Üzülmemek Elde Değil - Selefinizinde - 6. Sayfa
Üzülmemek Elde Değil!
Âlemlerin Rabbi Allah'ın kendilerine verdiği bunca nimetlere karşı nankör olan ve nimeti verene karşı isyan edenler, yegâne Rezzak olan tarafından gelen hakkı da inkâr etmektedirler...
Kendilerine, en güzelini, en doğrusunu ve en iyisini tavsiye eden, nasıl davranmaları gerekiyorsa örnek hayatıyla ortaya koyan, âlemler için gönderilen ve yüce bir ahlâka sahib olan Rasulullah (s.a.s.)'e karşı en çirkin tavrı sergiliyorlardı...
Rasulullah (s.a.s.), kendilerini dünya hayatında izzet ve şeref üzere, huzur ve saadet içinde yaşamaya, ahirette ise ebedî cennete davet ederken, o müşrik ve kâfirler, bu daveti reddediyor, dünyada zileti, ahirette cehennemi tercih ediyorlardı...
Bununla da kalmıyor, dünyada izzeti, ahirette cenneti tercih eden, başta Rasulullah (s.a.s.) olmak üzere bütün mü'min müslümanlara düşman oluyor ve onlara en ağır işkenceleri yapıyorlardı....
"Âlemlere rahmet olarak gönderilen." mü'minlere karşı çok merhametli ve şefkatli olan,[1] onlara yumuşak davranıp merhamet kanatlarını geren, onların derdiyle dertlenen[2] yüce şahsiyet Rasulullah (s.a.s.), müşr" e kâfir Mekke tağutlarının bu çirkin, bu alçak tavırlarından dolayı çok üzülüyordu...
Rabbimiz Alİah, Rasulünü (s.a.s.)'i her konuda olduğu gibi, bu konuda da uyarıyor, O'nu yetiştirip bilgilendiriyor, O'nu teselli ederek vazifesinin yalnızca tebliğ olduğunu beyan buyuruyor... Rasulullah (s.a.s.)'in kendisini fazlaca üzmemesini, kendisim kahretmemesini ve yıpratmamasını emrediyordu...
"... Allah, dilediğini sapıklığa yöneltir, dilediğini doğru yola iletir. O hâlde ruhun, onlar hakkında bir takım üzüntülere dalarak yıpranmasın. Allah, onların ne yapmakta olduklarını biliyor.[3]
"Sabret. Senin sabrın anca'; Allah ('in yardımı) iledir. Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli düzenlerden dolayı da sıkıntıya düşme.
Şüphe yok Allah, korkup sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir.[4]
. "Onlar, tnü'min olmayacaklar diye neredeyse kendini kahredeceksin (öyle mi?)[5]
"Şimdi onların: 'O'na, bir hazine indirilmeli veya O'nunla birlikte bir melek gelmeli değil miydi?, demeleri dolasıyla göğsün daralıp sana vahyolunanlardan bir kısmnı mı terk edeceksin? Sen, yalnızca bir uyarıp korkutucusun. Allah, her şeye vekildir.
Yoksa: 'Onu, kendisi uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Haydi siz, yalan üzere uydurulmuş olarak onun benzeri on sûre getirin ve eğer doğru sözlüler iseniz, Allah'dan başka çağırabildiklerinizi çağırın."
Eğer buna rağmen size cevab vermezlerse, artık biliniz ki, O, gerçekten Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'n-dan başka ilâh yoktur. Öyleyse artık, siz müslüman misiniz?[6]
"Kesin olarak biliyoruz ki, onların söyledikleri seni gerçekten üzüyor. Doğrusu onlar, seni yalanlamıyorlar, ancak zalimler, Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar.[7]
Allah'ın, mü'minlerin ve İslâm'ın baş düşmanları bile bunca kinlerine, onca düşmanlıklarına rağmen Rasulullah (s.a.s.)'i yalanlamıyor, her zaman ve her mekânda O'nun "El-Emin" olduğunu apaçık beyan ediyorlardı... Rasulullah (s.a.s.), o müşrik kâfirlerin düşman olduğu bir ilâhî nizâm getirip tüm engellemelere rağmen tebliğ etmeye çalıştığı hâlde, müşrikler, O'nu yalanlamıyor, her şeye rağmen O'nu sadıklardan ve güvenilir şahsiyet olarak kabul ediyorlardı... Rasulullah (s.a.s.), onların nazarında geleceğin Mekke devletinin yegâne reisiydi... Onların arasında en şahsiyetli, en akıllı, en firasetli ve en dirayetli bir kişiydi... O müşrik tağutlar, Rasulullah (s.a.s.)'in şahsının emin olduğunu tasdik ederken, O'nun Allah'dan vahy yoluyla alıp tebliğ ettiği ilâhî mesajı inkâr ediyor ve Allah'a şirk koşmaya devam üzere oluyorlardı...
Onların bu nankör davranışları, Rasulullah (s.a!s.)'i alabildiğine üzüyor ve rahatsız ediyordu... Rasulullah (s.a.s.), Mekke'nin müşrik ve kâfirlerinin Âlemlerin Rabbi Allah'ın mesajını kabul etmemeleri, onu inkar edip yalan saymalarından dolayı üzülüyor, hatta bu üzüntüsü O'nu, helak derecesine getiriyordu...
Emiru'l-mü'minin İmanı Ali (k.v.)'den.
Ebu Cehil, Rasulullah (s.a.s.)'e:
Biz, senin şahsını tekzib etmiyoruz (yalanlamıyoruz), ancak getirdiğin şeyi (din nizâmını) tekzib ediyoruz!, dedi.
Bunun üzerine Allah, şu ayeti indirdi: "Doğrusu onlar, seni yalanlamıyorlar, ancak zalimler, Allah'ın ayetini inkar ediyorlar.
Bu konuda başka bir haberi de, Süddî rivayet ederek, şöyle demektedir:
Ahnes b. Şurayk ile Ebu Cehil b. Hişam, yolda karşılaştılar.
Ahnes, Ebu Cehü'e şöyle dedi:
Ya Ebe'l-Hakem, bana Muhammed'den haber ver. O, doğru mu söylüyor, yoksa bir yalancı mıdır? Zira şuracıkta senin sözünü benden başka işiten hiç kimse yoktur.
Vallahi, Muhammed, gerçekten doğru söyleyen birisidir. Hem Muhammed, asla yalan söylememiştir. Fakat Kusayoğulları, Sancağı, Hacılara su dağıtmayı, Kabe'nin perdedarlığını, Daru'n-Nedve'deki konseylik görevini ve Peygamberliği alıp götürdüğünde, diğer Kureyşli-ler için geriye ne kalacak?
Allah Teâlâ, işte bu yüzden bu ayeti indirdi.[8]
Bu, böyledir!...
Hangi Rasul ve hangi Nebî olursa olsun (Allah'ın s-lat ve selâmı cümlesinin üzerine olsun), içinde bulundukları cahiliyye toplumuna, Rabbimizden aldıkları vahyi sundukları zaman, toplumdaki müşrik ve kâfirlerden ben-zer.sözler işitmişlerdir... Şirk toplumlarının egemen güçleri, Peygamberlerin Aliah'dan alıp insanlara tebliğ ettikleri hakikat nuruna karşı aynı tepkiyi göstermiş ve göstermeye devam ediyorlardır. Bu, hakikati reddetme ve Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmeye çalışmaları, tarih boyu müşrik ve kâfirlerin değişmeyen ortak özellikleridir.
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), yegâne Rabbimiz, biricik gayemiz Aliah'dan aldığı, düsturumuz Kur'ân-ı Ke-rim'den ayetleri insanlara tebliğ ederken, Mekke müşriklerinin O'na ve tebliğ ettiğine karşı takındıkları tavrın yeni ve ilk defa olan bir tavır olmadığını, bu tavrın şirk ve küfür cephesinin değişmeyen karakterinden kaynaklandığını beyanla şöyle buyurur Rabbimiz Alİah:
"Sana söylenen şeyler, senden önceki Rasullere söylenenden başkası değildir. Şübhesiz Rabbin, hem elbette mağfiret sahibidir, hem de acı bir azab sahibidir.[9]
"Andolsun, senden önceki Rasulîer yalanlandı. Onlara, yardımımız gelinceye kadar yalanlandıkları ve eziyete uğratıldıkları şeye sabrettiler. Allah'ın sözlerini (va'dleri-ni) değiştirebilecek yoktur. Andolsun, gönderilenlerin haberlerinden bir bölümü sana da geldi.
Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir ayet yetirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa (yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidayet üzere toplardı. Öyleyse sakın cahillerden olma.
Ancak dinleyenler icabet eder. Ölüleri (ise), onları da Allah diriltir. Sonra O'na döndürülürler.[10]
Şirkin, küfrün, irtidadın, cahiliyyenin, istikbarın, sömürünün ve zulmün hakim olduğu, her türlü kötülüğün işlendiği gayr-ı müslim bir toplumda, İslâm'ı açıklayan, tebliğ eden ve İslâm'a davet edenlerin başına aynı şeyler gelmiş ve aym sonuç ile karşılaşmışlardır... Onlar, Allah adına, Allah'ın nizâmım ve hükümlerini açıklarken müşrik ve kâfirlerin yalanlamasıyla karşılaşmışlardır... Toplumun egemen güçleri olan tağutların tepkisi, zulmü, işkencesi, mahkeme ve hapishâneleriyle yüzyüze gelmiş, en korkunç işkencelere tabi tutulmşulardır... O Allah davetçileri, yılmadan hak yolundaki yolculuklarına devam etmiş, Allah'ın izniyle tüm engellen sabırla aşmaya gayret etmişlerdir... Bu çileli davet yolunda, katıksız iman, sağlam Tevhid, salih amel ve yılmayan sabır, yani yıkılmaz bir direnç muvahhid mü'minin en büyük silahı, en büyük desteğidir.,.
Bu hakikati açıklama ve hakka davet etme sırasında, çok zorluklarla karşılaşacak ve muhatab olan gayr-ı müslimlerden her türlü hakareti görecek, akıl almaz teklifler ve isteklerle karşılanacaktır... O zaman, "imkân.olsa da onların şu isteklerini yerine getirseydim, belki iman ederlerdi" iyi niyetle düşünmek ve imkânsızlıktan dolayı üzülmemek elde değildir...
İslâm Dâvâsı'nın yılmaz mücahidi mü'min rnüslü-manlar, ne kadar çırpınırsalar çırpınsınlar, hatta o müşrik kâfirlerin taleb ettikleri şeyleri gündeme getirseler bile, onlar, inanmamakta direndikçe, mü'min müslümamn elinden bir şey gelmez. Çünkü hidayet, Allah'dandır... Muva-hid mü'minler, bu konuda şuurlu ve dikkatli olmalıdırlar...
Kendilerinin yapacakları şeyleri bilmeli, sınırı aşmamalı ve gerektiği yerde durmalıdırlar... Çünkü kendileri, sapasağlam bir iman ve bu imanın gereği olan salih amel ile mükelleftirler... Rabbine karşı vazifesini yerine getiren mü'min müslümanlar, diğer insanlara gerek sözlü, gerekse hâl ve hareketleriyle yegâne hayat nizâmı olan İslâm'ı tebliğ etmekle vazifeli kılınmışlardır... Bu ihlas ile yapılan tebliği, ancak sözü dinleyip en güzeline uyma niyetinde olanlar dinler ve icabet eder... Kalbleri Ölmüş, beyinleri çürümüş, kulakları tıkanmış ve gözleri bakar kör hâline gelmiş ölü hükmünde olanlara, tebliği duyurmak kolay bir iş olmasa gerektir... Ancak böylesi kişilerde iman etme duygusu uyanır, onlar da samimiyetle hidayete kucak açarlarsa, Rabbimiz Allah, ölüleri dirilttiği gibi, o ölmüş kalbleri ve paslanmış beyinleri diriltir, onlara hidayet verir... Çünkü hidayet, Allah'dandır!..
Bize düşeni, Rabbimiz beyan buyurur: "Artık sen, öğüt verip atırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici, bir haürlatıcısm.
Onlara, zor ve baskı kullanıcı değilsin.[11] Bu emrin ilk muhatabı, mü'minlerin ve müttakilerin önderi Rasulullah (s.a.s.), O'ndan sonra O'nun varisleri olan mü'min müttakilerdir...
Hakikat, yani yegâne hayat nizâmı olan İslâm, akîde-siyle, ameliyle, ahlakıyla, ferdden devlete bütün müesseseleriyle, maddesi ve manâsıyla apaçık anlatıldıktan sonra tercih insanlara bırakılmaktadır...
İnsanların üzerindeki bütün tağutî baskılar ve Allah'a varmak için hareket edenlerin yollarının üzerinde oturan tüm şeytanî güçler temizlendikten[12] sonra insanlara doğruların en doğrusu izah edilir, doğru, eğriden, hak, batıldan, iman, küfürden, Tevhid şirkten apaçık ayrılır ve insanlar seçme konusunda serbest bırakılır... Çünkü "Dinde zorlama yoktur.[13] Her şey apaçık anlatılıp insanlara tebliğ edilerek, insanlar hakka davet edildiğinde, onlardan kim tağutu inkâr eder de, Allah'a iman ederse o, kopması imkansız sapasağlam kulpa yapışmış olur...
İslâm Davetçileri'nin vazifesi, insanlara sıhhatli bir tebliğ ile İslâm'ı ulaştırmalarıdır... Cehalet sebebiyle İslâm'ın hakikatim anlamayanlara en azından bir defa olmak üzere, tebliği ulaştırmak ve onları İslâm'a davet etmelidir... Böylece İnşaaUah onların hidayetine vesile olmuş olur..[14]Tebliğ ve davet sırasında zor kullanmaz... Çünkü hidayet, Alİah1 dandır ve "Dinde zorlama yoktur!" Kendilerine sıhhatli bir şekilde tebliğ ulaşanların artık hiç bir mazereti kalmaz, iman etme ve salih amel konusunda mes'ul olurlar!...
Yegâne örneğimiz ve Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle, kendisini ve muhatabı olanları şöyle beyan buyurur:
"Benim meselimle, insanların meseli ancak şu adamın meseli gibidir:
O, bir ateş yaktı da, ateşin ışığı etrafını aydınlattığı zaman küçük kelebekler ve ateşin içine düşer olan şu hayvanlar, ateşin içine düşmeğe başladılar. O adam, bu hayvancıkları geri çekmeye başladı. Fakat hayvanlar, ona ga-lib gelip de ateşin içine düşüyorlardı.
İşte ben de, sizlerin izâr bağlarınızdan tutuyor ve sizleri ateşten çekip kurtarmaya çalışıyorum. İnsanlar ise, ateşe giriyorlar.[15]
Ebu Musa el-Eş'arî (r.a.) da, bize şu hadisi nakleder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:
"Benim meselim ve benim kendisiyle Allah'ın peygamber gönderdiği şeyin meseli, şu kimsenin meseli gibidir:
O, bir kavme geldi de:
Ben, şurada gözlerimle bir ordu gördüm... (Onlar, beni soydular, ben, kaçtım). Ben, çıplak bir uyarıcı-korkutucuyum. Hemen kurtulmaya, hemen kaçmaya bakın!, dedi.
Bu haber üzerine kavmimden bir taife, ona itaat edip sözünü tutarak, bütün gece vakaar ve haysiyetleriyle kaçıp kurtuldular.
Kavimden bir taife de, onu yalanladılar. Bunun üzerine sabahleyin ansızın ordu onlan basıp hepsini öldürdü.[16]
Bu hadisin şerhinde, "çıplak uyarıcı" tabiri için şu açıklama yer alıyor:
"Soyunmuş uyarıcıdan murad: Korkunç haber getirendir.
Eskiden Arablann adetine göre, bîr adam bir cemaatı korkutmak ve kendilerine korkunç bir haber vermek isterse, elbisesini çıkarır, şayet uzakta ise, bu elbise ile kendilerine işarette bulunur.
Bununla musibet haberi verdiğine işaret ederdi. Bunu, ekseriyetle bir cemaatin öncüsü ve gözcüsü yapardı.
Böyle yapması: Gören daha iyi farketsin, daha çok şaşsın ve manzara daha çirkin olsun diyedir. Bu şekil, o cemaatı düşman için hazırlamaya daha çok teşvik eder.
Bazılarına göre bunun mânâsı:
Ben, kendisine düşman yetişip, elbisesini alan uyarıcıyım. İşte sizi çıplak olarak uyarıyorum, demektir.[17]
Abdullah İbn Mes'ud (r.a.), şunu anlatıyor:
Şimdi ben, Rasulullah (s.a.s.)'in yüzüne bakıp görür gibiyim.
O, Peygamberlerden bir Peygamberi hikaye ediyordu. Ki kavmi O'nu dövmüş de, O'nun kanını akıtmışlardı. Fakat O, yüzünden hem kanını siliyor, hem de:
"Ya Rabb, kavmimi mağfiret eyle, çünkü onlar, bilmiyorlar!" diyordu.[18]
Rabbimizin seçkin ve vazifeli kullan olan Peygamberlerin yüce karekterleri böyledir... Onları, kendilerine Örnek ve önder yapan muvahhid mü'minlerin de tavırları böyle olmalı ve bu ahlâk ile ahlâklanmalıdırlar... Katıksız iman, salih amel ve sabır... Allah'ın razı olduğu hâl, bu hâldir... İnşaallah, bu hâlin korunması ve devam ettirilmesi sonucu zafere ulaşmaktır...
Bu, böyledir!...
İşte Rasulullah (s.a.s.)'in mü'min müslümanlar için örnek ve önder karekteri:
"Andolsun, size içinizden sıkıntıya düşmeniz O'nun gücüne giden, size pek düşkün, mü'minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir peygamber gelmiştir.[19]
Gerek kitablı, gerekse kitabsız gayr-ı müslimler, bu yüce şahsiyetin ve O'nun Tevhid mektebinde yetişen Ashabının kıymetini bilemedikleri gibi, aksine düşman oldular... Gerek sözlü, gerek fiilî sataşmaların yanı sıra olmadık eziyetler de yaptılar...
Rasulullah (s.a.s.), onları iyiliğe, güzelliğe davet ederken onlar, kötülüğün ve çirkinliğin en düşük seviyelerine iniyor, bu hakka davete kulaklarını tıkıyor, kendilerini huzura ve saadete davet edenlere düşmanca davranıyorlardı...
Rabbimiz Allah, o müşrik ve kâfirlerin bu tavırlarının, onların değişmez karekteri olduğunu beyanla mü'minlerin bu konuda sabırlı ve dirayetli olmalarını emrediyor... "Eğer sabırlı olup takva üzere direnirseniz, az-medilmesi gereken en değerli bir iş yapmış olursunuz" diye mü'min müslümanları övüyor...
"Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz. Ve sizden Önce kendilerine kitab verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (takvaya riâyet ederseniz) (bu,) azmedilmesi gereken işlerin en de-ğerlisidir.[20]
Bu ayet-i kerime vesilesiyle "Asr-ı Saadet'in Medine Dönemi"nde geçen şu olayı nakletmekte fayda umarız...
Bu olayda, mü'min müslümanlar için çok güzel, örnek, ders ve ibretler vardır...
Olayı bize, Usâme b. Zeyd (r.a.) şöyle haber vermiştir:
Rasulullah (s.a.s.), Bedir Vak'asından önce bir gün Fe-dek dokuması kaplı, saçaklı bir palan vurulmuş bir Merkeb üzerine bindi ve (henüz çocuk bulunan) Usâme b. Zeyd'i terkisine aldı da, Haris İbn Hazrec mahallesinde (ki evinde hasta bulunan) Sa'd İbn Ubâde'ye hasta ziyaretine gitti.
Usâme, dedi ki:
Giderken yolda, Abdullah İbn Ubeyy İbn SelûTün içinde bulunduğu bir meclise uğradı. Bu vakıa, Abdullah İbn Ubeyy müslüman olmadan evvel idi. Bu mecliste müslümanlardan, puta tapan müşriklerden ve Yahudilerden karışık birtakım kimseler vardı. Abdullah İbn Revâha da, bu mecliste bulunuyordu. Merkebin kaldırdığı toz, meclisi kapladığı için Abdullah İbn Ubeyy, kaftanıyla burnunu kapadı. Sonra:
Bizim üzerimizi tozutmayınız! dedi.
Rasulullah (s.a.s.), onlara selâm verdi. Sonra da durup merkebinden indi ve onları İslâm'a davet etti ve onlara Kur'ân okudu. . ;
Bunun üzerine Abdullah İbn Ubeyy:
Ey Kişi, bu söylediklerin hak ve gerçekse, bunlardan güzel birşey olmaz. Fakat bizim meclisimize gelip de bizi, bununla ezâlandırma! Kendi mendiline git, sana gelen olursa ona anlat! dedi.
Bunun üzerine (büyük şair) Abdullah İbn Revâha:
Ya Rasulullah, (İbnu Ubeyye bakma) meclisimizde bizi Kur'ân ile ört, onun nurlanyla bürü! Biz, duanızı, Kur'ân okumanızı çok severiz, dedi.
Bunun üzerine, müslümanlarla müşrikler, yahudîler sövüşmeye başladılar. Hatta birbirlerine saldırıp öldürmeye yaklaştılar. Rasuluüah (s.a.s.) ise, onların devamlı sükûnete kavuşturmaya çalışıyordu. Nihayet yatıştılar. Sonra Rasulullah (s.a.s.), merkebine binip yürüdü. En sonra Sa'd İbn Ubâde'nin evine varıp içeri girdi.
Rasulullah (s.a.s.) -Ensar'ın Hazrec Kolunun büyüklerinden olan- Sa'd'a:
"Ey Sa'd, (Abdullah İbn Ubeyy'i kasdederek) Ebu Hubab'ın ne söylediğini duymadın mı? (Duymuş ol ki) o, şöyle şöyle dedi," (diye biraz önce geçen vakıayı) anlattı. Sa'd İbn Ubâde de:
Ya Rasulullah, sen, İbn Ubeyy'in kusurunu affet, biraz da onu mazur gör! Sana Kur'ân indiren Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın iradesi senin üzerine indirdiği hakkın gelmesi suretiyle (yani sana peygamberlik gelmesi suretiyle) tecelli etmiştir. Halbuki şu beldecik halkı, İbn Ubeyy'in başına taç giydirmeye, üzerine de melike mahsus sarık sarmaya (bu suretle onu kendilerine melik edinmeye) hazırlanmışlardı. Alİah, sana ihsan buyurduğu Peygamberlik ha-kiyla onların tasavvurlarını imkânsız bir hâle koyunca, bu mahrumiyetle ibn Ubeyy, mahzun ve kederlenmiş oldu.
Ya Rasulullah, Abdullah İbn Ubeyy, işte bu kederle gördüğün çirkin harekette bulunmuştur (siz, onu afv buyurun), dedi.
Rasulullah (s.a.s.) de, onu affetti. Esasen kasulullah ile Sahabîleri, Allah'ın emri veçhiyle, gerek müşriklerin, gerek Ehl-i Kitab'ın kusurlarım affedip ezalarına sabrediyorlardı.
Çünkü Aziz ve Celil olan Allah, şöyle buyurmuştur: "Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz. Ve sizdren önce kendilerine kitab verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (takvaya riâyet ederseniz) (bu,) azmedilmesi gereken işlerin en değerlisidir.[21]
Ve Allah, şöyle buyurdu:
"Kitab Ehli'nden çoğu, kendilerine gerçek (hak) apaçık belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskançlıktan dolayı, imanınızdan sonra sizi inkâra döndürmek arzusunu duydular. Fakat Allah'ın emri gelinceye kadar onları bırakın ve (onlara ne sözle, ne de eylemle) ilişmeyin. Hiç şübhesiz Allah, herşeye güç yetirendir.[22]
Rasulullah (s.a.s.) bu affı, Allah'ın kendisine emrettiğine te'vil ediyordu. En sonu Alİah, onlar hakkında (savunma harbine) izin verdi. Bu izin üzerine Rasulullah (s.a.s.), Bedir Gazvesi'ne çıkıp da Allah, İslâm Ordusu eliyle Kureyş müşriklerinin büyüklerini öldürünce, Allah İbn Ubeyy İbrı Selül ile onun müşriklerden ve puta tapanlardan olan maiyeti:
Artık Bedir Vak'ası, müslümanlığa yönelip yüzünü göstermiş açık bir galebedir, dediler ve Rasulullah'a İslâm üzere bey'at edip müslüman oldular.[23]
Mü'min nıüslümanların, Allah'ın verdiği tüm imkânları kullanıp Allah'a tevekkül ettikten sonra sabretmeleri, yani olaylar karşısında ayak direyip direnç göstermeleri, Allah'ın izniyle güzel sonuçlara ermeye vesile olur... Küfür ve şirk taraftarlarından görülen bir çok ezâ, zulüm ve işkencelere rağmen mü'min müslümanlar, birbirlerine sarılır, kardeşlik bağlarını sıkılaştırır, safları sağlam tutar ve omuz omuza davranacak olurlarsa, Rabbimiz Allah'ın lut-fuyla gündeme gelecek Bedir vak'aları sonucu bir çok muhaliflerin mü'min müslümanların saflarına geçtikleri görülecektir... Ya da bir Mekke Fethi gibi bir zaferin gerçekleşmesi sonucu, insanların akın akın İslâm'a girdikleri, İslâm'ı yegâne hayat nizâmı kabul edip bütün tağutî düzenleri reddettiklerine şahid olunacaktır...
Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
"Allah'ın yardımı ve fetih geidiği zaman, ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde,
Hemen Rabbini hamd ile teşbih et ve O'ndan mağfiret dile.
Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.[24]
Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in sabır konusundaki muazzam direncinin örneklerinden birisini bize, Abdullah b. Mes'ud (r.a.) anlatmaktadır:
Rasulullah (s.a.s.) -Huneyn Harbi sonunda bir ganimet taksimi yapmıştı.
Bu sırada (cahil Bedevi) bir adam:
Şübhesiz bu, kendisinde Allah'ın rızası kasdolun-mayan bir taksimdir, dedi.
Ben de, onun bu sözünü Rasulullah (s.a.s.)'e haber verdim.
Rasulullah, bu sözden çok öfkelendi. Hatta ben, O'-nun yüzünde öfke eserini gördüm.
Sonra Rasulullah (s.a.s.):
"Allah, Musa'ya rahmet eylesin! Yemin olsun O, bundan daha çok sözlerle ezâlandırılmıştı da sabretmişti." buyurdu.[25]
[1] Bkz. Enbiya, 21/107, Tevbe, 9/128, Fetih, 48/29.
[2] Mü'minler için de (şefkat) kanatlarını ger." Hicr, 15/88 "Allah'dan bir rahme! dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar çevrenden dağılır giderlerdi..." Âl-Ünırân, 3/159.
[3] Fatır,35/8.
[4] Nahl, 16/127-128.
[5] Şuarâ,26/3.
[6] HÛd, 11/12-14.
[7] En'am, 6/33.
[8] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l-Kur'ân, B. 7, Hds. 3257-3258.
Abdulfettah El-Kadî, A.g.e. Sh. 172. İmam El-Vahidî, A.g.e. Sh. 229.
[9] Fussilet, 41/43.
[10] En'am, 6/34-36.
[11] Ğaşiye, 88/20-21.
[12] Bkz. Bakara, 2/193, Enfâl, 8/39.
[13] Bkz. Bakara, 2/256.
[14] Sehl İbn Sa'd (r.a.), Hayber'in fethi olayını anlatırken Rasulullah (s.a.s.)'in, İmam Ali (r.a.)'ı Hayber Yahudilerinin üzerine savaşa gönderirken kendisine şöyle buyurduğunu beyan eder: Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki:
"Ya Ali, yavaş yavaş İlerleyip onların açık ve geniş meydanlarına ininceye kadar içlerine girip sokul. Sonra onları İslâm'a davet et. Ve İslâm İçinde üzerlerine vâcib olan Alİah haklarını onlara haber ver. Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın senin irşadınla bir tek kişiyi hidayete erdirmesi, senin için kırmızı develere sahib olmandan daha hayırlıdır."
Sahih-i Buhâri, Kitabu'l-Mağâzî, B. 40, Hds. 231. Sahih-i Müslim, Kitabu Fedailu's-Sahabe, B. 4, Hds. 34.
[15] Sahih-i Buharı, Kitabu'r-Rikak, B. 26, Hds. 70.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l- Fedail, B. 6, Hds. 18-19. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l- Misâl, B. 6, Hds. 3033.
[16] Sahih-i Buhârî, Kitabu'r-Rikak, B. 26, Hds. 69.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fedail, B. 6, Hds. 16. İmam Müslim (rh.a.)'in rivayetinde şu ziyade var: "İşte bana İtaat edip getirdiğime tabi olanlarla, bana isyan edip getirdiğim hakkı yalanlayanların misali budur."
[17] Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst. 1983, C. 10, Sri. 58-59.
[18] Sahih-i Buhârî, Kitabu İstitabeti'l-Mürtedin, B. 4, Hds. 11
Sahih-i Müslim, Kitabul-Cihad ve's-Siyer, B. 37, Hds. 105. Svinen-i İbn Mace, Kitabu'l-Fiten, B. 23, Hds. 4025.
[19] Tevbe, 9/128.
[20] Âl-iîmrân, 4/186.
[21] ÂI-i İmrân, 4/186
[22] Bakara, 2/109
[23] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B. 67, Hds. 87. İmam El-Vahidî, A.g.e. Sh. 141-142. Diğer rivayetler için bkz. Sünen-i Ebu Davud, Kilabu'l-Haraç vc'I-İmare ve'l-Fey B. 21-22, H-br. 3000. Abdulfettah El-Kadî, A.g.e. Sh. 91.
[24] Nasr, 110/1-3.
[25] Sahih-i Buhârî, Kitabu'd-Daavat, B. 18, Hds. 32. Kirabu'1-Edeb, B. 53, Hds. 88. Sahih-i Müslim, Kitab ıı'z-Zekat, B. 46, Hds. 141.
İslami Okul Okulların En Önemlisi