|
Arapça Baskının Önsözü
Yabancı dillerde okuyabildiğim yüzlerce
kitap içinde beğenerek yahut tahlîl veya hücum ederek İslâm'dan bahsedenleri
arasında, Arapçaya çevirmek için bundan daha lâyık bir kitap bulamadım. İşte bu
sebeple dostum Dr. Ömer Ferrûh'tan benim bu arzumu gerçekleştirmesini ve gerekli
vazifeyi yerine getirmesini istedim. Çünkü bu (eser), benim branşımdan uzak
bulunuyor ve onun ihtisas sâhasına giriyordu. Bu kitabı, İslâm gençliğinin
önüne koymaya beni sevkeden âmil, kitabın, konusunda en geniş veya ele aldığı
sâhada en derli toplu oluşu değil, yazarının, pek az kimsenin açıklamaya cesaret
edebileceği gerçekleri Müslümanlara açıkça söylemiş olmasıdır. Bu eser,
Müslümanların bugünkü manevî ve kültürel durumlarının ince bir tetkikidir.
Yazarın manevî çevresinde dolaşan kalın bir bedbinlik bulutu mevcutsa da aynı
zamanda onun, İslâm'ın önceki şerefini tekrar elde edebileceği ve Müslümanların
evvelki kültürel ve sosyal kuvvetlerine yine dönebilecekleri hakkındaki ümit
şimşeği gözleri kamaştırmaktadır. Bu parlak ümit şimşeği yazara göre kısa bir
cümlede özetlenebilir: "Müslümanların, dinlerinin gerçek tarafına yeniden
sarılmaları." Bu ise şüphesiz şu meşhur söze râci'dir: "Bir işin sonu da ancak
başındaki (usûl ve çare) ile iyileşebilir." Yazarın bu konudaki delili şu
esasa dayanır: "Ondört asır, Arapları bir araya getiren; cemiyet, ilim ve
siyaset konularında onları büyük bir kuvvet yapan din, dün onlara sunduğunu
bugün de sunabilir. Onun sunacağı öyle bir hayat düsturudur ki, târihin
doğuşundan bugüne, beşeri ıslâha yeltenen dînî, sosyal ve ahlâkî nizamlar içinde
onun gibisini bulamazsınız." İslâm, ne husûsî bir milletin, ne muayyen bir
beldenin, ne de belli bir zamanın (uygun) dînidir. O, her zaman ve yere muvafık,
her millete ve her medenî duruma elverişli tek dindir. Eski Arapları büyük
yapan, târih boyu ona sarılan diğer milletlerin azametini ışığa kavuşturan din,
Müslümanların uzun süren gevşeklik ve gafletleri sonucu kaybettikleri
büyüklüklerini onlara tekrar vermeye muktedirdir. Ayrıca İslâm, milletler içinde
en doğru ve uygun milliyetçiliğe yer verme konusunda da diğer dinlerden
güçlüdür. İkinci Dünya savaşı, yapacağını yapıp gittikten sonra bugün
Müslümanlar -ve Müslüman olmayanlar- kalbden doğacak olan bir huzura
muhtaçdırlar. Altı yıl bütün cihanı titreten bu felâketlerden sonra şu dönüş,
ancak, gemi azıya almış olan maddî ihtiras ve şehvetin, günlük hayatımızda küçük
büyük her şeyi önüne kattıktan sonra -bundan vazgeçip- hayatın rûhî ve manevî
kıymetlerine dönmesiyle mümkün olabilir. Bu söz, hayatta maddî didinmeyi
bırakmak, hayatın güçlüklerine göğüs germek ve mes'ûliyetlerini yüklenmekten
uzak bir mistik hayat yaşamak üzere dünyayı terketmek anlamına aslâ gelmez! Ben
hayata bütün yönlerinden bakmak isterim. Bunun da üstünde, hayatın hiçbir
yönünün diğerini ezmesini, birinin diğeri içinde eriyip dağılmasını istemem.
Zaten din de, hayatın çeşitli yönlerinden birini teşkil etmektedir. Yalnız, bu
bakımdan İslâm ile diğer dinler arasında ayırıcı bir vasfın bulunduğu
unutulmamalıdır: İslâm dünyayı terkederek -yalnız- âhiret için gayret etmez.
Âhireti bırakıp yalnız dünyaya da önem vermez. O, insan hayatına -içinde yer
alan bütün unsurlarıyle- bir bütün olarak bakar. İslâm, sulha önem verdiği gibi,
harbe de önem verir. Dünyadan büyük çapta faydalanmaya teşvik ettiği gibi, aşırı
olmayan zühdü de hoş görür. Söylemeye ihtiyaç yoktur ki İslâm, akla büyük
bir yer ve değer vermiştir. İslâm, insanlığın hayrı (iyiliği) için gelmiş,
onların iyiliğine olan hiçbir şeyi haram kılmamıştır. Sonra o, Müslümanları,
iyinin azıyle yetinmeye mecbur etmemiş, insanlar için neyin iyi, neyin de kötü
olduğunu açıklamış, kendi istediklerini seçebilmek için de onlara aklı
bahşetmiştir. "Kim iyi şey yaparsa bu kendisi içindir, kötülük yapanın da
-kötülüğü- kendine..." Bundan dolayı İslâm, iki özellikle -diğer dinlerden-
ayrılmıştır: 1. Onun bazı teferruâtının tefsiri, yer ve zamanla
değişebilecek durumdadır. Öyle ki bunlar -bu sayede- her zaman ve mekâna
uyabilmektedir. 2. O, hayatın bütününe karışan ve katışan bir dindir:
Siyaset, ilim, felsefe, ahlâk, ticaret, evlilik, devlet, âile... bütün bunlar,
güneşin ışığına bürünen dağlar, nehirler ve ağaçlar gibi, İslâm'ın içinde yer
alırlar. Şu halde İslâm'ı terk, yalnız dini terk ve ihmal etmek değil, bütün
yönleriyle hayatı terketmektir. İşte okuyucunun bu kitapta, düzenli ve
genişçe bulacakları bilgiler bunlardır. Burada işaret etmemiz gerekir ki
yazar, aslen Avusturya'lıdır. İslâm dinine girmiş ve Muhammed Esed adını
almıştır.1 Sonra, kendi önsözünde görüleceği üzere -bazı sebeplerle- bu kitabı
yazmayı istemiştir. ...Şüphe yok ki bu eser, günlerle beraber genişleyecek
uğurlu bir hareketin doğuşudur. Allah'ın izniyle onun olgun meyveleri olacaktır.
Dr. Mustafâ el-Hâlidî
1. Yazarın daha önceki adı Leopold
Weiss'dır.
|