Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hasedden Allah'a Sığınmak - Muvahhidsahsiyet - 21. Sayfa

Hasedden Allah'a Sığınmak

 

Yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

"De ki: 'Sabahın Rabbine sığınırım. Yarattığı şeylerin şerrinden, Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, Düğümlere üfüren kadınların şerrinden, Ve hased ettiği zaman, hasedçinin şerrinden.[1]İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), meşhur tefsirinde şunları beyan eder:

"Malum şeylerdendir ki hasedci, başkasından olan bir nimetin, ondan giderilip kendisine verilmesini şiddetle iste­yendir. Bu işe, eğer neredeyse sadece hile ile imkân bulabili-yorsa kesinlikle buna başvurur. İşte bundan dolayı Allah Te-âlâ, ondan sakınmayı ve Allah'a sığınmayı emretmiştir. Böylece dinî ve dünyevî açıdan kendisinden sakınılan ve çe-kinilen her şerr, bu sûrenin kapsamına girer.[2]

Manevî ve kalbî bir hastalık olan hasedden sıhhat bulup kurtulmak için onunla ilgili ilme sahib olmak gere­kir... Hased, yani kıskançlık, çekememezlik, hastalığının sebebi nedir? Nasıl ortaya çıkar? İnsan, bu hastalığa nasıl yakalanır? Belirtileri nelerdir? Ve nasıl tedavi olunup bun­dan kurtulunur? Bütün bu soruların cevabını bilmenin ve tedavi olmanın bir farz olduğunu beyan eder İslâm ulemâ­sı!..

"Tebyinu'l-Maharim" nâm eserde şöyle deniliyor: Beş farz ile ihlâsı öğrenmenin farz olduğunda şübhe yoktur. Çünkü amelin sahih olması buna bağlıdır. Helâli, haramı ve riyayı öğrenmek de farzdır. Zira ibadet eden kim­se riya yaparsa, amelinin sevabından mahrum olur. Hasedle ucbu (kendini beğenmeyi) öğrenmesi dahi farzdır. Çünkü bu iki şey ateşin odunu yediği gibi ameli yerler."[3]

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Ra-sulullah (s.a.s.):

"Hasedden sakının! Ateşin odunu veya otu yediği gi­bi, hased de iyi amelleri yer.[4]

"Sünen-i İbn Mace"nin şerhinde hased konusunda şu

bilgiler yer almıştır:

"Hased kelimesinin asıl mânâsı, bir kimsede bulunan nimeti çekememek, o nimetin, o kimsenin elinden çıkma­sını temenni etmektir. Bir nimetin, sahibinin elinden çıkmasını temenni ve arzu eden kişi, bu yolda bir çalışma ve gayretin içine girsin veya girmesin, hased suçunu işlemiş sayılır. Bu yolda bir çalışma ve gayreti varsa, o zaman ha­sed ve çekememezlik suçu yanında zulüm suçunu da işle­miş olur.

Şayet bir kimse, başkasının elindeki nimetin elinden çıkması arzusunu, iradesi dışında tutuyor ve bu fena duy­gudan sıyrılmak istiyor ise, İnşaallah mazur sayılır. Çünkü irade ve istek dışındaki duygunun peşine düşülmedikçe, bilakis o duygudan nefret edilip temizlenmek istendikçe sırf duygu, suç mahiyetini pek taşımaz.

Hasedin bir de mecazî mânâsı vardır ki ona, gıbta veya imrenme denir. Yani, bir kimsenin elindeki bir nime­tin o kimsenin elinden çıkması arzulanmıyor da, benzerine kavuşulmak isteniyor. O nimet, dünyalık bir nimet ise, benzerine kavuşmayı arzulamak, mubah bir arzudur, sa­kıncalı bir tarafı yoktur. Şayet din ile ilgili bir nimet ise, benzerine kavuşmayı arzulamak müstehabtır.[5]

Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.), gıbta mânâsına gelen hasedin caiz olup ancak iki kişiye yapılabileceğini beyan buyururlar...

Abdullah ibn Mes'ud (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle bu­yuruyor Rasulullah (s.a.s.):

"İki kişiden başkasına gıbta olunmaz.

Allah tarafından kendisine mal verilip de hak yolun­da o malı helak etmeye musallat kılınan kimse,

Allah tarafından kendisine hikmet verilip de onunla hükmeden ve onu başkalarına Öğreten kimse.[6] Ebu Hüreyre (r.a.)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: "Hasedleşme ancak şu iki kimse hakkında olur: O kimseye hased (yani gıbta) olunur ki, Allah ona, Kur'ân ilmi vermiştir. O da, gecenin saatlerinde, gündüzün (muayyen) zamanlarında Kur'ân okur. Onu kıskanan kim­se de:

Keşke şu adama verilen Kur'ân nimeti gibi bana verilmiş olsaydı ve onun yapmakta olduğu gibi ben, amel etseydim, der.

Şu kimseye de gıbta olunur ki, Allah ona mal ver­miştir. O da, malını hak yolunda harcamaktadır. Onu, kıs­kanan kimse de:

Keşke şuna verilen mal gibi bana da verilse idi de, ben de o malda onun yapmakta olduğu gibi hak yolda harcama yapsaydım, der." [7]

Ebu Kebşe el-Enmarî (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Dünya, ancak dört kişinindir.

Allah, mal ile ilim verdiği kul ki, bu kul, bu nimet içinde Rabbini sever sayar. Bununla akrabasına sılada bu­lunur (onları yoklar ve yardım eder). Allah'ın bu nimete olan hakkını da tanır. İşte bu kul, Allah katında en üstün derecelerdedir.

Allah'ın ilim verip mal vermediği kul ki, bu kul, doğru niyetlidir.

Malım olsaydı, bu malda falanın, falanın yaptığı gibi yaparım, der.

İşte o, niyetine göre karşılık görür ve ikisinin de se­vabı eşittir..[8]

Bu şekilde yapılan hased, yani gıbta, hoşgörülen bir haseddir... Mü'min müslüman, kardeşinin ulaştığı hayırlı ve güzel bir nimetin ondaki devamını dilerken, kendisinin de bu nimete kavuşmasını arzu etmesi, iyi niyetinden dola­yı onu sevaba ulaştırır... Rabbimiz Allah Teâlâ, mü'min müslüman kullarının iyiliklerde ve hayırlı olan işlerde ya­rışmalarını buyurmuştur:

"Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuş­mak için) çaba gösterip yarışın ki (o cennet) genişliği, gök ile yerin genişliği gibi olup, Allah'a ve Rasulü'ne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah'ın fazlıdır ki onu, dilediğine verir. Allah, büyük fazl sahibidir." [9]

"Şu hâlde yarışmak isteyenler, bunun için yarışsın­lar.[10]

"Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer ka­dar olan cennete (kavuşmak için) yarışın. O, müttakîler için hazırlanmıştır.[11]

İyilikler üzere olan bu cennet yarışı, kendisine gıbta edilecek bir yarıştır... Bu yarışta, hiçbir muvahhid mü'mi-nin geri kalmasını istemeyen katıksız iman sahibi kul, bu yarışı başarılı bir şekilde sonuçlandırmak ister... Buna "Münafese" denir ki, kendinden üstün olanın derecesine ulaşmak isteğidir... Böyle bir istek ve hâl içinde bulunmak, caiz olan haseddir... Bu, mubah ve helâl olan bir durum­dur...

Bu caiz ve mubah olan gıbta hâlini, şu şekilde beyan ediyor İmam Haris el-Muhâsibî (rh.a.):

"Nimet içinde gördüğü kimseye, Allah'ın farzlarını yerine getiriyor, haram kıldıklarından kaçmıyor diye Özeniyor, onun gibi olmayı arzu ediyor, Allah'dan bunu isti­yorsa, zaten bu tür şeyleri kıskanmak, farzdır. Allah'ın farzlarını yerine getirebilmek için bu gereklidir. Zira Al­lah'ın farzların yerine getiren, nehy ettiklerin den kaçınan kimseden geri kaldığına üzülmez, onun gibi olmak iste­mezse, Allah'ın farz kıldıklarını yerine getirmeyen, haramları işleyen ve bunu yaptığına da üzülmeyen, vera sa­hibi kimseler gibi Allah'a itaat etmekte gözü olmayan âsî­den farkı olmaz.

Nimet içinde gördüğü kimseyi, nafile ve tatavvu ba­zı ibadetlerde bulunuyor olduğu için kıskanıyor, derecesi ondan düşük diye üzülüyor, ona ulaşmak, onun gibi olmak istiyorsa, onun bu, başkalarının Allah'a yaklaşmak için yaptığı bu taatleri sevmesi, onları yaparak Allah'a ulaşmak istemesi de, hadd-i zâtında bir nafile ve tatavvu'dur.

Başkası üzerinde gördüğü ve kavuşmak istediği bu nimetler, helâl olan nimetlerin bolluğundan kaynaklanan lezzet ve zevkler ise veya nimetlerin mubah olanlarından ise, bu da, mubah bir hased olur ve haram olmaz. Şu kadar var ki bu, fazilet ve zühdünde bir eksikliktir. Ancak bu ni­metlere sahib olmadığı için Allah'dan razı olmama derece­sine varma durumu bundan hariçtir (o zaman bu hased ha­ram olur). Sebebi de, Allah'dan razı olmamak helâl değil­dir. Yoksa bu razı olmamanın, münafese olduğunu göster­mez. Bu helâl nimetlerin kendisine de bolca verilmesini is­temek tek başına, Allah'dan razı olmak da değildir, ancak faziletindeki bir eksikliğe delâlet eder.[12]

İmam Hasan el-Basrî (rh.a.)'a:

Mü'min, hasud (hased eder tabiatta) olabilir mi? diye sordukları zaman:

Babanı kaybet emi! Yakub'un oğullarının kardeşle­rine yaptığını sana unutturan ne? diye cevab vermiştir.[13]

Allah Teâlâ'nın insan kullarının içlerinden seçip Ne-bî olarak vazifeli kılmış olduğu Yakub (a.s.)'ın çocukları, mü'min oldukları hâlde hased hastalığına yakalanmışlar­dı... Allah'ın Nebisi olan babaları Yakub (a.s.)'ın, kardeş­leri Yusuf (a.s.)'ı onlardan çok sevdiği için, Yusuf (a.s.)'ı kıskanıyorlardı... Bu hased onları, Yusuf (a.s.)'a tuzak kur­maya kadar sürüklemişti...

Rabbimiz Allah, Yusuf (a.s.)'ın kıssasını gerçek bir haber olarak beyan buyurarak, onların hasedlerinden dola­yı kurdukları tuzağı şöyle açıklıyor:

"Onlar şöyle demişti: 'Yusuf ve kardeşi, babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa ki biz, birbirini pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir.

Öldürün Yusuf'u veya onu, bir yere atıp bırakın ki, babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz.'

İçlerinden bir sözcü dedi ki: 'Eğer (mutlak bir şey) yapacaksanız, öldürmeyin Yusuf'u, onu kuyunun derinlik­lerine bırakıverin de bir yolcu kafilesi alsın.[14]

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), hased hastalığı­nın evvelki ümmetlerde bulunduğu gibi kendi ümmetinde de bulunacağını beyan buyurmuş ve ondan kurtulmanın yollarını göstermiştir... Eğer ümmet Rasulullah (s.a.s.)'e ita­at konusunda üzerine düşen vazifeyi yerine getirecek olur­sa, inşallah çok kötü olan hased hastalığından kurtulur...

Ez-Zübeyr b. Avvâm (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Sizden Önceki ümmetlerin hastalığı size de sirayet etti: Hased ve kindarlık. İşte bu bir yülgüdür (usturadır) ki, saçı tıraş eder demiyorum, fakat dini tıraş eder.

Bütün benliğime hakim olan zât'a yemin ederim ki, mü'min olmadan cennete giremezsiniz ve birbirinizi sev­meden de mü'min olamazsınız. Size bunu (birbirinizi sev­meyi) te'min edecek olan şeyi bildireyim mi? Aranızda se­lâmı yayın ![15]

Hased hastalığının tedavisi, ümmetin her ferdi, üm­metin diğer ferdleriyle iman ve İslâm kardeşi olduğunu bilmeli, birbirini sevip selâm alıp vermelidir... Selâm alp-vermek, aradaki sevgi bağlarını kuvvetlendirir... İman ve sevgi bağıyla birbirine bağlanan mü'minler, birbirlerine hased etmez, ancak iyilik ve takva üzere yardımlaşirlar.[16] Birbirlerine gıbta ve iyilik üzere yarışırlar!..

Evvelki ümmetlere sirayet eden ve Rasulullah (s.a.s.)'in ümmetine de bulaşan hased hastalığının merte­belerini şu şekilde beyan eder İmam Gazali (rh.a.):

1) Hased ettiği kimsenin elindeki nimetin yok olma­sını istemektir. Bu nimet, ister kendi eline geçsin, ister geçmesin, yeter ki, onda bulunmasın. Hasedin en berbad olanı budur.

2)  Hased ettiği adamın elindeki nimetin, kendi eline geçmesini istemektir. Meselâ, adamın güzel evi veya güzel karısı var, yahud üstün mevkidedir. Adamın, 'bunlar, be­nim olsalar1 demesidir. Bunun arzusu, o nimete sahib olmaktır. Maksadı, o nimeti kendisi elde etmektir. Yoksa bi­rincisinde olduğu gibi, 'ne onda, ne de bende olsun' şek­linde değildir. Başkası bu nimetten neden istifâde ediyor, demiyor, ben neden istifâde edemiyorum, diyor.

3) Ondaki nimetinin aynının veya benzerinin kendi­sinde olmasını istemesidir. Şayet kendi eline onun gibisi geçmeyecekse, onda da olmasın diye arzu etmesidir.

4)  Onda olan nimet gibi bir nimetinde kendi elinde olmasını arzu etmek ve fakat onun elindeki nimetin zevali­ni istememektir. İşte bu son kısım, dünyalık hususunda ise afvedilmiştir. Din hususunda ise, mendubdur. Üçüncü kı­sımda, zemmedilen var, edilmeyen vardır. İkinci kısım, üçüncüden hafif, birinci kısım ise, tamamen zemmedilen haseddir. İkinci kısma hased adını vermekte biraz genişlik vardır. Fakat bu da, mezmûmdur.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Allah'ın, kendisiyle kiminizi kiminize göre üstün kıldığı şeyi (malı) temennîetmeyin.[17]

Demek ki; 'onun varlığı gibi bende de olsa' şeklin­deki temenni mezmûm değil, fakat ondaki bende olsa, şeklindeki temenni mezmûmdur."[18]

Damure b. Sa'lebe (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"İnsanlar, birbirlerini kıskanmadıkları müddetçe ha­yır üzere devam ederler.[19]

İnsanların şerre düşmeleri, birbirlerine düşman ol­maları, aralarındaki barışı bozup kavga ve savaş etmeleri­nin sebebi, hasedden başka bir şey değildir... Ülkeler ve milletler arası savaşların sebebleri incelendiğinde, en bü­yük sebebin hased olduğu ortaya çıkar...

Rabbimiz Allah, gerek Ehl-i Kitab'ın, gerekse müş­riklerin, mü'min müslümanlara olan düşmanlıkların hased yüzünden olduğunu beyan buyurur:

"Kitab Ehli'nden çoğu, kendilerine gerçek (hakk) apaçık belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskanç­lıktan (hasedlerinden) dolayı imanınızdan sonra sizi, küfre döndürmek arzusunu duydular. Fakat Allah'ın emri gelinceye kadar onları bırakın ve (onlara) ilişmeyin. Hiç şübhe-siz Allah, her şeye güç yetirendir." [20]

"Onlar, kendilerinin inkâra sapmaları gibi sizin de in­kâra sapmanızı istediler. Böylelikle bir olacaktınız.[21]

"Size bir iyilik dokununca, onları tasalandırır. Size bir kötülük isabet edince ise, onunla sevinirler. Eğer siz, sabreder ve sakınırsanız, onların hileli düzenleri size hiçbir zarar veremez. Şübhesiz Allah, yapmakta olduklarını ku­şatandır." [22]

"Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeyler için insanlara hased mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna kitabı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşet­tik." [23]

Küfür ve şirk ehlinin, mü'min müslümanlara karşı olan/bu kinleri ve hasedleri onları, tarih boyu İslâm Mille-ti'ne düşman etmiştir... Bir tek millet olan küfür milleti, hasedlerinden dolayı İslâm Milletine savaş açmış ve insan­lık barışını bozmuşlardır...

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), birbirlerine iman ba-ğıyla bağlanmış olan mü'min müslümanların kardeş ol­duklarını ve bu kardeşliklerinin pekişmesi için birbirlerine kin ve hased gütmemelerini emretmiştir... Eğer kin ve nef-red tamamıyla kalblerden silinirse, hased ortadan kalkarsa, mü'minler gönül gönüle, omuz omuza olurlarsa, ümmet birliği kurulur, mutluluk ve huzur olur... Bundan dolayı muvahhid mü'minlerin birbirleriyle barışık olmaları la­zımdır... Dünyalık meseleler için, basit menfaatlar için bir­birlerine sırt çevirmemeli ve küsmemelidirler... Mü'minle­rin birbirlerine dünya çıkarları için küsmeleri asla helâl ol­maz... Eğer bir gönül kırgınlığından dolayı küslük meyda­na gelmiş ise, bunun üç günden fazla sürmemesi gerekir...

Enes b. Malik (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Birbirinizle buğz (ve düşmanlık) yarışma girmeyi­niz, birbirinize hased etmeyiniz, birbirinize arka dönüp ayrılmayınız.

Ey Allah'ın kullan, birbirinizle kardeşler olunuz. Bir müslüman, din kardeşini üç günden fazla bırakması (küs durması) helâl olmaz.[24]

Ebu Eyyub Halid b. Zeyd el-Ensarî (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Bir kimsenin, din kardeşini üç günden fazla bırak­ması helâl olmaz. Öyle bir küslük ki, iki mü'min birbirle­rine kavuştuklan zaman birisi yüzünü şu tarafa çevirir, di­ğeri de öteki tarafa çevirir. Halbuki iki mü'minin hayırlısı, şu önce selâm vermeye başlayandır.[25]

Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.    .

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Bir mü'minin, diğer mü'mine üç günden fazla küs­mesi helâl değildir. Eğer üzerinden üç gün geçer de ona rastlarsa, ona selâm versin. Selâm verilen, selâma karşılık verirse sevabda ortak olurlar. Eğer selâma karşılık vermez­se günah ona döner, selâm veren küsmekten kurtulmuş olur." [26]

Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Hiçbir müslümanm müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl olmaz. Kim üç günün üzerinden dargın durur, bunun üzerine ölürse ateşe girer." [27]

Ebu Hıraş b. Sülemî (r.a.)'dan

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Kim mii'min kardeşine bir sene dargın durursa bu, onun kanını dökmek gibidir.[28]

Ebu Hüreyre (r.a.)'dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Cennet kapıları, pazartesi ve perşembe günleri açı­lır. Ve Allah'a hiçbir şeyi şerik koşmayan her kula (günah­ları) mağfiret buyrulur. Yalnız din kardeşiyle aralarında düşmanlık bulunan kimse müstesna (onlar hakkında):

Şu iki kişiye barışıncaya kadar mühlet verin! Şu iki kişiye barışıncaya kadar mühlet verin! denilir.[29]

Mü'min müslüman kardeşine karşı hatalı olan mu-vahhid bir şahsiyet, hatasından dolayı gündeme gelen ara­daki soğukluğu ve küslüğü gidermek için, kendisini üzdü­ğü kardeşinden Özür dilemeli ve helâllik almalıdır... Özürünü beyan edip af dilemelidir... Kendisine özür beyan edi­len mü'min şahsiyet de, özürlü olup af dileyen kardeşinin özürünü kabul edip, kendisini af eyleyerek hakkını helâl etmelidir... Böylece bozulmuş olan ara yeniden düzelir, küsenler barışır, yok olan dostluk yeniden kurulmuş olur... Tekrar huzura kavuşulur... Karşılıklı sevgi ve saygı canla­nır, tazelenir ve çoğalır... Kendisine özür beyan edip affını dileyen mü'min kardeşinin özürünü kabul etmeyen ve onu affetmeyen kişinin tavrı, asla hoş karşılanmamıştır... Böyle biri, bir mü'min müslüman şahsiyete yakışmayan bir du­rum sergilemektedir...

Cevzan (r.a.)'in rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim bir mazeretinin kabulünü (din) kardeşinden ta-leb eder de kardeşi, o mazereti kabul etmezse onun üzerin­de, meks sahibi (zorla haraç alan)nin günahı kadar vebal olur.[30]

Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Din kardeşi kendisine özür dilemek üzere gelen ki­şi, bunda ister samimi olsun, isterse olmasın kabul etsin. Böyle yapmazsa, Kevser Havuzu'nun başında yanıma va­ramaz.[31]

Ümmü'l-mü'minin Aişe (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"İffetli olunuz ki, kadınlarınız da iffetli olsun. Anne-babanıza iyilik ediniz ki, çocuklarınız da size iyilik etsin. Kendisinden müslüman kardeşi özür dilediğinde kabul et­meyen, benim Kevser Havuzuma gelemez.[32]

İmam Ebu Davud (rh.a.)'ın beyanıyla, "darılmak, Allah için olduğu zaman, hadiste beyan edilen dargınlıktan sayılmaz. Ömer b. Abdülaziz (rh.a.), bir şahsa yüzünü ka­patmıştır.[33]

Bu konuda bir çok örnekler var... Burada üç örneği zikretmek yeterli gelir!..

Mü'minlerin annesi Aişe (rh.a.) anlatıyor:

(Rasulullah s.a.s.'in hanımlarından) Safiye binti Hu-yeyy (r.anha)'ın bindiği deve hastalandı. (Rasulullah'ın hanımı) Zeyneb'in yanında binit için fazla deve vardı.

Rasulullah (s.a.s.), Zeyneb'e:

"Safiye'ye bir deve ver!" buyurdu.

Zeyneb ise:

O Yahudiye mi deve vereceğim? dedi.

Rasulullah, bu söz üzerine gazablandı. Zeyneb'e, Zilhicce, Muharrem ve Safer ayının bir kısmında uğramadı (yatağında yalnız bıraktı).[34]

Bu hadisin izahında şunlar beyan edilmiştir:

"Hz. Safiye, Hayber Yahu d ilerin den Huyeyy Bin Ahdab'ın kızı idi. Hz. Harun (a.s.)'ın neslindendi. Hayber fethedilince Safiye, müslüman olmuş, Peygamber Efendi­miz (s.a.s.) de Safiye'yi nikahlamıştı. Hz. Zeyneb de, Ra­sulullah (s.a.s.)'in diğer hanımı idi.

Müslüman olmuş bir kimseyi geçmişi ile itham et­menin caiz olmayacağını bildirmek için Rasulullah (s.a.s.), Zeyneb'e iki buçuk ay uğramamıştır. Önceden gayr-ı müs-lim veya kâfir iken İslâmiyet şerefine eren bir kimse, Ön­ceki gayr-ı müslimliği veya kâfirliği ile itham edilmez.

Sen, dönmesin diye müslümanlığa sonradan katıl­ması başa kakılmaz. Çünkü bu davranış, İslâm'a yeni gi­ren kimseyi, İslâm'a ısındırmadan çok uzaklaştırır.[35]

Salim b. Abdullah (rh.a.) anlatıyor:

Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s.):

"Kadınlarınız, mescidlere gitmek için sizden izin is­tedikleri vakit onları, mescidlerden men'etmeyin!" buyururken işittim.

Bunun üzerine (oğlu) Bilâl b. Abdullah (b. Ömer):

Vallahi, biz onları pekâlâ men'ederiz, dedi.

Bu sözden sonra Abdullah, ona dönerek kendisine öyle çirkin bir sövdü ki, ona böyle sövdüğünü hiç işitmemiştim.

Abdullah:

Ben sana, Rasulullah (s.a.s.)'den hadis haber ve­riyorum, sen hâlâ: Vallahi, biz onları men'ederiz diyorsun, dedi.[36] Rivayete göre ona, üç defa lanet etmiş ve ölünceye kadar konuşmamıştır.[37]

Said b. Cübeyr (r.a.) anlatıyor:

Abdullah b. Müğaffel'in bir yakını taş atmış o da, kendisini men'etmiş ve:

Şübhesiz, Rasulullah (s.a.s.) taş atmaktan men'et-misti ve:

"Bu taşlar, ne bir av avlar, ne düşman bozar. Lâkin bunlar, dişi kırar ve gözü çıkarır." buyurmuştur, demiş. Fakat yakını, taş atmayı tekrarlamış, O da:

Ben sana, Rasulullah (s.a.s.)'in bundan nehiy bu­yurduğunu anlatıyorum, sonra sen (yine) taş atıyorsun! Se­ninle ebediyyen konuşmam! demiş.[38]

Bu hadisin şerhinde şöyle denilmiştir:

"Ehl-i bid'at ile fasıkları ve bilerek Sünnete muhale­fet edenleri, daimî surette terk ederek onlarla konuşmamak caizdir. Gerçi din kardeşi ile üç günden fazla dargın dur­mak yasak edilmişse de bu dargınlık, nefsânî ve dünyevî sebeblere ibtinâ eden dargınlıktır. Bid'atçılaıia fasıklara karşı dargınlık ise, dinî ve uhrevîdir. Bundan dolayı da ebediyyen devam etmesi caizdir." [39]

Muvahhid mü'minlerin gerekli tedaviyi uygulayıp kurtulması gereken hased hastalığı, iman ile ihata edilmiş ve dolmuş birkalbte bulunmamalıdır...

Ebu Hüreyre (r.a.) m rivayetiye şöyle buyurur Rasu­lullah (s.a.s.):

"Mü'minin içinde, Allah yolunda çıkardığı toz ile cehennem alevi bir arada olmaz. Kulun kalbinde, iman ve hased bir arada olmaz." [40]

Abdullah ibn Mes'ud (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Kibirden sakının! Çünkü şeytanı, Âdem'e secde et­memeye sürükleyen kibirdir.

Hırstan sakının! Çünkü Âdem'i yasak ağaçtan yeme­ye sevk eden hırstır.

Hasedden sakının! Çünkü Âdem'in iki oğlundan bi­risinin diğerini öldürmesi, hased yüzündendir. Hased, bü­tün günahların köküdür.[41]

Hikâye edildiğine göre, Avn b. Abdullah, Mühelleb'in oğlu Fazl'ın yanına girdi. O sırada Vâsıt şehrinde valî bulunuyordu.

Avn, kendisine:

Sana nasihat etmek istiyorum, deyince, Fazl:

Söyle bakalım, dedi.

Bunun üzerine Avn:

Kibirlenme! Zira ilk isyan kibirdendir, dedi ve: "Meleklere: 'Âdem'e secde edin' dedik. İblis hariç

(hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kâfirlerden oldu.[42] ayetini okudu ve devamla:

Harîs (hırslı) olma! Zira genişliği, eni, yer ve gökler kadar olan cennete Allah Teâlâ'nm yerleştirdiği Âdem'i, cennetten hırs çıkarmıştır. Allah Teâlâ'nın yasak-ladığı bir ağaçtan yedi ve bu suretle cennetten çıktı.

Sonra:

"Dedik ki: 'Oradan hepiniz inin" [43]ayet-i kerimesini okudu.

Hased etme! Zira Kabil, Habil'i hasedi yüzünden öldürmüştür, dedi ve:

"Onlara, Âdem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku [44] ayetini okudu ve devamla:

Rasul-i Ekrem'in Ashabı anıldığı, kaderden bah­sedildiği, nücûm ilminden söz açıldığı yerlerde susmasını bil ve sükût et, dedi.[45]

EbuSaid(r.a.)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Hased, öd ağacının balı bozduğu gibi, imanı bo­zar.[46]

Enes b. Malik (r.a.) şöyle der:

Gerçekten hased, iyi amellerin nurunu söndürür. Azgınlık, ya hasedi tasdik eder veya yalanlar.[47]

İmam Muhammed ibn Şîrîn (rh.a.) şöyle demiş:

Dünyalık hususunda kimseye hased etmedim. Zi­ra dünyalık kendisine verilen kimse, cennetlik ise, bu dünyalığının cennetin yanında ne kıymeti var? Nesine hased edeyim? Şayet cehennemlik ise, hased edilecek neresi var, dünyalığından ne çıkar?

İmam Hasan el-Basrî (rh.a.) de şöyle diyor:

Ey insanoğlu, niçin kardeşini çekemiyorsun? Ona verilen, onun hakkı ise, Allah Teâlâ'nın ikram ettiği kim­seye kızmaya ne hakkın var? Şayet hakkı değilse, cehen­neme girecek adamın nesine çekememezlik edersin?

Diğer birisi de, hasedi şöyle izah etmiştir:

Hased, meclislerde zillet ve meskenet, melekler tarafından lanet, halk tarafından nefret ve sıkıntı, ölüm anında şiddet ve zorluk, mahşer yerinde ise, rezalet ve az-ab ile karşılaşır!.[48]

"Her nimet sahibine hased edilir"[49] gerçeğini unut­madan, hasedden bir an önce kurtulmaya gayret etmek gerekir... İmam Gazalî (r.a.), hasedin kalbden sökülüp atıl­ması için ilmi ve salih ameli tavsiye ediyor... Ayrıca haşedden tevbe edip bir daha yapmamaya karar vermenin te­davi için en iyi yöntem olduğu beyan ediyor...

Şöyle diyor İmam Gazalî (rh.a.):

"Bilmiş ol ki, hased, kalbin en büyük hastalıkların-dandır. Kalb hastalıkları ise, ancak ilim ve amel ile tedavi edilir. Hased hastalığının tedavisinde fayda sağlayacak il­im, hem dünya ve hem de din bakımından hasedin ilk za­rarının kendine olacağını bilinendir. Ne dünyalık, ne de di­nî cihetten hased edilene bir zararı yoktur. Belki her iki ci­hette de kârı vardır. Bunu, basiret gözü ile düşünüp de kendinin düşmanı, düşmanının dostu olmadığın zaman, mutlak surette hasedden vazgeçersin.    

Hasedin fiiliyat sahasındaki kısmına, gıybet ve yalan denir. Bunlar, hasedin kendisi değil, hasedden doğan şey­lerdir. Bununla beraber yalnız kalbde kalan hased sebebiy­le hased edilen kimseden helâllik almaya lüzum yoktur. Çünkü ona karşı işlenmiş bir iş mevcûd değildir. Ancak Allah'a karşı kalbin bir isyanı var, bundan tevbe etmek la­zım. Sahibinden helâllik, hased, söz ve iş sahalarına intikal ettiği zamandır.

Hasedin te'sirinden azalarını koruduğun ve başkası­nın nimetinin elinden gitmesini istediğin ve kendisine kız­madığın zaman ki hâl, aklının, ahlâk ve tabiatına galebe çalmasından ileri gelir. İşte o zaman hased hastalığından, kalbinden çıkarılması vacib olan kısmını çıkarmış, borcu­nu yerine getirmiş ve vazifeni yapmış olursun." [50]

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayet etmiş olduğu hadiste Rasulullah (s.a.s.), hasedden kurtulmanın yollarından birisinin de yaratılış, mal ve evlâd bakımından kendisinden üstün olana değil, kendisinden aşağı hâili olana bakmak olduğu beyan buyurmuştur...[51]

Bu hadisi şerh eden İmam İbn Battal (rh.a.) şunları beyan ediyor:

"Bu hadis, bütün hayır mânâlarını cem etmektedir. Çünkü insan, dine müteallik husûsatla mutlaka kendinden üstün olanı bulacaktır. Onun derecesine varmak istediği zaman, kendi hâlini kusurlu görecek ve daima Allah'ına yaklaşması artacaktır. Darlık içinde bulunan bir kimse de, kendinden daha fakirini bulacak ve bunu düşündüğü za­man Allah'ın, kendisine birçok kimselerden daha fazla ni­met verdiğini anlayacaktır. Binaenaleyh hâline şükrede­cek, bu da, ahiretteki ecrini yükseltecektir."

Bazıları:

Bu hadiste derde deva vardır. Çünkü insan, ken­disinden üstün olana bakarsa, ona hasedlik çekmekten emin olamaz. Onun devası, kendinden aşağı olana bak­maktır. Tâ ki bu hâl, onun şükrüne sebeb olsun, demişler­dir.[52]

Abdullah b. Amr (r.a.) anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.)'e:

 (Ya Rasulullah,) İnsanların hangisi daha faziletli­dir? diye soruldu.

O:

"Kalbi mahmum (pâk) ve dili çok doğru olan her (mü'min) kişi." buyurdu.

Sahabîler:

(Ya Rasulullah,) dili çok doğru olanı(n ne demek olduğunu) biliriz. Mahmum kalb nedir? diye sordular.

O (s.a.s.):

"(Mahmum kalb,) Allah'dan korkan, tertemiz, içinde ne günah, ne zulüm ile yaratıklara kötülük etmek, ne kin, ne hased olan (kalb)dir." buyurdu.[53]

Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:

Biz, bir ara Rasulullah (s.a.s.)'in yanında oturuyor­duk.

Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki:

"Şimdi yanınıza cennet ehlinden bir adam çıkagel-cek."

Birazdan ayakkabılarını sol elinde tutan ve sakalın­dan abdest suyu damlayan Ensar'dan bir adam çıkageldi.

Diğer gün yine Rasulullah buyurdu ki:

"Şimdi yanınıza cennet ehlinden olan bir adam gele­cek."

Yine bir önceki günün aynısı gibi, aynı adam çıka­geldi.

Üçüncü gün yine Rasulullah buyurdu ki:

"Yanınıza cennet ehlinden bir adam çıkagelecek."

Yine aynı minval üzere olan aynı adam çıkageldi.

Rasulullah (s.a.s.), kalkıp gittiğinde, Abdullah b. Amr o adamı peşi-sıra takib etti.

Abdullah, adama dedi ki:

Babama darıldım ve üç gece yanma girmemeye yemin ettim. Şayet sen, bu yeminimin yerine gelinceye ka­dar beni yanına kabul edersen evine gelirim.

Adam:

Olur, dedi.

Abdullah b. Amr b. As, onunla geçirdiği bir veya üç geceyi zikrederken, adamın geceleyin, yatağında kıvrandı­ğı vakit Allah'ı zikretmesi ve tekbir getirmesi dışında bir şey yapmadığını, söylemektedir.

Adam bu durumunu, sabah namazına kadar devam ettiriyor ve güzel bir abdest alıyor.

Abdullah b. Amr (r.a.) anlatıyor:

Ben, geçen üç gece zarfında onun, hayırdan başkası­nı söylediğini duymadım. Neredeyse onun yaptığını küçük görecektim.

Ben, adama dedim ki:

Ey Allah'ın kulu, benimle babam arasında bir ay­rılık olmadı. Oysa ben, Rasulullah'ın üç mecliste üç kez senin için şöyle dediğini işittim;

"Şimdi yanınıza cennet ehlinden bir adam çıkagele­cek."

O üç seferde de sen çıkageldin. Seninle kalmak ve yaptıklarına bakmak istedim. Fakat ben sende büyük bir amel görmedim. Rasulullah (s.a.s.)'in bu sözüne seni maz-har eden şey nedir?

Adam:

İşte bu gördüğün şeylerdir, dedi.

Ben, geri döndüğümde beni çağırdı ve dedi ki:

Ben, nefsimde müslümanlardan hiçbir kimseyekin ve aldatma bulmam ve Allah'ın onlara verdiği hayrı kıskanmam.

Abdullah b. Amr:

Senin bu yaptığına gücümüz yetmez, dedi.[54]

Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), bana şöyle dedi:

"Evlâdcığım, hiç kimseye karşı kalbinde bir hile bu­lunmaksızın sabaha çıkmaya yeya akşama varmaya gücün yeterse (bunu) yap!

Evlâdcığım, işte benim sünnetim budur! Kim benim sünnetimi ihya ederse, beni ihya etmiş ve kim beni ihya ederse, cennette benimle beraber olur.[55]

Ve muvahhid mü'minlerin duası:

"Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kar­deşlerimizi bağışla ve kalblerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin.[56]

 



[1] Felak, 113/1-5.

[2] Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C.23, Sh.592.

[3] İbn Abidin, Reddu'l-Muhtar Ale'd-Dürni'l-Muhtar, çev. Ahmed Davudoğlu, İst, 1982, C.l, Sh.41.

[4] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.52, Hds.4903. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.22, Hds.4210.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.447, Hds.3, Beyhâkî'den.

[5] Haydar Hatiboğlu, Sünen-i İbn Mace Tercümesi ve Şerhi, İst. 1983,C.10,Sh.480.

[6] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İlm, B.16, Hds.15.

Kitabu'z-Zekat, B.5, Hds.13.

Kitabu'l-Ahkâm, B.3, Hds.5.

Kitabu'l-İ'tisam, B.13, Hds.47.

Sahih-i Müslim, Kitabu Salâti'l-Müsafirin, B.47, Hds.266-268. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-Birri ve's-Sila, B.24, Hds.2001. Sünen-i ibn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.22, Hds.4208-4209. Abdullah ibnü'l-Mübarek, Kitabu'z-Zühd, Sh.278, Hds.1205. İmam-ı Buhârî, Halku Ef aü'1-îbad, Sh.196, Hds.618~620, Abdullah ibn Mübarek, Müsned, Sh.23, Hds.59. İmam Suyutî, A.g.e. C.2, Sh.322, Hds.2008 (3818). İbn Asa-kîr'den.

[7] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tevhid, B.46, Hds.154-155.

Kitabu't-Temennî, B.5, Hds.7. Abdullah ibnü'l-Mübarek, Kitabu'z-Zühd, Sh.278, Hbr.1204.

[8] Sünen-i Tirmizî, Kİtabu'z-Zühd, B.13, Hds.2427. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B.26, Hds.4228. İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.l, Sh.56, Hds.20, Ahmed b. Han-bel, Müsned'den.

El-Hafız Şİhabu'd-Din, Ahmed b. Ali îbnu Hacer el-Askâlânî, Terğib ve Terhİb, çev. Abdulvehhab Öztürk, İst. 1982, Sh.18, Hds.l, Ebu Avane'nin "Sahih"inden.

[9] Hadid, 57/21.

[10] Mutaffifin, 83/26.

[11] Âl-iİmrân, 3/133.

[12] Haris el-Muhâsibî, er-Riâye, çev. Şahin Filiz, Hülya Küçük, İst. I998,Sh.553.

[13] Haris el-Muhâsibî, A.g.e. Sh.556. İmam Gazali, A.g.e. C.3, Sh.425.

[14] Yusuf, 12/8-10.

[15] Şünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu'l- Kıyame, B.20, Hds.2628.

İmam Hafız el-Münzirî, A.g.e. C.5, Sh.449, Hds.8. Bezzar ve Beyhâkî'den.

İmam Suyutî, A.g.e. C.2, Sh.381-382, Hds.2156 (4170). Ahmed b.

Hanbel, Müsned, C.l, Sh.l65-167-'den.

Hadisin İkinci kısmı için bkz.

Sahih-i Müslim, Kitabu'I-İman, B.22, Hds.93-94.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.142, Hds.5193.

İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.448, Hds.980.

[16] Bkz.Mâide,5/2.

[17] Nisa, 4/32

[18] İmam Gazali, A.g.e. C.3, Sh.432.

[19] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.448, Hds.4. Taberânî riva­yet etmiştir. Ravileri sikadır

[20] Bakara, 2/109.

[21] Nisa, 4/89.

[22] Âl-iİmrân, 3/120.

[23] Nisa, 4/54.

[24] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.57, Hds.94.

Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Bini ve's-Sıla, B.7, Hds.23-24. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.24, Hds.2000. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'd-Dua, B.5, Hds.3849.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.55, Hds.4910. İmam Malik, Mu vatta', Kitabu Hüsnü'1-Hulk, Hds.14-15.

[25] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B.62, Hds. 103. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.8, Hds.25. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.55, Hds.4911. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.21, Hds.1997. İmam Malik, Muvatta', Kitabu Hüsnü'1-Hulk, Hds.13. Abdullah ibnü'l-Mübarek, Kitabü'z-Zühd, Sh.182, Hds.726-727.

[26] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.55, Hds.4912.

[27] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.55, Hds.4914.

[28] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.55, Hds.4915.

[29] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Bİrri ve's-Sıla, B.l 1, Hds.35-36.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.55, Hds.4916.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sıla, B.75, Hds.2092.

İmam Malik, Muvatta1, Kitabu Hüsnü'1-Hulk, Hds.17.

[30] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'1-Edeb, B.23, Hds.3718.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.384, Hds.2, Ebu Davud, Mürsel hadisleri içerisinde Ceyyid isnadla rivayet etmiştir.

[31] İmam Suyutî, A.g.e. C.3, Sh.31O, Hds.3511 (8292). Hakim'İn Müstedrek'inden.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sn.383, Hds.l. Münâvî, Feyzü'l-Kadir, C.6, Sh.24, Hds.8292.

[32] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.385, Hds.4. Taberânî, Mu'cemu'l-Evsat'tan.

İmam Suyutî, A.g.e. C.2, Sh.573, Hds.2648 (5441). İbn Adiyy, el- Kâmil'den.

Münâvî, Feyzü'l-Kadir, C.4, Sh.318, Hds.5441.

[33] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.55, Hds.49l6'nın devamın­da.

[34] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Sünnet, B.4, Hds.4602. İmam Hafız el-Münzirî, A.g.e. C.5, Sh.396, Hds.10.

Prof. Âişe Abdurrahman bintü'ş-Şati, Rasulullah'ın Annesi ve Ha­nımları, Nisâû'n-Nebiyy, çev. İsmail Kaya, Konya, 1987, Sn.181. İbn Sa'd, "Tabakafta, İbn Hacer de, "el-İsabe"de.

[35] Sünen-i Ebu Davud ve Tercemesi, çev. İbrahim Koçaşlı, İst. 1983, C.5, Sh.354-355.

[36] Sahih-i Müslim, Kitabu's-Salât, B.30, Hds.135-140. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.2, Hds. 16.

Aynca bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu'n-Nikâh, B.l 17, Hds.167. Kitabu'1-Cuma, B.12, Hds.22-23.

[37] Ahmed Davudoğlu, A.g.e. C.3, Sh.203. 47. Dipnot.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.55, Hds.4916'nm devamın­da.

[38] Sahih-i Müslim, Kitabu's-Sayd ve'z-Zebaih, B.10, Hds.56. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'I-Edeb, B.178, Hds.5270. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.2, Hds.I7.

İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B.404, Hds.905.

[39] Ahmed Davudoğlu, A.g.e. C.9, Sh.198.

[40] Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cihad, B.8, Hds.3095.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.447, Hds.2. İbn Hibban, "Sahih"inde ve Beyhakî rivayet etmiştir.

[41] İmam Suyutî, A.g.e. C.2, Sh.147-148, Hds.1593 (2926). İbn Asa-kîr'in "Tarih"inden.

Münâvî, Feyzü'l-Kadİr, C.3, Sh.131, Hds.2926.

Abdulkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman Uludağ, ist. 1991,Sh.294.

[42] Bakara, 2/34

[43] Bakara, 2/38

[44] Mâide, 5/27-31

[45] İmam Gazalî, A.g.e. C.3, Sh.423.

İbn Hacer el-Heytemî, Ez-Zevâcir An İktirafi'l-Kebair - İslâm'da Helâller ve Haramlar, çev. Ahmed Serdaroğlu - Lütfı Şentürk, ist. 1986,C.l,Sh.l35.

[46] İmam Suyutî, A.g.e. C.2, Sh.322, Hds.2009 (3819). Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs'den.

Münâvî, Feyzü'l-Kadir, C.3, Sh.414, Hds.3819.

[47] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B.52, Hds.4904'un devamında.

[48] İmam Gazalî, A.g.e. C.3, Sh.425.

İbn Hacer el-Heytemî, A.g.e. C.l, Sh. 138-139.

[49] Bkz. Taberânî, Mu'cemu's-Sağir, C.2, Sh.519, Hds.810. İmam Suyutî, A.g.e. C.l, Sh.282, Hds.566 (985). Münâvî, Feyzü'l-Kadir, C.l, Sh.493, Hds.985.

[50] İmam Gazalî, A.g.e. C.3, Sh.440, ve 447.

[51] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu'r-Rikak, B.30, Hds.77. Sahih-i Müslim, Kitabu'z-Zühd, Hds.8.

Hadîs, bu eserin birinci bölümünde yer alan: "Her türlü aşırılıktım uzak" makalesinin sonunda kaydedilmiştir.

[52] Ahmed Davudoğlu, A.g.e. C.ll, Sh.431.

[53] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'd-Dua, B.24, Hds.4216.

İmam Hafız el-Münzirî, A.g.e. C.5, Sh.453, Hds.12. Beyhakî'den.

[54] İmam Neseî, Amelü'l-Yevmi ve'1-Leyl - Hadisler ışığında Günlük Hayat, çev. Mehmet Yolcu, İst. 1996, C.2, Sh.226, Hds.863, Abdullah ibnü'l-Mübarek, Kitabu'z-Zühd, Sh.173, Hds.694. İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.5, Sh.451, Hds.SO-11. Beyha- kî'den. İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, C.14, Sh.7812.

İmam Ahmed b. Hanbel'den.

M. Yusuf Kandehlevî, Hayatü"s-Sahabe, C.2, Sh.630-631.İmam Gazalî, A.g.e. C.3, Sh.419-402.

[55] Sünen-i Tinnizî, Kitabu'1-İlm, B.16, Hds.2818.

[56] Haşr, 59/10.