecekler' ara­sında bulunuyordu. Hatta Ömer (R.A.) in kendi akraba­ları ve yakınları da vardı. Ve hatta Hazret-i Ömer (R.A.) bu mevzuda çok şiddetli bir fikir ileri sürmüştü  :

Herkes kendi yakınını ve akrabasını öldürsün de ib­ret olsun.

Fakat hidayeti ilâhîye bu işi durdurdu.

Mekke fethi sırasınd? Hazret-ı Resûl-ü Ekrem, (S.A.V.) kendi kabilelerinden başka kabile mensuplarını ve kendi akrabası olmayan kimseleri yanma alarak ken­di kabilesi efradına ve kendi memleketi ve ülkesi ve va­tanı olan Mekke'ye hücuma geçmişt'. Soy ve neseb yakın­lıkları olmayanların, memleketlisi bulunmayanların elle­riyle kendi memleket halkına, kendi akrabalarına, yakın­larına, ve kendi kabile efradına karşı silahlı bir mücade­leye g'rişmiş ve bu korkunç çatışmanın neticesinde bir Çok mühim savaşlar baş göstermişti. Böyle bir şey, Araplar için tamamen yepyeni bir şeydi. Arap tarihinde buna benzer bir hadiseye asla rastlanmamıştı. Araplar arasında o zamana kadar kimsenin 'kendi kabilesi efradı olmayanlarla ve yabancılarla birleşerek, kendi kabilesi ttienauplarma,  hemşehrilerine,     memleketlilerine   ve  vatandaşlarına karşı savaşa giriştiği görülmemişti. Bu ga­ye uğruna yapılan savaşlar, herhangi bir intikam hissi, toprak kazanmak, arazi elde etmek, mal edinmek, maddî menfaat sağlamak .için değildi. Bir tek maksad gözönün-de tutuluyordu. O da Kelimeyi Hakk'ı yükseltmek...

Kureyşİn ipsiz sapsızları öldürüldükleri zaman, Ebu Süfyan huzuru saadete gelerek arz eyledi:

«Yâ ResuluUah,, Kureyşİn genç fidanları kesildiler, bundan böyle Kureyşİn şanü şöhreti artık kalmamıştır.»

Rahmeten li'l - âlemin, bu sözü duyunca, Mekke hal­kına aman verdi. Aman verildiğini gören Ansar zannet­tiler ki, Fahr-i Kâinat, kendi memleketlilerine ve kendi akraba ve kab'le mensuplarına karşı refet gösteriyorlar. Kendi aralarında şu şekilde konuşmağa başladılar:

«Nihayet Zat-ı Saadetleri de bir insandır, ne de olsa kendi memleketlilerine ve kendi kabilesi efradına karşı bir parça yakınlık hissi duymuştur.»

Zat-ı Saadetleri bu kabil konuşmaları haber alınca, Ansarm toplanmalarmı emir buyurdu; onlara hitap ede­rek   :

Ben hiç bir zaman kendi aile efradıma ve kendi ka­bile mensuplarım;ı yakınlık ve muhabbet hissi beslemem. Ben A İlah in kulu ve O'nun Resulüyüm. Allah için sizin ülkenize hicret edip sizin yanınıza gjeldim. Şimdi benim yaşayışım ve benim ölümüm de sizinle bir arada olacak­tır.

Allah'ın Resulü, bu konuşmalarında ne söylemişler-se, olduğu gibi tatbik etmişlerdir. Mekkeyi Muazzama inkarcıların elinden kurtarıldıktan sonra, artık Zat-ı Sa­adetlerini Medineye hicret ettiren sebeplerden hiç biri­sinden eser kalmadığı halde yine de Zat-ı Saadetleri Mek­ke'de kalmak arzusunu izhar etmediler. Medineye dön­meği arzu buyurdular, işte bu mesele de isbat ediyor ki, gat-ı R'saletpenahUerinin Mekke'ye karşı hücuma geç­miş olmaları, ne bir intikam hissi, ne de vatana bağlılık duygusu ile, ne de başka bir saika ile olmuştur. Sadece ve yalnız Kelime-i Hakk'm yükseltilmesi uğruna yapıl­mıştır.

Bundan sonra da Hüvâzin ve Sekîf emlâki feth edi­lip ele geçti. O zaman yine, halk arasında bir nevi yan­lış anlayış doğdu. Allah Resulünün bu emlâkden Kurey­şİn yeni müslüman olmuş bulunan gençlerine fazla hisse verdiği ileri sürüldü. Ansar gençlerinin bu fikirleri; Zatı Saadetlerinin kabile ve hemşehri gözettikleri şeklinde or­taya çıkmıştı. Bu gençler şöyle diyorlardı   :

«Allah Resulünü aıfv etsin, KureyşHlere fazla verdi ve bizi unuttu. Halbuki, şimdiye kadar, bizim kılıçları­mızla onların kanları akmıştır.»

Bu sözleri duyan Resul-û Ekrem, onları toplayarak kendilerine şöyle buyurdu :

Benim bu zümreye daha çok mal ve mülk tevzi et-mfintia sebebi, bu kimselerin muslümanlığa yeni girmiş olmalarıdır. Bu balamdan kalblerinin kazanılması gözö-nune alınmıştır. Sizler bu dünya malına karşılık, Allah Taalâ ve O'mın Resûlü'nün yakınlığını elde etmek iste­mez misiniz?

Beni Mutallaka gazvesinde, bir Gıfarî ile bir Avfî biritoirleriyle çekiştiler. Avfilerle Ansar arasında anlaş­ma vardı. Bunun üzerine Avfiler Ansardan yardım iste» <£iler. Gıfârîler'in de Muhacirin ile aynı şekilde bir ahitte-vi vardı. Aynı şekilde Gıfârîler de Muhacirini yardıma ça­ğırdılar. İki taraf da kılıca sarıldığından, kan dökülme­sine ramak kalmıştı. Resulullah (S.A.V.) e haber ulaştı­rıldı; :Îd taraf birbirlerine girmek üzeredirler dencfâ. Zat-ı Saadetleri buyurdular ki:

Bu nasıl bir iştir? Siz nasıi olur da kendi dilinizle, taraflarınızdan cahiliye usulü ile yardım talebinde bulu­nursunuz?

Mâ leküm ve - li - da'vet'il - câhiliyyeti.

Bu cahiliye davetiyle ne oluyorsunuz?

Bir Muhacirinin bir Ansan vurduğunu söyledikleri zaman Allah Resulü  :

Cahiliye âdetlerine göre, yardıma çağırmağı bırakı­nız, bu gayet kötü bir iştir.

Bu gazvede, kabilecilik taraftarlar m m meşhur ele basısı Abdullah ibni Ubeyy de vardı. Muhacirinle anlaş­ması bulunan bir kimsenin, Ansarla anlaşması bulunan bir kimseyi vurduğunu duyunca şöyle söylemişti  :

Bunlar bizim ülkemize, bu ülkenin gülleri çiçekleri oldular. Biz hepimiz onların karşısında baş eğmek zorun­da kaldık. Bunların durumu, «besle kargayı oySun gözü­nü» misaline benzer. Yemin ederim ki, Medineye varınca, şeref sahibi bulunan bizler bu alçakları oradan çıkarıp atmağa kaçıracağız.

Sonra Ansara da şöyle konuşmuştu  :

Bu ne biçim iş, siz bunlara kendi yerlerinizi verdi­niz; kendi yurdunuzda bunları barındırdınız; kendi mal­larınızı onlarla bölüştünüz. Yemin ederim kî, siz bir gün onların ellerine düşerseniz size yapmadıklarım bırakmaz­lar.

Bu sözlerden Resulü Ekrem haberdar edilince, adı geçen şahsın müşlüman oğlunu huzuruna çağırtarak, bu gerçekten inanmış gence babasmın nifak saçan sözlerin­den bahsetti

Genç n^üslüman, babasına karşı büyük bir sevgi beslerdi. Kabilesi içinde babasına olan bağlılığı ile meş­hurdu. Fakat böyle bir hâdiseden sonra, Allah Resulün­den şöyle bir müsaade taleb etti :

Yâ Resulullah, eğer emir buyurduğunuz takdirde, hemen gider babamın kafasını keser, onun vücudundan ayrılmış başını huzurunuza getiririm.

Alemlere rahmet olarak gönderilmiş büyük ve biri­cik insan böyle bir şeye müsaade etmedi.

Muharebeden geri dönülüp Medineye gelindiği za­man, İbni Ubeyy'in oğlu, babasına giderek, yalın kılıç bir vaziyette, şöyie haykırdi :

Resulullah izin vermedikçe, sen artık bundan böylt Medinede barınamazsın. Şeref sahibi olan bizler bu alçak­ları Medineden çıkaracağız demişsin. Sen bilmiyor mu­sun ki, şeref yalnız Hak Taalâ'nın, O'nun Resulünün ve Müminlerindir.

Bu beklenmedik hitap karşısında şaşıran baba, şu­ursuzca bağırıp kabilesinden yardım istemişti  :

Ey Ehl-i Hazrec! Bakınız ne günlere kaldık. Benim kendi oğlum, kendi evimde beni barındırmak istemiyor!

Bu feryada benzer sözleri işiten halk, oraya koşuş­tu. Fakat Abdullahın kararı gayet kesind;. İlk sözlerin­de şiddetle ısrar ediyordu:

EesuluUahdan müsaade almadıkça bu adamı Medine gölgesinde barındırmama imkân yoktur!

Hâdise tekrar oradaki topluluk tarafından Allah Resulüne intikal ettirilince, Zatı Saadetleri şöyle emir buyurdular;

Gidin Abdullah a söyleyin babasını evinde rahat bı­raksın,

Abdullah Du emri alınca, kılıcını kınına soktu ve ba­basına:

Sen ancak Allah Resulünün müsaadesiyle burada ba­kmak imkânına sahip olabilirsin! [134]

Beni Kaynukâ vakasında, Hazret-i Ubbâde iteni, Sâ-mit, onların işleriyle meşgul olmak için emir almıştı. Hazret-' Ubbâde, hıyanet eden kabilenin Medine ve civa­rından uzaklaştırılmasına karar verdi. Bu cemaat, Haz­ret-i Ubbâdenin kabilesi Hazreclilerle anlaşma halinde idi» Fakat Hazret-i Ubbâde bu hükme varırken, böyle bir anlaşmayı nazarı itibara almadığı gibi bu hususu ha­tırından ve hayalinden bile geçirmedi.

Beni kurayza hâdisesinde de, Evs'in ileri gelen li­deri Hazret-i Saad ibni Maâz, bu işi -tedvir etmekle va­zifelendirildi Hazret-i Saad, Beni Kurayzânın yaptıkları işleri değerlendirerek, onların erkeklerinin öldürülmesi­ne, kadın ve çocuklarının alıkonmasına ve mallarının mü­saderesine karar verdi. Bu hükmü verirken, Beni Kuray­za ile kendi kabilesi arasındaki mevcut anlaşmayı kaale almamış, yalnız islâmî noktai nazardan hareket etmişti. Kendisinin dahi uzun bir müddet aynı kabilenin arasın­da yaşadığını ve adı geçen kabilenin içinde Ansarm bir çok akrabalarımın bulunduğunu katiyyen hesaba katma­mıştı. Halbuki Araplar o zamanlar böyle anlaşmalara son derece ehemmiyet verirlerdi. [135]

 

Îslam Cemaatinin Aslî Ruhu

 

Yukarıda sıraladığımız deliller ve vakalar bize şu gerçeği teslim etmektedir: îslâmî Milliyetin kuruluşun­da, ırk, nesil, soy sop, vatan, memleket, ülke, lisan ve rengin hiç "bir önemi yoktur. Bu binayı kuran mimar, b;r hayalden değil, doğrudan doğruya hayatın gerçeklerin­den hareket etmiştir. İnsanlık âleminin bütün ham mad­delerini gözönünde bulundurmuştur. Her nerede elle tu­tulur iyi ve mütaamıel bir malzeme görmüş ise, fofnasan-da ö malzemeyi ikullannuşör.    îmanın ve 8aUh aanelin, malzemesini yoğurup pişirerek bu binanın yapısına yer­leştirmiştir. Bunlardan bütün insanlığı çerçeveleyen bir bina meydana getirmiştir. Bu miViyst binası bütün kü­reyi arzı kaplar. Bu muazzam binanın devamı ve ayakta durması, bu binada bulunan muhtelif asılların, muhtelif şekillerin, muhtelif ülkelere ait parçaların bir tarafa bı­rakılmasına ve muhtelif ayrı asılların unutulmasına bir asıl ve bir kökün nazarı itibara alınmasına bağlıdır. Bu binada ayrı ayrı renkler ortadan kaldırılarak, her yer bir boyaya boyanmıştır. Ayrı ayrı yerler, ayrı ayrı yurt­lar bırakılmış br Mahrece-i Sıdk (doğru çıkış) dan çıkıl­mış ve bir medhal-i sıdk : (doğru çıkıştan) girilmiştir. İşte bunlar Millî birliğin : (Vahdet-i milliyetin) esasla­rıdır.

Eğer bu millî birlik dağılır, bu vahdet bozulur, mil­leti teşkil eden cüzler birbirinden ayrılır, kendi asıllarını bırakır, nesillere, ırklara bölünür, kendilerine maiısus vatan, memleket ve ülkelere ayrılır, muhtelif renk ve şe­killerle birbirlerinden uzaklaşırlarsa muhtelif ve birbi­rine zkî dünyevî maksadlann peşine takılırlarsa, o zaman bu binanın temelleri çöker, duvarları yıkılıp gider. Bu binanın parçalan her biri bir tarafa dağılır. Bu şekilde olan hiç bir hükümet yaşamamış ve hiç bir -devlet de-' vam edememişt'r. Bilâkis dağılıp gitmişlerdir. îslâmî milliyette, islâmî kavmiyette, yukarıda saydığımız milli­yet ve kavmiyet esasları yoktur. Orada nesil, soy sop, ırk, vatan, ülke, lisan, renk ve herhangi bir maddî sebe-^ıı bulunması kat'iyyetle muhal ve imkânsızdır. îşte yu­karıda baihsi geçen milliyetlerden bu ikinci şekil day&ruk-** ve daimî bir şekildir.

İşte onun gömleği, dini Ma kefendir.

Buma göre, her kim, müslüman olursa ve İslâm yo- tutmak isterse, milliyet esasında ne kadar kan ırk, toprak, ülke, ve buna benzer şeylere ist"nad eden pren­sipler varsa, bunların hepsinden uzak kalmalıdır. Her kim, bu esaslara bağlanırsa, islâm daha onun ne kalbine ne de ruhuna nüfuz etmediğini bilmesi lâzımdır. Böyle bir kimsenin burnu daha cahiliye kokusu ile doludur. Bu gün oftnasa bile yarın muhakkak ki, b'r gün bu kimse İs­lâm'dan ayrılacak, İslâm' da elbette ki, ondan uzaklaş­mış olacaktır. [136]

 

Resulullah Sallallahü Aleyhi Ve Sellemin Son Vasiyeti

 

Allanın Resulü (S.A.V.) kendi devri saadetlerinden bir müddet sonra, müslümanlar arasında tekrar cahiliye taassubunun hüküm süreceğini sezmişlerdi. Böyle men­fur bir zihniyetin tekrar müslümanlar arasında hüküm sürmesi korkunç bir dönüş demekti. Bu eskiye ait taas­sup kasırgası pek tabiî olarak, İslâm binasının temelleri­ni sarsmaktan geri kalmıyacaktı. Bu noktayı gözönünd0 bulunduran Allah Resulü müteaddit defalar, bu tehlikeyi tekid ile bildirmişlerdir :

Benden sonra küfre geri dönüp de bazınız bazınızın boyunlarını vurmuş olmâyasımz. (Buharî Kitab - ül - Fiten)

Zatı Risaletpenahi, ömürlerinin sonuna doğru gittik­leri «Haccet r ül - veda» da Arafatta irat ettikleri hutbe­de, umum müslümanlara şu emsalsiz gerekleri' biİdif-diler :

Şunu duymuş olun ki, bugün, bütün cahiliye işleri, âdet ve an'anesi benim ayanımın altındadır. Ne bir Ara-bin bîr Aceme (A rap tan   gayrı) ne de bir Acem'in bîr Araba imtiyazı, fazileti vardır. Siz hepûıiı Âdem evlâdı­sınız. Adem İse, topraktan yaratılmıştır. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Bütün Müslümanlar da birbirleriy­le kardeştirler. Cahilîyenin bütün zihniyetleri silinmiş, bâtıl kalmıştır. Şimdi, sizin kanlarınız smln namuslarımız ve sîzin mallarınız birbiriniz için haramdır. Nitekim, siz bugün hac mevsiminde bulunuyor ve sizin için, bu ay ve bu fcünler nasıl haram ise, sizin birbirinizin kanuna, mah-jnc, şeref ve namusuna tecavüz etmeniz de boyîe harım­dır.

Sonra Zatı Saadetleri Mumya teşrif buyurdular. Bu hususu daha iyi belirtmek ve daha kuvvetli bir şekilde tekid etmek için orada da şu mealde bir hitabede bulun­dular :

Dikkat edin, benden sonra, sapık yola sapıp da sa­kın birbirinizin boyunlarını vurmayıraz.

Çok geçmeden siz de Kabbinize kavuşacaksınız. O /aman yaptıklarınızdan ve ettiğiniz amellerinizden soru­lacaktır.

Dinleyiniz! Eğer sizin içisı bir zenci (Habeşî) ki'Âe de emir olarak tayin edilmiş olursa ve Allah'ın Kitalisaa mutabık olarak islerinizi idare ettiği tukdltde elbette ki, siz onun sözünü dinleyecek ve İtaat edeceksiniz.

Allah Resulü, İslâmın bu hayat dolu emirlerim bü-dircFkten sonra, kendilerini can ve gönüldt-n dinleyen hal­ka, şu suali tevcih ettiler :

Bu haberleri sizlere olduğn gibi ulaştıralım mı?

îslâm cemaati bir ağızdan cevap verdiler :

Evet, Ya Resulallah!

Tekrar buyurdular :

Allafh'ı bu hususta şahit tutarım.

Alemlerin kendisiyle ögtindugü son peygamber, bu hitabelerini şu sözlerle bitirdiler;

O mevcuttur, vardır, fakat bu hususları size haber veren mevcut ve var değildir. [137]

Veda Haccmdan sonra Uhud Harbi şehidlerinin me­zarlığına geldikleri zaman orada da şu hakikati açıklamış oldular  ;

Ben bakî âleme gittikten sonra, sizin şirk yolunu tu­tacağımızdan korkmam, ancak sizlerin dünyaya sarılarak birbirinizle savaşmanızdan korkarım. Böyle yaparsanız helak olursunuz, nitekim sizden evvelki ümmetler de böyle japtıklanndan helak olup gitmişlerdir. [138]

 

İslam İçin En Büyük Tehlike

 

Kâinatın   Efendisinin,  ümmeti  namı hesabına üzül­düğü, endişe ettiği ve korktuğu bu şekilde bir fitnenin ortaya   çıkmasıdır. Böyle bir durumun ne kadar büyük bir tehlike teşkil ettiğini Zat-ı îüsaletpenahileri elbette ki, çok iyi biliyorlardı. î^âm'ın ilk mes'ut devrinden gü­nümüze kadar, İslâm Ümmetinin     felâketlerine bu feci fitneden başka bir şey sebep    olmamıştır, demek müm­kündür. Zat-ı Saadetlerinin bu fânî dünyayı terk ettik­lerinden bir kaç sene sonra, Hâşimî ve Emevî taassubu­nun neticesinde fitne baş gösterdi. İşte bu kahredici fit-;ıe, îslâmm aslî siyaset nizamını o zaman dağıtıp param parça etmekte gecikmedi. Bu yıkıcı kasırganın neticesin­de çok geçmeden Arapîik, Acemlik, Türklük taassubu çe­şitli şekillerde meydana çıktı. Bu parçalanmalar ve esas­tan kopma hareketleri îslâmm siyasî birliğine son vermiş oldu. Daha sonra, îslâm ülkelerinde muhtelif hükümet­ler kurulmağa başladı. Bu yeni kuruluşlar fitnenin son halkalarını meydana getirdi. Bu başka başka devletler İslâm'ın aslî birliğinden ayrıktılar. Son asırlarda dünya­da iki büyük İslâm Devleti vardı. Bu iki. devlet dünya­daki öbür îslâm devletlerin hepsinden kuvvetli ve hep­sinden daha büyük ve nüfuzlu idiler. Bunlardan birisi Türk Osmanlı devleti, d'ğeri de Hindistan Moğol (Timu-rî) devleti idi. Aynı fitne bu iki devleti de yeryüzünden sildi süpürdü. Hindistandaki Timurî hükümeti, halkı Hin­distanlı ve Moğol (Tirmırî) diye ikiye ayırdığı için son buldu. Türkiye'de ise, halk Türk, Arap ve Kürt diye bir­erinden ayırcüıkları için koca imparatorluk dağillıp gitti.

îslâm tarihinin başından beri, bu tarihin tamamına bir- kere göz atalım. O devirde her nerede bir İslâm Dev­leti kurulmuş ise, bu hükümette, ırkçılık, nesilcilik, kav­miyetçilik imtiyazları nazarı itibara alınmaksızın, her zümreden ordu kumandanları, kalem erbabı, kılıç sahibi kahramanlar devlet hizmetinde istihdam eddlmişti. Sîz bir Iraklıyı Afrikada, bir Şamlıyı İranda, bir Afganlıyı Hindistanda diyanetle, vefakârlıkla, sadakatle ve ema­nete ittiba ile hizmet ifâ ettiklerini görebilirdiniz. Bunlar bu ülkeferde sanki kendi memleketlerinde bulunuyormuş gibi <ıanla başia çalışıyorlardı. Idlâmî hükûmetlier kurul­duğu zaman, hiç bir vakit, bu hükümetin elemanları mu­ayyen bir yerden muayyen bir ırktan seçilmiş değillerdi!. Her ırktan ve her memleket halkında seçile gelmişler­dir. Her yerden, her memleketten iş başaranlar, ellerin­den iş gelen müslümanlar bu hükümette vazife almışjiar ve işleri en iyi şekilde yürütmüşlerdir. Bu elemanlar, Dârül - İslâm olan her ülkeyi kendilerine vatan, memle­ket ve yurt bilmişlerdir.

Fakat ne zaman, şahsî garaz ve taassup ortaya çık-mı9ı fitne baş göstermiş, fesad ayakiianmışaa böyle bir vasatta renk, nesil, ırk, ülkeciiiık, memleketçilik imtiyazan görülmüştür. Bu defa İslâm düşmanlarına karşı kul­lanılacak olan kuvvetler, birbirlerini ezmek için harekete geçmişlerdir. Müslümanlar arasında İç çekişmeleri baş 1 göstermiş ve muslümanlık kudreti ve kuvveti zayıflayıp ortadan kalkmış, yabancılar da müslümanlara musallat cjmak imkânını bulmuşlardır. [139]

 

Körükörüne Avrupa Taklitçiliği

 

Günümüzün müslümanları herhangi bir teftiş ve tah­lile lüzum hissetmeden, hatta körü körüne denecek bir tarzda Avrupa milletlerinden ırkçılık, kavmiyetçilik, memleketçilik, vatancüık, ülkecilık gibi fikirleri benim­semekle iktifa etmeyip, bu sistemleri kendi ülkelerinde tatbik mevkiine koymuşlardır.

Arapların sanki İslâmlıkla hiçbir alâkaları yokmuş gibi, hali hazır durumda Araplıkları ile Öğiinmek yolunu tutmuşlardır. Keza Mısırın yeni idarecileri, tarihin zâlim simaları olan Firavunlarla iftihar ederek, bu kanlı salta­nat tacMârlarma millî kahramanlık payesi vermişlerdir. Asırlarca Islâmın bayraktarlığını yapmış olan Türkler de manevî hüviyetlerinden soyunarak, kavmiyetçiliği bu pflâ-na almışlar. Cengiz ve Hülâgü Han gibi kimselerin sak­sında bir melce aramışlardır. Irkçılık rüzgârı, İranda da tahribat yapmaktan geri kalmamıştır. Kavmiyetçilik ta-assub ve gayretine kapılarak, sırf mevhum Arap emper­yalizmine karşı koymak gayesiyle Hazret-i Ali (R.A.) ve Hazret-i Hüseyin (ît.A.) ı kendileri için kahraman ilân ederken, diğer taraftan da millî kahraman olarak Rüstem ve tsfendiyarı ileri sürmektedirler. Bu şahısla­rın menkıbelerini söyleyip durmaktadırlar. Hindistanda bu fikir hastalığına yakalanmaktan kendini kurtarama-niştır. Bu gibi zümreler, Zemzem   suyund'an alakalarını keserek, Ganj nehrinin sularını mukaddes su telâkki ede­rek, neredeyse bu bulanık suyu cennet suyu diye halka sunacaklardır. Bu gibi fikir öncüleri, İslâm ileri gelen­lerini bir tarafa bırakıp, Bohem ve Ercen'i kendilerine nyülî Üder, millî kahraman kılmışlardır. Gerçekten uzak­laşan bu kimseler, Mekke ülkesini unutup Tekselâ, Mo-hen, Cadaro ve Herpâ'ya bağlanıyorlar. Her fırsatta bu yerlerden bahsederek, çevrelerine tesir etmek istiyorlar. Bütün bu menfî Örnehfter, körü körüne yapılan Avrupa taklitçiliğinden başka bir şey değildir. Bu kabil yabanliklerin ismine bir de kalkıp medeniyet diyorlar.. Bu kopyacı ve basma kalıp kafalı kimselerin hakikatle­ri görmelerine elbette ki, imkân yoktur. Onlar bu çarpık zihniyetle ancak zahirî görüri'er. Dış görünüşün süslü püslü rengi onların gözlerini büyülemiştir. Avrupa me­deniyetine göre Ab-ı Hayât gibi görülen hususlar, islâm medeniyetinde bir öldürücü zehir olduğunu anlıyacak bir, idrâk ve dirayetten mahrum oldukları için yaptıkla­rı tahribatı sezecek şuurları yoktur.

Avrupa milliyet ve kavmiyetinin temeli, ırk, nesi, memleket, ülke, vatan, dil ve renk biriği zeminine atıl­mıştır. Bu görüşün neticesinde, herkes diğer millet ve di­ğer itkin fertlerinden çekinip uzak kalması icabeder. Milletdaş, kavmidaş, ırkdaş, dildaş, ülkedaş olmayanlar­dan nefret etmesi lâzım gelir. İsterce bu kimseler, sö-2Üm ona kararlaştırılmış hududdan bir mil mesafeden daha az bir uzaklıkta yaşamış olsun, yine onlara yabancı gözü ile bakılır. Neden bakılmasın ki, orada başka bir ırkın mensubu olan fert, ne kadar doğru insan ve ne ka­dar temiz bir kimse oilsa dahi,, yine de öbür millet mensu­bu için doğru ve faziletli bir kimse sayılmaz. Bir ülkede oturan bir kimse, diğer ülkenin vatandaşlarına her ne ka-<lar sadakatle hizmet etmeğe amade olsa dahi makbule geçmez. Bir ırkın bir ferd', diğer bir ırkın ferdi tarafın­dan itimada şayan kimse değildir.

îslâm milliyetine, İslâm kavmiyetine gelince, durum tamamiyle değişir. Bu mevzuda iş her bakımdan başka türlüdür. Yukarıda anlatılanların tamamen aksi ve zıd-dıdır. Islâmdaki kavmiyetin ve    milliyetin temeli, ırka, nesle, nesebe,  vatana, ülkeye,    memlekete, yere - yurd!a dayanmaz. Ancak itikada ve amele dayanır. Bütün dün­ya müslümanlan hangi cinsden, hangi ırktan, hangi ne­silden, hangi ülkeden, hangi memleketten, hangi vatan­dan olurlarsa olsunlar, bu sayılanların imtiyazları ve ay­rılıkları gözönünde bulundurulmaksızın,  hiç  bir  suretle nazarı itibara alınmaksızın, hep birdirler, hep birbirleri­nin yadımcıları ve hayatın çeşitli sahalarında hep birbir­lerinin ortakları    hükmündedirier. B't hintli Müslüman Mısıra gider, o ülkenin sadakatli bir    hemşehrisi olur, hizmet yolunu tutar; 3anki Hindistanda    bulunuyormuş gibi bu diyarın müslümanlan ile her bakımdan kaynaşır. B'r Afganlı Müslüman, meselâ Şam'da   (Suriyede)  hu­dutları korumak için canını feda   eder; sanla bu kimse Afganistan için canını feda etmiştir. îşte bunun :çin, bir müslümanın ülkesiyle diğer bir müslüman ülkesinin ara­sında herhangi bir coğrafî hudut yahut da ırkî ve saire ayrılık - gayrıîık yoktur. Müslüman bu ayrılık ve gayrı-lığı düşünmez ve düşünemez, işte bu fark ve büyüik bir uçurum vardır. Orada kuvvetin sebebi olan nesne, bura­da öldürücü zehirdir.

Merhum AUâme İkbâl ne de güzel söylemiştir : Apnî millet per kıyâs akvâm-ı magrib see ne ker, Hass hee terkîb - meen, kavm-i Resûl-i Hâgimî, Un-ki cemi'iyyet ka hee mülk ü neseb per imtiyaz, Kuvvet-i mezheb-see müstahkem hee cem'iyyet terî

Kendi milletini, Avrupa milletleriyle mukayese ©tane, Haşîmî KesaîDo, ümmet terkibi ayrı ve hususî bir

variyettedir.

Onların   cemiyetlerinin     temeli ülkeye ve nesebe münhasırdır,

Fakat senin cemiyetinin temeli din üzerinde sağlam­lık bulmuştur.

Bazı kimseler, vatancılık, milletçilik, kavmiyetçîıüük» ülkeciük, hemşehricilik ve ırkçılık gibi fiâkrlerin yanında, İslâm Miüiyetçiliği ille de bir alâka kurulabileceğint ileri sürerek içine düştükleri fikrî perişanlığı belli etmişler­dir. Bu zavallıların iki çeşit milliyetçiliği bir arada gös­termek istemeleri ve iki zıd mefhumu bir araya getirme­leri gaflet/erline bulunmak bir örnek teşkil etmiştir. BÖy le imkân dışı bir meseleyi ileri sürerek, gerçeğe giden yo­lu bir çıkmaza çevirmişlerdir. Bu meselenin sebeV ce­haletten ve dar görüşlülükten başka bir şey değildir. Hak Taalâ hiç bir vakit bir göğüs içinde iki. gönül yarat­mamıştır. Bir gönülle de iki ayrı ve birbirine zıd sevgi konmamıştır. Bir kalbde de iki ayrı milliyetçilik esası vücuda getirilememiştir. Bu birbirine zıd iki şey bir ara­ya toplanamaz. Milliyet mefhumunun esası, kendisi ile kendisinden başkasını ayırt etmekten başka bir şey de­ğildir. Islâmî milTyette ve îslâmî kavm'yette yalnız Müs­lümanlıkla gayr-ı - Müslim vardır. Ve başka bir şey yok­tur. Bir Müslüman diğer birisini ya Müslüman bilir, ya­hut da Müslüman bilmez; işte ayrılık ölçüsü bundan baş­ka bir şey cüeğildir. lalamı milliyetçilik, îslâm kavmiyet­çiliğin iktizası budur. Vatancılık, memleketçilik, ırkçılık, nesilcüik ve saire gibi esaslar üzerine kurulmuş bulunan milliyet ve kavmiyet, diğerleri ile alâkayı kesmek de -mettir. İsterse bu yabancı görülen kimseler iyi insan ol­salar dahi düşman addedilmeğe mahkûm olurlar. Şimdi  aklı sahibi bu iki ayrı şeyi, bu İki ayrı ve birbirlelîne zıd hususların bir araya toplanabileceğini iddiaya k&'kışabilir? Siz bir müıslüman olarak, hem br miislü-m&m kendinize milletdaş kabul edecek, hem de bir gayn-Müslimi kendinize yine aynı şekilde milletdaş sayacaksı­nız. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Siz kendi ülke­nizde bulunan bir gayrı - Müslimi mületdas. addedecek ve kendi ülkeniz dışındaki bir Müslümani yabancı telakki edeceksiniz. Böyle bir anlayışa hangi müslüman taham­mül edebilir?

Bunlar bir araya toplanabilirler mi? Hiç sizin içi­nizde dirayetli kimse yok mudur? (Sûre-i Hud, 78)

İşte şimdi iyice anlaşılmıştır ki, Müslümanlıkla, Hindistanlılık, Türklük, Afganlılık, Araplık, tranîlik di­ye hissiyata kapılmak, Islâmî milletin temellerini bozar, çürütür, ortadan kaldırır. îslâm Birliğini dağıtır, param parça eder. Böyle bir durumun neticesi sadece aklî de­ğil; tecrübe ve müşahedelerle de meydandadır. Müslü­manlar, ne zaman ve ne şekilde olursa olsun, vatancılık, ülkecilik, kavimc'lik, ırkçılık, nesilcilık taassubuna kapıl-mış'arsa, Müslümanlığa zarar gelmiştir. Nitekim Zat-ı Risaletpenahileri bu hususta şu gerçeği buyurmuşlardır: Benden sonra siz küfr yolunu tutup da birbirinizin boyunlarınızı vurmuş olmayanınız.

İşte Resul-ü Ekremm (S-A.V.) in endişesi de budur. Bunun için, Müslümanlar sapık fikirlere kapılıp, hiç bir b?şer fikriyle mukayese kabul etmiyecek derecede yük­sek ve- ulvî olan İslâm fikriyatından uzaklaşmamalı, elin­deki emsalsiz cevherin kıymetini takdir etmek feraseti­ni göstermelidir. Bütün müslümanlar için yapılacak tek iş, Müslüman milliyetçiliğinin esasını, Hazret-i Resul-ü Ekrem, Muhammed SaBallahü aleyhi ve sellemin tebliğ ettiği ve tatbik ettiği şekilde anlamak ve fiiliyata döktir. Bunun aksine gitmek, onun davetine sığmaz ve doğru olmaz. [140]

 

İslami Milliyetin Hakiki Mefhumu

 

Zamanımızda Müslüman cemaatlerini «Kavim» ve­ya «Millet» kesmeleriyle mânalandırmak yaygın bir âdet haline geldiği gibi aylı kelimeler ıstılah olarak da kulla­nılmaktadır. Bu kelimeler İslâm'a has bir toplumun va­ziyetini belirtmek hususunda revaç bulmuştur. Bazı kim­seler bu ıstılahı Kur'an-ı Kerim'de kullanıldığını hesl-ba katarak, kendi fikirlerimi '.leri sürmek maksadiyie suiistimal yoluna gidiyorlar. Kur'an-ı Kerim'de ve Ha-dis-i Şerif de Müslüman topluluklar için «Kavm» kelime­sinin kullanılmasını (Nation : Millet) mânasına alıyorlar ve bu millet mânasını da günümüzdeki millet mefhumu şeklinde anlıyorlar. Halbuki Kur'an-ı Kerim'deki ve Ha-dis-i Şerif deki kavim kelimesi (Nation : Millet) mâna­sına gelmemektedir.

Hülâsa olarak şunu belirtmek İsterim ki, bu lafızla­rın bu şekilde kullanılması ve böyle bir mâna çıkarılması haddi zatında Islâmda kabili telif değildir. Kur'an-ı Ke­rim'de ve Hadis-i Şerif de kullanılan diğer kelimeler de vardır. Bu sadece bir ilmi bahis değildir, bizim umumî olarak hatalı tasavvurumuz ve hatalı düşüncemizdir ki, kelimenin asıl mânasını ve mefhumunu bırakıp da ken­dimiz bir mefhum uyduruyor ve bu mefhum üzerinde kendi yaşayışımıza göre içtihadlara girişiyor ve yaşa­yış nizamımızı da buna göre düzenlemeğe kalkıyoruz.

«Kavim : Millet» lafzının İngilizce -karşılığı «Nation» dur. Bunlar cahüiye devrinin ıstılahlarıdır. Cafailiye dev-«kavntiyet : Milliyet»  (Nationality) hiç   bir a»-hususi bir medeniyet topluluğu ifade etmez- Gerçek bir medenî temele (Cultural Basis) dayanamaz. Ne eski cahiliye devrinde ne de yeni ve modern cahiliyede kav­miyet veya milliyet bir hars temeline bağlı değ'ldir. Ora­da gönüllü ve düşüncenin kökü, neslî, nesebi, ırkî ve riva­yete bağlı ilgilere sevgi beslemektir. Hir de bazı tarihî rivayetleri birbirine ekleyerek bir kavmiyet tasavvuru : Ml'iyet tasavvuru, ortaya çıkabiliyor. B» milliyet ve tkav-miyet tasavvuru, şaibelerden uzak değildir.

Eski Araplarda «Kavim  :  Millet» kelimesi umumi­yetle bir soya, bir kabileye, bir ırk bölümüne, bir aşiret halkına isim olarak verüdli. Bu şekilde îngiüizce «Nation : Millet» de yine bir kimsenin neslinden gelenlerin müşte­rek cinsi (Commun Descent) diye tasavvur edilirdi.

Bu şekilde düşünmek, tslâmî kavmiyet veya milliyet tasavvurunun tamamen h'lâfmadır. Kur*an-ı Kerim'deki «Kavim : Millet» mânasına kullanılan kelimeleri, haM-katte Millet diye tercüme edemeyeceğim; bu kelimenin karşılığına diğer Arapça bir kelime koymak. istersek «Şaab : ulus» ve buna benzer kelimeler kullanacağız ki, İslâm milletine de bu kelimeleri kullanmak doğru olmaz. Müslüman cemaatler için de bu ıstılah kullanılmamıştır. Bu ıstılah kullanıldığı takdirde, kelimenin mefhumu için­de, kan birliği, nesil ve ırk birliği yahut da topraik ve ül­ke birliği ve saire bulunmaktadır. Fakat bahsettiğimiz gibi îslâmî cemaatlerde ve îslâmî topluluklarda bu gibi bağlardan I. ortulmak ve kesin "brr şekilde bütün bu alâ­kalardan sıyrılma» lâzım gelmektedir. Nesebden, toprak birliğinden ve maddî alâkaların cümlesinden feragat et­mek gerekmektedir.

Kur'an-ı Kerim'de, İslâm topluluğunu ifade etmek için kullanilan kelime «hizb» kelimesidir. Bunun da îa-gilrâce karşılığı «Party»~dır. Kavimler, nesil, soy, toprak iştiraki  ve saireye bağUdîtr. Fakat partilerde böyle bar yoktur. Yalnız meslek ve mefkure birliği vardır. Ni­tekim partler yalnız kendi maksad ve meramlarının pe­şinde koşarlar. Maksad ve meramlarına son derece bağ­lıdırlar. Bunlar bir usûl, bir meslek ve bir merama ina­nırlar; o usul, o maksad ve o meranın yolunda çalışır giderler. Bu usul, bu maksad ve merama bağlı olmayan­ları — isterse en yalan kimseleri bulunsun, — kendile­rinden saymazlar.

Kur'an-ı Kerim, bütün yeryüzünde, yeryüzünün mâ­mur ülkelerinde, meskûn ^bölgelerinde sadece ik' partiyi nazarı itibara almaktadır İki partinin dışında başka bir parti tanımaz. Bu partilerden bir tanesi «Allah Partisi» (Hizbüllah) dır. Kur'an-ı Kerim'in tanıdığı ve mevcudi­yetini bildirdiği ikinci parti ise «Gayrullah partisi» yani Allah'a bağlı olmayanlar partisidir. Biz buna Şeytan par­tisi : Hizb - üş - şeytan) diyeceğiz. Bu şeytan partisi men­supları ister usul, meslek ve meram bakımından birbir­leriyle aynı olsunlar, ister birbirleriyle ihtilaflı bulun­sunlar, Kur'an-ı Kerim bunları bir partiden sayar- Ni­tekim her ne şekilde olursa olsun, her ne surette bulu­nursa buaınsun, onların partisinde îslâmî renk yofctur. Aralarında az veya çok ihtilâftar olsa d!ahi; îslâmî olma­yınca şeytanî parti olmakta müttefiktirler.

Kur'an-ı Kerim'de buyurulmuştur :

Onların üzerine şeytan çullanıp, Allahı zikretmeği unutturdu. İşte bunlar şeytan partîsindendir. Dikkat!. Şeytan partisi mensupları zarar görenlerdirler. (MüeadiÜfe, 19)

Bu durumun aksine, Allah partisine dahil olanlar, ister, soy sop, nesil neseb, ırk olsun, ister vatan, memle­ket ve yurt olsun isterse lisan, yahut da tarihî rivayet-ter birliği olsun, her hususta birbirleriyle ayrı bulunabi­lirler  Hatta bunların arasında dededen ve atadan kalma kan davası dahi olsa, bunların hepsini bir tarafa bırakır­lar ve yalnız Allah Taalâ'nın gösterdiği yolda bir fikir birliği bir meslek ve bir meram için birleşirler, b;rbirle-rine sarılmar, birbirleriyle birleşir gidenler. Bunlar san-k'. Allah'ın ipine (Hablullah) : «ilâhî Riştec» de birbirle­rine sımsıkı bağlanarak, sarılarak her bakımdan ö>nek bir topluluk meydana getirirler. Bu Allah ipinde yeni bir partinin azalan mahiyetine girerler. Şeytanî parti m en suplar mdan tamamen ve her bakımdan her yönden alâkalarını keserler.

Parti iht'lâfları, baba ile evlâdın arasını açar, hatta evladı baba mirasından bile mahrum eder. Hadis-i Şerif-de buyurulmuştur  :

Ikî ayrı milletin : «ümmetin» mensupları birbirle­rinden miras almazlar.

Parti ihtilâfı kadını kocasından ayırır. Bu inanç ayrılığı bu çiftin tekrar hikâhlanm alarmı da haram kı­lar. Hayat yolunda bu ailenin iki ferdini iki başka yola sevkeder. Kur'an-ı Kerim'de buyurulmuştur :

Ne o kadınlar o erkeklere helâldirler ne de o erkek­ler o kadınlara helâl olurlar. (El - Mümtehinne, 10)

Part' ihtilâfı bir kardeşi bir kardeşten uzaklaştırdı­ğı gibi, bir kimseyi de bütün aile efradından ayırır. O kimseyi, bütün aile efradiyle görüşmekten ve her türlü alâka göstermekten men eder. Hattâ Hizbullah mensup­ları, bazı yakın akrabaları ile de evlenmekten men edil­mişlerdir k!, Hizbüşşeytan mensupları ile tam mânasiy-lo her türlü aıüâka sebepleri ortadan kalkmış olsun. Kur'an-ı Kerim buyurmuştur  :

Müşrik kadınlar îmâna gelmedikleri müddetçe ken­dileriyle evlenmeyiniz ve nikahlanmayınız. Mümin cari-ve. müşrik hür kadından iyidir, hoşunuza gitmese dahi;

ti*-a di kadınlarınızı da iman etmedikçe mttşrik erkeklerle evlendirmeyiniz, nikâhlastıayıiîia. İsterse hoşaımra git­mesin, elbette M, iman sahibi köle, hür bir i»ftşr?kten da­ha iyidir, isterse sizin hoşunuza  gitmesin.

Bu partide yalnız, nesil, vatan, ülke, kavmiyet ihti­lâfları ortadan kalkmakla kalması, belki bu parHier ay­rılarak bir dâvays yürütmek i§îr* birleşir vs Allah pat ti­sinin usul ve meramını kabul ederler. Başka her türlü bağlardan da alâkalarım kesmiş olurlar. Kur'an-ı Keriuı'-de buyurulmuştur :

İbraihim ve onan 3 örnek idiler. $kuaî onl zim sizinle ve Allahlı bırakarak kamız yoktur; biz siz! kaboü etmiyoruz, l^te bizimle sizin aranızda ebedî olarak adavet ve başlamıştır- Siz bir olan Allah'a iman etfineeye kadar da hu düşmanlık sürüp gidecektir* İşte İbrahim ila b&batet-na, ancak senin için afv İsterini, denüşti.

(El - M'.tmt?>ımo. 4)

Yine aynı şekilde :

îbrahimin babası için m&ğî

ad etüği sosninü tutmak İçindi.

Allaha düşman olduğu tebeyyisn

tşte bu parti ihtilâfları, yakınların ve ai'e efradını adasındaki bağları da haram kılar. Hatta baba, kanfeş veya oğul Şeytan partisine mensup olurlarsa, Hizbullah ma kar^ı da gaddarlık yoluna giderlerse, o za-Hizbullah mensupları, onlarla olan sevgiyi keserler, tîi-ı Kerim'de buyurulmuştur  :

cephe alanlarla dostluk olmaz. İsterse, bunlar babalan olsun, isterse evladları olsun, âöterse kardeşleri olsun, isterse aşiret mensupları olsun Bunlar Allah partisi (mensuplarıdırlar) ndendirler. Dikkat- Allah partisi (mensupları)  felah bulanlardırlar, (Mücadik, 22)

Kur'an-ı Kerim'de Müslümanlar için bu -şekilde par­ti mefhumu ifade eden ikinci bir kelime daha kullanılmış­tır. Bu kelime de «Ümmet» lafzıdır. Bu kelime Hadis-i Şeriflerde daha fazla kullanılmıştır. Ümmet demek mu­ayyen bîr gaye ;:çin topjlanan camia demektir. Bu camia­nın efradı arasında müşterek bir gaye, müşterek bir me­ram ve maksad bulunur- Bu cihetle de bunlar «Ümmet» olurlar, bıuuara «ümmet» denir. Bunun gibi bir devirde yaşayan cemaatlerin efradına da yani asırdaşlara da &ümmet» denir. Hattâ bir nesilden gelen, bir soya men­sup veyahut da bir üüke halkına, bir memleket ahalisi­ne dahi ümmet denir. Müslümanların ümmet olmalarm-daikJ- esas ise, böyle nesil, toprak, ülke, geçim birliğ; me­seleleri üzerine istinad etmez; onların ümmet olmaları meram, meslek ve gaye birliğine dayanır. Kur'an-ı Ke­rim'de buyurulmuştur  :

Siz, halk edilmişler arasından seçilmiş olan en iyi ümmetsiniz ki, halkı doğruluğa (mârufa) emreder, halkı fenalıklardan (miinker) men eder; Allah'a da iman eder­siniz. (Al-i tmran, 110).

Ve böylece, bix sizi mutavassıt bir ümmet kıldık İd, Resulün sizi gözettiği gbi (si/in üzerinizde gözcülük et­tiği gibi) siz de halkı gözetesiniz. (El - Bakara)

Bu «Mutavassıt Ümmet» (Bîç ki ümmet) lafzından maksad, müslüman milletler arası bir cemaatin   (înter-national Party) nin ismidir. Dünyanın bütün ümmetleri, bütün halkı arasmda öyle kimseler seçilinter ki, bunlar muayyen, has bir usule ve bir merama inanırlar, hususî bir program dahilinde çalışırlar ve bu meramı diğerleri­ne duyururlar. Başkalarını da bu usulü kabul etmeğe ha­zırlarlar. Bu zümre, her millet, her ulus arasından seçi­lip toplandığı ve bir parti teşkil ettiklerinden bunların haddi zatında hiç bir m'lletle, kavimle ve ulusal alâka­lan yoktur. Bu. sebepten dolayı bunlar «mutavassıt üm­met» dirler. Fakat bu ümmetin efradı diğer kavimlerle, diğer miPİetlerle, diğer uluslarla alâkaları, her türlü ve her çeşit alâka ve bağlan kesip kopanp atmakla bera­ber, bu milletlerin, bu kavimlerin, bu ulusların arasmda yepyeni bir bağ, yepyeni bir alâka, yepyeni bir ilgi kur­mak için çalışırlar. Bu alâka da 'dünyada Allah kanunu nu kaim kılmak için yapılan mukaddes gayret ve çalış­malardır

«Siz beni nev-î insan üzerinde gıözciisünuz.»

Cümlesinden şu anlaşılıyor ki, Hak Taalâ, Müslü­man ümmetin efradına insanlar üzerinde zabt-ü rabtı te­min etmek, inzibatı sağlamak için bir nevi zabıta vazifesi gördürmektedir.

«HaJc arasından seç'lip çıkarıldınız» demek ise, eu ayı ifade eder ki, Müslümanların heyeti umumiyesi dünya çapında bir heyettir.. Bu heyetin hülâsası, zübde-si ve ruhu «hizbullah» : (Allah partisi, bu partinin rei-s' ve Lideri Efendimiz Hazret-i Muhammed Resulullah aleyhi ve sellemdir. O da, bu partinin meramını, mesle­ğini ve düşüncesini, çalışma sistemini, Ûâhî kanunlardan ^touştır. Bütün zihnî, ahlâkî, maddî kuvvetlerle hu ugur-^ çalışma yolunu tutmuştur, Bu partinin meramı ve fesd   karşısında; muhalif olan her şeyi silip süpöiomuştur. îşte Müslüman Ümmet:nin temeli de bu maksa­da ve bu merama istinaf eder,

Müslüman topluluğu için kullanılan üçüncü ıstılah da «Cemâat» kelimesidir. Bu kelime Nebiyyi Zîşan Sal-lallahü aleyhi ve sellem tarafından Hfedis-i Şeriflerde pek çok kullanılmıştır. Bu kelime de hizib keiimes'. gibi tama­men parti mefhumunu ifade eder. Parti ile aynı mânayı taşıyan bir kelimedir.

Nitekim buyumlmuştur ki:

Size cemaate sarılmanızı tavsiye ederim.

Yahut da :

AUahıri eli cemaatin üzerindedir.

Bu gibi Hadis-i Şerifler üzerinde düşünürsek, Resu-lullah Sallallahü aleyhi ve seliem, sureti mahsusada, bi­lerek ve kasden,. «Kavim» : Millet, «Şaab» : Ulus ve buna benzer mefhumları ifade eden kelimeler kullanmak­tan bilhassa çekinmişlerdir. Bu kelimelerin yerine hep «Cemaat» : (topluluk) kelimesinin kullanmışlardır. Hiç bir zaman Zatı Saadetten buyurmarmşiardir ki:

Siz îıer saman «Kavimle» birlik olunuz.

Yahut da yine buyurmamışlardır ki:

A İlah m eii kavmin üzerindedir»

îşte Müslüman topluluğunun, bir araya toplanmış olmalarını belirtmek için her zaman ve her yerde «ka­vim» yerine «cemaat» kelimesini veya hizb : (parti) ıstı­lahını kullanmağı tercih etmelerdir. Bu gibi kelimeleri kullanmağı daha münasip ve daha uygun görmüşlerdir.

«Kavim» lafzı da kullanıldığı zaman, bir kısım in­sanların bir maksad, bîr meram ve bir fikir birliği yolun­da birleşerek, bir mefkure yolunda yürüdükleri, mânası anlaşılır. Ve böyle bir mânayı ifade etmek için bu kelime lruiiamhr. Bu zümre kendi yaşayış nizamlarına ve me­ram ve mesleklerine göre, kenditermt* Wr «kavun» ismi

verirler. Fakat parti va hizb kel'melerinin mefhumları ile «kavim» kelimesinin mefhumu arasmda bazı farklar var­dır. Partide ya bir mefkurenin peşinde bulunulacak ve­ya bulunulmiyacakHır. Bulunup bulunulmamakla par-tmin içinde olmak ve parti harici kalmak ortaya çıkar < Siz b'r partinin meram ve mesleğini kabul etmezseniz, o partiden olamazsınız. O partinin ismini de kullanamazsı­nız. Pek tabiîdir ki, o partiden mebusluğa adaylığınızı koyamazsınız; dolayısiyle mebus seçilemezsiniz. O par-t'nin prensiplerini müdafaa etmezsiniz. Parti mensupla­rı size, siz de parti mensuplarına karşı yardımlaşmada bu1,unmaz*?u2. Eğer siz herhangi bir partinin gayesine tam mânası yle ve şuurlu bir şekilde iştirak ediyorsanız ve kend^, partinizden başka hiç bir partiye bağlı değilse­niz, fakat sizin ana - babanız da sizin partiden değil de başka bir partinin mensubu iseler, kalkıp da sizin 'kabul etmediğiniz parti azaları meyanında sizin de isminizi yaz-dınrlarsa, halbuki böyle b:r partiye inanmıyor ve güven­miyordunuz; işte o zaman bu meseleyi duyanlar veya görenler muhakkak ki, kahkaha ile güleceklerdir. «Am­ma da maskara bir durum» diyeceklerdir. Fakat parti tasavvuru, kavim tasavvuruna tahvil edilirse, o zaman vaziyet başkalaşır. Yukarda saydığımız hususların hep­si de bir tarafda kalmış olur.

İslâm, bir milletler arası parti mahiyetindedir. Onun partisindek' parti erkânı, parti azam ve parti mensupla­rı arasında bir eşitlik sağlanarak, bir camia : (Society) vücuda getirmek için hüküm vermiştir. Bu camianın ara­sında evleniniz, nikahlanınız, kaynaşınız demiştir. 8u camamn daire muhiti içinde kendi çocuklarınızın talim ve terbiyesiyle meşgul olunuz, onlara da bu partinin me­ramını ve gayesini öğretiniz, onları da bu partiye aza kaydettiriniz;  öğrens'nler, benimsesinler,     inansınlar tâ ki bu partiye bağlanmış olsunlar.

îste böyle bir partinin kavmi olunmalıdır ki, bu mu­kaddes bağın ve insanlık için en büyük gerçeği temsil eden bu n zamın, soy - sop, ırk, nesil bağlarından da, va­tan, ülke, toprak alâkasından da, tarihî rivayetlerden de, kavmiyetten de çok üstün olduğu görülebilsin-..

Böyjle bir gayeye ulaşabilmek için ne yapılmışsa hep doğru olmuştur. Fakat ne yazık ki, Müslümanlar, gitgi­de bu hakikati unuttular. Aslında bu manevî partinin üyeleri olan Müslümanlar, zaman geçtikçe parti üyeliği­ni bırakıp kavmiyetçilik, müliyetçilik, ulusçuluk esasları peşine takıldılar. Nihayet bu marazı hal ilerleyerek o de­receye göMi M, parti mefkuresi, milliyetçilik, kavmiyet­çilik, ulusçuluk tasavvuru içinde eriyip gitti. Böylelikle müslümanlar da Almanlar gibi, Japonlar gibi yahut da İngilizler g'bi milletlere bölündüler; kendilerine çeşit çfr-şit, türlü türlü isimler taktılar. Islâmı, kavim ve millet değil de bir ümmet hazırlamak istediğini ve bu yolda, çalıştığını unuttular. îslâmın hazırlamak istediği ve par-t: şeklinde vücuda getirmek için uğraştığı heyetini tama­men değiştirdiler. Bu hakikatleri unutarak, kendilerin­den ayrı ve kendilerine yabancı bulunan gayrı - Müslim kavimler, gayrı - Müslim milletlerin cah'lce «kavmiyet, müliyet ve ulusçuluk» tasavvurlaruıın peşine takılıp göz­lerini onların gittikleri yola diktiler. Bu hatalı temel üze­rine kurulan bina kötü ve çirkin tesirlerini göstenne&te gecikmedi. İşte bu hatadan ve bu yanlışlıktan vaz geçil-mediği müddetçe Îslâmın ihyası ve aslına uygun bir (Re­form) için çalışmak faydasız olacaktır.

Bir partinin erkânı, br partinin azası arasında, mu­habbet, sevgi, birbirine bağlılık, birbirlerine yardun esas* kaim olunca, böyle bir vasatta şahsî, zatî yahut da ailevî hususiyetler görünmez. Bu partide birbirine yakınlık ve bağ ancak bir usule bağlanıp, bir meram takip etmek­le olur. İşte bu partinin herhangi- bir azası, cemaat, usul ve meramından aynlırsa, partiyi yıkmak yolunu tutarsa, o zaman diğer parti azalarınızı yalnız ona yardım etmek­ten kaçınmaları kifayet etmediği gibi, bilâkis o bozgun­cu azaya karsı gaddarâne hareket etmek, zecrî hareket­lere baş vurmak farz olur- Partinin gayesine inanmayan­lar ise, parti dışı kalırlar. Bu söylediğimiz hususlar bu­günkü dünyamızın parti nizamnamesinde mevcut usuller­den ve hususlardandır. Hatta bazı partilerde parti gaye­sinden ayrılanların ve partiyi baltalamak yolunu tutania-nn ölüm cezasına çarptırıldığı görülmüştür. [141]

Burada bir parça da Müslümanların hâline bakalım: Bu zümre, kendi partilerini bırakarak, parti   yerine «ka­vim   : millet» anlayışının peşine takılmak hususunda ne kadar yanlışlığa kapıldıkları ifadeye sığmaz. Onlar ara­sında çok kimseler şahsî menfaatlerini düşünerek gayrı -îslâmî usullere baş vurmuş ve diğer Müslümanlardan aa yardım  beklemek  gafletine  düşmüşlerdir.     Yadım  gör­medikleri  zaman  şikâyet  yaygarasını  basarlar:   Müslü­man Müslümana yardım etmiyor diye, feryad    ederler. Müslüman,  Müslümanın  kardeşi     olduğu tavsiyesini de çoktan  unutmuşlardır.  Bazan  yardım eden kimse çıkar da yardım ederse, bunun ismine îslâmî    yardım derler. Hepsinin dilinde de îslâmî yardımlaşmadan bahis geçer, Isiâmî kardeşlikten sözler söylenir. îsiâmdaki yakın' alâ­kanın ismi ağızlarda  tekrarlanıp durur, fakat hakikate gelince, bunların yaptıkları işlerin hepsi de îslâmın hilâîm& ,İslama aykırı mahiyettedir. Bunlar Islama uyma­yan ilerine İsîâmî isim takarlar, bu şekilde yardım iddia­ları da boş sözlerden ileri geçmem. İslâm, b'r cemaatin, bir topluluğun, bir zümrenin ismidir ki, hakikatte yuka­rıda bahsedilen vaeıflar canlanmış olacaktır, tslâmî ce­maat arasmda herhangi bir şahıs, İslama aykırı olan bir işe girişemeE., Bilmeden veya herhangi bir sebep*e böyle bir işe girişirse tevbe etmesi gerekir- Herhangi birine herhangi bir şekilde yardım edilirse, İslâm yolunda edi­lir. Boyİeîikie İslâm camiası hayatî prensiplerini yaşa­yarak, canlılığını muhafaza eder. Bu camia içinde de kim­se lalamın aksine hareket etmeğe kalkmaz. Fakat sizin camianız, îs!âmî mefkurenin hilâfına, kendi düşündüğü­nüz, kendi duyduğunuz «kavmiyet, milliyet» mefkuresi yolunu takip eder ve müslümanlar arasmda da — sırf bunların adı müslümandır diye Islâmî kardeşlik hilafı­na — müslüman olmak taassubu maksadiyle yakınlık ve yardımlaşma yolunda giderseniz, o zaman cahiliye kav-niyetçiliğinin adını islâm camiasına koymuş olursunuz.

Bu safhalara ek olarak iahiliyenin bir kerametini daha gösterebiliriz: Meselâ, sizin içinizde bir kavmî : millî duygu doğar. Siz de kalkıp, teklifsizce, mahiyetini düşünmeden buna «tslâmi duygu» ismini takarsnız. S"-zin tslâmî duygu diye isim taktığınız bu millî veya kav mî duygudan hareket ederek, bir kimseye müslüman di­yorsunuz; bu kimseye müslüman diye hürmet ediyorsu­nuz; O'na yakınlık gösteriyorsunuz. Günün birin­de takdir ettiğiniz bu fciımsenin eline iktidar geçi­yor. V*î icraat devri başlayınca, Siz bu üfctndar sahibinin işlerinin ve yaptıklarının îslâma uygunluğunu veya tamamiyle zıd b:r tavır takındığını hesaba katmı­yorsunuz. Böyle bir şahıs aileden gelen bir örfe dayana­rak, taklidi bir müslümanlıkla mı iktifa etmektedir? Bütün bu hususlar nazarı itibara alınmadan peşin hüküm vermişsiniadir. Siz ona müslüman dediğiniz halde onun düşüncesi, fikri ve yaptığı işler müslümanhğa tamamen aykırı olsa bile yine de böyle bir insan sizin nazarınızda müslümandır. Böyle   bir  kanaatle  müslümanlığı     ruhen değil de cismen tanımış oluyorsunuz. Karşınızdaki insa­nın isminin Ahmed, Mehmed, Ömer ve Ali olması sizin için kâfi gelmektedir. Bu noktadan hareket ederek ve îs-lâmın hakikatini bir tarafa bırakarak, bu gibi kimselerin toplanıp kurmuş oldukları hükümete de Islâmî hükümet İ3min   takar ve boylebir hükümetin ilerlemesini de ken­di ilerlemeniz olarak addedersiniz- Bu hükümete faydalı olmayı da İslama faydalı olmak sayıyorsunuz. Onun iler­lemesi, kalkınması, îslâmm tamamen zararına bile olsa, zıddına dahi olsa, siz her şeye rağmen bu hükümete İs­lâm hükümeti ve İslâm devleti diyorsunuz. Sizin    isim verdiğiniz bu şey, Almanların da benimseyip   verdikleri, A'manlık gibi bir şeydir. Alnıanlık, herhangi bir usul ve nizamın ismi değildir. Sırf bir kavmiyet ve bir milliyet ismidr.  Bir şoven milliyetçi Alman,  ancak Almanların ilerlemesini ve yükselmesini ister; diğer milletlere men­sup olanların derlemesini ve yükselmesini ^stemez. Başka milletlerin  derlemesinin onlarca bir ehemmiyeti yoktur. Yalnız Alman ilerlemelidir. Siz de o şoven Almanlar gibi bir şoven müslümanhk peşine takılmışsınız. Bu zihniyete göre tasavvur ettiğiniz bir «müslümancıilk» uyduruyorsu nuz. Sizin gbi milliyetçi şoven müslümancılar da yalnız müslüman ismi taktıklarının ilerlemesini ve yükselme­lerini isterler. Fakat bu ilerleme ve bu yükselme, ister İslâm usulüne uysun, ister uymasın; İslama muvafık ol-s     veya olmasın; onlar için hiç bir ehemm'yeti yoktur, t   bu uğurda bazan amelen ve fiilen, Îslâmm aleyhi- bile çalışılmaktan çekinilmez. Bütün bunlara «cahiliyet» demiyelim de başka ne gibi bir   isim verelim?

Herhalde şu nokta zihnimize çıkması imkânsız bir şekilde nakşedilmelidir ki, Müslüman, yalnız milletler arası  partin'n azalarının ismidir. Bu parti, dünyada in­sanlığın felahı ve ilerlemesi için, bir hususî meram, bir hususî nazariye, bir hususî iş programı ve birlıususî ça­lışma tarzıdır. Bu programdan ayrılıp kendi şahsî veya içtimaî vaziyetinizi gözönünde tutarak, başka bir prog­ram, başka bir nazariye, başka bir çalışma sisteminin üzerinde yürürseniz, o zaman siz nasıl olur da bu yaptı­ğınız işlere kalkar islâmî  isim takabilirsiniz?

Meselâ, filan devlet, kapitalizm (sermayecilik) sis­temini takip ediyorsa, dünya efkârı umumiyesince belli ve alenî, olan bu durumdan sonra, siz nasıl kalkar da bu devlet için «hayır kapitalist değ'ldir d'e sosyalist veya ko­münisttir» diyebilirsiniz? Nasıl olur da kapitalist (ser­mayedar) bir hükümetin ismi, sosyo-komünist hükümet olur? Nasıl böyle zıd bir şeye, onun tam zıddı ile ;sim takılabilir? Nasıl olur da faşist bir idare tarzının hükü­met rejimine siz kalkıp da cumhuriyet veya demokra­tik bir sistemdir, diyebilirsin'z? Herhangi bir kimse kal­kıp da hatalı bir şekilde, bir ıstılah yerine diğer bir ıs­tılah kullanırsa, onun 'smini buna, bunun ismini şuna, şunun İsmini de ona takarsa, siz hemen itirazı basar ve bu kimsenin cahil ve bilgisizliğine hüküm verirsiniz. O kimseyi cehaletle vasıflandırmakta hiç de gecikmezsiniz. Fakat ş'mdi görüyorsunuz ki, «tslâm» ile «Müslüman» ıstılahlarını siz böyle yerinde olmayarak kullanıyorsu­nuz. Hakikatte Islâmla ve Müslümanlıkla alâkası olma­yana da kalkıp Müslüman ismi vermekte tereddüt etmi­yorsunuz. Cahiliyetin ismine kalkıp Müslümanlık adı ta­kıyorsunuz. Bu, cehaletten de öte bir kötü sıfattır.

«Müslüman» kelimesinin kendisinden anlaşılıyor ki, bu kelime «ism-i zât : şahıs ismi» değildir. Bu kelime «îsm-ı sıfat : Vasıf ismi» dir.

Müslüman :smi, İslama bağlı bulunan, islâm talimini takip eden, islâm yolunda giden kimseye verilir. Bundan başka bir mefhum ifade etmez. Bir kimse bu yolda, bu-susî surette,  ahlâkî, fikrî, amel* vasıflarla    vasıflann.iŞ olursa, bu vasıfları    belirtirce, onun bu iyi sıfatlarının toplamına «islâm» denir. Bu Ölçüye göre, siz bu kelimeyi «Bir müslüman kimse için» bu anlamda kullanmıyorsu­nuz. Siz bu kelimeyi meselâ, Hindu, Japon, Çinli kelime­lerinin kullanıldığı şekilde söylüyor ve Hindu, Japon ve-yan Çinli bir kimseye söylediğiniz isimler gibi isim takı­yorsunuz. Sizin isim verdiğiniz bu müslüman, ister bütün harekât ve sekânâtile Islama muhalif,  İslama mugayir hareket etsin, sizce ona «müslüman» denecektir. Çünkü bir kere adı müslümandır. İsterse bu kimse yaptığı iş­lerle kendini tamamen îslâmdan gayrı Mâm dışı ibir ka­le getirm'ş olsun, siz yine ona müslüman diyeceksiniz. Önün yaptığı işler, hep kendi şahsî, keyfî isler de olabi­lir, îslâmla ilişiği de olmayabilir. Ama bir kere kendisi­ne müslüman adı takılmıştır.    Hakikatte ise böyle bir kimsenin islâm ismi taşıması, haksız bir iktisâb olur.

 «Müslüman   menfaa­ «Müslümanhğjn   yükY'ne yukardaki   örnek   gibi, ti»,   «Müslümanların   ilerlemesi»

selmesi»,    «Müslüman   hükûmdt»,    «Miisüman    devlet», «Müslüman    rejim» , «Müslüman    bakanlık»,    «Müslü­man   itdare»,   «Miü^fliürttan   nizam»   ve   bunun   gibi bir sürü tabirler    ağızlarda    dolaşıp durmaktadır.    Ancak siz bu kelimeüert  hakikî   mânalarına   göre o zaman kul­lanabilirsiniz ki,    bu saydlklianiraaz,    îslâmî nazariyeye, îslâmî usule muvafık olup, Islanıl   heyete uysun ve bu îslâmî heyeti her hususta tamamlasın. îslâmın getirmiş olduğu tâlime bağlı bulunsun. Böyle olmayınca, bu say­dıklarımızın hiç birîsne «müslüman» kelimesi ilâve et­mek ve bunları müslümana izafe etmek asla ttoğru ol­maz. Artık bu* gibi kimselere istediğiniz takdirce istedi­ğiniz ismi takabilirsiniz. Fakat buıtfura yalnız müslüman smi takamazsıniz. Çünkü îslâma ait vasıfları da bir ta­rafa bıraksak bile, müslümanlık noktasından da bunların bu hükümetin basında bulunan şahsın ismen müslüman

Siz hiç bir zaman, sosyalist yahut da komünist vas­fı bulunmayan ve bu gibi şeylerle ilişiği olmayan bir şah­sa kalkıp da sosyalist yahut da komünist der misiniz? Meselâ sosyalist yahut da komünist olmayan bir hükü­mete «sosyalist hükfenet», «komünist devlet» vesaire di­ye bir şey söyayebilir misiniz? Öyle ise, Müslüman mua­melesine lâyık bir kimsenin de tslâmdan alâkasını kes­miş, kendi şahsî ve keyfi usulüne tabi olmuş yahut da gayrı  îslâmî milliyete bağlanmış ve bu gibi şeyler sa­rılmış olmaması lâzımdır. Böyle olmayınca nasıl ona müs­lüman diyebiliriz?

İşte bu yanlış anlayışın neticesinde, siz kendi mede­niyetinizi, kendi içtimaî   vaziyetinizi, kendi tarihinizi de yanlış yola saptırmış oluyorsunuz. Meselâ, îslâmın yüz­de yüz aksine, tslâm nizamının zıddına hükümet kurmuş . bulunan padişahlara ve hükümetlere siz «îslâmî hükû -metler» diyorsunuz. Bu fahiş hatanın yegâne sebebi de bu hükümetin başında bulunan şahsın ismen müslüman olmasıdır.

Meselâ; Kurtuba, Bağdad, Delhi ve Kahiredeki tari­hî eserlere bakarak bunlara îslâmî medeniyetin bir par­çası olarak bakıyorsunuz. Halbuki bütün ömrünü ayyaş­lıkla geçiren ve saraylarda dilediği gibi zevkli sefa sûren bu gibi padişahların yaptırmış olduğu eserlere îslâmî bir hüviyet atfetmek doğru obnayan b:r harekettir. Ne aaman size îslâm medeniyet eserlerine dair bir şey soru­lursa, hemen Agrâ şehrine döner, oradaki «Tac-i Ma­hal» i gösterip, işte îslâm medeniyet eserlerinin en iyi örneği» dersiniz. Halbuki, bu eserin îslâmia kat'iyyen bir alâkası yoktur. îslâmın neresinde Ölen bir kimseyi toprağa gömerler de onun gömüldüğü yerin üzerinde' mu­azzam, kubbeler yapar, binalar vücuda getirirler. Bu uğurda on milyonlarca ropya sarfederler. Bu taş yığın­larının meydana gelmesinde îslâmî olarak hangi mücbir sebepler gösterilebilir?

îslâmın iftihar edilecek tarihin'd'en size sual soru­lunca hemen bir bülbül gibi, AbbâsHerin, Selçukîlerin ve Moğolların (Timurîlerin) isimlerini sayıp dökersiniz. Fa­kat gerçek îsılâm tarihi adesesinden bu vak'aîara bakı­lınca, eğünüîen bir çok işleri değil altın suyu ile yazmak, bu günah listelerini (diğer bir tabirle bu fihrist-i cerai-mî) kara mürekkeple yazmak icabeder.

Siz, ismi müsîliman olan hükümdarların ve padişah­ların tarihine kalkıp da «îslâm Tarihi» ismini takıyor­sunuz. Hatta bu mevzuda daha da ileri giderek, îslâm tarihi diyorsunuz- Bu hataya düşmenizin sebebi de isim­lere göre hüküm vermiş olmanızdır.

îslâm heyetini, usul ve esasını nazarı itibara alma­dan tarih sayfalarına eğildiğinizden îslâmî hareketlerle gayrı - Îslâmî hareketleri biribirûıe karıştırıyorsunuz. îs­lâm tarihine kıymet verdiğinizi zannederek, sözde ve isimde Müslüman olan hükümdarları himaye etmek ve onları tarih muvacehesinde müdafaa etmekten başka bir şey düşünmüyorsunuz. GÖj-üş zaviyenizin eğriliğinden .dolayı, herhangi bir mtisiümana ait olan şeyin veya işin ismine îslamS şey veya îslâmî iş. demektesiniz. Sizin dü-Süncenize göre, herhangi bir kimseye Müslüman dendiği takdirde, ister bu kimse gayri - îslâmî iş ve   harekette bulunsun, isterse bütün hattı hareketini de gayrı - îslâ­mî usule göre tanzim etsin, ismi Müslüman ismi olduğu için, siz onun işlerine de Islâmî damgasını çekinmeden vurmaktasınız.

Şu eğri görüş zaviyeniz, kendi milli siyasetinizi de eğri bir kaide üzerine oturtuyor. îslâmın 'usul, nazariye ve heyetinden gözünüzü başka taraflara çevirmiş oldu­ğunuz halde, bir kavim bir millet uydurup ortaya çıkarı­yor ve bunun ismini de «Müslüman kavim, Müslüman mill«b> diyorsunuz. Sonra bu kavim tarafından yahut bu kavmin namına veya bu kavim için sizden herkes ve her zümre, çalışıp gitmek yolunu tutuyor. Size göre her&es Müslümanların mebusu, Müslümanların tenıs'lcisi veya lideri olabilir. Bu adam Müslüman kavme, Müslüman millete mensup almalıdır, isterse bu zavallı islânun «i» sinden bile haberdar olmasın ve tsîâmla hiç bir ilişiği de bulunmasın... Bu adamın sadece ismi müslümandır ya...

Herhangi bir partinin peşine takılıp gidersiniz. Bu partinin gayesi ve hedefi herhangi bir şekilde olabilir İster bu partinin istikameti tslâmî olsun, isterse olma­sın, sizin islâm dedikleriniz bu partideler ya, artık bu partiye İslâm partisi dememeniz için bir sebep kalmaz ve sizce her türlü şüphe yersiz bir şeydir. Büyük ümit­lerle bağlanmış olduğunuz partinizin yaptıkları işlerden elde edilen emekler haram oflısa b'le, sizce ehemmiyeti yoktur. İktidar kürsüsünde oturan kimselerin isimlerinin Müslüman olması sizi her bakımdan, tatmin ettiğinden, bu kimseler bulundukları iktidar koltuğundan îslâmî maksadlara muhalif hükümler vermeleri ve îslâma uy­mayan kanun çıkarmış olmaüarı kanaatinize göre mü­him bir mesele teşkil etmez.

Aynı şekilde, bir hayli şeylere îslâmî diyorsunuz ki, "hakikatte bunların islâm ile hiç bir alâkaları ve hiçbir alış verişleri yoktur. Bunlar esasen gayrı - islâmî şeyler­dir. Halbuki du gibi işleri de himaye etmeği, onları koru­mağı kendinize vazife bilmektesiniz. Koruduğunuz, mü­dafaa ettiğiniz, bu şeyler ise hakikatte îslâmın aksine ve zıddmadır. Fakat s'zin için îslâmî sayılırlar. Sizin gay­ret sarfettiğiniz, uğraşıp didindiğiniz, paranızı, ropyala-rınızi harcadığınız maksatlar, hiçbir zaman îslâmî değil­dir. İşte bunların heps;. de bir yanlış anlayışın neticesi­dir ki, siz, kendi bendinizi bir «kavini», bir «millet» kıl­mış, fakat îslânım hakikatte bir «Milletler arası parti» olduğunu, onun maksadınım dünya hükümranlığını kur­mak olduğunu, bütün bir 'nsanhğın refahı ve kurtuluşu için çalıştığını unutmuş bulunuyorsunuz.

Siz, kendi «kavim veya milletinizi» parti olarak ta­savvur etmedikçe ve bu partinin maksad ve meramını takip etmedikçe, yaşayışınızın hiç b'r muamelesi doğru olmayacak ve siz de hakikate erişmeyeceksiniz. [142]

 

İstidrak    (Anlayış)

 

Îslâmî cemaate, kavim yerine parti dernek lâzım gel­diğine dair neşredilen yazı üzerine bir çok kiit^DÎerin bu kanaatimize   iştirak  etmedikleri   anlaşılmış  bulmakta­dır. Halbuki parti yerine kavim kelimesi kullanfldığı za­man, vatana bağlı milliyet mefhumu ortaya çıkmış olur. Bir millet arasında muhtelif siyasî partilerin bulunması ve her birin'n ayrı ve değişik gayelerinin bulunması ta­biî bir şeydir. Buna rağmen bunların hepsi bir memleket için bir bütün teşkil ederler. Bu   mevzuda olduğu gıh\ Müslümanlara da bir «part:» dendiği zaman, Müslüma; ların o ülkenin veya o memleketin bir cüz'ü sayılmış oi^ duklarını düşünmek icabeder. Bu bakımdan  Müslüman-

 da bir vatana ve bir millete bağlanması lâzım gelir.

Cemaat, yahut da parti kelimesi umumiyetle halk arasında siyasî partiler ve teşekküller için söylendiğin­den yukarıda bahsedilen yanlış anlayışın doğmasına se­bebiyet vermiştir. Fakat bu mefhum, bu kelimenin asıl ve hak'ki mânası değildir. Bu mefhum kullanıla kullanıla bu mânayı almıştır. Bu kelimenin hakiki mâna ve mef­humu şudur: Halkın bir kısmının hususî bir akide ve nazariyeye bağlanarak bir maksat ve meram için bir araya toplanmaları ve bir cemaat teşkil etmeleridir. Kur'an-ı Kerim bu mefhumu ifade eder şekilde hizb ve ümmet lâfızlarını kullanmıştır. Cemaat kelimesi hadis­lerde ve diğer Islâmî ilimlerde de kullanılmıştır. İfade et­tiği mefhum da yine parti mefhumudur.

Pek tabiîdir ki, bir millet arasında, bir kavim için­de, bir ülkede veya memlekette, bir cemaat olunca, bu zümrenin kendine has, hususî düşünceleri ve bazı siyasî görüşleri olabilir. Bu gibi cemaatlere örnek olarak siya­sî teşekkülleri gösterebiliriz. Bunlar mensup oldukları kavmin veya milletin bir cüz'ü olarak faaliyet gösterir­ler.

Bu meyanda, ikinci bir cemaati de nazarı itibara alabiliriz. Bu cemaat küîlî nazariyeye ye âlemşümul i>ir tasavvura (World İdea) Sah'bdir, Bu cemaat efradmın karşısında bütün bir nev-i beşer, bütün hir insanlık ca­miası vardır, Millet, vatan, ülke ve saire farkı gö&îtil-meksizirs, dünya çapında bîr gayenin temsilcileridirler. Onlar, bütün yaşayış yolunun düzenlenmesi ve bir ölçü dahilinde tanaimi içia yepyeni bir yolun ufkunu. açarlar. Kendi n asar iyelerinde, mealektarînâe ve meramlarında, akide, ülkü- ve ahlak prensiplerinden tutun da ferdî ve içtima! mevzularm. heyeti umraniyesini gözönündo bulun­dururlar. Müstakil bir yaşayış n taamı, müstakil bir medeniyet ve müstakil bir içtimaî toplum (Civilisation) için çalışırlar.

Bu cemaat hakikatte bir cemaat olmakla beraber, bild'ğimiz şu kavimlerin cüz'ü olan cemaatlerden değil­dir. Bu cemaat, hududlarla çevrili ve muayyen bir ma-hale sığdırılmış kavim ve milletlerle kıyas kabul etmiye-cek bir üstünlüğü tems:l eder. Bu birliğin nizamnamesin­de, nesil, neseb ve tarihi rivayetlerle öğünme taassubu gibi iptidai bir anlayışa yer yoktur.

Bu yegâne nizamın heyetinde nesil, neseb, tarihî ri­vayet taassupları yoktur. Bu gibi şeyler tamamen silin­miş, süpürülmüş ve ortadan kaldırılmıştır. Dünya yü­zündeki çeşitli kavmiyet ve milliyet sebeplerini giderip, yerine gerçek değerlere göre bir milliyet ve bir kavmi­yet meydana getirmiştir. Şimdi bu cemaatin nasıl bir kavmiyet ve nasıl bir milliyet meydana getirdiğini etraf­lı olarak izah edelim  :

Islâmın meydana getirdiği milliyetle, nesle, ırka ve tarihî milliyet yerine bir akli kavmiyet ve milliyet (Ra-tional Nationality) vücuda getirilmiştir. Kuru ve cansız kuvvetler yerine isme dayanan bir kavmiyet ve milliyet. (Expanding Nationality) kurulmuştur. Öyle bir kavmi­yet ve öyle bir milliyet kurulmuştur ki, bu kavmiyet ve bu maliyetin temelleri akla ve medenî birlik esaslarına istinad eder. Yeryüzünün bütün mamur mıntıkalarını kendi dairesi içine almağı hedef tutar. Aslında böyle bir kavm'yet vücuda getirmek, hakikatde bir cemaat vü­cuda getirmek demektir. Nitekim, böyle bur cemaatin ortaya çıkması, doğum yeri ve saireye istinad etmez. Bel­ki bir nazariye ve bir meslek ve bir meram takibetmek esasına istinad eder. Bu prensiplere istinad eden bir ce­maat kurulmuş olur.

Şimdi, müslüman diye isimlendirilen gurup, bu ikin­ci kısım oemaatin ismidir. Bu şekülde teşekkül etmiş olan cemaat, bildiğimiz mânadaki partiler gibi bir parti eleğidir. Bu partiler bir kavmin, bir milletin içinden ça­kan teşekküllerdir. Fakat bu cemaat kavmî milleti vü­cuda getiren partidir. Bu vasıftaki -parti müstakil bir medenî nizam ve müstakil bir medeniyet (civilisation) kurmak ister. Küçük küçük veya ufak tefek milliyetiarin dar çerçevesini bırakarak, aklî temeller üzerine pek geniş ve pek büyük bir dünya kavmiyeti ve pek büyük bir dün­ya milliyeti (World NationaÜty) vücuda getirmek ister. Bu şekle «Kavim» demek şu bakımdan doğru olabilir : Siz kendiniz, dünyadaki neslî, nesebi, ırkî veya tarihî kavmiyetlerinizi bir tarafa bırakır, bu gibi telakkilere bağlı bulunmağı gözden tamamiyle çıkarmış olursunuz. Ancak, bu şartların gerçekleşmesi ile, kendi medeniyeti­nizin nizamını, hayat nazariyenize ve içtimaî düşünce­nize (Soc'al'philosophy) göre kurabilirsinz. Fakat şu mânada da «kavim» olmak, hakikatte bir «cemaat» ol­mak demek oluyor. Nitekim bir tesadüf eseri olarak mu­ayyen bir yerde doğmak (Mere Accideut of Birth) dola-yıs'yle bir kimse bu kavmin bir uzvu olamaz. Bir kav­min uzvu olabilmek için, herhangi bir şahsın, herhangi bir kavimden olup da sonradan o kavmin akidesini, mes­leğini ve meramını bırakıp da bu kavimin meslek ve aki­desine girmesine mâni olacak bir şey yoktur. Bu kav­min sistemini kabul eden herkes bu kavmin azası olur. 'Buna göre, biz burada ne söyledikse, esas olarak şu hu­susu ortaya atmak istedik: Müslüman kavmiyeti, müs­lüman milliyeti, bir parti ve bir cemaat olma-sı esasına istinad eder. Cemaat olmak asıldır, esasdır ve köktür. Kavmiyet ve milliyet ise onun dalı, onun fer'i ve esasa göre tâli derecededir. Cemaat olmak vasfmm dışında bulımulduğu takdirde ve sırf mücerred bir kavim veya mil­let olmak yolu tutulduğu zaman yıkılışı hızlandıran de­jenere olmak (Degeration)   keyfüyet!   baş  göstermekte geeikmiyecektir.

Hakikat şudur ki, bütün »ir insanlık tarihinde, İs­lâm cemaatının hususiyetleri daima en alâka celbedici ve en bretll bir safha teşkil etmekte ve diğer bütün ha-disata ışık tutacak ehemmiyettedir. Zira, îslâmdan önce Buda dini (Budhamet) ve Hıristiyanlık, kavmiyet ve milliyet hududunu yıkarak topyekûn insanlığa hitap et­mişlerdi. B;ir nazar'ye. ileri sürerek bir meslek ve bir meram öne sürerek âlemşümul bir kardeşlik vücuda ge­tirmek için çalışmışlardı. Fakat bu iki dinin ikisi de bir kaç ahlâkî usul ve b'r kaç nasihattan başka bir şey söy­lememiş ve bir müsbet iş görememişlerdir. İçtimaî yaşa­yışı düzenleyen ve medenî hayatın ihtiyacı olan külli bîr nizam ve umumî bir kanun ve geniş ölçüde bir usul vaz edememişlerdir. Alemşümul kardeşliğ": (Brotherhood) u yapmak yolunda bir çığır açamamışlardır.

îslâmdan sonra Avrupanm ilmî medeniyeti kendi varlığını ortaya koydu. Bu medeniyet Jrendisini alemşü­mul olarak tanıttı. Halbuki bu medeniyet, ilk çıktığı gün­den it'baren «milliyetçilik : Nationalism» yolunu tut­makta gecikmedi. Bu sebepten dolayı alemşümul bir kav­miyet vücuda getirmek bakımından muvaffakiyetsMiğe uğradı.

Halihazır durumda, Marksizm ve sosyokomünizmi gözönüne alalım: Bu nazariye, kavmiyetin hududlannı «ırmak ster. Alemşümul bir medeniyeti' temsil etmeğe Çalışıp. Fakat daha şimdiye kadar, bu yeni medeniyert, ^^ portresini ortaya çıkaramadığından önümüzde bu- bu Marksizm nazariyesi de -yâne kavmiyet ve milliyet yoluna girmiş ve bu yolda    yürümeğe    başlamış­tır. [143]

Bu zamana kadar, bu meydanda yalnız ve yalnız İslâm at koşturabilnı iştir. Irkçılığa dayanan ve bir tari­hî mesnede dayanan milliyetleri ortadan kaldırıp, mede­nî temeller üzerine kavmiyet ve milliyet yahut da cemaat vücuda getiren yine ancak ve ancak îslâmdır. Alemşü­mul kavmiyeti ortaya koyan yine islâm'dır. îslâmin bu pek ulvî idealini İyi bilmeyenler için, onun yaşanan haya­ta vazettiği prensiplerle hem bir kavim hem de bir par­ti meydana getirdiğini anlamak pek zordur. Dünya yü­zündeki h'ç bir sistem ve hiç bir millet böyle bir müey­yide ile kurulmuş değildir. Görülüyor İd, ttalyada doğ­muş bulunan bir adam, italyan oluyor, italyan kavminin bir parçası sayılıyor. Bu adam Italyada doğmamış olsay­dı, İtalyan olmayacaktı. Hiç bir zaman da İtalyan kav­minin bir uzvu sayümıyacaktı. Bu esasa dayanarak kav­miyet mefhumunu düşünenler, bir insanın itikad ve dü­şünüş bakımından bir millet, daha doğrusu bir kavim veya ümmet efradı olabileceğini kat'iyyen düşünemiyor­lar. Bir ferd, inanış ve düşünce tarzını değiştirmekle bir kavmin efradı olmaktan çıkar ve bu topluluktan uzak

İşte bu vasıf bir millet olmak vasfı bir kavim ol­mak vasfı değüdir. Belki bu, bir parti olmak vasfıdır. Şimdi görüyoruz ki, bir parti kendisi için ayrı bir mede­niyet usulü takip etmek istiyor. Kend'si için ayrı ve müs-tak'i bir kavmiyet iddiasında bulunuyor. Bu kavmiyeti kalkıp da herhangi, muayyen bir yere, muayyen bir ülke­ye bağlamak istemiyor. Aynı zamanda yine de kalkıp muayyen bir yere bağlanıp kalıyor. Bu mesele o zaman içinden çıkılmaz bir muamma ve bir bilmece halini, alı­yor.

Uzun müddet gayri - Islâmî öğretim ve eğitim neti­cesinde, Islama uymayan usullerle yetişmek sebebiyle, Müslümanlar da gayrı - Müslimler g'.bi düşünmekte ve «Tarihi kavmiyet» in cahilane tasavvuruna kapılmış gö­rünmektedirler.

Müslümanlar, vahye mahsus bir fikir cevherine sa­hip bir topluluk olduklarını, dünya çapında bir inkılap yapmak İçin ortaya çıkmış bulunduklarını, yaşayışın ga­yesini kendıi görüşlerine göre izah ettiklerini, cemiyetle­rine bu İlâhî kanunları nakşa muvaffak olduklarını, dün­yadaki yanlış nizamları devirip, muntazam ve planlı prensipler   tatbik edeceklerini,  unuttular.

Onlar, bunların hepsini, bir tarafa bırakarak, kendi­lerini bir kavim, bir millet bilmek yoluna gittiler. Yani şu bldiğimiz kavim ve şu gördüğümüz milletlerden birisi gibi «kavim ve millet».

Şimdi, onların meclislerinde, toplantılarında, konfe­ranslarında, cemiyetlerinde, gazetelerinde, mecmuaların­da, risalelerinde gerçek içtimaî yaşayışlarından bahis geçmez. Dünya «kavimliğini» bir tarafa bırakıp da bir «ümmet» olduklarını görmek imkânsızdır. Batı taklitçi­liğinde b'r ümit ışığı arayan bu milletlerde sathî bir müs-^           ortada dolaşır durur.

Bu tarz Müslümanlık daha ziyade nesle, sülâleye veya siyasete dayanır. Bir ferdin babasının veya dedesi­nin Müslüman oluşu ona da veraset yolu ile intikal etmiş­tir. Bu mefhumu muhafaza etmek ve bu hususu geliştir­mek yolunda çalışır, d'dinirler. İtalya diktatörü Musso-lini de böyle yapmıştı. O da İtalyanların ilerlemesi için çalışıp uğraşırdı. Bir usul ve bir nazariyeye bağlıydı ama bu usul ve nazariye ancak İtalyanlar için faydalı olması mevzuubahs idi. Diğerler! için böyle bir şey ehemmiyete alınmıyordu. Müslümanlar da buna benzer bir yol tut­tuklarından yıkılışın pençesinden kurtulamadılar.

Bu çok elîm ve fecî yıkılışın sebeplerinden en mü­himi, koca bir ümmetin kavmiyet ve milliyetlere ayrıla­rak parçalanması ve tek tek yutulacak ve yok edilecek bir duruma gelmes'dir. Bu yıkılışın sebeplerini araştırdı­ğımız zaman, şu hususu hatırlatmak gerekiyor:

Siz, ırkî ve tarihî bir mesnede dayanarak, bir kavim olamazsınız, hakikatde siz kavim değil bir cemaat ola­bilirsiniz. Sizin kurtuluşunuz, sizin felah bulmanız, sizin ilerlemeniz için, sizin içinizde sizin gönlünüzde cemaat olmak hissi (Party sense) doğmuş ve gelişmiş olması lâ­zımdır.

Cemaat olmak hissinin unutulması ve ortadan kalk­mış bulunması o kadar fena neticeler meydana, getirmiş­tir ki, saymakla ve aralamakla bitmez ve tükenmez. Bu hal, müthiş b'.r iman zaafının korkunç neticesidir. Müs­lüman kendi kurtuluş yolunu terkettiği için, önüne çı­kan herhangi bir yolu takip ediyor. Her fikri, her âdkr trini ve her sosyal görüşü tereddütsüz kabul ediyor. Ka­bul ettiği bu fikir, bu doktrin ve bu sosyal görüşler ister islâm fikriyatına uysun, isterse uymasın bu mevzuları bir tahlil süzgecinden geçirecek seviyede değildir. Ne acıdır ki. bir Müslüman, Nasyonalist  (Milliyetçi söven"* oluyor, Komünist oluyor, Faşist usulüne boyun eğiyor. Bu gibi. fikir tuzakları hakkında kat'iyyen fikir yorup düşünmek  istemiyor.

Avrupanın çeşitli içtimaî felsefelerinin «mavera - üt - tabia» : (Tabiat ardı) 'fikirlerin diğer ilmî ve gayrı -ilmi nazariyelerin her birinin peşine takılmış bulunan bir hayli Müslüman görebilirsiniz. Dünyanın herhangi medeni, siyasî, içtimaî hareketlerinde az çok bir kaç Müslümana rastlarsınız. Bu da hayrete mucibdir ki, böy­le yapmakla beraber bu zevat yine de kendilerine «biz Müalümanız» diyorlar. Hattâ kendilerini de Müslüman | olarak biliyorlar. Çeşitli yollara kapıldıkları halde yine de Müslümanlık iddiasından vaz geçmemektedirler. Fa­kat şunu bir türlü akıllarına getirmiyorlar ki, «Müslü­man» kelimesi doğum ile bir kimseye takılan bir lakab değildir. Müslüman, tslânı yolunu tutup gidenlere veril-nrş olan bir sıfatın ismidir. Hakikatte İslâm yolundan ayrılmış, İslâm yolundan başka bir yola sapmış, başka bir yol takip etmiş bulunan bir kimseye «Müslüman» i&-mıını vermek «Müslümandır» demek her bakımdan yan­lış ve hatalıdır. Milliyetçi Müslüman, «Şoven Müslüman» (Müslim Nationalist) «Komünist Müslüman» ve bu gibi ıstılahları kullanmak Müslüman için imkânsız bir şey olup, böyle oir şey: «Komünist sermayedar, komünist kıral», «Komünist padişah» demek gibi olur. [144]

 

BAB. 6

 

Kitabımızın ikinci bölümünü teşkil eden bu kısımda,. İslâm'da Hükümetin esasları, temelleri ve çalışına siste­mini mütalâa edeceğimiz gibi, aynı zamanda tatbikata ait plânlar hususu üzerinde de duracağız.

Ancak bu şekilde islâm'da Anayasanın açıklığa ka­vuşmuş bir plânı gözümüzün önünde bulunacaktır.

İlk önce, bu kısımda islâm'da Anayasanın ve kanun­ların mehazlarından bahsetmek daha münasip olacaktır. Bu mevzu açıklandıktan sonra, sırasiyle diğer bahislere geçeceğiz. Iskamın Anayasası üzerinde bu araştırma ya­pılırken, bu anayasanın asıl mehazının Kur'an ve Sünnet olduğu isbat edildikten sonra, diğer ülkelerde tatbik edil­mekte olan tecrübeler hakkındaki bir çok yanlış anlavış-lar da kendiliğinden ortadan kalkmış bulunacaktır.

Müslüman ülkelerdeki mevcut hükümdarlıklar ve za­manımızın yenilik taraftarı ilericilerin fikirlerindeki ha­talar da ortaya çıkmış bulunacaktır. Bunların bu hatalı hattı hareketlerinin sebebi, İslâm'da Hükûmet'in asıl me­hazlarına kadar gitmeyip, Avrupai usullere, tslâmî hü­kümeti istinat ettirmek yolunu tutmalarıdır. Şüphesiz biz: diğer ülkelerin de tecrübelerinden faydalanmış bulunu­yoruz. Pakat yine de kendi nizamımız dairesinin dışına çıkmamamız lâzımdır. Bu nizamımızın ruhunu muhafa­za etmeliyiz. İşte bunun iğin her şeyden Önce Anayasa­nın mehazı için istifade edilecek olan şekillerde de ken­di önümüzde bir yığın mamalar çıkarıp kendi kendimize müşkülât çıkarıyoruz. Bu bahis üzerinde dururken zarurî olarak bir mesele ile karşılaşıyoruz. — Bu da Hadisi Şeri­fi inkâr etmek gafletidir—'Bazıları, Hadisi Şerifler hak­kında zihinleri şüpheye sokmak yolunu tutarlar. Hadisi Şeriflerin hüccet ve kanun mehazı olmasına, itiraz eder­ler,   îşte bu yüzden bu   noktayı tenkit   etmek, bu hususu etraflıca açıklamak ve meselenin doğru şeklini or­taya koymak icabediyor.

islâm'da devlet nizamı hakkında Hadisi Şeriflerden başka aydınlatıcı ve açık bir formülün ortaya konamıya cağı bir gerçektir.

Muhterem Müellifin bu husustaki muhtelif yazıları-m bir araya getirip tertibe koyduk. Haşiyelerde de bun­ların nerelerde ve ne zaman kaydedilmiş olduklarını be­lirttik. Hazırlayıcı[145]

 

İslâm Anayasasının  Ve Kanunlarının Mehazları

 

İslâm'da hükümet nizamı öyle bir kuruluştur ki, bu siyasî kuvvetin temeli ve memleket düzeninin esası İlâhî Hâkimiyet ve Nübüvvet gerçeklerine dayanan hilâfet'e (Hilâfet alâ mlnhâc in - nübüvve) istinad eder. İslâm, bütün kanun ve nizamların bu noktaya istinad ettiğini ve bu noktanın şümulü dahüinde yürütüleceğini bildirir. Bu gün, dünyanın her neresinde böyle bir hükümet kurul­mağa kalkışılırsa, bu hükümetin şekli,. çalışma sistemi, memleket nizamı bakmamdan istinad. edeceği kanun me­hazları için, bir kaç önemli hususun gözönünde bulundu­rulması gerekir. Bu belli kaynaklar, Kur'an-ı Kerim, Sünnet-î Resûlullah Sallallahû Aleyhi ve Sellem, Hûlefa-i Raşidîn'in teamülü ve Müctehid-i Ümmet'in işleri ne şe­kilde hal ve faal ettiklerine dair verdikleri örneklerdir.

İslâmın yazılı olmayan ve kâğıt üzerine geçmemiş bulunan Devlet Anayasası bu dört kaynaktan alınmakta­dır. Bunları tetkik edip gözden geçirdiğimiz zaman İs­lâm Hükümetinin şekli ve bu hükümetin mahiyetine ait bir harita önümüze serilmiş olacaktır. Usûlde, külliyatta, ahkâmda, hadiselerde, bizim istinad ettiğimiz esaslar bu dört kaynaktır. İslâm Devletinin Anayasası da bu dört değişmez  kaynaktan   alınmıştır. [146]

 

1. Kur'an-I Kerim.

 

İslâm Hükümeti Anayasasının dört esas kaynağın­dan birincisi, en önemlisi ve en başta geleni Kur'an-ı Kerim'dir. İslâm ıstılahında [147] «K'tab» dendiği zaman, Hak Taalâ'nm, kullarına hidayet olmak üzere, Resulü vasıtasiyle göndermiş bulunduğu Kitab demektir. Mef­hum bakımından bu kitab. Resmî bildiri (Oficial Ver-sion) veya İslâm ıstılahına göre «İlâhî Kelâm» dar. Bu Resmî beyanı halka iletmek ve açıklayıp - anlatmak ve amelî olarak tatbikini temin etmek için de Peygamber gönderilmiştir.

Allanın sünneti ise Hak Taalâ'nıh, Peygamber vası­tasiyle kullara öğretmek istediği hususlardır ki, bu mev­zuların ince meselelerin ve usullerini Peygamberini kalbi­ne ilka' etmiştir. Vahiy yolu ile bildirilen bu İlâhî emir­lerin ne sözlerinde ne de mânalarında, her ikisinde de Peygamberin şahsına ait ne akıl, ne düşünce, ne fikir, ne irade ne de isteğinin en ufak bir müdahalesi olmakta­dır. Peygamber ise, bu kelâm için ancak çok emin bir emanetçi mevkiindedir. İlâhi bir postacı hüviyetinde olup, Hak Taalâ tarafından aldığı emaneti Hak Taalâ-îiın kullarına ulaştımaktan başka bir vazifesi yoktur. Aynı zamanda Hak Taalâ'nm bahşetmiş olduğu ilim, ba­siret ve derin anlayışla bu yüce Kelâm'm mânalarını ve Mefhumlarını şerh ve beyan eder. Bahsi geçen tlâhî usuller üzerinde ahlâk, muaşeret, medeniyet ve toplu yaşama nizamlarını gerçekleştirir. Kendi yaşadığı ve telkin ettiği pâk ve temiz ahlâkı üe halkın düşüncesinde, fikir haya­tında gerçek bir inkılap vücuda getirir. Fenalıklardan ka­çınma, manevî temizlik ve nefisle mücadele gibi gerçek insanların sıfatları olan değerleri halkın ruhuna yerleş­tirir. Bu amelî ve fazilet timsali rehberlikle halkı Öyle bir şekilde yetiştirip geliştirir ki, yeni b;r camia (Socety) yeni bir zihniyet, yeni bir fikir ve düşünce sistemi, yeni bir örf ve âdet, yeni bir kanun ve nizam ortaya çıkmış olur. Sonra, Peygamber bu halkı Allah'ın kitabı ve yine aynı kaynaktan doğan Sünneti ile yetiştirir. Ve kendile­rinin örnek ahlakını çevresine nakşeder. Bu şekilde Pey­gamberin yetiştirmiş olduğu bir cemaat vücuda gelir. İlâhî bilgi, ahlâk ve aşkla tezyin edilmiş bu topluluk, ken­dilerinden sonra, gelecek olan nesillere hidayet meşale­sini yakmak için çalışıp giderler.

Kur'an-ı Kerim, Hak Taalâ tarafından nazil kılın­mış bulunan semavî kitapların en sonuncusu ve en mü­kemmelidir. Müslümanlar, bütün bu îlâhî kitapların hep­sine birden iman etmelidirler. Fakat bu kitaplar içinde, hidayet kanunu ve yaşayış nizamı olmak bakımından yalnız Kur'an-ı Kerim'e ittiba edilir. Ve yalnız Kur'an-ı Kerim'e bağlılık esas ve zarurîdir. Şunu da iyi büayoruz ki, fiili olarak ittiba etmenin ve bağlı bulunmanın hudu­du nereden başlarsa, o noktada diğer kitapların hüküm­lerinden alâkayı kesmek icabeder. Yalnız Kur'an-ı Keri­me bağlanmak ve ona tabi olmak Ve kendimiz için. yal­nız bu kitabı hidayet mehazı ve hücceti (Authority) bilmemiz lâzımdır. Bunun da bir kaç sebebi vardır:

1. Kur'an-ı Kerim'in mukaddes sözleri ve kelime­leri noktası noktasına, Hazret-i Resulullah Sallallahû aleyhi ve Sellem'in beyan    buyurdukları gibi aynro ve-

harfiyen mahfuz kalmıştır. En ufak bir değişikliğe uğ­ramamıştır. Ük günden itibaren yüzlerce, binlerce hatta on binlerce insan tarafından, hiç ara verilmeksizin, ol­duğu gibi Öğrenilip, ezberlenip okuya gelinmiştir. Yüz binlerce ve milyonlarca 'İnsan da her gün bu kitabı yazılı nüshalarından okumaktadırlar. Kitabın yazılış şeklini aynen muhafaza etmeğe çalışmaktadırlar. Bu kitabın cümlelerinde, ibarelerinde, hatta kelime ve harflerinde bile zerre kadar ihtilaf olmamasına dikkat edilmiştir. Bundan dolayı artık bu hususta hiç bir şek ve şüpheye yer yoktur. Hazret-i Resulü Ekrem sallallahû aleyhi ve sellem, Kur'an-ı Kerimi kendi saadet devirlerinde Arap­ça dilinde nasıl duyurmuş ise, bu güne kadar bütün dünyada, dünyanın her tarafında, ihtilafsız olarak ya­yılmış bulunmaktadır. Dünyanın en ücra yerlerine kadar yayılmış olan, yeryüzündeki bu tek îlâhî ıfcitap, ilk vah-yedild'ği tazeliği ve fjdiyeti muhafaza etmektedir.

2.    Kur'an-ı Keritm'in    nazil kılınmış    olduğu    dil, Arapçadır. Arapça İse yaşayan bir düdir. Açık ve ebedî bir lisandır. Kur'an-ı Kerim nazil kılındığı zaman ise, en ileri gelen edebî bir dildi. Bu yüce kitabın mâna ve mef­humlarını anlamak hususunda ölü dillerde çekilen zor­luklara,  külfetlere ve zahmetlere kat'iyyen rastlanmaz.

3.   Tamamen haktır ve başından sonuna kadar, Ta­lîmi îlâhiyeden ibarettir. Bu kitapta herhangi bir şekil­de, insanî cazibeler, nefsanî istekler, millî veya kabile ve ahretlere a:t garazlar, cahilane sapıklıklar ve şaibeler yol bulamamıştır. Bu kitapta, îlâhî kelâma her hangi bir şe­kilde kat'iyyen zerre kadar1 insanı kelâm karışmamış ve kanştarıuTiamıştır.

4. Bu kitap mükemmel ve camî bir kitap olarak, bütün hakikatleri, maarifi, hayrat ve satfihatı fair araya toplamıştır. Kendisinden önce nazil kılınmış buhın-an semavi kitapların da bütün hakikatlerini, maarifini, hay­rat ve salihatını ihtiva etmektedir. Ve Öyle bir camî' ki­taptır ki, insan bu kitabı gözö'nünde bulundurduğu za­man kend:, kendisini diğer semavî kitapları gözönüne al­maktan müstağni kılar.

5. Bu kitap, Rabbani Hidâyetlerin ve ilâhî Tâli­min en yeni mecmuasıdır : (Latest Edision). Hususî ah­val dairesinde bazı kitaplarda gösterilmiş olan bazı hidâ­yetlerde Kur'an ile açıklanmış olup, önceki kitaplarda bu­lunmayan bazı hidayetler ilâve edilerek bazısı da değiş­tirilip daha mükemmeli konmuştur.

Biz bîr âyetin hükmünü başka bir âyetle değiştirir ve yahut unutturursak elbette ki, ondan daha iyisini ve­ya onun gibisini göndeririz. Allah'ın her şeye kadir ol­duğunu acaba bilmez misiniz? (El - Bakara, 106).

Bundan dolayı, herhangi bir kimse, ata ve babası­nın yoluna değil de İlâhî yola girip İlâhî hidayete tebâ-iyet etmek isterse, elbette ki, bu mecmuanın yeni tabın­dan, son nüshasından istifade etmesi icabeder. Bu yeni nüsha ve emsalsiz hüccet de yine Kur'an'dır. Ondan ev­velki kitaplar değildir. îşte bunun içindir ki, İslâm, bun­dan evvelki kitaplara, tebaiyet etmekten ve onlara bağ­lı bulunmaktan alâkayı keserek yalnız Kur'an-ı Kerime teba'yet edip, yalnız Kur'an'a bağlı bulunmağı emr et­miştir. Bütün dünya halkına da, Kur'an'a bağlanmağı ve bu kitabı yegâne düstur olarak kabul etmeğe çağırmış­tır. Müslümanlar için & bu kitap Ük ve temel hidayet mehazı olarak kararl aştırılmış tır.

lîiz sana kitabı hak ile nazil kıldık ki, bununla halk Arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hüküm veresin.

(Nisa, 105).

O*na (Nebî'ye) iman edenler, O'na hürmet gösterenler, yardlmı edenler ve O'nunla nazil    kılınmış bulunan nûr';ı tâbi olanlar, işte felah bulan kimselerdir. (A'râf,  157 >

Allah'ın nazil kılmış bulunduğu ile hüküm vermeyen boyleleri, kafirdirler... BÖyleleri zalimdirler... BÖyleleri fasikdirler. (Ei - Mâide, 44 - 47).

Tjşte görülüyor ki, [148] Hak Taalâ'nın nazil kılmış bulunduğu kanuna göre hüküm vermeyen kimseler yine Hak Taalâ tarafından üç ayrı sıfatla cezalandırılmış ol­maktadırlar. Birincisi, böylelerinin kâfir oluşlarıdır. İkin­cisi bu güruhun zâlim oluşlarıdır. Üçüncüsü ise böylele­rinin fa sık olduklarıdır. Bu âyet-", kerimeden kesin ola­rak şu mesele ortaya çıkmaktadır: Kim olursa olsun, Allah'ın kanununu ve yahut da O'nun hükümlerini bir tarafa bırakarak, kendisinin veya başka insanların uy­durdukları kanunlar ve hükümler üzerine işlerini hal ve fasl yoluna giderse, o zaman üç büyük cürüm irtikâp etmiş olur-. Birincisi, İlâhî Hükümleri inkâr etmekle, Hak Taalâ'yı da inkâr etmiş sayılacağından böyle bir fiil kü­fürden başka bir gey değildir. İkincisi, yapılan bu iş ada­let ve insafın aksine olduğundan — nitekim en doğru ve en sahîh adalet, îlâhî adaletten başka bir adalet olamı-yacağmdan — O'nun hükmünü bir tarafa bırakarak uy­durma hüküm vermek doğrudan doğruya zulm'dür. Üçüncüsü ise, insan kul olmak hasebiyle kendi efendisi-nın ve kendi mâl'kinin koymuş bulunduğu kanun ve ni-2wndan dönüp de kendisinin yahut da başka insanların uydurup ortaya atmış bulundukları kanunları icra etme- kalkarsa, hakikatde kulluk ve itaat dairesi muhitinin  çıkmış olacağından bu iş de fıskdır.

İşte, bu küfr, bu zûlm, bu fısk kendi çeşitleri bakı­mından hakikatte her üçü de Hak Taalâ'nın hükmünden ayrılmak, O'nun emrinden kaçınmak demektir. Har ne­rede, Hak Taajâ'mn hükmüne karşı gelmek varsa, bu üç şeyin orada bulunmamasına imkân yoktur. Pek tabiî olarak, kaçınmanın, karşı gelmenin, derecesine ve yeri­ne göre bu cürümlerin farkları ve dereceleri vardır.

Müslümanlar için [149] asıl kaynak ve hüccet Kur'-an-ı Kerim'dir. Kur'an-ı Kerim'e muhalif bulunan her şey kesin olarak bilinmelidir ki, tâbi olunacak, bağlanı­lacak  şeylerden değildir.

Rabbıııızdan size indirilmiş bulunana tabi olunuz. Ve O'ndan başka koruyucu edinip tâbi olmayın (A'râf, 3)

Kur'an-ı Kerim hükümlerinde ve onun tâliminde kimsenin hatta peygamberin kendisinin bile kat'iyyen değiştirme, tağyir ve tebdil etme hakkı yoktur.

Söyle (Ey peygamber) ben bunu istediğini gibi de-ğiştiremem. Ancak bana vahy olunana tâbi olmak zo­rundayım. Elbette ki ben Rabbmia isyan etmekle büyük günün azabından korkarım. (Yunus, 15)

Kur'an-ı Kerim, îsiâmî hükümetin ilk ve en başta gelen mehazıdır. Onda Hak Taalâ'nın ahkâmı ve buyruk­ları vardır. Bu ahkâm ve buyruklar, insanların bütün yaşayışlarında onlara bir örnek teşkil eder. Eksiksiz olarak hayatın her dalı için muteber ve câridir. Burada yalnız münferid ahlâk dersi verilmemiştir. İçtimaî yaşa­yışın (Social life) her cephesinin ıslahı ve tanzimi için hidayet yolu gösterilmiştir. Kat'î hükümler konmuştur.

îşte bu   tibarla İslâm hükümeti kurulacağı zaman han­gi esaslar üzerine bina edileceği de anlatılmıştır. 2. Sünnet-i Resûlullâh [150]

İkinci mehaz [151]  Resul-ü Ekremin sünnetidir.  Ma­lumdur ki, Nebî Sailallahû aleyhi ve Sellem. Kur'an-ı Ke-rim'in hidayeti altında ve koyduğu usul muvacehesinde, îslâmı, Arap ülkesinde carî ve nâflz kılmıştır. İslâmî ta­savvuru amelî olarak ortaya koymuştur.     Bu tasavvur gereğince bir camia teşkil etmiştir. Bu camiayı tanzim ederek bir devlet kurmuştur. Bu devletin muhtelif şube­lerini ortaya çıkarmış ve bunların    plânlarını çizmiştir. Bu ilerin Sünnet-i Resûlullâh olduğu elbette ki malûm­dur.  Bunların  yardımı ile Kur'an-ı  Kerimin  hidayetleri belirmiştir.  Ve Kur'an-ı Kerim'in bu hidayet ışığı altın­da bu ,'şlerin amelî vaziyetleri tatbik sahasına girmiştir. İşte bu düsturu gözönünde ondurarak,  biz de îsiâmî düsturun son şeklini (Precedents) nazarı itibara alıp bu düstur? rivayetlere     (Convensions of the  Constitution) ile çok büyük meseleleri halletmiş bulunuyoruz.

Buna göre, bizim ittihaz ettiğimiz düstur için, Sün­net ikinci mühim mehazdır. Fakat maalesef bu hususun ehemmiyet'ni küçümsemek için, .bir zümre bunun kanu­nî Hüccet (Legol Sanction) olmasını önlemek istemekte­dirler. Bu kimseler bu hususun ehemmiyetini yalnız in-i:âr etmekle kalmıyorlar, aynı zamanda efkârı umumiye­ti, de bu esasa karşı gelmek için hazırlıyorlar. Bu bakım­dan, biz burada Sünnetin asla vaz g-eçilem'yecek bir Hüc-Cet olduğunu açıklamak zorunda bulunuyoruz.

İşte bu [152] bir tarihî hakikattir ki, Nebî Sallallahü aleyhi ve Sellem nübüvvet ile kesbi şeref ettfkten sonra, kendilerine Hak Taalâ tarafından Kur'an-ı Kerim nazil oldu. Fakat iş Kur'an-ı Kerim'in nüzulü ile kalmadı. Dün­ya çapında bir rehberliği temsil eden bir Cslâm toplulu­ğu meydana getirildi. Yeni bir medeniyet nizamı ortaya çıkıp yeni bir rejim ile hükümet teessüs ett:. Şimdi or­taya şöyle bir sual çıkmaktadır: Hazret-i Muhammed Sallallahü aleyhi ve Sellem Kur'an-ı Kerim'i elde ettik­ten sonra başka ne gibi işler yapmıştır? Nasıl bir naznı meydana getirm ştir? Acaba sadece Peygamberlik va3fı ile diğer peygamberler gibi Kur'an-ı Kerhn'de bahsedilen Hakkın rızasını talep etmekten başka bir şey yapmış mıdır? Yoksa peygamberlik hususiyeti ikt'zası gereğince Kur'an-ı Kerim'i duyurduktan sonra iş bitmiş midir? Acaba Kur'an-ı Kerimin talimi tahtında kendi kavil ve fiilini, Müslümanlar için bir mesned ve bir hüccet ola­rak koymuş mudur, yoksa koymamış mıd'^? Birinci şık­kı kabul edersek, Sünnetin de Kur'an-ı Kerimle birlikte mesned ve hücced olduğuna inanmaktan başka çaremiz yoktur. İkinci hususu kabul edersek, Sünneti de ayrı bir kanun ve bir nizam olarak kabul etmemiz icap eder. Baş­ka bir şekil olamaz ve olmasına da imkân yoktur.

Kur'an-ı Kerime ait bulunan hususlarda şu husus tamamen açıktır kr, Hazret-i Muhammed sallallahü aley­hi ve sellem yalnız mektup dağıtan    postacı hükmünde değildir.  O, Hak Taalâ tarafından gönderilmiş bulunan bir rehber, bir hâkim ve bir muallimdir.

Bundan dolayı ona itaat etmek, onun yolundan git-rnek Müslümanlara farz ve elzemdir. O'nun yaşayışı bü­tün iman ehl* için bir örnek ve bir numunedir. Her hu­susta ve her yönde «memurun minallah» tır. Mekkede iken tslâmı kabul edenler arasında kendilerini bir lider o'arak ortaya atmadı. Neûzü ballan bu liderlik mansıbı­nı da ortaya koymak istemedi. Böyle olsaydı Medineye hicret etmezlerdi. Med'neye yerleştikten sonra, orada bir îslâın hükümeti kurdular. Çünkü emir böyle idi. 0 zaman Muhacirler ve Ansar ile muhtelif mevzularda mü­şaverede bulundu. Muhacirler ile Ansar îslâm hüküme­ti kurulunca Hazret-i Resulü Ekrem Muhammed Musta­fa Sallallahü aleyhi ve Sellemi kurulmuş oran devletin basma getrdiler O'nu memleket idaresinin başkanı (Sadr), umumî kadı (Genel hâkim) ve orduların başku­mandanı olmasını istediler. Kur'an-ı Kerim, Zatı Saa­detlerinin bütün bu hususiyetlerinin hududunu ve ölçü­sünü tayin etmiştir. Mansıbı nübüvvetin yanı başında bunlara da yer vermiştir. Şu noktaya da dikkat etmek gerekir ki, akılca kabul edilen bu husus yani bir pey­gamberin yalnız ve sadece Allanın Kelâmını okumaktan başka vazifesi olmayıp bundan başka daha bir çok işleri de olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Bir peygam­ber Allanın kelâmını duyurduğu müddetçe peygamberlik vasfını haizdir. Bunun dışında alelade bir insandır. Alela­de insanlar gibi hareket eder. Böyle olmakla beraber yine kendileri bizatihi insanlar için bir örnek ve bir nu­mune insandar. Islâmın başından günümüze kadar müs-lümanlar arasında ittifakla Hazret-i Muhammed sallal-J&hu aleyhi' ve sellemin en mükemmel bir örnek ve bir emsalsiz numune olduğu kabul edilmiştir. Her zaman ve Mekânda ittiba edilmesi vacip ve itaat edilmesi farz olarak  inanılmıştır.   O'nun  emirlerine  uymanın  ve nehyet-tîkler nden  uzaklaşmanın  bir     saadet vesilesi olduğuna canü gönülden inanılmıştır. Hattâ herhangi bir gayn -muslini âlim bir kimse bile, MüslftmanMrım daima pey­gamberlerinin emrü nehyine inandıklarını ve onun Sun-net'ni kendilerine örnek ittihaz ettiklerini inkâr edemez. Ve hattâ bu gayrı müslimler bile İslâmın ikinci mehazı­nın Kur'an-ı Kerim'den  sonra Resulü EkremiiL Sünneti olduğuna kanaat getirmişlerdir. Şimdi hiç bir kimse kal­kıp da :'tiraz edemez ki, İslâm kanunlarının esası ve İs­lâm nizamının temeli Sünnetin haricinden başka bir şe- " ye istinad eder. Şimdi şöyle bir şey düşünmek muhal bir gey oluyor:  Resulü Ekrem  sadece Kur'an-ı Kerimi oku­mak ve okutmakla kalmış ve Kur'an'ın    tâlimini kendi hattı hareketlerine Örnek    tutmamıştır.    Belki Kur'an-ı Kerim 'in tâlimini kendi hat ve hareketlerine örnek tut­makla ancak peygamberlik vazifesini tamamlamıştır. Bu­na göre Zat-ı Saadetlerinin tâvru hareketleri bir bütün olarak Kur'an-ı Kerîmin  amelî cephesinden başka    bir sev olmadığına  kanaat getirmek  icabediyor. Birinci şe-kü düşünülürse, o zaman Hazret-i Resulü Ekremin mü­barek sözleri İslâm'ın kendisinden başka bir.şey olamaz. ik nei şekle göre düşündüğümüz zaman,     Fahri Kâinat Efendimizin, o büyük dâvasını Kur'an-ı Kerim ile ispat etmiş olduğu anlaşılır.

Kur'an-ı Kerim, Zat-ı Saadetlerinin mansıbını tayin oün;s ve Risâlct vazifesini nasıl yapacağım da bildirmiş-

A. Muallim ve mürebbi olmak bakımından Resulün vasfı.

Kur'an-ı Kerim'de [153]   dört yerde  Nebî     sallalahü aleyhi ve sellemin risâlet mansıbının tafsili hakkında be­yan vardır:

Hatırlayın: İbrahim ile İsmail, Beyt'in tembellerini yükseltiyorlarcb... (Onlar şöyle dua ediyorlardı)... üa Râbhî bunlar arasından kendileri için bir Resul biset et­tir ki, Kitabı, hikmeti öğretip onları temîzlesfaı. (El - Bakara, 127 - 129).

Nitekim içinizden size bir Resul gönderdik ki, sîze hi/jıîı âyetlerimizi okur ve sizi temizler ve sfee kitabı ve hikmeti öğretir, hem de Sizin bilmediğiniz    şeyleri size tâlini eder. (El - Bakara, 151)

Allah müminlere, kendilerinden bir Resul gönder­mekle ihsan inayet kılmıştır. Bu Resul onlara O'nun âyetlerini okur ve onları temizler ve    onlara Kitabı vç hikmeti öğretir. (AH İmran, 164)

O. Öyle bir kimsedir ki, ikmmîler (okuma yazma bil­meyenler)  arasından onlar için bir    Resul biset ettirdi. (Bu  Resul)  onlara O'nun âyetlerini okur ve onları te­mizler ve kendilerine kitabı ve hikmeti öğretir. (El - Cüm'a, 2)

Bu âyet-i kerimelerde sık sık tekrarlanıp bildirilmiş olan şu mesele vardır: Hak Taalâ kendi Resulünü sade­ce Kur'an-ı Kerimin âyetlerini duyurmak için gönderme­miştir. Belki bir peygamberin biset ettirilmesini1 n üç maksadı vardır:

Brincisi  : Zât-ı Saadetleri halka kitabı öğretir.

İkncisi : Kitabın derin mânalarını açıklayarak hik-meti de öğretir.

Üçüncüsü : Zatı Risaletpenahileri, halkın içtimaî ve ferdi fenalıklarını ve kötülüklerini ortadan kaldırıp bun-ların yerine onları tslâmın güzel ve yüksek ahlâkı ile tezyin eder. Ve aynı zamanda. Hak Nizamını gerçekleştire­rek, üstün ve sıhhatli cemiyet düzenini meydana getirir. Şu da* açık bir keyfiyettir ki, kitap ve hikmet tâlim etmek, Kur'an-ı Kerimin sözlerini    duyurmaktan başka. bir iştir. Yoksa böyle olmasaydı bir de Kitabın ve hik­metin öğretilmesinden bahsedilmesine lüzum yoktu. Yal­nız tebliğle değil aynı zamanda fiilî ve tatbiki olarak ha­reket etmek, değişmez bir düsturdur. Aksi takdirde, ter­biye etmek ve temizlemek gibi kelimeler kulianıhnaadu Âyet-i Kerime gayet belirli bir şekilde Zat-ı Saadetleri­ne  muallimlik Ve mürebtoîl'k mansıbının ata kılındığını ve bu işlerle de vazifeli bulunduklarını bildirmektedir.

Şimdi nasıl olur da Kur'an-ı Kerimin bu kadar açak ve mükerrer beyanlarına rağmen, bir kimse kalkıp dıa bu iki şeyin yani muallimlik ve mürebbil'ğin risaletin cüzlerin­den olmadığını söylemeğe cesaret eder? Ve Hazret4 Re­sulü Ekrem Saüall&hü aleyhi ve Sellem'in bu işler için memur edilmediğini, kendi şahsî düşüncesine göre böyle hareket ettiği iddiasında bulunabilir? Bu gibi sapık f> kirleri kabul edemiyeoeğimize  göre,     Kur'an~ı Kerimin sözlerini duyurmakla beraber Zatı Saadetlerinin beyan buyurdukla-rı sözlerin de kitabı tâlim ettirmek ve hikmeti öğretmek  için olduğu   aşikârdır.  Zatı  Risaletpenahilıeri-nin ulvî hal ve harekâtından fertlerin ve içtimaî kütlele­rin Huzuru Saadette terbiye olmaları lâzımdır. Peygam­berim'z'n  mukaddes sünnetinin Allah  canibinden oldu­ğunu kabul eylemek ve boyun eğmek bir iman ve bir vic­dan borcudur. Yoksa bu gerçekleri kabul etmeyip, inkar yoluna gitmek," risaletin kendisini kabul etmemeğe denk bir küfür değil mrdir?

B. Resulün kitabı şerh edici vasfı.

Sure-i Nahl'de Hak Taalâ buyurmuştur  :

(Ey  Peygamber)   Biz sana hatırlatmayı   (zikr)   da öğrettik ki, nazil  kılınmış    bulunanı halkın kendilerine

açıklamış olasın. (Nahl,  44).

Bu âyeti kerimeden apaçık bir şekilde anlaşılıyor ki, Nebî sallallahü al?yhı ve seMeme tevdi edilmiş olan kudsî vazifelerden biri de Kur'an-ı Kerim'deki Hak Taalâmn İnsanlık için emir buyurduğu yüce kanunları ve hı'dayet-ieri açıklamaktır. Herhangi bir akıl sahibi olan kimse dahi anlar ki, bir sözü anlatmak veya bir kitabı tâlim ettrmek sadece bu sözlerin tekrarlanması ile mümkün olmaz. Mukaddes kitabın açıklanması ve anlatılması bir ihtiyaç ve bir zarurettir. Açıklamak ve anlatmak bir ih­tiyaç ve bir zaruret olunca, bu vazifeyi yerine getiren kimse, bu kitapta 'ifade edilen yüksek ve derin manalı mefhumları açıklayacak ve bazı sözler ilâve edecek ve bu mânaları yepyeni kelimelerle anlatacaktır. Ancak bu şekilde kitabm mahiyeti daha iyi anlaşılabilir. Hatta ki­tapta amelî olarak gösterilmesi lâzım gelen mevzular olursa, kitabı açıklamakla vazifeli kılınmış olan kimse, bu hususları bizzat amelî olarak göstermek (Practical Demonstration) yolunu ihtiyar edecektir. Böyle bir usu­lü tatbik mevkiine koymak suretiyle kitabın mefhumu en güzel bir tarzda anlatılmış olur. Eğer bu şekilde bir usule müracaat edilmemı'ş olsaydı kitabın yüksek ve de­rin manalı mefhumunu anlamayanlar boyuna sual sor­mak zorunda kalacaklardı.

Şimdi şöyle bir mesele de kendini hissettirmektedir. Acaba Kur'an-ı Kerimin sözlerini ve mefhumunu açıkla­mak ve anlatmak hususunu Zatı Saadetleri kendi ihti­yarları ve şahsî arzularına göre mi ifa ediyorlardı? Yok­sa Hak Taalâ, Zatı Saadetlerine bu mevzuda ayrı bir ta-l'mat mı vermişti?.

Bu noktada görüyoruz ki, Hak Taalâ, kendi Resulü­ne kitap nazil etmekteki maksadını açıklarken, Resulün kendi düşünce ve fiilî ile açıklama yapmasının lâzmı gel­diğini bildirmiştir. Şayet, böyle olmasaydı Zatı Saadetle­rinin Kur'an-ı Kerimi anlatma ve açıklama hususiyetleri, kendilerinin risalet mansıbından ayrı tutulur muydu?. Zatı Saadetleri de vahy olunan Kur'an-ı Kerim âyetlerini tefsir etmekten ve her türlü açıklamaktan sakınıp çekin­mezler miydi? Şimdi bu gerçeği kabul etmekten uzaklaş­mak acaba risalemi kabul etmemekten başka ne ile iaah edilebilir?.

C. Resûl'ün önderlik vasfı ve Örnek olma hususi­yeti.

Sure-i Al-i îmran'da Hak Taalâ buyurmuşlardır ki:

(Ey Peygamber) Söyle: Siz Ali ahi severseniz bana uyun ki, Allah da sizi sevsin... Söyle: Allahn itaat ediniz ve Resule de.... Eğer dönerseniz elbette ki Allah kâfir­leri sevmez. (Al-i İmran, 31 - 32).

Sure-i Azab'da da şöyle buyunılmuiştur :

Elbette ki, sizlerden AUaihı ve Ahiret gününü, iste­yen kimselere Resulullah'da en güzel örnek   vardır. (Ahzab, 21)

Bu ik' muazzez âyet-i kerimenin her ikisinde de Hak Taalâ kendi Resûlüjıün önder edinilmesini ve Örnek alın­ması gereken en mükemmel bir insan olduğunu bildirmiş­tir. Resule candan ve gönm'den bağlanmayı emrediyor. Yalnız O'nun yaşayışının örnek alınması isteniyor. Ga­yet açık bir şekilde anlatılıyor ki, Cenabı Hakkm b'z-■âen ümidini keseceği şekilde hareket etmiş olmayalım. Hak sevgisini kazanmak isteyenler iç'n yapacak başka bir iş kalmasın, deniyor. Bu İlâhî tebliğe karşı gelme­lerin cezası da küfür damgası ile damgalanmaktan baş­ka bir şey olmadığı bildirliyor. Şimdi buyurun bakalım, Zatı Risaletpenahileri kendi    kendilerine     mi  önder ve rehber olmuşlardır? Yoksa Hak Taalâ mı O'nun bu ma­kama çıkarıp önder rehber kılmıştır?

Eğer Kur'an-ı Kerimin bu apaçık ve asla şüphe ka­bul etmez enVrLerini gözönüne alarak Zatı Saadetlerinin Hak Taalâ tarafından bütün insanlığa önder tayin edil­diğini kabul etmemiz lâzmı gelirse, pek tabiîdir ki, Onun her türlü hal ve harekâtına uymamız gerekir ve yine O sevgili peygamberin yaşayışını örnek yaşayış diye kalbi­mize nakşetmemiz lâzımdır. Bu güneşten daha belirli key­fiyet nasıl inkâr edilir ve nasıl kabul edilmek istenmez?

Şimdi şöyle bir iddiada bulunmanın ne kadar akıl ve iz'an dışı bir anlayış olduğunu söyleyebiliriz : «Resulü örnek edinmek Kur'an-ı Kerimi örnek edinmek değildir.» Böyle idrâk ve iman dışı b'r şey varit olsaydı, Kur'an-t Kerim'de «Fe'ttebi'u'l - Kur'âna (Kur'aana tabi olunuz) yerine «Fe'ttebi'ûniy»  :   (bana tabi olunuz)  dedi.

îşte bunun içindir ki, Resulullah sallallahü aleyhi ve seîlemı'n yaşayışına en güzel örnekdir diyen Allah kelâ­mından başka hangi mâna muteber  ve sahih olabilir?.

D.    Resûl'ün teşriî vasfı.

Sûre-i A'rafda Hak Taalâ, Peygamberi sallalahü aleyhi ve sellem hakkında buyurmuştur ki1:

Onları doğru yola götürür, eğri yoldan men ©der, kendilerine temiz şeyleri helâl kılar. Ve yine kendSlerSne İtiş (habis) şeyleri haram eder. Sırtlanndald ağır yükle­ri kaldırır ve zincirlerini lorar. (Araf, 157)

Bu âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre, Hak Taalâ, açık olarak, Nebî sallallahü aleyhi ve selleme teşriî selâ-biyet (kanun koyma hakka) (Legistatke Powers) atâ kılmıştır.

Allah tarafından emir ve yasak, hel^l ve haram Inl- yalnız ve sadece Kur'an-ı Kerimde bildirilenler kadar değildir, O aziz peygamber, Kur'an-ı Kerimin ışığın­da haram  ve helâli1, tayin buyurmuştur.   O'nun  hüküm verdiği ve yahut da men ettiği şeyleri de Allah Taalâ-nın kendisine vermiş olduğu »elâhiyetlerle yapmışta*

Bu bakımdan, Sünneti Seniye de İlahî Kanunun bir parçasıdır. Bu husus Sure-i Haşr'da daha açi'k ve daha kat'î bir şekilde belirtilmiştir:

Size gönderilmiş (verilmiş) bulunan Resulü kabul edin, sarılın ve O'mın men ettiği şeylere de son verin. AUahtan da korkun (çekinin) Elbette İd Allah şiddetli üzab edendir. (El - Haşr, 7)

Bu iki âyet-i kerime üzerinde düşünürsek hiç bir zaman ve hiç bir şekilde, Kur'an-ı Kerimfn, tarnamiyle helâl ve haramı, emr ve nenyi beyan ettiği neticesine va­ramayız. Böyle bir ifade Kur'an-ı Kerimin tevilidir de diyemeyiz. Belki bu Allah kelâmının bir izahıdır. Allah Taalâ emr ve nehy, helâl ve haram hususunda Resulü­nün ef âlini bütün insanlık için bir miyar ve bir Ölçü kılmıştır. Her hususu olanca teferriiatiyle Kur'an-z Ke­rimde beyan buyurmamıştır. Bu esas bilinen bir gerçek olduğuna göre ibir insan fcaUap da nasıl o büyük ve ec*1-sali olmayan peygamber 'için, hatâ ve yanlış isnadında bulunabilir? Bu çirkin ve sefil iddia haddi zatında A11&-hti Taalâ'ya yöneltilmiş olmaz mı? Ve hele Allah Taalâ unutmuş da ResuluUah bu usulleri kendiliğinden yap­mıştır denebi(lfr mi?

E.   Allah Resulünün Hâkimlik  (yargıçlık)  vasfı.

Kur'an-ı Kerim bir yerde değil, müteaddit yerlerde ve gayet açık olarak, Nebî sallallahü aleyhi ve aeUemrn hâkimlik yapmasını beyan buyurmuştur. Misâl olarak bir kaç âvetri kerimeyi gözd'en geçirelim:

İşte, biz sana Kitabı hak ile gönderdik ki, bu Kitap­la Allanın sana gösterdiği gibi, halk arasında hüküm ve­resin.

(Nisa, 105)

(Yâ Muhammed) ve söyle, Al lalı m nazil kılmış bu­lunduğu kitaba îmân eyledim. Sizin aranızda da adaleti yayayım diye emir al d mı. (Eş - Şûra, 15)

İşte elbette ki, müminlere yakışan söz şudur ki, ken­di aralarında hüküm verilmek için Allafaa ve Resulüne çağrılıkları zaman, duyduk ve itaat ettik diyeler.

Onlara ne zaman «Allanın nazil kılmış bulunduğuna ve Resûl'e gelin» dense münafıkların senden öyle bir çe­kilip uzaklaştıklarım görürsün ki...

Hayır Senin Kalıbına and olsun ki, onlar aralarında »çıkan anlaşmamazlıkta seni hakem kılıp verdiğin hüküm­lere hiç bir şekilde sıkılmadan, tam bir itaatle sana bağ­lanmadıkça iman etmiş olmayacaklar. (Nisa, 65)

Bu ayat-ı kerimelerden açık olarak anlaşılıyor kıl, Nebî sal:alahü aleyhi ve sellem, kendiliğindeni ortaya çık­mış yahut dg. müslümanlar tarafından seçilmiş, bir hâkim durumunda değildir. Bir mümin, Allah Resulünün tebliğ ettiğ' Risalete inandığı gibi o yüce peygamberin hâkim olduğuna da iman etmesi gerekir. Bu kabil bir itikat, İmanın en mühim bir şubesi ve tefrik kabul etmeyen bir eüz'üdür. Bu şekilde Tman edilmedikçe, mükemmel: bir itikata sahip olunması imkânsızdır. Allah Resulüne kar­gı niçin ve neden demeden itaatte bulunmak ise farzdır.

Dördüncü âyet-i Kerimede «Allanın nazil kılmış bu­lunduğu Kur'an» ve «Resul» den ayrı ayrı kelimelerle açıkça mevzubahs edilmektedir. Buradan da fceaı'n olarak anlaşılıyor ki, bu iki şey ayrı ayrı ve müstakil olarak birer mercidirler. Birincisi Kur'an-ı Kerimdir toi, kanun olmak bakımından bir mercidir. ikincisi de Resul ve hâkim olmak bakımından ta'r mercidir. Bunların herhan­gi birinden dönmek ve bunların herhangi birine karşı yüz çevirmek küfrü iltizam ettirir. Mümin olmağa mâni olur.

Son âyet-i Kerimede hiç bir şüpheye yer bırakma­dan şu gerçek de bildirilmiştir: Allah Resulünün hâkim­liğini tam olarak ve en ufak bir itiraza kapılmadan ka­bul cmeyen kimse kat'iyyen mümin olamaz. Hatta Al­lah Resulünün vermiş olduğu hükümlerden bir kimsenin kalbi sıkıldığı takdirde iman sahibi olmuş sayılmaz. Tâ k'. içinden yani kalbinden bu menfî hissi kazıyıp atma­dıkça...

F. Allah Resulünün hükümdarlık, idarecilik ve amirlik vasfı.

Kur'an-ı Kerimde şu husus dahi gayet belirli bir şe­kilde tekrar tekrar bildirilmiştir: Nebî sallallahü aleyhi ve sellem, Allah tarafından tayin edilmiş bir idareci ve bir âmirdir. Bu vazife de Zatı Saadetlerine risalet ile bir­likte atâ kılınmıştır.

Hiç bir Resul göndermedik ki, ancak, Allahın imi ile kendisine itaat edile. (En - Nıisa,04)

Her kim, Resûl'e itaat etmiş olursa elbette ki, Alla-ha dla itaat etmiştir. (En - Nisa, 80)

tste sana biat «dip sarılanlar, muhakkak Allaha da biat «dip sarılmışlardır, (El - Fetih, 10)

Ey iman etmiş bulunan kimseler: AlIaJıa itaat edi­niz, Resulüne de itaat ediniz ve amellerinizi boşa çıkar­mayınız.

(Muhammed, 33)

Ne mümin bir erkeğe ne de mümin bir kadına şu iı ak düşmez ki, Allah ve O'nun Resulü bir işde muhake­me yapıp da hüküm verdikten sonra itiraz etmiş olsun-lar. Her ldm Allaha ve O'nun Resulüne karşı gelirse el-hetteki apaçık bir daüâlete düşmüş olur. (El - Ahzab, 36)

Ey iman etaniş olan kimseler! Allaha itaat edinîz ve O'nun Resulüne de itaat ediniz. Ve kendi içinizden olan «ülülemr»e de. Bir şey hakkında aranızda, ihtilafa dü­şerseniz ve sfcc Allah ve ahiret gününe iman ediyorsanız, bunu Allaha ve O'nun Resulüne havale ediniz. (En - Nisa, 59)

Bu âyet-i kerimelerden açıkça anılaşılıyor ki, Allah Resulü kendi kendine ortaya çıkıp «ben idareciyim, ben hâkimim, ben âmirim» diyen bir lider değildir. Yahut da «haık beni seçip bu makama getirmiştir» diye iddia et­sin. Gerçek olarak, o, Allahu Taalâ tarafından böyle bir makama getirilip bu vazifeye tayin edilmiştir. Bu işe de memur edilmiştir. Onun bu hâkimliği, bu idareciliği ve bu amirliği risaletinden ayrı, risaletinin dışında bir şey değildir. O, Resul olunca, bu vakfeler de Allah tarafın­dan kendisine tevdi edildi. Allah tarafmdlan O'na itaat ve O'nun huzurunda boyun bükmek emri verilmiştir. O'na itaat etmek aynen ve haddi zatında Aliaha itaat etraek-t;r. O'na biat etmek de aynen ve haddi zatında Allaha itaat • etmek olur." O'na îtaat etmemek ve karsı Erelmenin tek ve kat'î manası, Allaha itaat etmemek ve Allaha kar­sı gelmektir. Böyle bir durumda insanın her işledüği amel gayrı makbul ölüp Allah indinde bir kıymet taşımaz.

Aynı zamanda, Ehl-i imana (Ehli imandan maksad bütün ümmet efradı ve ümmetin başındaki idarecilerin hepsidir)  kendi işlerinde ve    muamelelerinde istedikleri; gibi hareket edip işlerini kendi diledikleri şekilde hal ve fasl etmek hakkı verilmemiştir.

Son âyet-i kerima, şu gerçekleri de kati olarak orta-ya koymuştur. Birbirini arka arkaya takip eden üç itaat için hüküm verilmiştir :

1.    Evvela ve başta Aiülahu Taalâya itaat.

2.    Bandan sonra Resul'e itaat.

3.    Daha sonra da «ülül-emr'e» itaat.

Bu cümlelerden ilk önce şu nokta anlaşılır ki, Resul «iilül-emr» e dahil değildir. Belki Resulün derecesi ülül-emr'den daha üstün ve ülül - emr'dlen ayrıdır. Resulün derecesi Allah tan sonra ikinci gelmektedir.

Bu mevzuda/önemli olan nokta şudur : Ulül - emr ile bir ihtilâf ve bir anlaşmazlık olabilir, fakat Allah Re­sulü ile kat'iyyen ihtilaf çıkarılamaz. Ve aynı zamanda ortaya çıkmış bulunan her husustaki ihtilafın halli için iki merc: vardır: Birincisi Hak Taalâ, ikincisi de Allah Resulüdür, ihtilafı hal edecek merci yafibız ve sadece Al­lah olsaydı o zaman âyetti kerimede bahsi geçen «Resulü» kelimesinin söylenmesine ne lüzum vardı ve bu İfadeden başka ne anlaşılabilir?[154]

Ayet-i kerimedeki «Allaha havaîe ediniz» emrinden ve «ihtilâflarınızda AUahı merci tanıyınız» ifadesinden maksad da elbette fci Kur'an-ı Kerim'dir. Yani Allah Ki­tabından başka bir şey değildir. «Resule havale ediniz, ihtilaflarınızda Resuiü merci tanıyınız» demekten mak-sad da Resulü Ekremin, saadet asrmdaki ulvî. hayatlarıdır. Allah Resulünün ahrete teşriflerinden bu yana    bu merci ancak sünnettir. [155]

 

Sünnetin Kanun Mehazı Olması Üzerine Ümmettin İcmâı

 

Biz eğer Kur'an-ı Kerime hakkiyle inanı** da, kendi uydurduğumuz fikir ve nazariyelerin bataklığına saplan­mazsak, o zaman göreceğiz ki, Kur'an-ı Kerîm açık, kat'î ve şüph> kabul etmez bir şeküde şu gerçekleri ortaya koymuş bulunmaktadır: Allanın Resulü, SallaUahû aley­hi ve sellera, bütün bir insanlığa gönder'lmiş buMuman bir Muallim, bir Mürebbî, (öğretmen .ve eğitmen) bir Önder, bir lider, bir Reh-ber, Allah Kelâmının bir açıklayıcısı, bir Şârı' ve Kanun yapıcı (Law giver), bir Hâkini, bir İdaree ve Âmir, bir Başkumandan vasıflarını da taşı­maktadır. Allah Resulü bu vasıfları Kitab-ı Kerime isti-

 



[1] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 9-10.

[2] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 11-12.

[3] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 13.

[4] «îlâh,» «Rabb.» «ibâdet,* ve «din» gibi ıstılahların, doğ­ru mânalarını anlamak için bak: Kur'an kî çar bünyâdî istilaheen. — Kur'anın dürt temel ıstılahı. Seyyid Ebul-A'lâ El-Mevdûdî. îs-lanüc Publicatlona, Lahore.

[5] Kitâb-i Mukaddes, Ahd-i Cedid ve Ahd-i Atik.

[6] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 15-21.

[7] R..N.  Crew Hunt Teory  and     practlce  of  Communism -L.ondon 1951. SaJıife 6

[8] Arnold,   î.  Toynbee,   Chiristianity  among  the   religins of  world.  S.  56

[9] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 21-28.

[10]   Eser yazıldığı zaman 34  idi. Bugün 4ü tür.  Mütercim.

[11] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 28-31.

[12] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 31.

[13]  Mevlânf1,        ÜrrUıen    üstacl    elemektir,     yani    Mevdûdî "Hürmeten kelimeyi  aynen  muhafaza  eıtim.  Mütercim.

[14] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 33-37.

[15] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 41.

[16] Bu mevzu Mevlânâ Seyyid Ebu'l A'lâ El - Mevdûdt ta­rafından yazılarak «Tahrik-i âzadi-yi Hind or Müslüman — Hin­distan hürriyet hareketi ve mttslüman» isimli eserden alınmıştır. Cild i b&t, yi îslamic publicaions Ltd. Lahor. Hazırlayıcı

[17] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 43-46.

[18] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 46-48.

[19] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 48-52.

[20] Bu bahia yazılırken, daha Hindistan ile Pakistan birbir- ayrılmamışlardı. Fakat, bugün yine milliyet esâsı ortaya çı-kıP da devletler kurulunca,- böyl* bir zihniyet, islâm dünyasının «rafına dahi yayılmış bulunuyor.

[21] Hindistan ve Pakistan muhtelif yarı muhtar eyâletleri zmayıcı.

[22] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 53-58.

[23] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 58-63.

[24] Eyk nihayet ehemm istifti: Gayet mühim bir fetva ta-lebi'nden iktibas edileli. Sahife 8 - 14 . Hazırlayıcı

[25] (- Charter) veya metinde olduğu gibi Sultandan veya Başkandan maksadımız, Mâlik el - Mülk olan Hak Tealâ, bir kim­senin eline «mülk» (memleket idaresi) teslim edip ona halifelik verip, — gerçek Halife, Sultan, Başkan ve bu gibi şahıslar kendi başlarına iş yapan kimseler değillerdir. — işlerin tedvirini ve yü­rütülmesini onun. eline bırakmış olduğu kimsedir. O'nıın peygam­berine, O'riun kitabına inanan, bağlanan ve Şeriat-i îlâhiye'nin aydınlığı aHmeSâ, çalışmayı kabul eden, bu mes'uliyeti uhdesine alan, hükümet ve memleket idaresini tedvir eden, yahut da bunun başında bulunan kimse, idare usulünü bu Şeriate uygun şekilde de­vam ettiren ve adalet sistemini bu yola uyduran, hükümet veya idare mekanizması veya şahıs, Allah tarafından Sultanlık (Char-ter'.lik) : Buyruk sahipliği vasfına haiz olur. Bu Charter :: Sultan (Buyruk sahibi) nin vasfım Kıır'an-ı Kerim, kendisi beyan etmiş­tir. Onların arasında, Allah'ın göndermiş olduğu hususlar üzerine hüküm ver, denmiştir;

[26] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 63-73.

[27] tşbu mevzu, Tercüman El-Kur'an'da 1361 Hicrî senesi, Şaban ile Şevval arası, Eylül - Kasım 1942 Milâüi'de neşredilmiştir. Ha­zırlayıcı.

[28] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları:73-77.

[29] Bu mevzu 1942  de yazılmıştır.  O zaman     Hindistan ve 1 akıştan İngilizlerin idaresi altında bulunuyordu.    Hazırlayıcı.

[30] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 77-83.

[31] Malûmdur ki hükümet demek, kelimenin asıl manasmu göre zor kullanmak, ba&kı yapmak demektir. Bu manayı

ifafle a-den (Coercion) başka bir ismidir. Nazariyede isef usûl ve kanun gereğince, hükümetin esasdan, temelden halkın üzerinde de tahak­küm edeceği de malumdur. Bu hükümet işinin icâbıdır.

[32] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 83-88.

[33] Müellifin, Sosyo - Komünizm dediği şey'in son merhalesi (Stage) dir. Bu görüş Sosyo — Komünizm düşünürlerine göredir. Engels ve Lertfn, şöyle demişlerdir, «O merhaleye ulaşılınca, orada cabrî hükümet nizâmı ortadan kalkmış olacaktır Bunun yerine de sınıf farkı bulunmayan öyle bir muaşeret nizanU.jiurulacaktır ki,

içtimaî yardımlaşma esasına istinâd edip, böylece hükümetin var lûzûm ve ihtiyaç hasıl olmayacaktır.

Yalnız komünistliktir ki, hükümeti  lüzumsuz hale getirebilir  orada herhangi bir smıf farkı Kalmadığından, birini ortadan «aldırmağa uğraşmak icap etsin» Lenin,  The  State     Revolution, New York, 1935 P. ?5 Bu muhayyel - görüşe Komünizm ıstılahın a hükümetin ortadan kalkması ve gelişmesi denmiştir. (The State

"VVıthera Away)   Hazırlayıcı.

[34] Onlarla savaşın,  boyun  eğip de  cizyeyi kendi  elleriyle getirip  verinceye   kadar..   (Tevbe   :   29).

Muhterem Müellif, bu âyet-i kerimenin şerhi hakkında, Tef-toîm - ül - Kur'anda şöyle yazar  :

Savaş neticesinde onlar, kendilerince iman ettikleri şeyi bıra­kıp da Hak dinine bağlanmazlar. Fakat onlar bu mağlûbiyetle, artık kafa tutmağa ve tahakküm fikrine mecal getiremezler. On­lan yâni kâfirleri yeryüzüne hâkim olacak duruma getirmeyin Emir sahibi olmalarına meydan vermeyin. Yeryüzünde yaşayış nizamım kurmak, hüküm sahibi olmak emir vermek ve önderlik «tmek (imamet) hak dinine bağlı bulunanların elinde olmalıdır. Kâfirler ise, müslümanların emri altında mukaddes hükümlere tâbi bir şekilde, boyun büküp ve itaat ederek yaşayıp gitmelidir­ler.

Cizye demek, îslâm hükümeti tarafından ^gayri müslimlerin yâni zimmîlerin emniyetini sağlamak, onları korumafc ve onların faklarını nmnafaza etmek için, zimmüer tarafından islâm hükû-, metine ödenen bir paradır. Aynı zamanda cizye, bu cemaatin em­re itaat ettiklerine bir delil ve bir semboldür.

«Elleriyle getirip cizyeyi versinler...» demek, doğrudan doğ­ruya itaat ederek, boyu» e£er vaziyette cizyeyi ödemeleri demek­tir.

Küçük kılın, azınlık -kılm'dan maksad da, onların büyük ol­mamaları, çoğunluk haklarına sahip bulunmamalarıdır. Yeryüzün.-de hâkim duruma geç memeleridir. Yeryüzünde hâkim olacaklar» unlar değil, Hüâfet-i tlâhî farizasını ifâ edecek olan Ehl-i îman oimalıciır. Allah'ın dinine sarılmayan, kendilerinin yahut da baş-kalarınm eğri, bozuk ve sapık yollarını tutup giden güruh'un hürriyet ve serbestlik Ölçüîeri, şu kadardır ki, istedikleri gibi, ken­di hususî işlerinde hatalı yol takip edebilirler. Fakat bu.imandan mahrum zümrenin, yeryüzünün herhangi bir yerinde iktidarı ele geçirip - tahakküme kalkışmalarına, hükümranlığı ve memleket idaresini e!e almalarına hiç bir zaman hak tanınmaz. İnsanların içtimaî yaşayış nizamını kendi sapık zihniyetlerine uydurmaları­na ve bu sapık rejimlerini yürütüp    gitmelerine de asla meydan

verilmez. Böyle bir kuvvet onların ellerine geçtiği zaman fesâd doğur. O zaman cîa Bhl-İ îman'a onların ellerinden bu kudreti al­mak farz olur. Onları doğru yola tâbi kılmak, bu yola boyun em­dirmek de lâzım gelir. Ehl-İ îman İçin bu yolda çalışmak, gayele­rin .'ii üstünü olan bir farzdır.

[35] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 88-92.

[36] Bu mevzu yazıldığı zaman, bu zevattan biri Puncâb -M-ğan de Bingâl devletlerinin Sadrıâzamları   (Başbakanları)   idiler. Şimdi,  onların yerine, herhangi bir gayri  islâmî devlette, Müsliv-nıan vekil'c (bakan) ne gibi bir vazife düşer diye düşünmemiz lâ­zımdır.

[37] Bu   âyet-i  kerime     hakkında daha  geniş   malûmat   için bak: Tefhİm-ül-Kur'an, Cild II, Sahife 13 - 14.    Haz rlayıcı.

[38] Bu satırlar yazıldığı zaman Mussolini hayatta idi. Hem de hm- istediğini yapan bir diktatördü.

[39] Meşhur müfessirj  imam MÜcâhid'in yazdığına göre,  bu Melik'İn kendisi de Hazret-i Yûsuf vaaıtasiyle İslâm'ı kabul etmiş­ti, (tbn-i Cerir).

[40] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 93-99.

[41] Bu mevzu, Tsrcümaa-ûf-Kur'an,    Rebiülahir, 1363  {Ni- '944) 4e neşredilmiştir.  (Hazırlayıcı)

[42] tncil ve T&hnud'd-a da bu hususta sarih bir şey yoktur-ÎSskl Mısır tarihinde de bu hususu aydınlatacak bahislere raslamaJt mümkün değildir.

[43] Bible'da   (Kitab-i   And-i Atîk   :   Tevrat)   Hazret-i  Mûsâ  zamanında Mısır'da birkaç yüz bin kadar halk vardır. Tah- bunların sayısı  (20 Lakh)   yâni 2.000.000 hesaphyabiliriz. O i Mısır'ın mâmur mıntıkası da en az ülkenin % 10 uydu.)

[44] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 99-104.

[45] 'Bu bahis, Tercüman-ül-Kur'anf Muharrem ve Sefer 1364 Ve Şubat 1945) tarihli neşriyattan alınmıştır.    (Hazırlayıcı).

[46] Bu  bahisler,  yukarıda  bahsi  geçen îslâm  or iktidar   :  ve iktidar»  İsmi altında kaleme alınmıştır.

[47] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları:104-111.

[48] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 111-114.

[49] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 114-119.

[50] Müellif,  muarızlara cevap vermek İçin   âyet-i kerân&-nin kelimelerinin zıd lafızlarını koymuştur.   (Mütercim).

[51] Pakistan'ın İstiklâlini kazanmasından sonra da yine bu mesele devam edegelmektedir. Şimdi Müslüman toplumun yaşayışı Şu şekli almıştır: Eşraf kızları açık sahalarda güya askerî talim âıye oyunlar oynamakta, Müslüman Sahibzadîler. Kerimeyi mü-«erremler : Eşraf kızları borazan öttürme talimi yapmak için Avrupa ülkelerinin yolunu tutmuşlardır. Diğer memleketlerde de Müslümanların   mümessilliklerini   (millet  vekiliğ^)   erkek   müellif.

[52] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 120-127.

[53] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 127-132.

[54] Sure-i  Yûsuf,  üyet,   55.

[55] Meselâ:)   Sûrct-i Munafİkûn,  âyet:  7

Halbuki, göklerin ve yerin bütün hazineleri (Hazâ'in)' Allah'­ındır.

Sûre-i Hicr, âyet   21

Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri (Hazâ'in) bizim indi­mizde olmasın.

Yoksa Rabbinin hazineleri onların indinde mi?

SünH Tur, âyet, 37

 Ateşte  bulunanlar   cehennem  hazine   muhafızlarına  derler.

[56] Bible  (Kitab-ı  Ahd-i Atik)  de Seyyidinâ Yûsuf  (A.S.) kıssası anlatılarak, Firavunla aralarında geçen bahisler, şu cüm­lelerle nakledilmiştir:

Pes Firavun kullarına dedi, hiç bunun gibi ruhullah içinde olan adam bulabilir miyiz? Ve Firavun Yûsuf'a söyledi : Çünkü bü cümleyi Allah sana malûm eyledi, senin gibi âkil ve dânâ yok­tur, tmdi sen evim üzerine ol, (sen benim evimin sahibi ihtiyarı olacaksın) ve cümle halkım ağzına bakam. Ancak taht hesabiyle senden büyük olayım ve dahi Firavun Yûsuf'a dedi kî: tşte seni bütün Mısrr diyarı üzerine nasb eyledim. Badehu Firavun, mühÜ-rünü elinden çıkarıp, anı Yûsuf'un eline koydu. Hem ana tülbent libas giydirip bir altın tuğ boğazına taktı. Tevrat, Kitab-ı Ahd-i Atik, Sifr-i Tekvin - il - mahlûkat Bab, 41, âyet, 38 - 44 - Paris Kıratlık Matbaası 1827 sahife; 41 - 42 Türkçe tercümesinden aynen nakledildi. Mütercim.

Siyah yazılmış cümlelerden sarih bir şekilde anlaşıldığına göre, Firavun kendisi de Hazret-i Yûsuf (A.S.) a inanmıştı; O'nun Peygamberliğini kabul etmemiş idiyse de ilk görüşmede ona imân edecek kadar kuvvetli bir inanç yolu tutmuştu. Bundan altı yedi sene sonra, Hazret-i Yûsuf (A.S.) in kardeşleri, Mısır'a uiaştı-lar- O zaman Hazret-i Yûsuf (A.S.) onlara şöyle söyledi  :

(Tevrat âyet 8.) Ve hâlâ beni buraya gönderen siz değil, bel-Allah'dır. Ki beni hem Piravun'a babaf hem cümle hanümanı^-"a <aile badına ve evine)  ağa ve bütün Mısır diyarına vali ey- T6z *>abama varub ana deyün ki, oğlun Yûsuf böyle der ki, etnT*  bCnİ>   °ümle  Mıs)r>m  Sultanı  eyledi.  Yanıma  gel ve  tehir ^   e- Tevrat, Sifr-i tekvin - el - mahlûkat Bab. 45, âyet 8. 9. Pa Matbaası 1827, Sahife 54. Türkçe tercümesinden aynen aakı**Wi.    (Mütercim).

[57] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 132-140.

[58] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 140-144.

[59] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 147.

[60] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 149-151.

[61] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 151-152.

[62] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 152-155.

[63] Bu iki ıstılahın mufassal şerhi için ba&: .Kur'an Ki ç&r- ifcen, Kur'anm dört esas ıstılahları. Seyyîd • tslamic publicatins Ltd. Lahor.

[64] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 155-158.

[65] Bu mevzuun geniş teşrihi için hak: Müellifin,  Kiir'an Pbi. İM. Lahore.

[66] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 159-162.

[67] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 162-164.

[68] el - Kasas, 38

[69] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 164-167.

[70] Süre-i Hucl  :  4, 5, 6   8

[71] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 167-169.

[72] Hâkimiyet-i   îlâhiye   fikri  hakk:nda   daha  fazla   malû­mat ahnak için bak. Bu eserin yedinci babı, (Hazırlayıcı).

[73] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 169-171.

[74] Hıristiyan papalar ve patrikler indinde, Mesih Haz-ret-i İsa (A.S.) in bazı ahlâkî Öğütlerinden başka (şeriat» diye bir şey bulunmamaktadır. Bunun için, onlar istediMeri gibi ha­reket eder, kendi nefsânî isteklerine de tâbi olurlar. Kendi ke­yiflerine göre, kanunlar yapar, nizam uydururlar. Bunların da Allah tarafından olduğunu ileri sürüp, bu gülünç iddiada da bu»-lunurlar. Nitekim Bakara sûresinde söyle buyuruimuştur: Yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yarap da sonra  bu  kitap  Allah  tarafındanda-  diye   söylerler. (Bakara,   79.)

[75] Bu   kanun   1918  de   Amerikan   kongresinde  kabul  edildi.

[76] 1933   araîık   ayında   bu   kanun' kaldırıldı.

[77] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 171-181.

[78] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 181-182.

[79] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 182-184.

[80] Bu   hususda   daha   mufassal   malûmat,    bu   kitabın   on  babında  verilmiştir.

[81] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 184-185.

[82] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 186-187.

[83] Tefsiri Ruh - ül - ma'ânî. BeyhaKî  ve İbn-i  Merduye'yo istinaben,   cilt,   26   .   sahife,   48.

[84] Buharı, Kitab - ül - ahkâm.

[85] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 187-192.

[86] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 195-196.

[87] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 197.

[88] Tefhim - ül - Kur'an mukaddimesi, cild 1, sahife 16

Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 199-203.

[89] Tefhim.- ül - Kur'an, cild, II. sahife, 235 - 239

[90] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 203-213.

[91] Tefhim.  - ül -  Kur'an,   cild  III.  sahife,  343

[92] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 213-214.

[93] Tefhim - ül - Kur'an.  Cilt, II.   Sahife,  638

[94] Tefhim - ül - Kur'an. Cilt, H. Sahife 411 - 413

[95] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 214-222.

[96] Tefhim - ül - Kur'an, Cilt, H. Sahafe 401 - 404

[97] Tefhim - ül, - Kur'an, Cild. III.  Sahife, 433 - 434

[98] Tefhim - ül - Kur'an. Cild 1,  Sahife 222 - 223

[99] Tefhim - ül - Kur'an,  CİM I.  Sahife, 253 - 25«

[100] Tefhim - ül - Kur'an,  cild, %. Sahife, 438 .

[101] Teftfim - ül - Kur'an,   Cild,  II.  Sahife,  578

[102] Tefhim  -  ÜI  -  Kur'an,   Cild  H.   Sahife,' 293   - 294   .

[103] Tefhim - ttl - Kuran, Cild I. Sahife, 475 - 476

[104] Tefhim - ül - Kur'an, Cild,  I.  Sahife, 196 - 197

[105] Tefhim - ül - Kur'an, Cild, 1, Sahife, 367.  (2)  Tefhim- - Kur'an,  Cild,  1. Sahtfe 62 .

[106] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 222-246.

[107] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 246-254.

[108] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 255-256.

[109] Mevdûdî   Sahib'e   cevap   yazan  zât.   (Mütercim).

[110] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 257-263.

[111] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 263-266.

[112] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 266-268.

[113] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 268-270.

[114] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 273.

[115] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 275.

[116] Tercüman - ül - Kur'an,  Aralık  1933.  (Hazırlayıcı).

[117] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 275-276.

[118] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 276-280.

[119] Bu 2at Biçvanaland'in Baminydalû kabilesinin reisi idi. Kendi ülkesinde Avrupalılar cürüm işledikleri ataman, diğer­leri gibi dayak yemelerini bildirmişti. Bunun üzerine tngilizJer onu kabilenin başından alaşağı ettiler. Fakat onun ülkesinde ya­şayanlar   arasmüa,   İngiliz  yüksek  komiserinin  kendisinin de  iti-

r.af ettiğine göre, Avrupalılar edepsizliği son haddine vardırma­lardı. Sonra şu zavallı Taşkidiye, sen Avrupalılarla yerlileri ay­nı şekilde muhakeme ettin, diye yapılmadık kötülük bırakılmadı, ingiltere hükümeti ile aralarında bulunan anlaşma gereğince, Av­rupalı zevatı kiram ile yerli halk aras:nda tita fark gözetilecek ^iye de bir madde konmamıştı. Fakat bu zavallı sadece siyah renkli insan olduğundan kendisine bu eza ve cefa reva görülmüş­tür.

[120] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları:280-282.

[121] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 283-290.

[122] Bu âyet-i kerime, Mısır tarihinin meşhur vak'aaına fyef-ret eder. Mısırda Firavun, Mısır halkını «Kıbtî : Mısırlı» ve Gay­rı - Kıbt! : (Mısırlı olmayan.) diye iki gurupa ayırmış ve hakla­rına-*   ayrı   ayrı   muamele tatbik  edilmesini  kararlaştırmıştı.

[123] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 290-293.

[124] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 294-300.

[125] Bu  Hadis,  Arap eşrafına    hitaben  söylenmiştir.      «SI» Hab«$l zencf bir köle dahi eratr tayin edilse, yine dinleyip İtaat  İşte şovenliğe karşı Ist&m!     milüyetia en gOcel cevabı.

[126] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 300-302.

[127] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 302-307.

[128] Burada şu meseleyi de izah etmek lâzımdır ki, gayrı muslini 'kavimlerle müslüman .kavim arasında rabıta ve alâkanın iki   ayrı hususiyeti  bulunmaktadır.

Birincisi: Bu gayri luüslimlerin de insan olmaları bakımından diğer insanlar gibi aynı haklara mâlik .bulunmalarıdır. Bu nokta-rUıki ayrılık, islâm ile Küfr'e sâlik olmak keyfiyetidir. İslâm bu durumda yine onlara karşı, yüksek insanlık hasletlerine göre muamele erter. iyi geçinmeği kendisine usul ittihaz eder. icabı halinde onların dertlerine koşmağı bir vazife bilir. Onlara karşı cömirt davrandığı gibi, şeref ve haysiyetlerini de korur.

İkincisi: Gayrı müslim milletler, mütecaviz olmadıkları ve İslam'a düşmanlık etmedikleri müddetçe, onlarla dostane bir ge­çim yolu takibedilir; müşterek maksatlara matuf olan işlerde yar­dımlaşmak cihetine gidilir, gerektiği takdirde o mülltlere yardım eii uzatıl:r. Bütün bu münasebetler İslam'ın yüksek faziletlerine istinat ettirilirken, hiç bir zaman bu gibi dış münasebetlerde tsp lâmr hükümlerden feragat edilmediği gibi, onlarla kültürel bir kaynaşmağa gidilmez. Hiç bir zaman, islâm miUiyeit bir tarafa bırakılıp, ırkçılığa müstenit bir Hindistan milleti, veya Çin mil­leti gibi bir kuruluşa gidilmez. Küfr ile islâm bir arada mütalâa edilemediği gibi, Küfr - islâm karışımı bir kavim vücuda getir­mek muhal ve imkân harici bir istir.

[129] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 307-312.

[130] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 312-313.

[131] Bazı caniler Resülüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem'e şöyle bir yalan uydurur ve iftipu. etmekten çekinmezler. Güya Zatı Saadetleri şöyle buyurmuşlardır : Hubb ül vatanı min el îmân : Vatanı sevmek İmandandır. Halbuki bu hadis doğru değildir. Ve Zatı   Saadetlerinin   aslî   talimine   uygun  düşmemektedir.

[132] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 314-315.

[133] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 315-316.

[134] Bu hadisenin bütün tafsili tbni Cerir tefsirinin cild, 28, . 66 - 70 de zikredilmiştir,                

[135] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 316-322.

[136] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 322-324.

[137] Bakınız: Buharı Kitâb - ÜI - Fiten. Müslim, Mişkât. Ki-tâb el imâre ve Sîreti ibni

[138] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 324-326.

[139] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 326-328.

[140] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 328-333.

[141] İslâm'da mürtedin Öldürülmesi bu esas üzerinedir. Da-ha fazla bilgi edinmek için bakınız: «Mürtedin Cazası» Yazan, Seyi     Ebul -  A'lâ Mevdûdî,  Islamic publishins     İtd.  Lahor.

[142] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 333-351.

[143] Mârksizmin günümüzdeki tatbikatı da milliyetçilik (nasyonalizm) in tuzağına düşmekten kurtulamamıştır. Stalin ve onun etrafındaki idarecilerin çalışma programı, bu kadronun Rus milliyetçiliğinin cazibesine kapılmış olduklarını açık bir şekilde göstermektedir. Rus sosyo - komünizm edebiyatında, hatta 1936 daki yeni devlet anayasasında yer yer, (Ata Baba vatanı» : (Fat-herland) den bahsedilmektedir. Fakat tslâm, her yerde «Dar - ül -İslâm» : (tslâm ülkesi) kelimesi kullanmaktadır. Father land, veya motherland : (Ata - baba yurdu) veya ana nine ülkesi lanılmanuştır.

[144] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 351-359.

[145] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 365-366.

[146] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 366-367.

[147] «îalâmî   medeniyet   ve   bunun   usul   ve     mebdeleri>>   isimli  alındı.

[148] Tefhim ^ ül - Kur'an, Cild, 1. Sahife, 475 - 476

[149] «îsîâmî   medeiyetin   usul   ve   mefodeleri»isimli slındı.

[150] Islâmi   Anayasanın   temelleri.   Sahife,   5   .

[151] Bu   hususta   mufassal   bahis   için   bak:   Sünnetin   P;;*tur °ima hususiyeti.  Tefhimat cild,  I  ve  Tefhimat  Cild,  HI.

[152] Milletler arası tslâmî toplantılarda okunan bu makale­ye itirazlar vuku bulmuştur. Bunların cevabında Tercüman - ül ~ Kur'an, Ocak 1958 de üstadın yazıları neşredilmiştir. Bundan ma­ada «Sünnet ki âyini haysiyet» : Sünnetin düstur olma hususiyeti,  makaleden' de  buraya  iktibas  ettik.

[153] Sünnet   ki   ayînî  haysiyet   :   Sünnetin   düstur   olma   hu- lîsiyeti    isimli   eserden  iktibas   edilmiştir.   Sahife,   74   -   85.

[154] Tahkik ettiğimiz zaman göreceğiz ki, saadet devrinde bile çok mühim İşlerde, îsîâmın ilçri gelenleri tarafından Allah Resulünün Sünneti merci olarak tanınmış ve bir hadise karşısın­da Resulü Ekremin ne şekilde hareket etntfş olduklarına, bakıl-*nıştır. Resulü Ekremin devri saadetlerinde islâm hükümeti bü­tün Arabistan yarımadasını idaresi altına almaştı. On milyonlar­ca mil murabbalık geniş bir ülkede her işin, her muamelenin ve her hususun,

*Zatı Saadetlerinin kendilerine intikal ettirilmeleri­ne imkân yoktu. Zatı Saadetlerinin her işi şahsen ve müstakil olarak hal ve faal etmeleri mümkün değildi. O zaman da lalam Hükümetinin valileri, idarecileri, âm'Irieri memleketi idare edi­yorlardı. Kadılar, hakimler de tslâmı olanca güzelliği ile tatbik ediyorlardı. Bu aziz kimseler için de Kur'an-ı Kerimden sonra,

baş vurulacak ikine i merci Allah Resulünün muazzez Sünnetleri idi.

[155] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 367-387.