Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kulliyatlar - 11. Sayfa - Muvahhidaileyikurmak

 

Uzlaşmaz Tavır

 

İnsanlık tarihi, zıdlar arasındaki savaşın tarihidir... Zıdlar arasındaki kavga, insanlık tarihini oluşturmuştur... Hak ile batıl, Tevhid ile şirk, iman ile küfür, iyilik ile kötü­lük, güzellik ile çirkinlik ve bunlara taraftar olanların arasındaki çatışma, insanlığın başlangıcından beri süregelmiş, el-an sürmekte, bundan sonra da devam edip gidecektir...

Misak anında Rabbimiz Allah'a verdikleri sözde du­ranlar ile sözden vazgeçenler arasındaki savaştır, insanlık tarihindeki savaşlar... Cephelerden birisinde sadıklar yer alı­yor, diğerinde hainler... Bir cephe Rahman Allah'ın taraf­tarları, diğeri şeytanın taraftarları!..

Rabbimiz Allah'a verdikleri sözde sadık kalanlar, im­tihan sahası olan yeryüzünde bunu isbat ederken, sözlerinden cayanlar, ihanet etmişlerdir. İhanetlerinin yanı sıra, sözlerinde sadık olan Allah taraftarlarının önüne çıkmış, olanlarla savaşmış ve kendilerine döndürmeye çalışmışlar­dır...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), misak anını hatırla­tarak şöyle buyurur:

"Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyet-lerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştır: 'Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?' (demişti de) Onlar da: 'Evet, (Rabbimizsin) şahid olduk' demişlerdi. (Bu Şahidlendirme,) Kıyamet günü: '"Biz, bundan habersizdik dememeniz içindir.

Ya da: 'Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu. Biz ise, onlardan sonra gelme bir kuşağız. İşleri batıl olanlann yaptıklarından dolayı bizi helak mı edeceksin?, dememe­niz içindir.

îşte Biz, ayetleri böyle birer birer açıklarız, umulur ki, dönerler.[1]

Muvahhid mü'minler, o anda Rabbimiz Allah'a ver­dikleri sözlerinde sadık kaldılar ve yeryüzündeki hayatların­da da Allah'dan başka hiç bir ilah, hiç bir rabb ve hiç bir melik edinmediler...

Müşrik, kâfir, münafık ve mürted tipler, o gün kabul ettiklerinden, yeryüzündeki hayatları sırasında vazgeçtiler... Sadık mü'minler, ahidlerine vefa gösterirken, Allah'a ver­dikleri sözlerinde durmayanlar vefasızlığın her türlüsünü sergilemişlerdir... Sadık muvahhid mü'minler tek renk ve tek yüzlü iken, vefasızlar renkten renge bürünmüş, bir kaç yüzlü görünmüşlerdir... Zaman olmuş küfürlerini, şirklerini apaçık ortaya koymuşlar, zaman olmuş kendilerini gizlemiş, hak sıfatlı görünmeye ve insanları aldatmaya çalışmışlar­dır... Tarihte en çok bu nifak karakterleriyle görünmüşler­dir... Batıl iken, hakin rengine bürünmüş ve çevreye hak o-larak görünmüştür... Kuzu postuna bürünen kurt misali, hak görünmekle hayatlarını sürdürmüşlerdir... Köpüğün, suyun veya eriyik maddenin sırtına bindiği ve onların sayesinde yaşayıp hareket ettiği gibi.[2]

Rabbimiz Alİah (c.c), bu konuda şu örnekleri beyan buyuruyor:

"Alİah bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahibleri de çok ortaklı olan (köle) bir a-dam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisi­nin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.[3]

"Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yü­rümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamayanın durumu gi­bi midir? İşte kâfirlere yapmakta oldukları böyle süslü ve çekici gösterilmiştir.[4]

Hak ile batıl birbirinden net bir şekilde ayrıldıkları gibi, hakkın taraftarları ile batılın taraftarları da birbirinden tamamen ayrılmışlardır... Birbirlerine karşı tavırları net ve kesindir...

Hakkın taraftarları olan muvahhid mü'minler, kesin­likle batıl ile uzlaşamaz, batılın taraftarlarıyla dost olamaz­lar... Muvahhid mü'minler in, müşriklere ve kâfirlere karşıki tavırları, uzlaşmaz bir tavırdır...

Allah'a verdikleri ahidlerinden cayan, Allah'a baş kaldıran, yeryüzünde tağutlaşan, Allah'ın hakimiyet hakkını gasb eden Allah düşmanlarıyla hiç bir zaman uzlaşamazlar muvahhid Mü'minler... Batıl cephede yer alan müşrik ve kâfirler, münafık ve mürtedler, her ne kadar kaypak bir tav­rın içine girip mü'minlere yaklaşmaya çalışıyorlarsa da, asıl gayeleri, böyle davranmakla mü'minlere zarar vermektir... Yoksa onlar da, mü'minler, imanlarından ve salih amelle­rinden taviz vermedikleri müddetçe mü'minlerle uzlaşa­mazlar. ..

Eğer küfür cephesi, muvahhid mü'minlerle uzlaşmak istiyorsa, muhakkak onlardan taviz koparmaya çalışıyor de­mektir... Çünkü Allah dostları, şeytanın dostlarıyla uzlaşa­mazlar... Ancak, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)'in emrettiği ve müsaade ettiği Ölçülerde, devletler arasında, toplumlar ara­sında anlaşmalar olabilir... îslâmî ölçülerde gerçekleşen bu anlaşma, uzlaşma demek değildir! İslâm Devleti ile gayr-ı müstim şirk toplumları arasındaki anlaşma ilkeleri İslâm öl­çülerine uygun olmalıdır!.. Eğer gayr-ı müslimlerin istilası gündeme gelmiş ve İslâm toprakları işgal edilmiş, müslü-manlar esaret altına alınmış, müstaz' aflar ise, o zaman "Daru'I-Harb Fıkhı" gündeme girmiş olur...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şu emri veriyor ger­çekten iman eden kullarına, yani muvahhid mü'minlere:

"Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düş­manınız olanları dost edinmeyin. Onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar, Rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan dolayı, Peygamber'i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz, Benim yolumda cihat etmek ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, onlara na­sıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben, sizin gizlediğinizi de, açı­ğa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yolumdan sapmış olur.[5]

Bu ayet-i kerime ve devamı olan ayetlerin izahına geçmeden, ayetlerin daha iyi anlaşılması için esbab-ı nüzu­lüne bakalım...

Emiru'1-mü'minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.) anlatı­yor:

Rasulullah (s.a.s.), beni, Zubeyr'i ve Mikdad'ı gön­derdi ve:

"Gidin, Hah bustanına tadar ilerleyin. Orada hevdec içinde yolcu bir kadın ve yanında bir mektup vardır. Çabuk o mektubu, o kadından alıp bana getirin." buyurdu.

Hemen atlarımızı koşturarak gittik, nihayet o bostana vardık. Hakikaten biz, orada mahfe içinde bir kadınla karşı karşıya geldik.

Ona:

Mektubu çıkar, dedik.

Kadın:

Benim yanımda hiç bir mektup yoktur, diye inkâr etti.

Biz, kadına:

Elbette o mektubu çıkarırsın, yahud biz, senin elbise­ni soyup atarız, dedik.

Kadın çaresiz kalıp saçının bağı içinde mektubu çı­kardı. Biz de, mektubu alıp RasuluUah'a getirdik.

Mektubu, "Hâtıb İbn Ebi Beîtea'dan Mekke'deki müşriklerden olan insanlara" unvanı yazılı olduğu, içinde peygamberin işinden bazısını (yani harb hazırladığı yaptığı) Mekkelilere haber vermekte olduğu görüldü.

Rasulullah (s.a.s.):

"Ey Hâtıb, bu ne iştir?" diye sordu.

Hâtıb, şöyle cevab verdi:

Ya Rasulullah, bana karşı acele etme. Ben, Kureyş'e ahid ile bağlı bir kimseyim. Ben, soyca Kureyş'in kendisinden değilim. Maiyetinizde bulunan Muhacirlerin Kureyş-lilerle yakınlıkları, hısımlıkları ve mallarını korurlar. Bsnim ise, içlerinden neseb yönünden münasebetim olmadığı için yakınlarımı himaye etmelerine bir vesile olmak üzere onlar­da bir minnet eli yapmak istedim. Yoksa ben, bu işi, ne bir küfr, ne de dinimden dönme olarak yapmış değilim, dedi.

Hâtıb'ın bu müdafası üzerine Rasuiullah, oradaküere:

"Şübhesiz, Hâtıb, size doğru söyledi." buyurdu.

(Fakat öfkesi geçmeyen) Ömer:

Ya Rasulullah, beni bırak da şu (münafığm)nun boy­nunu vurayım, dedi.

Rasululiah:

"Şübhesiz ki, Hâtıb, Bedir Harbi'nde hazır bulun­muştur. Sana ne bildirecek, belki Aziz ve Celil Allah, Be-dir'de bulunanların yüksek mücahedelerini bildi de onlara; Dilediğinizi yapın, Ben, size mağfiret ettim, buyurdu."dedi.

Amr İbn Dinar dedi ki:

İşte şu kısım Hâtıb hakkında indi:

"Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düş­manınız olanları dost edinmeyin. Onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki, on­lar, Rabiniz oian Allah'a inandığınızdan dolayı, Peygam­ber'i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz, Benim yolumda cihadİara etmek ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz?..[6]

Önderimiz RasuluHah (s.a.s.), Mekke'nin fethi planım gizli tutmuş, ancak küçük bir Ashab topluluğuna açıklamış­tı... Bu küçük sırdaş cemaatının ferdlerinden birisi de, Hâtıb b. Ebi Beltea (r.a.) idi... Olaydan haberi olmuş, kendisinin de ifadesiyle yakınlarının himayesi için, Mekkeli müşriklere böyle bir haber göndermek istemişti... Bedir Ashabı'ndan olduğu için Rasulullah (s.a.s.) kendisini çok iyi tanıyordu... Hâtıb (r.a.)'ın ihanet etmeyeceğini bildiği için, O'nun sa­vunmasından sonra, "doğru söyledi" beyanında bulunmuş­tu...

Çoluk-çocuk muhabbeti, yine bir sahabeyi, Bedir Ashabı'ndan bir muvahhid mü'mini fitneye düşürmüştü... Müslümanların en faziletlisi olan Bedir Ashabı'ndan [7] olmasına rağmen, Ebu Lübabe (r.a.) gibi hata etmişti... Bu sade­ce bir hata idi, kesinlikle ihanet değildi ve kendisinden sonra gelen mü'minler için büyük bir ibret ve ders idi...

Rabbimiz Allah, muvahhid kullarını düştüîoeri ve düşme ihtimali bulunan bir hatadan uyarıyor.. Dikkai etme­lerini ve uyanık davranmalarını emrediyor...

"Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düş­manınız olanları dost edinmeyin..."

Allah'ın düşmanları, mü'minlerin de düşmanlarıdır... Mü'minlere, iman ettiklerinden dolayı düşman ohnlar, aynı zamanda Allah'ın da düşmanlarıdırlar... Allah'ın muvahhid mü'min kullarına, yani velilerin düşman olanlara karşı Al­lah Teâlâ, harb ilan etmiştir.[8]

Muvahhid mü'min müf tumanlar, kim olursa olsun Al­lah'ın düşmanlarını, düşman bilir ve onları karşı net tavrını onaya kor... Çünkü onlar, Allah'ı bırakmış, isteklerini, tut­kularını, yani heva-u heveslerine kendilerine ilâh edinmişlerdir.[9] Allah'ın indirdiklerinden hoşlanmamış , onları bir yana bırakarak kendi arzusuna göre kanunlar yaparak, o-nunla hükmetmiştir.[10] Bunlar, Allah'a düşman olmuşlar­dır... Mü'minler, Alİah düşmanları olan müşrik ve kâfirlerin

Rasuluilah (s.a.s.): düşmanlarıdırlar... Onlarla hiç bir zamanda ve mekânda dost olamazlar... Onlarla buluşma zemini yoktur... Çünkü temelde, yani akide noktasında birbirlerinden ayrı ve uzak­tırlar... Mü'minler, ancak mü'minler ile, yani Allah'ın dostları olanlarla, dost olurlar...

Mü'minleri bırakarak, Allah'ın düşmanları olan gayr-ı müslimleri, müşrikleri ve kâfirleri dost, arkadaş edinenler, görünüşte müslüman olan münafıklardır... Münafıkların, bedeni müslümanlarm bedenine benzer, amma kalbi kâfir ve müşriktir... Görünüşte, adıyla ve bazı hareketleriyle müslü-manlar benzemeye çalışır, fakat inancıyla, fikriyle, hedefi ve hayat anlayışıyla müşrik ve kâfirdirler... kalbleri iman et­memiş ve beyinleri müslüman olmadığından dolayı, aynı cinsten olan kâfir ve müşriklere meylederler... Zaten onlar­dandırlar... Münafık tip, Darul-İslâm'da ortaya çıkar... İs­lâm'ın hakim olmadığı, mü'min müstaz'afların mahkum ol­duğu Daru'l-Harb'de ise, kimseden bir korku olmadığından münafık tipine rastlamak zor bir meseledir... Çünkü müna­fıklar, Daru'l-îslâm'da, iktidar sahibi olan mü'minlerden çe­kindikleri için görünüşte müslüman gibi davranıyorlardı.. Daru'S Harb'de veya Daru'l Harb'e dönüşmüş işgal altındaki islâm topraklarında, mü'minler esaret altında birer mahkum olduğundan herhangi bir etkinlikleri yoktur... İktidar tağutlann ellerinde ve şirk ahkamıyla hükmettikleri için, ihtiyaç duymazlar... İktidarda bulunan kâfir ve müşrik kar­deşlerinin yanlarında yerlerini alıvermişlerdir...

Rabbimiz Allah, münafıklar için şöyle buyurur: "Münafıklara müjde (haber) ver. Onlar için gerçekten acıklı bir azab var.

Onlar, mü'minleri bırakıp kâfirleri dostlar (veliler) edinirler. Kuvvet ve onuru (izzeti) onların yanında mı arı­yorlar? Şübhesiz, bütün kuvvet ve onur, Allah'ındır.[11]

Rabbimiz Allah, mü'min kullarını, hataya düşmeme­leri ve Allah'ın düşmanları olan kâfir ve müşrikleri dostlar edinmemeleri için onları uyarmakla beraber, o düşmanların Özelliklerini de beyan buyuruyor:

"Onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sev-gİ gösteriyorsunuz".."

Onlar, o kâfirler, size gelen vahyi inkâr etmişlerdir... Sizin yegane Rabbimiz olan Allah'ı rabb kabul etmemiş, kendilerini hakimiyet konusunda Allah'ın yerine koymuş, kanunlar, anayasalar yapmış ve onunla hükmedip amel et­mişlerdir. ..

Onlar, o kâfirler, size Rabbiniz Allah tarafından indi­rilen Kur'ân'a itibar etmemiş, O'nun yerine geçmesi için anayasalar yapmış ve o anayasalarla yönetmişlerdir...

Onlar, o kâfirler, hayat nizamı olan tslâm'ı bırakmış, İslâm'ın yerine çeşitli ideolojiler ve yönetim düzenlerini benimsemiş, o düzenler ile hayatlarını tanzim etmişlerdir... E-gemen oldukları ülkelerde tağutî ideolojileri egemen kılmış ve İslâm'ı yasaklamışlardır. İslâm'ın devlet nizamı, hükümet nizamı, iktisad nizamı, hukuk nizamı olmasını yasaklamış, sosyal meselelere zarar vermeyecek şekilde ayarladıkları bir-iki ibadete dair olan İslâmî meseleye müsaade etmişler­dir...

Onlar, o kâfirler, Alİah tarafından sizin için önder ve örnek olarak tayin edilen Rasuluılah (s.a.s.)'i [12] kabul etme­miş, O'nun yerine başka önderler ve başka örnekleri benim­semiş, o liderlerin peşi sıra gitmişlerdir... Onların izinden gidenler, Allah'ın Dinini, yani İslâm'ı terk etmişlerdir...

Onlar, o kâfirler, bu haldeyken siz, onlara nasıl sevgi besleyebilir, dostluk gösterisinde bulunabilirsiniz?!.. Hayır, asla ve kafa muvahhid mü'minler, o kâfir ve müşrikleri se­vemez ve dost olamazlar... Mü'min oldukları hâlde onlara en küçük bir eğilimde bulunmuşlarsa, hemen kendilerine gelmeli, tevbe etmeli ve bir daha böyle bir hataya düşmemek için kesin karar almalıdırlar...

Allah yolunda cihada çıkan ve yalnızca Allah'ın rıza­sına talib olan mü'minler, dünün ve bugünün kâfir ve müş­riklerine, onların ideolojilerine, onların düzenlerine karşı sevgi ve hayranlık besleyemezler... Onlara özenti duyamaz­lar... Tağutu, bütün kurum ve kuruluşlarıyla, bütün fikir ve şirk kültürüyle reddekmedikçe iman edilmeyeceğinin şuu-rundadır muvahhid mü'minler... Bu hakikati, Allah'ın em­riyle, mü'minlerin önderi olan Rasuller ve Nebiler (Allah'ım salat ve selamı cümlesinin üzerine olsun), kendilerine öğ­retmişlerdir. ..

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Andolsun, Biz, her ümmete: "Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gön­derdik. Böylelikle, onlardan kimine hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine de sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde do­laşın da, yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.[13]

Ve yine buyurur Rabbimiz Allah (c.c):

"Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Gerçek şu ki, doğ­ruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim, tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa o, sapasağlam bir kulpa yapış­mıştır, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.[14]İnsan, önce küfrü, şirki, nifakı, dolayısıyla tağutu red­dedecek, sonra gerçekten iman edebilir. Küfürle, şirkle, ni­fakla karışık bir iman, iman değildir.. Öyle durumda olanlar, iman etmemişlerdir,..

Ey mü'minler, kendinize gelin ve kâfirlere dostluk sevgisi beslemeyin... "sizden kim bunu yaparsa, doğru yol­dan sapmış olur!" Allah korusun!... Böyle bir halden Al­lah'a sığınırız!... Alİah, mü'minlerin ayağını dinleri üzere sabiteylesin...

Bu, büyük bir tehdittir... "Dosdoğru yoldan sap­mak!.." Bunu duymak bile mü'minin içini titretiyor ve tüyle­rini diken diken yapıyor... Çünkü iman ettikten sonra, dos­doğru yoldan, Tevhid'den, imandan, İslâm'dan ve salih amelden dönmek, ateşe atılmaktan, diri diri yanmaktan daha zor gelir gerçek mü'minlere.[15]

Rabbimiz Alİah, mü'min kullarım uyarmaya devamla şöyle buyurur:

"Eğer onlar, sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar, sizin küfre sapmanızı içten arzu etmişlerdir.

Ne yakın akrabalarınız, ne çocuklarınız, kıyamet günü size bir yarar sağlayamaz. (Allah) sizin aranızı ayıracaktır. Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.[16]

Ey iman edenler, sizler akrabalarınızın ve çocukları­nızın geleceğini düşünerek, onları korumak ve kollamak adma, kâfirlere dostluk gösterisinde bulunmayın... Onlara sevgiyle meyletmeyin... Akrabalarınız ve çocuklarınız kı­yamet günü size hiç bir fayda vermeyecektir... O halde ken­di kendinize yeni yeni metodlar ortaya atmayın... Her ko­nuda Allah ve Rasulü (s.a.s.)'e itaat edin, tabi olun... Al­lah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'ın emrettikleri, her zamanda ve her mekânda sizin için faydalı ve hayırlıdır... Çünkü Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in emirleri, zamanlan ve mekânları kuşat­mıştır... Hangi çağda olursa olsun geçerli emirlerdir... Ken­dinizce hayırlı gördükleriniz, Allah ve Rasulü'nce şerr ola­bilir, sizin için şerr gördükleriniz de hayır olabilir... Yeter ki, onu, Allah ve Rasulü (s.a.s.) emretmiş olsun...

Rabbimiz şöyle buyurdu:

"Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki, hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz bir şey de sizin için bir şerrdir. Alİah bilir de, siz bilemezsiniz.[17]

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'i muvahhid mü'minler için Örnek kıldığı gibi, tek başına bir ümmet olan Hz. İbrahim (a.s.)'ı [18]ve O'nunla be­raber bulunan mü'minleri de, muvahhid mü'minler için ör­nek kılmıştır...

Bütün insanlar için imam olan[19] ve milletin yani İs­lâm Milîeti'nin atası olan İbrahim (a.s.)'a tabi olanların "Müslüman" isminden başka bir isimleri ve vasıfları yok-tur... "Müslüman" ismini, onlara Alİah vermiştir.[20]

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"İbrahim ve O'nunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kavimlerine demişlerdi ki: "Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanimayıp-inkâr ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedî bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir." Ancak İbrahim'in, babasına: "Sana bağışlanma dileyeceğim, amma Allah'dan gelecek herhangi bir şeye karşı senin için gücüm yetmez." demesi hariç. "Ey Rabbimiz, biz, Sana tevekkül ettik ve içten Sana yöneldik. Dönüş Sana'dır."

"Rabbimiz, bizi, inkâr edenler için fitne (deneme ko­nusu) kılma ve bizi bağışla. Rabbimiz şübhesiz Sen, üstün ve güçlüsün, hüküm ve hikmet sahibisin."

Andolsun, onlarda sizlere, Allah'i ve ahiret gününü umud edenlere güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirecek olursa, artık şübhesiz Allah, Ganiy (hiç bir şeye ihtiyacı ol­mayan), Hamİd (övülmeye layık olan)dır.[21]

Allah'dan başka ilâhlara tapanların ve taptıkları putla­rın düşmanı olan [22] İbrahim (a.s.), ne Yahudi, ne de Hnstiyandı... O (a.s.), bir muvahhid idi ve müşriklerden de değildi...[23]

"Doğrusu, insanların İbrahim'e en yakm olanı, O'na uyanlar ve bu Peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü'minlerin velisidir.[24]

"Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in di­ninden (milletinden) kim yüz çevirir? Andolsun, Biz, O'nu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O, salihlerdendir.[25]

İslâm Milîeti'nin atası İbrahim (a.s.) ve O'nun yanın­da bulunan mü'minlerin, kâfir ve müşriklere karşı kesin tav­rı bu idi... Onların, kavminden olan kâfir ve müşriklere de­dikleri şu idi:

"Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp-inkâr ettik. Sizinle aramızda, Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedî bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir."

Muvahhid mü'minlerin her zamanda ve her mekânda, Allah düşmanları olan kâfir ve müşriklere karşı uzlaşmaz tavrı budur!... Rabbimiz Alİah, İslâm Miüeti'nin atası olan İbrahim (a.s.) ve O'na iman eden gerçek mü'minleri, diğer muvahhid mü'min kullan İçin Örnek kılmıştır. Allah'ı ve ahiret gününü umanların örneği İbrahim (a.s.) ve yandaşları olan mü'minler ile yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'dir... Bu örnek şahsiyetlerin, küfre, şirke, irtidada ve nifak tavırları ne ise, müşrik, kâfir, münafık ve mürtedlere karşı nasıl davranmışlar ise, kıyamete tadar tüm zamanlarda ve   mekânlarda   Öyle   davranmalıdırlar   mü'min   müslü-

manlar...

Allah düşmanları olan gayr-ı müslimlerle, müşrik ve kâfirlerle uzlaşamazlar mü'minler... O Allah düşmanları, en yakınları bile olsa onların affı için duada bulunamazlar... İbrahim (a.s.)'m babası için bağışlanma dileğinde bulunma­sı, onun iman edebilecek bir kişi olarak görmesi ve bunu ummasıydı... Sonradan böyle bir umudu kalmayınca ve onun gerçekten Allah'ın düşmanı olduğunu anlayınca tamamen

vazgeçti...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Kendilerine onların gerçekten çılgın ateşin arkadaş­ları oldukları açıklandıktan sonra -yakınları dahi olsa- müş­rikler için bağışlanma dilemeleri, peygambere ve iman e-denlere yakışmaz.

İbrahim'in babası için bağışlanma dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla idi. Kenidisine, onun ger­çekten Allah'a düşman olduğu açıklanınca, ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim, çok duygulu, yumuşak huyluydu.[26]

Katıksız imandan, sağlam Tevhid akidesinden kay­naklanan bu uzlaşmaz net tavrı belirler ve sergilerken, ifrat ve tefrite düşmemeye dikkat edilmesi lazımdır... Her za­manda ve her mekânda vasat ümmet vasfım korumak zorundadır muvahhid mü'minler... Bir kavme olan kinleri veya sevgileri onları adaletten ayrılmamalı, her zaman adil olmahdırlar.[27]

Rabbimiz Allah, kâfir ve müşriklere karşı net tavrın konulmasını, onlara duyrulmasmi ve tavizkâr davranılmamasını emrediyor:

"De ki: Ey kâfirler,

Ben, sizin taptıklarınıza tapmam.

Benim taptığıma siz, tapacak değilsiniz.

Ben de, sizin taptıklarınıza tapacak değilim.

Siz de, benim taptığıma tapacak değüsiniz.

Sizin dininiz size, benim dinim bana.[28]

Bu ayetleri ve bu kesin uzlaşmaz tavrı anlayabilmek için Kâfirûn Sûresi'nin esbab-ı nüzulüne bakalım...

Kureyşliler, Hz. Peygamber'i çağırarak, Mekke'nin en zengin adamı olması için O'na mal vermeyi, (başkalarına kral yapmayı), O'nu dilediği kadınlarla evlendirmeyi teklif ettiler ve O'na:

-Ey Muhammed, ilâhlarımıza sövmekten vazgeçmen, onları kötülükle anmaman şartıyla bütün söylediklerimiz se­nindir. Eğer bunları kabul etmezsen, sana senin için hayırlı bir çözüm yolu daha sunarız, dediler.

Hz. Peygamber (s.a.s.):

"Peki, nedir o?" diye sordu.

Onlar:

Sen, bizim ilâhlarımıza bir sene taparsan, biz de, se­nin ilâhına bir sene taparız. Böylece bundan böyle biz ve sen bütün işimizde ortak oluruz.

Bizim dinimiz, senin dininden daha doğru ise, böylece sen, ondan nasibini almış olursun. Eğer senin dinin, bizimkinden daha doğru ise, bu takdirde biz, ondan nasibimizi almış oluruz, dediler.

O zaman Hz. Peygamber (s.a.s.), onlaıa:

"O'na, başkasını ortak koşmanızdan Allah'a sığını­rım." dedi.

Bunun üzerine Allah, bu sûreyi inzal buyurdu.

Hz. Peygamber (s.a.s.), sabah erken Mescid-i Ha-ram'a gitti. Kuıeyş'in ileri gelenleri oradaydı. Sûreyi onlara baştan sona okuyunca, o zaman O'ndan umudlarını kestiler.[29]

îmam Buhârî (rh.a.) şöyle diyor:

"Burada, sizin dininiz size, yani küfr size, Benim di­nim de bana, yani İslâm Dini de banadır, buyuruluyor...

Başkası da (yânî Ferra'dan başkası da) şöyle dedi: Ben, şimdi sizin ibadet etmekte bulunduğunuz şeylere ibadet etmem. Ömrümden kalan süre içinde de tapmakta oldukları­nıza tapmam için yaptığınız çağrıda da sizlere icabet etmem. Sizler, benim ibadet etmekte olduğuma ibadet ediciler değil­siniz.

Onlar, Öyle kimselerdir ki, Allah,  onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan ço­ğunun tuğyanlarını ve inkârlarını arttıracaktır. Sen de, kâ­firler topluluğuna karşı üzüntüye kapılma.[30]

O kâfirler, kesinlikle İslâm'ı, hayat nizamı olarak ka­bul etmezler... Hakimiyet hakkını Allah'a vermezler ve Allah'ın hakimiyetini de kabul etmezler;.. Mü'min müslü-manları da, adam yerine koymaz, onların varlığını bile ka­bullenmek istemezler... Parlamentolarında yaptıkları her­hangi bir kanun, onların egemen oldukları işgal altındaki İslâm topraklarında yaşayan müstaz'af müslümanlara uyar mı, uymaz mı hiç bir zaman düşünmez ve hesaba katmaz­lar... Yaptıkları kanunlar, İslâm'a göre şirk midir, küfür müdür, haram mıdır, hurafe midir, bid'at mıdır, bu kanunun uygulanmasında müslüman vatandaşlar ne der?... Hiç bir zaman onları enterese etmez!.. Onlar inandıkları gayr-i îslâmî ideolojilerinin gereği olan hakimiyet haklarını kulla­nır, kendilerinden başkasına tanımadıkları teşri' ve icra, yani yasama ve yürütme işini yapmaya devam ederler...

İşin en ilginç tarafı da, kendilerini ilâh ve rabb yerine koyup kanun yapanlar, bu yetkilerini kendilerine müslüman denen vatandaşlarından alıyorlar... Onların vekilleri olarak bu göreve geliyor, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeme, ak­sine kendi kanunlarını arzu ve tutkularına göre yapıp icra etme yetkisini, camilerde namaz kılanlardan, Tekke ve Der­gahlarda Allah'ı zikirle meşgul olduklarını zannedenlerden alıyorlar!...

Bu konuda diğer ayetlere geçiyoruz...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Onlar, neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi, o zaman seni dost edineceklerdi.

Eğer Biz, seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin.

Bu durumda Biz sana, hayatında kat kat, ölümün de kat kat (acısını) tattınrdık, sonra Bizi karşı bir yardımcı bulamazdın.

Neredeyse seni (bu) yerden (yurdundan) çıkan ıak i-çin tedirgin edeceklerdi, bu durumda kendileri de senden sonra az bir süreden başka kalamazlar.

 (Bu), senden önce gönderdiğimiz Rasullerimizin bir Sünnetidir. Sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.[31]

Müşrik ve Kâfirler, muvahhid mü'minleri engellemek ve dinlerinde şübheye düşürmek için olmadık tuzaklar hazırlarlar. Kendi şartlarını, ikna yoluyla kabul ettiremezler­se, zor kullanır, küfürlerinden, şirklerinden kaynaklanan i-deolojilerini ve kültürlerini kanun zoruyla, silah zoruyla, tehditte kabullendirmeye çalışırlar... Ne olursa olsun, neye mal olursa olsun, mü'min müslümanlar, Allah düşmanları kâfir ve müşriklere karşı direnmeli ve uzlaşmaz tavır içinde olmalıdırlar... "Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize" deyip akideden ve salih amelden isteyerek taviz vermemelidirler...

Şimdi zikredilen ayetlerin esbab-i nüzulüne baka­lım...

İbn Abbas (r.a.) rivayet ederek diyor ki:

Umeyye b. Halef, Ebu Cehil b. Hişam ile Kureyş'den diğer bazı kimseler, çıkıp Hz. Peygamber (s.a.s.)'in huzuru­na geldiler ve O'na:

Ey Muhammed, gel, bizim ilâhlarımıza el sür de biz de, seninle birlikte dinine girelim, demişlerdi.

Kavminin, O'nu terketmiş olması, O'na çok ağır gel­mişti. Kavminin müslüman olmasını arzu ediyordu. Bu sebeble onlara meyletti. Bunun üzerine Allah, bu ayet-i ke­rimeleri inzal buyurdu.

Said b. Cübeyr (r.a.)'dan rivayet olunmuştur. O, derki:

Hz. Peygamber (s.a.s.), Hacer-i Esved'i selâmlıyordu.

Kureyşliler, O'na:

Sen de, gelip bizim ilâhlarımıza el sürmedikçe seni, Hacer-i Esved'i selamlamaya bırakmayacağız, demişlerdi.

O zaman Hz. Peygamber (s.a.s.), içinden kendi kendine:

"Onların söylediklerini yapsam ne çıkar. Çünkü Al­lah, benden bunun aksini biliyor ve onların putlarından tik­sindiğimi de biliyor." dedi.

Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.[32]

Küfür cephesi, her an mü'min müslümaniarı uyutmak, sömürmek ve kıyam etmelerini önlemek için akla gelmedik şeytanî planlar hazırlamaktadır... Esaret altındaki müstaz'af müslümanlara cazib görülen teklifler sunmakta ve onlara hoş görünmektedir... Şuurlu müslümanlardan bazıları, yılla­rın verdiği bir ezginlik ve bezginlikle kâfirlerin yaldızlı laf­larına meyledebiliyor...

Rabbimiz Alİah, mü'min kullarını hemen uyarıyor:

"Şu halde yalanlayanlara itaat etme.

Onlar, senin kendilerine yaranıp onlarla uzlaşmanı ar­zu ettiler, o zaman onlar da, sana yaranıp uzlaşacaklardı.[33]

Değerli İslâm ulemasından müfessir İbn Kesir (rh.a.), bu ayetler hakkında şunu kaydediyor:

"Allah Teâlâ, buyuruyor ki: Biz, sana nimet verdiği­mize, dosdoğru bir şeriat ve yüce bir ahlâk lütfettiğimize göre, 'sen yalanlayanlara uyma.

Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da, kendile­ri de yumuşaklık göstersinler." İbn Abbas, bu ayeti, şu mâ­nâyı vermiştir:

Sen onlara ruhsat veresin de, onlar da sana ruhsat ver­sinler isterler.

Mücahid ise, şu mânâyı verir:

Sen, üzerinde bulunduğun hakkı terkedesin de, onla­rın ilâhlarına dayanasın isterler.[34]

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"Seninle birlikte tevbe edenlerle beraber emrolunduğun gibi dosdoğru davran ve azıtmayın. Çünkü O, yapmakta olduklarınızı görendir.

Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş do­kunur. Sizin Allah'dan başka velileriniz yoktur, sonra yar­dım da göremezsiniz.[35]

Zalimlere kesinlikle meyletmek yoktur... En büyük zulüm şirk [36] ve Sen büyük zalim de müşriktir... Şirkin dı­şındaki zulüm, haramdır ve günahtır.. Zulmeden zalimlere, meyletmek, onlara dostluk göstermek, zulümlerine iştirak etmek ve onları desteklemektir... Bu dostluk desteğinden kuvvet alan zalimler, zulümlerini daha da arttıracak ve şid-detlendireceklerdir... Elbette zalimler ateş ehlidirler... On­lara eğilim gösteren, onları destekleyen ve zulümlerinde or­tak olanlara da ateş dokunacaktır...

Muvahhid mü'minler, Allah tarafından kendilerine nasıl emredilmiş ve Rasulullah (s.a.s.), nasıl göstermiş ise, dosdoğru bir şekilde amel etmeye devam ederler... Taviz vermeden, emrolunduklarını yerine getirme konusunda dos­doğru davranırlar... Lanetlenmiş zâlimlerden ilişkilerini ke­serler.[37] Onlardan uzaklaşır, hiç bir zaman zulümlerine yaklaşmazlar...

Onlar, Öyle zalimlerdir ki, kendilerine Allah'ın ayetle­ri okunduğu zaman ve İslâm ile amel etmeye, Allah'ın hü­kümleriyle hükmetmeye davet edildikleri zaman sırtlarını çevirip, söylenenleri kabul etmezler... İşgal altındaki İslâm topraklarında egemen olan gayr-ı İslâmî yönetimlerin tavrı, bundan başka bir şey mi?!..

Rabbimiz Alİah, şöyle buyurur:

"Kendisine Rabbinin ayetleri Öğütle hatırlatıldığı za­man, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelle­rini unutandan daha zalim kimdir?.[38]

İşte bu zalimlere ve diğer zulmedenlere yumuşak dav­ranıp meyletmeyin, yoksa ateş ehlinden olursunuz... Onlarla beraber, dünyada zelil, ahirette rezil olursunuz!..

Rabbimiz Allah'ın ayetlerine devam edelim:

"Şu halde sen, bundan dolayı davet et ve emro-lunduğun gibi dosdoğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutku)larma uyma. Ve de ki: Allah'ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adalet yapmakla emrolundum. Al­lah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amelle­rimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle, sizin aranız­da (karşılıklı delillere dayalı/hüccet) bir tartışma konusu yoktur. Allah, bizi bir arada birleştirip-toplayacak ve dönüş de O'nadir.[39]

"Eğer seni yanlarlarsa, onlara de ki: Benim yaptıkla­rım benim, sizin de yaptıklarınız sizindir. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız ve ben de, sizin yaptıklarından uzağım.[40]

Eğer onlara itaat ederseniz, siz de müşriklerden olursunuz.[41]

Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Müşriklerin ateşine yanmayın, yüzüklerinizin üzeri­ne Arabça yazı nakşetmeyin.[42]

Bu hadisin şerhinde İmam Celaleddin es-Suyutî (rh.a.) şöyle diyor:

"Nihaye'de şöyle denir:

Rasulullah (s.a.s.):

"Müşriklerin ateşine yanmayın" sözüyle, onlarla isti­şare etmeyin demek istemiştir.

"Arabça yazı nakşetmeyin" sözüyle, yüzüklerinize "Muhammedun Rasulullah" yazdırmayın demek istiyor. Çünkü bu, Rasulullah'in mührü yerindedir.

"Müşriklerin ateşine yanmayın" demek, onlara yak­laşmayın demektir. Bazıları, onlarla istişare yapmayın de­mektir, dediler.[43]

Kays (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Has'am kabilesinden bir gruba karşı bir müfreze gönderdi. Oradakilerden bazıları, secde ederek müslüman olduklarını belirtip öldürülmemelerini taleb ettilerse de çarpışma sırasında öldürüldüler.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), öldürülen müslü-manlara diyetin yarısının ödenmesini emretti ve:

"Ben, müşriklerle beraber yaşayan müslümanlardan uzağım." dedi.

Daha sonra da:

"Müslümanlarla müşriklerin ateşleri birbirini görme­sin." buyurdu.[44]

Aynı konuda diğer bir hadisi, Semure b. Cündüb (r.a.) rivayet eder...

Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:

"Müşriklerin mahallesinde oturmayın ve onlardan ka­dın almayın! Her kim onlarla oturur ve onlardan kadın alırsa, o da, onlar gibidir.[45]

Bütün bu ayet ve hadisler, kâfirlerle, müşriklerle ve zalimlerle topyekün tağutlarla uzlaşmaz bir tavır içinde olunmasının gereğini net ve kesin bir şekilde beyan buyuru­yorlar. ..

Hatta önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bey'at alırken, "Müşrikleri terk etmeyi" şart koşuyordu...

Cerir (r.a.) anlatıyor:

Müslümanlar bey'at ederken, Rasulullah (s.a.s.)'in yanına gelerek:

Ya Rasulullah, elini uzat, sana bey'at edeceğim. Ba­na lazım olan şartları da söyle, sen daha iyi bilirsin, dedim

Oda:

"Allah'a kulluk etmen, namazı kılman, zekatı vermen, müslümanlarla sadakatla bağlanman, müşrikleri terk etmen hususunda bey'atını kabul ediyorum." buyurdu.[46]

Şirkin ve küfrün her türlüsünden uzak durmalıdır muvahhid mü'minler... O sınıra yaklaşanları da ikaz etmeli, elleriyle, dilleriyle onları kurtarmaya gayret etmelidirler...

Egemen müşrik, kâfir, mürted, yani tağutî düzenlere, onların yöneticilerine, yönetim şekillerine ve şirk kanunları­na kısmen de olsa, uyacağına dair verilecek herhangi bir söz, imandan sonra irtidad etmek olur...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), şöytebuyurur:

"Şübhesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) irtidad eden (dönen)leri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır.

İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: "Size, bazı işlerde itaat ede­ceğiz." Oysa Allah, onların saklamakta olduklarını (sır ola­rak konuştuklarını) biliyor.

Öyleyse, melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?

İşte böyle, çünkü gerçekten onlar, Allah'ı gazablandı-ran şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar. Bundan dolayı (Allah) onların amellerini boşa çıkardı.

Yoksa kalblerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın kinle­rini hiç (ortaya) çıkarmayacağım mı sandılar.[47]

Muvahhid mü'minİer, Allah'ın ayetleriyle alay edilen meclislerde de bulunamazlar... Bulundukları zaman orayı hemen değiştirmeli veya terk ertmelidirler...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah (c.c.):

"Ayetlerimiz konusunda alaylı tartışmalara dalanlar -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan, sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma![48]

Muvahhid mü'min müslümanlar, İslâm topraklarını işgal eden ve Allah'ın hükmüyle hükmetmeyip, kendi nevalarını ilâh edinen egemen tağuti güçlerle hiç bir zaman uzlaşamazlar... Tâ ki, onlar iman edeler veya İslâm'a teslim olalar... Bu uzlaşmaz tavır, katıksız imanın gereğidir!...

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"îman etmeyenlere de ki: "Yapabileceğinizi yapın, kuşkusuz biz de yapacağız.

Ve gözleyip durun, gerçekten biz de gözleyip dur­maktayız.[49]

Dâvamızın başı ve sonu, Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdetmektir.



[1] A'raf, 7/172, 173,174.

[2] Bkz.Ra'd, 13/17

[3] Zümer, 39/29.

[4] En'am, 6/122.

[5] Mümtehİne, 60/1

[6] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B.307. Hds.410.

Kitabu'l-Mağazî, B.9, Hds.32.

Sahih-i Müslim, Kitabu Fedailu's-Sahabe, B-36, Hds.161.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu't-Tefsiru'1-Kur'ân, B.60, Hds.3522.

İbn Hişam, İslâm Tarihi, Siret-i İbn Hişam Tercümesi, Çev. Hasan Ege, İst, 1985,C.4,Sh.54.

İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerîm Tefsiri, çev. Dr. Bekir Karlı­ğa, vdğ. İst, 1986, C.14, Sh.7830.vd,

İbnü'1-Esir, El-Kâmil fı't-Tarih -İslâm Tarihi, çev. M. Beşir Eryarsoy, ist.1985, C.2, Sh.225.

İbn Kesir, El-Bidâye ve'n-Nihaye-Büyük İslâm Tarihi, çev. Mehmet Kesikin, İst. 1994, C.4, Sh.476.

Şu hadisin kaydı, olayı daha iyi kavramaya yardımcı olacaktır!...

Cabir (r.a.)'dan.

Hâtıb (r.a.)'ın bir kölesi, Rasulullah (s.a.s.)'e gelerek Hâtıb'ı şikâyet etti ve:

Yâ Rasulullah, Hâtıb, muhakkak cehenneme girecektir, dedi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdu:

"Yanılıyorsun! Hâtıb, cehenneme girmeyecektir, çünkü Bedir ve Hudeybe vakalarına katılmıştır."

Sünen-i Tirmizî, Kitabu'I-Menakıb, Hds.4118.

[7] Rifaa İbn Rafi' ez-Zurakî (r.a.), şöyle demiştir.

Bedir Harbi sırasında bir ara Cbrîl (a,s.), Rasulullah (s.as.)'e geldi de: -İçinizdeki Bedir mücahidlerini ne mertebe sayarsınız?, diye sordu. "Biz, onları müslümanların en faziletli olanlarından sayarız!" dedi, yahud buna benzer bir söz söyledi.

Cibrîl:

Biz de, meleklerden Bedir'de bulunanları böyle meleklerin hayırlı­sı sayarız, dedi.

Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Mağazî, B.11, Hds.4C.

"Biz, onları müslümanların en faziletli olanlarından sayarız!" dedi, yahud buna benzer bir söz söyledi.

Cibrîl:

-Biz de, meleklerden Bedir'de bulunanları böyle meleklerin hayırlı­sı sayarız, dedi.

Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Mağazî, B.11, Hds.4C.

[8] Ebu Hüreyre (r.a.)'nm rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyu­rur:

"Allah, şöyle buyurdu: Her kim, Beni tanıyan ve ihlas ile Bana iba­det eden bir kuluma düşmanlık ederse, Ben de, ona harb ilân ederim..." Sahih-i Buhârî, Kitabu'r-Rikak, B;38, Hds.89. Sünen-i îbn Mâce, Kitabu' 1-Fiten. B.16. Hds.3989.

[9] Bkz. Câsiye, 45/23

[10] Bkz. Muhammed, 47/26 nBkz.Mâide,5/50ve44.

[11] Nİsa, 4/138-139.

[12] Bkz. Âl-i İmrân, 3/31-32 ve Ahzab, 33/21

[13] Nahl, 16/36

[14] Bakara, 2/256

[15] Bkz. Sahih-i Buhâri, Kitabu'1-İman, B.8, Hds.9 Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.15, Hds.67-68. Sünen-i Neseî, Kitabu'i-İman, B.2, Hds.4954. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-İman, B.10, Hds.2759.

[16] Mümtehine, 60/2-3

[17] Bakara, 2/216,

[18] Gerçek şu ki, İbrahim (tek basma) bir ümmetti. Allah'a gönül­den yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve müşriklerden değildi." Nahl, 16/120.

[19] Bkz. Bakara, 2/124.

[20] Ey iman edenler, rüku edin, secdeye varırı, Rabbinize ibadet e-din ve hayır işleyin, umulur ki, kurtuluş bulursunuz.

Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konu­sunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini{nde olduğu gibi). O (Alİah), bundan daha Önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslü­manlar" olarak isimlendirdi, elçi, sizin üzerinize şahid olsun, siz de in­sanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlânız O'dur. İşte, ne güzel Mevlâ ve ne güze! yardımcı." Hacc, 22/77-78.

[21] Mümtehine, 60/4-5-6.

[22] Bkz. Şuâra, 26/75-76-77.

[23] İbrahim, ne Yahudi, ne de Hnstiyandı, ancak O hanif (muvah­hid) bir müslümandı. Müşriklerden de değildi." Âl-i İmrân, 3/67, Bkz. Bakara, 2/135, En'am, 6/161, Nahl, 16/120.

[24] Âl-i İmrân, 3/68.

[25] Bakara, 2/130.

[26] Tevbe, 9/113-114.

[27] Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için hakkı ayakta -. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. °> takvaya daha yakındır. Ailah'dan korkup-sakmın. Şübhesiz Allah, ^pmakta olduklarınızdan haberi olandır." Mâide, 5/8.

[28] Kâfirûn, 109/1-6.

[29] Abdülfettah el-Kadî, Esbab-ı Nüzul, çev. Doç. Dr. Salih Akde­mir, Ank. 1986, Sh.430.

İmam El-Vahidî, Esbab-ı Nüzul, çev, Dr. Necati Tetik, vdğ, Erzu­rum, T.Y. Sh. 559.

İbn Hişam A.g.e. C.l, Sh.484.

İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-t Kerîm Tefsiri, C.l5, Şh.8722,

Elmalık M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İst.I995 (Yenda

Yayınları), C.9, Sh.367, vd.

[30] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, 109- "Kul yâ eyyuha'l-Kâfirûne" Sûresi (Bab başlığında)

[31] İsrâ, 17/73-77.

[32] Abdulfettah EI-Kadî, A.g.e., Sh.241.

İmam El-Vahidî, A.g.e., Sh.323. Diğer rivayetler için bkz. Sh.322.

[33] Kalem. 68/8-9

[34] îbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerîm Tefsiri, C. 14, Sh.8055, vd.

[35] Hûd, 11/112-113.

[36] Bkz. Lokman, 31/13

[37] Haberiniz olsun, Allah'ın laneti, zalimlerin üzerinedir." HÛd,

[38] Allah'ın laneti, zalimlerin üzerine olsun" A'raf, 7/44 39 Kehf, 18/57

[39] Şura, 42/15

[40] Yûnus, 10/41

[41] En'am, 6/121.

[42] Sünen-iNeseî, Kitabu'z-Zine, B.52, Hds.5174.

[43] Sünen-i Neseî Tercemesi, çev. A. Muhtar Büyükçınar, vdğ, tst.l981,C8, Sh.641.

[44] Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Kasame, B.25, Hds.4753. Sünen-i Tirmizî, Kitabu's-Siyer, B.41, Hds.1654

Sünen-İ Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B.No'su yok, (Secdeye Sığı­nan Bir Kimseyi Öldürmek Yasaktır Babı), Hds.2645.

[45] Sünen-i Tirmizî, Kitabu's-Siyer, B.41, Hds.1655.

İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-i Kerîm Tefsiri, C.5, Sh.1875.

[46] Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Bey'at, B.17, Hds.4159 ve 4158.

[47] Muhammed, 47/25-29

[48] En'am, 6/68.

[49] Hûd, 11/121-122.