Haya, Rasullerin Sünnetlerindendir - Muvahhidsahsiyet - 11. Sayfa
Haya, Rasullerin Sünnetlerindendir
Ebu Eyyub (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
Dört şey Rasullerin Sünnetlerindendir:
Haya, güzel koku sürünmek, misvaklanmak ve evlenmek.[1]
Rabbimiz Allah'ın, insan kulları için birer hayat önderi ve Örneği kıldığı bütün Rasuller ve Nebiler, istisnasız haya sahibi idiler... Bu, onların değişmeyen fıtrî hâllerinden bir hâl idi...
Seyyid Şerif Cürcânî (rh.a.), hayâ'yı şöyle tarif ediyor:
"Haya: Bir şeyden nefsin çekilmesi, onda kınanmaktan sakınarak onu terk etmesidir. Bu, iki kısımdır:
Birincisi, nefsânîdir ki bu, avretin açılmasından ve insanlar arasında cinsî ilişkide bulunmaktan utanmak gibi, bütün nefislerde Allah Teâlâ'mn yarattığı şeydir.
İkincisi, imanîdir ki bu da, mü'mini, Allah Teâlâ'dan korkarak, günahlar işlemekten alıkor" [2]
Ahmed Rıfat,"Tasvir-i Ahlâk" adlı eserinde haya hakkında şunları beyan eder:
"Haya (ar): Utanmak demektir. Kötü duygulan yıkmakla, mahcubiyetten doğar.
Bu güzel his, biri fıtrî (doğuştan), diğeri dinî olmak üzere iki nevîyi içine almaktadır. Fıtrî olanı, halkın yanında kapanması gerekli olan yerlerini kapatmak, açıkça göstermemek gibi şeyler olup, dinî olan haya ise, insanlar ve Yaratıcı huzurunda edeb ve hürmet duygularıyla dopdolu
olmaktır."
Peygamber efendimiz:
"Haya, imandandır." buyurdular.
Yine:
"Utanmazsan, dilediğini yap!" hadis-i şerifi de bu konuda söylenmiştir.
Bu hadis, dünya ve içindekilerin hepsine yayılan hikmetle işlenmiş bir sözdür.
İmam-ı Ali (K.v.) hazretleri:
Bir kimse, utanmak elbisesini giyinse, yani hayayı kendisine şiar (sembol) edinse, insanlar, o kişinin ayıbını göremez, buyurdular.
Hakikatte haya şerefli bir elbisedir ki, onu giymiş olanlar, ayıp ve noksanlıklarını örtmekle beraber herkes tarafından hürmete ulaşırlar. Herkesten izzet ve ikram görürler.
Utanmak elbisesinden soyunmuş kişiler ise, ne kadar şeref ve itibar sahibi olurlarsa olsunlar, kendilerinden aşağı kimselerden bile hakaret görürler.[3]
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Ey Âdemoğulları Biz, sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size süs kazandıracak bir giyim indirdik (var ettik). Takva elbisesi (ile kuşanıp donanmak) ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayeti erindendir. Umulur ki, öğüt alıp düşünürler.[4]
Muttaki mü'minlerin giyindiği manevî takva elbisesi, katıksız imandır, salih ameldir ve Allah'dan gereği gibi korkmaktır... Hayadır ve vakardır... Haya ve iman, haya ve salih amel, haya ve takva beraberdirler... Birbirinden ayrılamaz bütündürler...
İmam Taberî (rh.a.), bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir:
"Müfessirlerin, takva elbisesi hakkında beyan ettikleri görüşlere gelince:
Onlardan doğru olanı, 'takva elbisesinden maksadın, nefislerin ve kalblerin, Allah korkusunu hissetmeleri ve bunun icabı olarak da emirlerini tutup yasaklarından kaçınmalıdır' diyen görüştür.
Takva elbisesi, bu mânâda alındığı taktirde, imanı da, salih ameli de, hayâ'yı da, Allah korkusunu da ve güzel kıyafetli olmayı da ifade etmiş olur. Zira Allah'dan korkan, O'na iman etmiş olur. Emirlerini tutar, O'ndan çekinir, her yerde O'nun, kendisini gözetlediğini düşünür. Diğer kulların, onun kusurlarını görmelerinden utanır. Böyle olan kimsede de güzelliğin eserleri, hem şekilde, hem de ruhda görülür.
Allah Teâlâ, nefislerin ve kalplerin, kendisinden korkmalarını, kişinin üzerine giydiği bir elbiseye benzetmiştir. Zira insan, kendisini maddî tehlikelere karşı elbise ile koruduğu gibi manevî tehlikelere karşı da Allah korkusunu hissetmeyle korur." [5]
Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in hayası konusunda Ebu Said el-Hudrî (r.a.) şunları beyan etmiştir:
Rasulullah (s.a.s.), haya yönünden kendi köşesinde oturan bakire kızdan daha çok utangaç idi. İstemediği bir şeyi gördüğü zaman biz, O'nu yüzünden tanır, anlardık. [6]
Şerhde şöyle denilmiştir:
"Haya: Kötü olacağı beklenen, yahud terki, fiilinden daha hayırlı sayılan bir iş yapılacağı zaman insanın yüzüne anz olan bir inceliktir diye tarif olunur.
Peygamber (s.a.s.), Allah'ın hududuna (cezalarına) aid olmadığı yerlerde bakire bir kız gibi utanır, hoşlanmadığı bir şeyi söyledi diye kimseye muaheze buyurmazdı.
Gerek sözünde, gerek fiilinde kat'iyyen bir şey bulunmazdı. Hiçbir kimsenin kusurunu yüzüne vurmazdı.
Bundan dolayıdır ki, Hz. Ebu Said:
Bir şeyden hoşlanmadı mı onu, yüzünden anlardık, demiştir.
Yani, utandığından dolayı hoşlanmadığı şeyi söylemez, yüzünün rengi değişir, hoşlanmadığını bundan anlardık, demek istemiştir." [7]
Şu ayet-i kerimede Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), Rasulullah (s.a.s.)'in yüksek ahlâkını ve hayasını beyan buyurmaktadır:
"Ey iman edenler,(rastgele) Peygamberin evlerine girmeyin. (Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin, yemeği yiyince dağihn ve (uzun) söze dalmayın. Gerçekten bu, peygambere eziyet vermekte ve O da, sizden utanmaktadır. Oysa Allah, hak(kı açıklamaktan utanmaz." [8]
Rasulullah (s.a.s.)'in yüce hayasını beyan eden bu ayet-i kerimenin iniş sebebini Enes b. Malik (r.a.)'dan dinliyoruz...
Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Zeyneb bintu Cahş ile evlendiği zaman, cemaati düğün yemeğine çağırdı. İnsanlar yemek yediler, sonrada oturup konuşmaya koyuldular. Rasulullah (onların anlayıp da kalkmaları için) kalkmağa davranır gibi yaptı, fakat oturanlar yerlerinden kalkmadılar. Rasulullah, bu vaziyeti görünce (onların kalkıp gitmeleri için) yerinden kalktı. Rasulullah kalkınca onlardan kalkanlar da kalkıp gittiler, fakat üç kişi oturdu kaldı.
Rasulullah, Zeyneb'in yanına girmek için geldi. Gördü ki, o topluluk hâlâ oturmaktalar. (Rasulullah, geri dondu.) Sonra onlar, kalkıp gittiler. Bunun üzerine ben de gittim ve varıp Rasulullah'a onların gittiklerini haber verdim. Rasulullah, geldi ve içeriye girdi. Ben de, O'nunla içeriye girmeye davrandım. Rasullulah, benimle kendisi arasına perdeyi sarkıttı. Allah şu [9]ayeti indirdi. [10]
Büyük haya sahibi Rasulullah (s.a.s.), insanlara karşı böyle davranmış, hayasından dolayı onlara bir şey söyleyememişti... Alemlerin yegâne Rabbi Allah Teâlâ, muvah-hid mü'min kullarını eğitmek ve onlara güzel ahlâkı öğretmek için bu ayeti inzal buyurmuştur...
Haya, bütün peygamberlerin ortak sünneti, ortak çağrısı ve ortak tebliğidir... Bütün Rasuller, haya sahibi olup ümmetlerine hayayı vasiyet etmişlerdir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Musa, çok hayâlı kişi idi. Yüce Allah'ın şu kavli buna delâlet eder:
'Ey iman edenler, siz de Musa'ya ezâ edenler gibi olmayın. Nihayet Allah O'nu, diledikleri şeyden temize çıkardı. O, Allah indinde itibarlı ve değerli idi.[11]/[12]
Ebu Mes'ud Ukbe b. Amir el-Ensarî el-Bed-rî(r.a.)'nin rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Geçmiş peygamberlerin sözünden (hiç noksansız) insanların eriştiği haberlerden birisi de:
Utanmazsan (haya etmezsen) dilediğini yap! sözüdür.[13]
Muvahhid şahsiyetin kendisiyle aynîleşen sıfatlarından biri olan haya, onun, kendisinin dışındakilerden ayrıldığı en önemli özelliğidir... O, haya sıfatıyla bilinip tanır... Çünkü kendisinde, Allah Teâlâ'nın en çok sevdiği haya duygusu ve hâli mevcuddur... Allah Teâlâ, haya sahibidir ve haya sahibi olan mü'min kullarını sever...
Ya'lâ (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), açıkça gusleden bir adam gördü. Minbere çıktı. Allah'a hamd ve sena ederek şöyle buyurdu:
"Allah, Halimdir, haya sahibidir. Ayıpları ve kusurları örter. O, hayayı ve örtünmeyi sever. Sizden biri gusletmek istediği zaman, kapalı yerde gusletsin.[14]
Rabbimiz Allah'ın sevdiği haya, imanın bir şu'besi olup, katıksız iman ile beraber bulunur... Haya, imandandır ve imanda cennettedir... Kadın olsun, erkek olsun her haya sahibi müttakî mü'minler, bu iman ve bu halleriyle cennete müstahak olan fiili işlemektedirler... Dünya hayatlarında haya sahibi olan mü'min müslümanlar, bütün kötülüklerden sakındıklarından ve her hâllerinde iyilik üzere olmaya çalıştıklarından, gerek ferdî hayatları, gerekse toplumsal hayatları huzur ve mutluluk üzere olur... Her anın edebine riâyet ederler ve her hareketlerinde dosdoğru olmaya gayret etmeye çalışırlar... Böyle müttakî mü'minlerden oluşan aile ve toplum, elbette huzur ve barış toplumu olur... İmanları katıksız, hayaları tam olan ferdlerin oluşturduğu iman ve haya toplumu, mutluluk, sıhhat, afiyet ve huzur toplumu olmaz da, ya ne olur?...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
"İman, altmıştan fazla (yetmiş küsur) şu'bedir. Haya da, imandan bir şu'bedir" [15]
Abdullah b. Ömer (r.anhuma.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), bir gün Ensar'dan bir kimsenin yanından geçiyordu. Ensarî, kardeşini hayadan men'edi-yordu.
Rasulullah (s.a.s.):
"Ona ilişme, çünkü haya imandandır!" buyurdu.[16]
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Haya imandandır ve iman cennettedir. Hayâsızlık (yüzsüzlük) cefâdandır ve cefâ cehennemdedir" [17]
İbn Ömer (r.a.)'dan.
Rasululah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Haya ve iman, birbirinden ayrılmaz iki dostturlar. İiri gidince, öbürü de gider.[18]
Ebu Ümâme (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Haya ve dili muhafaza, imanın iki şu'besidir. Hayâsızlık ve dili kötüye kullanmak, münafıklığın iki şu'besidir.[19]
Avn b. Abdillah (rh.a.) anlatıyor:
Ömer b. Abdullaziz'e:
Rasulullah (s.a.s.)'in Ashab'ından bir adam olan falan (muhtemelen Kurre b. İyas, r.a.) bana rivayet etti, dedim de Ömer, o (adamı) tanıdı.
(Sonra) dedim ki:
O, bana şöyle rivayet etti: Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Haya, iffetlilik, az konuşma (dilini tutma) dilin az konuşması, kalbin az konuşması değil- iyi anlayış (fıkıh) imandandır.
Bunlar, ahirette (mükâfatı) arttıran, dünyadan (dünyevî menfaatleri) noks anlaştıran şeylerdendir. Ahirette arttırdıkları şeyler ise, daha çoktur.
Edebsiz konuşma, kaba davranma, cimrilik ise, münafıklıktandır. Bunlar, dünyada arttırıp ahirette noksanlaş-tıran şeylerdendir. Ahirette noks ani aştırdıkları ise, daha çoktur.[20]
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in bu hikmet ve Öğüt dolu hadis-i şeriflerinden de apaçık anlaşıldığı gibi, haya ile iman birbirinden ayrılmayan bir bütündür... Muvahhid mü'minlerin üstün hayaları, katıksız imanlarından kaynaklanmaktadır... Her ne ki, mü'min müslümanın imanına uygun, Allah'ın rızasını kazandıran ve Rasulullah (s.a.s.)'in Sünneti'ne tabi ise, onun yapılması, mü'min müslümanın vazgeçilmez ve ertelenmez vazifesidir... Bundan dolayı hiçbir çağa, hiçbir toplumsal anlayışa bakılmaz ve onlardan çekinilmez... Çünkü söylenen fikir ve yapılan hareket, Allah'ın emredip razı olduğu ve Rasulullah (s.a.s.)'in beyan edip yaptığı bir şeydir... Bunu söylemek ve yapmak, muvahhid şahsiyetin kulluk borcudur... Bu, Misak anında verilen ve kabul edilen ilâhî emanettir...[21]
Zalim müstekbir tağutî güçler tarafından işgal edilmiş olan İslâm topraklarındaki cahilî hayat anlayışlarından, cahiliyyet adetlerinden dolayı, Allah'ın emri ve Rasulullah (s.a.s.)'in Sünneti'nin gereği gibi düşünen, inanan ve yaşayan muvahhid mü'minler, çağdaş gerici, tağutî yobazlar tarafından kınanabilir... Bu cahilî ve yersiz kınamalar, müttakî mü'minleri İslâm'ı yaşamaktan asla geri bıraktırmamak... Mü'min müslümanlar, Allah'ın nizamını hoş karşılamayan ve onu terk eden cahiliyye ideolojisi men-sublarının kınamasından asla çekinmemelidirler... Ve haya anlayışını yanlış değerlendirip böyle cahilî saldırılardan dolayı utanıp kulluk vazifelerini terk etmemelidirler!..
Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidad eder)se, Allah (yerine), kendisinin onları sevdiği, onlarında kendisini sevdiği, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise, güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır. Onu, dilediğine verir. Allah, (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.[22]
İmandan kaynaklanan ve iman ile beraber olan haya, katıksız imanın gereğini yapmaktadır... Her ne ki, imana ve salih amele aykırıdır o, hayâsızlıktır... Muvahhid mü'minin utanacağı şey, imana ve İslâm'a aykin olan herhangi bir şeyi yapmak ve söylemektir... Mü'min müslümanlar, kıyamete kadar hangi çağda ve hangi ülkede olurlarsa olsunlar, imandan kaynaklanan haya anlayışını canlı tutmalı ve onunla ay-nîleşmelidirler... Kadın olsun, erkek olsun her mü'min müslüman, yürüyen ve yaşayan birer haya örneği olmalıdırlar... Böyle olmaları, yegâne hayat dini olan İslâm'ın mensubları olmalarındandır... Çünkü İslâm'ın kendine has olan karakteri ve diğerlerinden farkı, hayadır...
Enes (r.a.)'m rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah
(s.a.s.):
"Şübhesiz her dinin (mensublarına Özgü) bir huyu, karakteri vardır. İslâm (mensublarına özgü) huy, karakter de hayadır.[23]
İmrân ibn Husayn (r.a.):
Rasulullah (s.a.s.):
"Haya, ancak hayır getirir." buyurdu, demiş.
Tabiîn âlimlerden Buşeyr ibn Ka'b, İmrân ibn Hu-sayn'dan bu hadisi işitince:
Hikmet kitablannda: 'Şübhesiz vakar hayadandır, şüphesiz sekinet de hayadandır' diye yazılıdır, demiştir.
Bunun üzerine İmrân, Buşeyr'e:
Ben sana, Rasulullah'dan hadis tahdis ediyorum, sen ise bana, hikmet sahifenden söz söylüyorsun! diye karşılamıştı. [24]
Enes (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: "Hayâsızlık her ne şeyde olursa, onu kirletir ve haya her ne şeyde olursa, onu süsler.[25]
Muvahhid mü'mindeki haya üç kısımdır:
1) Allah'dan haya etmek.
2) İnsanlardan haya etmek.
3) Kendi nefsinden haya etmek.
Bir mü'min müslümanda bütünleşen ve yerinde gündeme gelen üç hayayı birer birer, delilleriyle anlatmaya, anlamaya ve yaşamaya gayret edelim!..
1) Allah'dan haya etmek:
Allah'dan gereği şekilde korkmak, O'nun emirlerini yerine getirip yasakladığı, yani haram kıldığı şeylerden sakınmak ve onlara yaklaşmamak ile gerçekleşir...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Ey iman edenler, Allah'dan korkup sakınırsanız, size doğruyu, yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah, büyük fazl sahibidir.[26]
Abdullah ibn Mes'ud (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Allah'dan hakkıyla haya edin!"
Bunun üzerine:
Ya Rasulullah, el-Hamdülillah haya ediyoruz, dedik.
Buyurdu ki:
"O (sizin anladığınız haya) değil! Fakat Allah'dan hakkıyla haya etmek, başı ve başın toplandığı uzuvları, karnı ve onun ihtiva ettiği uzuvları korumaklığın, ölümü ve (toprak altında) çürümeyi hatırından çıkarmamaktır.
Ahireti isteyen, dünyanın süsünü bırakır. Kim bunu yaparsa, gerçekten haya etmiş, yani Allah'dan hakkıyla haya etmiş olur.[27]
İslâm ulemâsından Şah Veliyyullah Dihlevî (rh.a.), bu konuda şunları beyan eder:
"Haya, sözlükte nefsin, âdeten insanların ayıplayacağı şeylerden uzak durması demektir. Şeriat bunu, nefiste y-er eden bir melekeye ad kılmıştır. Bu meleke sayesinde nefis, Allah'ın huzurunda, aynen tuzun suda eridiği gibi erir ve onun sayesinde, Şeriat'a muhalif düşüncelere boyun eğmez.
Örfte, yaradılış zaafından dolayı bazı fiilleri işlemekten geri duran insana hayâlı denebilir. Bazen de mürüvvet sahibi bazı kimselerin, adının kötüye çıkmasından kaçınması sebebiyle bazı fiillere yanaşmaması haya diye isimlendirilebilir. Oysa ki, bunların nefsin makamlarından olan haya ile hiçbir ilgisi yoktur.
Rasulullah (s.a.s.), hayadan murad olan mânâyı, ondan kaynaklanan fiilleri, onu celbeden sebebi ve âdeten beraber bulunması gereken bir başka Özelliği belirlemek suretiyle tanımlanmıştır:
"Başa ve baştaki organlara sahip olsun..." sözü, murad olunan haya melekesinden kaynaklanan ve Şeriat'a muhalif anlamı içeren fiillerin beyanı olmaktadır.
"Ölümü ve çürümeyi hatırlasın." sözü, hayanın nefiste yer etmesinin sebebini açıklamaktadır.
"Kim ahireti isterse, dünya ziynetini terk eder," sözü ise, haya ile birlikteliği esas olan zühdü açıklamaktadır. Çünkü haya, zühdsüz olamaz."[28]
Behz b. Hakim'in dedesi (r.a.) anlatıyor:
Ya Rasulullah, avretlerimizden neyi örtüp, neyi bırakalım? dedim.
Rasulullah (s.a.s.):
"Karından veya sahibi bulunduğun cariyeden başkasından avretim koru!" buyurdu.
Sonra:
Ya Rasulullah, insanlar birbirine girmiş vaziyette olsalar? dedim. Buyurdu ki; "Avreti, hiç kimsenin görmemesine gücün yeterse kesinlikle gösterme!"
Sonra:
Ya Rasulullah, her hangi birimiz yalnız olunca? dedim.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Allah, kendisinden haya edilmeye insanlardan dahalayıktır!"[29]
Rabbimiz Allah, haya sahibi mü'min kullarının vasıflarını beyan ederken şöyle buyurur:
"Onlar, ırzlarını (ferci) korurlar.
Ancak kendi eşleri, ya da sağ ellerinin malik olduğu başka. Çünkü onlar (bunlardan dolayı) kınanmazlar.
Fakat bunların ötesini arayanlar, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.[30]
Rabbimiz Allah'ın kadri, bütün kadirlerden üstündür... Muvahhid mü'minler, ihsan sahibi oldukları için her anlarında Allah'ı görüyormuş gibi hareket ederler... Bundan dolayı Allah'dan gereği şekilde haya edip kulluk vazifelerini emrolundukları gibi yerine getirirler...
Said b. Yezid (r.a.) anlatıyor:
Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)'e:
Ya Rasulullah, bana tavsiyede bulun, dedi. Rasulullah (s.a.s.):
"Kavmin içindeki salih bir kimseden haya ettiğin gibi, Allah'dan haya etmeni sana tavsiye ediyorum." buyurdu.[31]Urve b. Zübeyr (r.a.), babasından rivayet eder.
Ebu Bekr es-Sıddîk (r.a.), hutbede insanlara hitab ederken:
Ey Müslüman cemaatı, Allah'dan haya ediniz! Nefsim elinde olana yemin ederim ki, ben kimsesiz bir arazide bile helaya gittiğim zaman, Aziz ve Celîl olan Allah'tan haya ederek elbiseme bürünürüm, demiştir.[32]
2) İnsanlardan haya etmek:
Muvahhid şahsiyet, içinde yaşadığı toplumda insanların ona bakışlarını her zaman hesaba katmalı ve edebinehayâsma yakışmayacak hareketlerden sakınmalıdır... İnsanlardan haya etmemek, onların gözlerinin önünde Allah'a isyan etmek ve Sünnet'e aykırı davranmaktır... rı, bu günahına şahid tutması, hayâsızlıktır... Muvahhid mü'min, toplum içinde, insanların gözleri önünde günah işlemeyeceği gibi, yalnızken de günah işlememeye gayret eder... Çünkü her anını gören, bilen ve onu duyan Rabbi Allah'ın huzurundadır... "Kiramen Katibin" melekler de ona şahiddirler... Onun imanından kaynaklanan hayası, kendisini engeller...
Şu bir gerçektir ki, "insanlardan utanmayan, Al-lah'dan utanmaz.[33] Çünkü insanları görmesine ve insanların da onu görmelerine rağmen utanmıyor ve hayâsızlık yapıyorsa, her ne kadar Allah onu görüyorsa da o, Allah'ı görmediği için daha rahat hayâsızlık yapabilir... Zaten günah işleyen insanlar, günah işlemeleri sırasında Allah'dan gafil oluyor ve Allah'ın farkına varamıyorlar... Bundan dolayı kendilerini günah işlemekte rahat hissediyorlar... Eğer Allah'dan gafil olmaz ve Allah'ı fark ederlerse, kendisini gören Rabbi Allah'ın huzurunda hiçbir günaha meyletmezler!.. Hangi insan, kendisine her hangi bir şeyi yasaklayan ve ona hakim olup ona güç yetiren, gerekli şiddetli cezayı anında veren bir makamın huzurunda çekinmeden o yasaklı işi yapabilir ki?..
Süfyan demiştir ki:
Lokman (a.s.)'a:
İnsanların en şerlisi kimdir? diye sormuşlar.
İnsanların, kendisini günah işlerken görmelerine aldırmayan kimselerdir, cevabını vermiş.[34]
Her şeyi hayır olan ve hayır üzerinde bulunan mütta-kî mü'minler, "insanların kendisinde görmesini istemediği şeyi, yalnızken de yapmayan" kâmil bir insandır.[35]
Muvahhidlerin ve mücahidlerin Önderi Rasulullah (s.a.s.), insanlardan haya etme konusunda çok dikkatli ve hassas davranmış, merhamet olunmuş ümmetine de bunu emretmiştir...
Cabir b. Abdullah (r.a.) anlatıyor:
Kureyş tarafından Kabe bina olunurken, Rasulullah (s.a.s.) ile amcası Abbas, gidip birlikte taşları omuzlarında taşıyorlardı.
Abbas, Rasulullah'a:
İzarmı çıkar da boynunun üzerine koy! dedi. (Rasulullah), izannı çıkarıp koyacağı sırada hemen yere düştü ve iki gözü semaya dikilerek Abbas'a:
"İzarımı bana göster." buyurdu.
Akabinde izarmı alıp onu, kendi üzerine bağladı.[36]
Misver b. Mahreme (r.a.) anlatıyor:
Taşımakta olduğum ağır bir taşı getirdim. Üzerimde hafif bir esvab vardı. Taş üzerinde iken esvabım çözülüverdi. Taşı bırakmadım ve (o vaziyette) yerine kadar götürdüm.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.): "Dön ve elbiseni al. Çıplak gezmeyin!" buyurdu.[37] Peygamberlerin ve yeryüzünün varisleri olan muvahhid mü'minler, Rasulullah (s.a.s.)'in izinden yürüyerek birbirlerini ikaz etmelidirler... Birbirlerinin müridleri ve mürşidleri olmalıdırlar... Birbirlerinin aynası olan mü'minler, birbirlerinde gördükleri noksanlıkları, Rasulullah (s.a.s.)'den öğrendikleri metod ve uslub ile gidermeye gayret etmelidirler...
İbn Ömer (r.anhuma)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Çıplaklaşmaktan sakınınız! Çünkü beraberinizde, ancak abdest bozma anında ve kişi karısına yaklaşacağı zaman sizden ayrılan varlıklar (melekler) vardır. Onlardan haya ediniz ve onlara karşı saygılı olunuz.[38]Sabit b. Kays b. Şemmas (r.a.) anlatıyor: Ümmü Hallad diye anılan bir kadın (yüzü) peçeli olarak Rasulullah (s.a.s.)'e gelip şehid düşen oğlu(nun Allah yanındaki durumu)nu sordu.
Rasulullah (s.a.s.)'in (orada bulunan) Sahabîlerden birisi (o kadına hitaben):
Oğlunu sormaya yüzün kapalı olarak mı geldin? dedi.
Oda:
Oğlumu kaybettimse de, iffetimi (haya duygumu) hiçbir zaman kaybetmeyeceğim, diye karşılık verdi.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
"Senin oğlun için iki şehid sevabı vardır." buyurdu. Kadın:
Ya Rasulullah bu, niçindir? diye sordu. (Rasulullah da):
"Çünkü onu, Kitab Ehli öldürdü." cevabını verdi.[39] Ümmü'l-mü'minin Aişe (r.anha.) şöyle demiştir:
(Rasulullah ve Ebu Bekr vefat edip hücreme defnedildikten sonra) evime girerdim.
Burada yatan kocam (Rasulullah) ve babam (Ebu Bekr)dir, diyerek soyunurdum.
Fakat Ömer oraya defnedildikten sonra, Ömer'den haya ederek asla soyunmadım. Hep giyinik kaldım.[40]
Katıksız iman sahibi olanların haya konusunda Ve insanlardan haya etme hususundaki tavırları her zaman böyle olmalıdır...
3) Kendi nefsinden haya etmek:
İman ehli insanın kendisine karşı dürüst davranması, kendi kendisiyle çelişmemesi ve işlediği şeylerden dolayı vicdan azabı duymaması, kendi nefsine karşı hayâlı olması demektir... Mü'min şahsiyetin varlığının büyük bir ağırlığı vardır... Söyledikleriyle ve yaptıklarıyla bu imanı ağırlığım zedelememelidir... Kendisine karşı hayâlı olmalı, kendisini vicdan azabına mahkum edecek herhangi bir çirkin söz ve fiilde bulunmamalıdır... Kendine değer verip değerini korumalıdır ki, başkaları da ona değer versin...
Emirûl-mü'minin İmam Ali b. Ebî Talib (r.a.) şöyle demiştir:
Utancın (hayanın) üstünü, insanın kendisinden utanmasıdır.[41]
İslâm demek, haya demektir... İslâm'da herhangi bir hayâsızlığın yeri yoktur... İslâm'a tam teslim olmuş imanlı bir kişi , sözleri ve hareketleriyle haya ile bütünleşmiştir... Onun her sözü Ölçülü ve edebî, her hareketi hayâlıdır...
Cabir b. Semure (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyuruyor
Rasulullah (s.a.s.):
"Hayâsızlığın ve hayâsızca sözler söylemenin İslâm'da hiç yeri yoktur. Müslümanlık bakımından insanların en en iyi olanı, ahlâkı en güzel olandır.[42]
Haya konusunda, örnek ve en hayırlı nesil olan As-hab-ı Kiram'in tutumundan birkaç örnek verelim!..
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"(Sadakalar,) kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) sen onlan, yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şübhesiz Allah, onu bilir.[43]
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Halkın, kendisine bir-iki lokma, bir-iki hurma verdiği dilenci makulesi kişi, miskin değildir.
Lâkin (hakikî) miskin, kendini geçindirecek şeye malik olmayan ve istemekten haya eden, yahud insanlardan yüzsüzce istemeyen iffetli, nezih kimselerdir.[44]
Ashab-ı Kiram'dan fakir olanlar, dilenmek kapısını açmıyor ve başkalarına el-avuç açıp istemekten haya ediyorlardı... İmkânları el verdiği Ölçüde çalışıyor, rızkını temin etmeye gayret edip diğerlerine yük olmuyorlardı... Ayrıca diğer mü'minlere sıkıntı verecek olaylardan da çekini-yorlardı... Hiç kimseye eziyet vermiyor, böyle durumlara düşmekten haya ediyorlardı... Onlar, birbirlerinin kıymetini biliyor ve birbirlerine yardımcı olmaya çalışıyorlardı...
Ebu Vakıd el-Leysî (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), huzurunda Sahabîleri olduğu hâlde mescidde otururken, karşıdan üç kişi geldi. İkisi, Rasu-lullah'a doğru yöneldi, birisi de gitti.
Bu iki kimse, Rasulullah'm huzurunda durdu. Bilahare bu ikiden biri, halkada bir aralık bularak oracıkta oturdu. Diğeri ise, oradaki cemaatın arkasında bir yere oturdu. Üçüncüye gelince, arkasını dönüp gitti.
Rasulullah (s.a.s.), meşgul olduğu konuşmayı bitirince, şöyle buyurdu:
"Bu üç kişinin hâlini size haber vereyim mi? İçlerinden biri Allah'a sığındı, Allah'da onu barındırdı. Diğeri (sıkıntı vermekten) utandı, Allah da ondan haya etti. Öteki ise, (bu mescidden) yüz çevirdi, Allah da ondan yüz çevir.[45]
Rabbi Allah'a sığınana Allah, genişlik verir ve mü-kâfaat olarak cennette barındırır... Mü'min müslümanlara sıkıntı vermemeye çalışan ve bu konuda haya edene Allah, azab etmekten haya eder, yani onu affedip kendisine azab etmez...[46]
Muttaki mü'minlerin yaşça küçük olanları, kendilerinden büyük olanlara karşı her zaman hürmet ve muhabbet göstermiş, onların meclislerinde söze karışmaktan haya etmiş, edeb sınırını korumuşlardır...
Abdullah b. Amr (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah
(s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Küçüğünüze şefkat göstermeyen ve büyüğümüzün (yaş veya ilim) şerefini tanımayan bizden değildir.[47]
Bu edeb ilkesinden dolayı, yaşça ve başça büyük Sahabîlerin bulunduğu mecliste soru soran Rasulullah (s.a.s.)'in sorusunun cevabını bilen ve o cemaatın küçüklerinden olan Abdullah b. Ömer (r.anhuma.), haya etmiş, cevab vermemiştir...
Abdullah b. Ömer (r.anhuma) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.):
"Ağaçların içinde bir nevi' vardır ki, yaprağı düşmez. O ağaç, müslümanların benzeridir. Onun ne olduğunu bana söyleyin." buyurdu.
Oradaki bulunan insanlar, vadilerdeki ağaçlan saymaya daldılar. Bunun, hurma ağacı olduğu hatırıma geldi, fakat ben söylemeye utandım.
Ondan sonra Sahabîler:
Ya Rasulullah, onun ne olduğunu bize söyle! dediler.
Rasulullah (s.a.s.):
Hurma ağacıdır." buyurdu.[48]
Ashab-ı Kiram'ın bu yüksek hayası ve edebî, onları dinin inceliklerini öğrenmeden alıkoyamamıştır... Çünkü bu konuda sıkılan, çekmen ve utanan insanlar, ilimsiz ve bilgisiz kalırlar... Bu hâl, ilim Öğrenme farzını terk etmek demektir... İlim öğrenme farzını terk edenler cahil kalır ve gerekli kulluk vazifelerini yapamazlar... Halbuki, "İlim, kadın olsun, erkek olsun her müslümana farzdır.[49] İlim konusunda haya edenler, kendilerine farz-ı ayn olan ilmi öğrenemez ve üzerine farz olan ibadetleri gereği gibi yerine getiremezler... Hangi yaşta olurlarsa olsunlar mü'min müslümanların, farz-ı ayn olan ilimleri öğrenmeleri ve onunla amel etmeleri gerekir...
Mücahid ibn Cebr (r.anha.)'m beyanıyla:
Haya eden de, büyüklük taslayan da ilim öğrenemez.[50]
Mü'minlerin annesi Aişe (r.a.) şöyle demiştir:
Ensar kadınları, ne iyi kadınlardır. Hayaları, kendilerini dinde fakîh (derin âlimler) olmalarından men'etmedi.[51]
Ümmü'l-mü'minin Ümmü Seleme (r.anha) anlatıyor:
Ümmü Suleym (r.anha), Rasulullah (s.a.s.)'in yanına geldi de:
Ya Rasulullah,
"Allah, hak(kı açıklamaktan haya etmez.[52]
Bir kadın ihtilâm olursa, yıkanması icab eder mi? diye sordu.
Rasulullah (s.a.s.):
"Suyu gördüğünde (evet)." cevabını verdi.
Ümmü Seleme, utancından yüzünü örterek: - Ya Rasulullah, kadın da ihtilâm olur mu? dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
"Evet. Sağ elin toprağa gelsin! Bu olmasa, çocuğu kendisine nasıl benzeyebilir?" buyurdu.[53]
Ashab-ı Kiram'ın örnek hayatı, anlayışı ve tavrı böyle idi!.. Onlardan sonra gelen muvahhid mü'minler de, başta Rasulullah (s.a.s.)'i, sonra da O'nun cihad ve iman nıektebinde yetişen Ashab-ı Kiram'ı örnek edinmelidirler... Allah'ın kendilerinden razı olduğu o şahsiyetler gibi davranmalıdırlar... O insan-ı kâmil olan, mü'min-i kâmil eibi olmak ile Rabbimiz Allah'ın rızasını kazanabiliriz...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Andolsun, Allah, sana o ağacın altında biat ederlerken mü'minlerden razı olmuştur. Kalblerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine güven duygusu ve huzur indirmiştir. Onlara, yakın bir fethi, sevab (karşılık) olarak vermiştir.[54]Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Ya Aişe, haya insan olsa idi, salih bir kimse olurdu. Hayasızlık insan olsa idi, mutlaka kötü bir kişi olurdu.[55]
İbn Ömer (r.anhuma)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Allah (Azze ve Celle) bir kulu helak etmeyi dilediği zaman ondan hayayı söküp alır. Sonra ondan hayayı söküp ahnca sen o kula, (herkesçe) ancak çok menfur olarak rastlarsın. Sonra sen ona, ancak çok menfur olduğu hâlde rastlayınca on(un kalbin)den emanet sökülüp alınmış olur. O herif(in kalbin)den emanet çekilip çıkarılınca da sen ona, ancak hıyanetçi olarak ve herkesin nazarında hıyanetle meşhur olduğu hâlde rastlarsın. Sen ona, ancak hıyanet-kâr ve hainlikle meşhur olarak rastlayınca, onun kalbinden rahmet çekilip çıkarılır. Onun kalbinden rahmet sökülüp alınınca da sen ona, ancak kovulmuş, lanetlenmiş olarak rastlarsın. Sonra sen ona, ancak kovulmuş, lanetlenmiş olarak rastlayınca ondan İslâmiyet bağı çözülüp alınır.[56]SeriyyuVSakatî şöyle demiştir: Haya ve Üns, kalbin kapısını çalarlar. Eğer burada Zühd ve Verâ' bulunursa konaklarlar, aksi taktirde geçip giderler.[57]
[1] Sünen-İ Tirmizî, Kitabu'n-Nikâh, B.l, Hds.1086. Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.5, Sh.421.
[2] Seyyid Şerif Cürcânî,-Kitabu't-Ta'rifât, Sh.91.
[3] Ahmet Rıfat, Tasvir-i Ahlâk-Ahlâk Sözlüğü, Hzr. Hüseyin Algül, İst. T.Y. Tercüman 1001 Temel Eser, Sh.121.
[4] A'raf, 7/26.
[5] et-Taberî, Taberî Tefsiri, C.4, Sh.30.
Ayrıca bkz. İmam Kurtubî, A.g.e. C.7, Sh.309.
İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, C.6, Sh.2929.
[6] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.72, Hbr.127, B.77, Hbr.144.
Kitabu'l-Menakıb, B.23, Hbr.69-70. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fedail, B.16, Hbr.67. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.17, Hbr.4180.
[7] Ahmed Davudoğlu, A.g.e. CIO, Sh.102.
[8] Ahzab, 33/53.
[9] Ahzab, 33/53
[10] Sahih-i Buhârî, Kİtabu't-Tefsir, B.245, Hbr.312-313. Sahih-İ Müslim, Kitabu'n-Nikâh, B.15, Hbr.89-93. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l-Kur'ân, B.34, Hds.3432-3433. İmam Ebu'l Hasen Ali b. Ahmed el-Vahidî, Esbâb-ı Nüzul, çev. Dr. Necati Tetik - Necdet Çağıl, Erzurum, TY. Sh.409-410
[11] Ahzab, 33/69
[12] Sahih-İ Buhârî, Kİtabu't-Tefsir, B.248, Hds.321.
[13] Sahih-İ Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.78, Hds.145. Kitabu'l-Enbiya, B.56, Hds.150.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.17 Hds.4183. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.7, Hds.4797. İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.639, Hds.1316. İmam Malik, Muvatta', Kitabu Kasru's-Salât, Hbr.46.
[14] Sünen-i Neseî, Kitabu'1-Gusl, B.7, Hds. 405. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'I-Hamam, B.l, Hds.4012. Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.4, Sh.224.
[15] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İman, B.2, Hds.2. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.12, Hds.57. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.9, Hds.57. Sünen-i Neseî, Kitabu'1-İman, B.16, Hds.4971-4973. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Sünnet, B.15, Hds.4676. İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.271, Hds.598.
[16] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İman, B.15, Hds.17.
Kitabu'1-Edeb, B.77, Hds.143. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.12, Hds.59. Sünen-i Neseî, Kitabu'1-İman, B.27, Hds.5000. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.7, Hds.4795. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.9, Hds.58. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-İman, B.7, Hds.2748. İmam Malik, Muvatta', Kitabu Hüsnü'I-Hulk, Hds.10. İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.271, Hds.602. Taberânî, Mu'cemu's-Sağir, C.2, Sh.197, Hds.514.
[17] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.64, Hds.2077. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.17, Hds.4184. İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.638. Hds.1314. Taberânî, Mu'cemu's-Sağir, C.2, Sh.456, Hds.751.
[18] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.250-251, Hds.ll. Hakim rivayet etmiş, Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiştir. Taberânî de, "Evsafında İbn Abbas'tan rivayet etmiştir. Taberânî, Mu'cemu's-Sağİr Tercümesi, C.2, Sh.lO7, Hds.438. İmam Suyutî, A.g.e. C.2, Sh.329, Hds.2029(3861). Ebu Nuaym, Hilyetü'l-Evliya'da ve Beyhakî, Şuabu'l-İman'da. Ayrıca bkz. Münâvî, Feyzu'l-Kadir, C.3, Sh.426, Hds.3861.
[19] Sünen-i Trimizi, Kitabu'l-Birri ve VSıla, B.79, Hds.2096.
İmam Suyutî, A.g.e. C.2, Sh.330, Hds.2032, (3866). Ahmed b.
Hanbel, Müsned, C.5, Sh.269'dan.
İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.248, Hds.6. İbn Hıbban ve Taberânî'den.
[20] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.43, Hds.515.
[21] Bkz. A'raf, 7/172-173. Ahzab, 33/72-73.
[22] Mâide, 5/54.
[23] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.17, Hds.4181. İmam Malik, Muvatta', Kitabu Hüsnü'1-Hulk, Hds.9. Taberânî, Mu'cemuVSağir, C.l, Sh.63, Hds.7. Kuzâî, Şihâbü'l-Ahbâr Tercümesi, Sh.197, Hds.656.
[24] Sahİh-i Buharı, KiTabu'I-Edeb, B.77, Hds.142. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-İman, B.12, Hds.60-61. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.7, Hds.4796. İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.637, Hds.1312 Taberânî, Mu'cem's-Sağir, C.l, Sh.243, Hds.158. Kuzâî, Şitâbü'l-Ahbâr, Sh.44, Hds.49.
[25] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-Birri ve's-Sıla, B.47, Hds.2040. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.17, Hds.4185. İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.271, Hds.601.
İmam Suyut-i, A.g.e. C.3, Sh.278, Hds.3414(7683). Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.3, Sh.l65'den.
[26] Enfal, 8/29.
[27] Sünen-i Timizî, Kitabu Sıfatu'l-Kıyame, B.14, Hds.2575. Abdullah İbnü'l-Mübarek, Kitabu'z-Zühd, Sh.78, Hds.317. Taberânî, Mu'cemu's-Sağir, C.l, Sh.467, Hds.347.
İmam Suyutî, A.g.e. C.l, Sh.278-279, Hds.556(973). Ahmed b.
Hanbel, Müsned, C.l, Sh.387'den.
Seyid Mansur Ali Nasif, Taç Tercemesi, C.5, Sh.114, Hds.220. Hakİm'den.
[28] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullahi'l-Baliğa, çev. Dr. Mehmet Erdoğan, İst. 1990, C.2, Sh.309-310.
[29] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-İstizan ve'1-Adab, B.56, Hds.2918,
B.72, Hds.2945.
Siinen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Hamam, B.3, Hds.4017.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'n-Nikâh, B.28, Hds.1920.
Sünen-İ Buhârî, B.20 (son cümle, Bab başlığında).
İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, C.ll, Sb.5858.
İmam Ahmed b. Hanbel'den.
[30] Mearic, 79/29-31.
[31] Ahmed İbn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.78, Hds.248.
[32] Abdullah İbnü'l-Mübarek, Kitabu'z-Zühd, Sh.78, Hbr.316.
[33] Bkz. İmam Suyutî, A.g.e. C.3, Sh.395, Hds.3760(9095). Taberâ-nî'nin "Mu'cemul-Evsat"ından. Münâvi, Feyzu'l-Kadir, C.6, Sh.240, Hds.9095.
[34] Ahmed İbn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C.l, Sh.85, Hbr.275.
[35] Bkz. İmam Suyutî, A.g.e. C.3, Sh.279, Hds.3419(7973). İbnHıbban'dan.
Münâvî, Feyzu'l-Kadir, C.5, Sh.463, Hds.7973. İmam Hafız el-Münziri, A.g.e. C.5, Sh.270, Hds.38.
[36] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Hacc, B.42, Hds.65. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Hayz, B.19, Hds.76-77.
[37] Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Hayz, B.19, Hds,78.
[38] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-îstizan ve'1-Adab, B.75, Hds.2951. İbn Kesir, A.g.e. C.15, Sh.8340.
[39] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B.8, Hds.2488.
İmam Suyutî, Şehadet-Babu's-Seadeteyn, çev. Mustafa Kaplan, İst. 1998,Sh.43,Hds.l7.
Bu hadis için dipnotta şu bilgi verilmiştir:
"Hadis, Beyhakî, Sünen-i Kübra, 9/175'de, Siyer kitabında Rum ve Yahudilerle savaşmanın fazileti hakkında gelen babında rivayet ettiler...
[40] İmam er-Rûdânî, Cemu'l-Fevaid, C.4, Sh.245, Hbr.7867. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.6. Sh.202'den.
[41] Hz. Emir Ali b. Ebi Talib, Nehcü'I-Belaga, çev. Abdulbaki Gölpı-narlı, Kum/İran, 1989, Sh.431.
[42] İmam Suyutî, Camiu's-Sağir Muhatasırı, Tercüme ve Şerhi, C.l, Sh.554, Hds.1196 (2082). Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.5,
Sh.89'dan.
İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.265, Hds.27. Taberânî'den.
[43] Bakara, 2/273.
[44] Sahih-İ Buhârî, Kitabu'z-Zekat, B.54, Hds.77.
Kitabu't-Tefsir, B.44, Hds.62. Sahih~i Müslim, Kitabu'z-Zekat, B.34, Hds.101. Sünen-i Neseî, Kitabu'z-Zekat, B.76, Hds.2561-2563. Siinen-i Ebu Davud, Kitabu'z-Zekat, B.24, Hds.1631-1632. İmam Malik, Muvatta', Kitabu Sıfatu'n-Nebî, Hds.7.
[45] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Üm, B.9, Hds.8,
Kİtabu's-Salât, B.84, Hds.l 19. Sahih-i Müslim, Kitabu's-Selam, B.10, Hds.26. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-İsti'zan ve'1-Adab, B.29, Hds.2867. İmam Malik, Muvatta', Kitabu VSelâm, Hds.4.
[46] Bkz. Ahmed Davudoğlu, A.g.e. C.9, Sh.589.
[47] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-Birri ve's-Sıla, B.15, Hds.1985.
[48] Sahİh-i Buhârî, Kitabu'1-îlm, B.5, Hds.4, B.51, Hds.71.
Kİtabu's-Salât, B.84, Hds.119.
Kitabu'1-Edeb, B.89, Hds.168.
Sahih-i Müslim, Kitabu Sıfatu'l-Münafıkin, B.15, Hds.63-64.
[49] Bkz. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.17, Hds.224. Taberânî, Mu'cemu's-Sağir, C.l, Sh.73, Hds.14.
[50] Sahih-i Buharı, Kitabu'1-İlm, B.51 (Bab başlığında).
[51] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İlm, B.51 (Bab başlığında). Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Hayz, B.13, Hds.61. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu't-Tahare, B.120, Hds.316. Sünen-i İbn Mace, Kitabu't-Tahare, B.124, Hds.642.
[52] Ahzab, 33/53
[53] Sahih-i Buhârî, Kitabu'İ-İIm, B.51, Hds.70.
Kitabu'1-Gusl, B.22, Hds.33.
Kitabu'1-Edeb, B.79, Hds.146. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Hayz, B.7, Hds.29-33. Sünen-i İbn Mace, Kitabu't-Tahare, B.107, Hds.601. Kitabu't-Tahare, B.124, Hds.642.
[54] Fetih, 48/18.
[55] Taberânî, Mu'cemu's-Sağir, C.2, Sh.146, Hds.468.
İmam Hafız eİ-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.249, Hds.8. Taberânî, Sağir ve Evsat'ında ve Ebu'ş-Şeyh rivayet etmiştir. Her ikisinin de isnadında İbn Lehia vardır. Taberânî'nin diğer ravileri sahih hadis konusunda hüccet kabul edilirler.
[56] Siinen-i İbn Mace, Kitabu'l-Fiten, B.27, Hds.4054.
[57] Abdulkerİm Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman Uludağ, İst. !991,Sh.361.
İslami Okul Okulların En Önemlisi