Metin Yüksel Gerçek Bir Şehid İdi - Sehadedvemetinyuksel - 24. Sayfa
Metin Yüksel Gerçek Bir Şehid İdi
"TEVHİD -Geçen hafta, Fatih camii avlusunda Cuma namazından çıkarken kardeşimiz Metin Yük-sel'in şehid düşmesi haftanın en mühim olayıdır. Toplantımızı Onun pak ruhuna Fatiha okuyarak açalım. Buyurun Ali Bulaç kardeşimiz.
ÂLİ BULAÇ -Tabiatıyla Metin'in şehadeti bizi fazlasıyla üzdü. Onu hala unutamıyorum. Allah rahmet etsin. Ben söz açılmışken "şehid"lik meselesine değinmek istiyorum. Türkiye'de diğer İslâmi ıstılahlar gibi "şehadet" ıstılahı da yozlaştırılmış, yerli yersiz, asıl manası dışında kullanılmıştır. Ben burada kısaca kime şehid denilebileceğim açıklamak istiyorum: Yüce Resulün bir çok hadis-i şerifinde gördüğümüz gibi "İ'lay-ı kelimetullah" (Allah'ın ismini yüceltmek) için savaşan ve bu savaşta ölene şehid denir. Bu sözü biraz daha açarsak, şunu dememiz mümkün; 'Allah'ın ismini yüceltmek' demek, O'nun yolunda ve O'nun rızası için, O'na karşı olan düşmanlarla, kâfir ve müşriklerle savaşmak demektir. Hadis-i Şerifler, açıkça göstermektedir ki, bu gayenin dışında girilen bütün savaşlar şehadeti kimseye nasib etmez. Yine, meşru olan malını, namusunu ve canını korurken ölen de şehiddir. Ancak bu ikinci şehadet şekli, birincisine göre daha az mer-tebelidir. Kaynakların verdiği malumata göre, bir insanın şan-şöhret, kadın, dünya metaı ve mevkii için, kavmî asabiyet için çarpışıp ölmesi ona şehadet mertebesini nasib kılmaz. Esasında İslam bunları asırlar önce müminler için haram kılmıştır. Şimdi Türkiye'de devrim şehidinden tutunuz da, basın şehidine kadar her meslek ye meşrebe göre şehidlik payeleri dağıtılmaktadır. İslâmî olan bu ıstılah ve mertebe ancak müslümanlara aittir. Ne 'devrim şehidi" olur, ne kanal işlerinde çalışırken iş kazası sonucu ölen ve akidesinin ne olduğu bilinmeyen işçinin 'lağım şehidliği' olur.
SELAHADDİN EŞ -Biliyorsunuz benim geçen haftaki yazım, ölümler üzerindeydi. Ben o yazıyı yazdıktan 24 saat sonra Metin'in katledildiği haberini almıştık. O yazıda Allah yolunda mücadele ederken dünya hayatları sona erenlere bir de özenmek lazım geldiğini, onları alel usul suçlamamak gerektiğini ifadeye çalışmıştım. Şimdi de aynı şeyi Metin rahmetli için söylüyorum. Çünkü, o zahiri bütün ölçülere göre, inşaallah, şehiddir. Ve ben şimdi Metin'e imreniyorum, ona gıpta ediyorum. Bir dava ki yolunda ölünmüyor, ölüm göze alınmıyor, o davanın hayatiyet kabiliyeti yoktur. Metin, inandığı davanın bir fantazi olmadığını biliyor ve ona göre gerçekten de her türlü takdirin üstünde bir civanmertlikle mücadele veriyordu. Bu sebeple Metin'i öldürmekten başka çare olmadığı kanaatine saplanan katiller, kendileri açısından haksız sayılmazlardı. Ve gerçekten de iyi bir hedef seçmişlerdi. Ama, Metin ahiret yolculuğuna çıkarken gösterdi ki, inandığı davasının hayatiyetini başkalarına da göstermeye bir vesile oldu. O gün müs-lümanlarm gösterdiği canlılık, "metin'i öldürdük" diye sevinenlerin yüreğine bir kurşun ağırlığıyla oturmuş olmalıdır. Ve korksunlar ki, Metin, gerisinde binlerce Metinlere davasının bayrağını emanet ederek gitti ve onlar da, bu bayrağı yerlere düşürmemenin dikkat ve heyecanını yeniden duydular.
Orada Türkiye müslümanlarının davranış kararlılığı ve sahib oldukları potansiyel sergilendi. Bu bakımdan belki pek çok çevreler için, bu hadise aynı zamanda bir barometre mesabesinde de oldu. Bunu çoğu kimseler gözlemişlerdir de... Gönlümüz arzu ederdi ki, Türkiye müslümanlarının bedenen de genç potansiyelini bizim camiamızın siyaset planında üst kademelerde olanları da müşahade etsinler ve gelinen yeni noktada hareketlerine yeni yön ayarlamaları yapsınlardı. Çünkü bugün İslâm gençliğinin geldiği nokta ile müslümanlann siyaseti arasındaki uçurum her geçen gün açılmaktadır, bunun için de, -genç insanlara teslim olmak değil ama- yeni nesille irtibatı koparmamak için onların ifa edecekleri fonksiyonları yeniden tesbit etmek, yeni strateji ve taktikler tayin etmek gerekir. Türkiye müslümanlarının tavırlarını 10 sene öncelerdeki kalkış noktalarına göre ayarlamak büyük bir yanlışlıktır.
HÜSNÜ AKTAŞ -Şu "On yıl" meselesine Se-lahaddin Eş kardeşimin temas etmesine sevindim. Gerçekten, bunun üzerine müsaadenizle birkaç söz de ben etmek istiyorum. ,
Hakikaten, bugün Öyle bir İslamcı gençlik mevcuttur ki, cemaatimiz içinde "üstâdlar-ağabeyler sistemi" mucitleri, bu gençliğin "İslâmî şuur ve eylem" noktasından belki 10 yıldan fazla gerisinde kalmıştır.
İslâmî hareket, Hakkın hakimiyetine teslim olma mücadelesinde artık cahiliye kalıntılarıyla "uzlaşmacılık" istemiyor. Buna elbette evvela inancımız müsaade etmiyor. Ve inancını saf, berrak haliyle kalbine sindiren İslamcı gençlik de, "uzlaşmacılığı" kesinlikle red ediyor..
Bu hafta, Abdullah Birisi kardeşimin yazısını okuyanlar göreceklerdir ki, lanetlenmiş fikrin men-subları, "Allah adıyla aldatma, rey devşirme, düzene yamama" gayretlerini elden bırakmıyorlar. Oysa bu tür tehlikeye karşı müslümanlan bizzat Rabbimiz teçhiz etmiştir, uyarmıştır. Hal böyleyken, kimi müslümanlara ne oluyor ki, uyarılan, Rabbani ikaz-lan kulak ardı edebiliyor?
Onlann yani içimizdeki "üstâd-ağabey sistemi" mucitlerinin gafletidir ki, Sadreddin oğlu Metin gibi bir yiğit müslümanın katline yol açmıştır. Evet evet, itham ağırdır ama, bunun ağırlığını bilerek tekrar ediyorum ve diyorum ki, Fatih Camii'nin avlusundaki taşlara akan temiz İslâm kanının vebaline, lanetlenmiş kavmiyetçilik fikri ile uzlaşmalar arayanlar ortaktır! Komünizm tehlikesi var diye, bir küfre kar$ı diğer bir küfr ile ve hele katilden beter münank-fitne taifesiyle işbirliği veya uzlaşmacılığı kesinlikle red ediyoruz. Abdullah Birisi kardeşimiz, kavmiyetçilere "az olsun, kendi kendinize olun!" diye nasihat veriyor. Bu nasihat aynı zamanda kendimize yöneliktir: "Müslümanlar az olabilir ama öz olurlar, sadece Allah'a güvenir, mücadele verirler." Şehid kardeşimiz Metin, benim tanıdığım kadanyla böyle bir mü'mindi. Mekânı Cennet olsun.
TEVHID -İslamcı cemaat içinde kurtçu ve bölücü unsurlann olduğu söyleniyor...
ALI BULAÇ -Senelerdir bu yolda akıl almaz propagandalar yapılıp duruyor. Ben uygun görürseniz başımdan geçen bir olayı naklederek konu ile ilgili görüşlerimi aktarayım. 1971 yılında İstanbul Yüksek islâm Enstitüsüne geldiğim zaman, doğudan diğer arkadaşlar gibi İslamcı ve ümmetçi bir düşünce taşıyordum. Ancak okula başladığımız günden beri bazı çevreler ve hatta batı doğumlu kardeşlerimiz her nedense bize soğuk bir gözle bakıyorlardı. Sonra sonra anladım ki, bu arkadaşlar bizim İslamcılığımızdan emin olmadıklan veya yeterli bulmadıklan gibi, bizden kurtçu olarak şüp-heleniyorlarmış. Biz yurt sohpetlerinde, bazı toplantılarda yeri geldikçe her türlü kavmiyetçiliği, şoven düşünceleri cahili kabul ettiğimizi ısrarla söyledik durduk, ama kâr etmedi. Bu cahili düşünüş öyle kök salmış ki, öğretim üyelerine kadar sıçramıştı. Hatta bir hoca benimle iki sene boyu ilgilendi, herkes bana onun gelecekteki asistanı gözüyle bakıyordu. Üçüncü sınıfa geçtiğimde o sene bir gün beni merdivenlerde yakaladı ve şunu sordu: "Yahu Ali Bulaç, sen Tokatlı değil misin?" Ben yok dedim, hocam. Gerçekten mi söylüyorsun diye ısrarla ve üzüntü ile sordu. Yok hocam, dedim, ben Mardinliyim. Peki, git, dedi. Gidiş o gidiş. Bir daha yüzüme bile bakmadı. Meğer beni Tokatlı biliyormuş ve onun için seviyormuş. Ben tek kelime kürtçe bilmediğim halde sırf doğudan geldiğimiz için bize kötü nazarla bakılmağa devam edildi. Bazen arapça konuştuğumuzda "bize kürtçüîük yapıyorsunuz." deniliyordu. Tabii bu kötü tutumun sonucu ne oldu? Doğrudan İslama ve ümmetçi gelip de, bu durumla karşılaşan ve dayanamıyan bi sürü kişi sonunda gerçekten kurtçu oldu. Şimdi öyle garip ve acıklı bir durum var ki, müslüman doğulular, doğuda marxist-kürtçülerle boğaz boğaza iken, buralarda da Türkçü kaynaklar onlara kurtçu gözü ile bakıyor. Bunun sonu yok. Bir sürü masum insanın kam akıtılır, tam bir yıkım ve tahribat çıkar. Bunun önüne nasıl geçilir, bilmem, ama bu müşlümanlara büyük bir bühtandır, iftiradır. Bir insan İslâm'a girdikten sonra artık her türlü kavmi düşünceyi ayağı altına almıştır. İslâm'dan başka hiç bir şeyle de va-zıfl anama z."
Yine "Tevhid" gazetesinin 11. sıyısınm 2. sa-hifesinde mücahid Müslüman yazarlardan Se-lahaddin Eş Çakırgil, doğrudan doğruya MHP Genel Başkam Alpaslan Türkeş'i muhatab alarak, bir açık mektup yayınlamıştı. "Alpaslan Bey'e Mektup" adlı yazısında şunları söylüyordu Selahaddin Eş Çakırgil:
İslami Okul Okulların En Önemlisi