Dostun Dini Mü'minlerin Annesi Aişe (r - Külliyat - Muvahhidaileyikurmak - 9. Sayfa
Dostun Dini
Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha) şöyle demiştir:
Ben, Rasulullah (s.a.s.)'den işittim, şöyle buyuruyordu:
"Ruhlar, (sınıf, sınıf, zümre zümre) toplanmış cemaatlerdir. Bundan ötürü içlerinden birbirileriyle tanışanlar, sevişip anlaşmışlardır. Aralarında birbirileriyle birleşmeyen (yahud zıdlaşanlar) ise -dünyada- ihtilafa düşmüşler, anlaşamamışlardır.[1]
Ebu Hüreyre (r.a.) da, aynı konuda şu hadisi nakleder.
"İnsanlar, gümüş ve altın madenleri gibi madenlerdir. Cahiüyyet devrinde hayırlı olanları, fakih olmak şartıyla İslâm'da da hayırlılardır. Ruhlar da, toplu cemaatlerdir. Onlardan birbirileriyle tanışanlar kaynaşır, tanışmayan ayrılırlar.[2]
Yegane Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) tarafından yalnızca kendisine kul olup, O'ndan başka hiç kimsenin emrine itaat etmemek için yaratılan insan kullar,[3] imtihan için yeryüzüne gönderilmişlerdir...
Rabbimiz Allah (c.c.) tarafından ruhlar olarak yaratılan ve kendilerinden Allah'dan başka hiçbir rabb tammayacak, kabul etmeyeceklerinden dolayı ahd alınan insanların[4] bedeni topraktan yaratılıp, dünya şartlarında kendilerine e-celi belli bir hayat verilmiştir...
Rabbimiz Allah (c.c.) tarafından ruhlar âleminde yaratılan insanlar, o zaman tanışmış ve kaynaşmışlardır... Grup grup yaratılan ruhlar, cemaatler hâlinde bulunmuş ve kendi karekterlerine göre tanışmış,-birbirini sevmiş ve kaynaşmıştır... O âlemde birbiriyle tanışmayanlar, zıdlaşanlar, birbiriyle sevgi bağlarıyla bağlanmayanlar, dünya hayatında da, birbiriyle zıdlaşır, kaynaşmaz ve aralarında sevgi oluşmaz... Kendisi doğruların en doğrusu, bildirdiği haberler de doğruların en doğrusu olan yegane Önderimiz ve örneğimiz Rasuluilah (s.a.s.), biz ümmeti olan muvahhid mü'rninlere bu doğru haberi vermektedir!..
Muvahhid mü'min müslümanlarm, birbirilerinin üzerindeki haklarından birisi de, birbirilerini Alİah içi sevmek ve birbirüeriyle kaynaşmaktır... Bu, mü'minlerin kalblerinde yer etmiş sağlam, katıksız ve kuvvetli imanın bir gereğidir... Mü'mmler, birbirilerine karşı böyle kuvvetli ve yüksek dereceli bir muhabbetle birbirilerini sevdikleri ve saydıkları için aralarındaki kardeşlik rabıtası çok sağlamlaşır... Hatta öyle olur ki, bedenleri buluşup görüşmeden önce, İmandan kaynaklanın bu sevgi ile ruhları buluşup kaynaşırlar... Çok u-zaklarda bile olsalar, birbirilerini hisseder, özlem duyarlar... Abdullah b. Amr İbnu'1-As (r.a.)'m rivayetiyle Rasuluilah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"İki mü'minin ruhları, daha sahihleri birbirini görmeden bir günlük yol mesafesinde karşılaşırlar.[5]
Önderimiz Rasuluilah (s.a.s.)'in ruhlarla ilgili vermiş olduğu en doğru haberi, gayb haberlerinden olduğu için, o anda hangi ruh veya ruhlar birbiriyle kaynaşmış veya zıdlaşmış bilmiyoruz. Bize düşen vazife, Rabbimiz Alİah ve O'nun Rasulü (s.a.s.)'in mü'minlerin nasıl davranacağına göt erdikleri emirleri yerine getirmektir... Gerçekten muvahhid mü'minlerin birbirilerine sevmelerinin gerekli olduğuna inanıyoruz.
Vazifelerimizden birisi de muvahhid mü'min kardeşlerimizi sevmemizdir... Amma az, amma çok bu sev-mek vazifemizi yerine getirmek gerek!..
Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler, Allah'dan sakının ve sadıklarla (doğrularla) beraber olun.[6]
Bu emirde, birbirine bağlı ve birbirindei: yan, ayrılması mümkün olmayan üç şey vardır:
l) iman edenler,
2) Takva sahibi olmak
3) Sadıklarla beraber bulunmak.
Demek ki, her şeyden önce sapasağlam ve katıksız i-man etmek gerekir... Rabbimiz Allah nasıl emretmiş ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.) nasıl göstermiş ise, öylece iman etmek!?,. İmana ne bir şey eklemek, ne de bir şey çıkarmak... Nasıl inanılması gerekiyorsa öylece inanmak, kalb ile tasdik, dil ile ikrar edip, hâl ve hareket ile isbat etmek!.. Katıksız imanın aleyhine hiç bir kusur etmemek, bir suç İşlememek!.. Herhangi bir kusur ve suç işlendiği takdirde, hemen tevbe edip, noksanlığı gidermek... Bir daha böyle bir suç işlememek konusunda çok dikkatli olmak... İşte gerçek iman eden mü'minlerin vasıfları bunlardır...
Bu vasıfta olan muvahhid müzminler, imanlarının gereği olan salih ameli, yani hayatlarının her hâlini, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)'in emrettiği şekilde yaşamayı gündemde tutmalıdırlar... Her an Allah'ı görüyormuş gibi davranmalıdırlar... Onlar, yaratılışları gereği Allah'ı görmüyorlarsa da Alİah, onları görüyordur.[7] Böyle davranmak takvadır, Allah'dan sakınmadır... Yaşanan hâlde, emredileni, emredildiği gıbi yapmaktır... Çünkü Allah görüyor... Muvahhid mü'min, her an Allah ile beraberdir... Rabbi Alİah, ona şah damarından daha yakındır.[8] Onun her şeyini bilip gördüğü gibi, kalbinin derinliğinde sakladığını da bilir.[9] Her an Allah'ın huzurunda ve Allah kendisi bilip, görüp dururken nasıl davranması gerekiyorsa öylece davranır muvahhid mü'min...
Takva budur!..
Katıksız iman ve gerçek takva sahibi olan mü'min-îefir:, kendileri gibi dosdoğru olan mü'minlerle beraber olmaları emrediliyor... Rabbimiz Alİah, mü'min ve muttaki kullarına, "Sadıklarla beraber olun" diye emrediyor... Müşriklerle, kâfirlerle, münafıklarla, mürtedlerle, fasıklarla, fâcirlerle ve zalimlerle beraber olmayın, ancak "sadıklarla beraber olun!.." Dinimizin, canınızın, malınızın, aklınızın ve neslinizin, yani dünya hayatınızın ve ahiretinizin sağlığı, selameti, mutluluk ve saadeti için, katıksız iman edin, takva sahibi olmak kaydıyla sadıklarla beraber olun...
Rabbimiz Allah böyle buyururken, önderimiz Rasu-lullah (s.a.s.), bu ayet-i kerimedeki emrin, bir tefsiri mahiyetinde şu beyanda bulunuyor...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Kişi dostunun dini üzeredir. Bu yüzden her biriniz,
dost edindiği kişiye dikkat etsis[10]
Dost tutulan, sevilen, sayılan ve aynı inancın paylaşıldığı kişiyi iyi seçmek lazımdır... Onunla sürekli beraber olmak, aynı hayatî bakış açısını ve kanaati taşımayı beraberinde gündeme getirir. Din, yani inanç ve onun y,,antıya yansıması, dostlar arasında aynı şekilde algılanır... Karşılıklı saygı ve sevgi, zamanla inancın ve onun hâl olarak yaşanmasını da aynîleştirir... Bundan dolayı eğer dostlarımız muvahhid mü'min ve muttaki şahsiyetler ise, o sadfHarla beraber olmak, onların halleriyle hallenmeyi sağlar... Onlar gibi muvahhid, onlar gibi mü'mîn ve onlar gibi muttaki olmaya başlar, onlarla beraber olan kişiler... Eğer gerçekten birbiri-lerini seviyor ve sayıyırlar ise, akide ve amel birlikteliği oluşur... Çünkü gayr-ı müslim ile muslini arasında, müşrik ile muvahhid, kâfir ile müslün.jin arasında hiç bir zaman ne saygı oluşur, ne de sevgi...
Gayr-ı müslimler, müslümanlar onların dinlerine tabi olmadıkça, müslümanlardan razı olmaz ve müslümanları sevmezler.[11]
Muvahhid mü'minler, başta Yahudî ve Hristiyanlar olmak üzere kitaplı ve kitapsız hiç bir gayr-ı müslimi dost e-dinemez.[12] Onlarla mü'minler arasında hiç bir velayet, hiç bir sevgi bağı bulunamaz... Bundan dolayı beşerî bir ideoloji ve düzenin taraftan, mü'minin dostu olamaz... Mü'min, sonu "İzm" ile biten tüm tağutî ideoloji ve rejimleri reddetmekle mükelleftir!..
Rabbimiz Allah, mü'min kullarını, "Yahudî ve Hristi-yanları dostlar edinmeyin" diye emrederken, herhalde komünistleri, kapitalistleri, liberalistleri, faşistleri, nasyonalistleri, lâikleri ve demokratları dostlar edinebilirsiniz diye bir emir ve müsade etmemiştir!... Yahudi ve Hristiyanlarla beraber, diğer gayr-ı müslim olanları da dostlar edinmeyin demektir...
Allah'ı yegane kanun koyucu, İslâm'ı hayat nizamı, Rasulullah (s.a.s.)'i yegane önder ve Kur'ân-ı Kerim'i yegane hayat düsturu, temel yasa kabul etmeyen veya bunlar, beraber beşerî kanun ve nizamları kabul edenlerin tümü gayr-ı muslinidir. İster kitaplı olsun, ister kitaplı olmasın hepsi gayr-ı müslimdir... Onlar, İslâm'ı, yönetimde, yönetenlerde ve yönetilenlerde kabul etmedikleri için, İslâm'dan kabul e-dilemezler... Her ne kadar müslüman ismini taşıyor, kendisinin müslüman olduğunu söylüyor ve işgal altında bulunan bir İslâm toprağında yaşıyorsa da, onun hakkındaki hüküm değişmez... Allah ile, beraber başka bir yasama yetkisi, Kur'ân'la beraber başka bir yasa, İslâm'la beraber başka beşeri bir düzen ve Rasulullah (s.a.s.) ile beraber başka bir hayat önderi kabul edenlerin, İslâm'la ilişkileri tamamen kesilmiştir... Eğer onlar ve onlara taraftar olanlar, bunun farkında değil iseler, İslâm'dan yana büyük bir cehaletin içindedirler... Eğer bu işin farkındadırlar da, yalnızca taraftarlarını ve diğer aldanmaya hazır olanlan aldatmak için böyle davraniyorlarsa, o zaman da korkunç bir ihanetin içindedirler... Bunlar, ya tam cahil, ya tam haindirler... Her iki hâlde de İslâm'la ilişkileri yoktur!..
Yegane Rabbimiz Allah (c.c), mü'min kullarının kimlere dost olmaları gerektiğini şöyle beyan eder:
"Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah, O'nun Rasulü, rûkü' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren minlerdir.
Kim Allah'ı, O'nun Rasulü'nü ve iman edenleri dost . eli-j edinirse, hiç şübhe yok, galib gelecek olanlar, Allah
taraftarlarıdır.[13]
Muvahhid mü'minlerin dostu Allah'dir ve O'nun Ra-lü (s a.s.)'dir. Namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir... Katıksız iman ve salih amel işleyen mü'minler...
Bu beyandan sonra Rabbimiz Allah, mü'min kullarının kimleri dost edinmemelerini beyan buyurur:
"Ey iman edenler, sizden önce kendilerine kitab verilenlerden dininizi alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri dostlar (velîler) edinmeyiniz. Ve eğer inanıyorsanız, Allah'dan korkup sakının.[14]
"Ey iman edenler, eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler (dostlar) edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.[15]
Allah ve O'nun Rasulü(s.a.s.), mü'min müslümaıılan her zaman iyilerle ve salihlerle dost olmayı, arkadaş olmayı emretmişlerdir... Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bu konuda şöyle bir örnek verir...
Ebu Musa (r.a.)'ın rivayeîiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"İyi arkadaş ile kötü arkadaşın meseli, misk taşıyıcısı ile ateş üfleyip saçan demirci körüğü gibidir.
Misk taşıyıcısı, ya sana bir miktar verir, yahud sen, ondan biraz satm alırsın, yahud da ondan güzel bir koku bulur, koklarsın.
Demirci körüğüne gelince, onu üfürmesi, ya senin el-oiseni yakmak, yahud da sen ondan çirkin bir koku koklamak durumundasm.[16]
Muvahhid mü'minler, Allah'ın izniyle tüm gayretlerini ve imkânlarını sarfederek, çevrelerini misk kokularıyla donatılmış bir çevre yapmaya çalışmalıdırlar... Demirci körüğüne benzeyenlerin, misk taşıyıcısına dönüşmesi için tüm imkânlarını harcamalıdırlar... Mü'minlerin vazifesi, iyilerle, sadıklarla beraber olmak olduğuna göre, ya çevrenin hepsi iyi ve sadık olmalı, ya da oldurulmahdır!... Bulunduğu çevre, kötü bir çevre ise, mü'minlerin vazifesi oranın iyi bir çevre olmasına vesile olmaktır... En son gayret ve imkânın harcanması, olumlu bir netice vermiyorsa, en son yapılacak iş, o çevreden hicret etmektir... Dünya menfaatına meyledip o kötü çevrede durmak, onlar gibi olmak demektir... Bugün olmasa, yarın olur veya diğer gün... Bu çevre, muvahhid ailenin dar mânâda küçük çevresi olduğu gibi, mü'min müslü-manların mahkûm edildiği işgal altındaki İslâm toprakları da olabilir!..
Muvahhid mü'minler, diğer mü'min kardeşleriyle, veya dost çevresiyle ilişkilerini İslâmî ölçülerde sürdürmek mecburiyetindedirler... Çünkü onların her hâl-u kârı İslâm'a göre olmalıdır... Çünkü onlar, iman etmiş ve islâm'a teslim olmuşlardır... Her hâf-u kârlarının İslâm'a göre olması iman ve teslimiyetin gereğidir...
Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Yalnız mü'minle arkadaş ol ve yemeğini ancak tak-valı kişi yesin![17]
Rasulullah (s.a.s.)'in ümmetine emri ve vasiyeti... "Yalnız mü'min ile arkadaş ol!" Mü'min, mü'minin kardeşi ve mü'min, mü'minin arkadaşıdır... Mü'minin, yeryüzünde mü'minden başka dostu yoktur...
Mü'min, arkadaş çevresini mü'minlerden oluşturmalıdır... Eğer böyle bir çevrede yaşamıyorsa, imkânlar dahilinde mücadelesini verecek ve çevresinin İslâmlaşması için çalışacaktır... Mü'min olmayanların, mü'min olmasına vesile olmaya gayret edecektir... Elbette bu mücadelede yalnız kalmamalı, diğer mü'min kardeşleriyle, aynı yürek ve aynı bileği taşıyanlarla beraber olmalıdır... Mü'min, mü'minlerle arkadaş olmaz da, fasık, fâcir, zalim ve gayr-ı müslimlerle arkadaş olmaya kalkışırsa, kısa zamanda kendisinin gerek i-man, gerekse amel konusunda sarsıldığını ve kaybedenlerden olduğunu görecektir... Belki farkına varacak iflâs ettiğinin, amma çok geç bir vakitte ve iş işten geçmiş bir zamanda...
Muvahhid mü'minler, ferd olarak, aile olarak, gerek arkadaş seçiminde, gerekse mesken tutacakları çevre seçiminde, çok dikkatli ve çok titiz olmalıdırlar!... Sadıklarla ve iyilerle beraberlikten asla vazgeçmemelidirler...
Rasulullah (s.a.s.)'în ikinci emri ve vasiyeti: "Yemeğini ancak takvalı kişi yesin!"
Müşrik, kâfir ve mürtedlere yardım edilmeyeceği kesindir... Bu, bilinen bir gerçek... Ancak müslüman olduğu hâlde fasık, fâcir ve zalimlere dahi yardım konusunda dikkatli davranılması gerekir... Muvahhid mü'minler, ancak müttakilere yardımcı olurlar... Fasık, fâcir ve zalimlere yapılacak yardım ve verilecek yemek, onların fısk ve fücurlarına, yapacakları zulümlerine bir katkıda bulunmak demektir... Onları güçlendirmek, onların Allah'a isyan konusunda daha da azmalarını sağlamak demektir...
Hâl böyle iken, işgal altındaki İslâm topraklarındaki müslümanım diyen milyonlarca insan, nasıl oluyor-da büyük şeytan Amerika ve onun yandaşlarıyla onların yerli uzantıları olan mürted egemen tağutları besliyor, yedirip içiriyor-lar... Bu egemen gayr-ı müslim tağutîlerin içki, kumar ve zina paralarını cuma günleri camileri tıklım tıklım dolduranlar ödemiyorlar mı?.. Bu egemen tağutî düzenin idaresinin zirvedeki kişileriyle en küçük idare biriminde bulunanların maaşlarını müstaz1 af hâline getirilen, öz yurtlarında garib ve mahkûm edilen, müslümanım diyenler ödemiyorlar mı?.. Onların özel veya genel gazino masraflarını, yazlık ve kışlık eğlence giderlerini, yurt içi ve yurt dışı seyhat harcamalarını, onların hor ve hakir gördüğü, "gerici, yobaz ve çağdışı" dedikleri sayın vatandaşları ödemiyorlar mı?
Mü'min müslümanlar, ancak mü'minlerle arkadaş o-lurlar ve onların yemeklerini, ancak mü'min ve müttakiler yerler!..
Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:
"Allah sizin için (kendileriyle hayatınızı) Kaim (geçiminizi sağlamaya destekleyici bir araç) kıldığı mallarınızı düşük akıllılara (sefihlere) vermeyin.[18]
Alınlarınızın teri, ellerinizin emeği olan helâl kazancınızı, har vurup, harman savuran ve sömüren sefillere yedirmeyin!.. İslâm topraklarını işgal eden ve sömüren, mü'min müslümanları esaret altında tutan müstekbir kâfir ve mürted egemen güçlere, zalim tağutlara mallarınızı yedirmeyin... Mallarınızı, bu müşrikler, bu Allah düşmanı olan zalimler yememelidir!..
Siz, ey iman edenler, ancak mü'minlere arkadaş olun ve ancak muttaki, yani Allah'a ve mü'minlere dost olan mü'minlere yemek yedirip yardımcı olun!.. Helâl kazanç sonucu elde ettiğiniz mallarınızı zorla da olsa sizden almak isteyenlere karşı direnin ve vermeyin!..
Emiru'l-mü'minin İmam Ali (r.a.), mü'min muttaki kardeşlerine yemek yedirmek konusunda şu açıklamayı yapıyor:
"Kardeşlerimden bir kaç kişiyi toplayıp da onları bir veya iki ölçek kıymetinde bir yemek üzerinde toplamam, çarşınıza çıkıp da bir köle azad etmemden bana daha sevgilidir.[19]
İmam AH (r.a.)'ın da beyan buyurduğu gibi, mü'min ve muttaki kardeşlerine yemek yedirmek, bu kadar önemli bir olaydır... Böyle bir hareket, hem ihtiyaç sahibi mü'min-lerin ihtiyacını gidermek, hem de aradaki samimiyet ve muhabbeti arttırmak için gereklidir...
Gayr-ı müslimlere, müşrik ve kâfirlerin çağdaş görüntülerine, yani İslâm'ı hayat nizamı kabul etmeyen temelde aynı, görüntüde farklı ideolojilere mensub olanlara verilecek yemek, ancak onlara İslâm'ı duyurmak, tebliğ etmek ve İslâm'a davet etmek niyetiyle bir veya iki defa olabilir... Tâ ki, kendilerine İslâm anlatılsın ve yemek ziyafeti, tebliğe vesile olsun...
"(Öncelikle) en yakın hısımlarını (aşiretini) uyarıp korkut.[20]Ayet-i kerimesi inzal olunca Rasulullah (s.a.s.), İmam Aİi (r.a.)'a yemek hazırlatarak böyle bir uygulama yapmıştır... İki defa müşrik akrabalarını yemeğe davet edip onlara İslâm'ı anlatmış ve imana davet etmiştir.[21]
Abdullah b. Amr (r.a.)'ın rivayetiyle.
Bir kimse Rasulullah (s.a.s.)'e:
İslâm'ın en hayırlısı hangisidir?, diye sordu.
Rasulullah (s.a.s.):
"Yemek yedirmen, tanıdığına, tanımadığına selâm vermendir." cevabını verdir.[22]
İslâm'ın en hayırlısı, mü'min kardeşler arasında sevgiyi ve saygıyı çoğaltan, aradaki kardeşlik bağlarını kuvvetlendiren samimiyetten kaynaklanan yemek yedirmek, yardımcı olmak ve selâm vermek... Müslüman olmak kaydıyla ister tanıdık olsun, ister tanımadık olsun selâm verilmelidir... Müslümanın, müslümanla karşılaştığında selâm vermesi, onların birbirileri üzerindeki haklarındandır..
Emirü'l-mü'minin İmam Ali (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Müslüman için, müslüman üzerine Örf ve adet veçhiyle (yerine getireceği) altı (hak) vardır: Ona rastladığı zaman selâm verir. Onu davet ettiği zaman davetine icabet eder. Aksırdığı (ve aksırınca Allah'a hamd ettiği) zaman teşmit eder (ona rahmet diler).
Hastalandığı zaman onu ziyaret eder. Öldüğü zaman cenazesine gider. Kendi nefsi için arzuladığını, onun için de arzular.[23] Mü'min müslümanlar arasında selâm , o kadar çok yayılmalı ki, hem karşılaştığında, hem de ayrıldığın da birbirini selâmlamalıdırlar... Rasulullah (s.a.s.)'ın buyruğu budur... Böylelikle unutturulan bir Sünnet'in ihyası gündeme geldiği gibi, aynı zamanda müstaz'af müslümanlara zorla kabul ettirilmek istenen gayr-ı müslim görgü kuralları da ortadan kaldırılmış olur!..
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Sizden biriniz, bir meclise vardığı zaman selâm versin. Ve sonra kendisine oturmak zuhur ederse otursun. Daha sonra kalktığı zaman da selâm versin. Çünkü önceki (selâm), sonrakinden daha gerekli değildir.[24]
Mü'min müslümanlar arasında selâmın yaygınlaşması için Rasulullah (s.a.s.)'ın şu emrini de kaydedelim...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasuîuİlah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Sizden biriniz kardeşine rast geldiğinde ona selâm versin, eğer araları ağaç, duvar ve taş ayırır tekrar karşılaşırlarsa, arkadaşına yine selâm versin.[25]
Aralarında selâmı, dolayısıyla silmi, selameti, barışı yayan ve birbirilerine yemek yedirip yardımlaşan müsmİnler, her hâllerinde olduğu gibi, bu hâllerinde de, İslâm ölçüsüne riâyet etmekte çok dikkatli ve hassas davranmalıdırlar... İyiliklerde yanşan mü'minler[26]bu ikram! Karşılıklı gerçekleştirmelidirler... Her mü'min müslüman, imkânları nisbetinde mü'min kardeşine yardımcı olmalı ve asalaklaşmamah, kendi ayakları üzerinde durmayı becermelidir...
Elbette mü'minler, mü'min kardeşlerine yardımcı olacak, hizmet edecek ve ihtiyaçlarım gidermeye çalışacaklar... İki mü'min imkânları dahilinde birbirilerine karşı bu samimi duygulan taşımalıdırlar... Birbirilerine yük olmadan hayatlarını sürdürmelidirler... Birinin yaptığı iyiliğe, diğeri ziyadesiyle karşılık vermeli, verilecek olana ihtiyacı yok ise, muhatabını kırmadan dualar yaparak reddetmelidir...
Bu tavrın en güzel örneklerinden birisi, Asr-ı Saadet Medine'sinde iki mü'min müsiüman olan Muhacirlerden Abdurrahman b. Avf (r.a.) ve Ensar'dan Sa'd İbn er-Rabî (r.a.) arasında geçen olaydır...
Enes (b. Malik, r.a.) anlatıyor:
Abdurrahman b. Avf (Mekke'den Muhacir olarak) Medine'ye geldiğinde Rasulullah (s.a.s.), O'nunla Sa'd İbn
er-Rabî1 i kardeş kıldı.
Bunun üzerine Sa'd, Abdurrahman'a: Gel, malımı ikiye bölüp seninle paylaşayım ve benim iki karım var. Birini boşarım, iddeti dolduğu zaman o-nunla evlen!, dedi. Abdurrahman:
Allah, aileni ve malını sana bağışlasın. Siz, bana çarşıyı gösterin, diye mukabelede bulundu.
Müteakiben kendisine çarşıyı gösterdiler. O gün, beraberinde arttırdığı bir miktar keş ve yağ olduğu hâlde döndü.
Daha sonra Rasulullah (s.a.s.), onun (elbisesi) üzerinde damatlık lavantası eseri görerek: "Bu nedir?" buyurdu. Ensar'dan bir kadınla evlendim, dedi. "Ağırlık olarak kadına ne verdin?" buyurdu. Bir çekirdek, dedi. (Humeyd, -veya çekirdek ağırlığında altın, dedi- diyor.)
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
"Bir koyunla olsa, düğün ziyafetini ver!" buyurdu.[27]
İşte iki muvahhid mü'min müslümamn örnek tavrı... Alİah, ikisinden de razı olsun... Birisi, kardeşi olan mü'mi-nin tabiî ihtiyacını gidermeye çalışırken, diğeri, ihtiyaçlarını kendisi görebilme imkânına sahib olduğu için kardeşinin imkânların kullanmamış ve kendisene pazarın yolunu göstermelerini istemişti...
Bu, böyledir!..
Muvahhid mü'minler, kardeştir, arkadaştır ve dostturlar... Mü'min müslümamn sosyal konumu ne olursa olsun, diğer mü'minler ondan başkasını dost edinmemelidir... Mü'min müslüman, toplum içinde en fakiri olabilir veya o günkü toplumun anlayışına göre düşük seviyeli bir mevkide olabilir... Cahiliyye toplumunun değer ölçüsüne göre bir kıymeti olmayabilir mü'min müslümamn, amma değil mi ki, o mü'min ve müslümandır, o hâlde en değerli şahsiyettir... Cahiliyye toplumunun zihniyet ve değer Ölçüsü hiç bir zaman mü'min müslümanları bağlayıcı değildir, olamaz, olmamalıdır da!..
Mü'min müslümanlar, birbirilerini İslâm Ölçüsüyle ölçer ve değerlendirirler... Bundan dolayı mü'min kardeşlerini, kim olursa olsun bağrına basar ve onunla dost olur... Bu dostluk, katıksız imanın gereğidir..
Bu, böyledir!.;
Rabbimiz Alİah şöyle buyurur:
"Sana Rabbinin kitabından valıyedileni oku. O'nun sözlerini değiştirici yoktur ve O'nun dışında kesin olarak bir sığınacak (makam) bulamazsın.
Sende, sabah-akşam O'nun rızasını isteyerek Rabble-rine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı)
süsünü isteyerek, gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini, Bizi zikretmeyerek gaflete düşürdüğümüz, kendi istek ve tutkularına (hevasına) uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.[28]
Ve yine buyurur Rabbimiz Allah: "Sen de, sabah-akşam-O'nun yüzünü (rızasını) dileyerek Rabblerine dua edenleri kovma. Onların hesabından senin üzerinde bir şey (yükümlülük) yoktur ki, onların kovman gereksin, Yoksa zalimlerden olursun.[29]
Rabbimiz Allah'ın kardeş kıldığı mü'minlerin, birbiri-lerinin velisi olduğunu beyan buyuran yine Rabbimiz Allah'dır... Bu buyruktan dolayı, mü'minler, mü'minlerden başkasını kardeş edemez, dost, yani veli tutamaz ve arkadaş olamaz... Zikredilen ayet-i kerimelerin indiği sosyal ortamın atmosferi göz önünde tutulursa, ayet-i kerimeler çok daha i-yi anlaşılacak, bu olaydan sonra gelen mü'min müslümanlara ibret ve ders olacaktır..
Habbab (b. Eret, r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre kendisi, Allah Teâlâ'mn:
"Sabah-akşam O'nun yüzünü (rızasını) dileyerek Rablerine dua edenleri kovma. Onların hesabından senin zerinde bir şey (yükümlülük), senin hesabından da bir şey (yükümlülük) yoktur ki, onları kovman gereksin. Yoksa zalimlerden olursun.[30] (buyruğu hakkında şöyle demiştir:
El-Akra b. Habis et-Temimî ve Uyeyne b. Hms el-Fezarî, (Rasulullah, s.a.s.'in ziyaretine) geldiler. Ve Rasulullah (s.a.s.)'i mü'minlerin zayıflarından bir grubun içinde oturup Subeyb, Bilâl, Ammâr ve Habbab ile beraber iken buldular. Rasulullah (s.a.s.yin etrafında onları (yani zayıf, fakir, nüfuzsuz Sahabîleri) görünce, o zayıf Sahabileri küçümsediler, hakir gördüler. Nihayet O'nun yanına .varıp, Ö'nunla yalnız kaldılar. (Yani biz de bir kenara çekildik) ve onlar:
Ya Rasulullah, ziyaretine geldiğimizde) bir oturumu bize tahsis etmeni muhakkak isteriz ki, Arablar, bununla bizim üstünlüğümüzü tanısınlar. Çünkü senin yanına Arab hey'etleri geür. Bu itibarla Arabların, bizi şu kölelerle (yani fakir müstumanlarla) beraber görmelerinden utanırız. Onun için biz, senin yanına geldiğimiz zaman köleleri yanından kaldır. Sonra biz, huzurundan ayrılınca dilersen onlarla beraber otur, dediler.
Rasulullah (s.a.s.) de:
"Peki" buyurdu.
Bu kere onlar:
O hâlde, bu teklifimizi kabul buyurduğuna dâir bizim için bir yazı yazdır, dediler.
Habbab, dedi ki:
Bunun üzerine Rasul-ı Ekrem (s.a.s.), bir yaprak kağıd istedi ve yazı yazması için Ali (r.a.)'ı çağırdı. Biz de, meclisin bir kenarında oturuyorduk.
O sırada Cebrail (a.s.) indi ve:
"Sabah-akşam-O'nun yüzünü (razısını) dilererek-Rabblerine dua edenleri kovma. Oniarın hesabından senin üzerinde hirşey (yükümlük), senin hesabından da bir şey (yükümlülük) yoktur ki, onları kovman gereksin. Yoksa zalimlerden olursun.[31] ayetini (indirip) söyledi.
Sonra Eİ-Akra b. Habis ve Uyeyne b. Hıns'ı anlatarak:
"Böylece: "Alİah, içimizde bunlara mı İütufta bulundu?" demeleri için onlardan bazısını, bazısıyla denedik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil mi? [32] ayetini (indirip) söyledi.
Bundan sonra:
"Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: "Selâm olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı (va'detti).[33] ayetini (indirip) söyledi.
Habbab dedi ki:
Bu ayetler indikten sonra biz, O'na öyle yaklaştık ki, dizlerimizi O'nun dizleri üzerine bıraktık ve Rasulullah (s.a.s.) bizimle beraber oturdu. Sonra kalkmak istediği zaman kalkar ve bizi bırakırdı (yani biz, O'ndan sonra kalkıp dağılırdık).
Sonra Alİah (Azze ve Celle):
"Sen de, sahah-akşam O'nun rızasını isteyerek Rabb-lerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini, bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi istek ve tutkularına (nevasına) uygun ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.[34] ayetini indirdi..
Habbab:
(Ayette geçen "Emruhu"dan maksad) Uyeyne ve El-Akara'nın işidir, dedi. (Habbab sözüne devamla) sonra Allah onlara (yani mü'minlere ve kâfirlere) iki adamın misalini (Kehf Sûresinin 32 ilâ 44. Ayetlerinde) ve dünya hayatının misalini (Kehf Sûresinin 45. Ayetinde) getirdi (yani anılan ayetleri indirdi.)
Habbab, dedi ki:
{Kehf Sûresinin 28., ayeti indirildikten) sonra biz (yani fakir-zayıf Sahabîler), Rasulullah (s.a.s.)'in beraberinde oturuyorduk. O'nun kalkacağı saate varınca biz, O'nu bırakıp kalkıyorduk ki, o da kalksın.[35]
Bu haberi şerh eden Sarih, şöyle diyor:
"Şu noktayı da belirteyim:
Rasul-i Ekrem (s.a.s.)'in El-Akra bin Habis, Uyeyne bin Hıns ve müşriklerin ulularının, kendileri için ayrı oturum düzenlenmesi ve o oturumlara fakir müslümanların alınmaması yolundaki tekliflerine olumlu cevab vermeye taraftar olması, teklif sahiblerinin nüfuzlu, eşraf ve zenginlikleri dolayısıyla değil, sırf müslümanhın güçlenmesi, yayılması ve yeni müsiümanlann imanlarının kökleşmesi içindir.
Bu hadis ve arasında geçen ayetler, fakirlerle oturup kalkmanın, onlarla sohbet etmenin, alçak gönüllülük etmenin üstün faziletine delâlet eder.[36]
Bu, böyledir!..
En'am ve Kehf Sûrelerindeki anılan ayetlerin esbâb-ı nüzulünden dolayı naklettiğimiz olayın dışında başka sebeb olan olaylar da anlatılır. Dileyen, kaynak eserlere müracaat edip daha geniş bilgi sahibi olabilir.[37]
Diğer bir örneğimiz de Abese Sûresinin ilk ayetleridir... Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Surat astı ve yüz çevirdi.
Kendisine o âmâ (Kör) geldi diye.
Nerden biliyorsun, belki o, temizlenip arınacak?
Ya da öğüt alacak, böylelikle bu öğüt, kendisine yarar sağlayacak.
Fakat kendisini müstağni (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan) gören ise,
İşte sen, onda yankı uyandırmaya çalışıyorsun.
Oysa, onun temizlenip arınmasından sana ne?
Amma koşarak sana gelen ise, ki, o, içi titreyerek korkar bir durumdadır.
Sen, O'na aldırış etmeden oyalanıyorsun.[38]
Bu ayet-ı kerimelerin esbâb-ı nüzulüne baktığımızda şu olayı görüyoruz:
İçlerinde Ubeyy b. Halef, Utbe b. Rabia, Ebu Cehl ve başkalarının da bulunduğu Kureyş'in ileri, gelenlerinden, güçlülerinden oluşan bir topluluk, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in huzuruna gelmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) onlara imanı anlatmaya, onları imana teşvik etmeye başladı.
Hz. Peygamber (s.a.s.), onların iman etmelerini çok arzu ediyordu. Çünkü onlar iman ederse, bîr çok kimse iman ederdi.
Hz. Peygamber (s.a.s.), onlarla meşgul olduğu bir sırada, Abdullah b. Ümmü Mektum adlı bir âmâ çıkageldi. Abdullah b. Ümmü Mektum, önceden müslüman olanlardandı.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'e:
Ey Allah'ın elçisi, bana falan falan ayetleri oku, bana irşadda bulun, diyerek O'ndan bazı ayetleri kendisine o-kumasını istedi.
Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.), görevini yerine getirebilmek için, Abdullah b. Ümmü Maktum'un bir müddet beklemesini arzu ediyordu. Bu yüzden, ondan yüz çevirip suratını astı. O'nunla Konuşmak istemeyip diğerlerine yöneldi. Bunun üzerine Allah, bu ayet-i kerimeleri inzal buyurdu.
Hz. Peygamber (s.a.s.), bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra, O'na ikram edip ihtiyaçlarını gideriyordu. O'nu gördüğü zaman, kendisine şöyle diyordu:
"Merhaba, Allah'ın beni kendisi yüzünden azarladığı kimse, merhaba![39]
Merhaba, ey muvahhid mü'min kardeşim merhaba! merhaba, benim müslüman kardeşim merhaba! Merhaba, mü'min ve muttaki olmakla insanlar içinden seçilmiş en üstün olan kardeşim merhaba!..
Mü'min müslümanın fakir oluşu, hiç bir zaman onun değerini düşürmediği gibi, zengin oluşu da veya toplum i-çinde itibarlı bir mevkide bulunuşu da onun değerini yükseltmez... Mü'min müslüman, mü'min olduğu ve AUah'm emrine, Rasulullah (s.a.s.)'in Sünneti'ne tam teslim olduğu i-çin değerlidir... Onun, İslâm'dan kaynaklanan bu değeri, geçici dünya süsü olan maddî imkânın oluşu ve olmayışı etkilemez...
Muvahhid mü'minler, mü'min kardeşlerine yönelmeli, onlarla dostluklarını pekiştirmeli ve kardeşlik bağlarını sağ-lamlaştırmahdirlar... Mü'minler, mü'min kardeşlerini bir yana bırakıp gözlerini, toplum içinde gerek servet, gerekse şöhretten dolayı itibarlı olan, amma mü'min müslümanlar-dan olmayanlara dikmemelidirler... Mü'minier, iman ve takva üzere İslâm cemaatını oluşturmalıdırlar!..
Rabbimiz Alİah (c.c.) şöyle buyurur:
"Sonra seni de, bu emirden bir şeriat üzerinde kıldı, öyleyse sen, ona uy ve bilmeyenlerin heva (istek ve tutku) larına uyma.
Çünkü oniar, Allah'dan (gelecek) hiç bir şeyi senden savamazlar. Hiç şübhesiz zalimler, birbirilerinin velisidirler. Allah İse, müttakilerin velîsidir.[40]
Mü'minler, mü'minlerin kardeşi ve dostları olduğuna göre, birbirine karşı olan haklarını gündeme getirecek ve bu haklara titizlikle uyacaklardır...
Mü'min müslümanlar, gayr-ı müslimlerle dostluk kuramazlar amma onları İslâm'a davet etmek için kendileriyle ilgilenmeleri, gerekir... Tebliğ ve davet vazifesi, mü'min müslüman I arın vazgeçilmez vazifelerindendir... Zamanında ve mekânında yerine getirilmesi gerekir...
Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:
"Mü'minler, ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'dan korkun ki, esirgenesiniz.
Ey mü'minler, bir topluluk, diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da, kadınları alaya almasınlar. Belki onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakablarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir i-simdir. Kim de, tevbe etmezse, işte böyle kimseler, zalimdirler.[41]
Kardeş olan mü'minler, kardeşlerinin arasında bir rahatsızlık hissetikleri veya gördükleri zaman hiç vakit geçirmeden hemen düzeltmelidirler... Mü'minler, arasındaki huzurun ve barışın bozulmasına vesile olan her ne ise, onu tez elden gidermelidirler... Eğer barış ve huzur zedelenmiş ise, İslâmî ölçülerde yeniden tamir edilmeli ve bir daha zedelenmemesi için önlem alınmalıdır..
Mü'minler arasında kardeşliğin, dostluğun, huzur ve barışın bozulmasına, ölçüsüzlükler sebeb olur... Mü'minler-den bir topluluk, diğerlerini hor görür, küçümser ve alaya a-lırsa, ya da kadınlar, mü'min kadın kardeşleriyle alay ederlerse, onları hakir görürlerse, bu olumsuz tavır, mü'minlerin arasım bozar... Nefs-ı Emmare ve Şeytan (aleyhi lâ'ne) de devreye girince olay iyiden iyiye kızışır... Mü'min müslü-manlar, bu konuda çok uyanık ve şuurlu olmalıdırlar.,. Mü'min müslüman olan kavimler de, bu konuda çok dikkatli olmalıdırlar... Çünkü kavmiyetçilik, yani milliyetçilik duygusunun kabarması ve önplana çıkarılması, İslâm Milletinin parçalanmasına, Ümmetin dağılmasına en büyük olumsuz
bir sebeb olur...
Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in emirlerine, beyanlarına dikkat edilecek olursa, kavimlerin veya ırkların birbirine herhangi bir üstünlüğünün olmadığı görülecektir. Üstünlük, ancak katıksız iman ve takva sahibi olmaktadır...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Ey iman edenler, doğrusu biz, sizi bir erkekle bir diden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere
ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki, Allah yanında en değerli ve üstün olanınız, O'ndan en çok korkamnızdır. (yani en muttaki olanınızdır). Şübhesiz Allah bilendir, haberi oland.r.[42]
Rabbimiz Allah, kullarının birbirleriyle tanışıp kaynaşması için kavim kavim, kabile kabile, renk renk yaratmış ve ayrı ayrı diller vermiştir... İnsanların şu kavimden, şu renkten ve şu dilden, ya da şu bölgeden olması, ne bir üstünlük, ne de bir aşağılık sebebidir... Bunları üstünlük veya aşağılık sebebi kabul etmek, Allah'a isyan ederek, O'nu yalanlamak olur...
Allah'a karşı isyan edip (hâşâ), O'nu yalanlayanların, (eğer daha önce varsa) İslâm dini ile hiç bir ilgisi ve ilişkileri kalmaz!.. Eğer daha önce İslâm ile bir ilişkisi yoksa, zaten küfür ve şirk üzeredirler...
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) bu konuda, şuhu da buyurur:
"Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı (farklı ve değişik) olması da, O'nun ayetlerin-dendir. Hiç şübhe yok bunda, âlimler için gerçekten ayetler vardır.[43]
Bu, böyledir!..
İslâm Milleti ve Rasulullah (s.a.s.)'in Ümmeti içinde yer alan mü'min müslüman kavimler, birbirilerinin kardeşleri ve velileri, yani dostlarıdır... Hiç bir müslüman kavim, rengi, dili, ırkı ve bölgesinden dolayı, diğer müslüman kavme hiç bir üstünlüğü yok olduğu gibi, hiç bir aşağılık durumu da yoktur... Diller ve renkler, Allah'ın birer ayetleridir... Onları aşağılık görmek, Allah'ın ayetlerini aşağılamaktan başka bir şey mi? Kendi kavmini, rengini ve dilini üstün gö-ren, bu konuda haddini aşıp milliyetçilik yapanlar, diğer kavimleri, dilleri ve renkleri aşağılamıyor da, ya ne yapıyorlar?..
Damarlarındaki akan kanı en asil kan ve kavminin bir ferdini dünyaya bedel görenlerin Allah'ın ayetlerine karşı isyanları, herkesin gözü önündedir... İnsanlık, âlemi onların bu isyanlarına şahiddir...
Allah'ın ayetlerini hor gören bu azgın zalimlerin, Allah ile, Rasulullah (s.a.s.) ile, Kur'ân ile, İslâm ile ilgi ve ilişkileri kalır mı?.. Allah'a karşı isyankâr olan ve Allah'ın a-yetlerini horlayan, gayr-ı îslâmî tavırlar sergileyen kavim, hangi kavim olursa Olsun hükmü değişmez... Bu ümmetin i-çinde yer aldıktan sonra kavmiyetÂilik, ırkçılık, yani milliyetçilik yapanlar, hangi kavimden olurlarsa olsunlar, İslâm Milletine ihanet etmiş, Ümmete büyük darbeler vurmuş, İslâm dairesinin dışına çıkmış ve topukları üzerine gerisin geriye dönmüşlerdir...
Bunu yapanlar, ister Arab, ister Türk, ister Kürd, ister Fars, ister Berberi, ister Peştun, ister Tacik, ister Özbek, ister Hindu, ister Çeçen, ister Tatar ve ister diğer kavimlerden olsunlar, onların cümlesin İslâm nezdinde hükmü aynıdır... İslâm Milleti'ni, bu seçilmiş Ümmeti, milliyetçilik (nasyonalizm) fitnesiyle parçalamak suçundan dolayı İslâm dairesinin dışına çıkmış ve artık mü'min müslümanlarla kardeşlikleri ve de velayetleri kalmamıştır... Bu fitneden tevbe ederek, yeniden İslâm dairesine girer, İslâm Milletinin bir ferdi o-luncaya kadar, mü'min müslümanların onlarla ilişkisi kesilmiştir... İsterse aynı anne-babanın çocukları olsunlar!..
Bu, böyledir!..
Ebu Hüreyre (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Her kim, taatten çıkar, cemaatten ayrılır da sonra Ö-lürse, Cahiliyyet ölümü ile ölür.
Her kim, körü körüne (çekilmiş) bir sancağın altnda ölür, asabe (kavmiyet) namına kızar ve asabe için çarpışırsa, benim ümmetimden değildir. Ve benim ümmetimden her
Şu hadisi de Cubeyr b. Mu'tım (r.a.) rivayet etmekte dir. Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu.
"Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık dâvası üzerine birbirini öldürenler, bizden değildir. Irkçılık üzerine ö-lenler de, bizden değildir.[44]
Kavmiyetçi, yani ırkçılık veya milliyetçilik duygunun ötesinde, aynı dili konuştuklarından, aynı bölgenin töresi ve İslâm'a aykırı olmayan kültürünü paylaştıkları için, mü'min müslümanların, müslüman olan kavmini, kabilesini ve aşiretini sevmesi caiz olan bir durumdur... Milliyetçilik duygularını reddetmek kaydıyla bu sevgi, ne kınanır, ne de horlanır... Kınanan, horlanan ve gayr-ı îslâmî görülen, ırkının, kavminin veya aşiretinin diğerlerinden üstün olduğuna i-nanmasi, dilinin ve kanının asil olduğuna inanarak savunma-sıdır...
Fuseyle, babası (Vasile b. el-Eska, r.a.)'dan nakletmektedir.
Şöyle demiştir:
Ben, ya Rasulullah, adamın kendi kavmini sevmesi, taassubtan (bir çeşit sayılır)mı?, diye Rasulullah (s.a.s.)'e sordum.
"Hayır, velâkin adamın kendi kavmine zulümde yardım etmesi, taassubtan (bir çeşit) dir."buyurdu.[45]
İrkçılık, yani milliyetçilik, kavmine yaptıkları zulümde yardımcı olmak olduğuna göre, zulmü iyi bilmek ve tanımak lazımdır... En büyük zulüm, hakimiyet konusunda Allah'a şirk koşmaktır... Rabbimiz Allah'ın zatına ve sıfatlarına şirk koşmak, en büyük zulümdür..
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Hani Lukman oğhına öğüt vererek demiştik ki: Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Hiç şübhe yok şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.[46]
Rabbimiz Allah'ın yeryüzündeki hakimiyetini kendi paylarına gasbedenler, egemen oldukları bölgelerde İslâm'ı, yani Allah'ın hükümlerini, kanunlarını tamamiyle devreden çıkarıp kendi heva ve heveslerinden kaynaklanan yasalar yapıp uygulayanlar, Allah'a şirk koşmamışlar da, ne yapmışlardır?.. Allah'ın haram kıldıklarını helâlleştirenler veya helâl kıldığını haramlaştıranlar, yani Allah'ın yasakladığını, serbest, serbest kıldığın da, yasaklayanlar, Allah'a şirk koşmamışlar da ne yapmışlardır?!..
Allah, faizi yasaklamış,[47] egemen tağutî düzelerin yöneticileri serbest bırakmışlardır... Allah, içkinin ve kumarın her türlüsünü yasaklamış,[48] egemen tağutlar, serbest bırakmış, hatta bu konuda bakanlıklar kurmuşlardır... Allah, zinayı yasaklamış ve zinaya, yani fuhuşa yaklaşılmamasını emretmiş,[49]egemen tağutlar, zinanın her türlüsünü ve ona giden bütün yolları serbest bırakmışlar... Yani Allah'ın haram kıldıklarını, egemen tağutlar helâlleştirmişler...
Bu hâl ve tavır, Alemlerin Rabbi Allah'a karşı isyan etmek, baş kaldırmak, savaş açmak ve O'nun hakimiyetini tanımamak değil midir? Gerek aktde, gerekse amel konularında Allah'a şirk koşan, küfreden ve en büyük zulmü işleyen bir kavme, bir egemen düzene, "ben de müslümanım" diyen birisi nasıl yardımcı olur? Yardımcı olduğu takdirde, aynı suça ortak olmaz mı? Kavmi, en büyük zulüm olan şirk üzere ve Allah'a her konuda isyan üzere iken, mil&yetçilik duygularından dolayı yardımcı olanlar, şirk suçunu işlemişlerdir...
Rabbimiz Allah (c.c), şirk koşanları kesirHkle affetmeyeceğini beyan buyurur:
"Hiç şübhesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, dilediğini bağışlar.[50]
Ve yegane Önderimiz Rasuluüah (s.a.s.)'de:
"Bizden değildir" diye buyurur.
Abdurrahman, babası Abdullah îbn Mes'ud (r.a.)'da şunu nakleder:
İbn Mes'ud (r.a.) şöyle demiştir:
"Haksız yere kim kendi kavmine yardım ederse, o kimsenin durumu, kuyuya düşen, kuyruğundan asılıp çıkarılan ölmüş deveye benzer. Çıkarılsa da, kurtulması mümkün olmaz.[51]
Allah kendisinden razı olsun Abdullah İbn Mes'ud (r.a.)'ın bu beyanı, Rasulullah (s.a.s.)'in hadisine dayanan, tüm zamanları kuşatan bir tesbittir... Milliyetçilik (nasyonalizm) fitresi ile parçaladıkları ve işgal ettikleri İslâm topraklarındaki egemen tağutlar, öyle bir kuyuya düşmüşler ki, yetmiş seksen yıldır hâlâ çıkamadılar... Bu duygu ve düşüncelerle çırpındıkça daha çok battıkları gözlemlenmektedir... İslâm'dan kaçarken, İslâm'dan kurtulmaya çalışırken, çağdaş cahiliyye kuyusuna başaşağı düşüverdiler. Büyük şeytan Amerika ve yandaşları, bu kuyuya düşenleri kurtarma adına bir asır oldu ki, sömürmeye devam ediyorlar... Her gün "yeni dünya düzeni" tuzağıyla yeni yeni sömürü planları ü-retiyor ye müstaz'afların üzerinde deniyorlar...
Suraka b. Malik b. Cuşum el-Mudlicî (r.a.), şöyle demiştir:
RasuluUah (s.a.s.), bize hutbe okudu ve şöyle buyurdu:
"Sizin en hayırlınız, günah olmayan hususlarda kendi aşiretini müdafaa edenlerinizdir.[52]
Bu konuda şu hadis-i şerifi de kaydetmekte fayda vardır:
Enes (r.a.)'ın rivayetiyle RasuluUah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"(Ey mü'min, sen mü'min) kardeşine zalim iken de, mazlum iken de yardım et."
Sahabîler:
Ya Rasulullah, şu mazlumu olan kişiye yardım e-debiliriz. Fakat o zalime nasıl yardım edebiliriz?, diye sordular.
"Zaliminin iki elinin üstünü tutarsın (yani onu, zulmünden meriedersin)" buyurdu.[53]
Bütün bu delillerden sonra şu gerçek net olarak kavranması lazımdır ki, İslâm Milleti, iman kardeşliği üzerine kurulmuş, ırkçılığın, yani milliyetçiliğin her türlüsünün yasaklandığı bir tek millet, bir tek cephedir... İslâm Milleti, mü'min müslüman kardeşlerin oluşturduğu tek yürek, tek bilek ve tek devlettir. Yönetimi İslâm, yönetenler mü'min müslüman, yönetilenler mü'min müslümanlar ve İslâm yönetimine rıza gösteren gayrı-i müslim zimmî vatandaşlardan oluşan ülke, İslâm ülkesi, yani Daru'l-İslâm'dır...
Rabbimiz Allah, mü'min müslüman kullarının kalble-rini sevgi ile birleştirmiş ve birbirilerinin dostları etmiştir... Aralarında kavmiyetten, paradan, maldan, servetten ve sosyal şöhretten dolayı hiç bir üstünlük olmadan kardeşler olmuşlardır...
, Mesciddeki saff tutmada nasıl ki, herhangi bir sosyal mevki ve makam düşünülmüyor ve ilk gelenler ilk safları dolduruyorsa, yeryüzü mescidinde mü'minler böyle olmalıdırlar.[54] Hiç bir mü'minin, diğer mü'minden takvadan başka bir üstünlüğünün olmadığı gerçeği iyi kavranmalıdir...
Rabbimiz Alİah, şöyle buyurur:
"Ve (Alİah) kalblerinizin arasını sevgi ile birleştirmiştir. Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasan, sen, yine onların kalblerinin arasını yatıştıramazdın. Lâkin Allah, onların arasını yatıştırdı. Çünkü O, güçlüdür, hikmet sahibidir.
Ey Peygamber, sana da, mü'minlerden sana tabi olanlara da Allah yeter.[55]
Rabbimiz Allah'ın velileri olduğu, Allah'ın velileri o-lan muvahhid mü'minlere şu emri veriyor Allah Teâlâ:
"Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a, Kur'ân'a) sımsıkı yapışın, parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz, birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştimiş ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz, bîr ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O, kurtarmıştı. İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulaşınız.[56]
Yine şöyle buyurur Allah Teâlâ:
"Muhammed, Rasuluîlah'dır, Beraberinde bulunanlar kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirdaler.[57]Ve şöyle beyan buyurur muvahhid mü'min müttaki-lerin vasıflarını Allah Teâlâ:
"Rabbinizin bağışına ve takva sahibleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar oİan cennete koşun.
O takva sahibleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah i-çin harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da, güzel davranışta bulunanları sever.
Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da bizzat kendilerine zulüm ettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Al-Iah'dan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülükte bile bile ısrar etmezler.[58]
Rabbimiz Allah Teâlâ, mü'min kullarına şu emri de veriyor:
İyilik ve takva hususlarında birbirinizle yardımlasın. Günah işlemek ve düşmanlık etmek için yardımlaşma-yın. Çünkü Allah'ın azabı çok çetindir.[59]
Müstekbİr kâfirlerin ve onların kuklaları olan yerli mürtedlerin egemen oldukları işgal altındaki parçalanmış İslâm topraklarmda yaşayan müstaz'af müslümanların, kaybettikleri en büyük değerlerden birisi de, imandan kaynaklanan mü'min kardeşini sevmektir... Bu sevginin olmayışı, müsİümanları bir araya getirmediği gibi, birbirilerinden u-zaklaşmalarma vesile oluyor...
Zikredilen ayet-i kerimelerde Rabbimiz Allah, mü'min müslüman kullarının birbirilerini sevmelerini, birlik olmalarını ve dağılıp parçalanmamalarını emretmektedir...
Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.), aynı şeyleri ümmetinden olan mü'min müslüman varislerine, yani yeryüzünün varislerine emrediyor...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Yedi sınıf insan vardır ki, Allah, kendi gölgesinden başka hiç bir gölgenin bulunmayan kıyamet gününde bunları, kendi Arş'm gölgesinde gölgelendirir:
Adil İmam (İslâm Devlet başkanı) . Allah'a ibadet ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç.
Gönlü mescidlere sevgiyle bağlanmış olan namazlı kimse.
Allah İçin birbirini seven, bu sevgi ile birleşip, bu sevgi ile ayrılan iki kişi.
İçtimaî mevki sahibi ve güzelliği olan bir kadın tarafından çağrılıp da, kadınlığını kendisine arzettiğinde: "Ben, Allah'dan korkarım" cevabıyla karşılık veren er kişi.
Sağ elinin verdiği sadakayı sol eli duymayacak derecede gizli sadaka veren zengin kişi. İnsanlardan tehna (boş) olarak Allah'ı anıp gözleri
yaşa döken takvalı kişi.[60]
Ebu Zerr (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Amellerin en faziletlisi, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.[61]
Şu anda yaşayan ümmetin en çok ihtiyacı olduğu en faziletli amel: Allah için sevmek, muvahhid mü'minleri Allah için sevmek, kâfirlere, müşriklere, mürtedlere ve günahkâr fasıklara, Alİah için buğz etmek!...
İslâm Milleti, Allah için sevgi bağlarıyla birbirine bağlanacak olursa, ülkeler arasındaki emparyalist kâfirlerin koyduğu sınırlar kalkıverecektir.... Mü'min müslümanların yürekleri birbirine bağlı, ruhları birbirine bağlı, aynı akide ve aynı fikir etrafında birbirine bağlanmış iken aradaki yapay sınırlar kendiliğinden kalkar, "Ülkeler" bir tek ülkeye dönüşür: Daru'l-İslâm. Milletler, tek bir millet olur: İslâm Milleti. Tek millet ve tek ülke: İslâm Milleti ve İslâm ülkesi...
Bunun için de, hangi kavimden, hangi renkten, hangi dilden ve hangi bölgeden olursa olsun, mü'min müslü-manlar, birbirinin kardeşi ve dostudur... Birbirini can-u gönülden seven, "birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içinder." ilkesi doğrultusunda hareket ederler... İşte bu mü'min müslümanların bedenleri buluşmadan, Allah'ın izniyle kalbleri buluşur, ruhları birbirine kavuşur.. O mü'min müslümanlar için, kavim, renk, dil ve bölge farkı yoktur... Hepsi aynı milletin ve aynı ülkenin mensublan olan mü'min kardeşlerdir... İslâm Milletinin ve İslâm ülkesinin mensublan olan mü'min kardeşler...
Bu vahdet, Allah için birbirini sevmekle gerçekleşir... Bu imandan kaynaklanan sevgi, ümmetin vahdeti için temel dinamizmdir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Bir adam, başka bir köydeki kardeşini ziyaret etmiş. Bunun üzerine Allah, onun için yoluna bir gözcü melek o-turtmuş.
Adam, meleğin yanına gelince (ona):
Nereye gitmek istiyorsun? diye sormuş.
Adam:
Şu köydeki kardeşime gitmek istiyorum, cevabını vermiş.
Melek:
Onun üzerinde ıslâhına çalıştığın bir nimetin var mı? diye sormuş.
Adam:
Hayır, şu kadar var ki, ben onu, Allah (Azze ve Celle) için sevdim, cevabını vermiş.
Melek:
O hâlde ben, senin kardeşini Allah için sevdiğin gibi, Alİah da seni sevdiğini bildirmek üzere Allah'ın sana gönderdiği elçisiyim, demiş.[62]
Muaz b. Cebel (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Allah (c.c.) buyurdu ki: Beni ta'zim hususunda birbirini sevenler, onlar için nurdan minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler onlara imreneceklerdir.[63]
İmanın tadını tadmak için mü'min müsİümanda bulunması gereken üç şeyden birisi, şu idi:
"Bir kimseyi sevmek, fakat yalnız Alİah için sevmek.[64]
Enes (b. Malik, r.a.)'ın rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle buyurmuştu.
Ebu Hüreyre (r.a.)'m rivayetiyle de, şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (tam) iman etmiş olamazsınız. Ben, size bir şey göstereyim mi, onu yaparsanız birbirinizi seversiniz? Aranızda selâmı yayın (İfşa edin).[65]
Mü'minlerin imanının kâmil olmasının bir göstergesi de, birbirlerini Allah için sevmeleridir... Aralarında selâtm, yani selameti, sevgiyi ve barışı yaymaları, bu sevginin oluşmasının temel şartıdır...
Nitekim Tahavî ve başkasının İbn Mes'ud (r.a.)'dan rivayet ettikleri bir hadiste:
"Selâmın tanınan kimselere tahsis edilmesi, kıyametin belirti lerindendir.'' buyru lmuştur.[66]
Mü'min, mü'min müslüman olmak kaydıyla bildiklerine ve bilmediklerine selâm vermelidir... Bu, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'m ümmetine bir emridir.. Aynı zamanda müslümanın, müslüman kardeşinin üzerindeki hakkıdır... Müslümanlar, bir millet, bir yürek, bir bilek ve bir ülke olmak özelliklerini kaybeder, tanışmaz, görüşmezlerse, çok dar bir dostluk çevresi oluşturabilirler. İşte koskoca bir ümmet, böyle bir dar çevreye has kılınırsa bu durum, müslü-manlar için bir kıyametin kopuş alameti olur.-. Böyle bir felaketten Allah'a sığınmak ve üzerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirip bu kıyametin kopmaması için çalışmak lazımdır...
Mü'min kardeşler, birbirlerini sevmeli ve bu sevgilerini birbirlerine açıklamalıdırlar..,. Böylece aralarındaki muhabbetin artmasını sağlamış olurlar...
El-Mıkdam b. Ma'dikerib (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Sizden biriniz (din) kardeşini severse, bu sevgisini ona bildirsin.[67]
Enes b. Malik (r.a.) şu olayı anlatır:
Rasulullah (s.a.s.)'ın yanında bir zat oturuyordu. O'na, başka bir zat rastladı ve şöyîe dedi:
Ya Rasuluilah, ben şu zatı seviyorum.
Rasulullah (s.a.s.), ona şöyîe buyurdu:
"Kendisini sevdiğini ona bildirdin mi?"
Adam:
Hayır, büdirmedim, dedi.
Rasulullah:
"O'na bildir" buyurdu.
O kimse, arkadaşına yetişti ve:
Ben, seni Allah için seviyorum, dedi.
Oda:
Beni kendisi için sevdiğin o Zat (Alİah) da, seni sevsin, dedi.[68]
Birbiriyle tanışma adabım da Rasulullah (s.a.s.) öğretiyor... Çünkü O, ümmetin hem eğiticisi, hem de öğreticisidir... Yegane önderi ve Örneğidir...
Yezid b. Nuame ed-Dabbî (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulul- (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Bir adam, bir adamla kardeş olursa, ona adını, babasının adını ve kimlerden olduğunu sorsun. Çünkü bu hareket, samimiyeti daha ileticidir.[69]
Mü'min müslümanların sureten tanışması, sireten tanışmayı beraberinde getirir... Önce samîmi ve dostluk duygularıyla tanışan mü'minler, yavaş yavaş birbirine ısınır ve ruhen de kaynaşırlar... İyilikleri, güzellikleri ve hayır olanları paylaşır, her zaman birbirileri için en hayırlısını taleb e-derler... Olgunlaşmış imanın gereği budur...
Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur.
"Hiç biriniz, kendiniz için arzu ettiğinizi, kardeşiniz i-çin arzu etmedikçe, (kemâliyle) iman etmiş olmaz.[70]
Mü'min müslüman, kendisi için hem dünyada, hem de ahirette hayırlı olanı diler ve hayır üzere bir hayat sürmeye gayret eder... Muvahhid mü'minin, Rabbi Allah'dan dilediği ve gereğini yapmaya çalıştığı daimî dualarından birisi şudur:
"Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) Ve bizi ateşin azabından koru.[71]
Mü'min kardeşleri için devamlı iyilik ve hayır dileyen mü'min müslüman şahsiyet, hiç bir zaman ve hiç bir mü'min kardeşini hakir görmez, horlamaz ve küçümsemez.... Değil mi ki, kardeşi mü'mindir, o hâlde dünyanın en değerli insanıdır... Çünkü mü'mindir... Mü'min, izzet ve şeref sahibidir... İzzet ve şeref sahibi olan bir müslüman nasıl hor görülebili-nirki?..
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
Kişiye kötülük namına, müslüman kardeşini tahkir etmek kâfidir.[72]
Mü'min müslümanlarbirbirindendirler... Birbirilerinin parçaları ve canlı organları gibidirler. Mü'min müsJ»manin, mü'min kardeşini tahkir etmesi, kendisinin tahkir ohnması, onu hakkıyla övüp değer vermesi, kendisine değer vermesi demektir... Mü'min müslümanlar, bir milletin, yani İslâm Milleti'nin mensubları oldukları için, bir yüref^, bir bilek, yani bir tek vücud gibidirler...
Ebu Musa el-Eş'arî (r.a.)'daıi rivayet olun juğuna göre Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Mü'minin, mü'mine bağlılığı, taşları birbirine kenetleyen duvar gibidir,"
Sonra iki elinin parmaklarını birbirine geçirip sımsıkı kilitledi.[73]
Numan b. Beşir (r.a.) da bize şu hadisi rivayet eder... Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:
"Bütün mü'minleri birbirine merhamette, muhabbette, lütufta ve yardımlaşma hususlarında sanki bir vücûd misali görürsün. O vücûdun bir organı hastalanınca, vücûdun diğer kısımları, birbirilerini hasta organın elemine uykusuzlukla harekete ortak olmaya çağırırlar.[74]
Bir vücûdun organları gibi olan muvahhid mü'minler, aynı zamanda birbirilerinin kusurlarım gidermede, noksanlıklarını tamamlamada ve birbirilerinin iyiliklerini, güzel İlklerini görüp takdir etmede, birbirİleri için birer ayna gibidirler...
Ebu Hüreyre (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:
"Mü'min, mü'minin aynasıdır. Mü'min, mü'minin kardeşidir. Onu kusurlardan men'eder ve onu her tarafından kuşatır.[75]
Allah için birbirini seven ve bu sevgi bağlarıyla birbirine bağlanan mü'min müslüman kardeşler, İslâmî vahdetlerini gerçekleştirebilirler... Ancak böyle bir ortamın oluşturulmasından sonra mü'minler beraber olurlar... Kişinin sevdikleriyle birlikte olduğu ve birlikte müteâîâ edildikleri bir hakikattir...
Enes b. Malik (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)'e bir adam gelerek:
Ya Rasulullah, Kıyamet ne zaman (olacak)?, diye sordu.
Oda:
"Sen, onun için ne hazırladın?" buyurdu.
O zat:
Ben, Kıyamet için çok namaz, çok oruç ve çok sadaka hazırlamadım. Lâkin ben, Allah'ı ve Rasulü'nü seviyorum, dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
"Sen, sevdiklerinle beraber olacaksın!" buyurdu.[76]
Abdullah b. Mes'ud (r.a.) da, aynı konuda şu hadisi rivayet ediyor:
Rasulullah (s.a.s.)'in huzuruna bir adam geldi de:
Ya Rasulullah, henüz kendilerine katılmamış olduğu bir kavmi, bir zümreyi seven bir kimse hakkında nasıl bir hüküm söylersiniz?, diye sordu.
Rasulullah (s.a.s.).:
"Kişi, sevdiği ile beraberdir!" buyurdu.[77]
Bu, böyledir!..
Hasret kalınan ve su gibi, ekmek gibi, hava gibi ihtiyaç duyulan İsîâm Milleti'nin vahdeti için, hiç bir maddî menfaat beklemeden, yalnız Allah için birbirini sevmek ve bu bağ ile bağlanmakla birleşmek ve İslâm Ölçüşünce hareket etmek şarttır... Bütün meselelerin çözümünü Allah ve Rasulü (s.a.s.)'e havale etmek ve verilen hükme hiç bir sıkıntı duymadan teslim olmak, Allah'a itaat eden, Rasulü (s.a.s.)'e itaat eden, cemaat olup başlarındaki muvahhid mü'min emirlerine itaat edenlerin işidir... Bunu, ancak bu karekterde olan muvahhid mü'minler gerçekleştirebilir.[78]
Mü'min müslümanlarm arasındaki sevgi bağlarının sıkı olmasının baha biçilmez kıymetini beyan eden şu hadisi de nakledip bu konudaki sözlerimizi aralayalım...
Emiru'l-Mü'minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
Allah'ın kulları arasında Öyle kimseler vardır ki, peygamberler ve şehidlerden olmadıkları hâlde, Allah (c.c.) indindeki derecelerinden dolayı kıyamet gününde Peygamberler de, şehidler de kendilerine gıbta edeceklerdir!" Ashab-ı Kiram:
Ey Allah'ın Rasulü, onlar, kimlerdir? Bize haber ver, dediler.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Onlar, aralarında akrabalık bulumadığı, aralarında mallar alıp vermedikleri hâlde, Allah'ın kelâmı olan Kur'ân'ı seven, onun sebebiyle birbirilerini seven kimselerdir.
Allah'a yemin ederim ki, onlar, nur üzerindedirler. Onların yüzleri de nurdur. (Kıyamette) insanlar korktuğu vakit onlar, korkmayacak, insanların üzüldüklerinde onlar üzülmeyecek."
Ve şu ayeti okudu:
"Haberiniz olsun ki, Allah'ın velilerine hiç bir korku yoktur. Onlar, kederlenecek de değiller.[79]
Muvahhid ailenin kurulmasında ve dolayısıyla İslâm toplumunun oluşumunda, mü'min müslüman kardeş çevrenin oluşturulmasının büyük bir ihtiyaç olduğu vaz geçilmez bir
hakikattir...
Muvahhid mü'minler, ya böyle bir çevrede bulunacak,
ya da bu çevrenin oluşumunda bütün imkânlarıyla katkıda bulunacaktır... Böyle bir gayret, mü'minin en tabiî vazifele-rindendir... Yeryüzünün varisleri olan muvahhid mü'min müslümanlar, yeryüzünü hem imâr etmek, hem de Allah'ın emri ve Rasulullah (s.a.s.)'in Sünneti gereği yönetmek üzere halifeler kılınmışlardır. Yeryüzünü fitneden temizlemek ve imaret ile emaret vazifelerini yerine getirmek için cihada kuk gerek.[80]
[1] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Enbiya, B.3, Hds. 11. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's Sıla, B.49, Hds. 159.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.19, Hds.4834. tbn Kesir, Hadîslerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, Çev. Dr. Bekir Karlığa 'e Dr-, Bedrettin Çetiner, İst. 1986. C. 13, Sh. 7306.
[2] Sahih-ı Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.49, Hds. 160.
[3] Zâriyât, 51/56.
[4] Bkz. A'raf, 7/172-173-174.
[5] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.132, Hds. 261.
[6] Tevbe, 9/119.
[7] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-îman, B.37, Hds. 43. Sahih-j Müslim, Kitabu'1-îman, B.l, Hds. 1.
[8] Kullarım Beni, sana soracak (âürsa, işte Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman, dua edenin duasına cevab veririm. Öyleyse, onlar da Benîm çağrıma cevab verseler ve Bana iman etsinler. Umulur ki, irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. Bakara, 2/186.
"Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz, ona şahdamarından daha yakınız." K.af, 50/16.
[9] Allah, saklı tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınız bilir." Nahl, 16/19 ve 23. Nemi, 27/25. Şiibhesiz Allah, sinelerin özünde olanı bilir." Mâide, 5/7.
[10] Rabbİn, onların göğüslerinin saklamakta olduklarını da açığa vurmakta olduklarını da bilir." Kassas, 28/69.
10 Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.32, Hds. 2484.
Sünen- Ebu Davud, Kitabu'l-Edeb, B. 19, Hds. 4833.
[11] Sen, onların dinlerine uymadıkça, Yahudî ve Hristiyanlar, senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: "Kuşkusuz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) dosdoğru yoldur. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku) larına uyacak olursan, senin için Allah'dan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı." Bakara, 2/İ20.
[12] Ey iman edenler, Yahudî ve Hıristiyanlar! dostlar (veliler) edin-meyin, onlar, birbirilerinin dostudurlar. Sizden, onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şübhesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez." Mâide, 5/51.
[13] Mâide, 5/55-56.
[14] Mâide, 5/57
[15] Tevbe, 9/23.
[16] Sahih-i Buhârî, Kitabu'z-Zebah ve's-Sayd, B.31, Hds. 59. ^ahıh-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.45, Hds. 146. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'I-Edeb, B.19, Mds. 4829.
[17] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.44, Hds. 2506. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.İ9, Hds. 4832. Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Etime, B.23, Hds. 2063.
[18] Nisa, 4/15.
[19] İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.255, Hbr. 566.
[20] Şuarâ, 26/214.
[21] Geniş bilgi için bkz.
îbnü'l Esir, El-Kâmil fi't-Tarih Terc,mesi, İslâm Tarihi, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1985, C.2, Sh. 63, vd.
İbn Kesir, EI-Bidaye Ve'n-Nihaye, Büyük İslâm Tarihi, çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, C.3, Sh. 59, vd.
İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, C.l 1, sh. 6107, vd.
Abdurrahman İbnü'l-Cevzî, El-Vefa-Ashabın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, çev. Dr. Taceddin Uzun, Konya, 1992, Sh. 159.
Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi çev. Zakir Kadiri Ugan, vdğ. İst. 1992, €.4, Sh. 124. vd.
[22] Sahih-i Buhâri, Kitabu'1-İman, B.5, Hds. 5.
Sahih-i Müslim, Kitabu'İ İman, B.I4, Hds. 63.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.142, Hds. 5194.
Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'l-Etime, B.l, Hds. 3253. Sünen-i Neseî, Kitabu'1-İman, B.12, Hds. 4967. İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.466, Hds. 1013
[23] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'l-Cenaiz, B.l, Hds. 1433. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-İstizan ve'1-Adab, B.35, Hds. 2879. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cenaiz, B.52, Hds. 1939. Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-îstizan, B.5, Hds. 2636.
[24] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-îstizan ve'1-Adab, B.l5, Hds. 2848.
[25] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.146, Hds. 5200.
İmam Hafız El-Munzirî, Hadislerle İslâm, Terğib ve Terhib, Çev. A. Muhtar Büyükçınar, Vdğ., İst. 1985, C.5, Sh.294, Hbr.16. Taberânî, Hasen isnad ile rivayet etmiştir.
[26] Gerçek şu ki, ebrar (İyiler) olanlar, elbette nimetler içindedirler. Tahtlar üzerinde bakıp seyretmektedirler.
Nimetin parıltılı sevincini sen, onların yüzlerinden tanıyıverirsin.
Onlara mühürlü, katıksız bir şarabtan İçirilir.
Ki onun sonu misktir. Şu hâlde yarışmak isteyenler, bunun için yarı-şinlar." Muttaffifın, 83/22-26.
"Gerçekten, Rabblerinc olan haşyetlerinden dolayı saygıyla korkanlar,
Rabblerinin ayetlerine İman edenler,
Rabblerine ortak koşmayanlar,
Ve onlar gerçekten Rabblerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kalbleri ürpererek verenler,
İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar, bundan dolayı öne geçmektedirler." Mü'minun, 23/57-61.
"Her kesin (her toplumun) yüzünü kendisine doğnı çevirdiği bir yön fardır. Öyleyse hayırlarda birbirinizle yarışınız. Her nerede olursanız, Asizleri bir araya getirecektir. Hiç ştibhesiz Allah, hir şeye güç yetiren- Bakara, 2/148.-Mâidc 5/48
[27] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-SıIa, B.22, Hds. 1998. Sahih-i Buharî, Kitabu'n-Nikâh, B.7, Hds.10. ibn Kesir, El-Bidaye ve'n-Nihaye, Büyük îs!âm Tarihi, C.3, Sh. 339-340 (İmam Ahmed b. Hanbel'den)
[28] Kehf, 18/27-28
[29] En'am, 6/52.
[30] En'am, 6/52
[31] En'am, 6/52
[32] En'am, 6/53
[33] En'am, 6/54
[34] Kehf, 18/28
[35] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'z-Zühd, B.7, Hbr. 4127.
[36] Haydar Hat'poğlu, Sünen-i İbni Mâce, Tercemesi ve Şerhi, İst 1983, CIO, Sh.405.
[37] Bkz. Sahih-i Müslim, Kitabu's-Fedailu's-Sahabe, B.5, Hbr. 46. Sünen- i İbn Mâce, Kitabu'z-Zühd, B.7, Hbr. 4128. Şünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-îlm, B.13, Hds. 3666-3667.
Kesir' Hadis|erle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, C.6, Sh. 2635-2637, <~9 Sh. 4980-4981. Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, çev. Dr. Necati Tetik, vdğ, Erzu-h. 229-231 ve 331.
[38] Abese, 80/1-10.
[39] Abdulfettah El-Kadî, A.g.e. Sh. 416.
İmam El-Vahidî, A.g.e. Sh.53O.
İbn Kesir, A.g.e. C.15. Sh. 8294-8295.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu't-Tefsir, B.72, Hds. 3549.
[40] Casiye, 45/18-19.
[41] Hucurât, 49/1041.
[42] Hucurât, 49/13.
[43] Rum, 30/22.
[44] Sünen-i Ebu Davud, Kîtabu'i-Edeb, B.121, Hds. 5321. Benzer hadisler İçin bkz.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İmare, B.I3, Hds. 53.
Sünen-i Neseî, Kitabu Tahrimu'd-Dem, B.27, Hds. 4097-4098.
[45] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu'l-Fiten, B.7, Hds. 3949. Şünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.121, Hds. 5119. İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.187, Hds. 396.
[46] Lokman, 31/13.
[47] Bkz. Bakara, 2/275-279, Âl-i İmrân, 3/130, Nisa, 4/161, Rum, 30/39.
[48] Bkz. Mâİde, 5/90-91.
[49] Nur, 24/2-10.
[50] Nisa, 4/116 ve 48.
[51] Siinen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.121, Hbr. 5117. Hds. 5118'deise, bu ifadeler, Rasulullah (s.a.s.)'e yükseltilir. O'nun buyurduğu beyan edilir.
İbn Mes'ud (r.a.)Man:
RaşuluUah (s.a.s.), deriden, bir kubbe içinde idi, yanma kadar vardım, deyip bir önceki hadisin benzerini rivayet etti.
[52] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.121, Hds. 5120.
Not: Ebu Davud dedi ki: (Hadisin senedindeki ravîlerden) Eyyub İbn Suvey, zayıftır.
[53] Sahih-i Buhâıt Kitabu'l-Mezalim ve'İ-Gasb, B.4, Hds. 5. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri, ve's-Sıla, B.16, Hds. 62. Sünen-i Tinnirf, Kitabu'l-Fiten, B.58, Hds. 2356. Sünen-i Dârimî, Kitabu'r-Rikak, B.40, Hds. 2756.
[54] Cabir b. Abdullah (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Benden önceki peygamberlerden hiç kimseye verilmeyen beş şey, bana verilmiştir
Bir aylık mesafeye kadar korku (salmak) İle nusrat olundum.
Yer yüzü bana mescid ve temizlik sebebi kılındı. Onun için ümmetimden kendisine namaz vakti erişen herkes namazını kıhversin.
Ganimetler bana helâl edildi.
Peygamberler hassaten kendi kavmine gönderilirken, ben, bütün insanlığa gönderildim.
Ve bana şefaat verildi."
Sahih-i Buhâri,, Kitabu's-Salat, B.56, Hds. 84.
Sahih-İ Müslim, Kitabu'l-Mesacid, ve Mevazi-i's-Salat, Hds.3.
Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Mesacid, B.42, Hds. 736.
Huzeyfe (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Biz (sair) insanlar üzerine üç şey ile üstün kılındık:
1) Saflarımız, meleklerin safları gibi yapıldı.
2) Yeryüzünün her tarafı bizim için mescid.
3) Su bulamadığımız zamam toprakda bize temizleyici bir vasıta kılındı."
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Mesacid, Hds.4.
[55] Enfâl, 8/63-64.
[56] Âİ-iîmrân, 3/103.
[57] Fetih, 48/29.
[58] Âl-İİmrân, 3/133-134-135.
[59] Mâide, 5/2.
[60] Sahih-i Buhârî, Kitabu'z-Zekat, B.17, Hds.27. Sahih-i Müslim, Kitabu'z-Zekat, B.30, Hds.91. Sünen-i Neseî, Adâbu'l-Kudat, B.1, Hds. 5345. Sttnen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.41, Hds. 2500. İmam Malik, Muvatta, Kitabu's-Şaar, Hds. 14
[61] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Sünnet, B.3, Hds. 4599.
[62] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.12, Hds. 38.
İmam BuhM, Edebu'l-Müfred, B.161, Hds. 350.
[63] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.41, Hds. 2499. 'Bu hadis, Hasen-Sahih'dir)
[64] Bkz.Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İman, B.8, Hds. 9. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-îman, B.15, Hds. 67-68.
[65] Sahih-i Müslim, Kitabu'1-îman, B.22, Hds.93. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Edeb, B.142, Hds. 5193. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'i-İstizan, ve'1-Adab, B.l, Hds. 2828. Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.9, Hds. 68.
İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.448, Hds. 980.
[66] Haydar Hatİpoğlu, Sünen-i İbn Mâce Tercümesi ve Şerhi. 1983, C.9, Sh: 7.
[67] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, 6.42, Hds. 2502. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Edeb, B.Î21, Hds. 5124.
[68] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Edeb, B.12I, Hds. 5125.
[69] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.42, Hds. 2503.
[70] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-tman, B.6, Hds. 6.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İman, B.17, Hds. 71.
Sünen-i Ncseî, Kitabu'i-lman, B.19, Hds. 4984.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfalu'I-Kıyame, B.22, Hds. 2634.
Sünen-i Dârimî, Kitabu'r-Rikak, B.29, Hds. 2743.
[71] Bakara, 2/201.
[72] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.10, Hds. 32. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'i-Birri ve's-Sıla, B.18, Hds. 1992. Sünen-i Ibn Mâce, Kitabu'z-Zühd, B.23, Hds. 4213. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.40, Hds. 4282.
[73] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.36, Hds. 56.
Kitabu's-Salat, B.88, Hds. 124.
Kitabu'l-Mezalim, Ve'1-Gasb, B.5, Hds. 7. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.17, Hds. 65. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'i-Birri ve's-Sıla, B. 18, Hds. 1993.
[74] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.27, Hds. 4İ. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.17, Hds. 66.
[75] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.57, Hds. 4918. Şünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.18, Hds. 1994. İmam Buhârî, Edebu'I-Müfred, B.120, Hds. 239.
[76] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.96, Hds. 195. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri, ve's-Sıla, B.50, Hds. 163. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.38, Hds. 2493. Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Rikak, B.71, Hds. 2790. İmam Buhârî, Edebu'l-Müfred, B.I62, Hds. 352. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.121, Hds. 5126.
[77] Sahİh-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.96, Hds. 193. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri, ve's-Sıla, B.50, Hds. 165. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.121, Hds. 5127. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B.38, Hds. 2494.
[78] Bkz. Nisa, 4/59.
[79] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Buyu ve'1-icarat, B.78, Hds. 3527. îbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, C.8, Sh. 3836.
[80] Bkz. Hud, 11/61-Bakara, 2/30 ve 193. EnflU, 8/39
İslami Okul Okulların En Önemlisi