Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Cemaat Ve Hicret - Selefinizinde - 11. Sayfa

 

Cemaat Ve Hicret

 

O genç yiğitler, şirksiz ve küfürsüz tertemiz, sapa­sağlam bir iman ve Tevhid üzere bir araya gelip iman kar­deşliğine dayalı, salih amel üzere temellendirilmiş İslâm Cemaatı'nı oluşturuyorlar...

İslâm ilkeleri ve İman esası üzere yapılanan bu Tev­hid Cemaatı, kendilerinden sonra kıyamete kadar gelecek zamanlara ve mü'min müslümanlara örnek oluyorlar... İmanlarından, dinlerinden hiç bir taviz vermeyen, şirkin ve küfrün hakim olduğu, tağutların iktidarda bulunduğu cahiliyye toplumun vatandaşlarını Allah'a daVet etmiş, egemen tağutî güçlere karşı kıyam etmiş ve Alİah yolunda cihada devam etmişlerdir... Bir çok mücahededen sonra toplumun durumunu istişare edip yeni bir karara ihtiyaç duyuyorlar genç yiğitler... Çünkü Cemaat, istişare üzere yapılanmalıdır... Mü'min müslümanlar, işlerini kendi ara­larında istişare ederek yaparlar!..

Bu istişare sırasında içlerinden biri demişti ki:

"Madem ki siz, onlardan ve Allah'dan başka tapükla-nndan kopup ayrıldınız o hâlde (dağlara çekilip) mağaraya sığının da, Rabbinizin size rahmetinden (bolca bir mik~ darım) yaysın ve işinizden size bir yarar kolaşlaştırsın.[1] Rabbleri Allah'dan gelen emirlere tabi olan genç yi­ğitler, müşrik tağutların nevalarından kaynaklanan ideolo­jileri ve düzenleri tamamen reddetmiş, onların pisliklerin­den arınmışlardı...

Rabbimiz Allah'ın emri ve isteği de bundan başka bir şey değildi!.. "Lâ ilahe illallah" hakikatına kalble iman etmek, lisanen beyan ve haliyle isbat, iman hakikatinin varlığının şartlarından idi... Rabb, İlâh ve Melik olarak yalnızca Allah'ı kabul etmek, egeminliğin tümünü Allah'a has kılmak, yani dini Allah'a has kılarak itaat etmek,[2]  İmanın gereğidir.                                    .   .

Mü'min müslümanlar, yeryüzünden fitneyi yani küf­rü, şirki, kötülüğü ve tuğyanı kaldırmak ve yalnızca Al­lah'ın dini hakim, yani egemenliğin kayıtsız şartsız Al­lah'ın oluncaya kadar cihad etmekle emrolunmuşladır..[3]

İslâm'ı egemen kılmak ve dünyayı kötülük odaklan olan emperyalist zalimlerden kurtarmak için Allah yolun­da yapılan her çabanın cihad olduğu şuuruyla hareket fi­den mü'min müslümanlar, şu ilâhî emre her anlarında dik­kat etmelidirler...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Sonra seni de bu emirden bir şeriat üzere kıldık. Öyleyse sen, ona uy ve bilmeyenlerin heva (istek ve iutku)la-rina uyma. Çünkü onlar, Allah'dan (gelecek) hiç bir şeyi senden savamazlar. Şübhesiz zalimler, birbirinin velisidir-ler. Allah ise, müttakilerin velisidir.

Bu (Kur'ân), insanlar için basiret (nuruyla Allah'a yö­nelten ayet)lerdir, kesin bilgiyle inanan bir kavim için de, bir hidayet ve bir rahmettir.[4]

Cahiliyye toplumu içinde hidayet bulan ve rahmete kavuşun muvahhid mü'minler, kendileri için Rabbleri Al­lah tarafından va'z edilen ve önderleri Rasulullah (s.a.s.) tarafından açıklanan ilâhî nizâma tabi olurlar... Cahiliyye . toplumunun egemen tağutlarının heva ve heveslerini ilâh-laştırarak gündeme getirdikleri düzenlerine, hükümlerine tabi olmazlar...

Mü'min müttakilerin velisi olan Allah'ın velileri olur­lar... Müstekbir tağutların velayetini, tüm emirleri, kurum ve kuruluşlarıyla reddederler... Çünkü kâfirlerin, müşrik ve tağutların mü'minler üzerinde her hangi bir velayet haklan yoktur...

Allâme İbn Abidin (rh.a.), "Velayet" kavramını şöyle beyan eder:

"Velayet, başkası üzerinde ister istemez sözünü ge­çirmektir. Bu söz, velayetin fıkhı tarifidir. Nitekim Ba-hır'da da böyle denilmiştir. Yoksa Lügat itibariyle mânâsı, sevgi ve yardımdır.[5]

Velayet kavramının tarifinden de anlaşıldığına göre, mü'min müslümanlar, hiç bir zaman müşriklerin, kâfirle­rin ve tağutların velayetlerini kabul edemezler... Onların emirleri altına giremez, onlara itaat edemezler... Bu hâl, Allah ve Rasulü (s.a.s.) tarafından tamamen yasaklanmış­tır... Çünkü kâfir ve müşrikler, mü'min müslürnanların ve­lisi olamaz, onlar birbirilerinin velileridirler... Bu konuda Rabbimiz, şöyle buyurur:

"Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekleyici-si)dir. Onları, karanlıklardan nura çıkarır. Küfredenlerin velisi ise, tağutdur. Onları da, nurdan karanlıklara çıkarır­lar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda sürekli olarak kala­caklardır.[6]

"İman edenler, Allah yolunda savaşırlar, küfredenler de tağutun yolunda savaşırlar, öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şübhesiz, şeytanın hileli düzeni pek zayıf­tır.[7]

Biz, gerçekten şeytanları, inanmayacaklarındostları kıldık.[8]

Kitab Ehli olan gayr-ı müslimler de, birbirilerinin ve­lileridirler... Mü'min müslümanlar, onları da asla veliler edinemezler...

İşte Rabbimizini buyruğu:

"Ey iman edenler, Yahudî ve Hristiyanları veliler edinmeyin. Onlar, birbirilerinin velisidirler. Sizden, onları kim veli edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şübhesiz Allah, zalimler topluluğuna bidayet vermez.[9]

Münafıklar da, mü'min müslümanların velisi olamaz­lar... Eğer muvahhid mü'minler tarafından ciddî bir şekil­de tesbit edilmişlerse, münafıklardan sakınılmalı ve onlar­la kesinlikle dost olunmamalıdır... Onlara karşı uyanık olunmalı ve her an onlardan gelecek bir kötülük dolayı hazırlıklı bulunulmalıdır...

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"Münafık erkekler ve münafık kadınlar, bazısı bazı-sındandir, kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar, elle­rini sımsıkı tutarlar. Onlar, Allah'ı unuttular, O da, onları unuttu. Şübhesiz, münafıklar, fıska sapanlardır.[10]

Müşrik ve kâfirlerden, Ehl-i Kitab olan gayr-ı müs-limlerden ilişkilerini kesen mü'min müslümanlar, kendile­rine Rabbleri tarafından emredilen muvahhid mii'minlerin birbirileri üzerindeki velayet hakkını çok iyi korurlar... Velayet hakkına dikkat eder, kardeşlik hukukunu gözetir­ler... Yalnız ve yalnız mü'minlerin kardeş olduğunu ve mü'minlerin birbiri üzerinde velayet hakkının bulunduğu­nu bilir, inanır ve uygularlar...    .

İşte bu konuda Rabbimiz Allah'ın buyrukları:

"Mü'minler, ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerini­zin arasını bulup düzeltin ve Allah'dan korkup sakının, umulur ki, esirgenirsiniz.[11]

"Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirilerinin velileridirler. İyiliği emreden, kötlükten sakındırırlar, na­mazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Rasu-lü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edece­ği bunlardır. Şübhesiz Allah, üstündür ve güçlüdür, hü­küm ve hikmet sahibidir.[12]                                                

Sizin yeliniz, ancak Alİah, O'nun Rasulü, rükû' edi­ciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir. Kim Allah'ı, O'nun Rasulü'nü ve iman edenleri veli edinirse, hiç şübhe yok, galib gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır.[13]

"Ey iman edenler, kendinizden olmayanı sırdaş edin­meyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışırlar, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düş­manlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık, belki akü erdirirsiniz.[14]

"Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah'dan hiç bir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunmak gayesiyle sa-kınma(nız) başka. Allah, sizi kendisiyle sakındırır. Varış,

Allah'adır.[15]

Mü'min müslümanların hangi mercilere ve nasıl itaat edeceğini yine Rabbimiz Allah beyan buyurmuştur... Muvahhid mü'minlerin vazifesi, emredildiği şekilde iman et­mek ve imanın gereği olan salih ameli işlemektir...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Ey İman edenler, Allah'a itaat edin, Rasulü'ne itaat edin ve sizden olan emir sahihlerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu, Allah'a ve Rasulü'ne döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa­nız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.[16]

Mü'min müslümanlar, Allah'a ve Rasulullah (s.a.s.)'e itaat ettikleri müddetçe, mü'min müslüman emir sahiblerine itaat ederler... Allah'a ve Rasulullah (s.a.s.)'e katıksız i-man eden, inhanla beraber salih amel işleyen mü'min müslümanlardan olup yönetici makamına gelenler, muvahhid mü'minlerin üzerinde velayet hakkına sahihtirler... Çünkü onlar, mü'min müslümanlardan oldukları için birbirileri-nin velileridirler...

Kaydedilen ayetlere dikkat edilecek olursa, kâfir ve müşriklerin velisi, tağuttur ve şeytandır... Onlar, tağut ve şeytan yolunda çaba gösterir, savaşırlar... Onlar, Allah'a, O'nun Rasulü'ne, İslâm Dini'ne, Kur'ân-i Kerim'e ve bü­tün mü'min müslümanlara karşı kin, nefret ve düşmanlığın en korkuncunu ortaya koyarlar...

Birbirilerinin velisi olan Yahudi ve Hristiyanlar, yü­ce Allah'a oğul isnad etmekle, Âlemlerin Rabbine iftira­nın en çirkinini yapmışlardır... Ayrıca elleriyle Rabbimi-zin ayetlerini bozup değiştirmek korkunç cinayetini de işlemişlerdir...[17]

Yine birbirilerinin velileri olan münafık erkek ve münafık kadınlar, kötülüğü emrediyor, iyiliği yasaklıyor­lar... Onların tabiatına, yani münafık karekterine uyan bundan başka bir şey değildir...

İslâm topraklarını işgal eden egemen tağutların bütü­nü, bu karekterlerin hepsini üzerlerinde taşıyorlar... Hatta bu karekterler, kendilerinde kemikleşmiş bir duruma gel­miştir...

İslâm topraklarında egemenlikleri altına aldıkları mü'min müslümanları sömürüyor ve eziyorlar... Muvah­hid müslümanları mahkum etmiş ve insan yerine bile koy­maz olmuşlardır...

Yasaları ve emirlerin tümü, gayr-ı İslâmî yasalar ve emirlerdir... Küfür ve şirk cephesini oluşturan bu egemen tağutlar, Allah'a, Rasulullah (s.a.s.)'e ve Allah'ın nizâmı olan İslâm'a karşı tuğyan etmiş, en şiddetli düşman olmuşlardır...

Emiru'l-mü'minin İmam Ali (r.a.)'ın rivayetiyle önde­rimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Allah'a isyan hususuda (hiç kimseye) itaat yoktur. İtaat, ancak meşru (olan bir şey hususun)dadır.[18]

Yine İmam Alı (k.v.)'in rivayetiyle şöyle buyurur ön­derimiz Rasulullah (s.a.s.):

Amire itaat, ancak ma'kul ve meşru olan emirler hakkındadır.[19]

Katıksız iman sahibi ve salih amel ehli olan genç yi­ğitler, bütün bu hakikatlarm farkında idiler... Muvahhid mü'min müslümanlardan olan genç yiğitler, yalnız Allah'a ve Rasulü'ne iman ettikleri ve itaatleri yalnızca onlara ol­duğu için, bütün tağutları reddetmişlerdi.[20] Çünkü genç yiğitler, müşrik ve kâfir milletinden apayrı bir Millete, yani İslâm Mületi'ne mensup idiler... İslâm Milleti, egemen­liğin kayıtsız şartsız Allah'a aid olduğu ülkede iktidarda ise, yani devlet olmuş ise, mü'min müslümanlanr» tüm emniyetleri sağlanmıştır... Eğer mü'min müslümanlar mahkum, müşrik ve kâfir tağutlar hakim olduğu bir ülke­de yaşıyorlarsa, o zaman kendi aralarında İslâm Cemaatı­nı oluşturmaları, onların boyunlarını bir borç, yani anın vacibi olan bir vazifedir...

Mü'min müslümanlar, eğer var ise, "Ümmetin İma­mı'"na bey'at etmeden, eğer Ümmet dağınık bir vaziyette veya esaret altında olduğu için İmamı yok ise, İmamın oluşması için çalışmadan Ölmenin, bir nev'î cahiliyye Ölü­mü ile ölmek olduğunun inancı ve şuurunda olmalıdırlar...

Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)'nın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Her kim bir eli itaattan çıkanrsa, kıyamet gününde Allah'a, hiç bir hücceti olmadığı hâlde kavuşur. Ve her kim boynunda bir bey'at olmadığı hâlde ölürse, cahiliyye ölümü gibi (bir ölümle) Ölür.[21]

Mü'min müslümanların ülkesi, yani "Daru'l-İslâin" işgal edilir, egemenlik kayıtsız şartsız insana devredilerek, Allah'ın egemenlik hakkı gasbedilir ve mü'min müsli-manlar esaret konumuna düşerlerse, veyahud "DariK-Harb"'de yaşıyorlarsa, üç kişi de olsalar, cemaat olmac-i yaşamalarının helâl olmadığının inancında ve şuurun^ olmaları gerekir...

Abdullah ibn Amr (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulul (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Dünyanın ücra bir köşesinde bile olsa, üç kişinin :lerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları helâl olmaz.[22]

Allah'ın taraftarları [23]ve Allah'ın yardımcıları olan mü'min müslümanlar,[24] yalnız ve yalnız yüce İslâm Mil-leti'nin mensubudurlar... "Müslüman" İsminden başka hiç bir İsim[25] ve İslâm'dan başka hiç bir hayat nizâmı kabul etmezler.[26] Dinleri, yani hayat nizâmları İslâm, isimleri Müslümandır...

Mü'min müslümanlar, her zamanda ve her mekânda hakkın taraftan ve batılın karşısında yer alırlar... Şirkle, küfürle, zulümle ve sömürüyle devamlı mücadele içinde­dirler... Yeryüzünü ifsad eden bu müfsid cephenin müstekbir taraftarları olan tağutlann iktidarının yok olması için tüm imkânlarını kullanırlar... Yeryüzünde yalnızca Allah'ın egemenliğinin olması, kulların, kullara kul ol­maktan kurtulup yalnız ve yalnız Allah'a kula olmalarım sağlamak için cihad ederler... Hiç bir zaman dalalet, yani sapıklık üzere birleşmez, hak üzere olan İslâm Cemaatı'nı oluşturur ve hak üzere iyi hâllerini korumaya devam eder­ler... Allah'ın yardımının hak üzere yaşayan cemaate ola­cağının inancı ve şuuru içindedirler...

îbn Ömer (r.a.)'rn rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.)

"Alİah, benim ümmetimi -veya Muhammed'in üm­metini, buyurdu- dalalette (sapıklıkta) bir araya getirmeyecektir. Ve Allah'ın (yardım) eli, cemaatın üzerindedir.

Her kim (cemaatten kavlen veya fiilen veya itikaden) ayrilırsa, şübhesiz cehenneme ayrılır.[27]

Yegâne hayat nizâmı islâm'ın, hayata uygulaması, yani yaşanması için İslâm cemaatına ihtiyaç vardır... Emiru'1-mü'minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.), bu hakikati cid­dî bir şekilde gündeme getirmiştir...

Temim ed- Darî (r.a.)'m rivayetiyle İmam Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur:

Ey küçük Arab topluluğu, dünyadan sakının, dün--yadan sakının, durum şu ki:

İslâm, İslâm olmaz cemaat olmayınca, cemaat, cema­at olmaz emiri (devleti) olmayınca, emir de, emir olmaz, kendisine itaat olunmayınca.[28]

Mü'min müslümanlar, İslâm Cemaatı'nı oluşturduk­tan sonra emir konumunda, yani onlardan olan, Allah'a ve Rasulü'ne katıksız iman edip itaat eden şahsiyete itaat ederler... Emir veya İmam olan mü'min müslümana itaatin vacib olduğu inancı ve şuuru içindedirler...

Abdullah İbn Abbas (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyu­rur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

"Her kim emirinden kerih gördüğü (hoşlanmadığı) bir iş meydana geldiğini görürse, onun fenalığına sabret­sin (isyan etmesin). Çünkü her kim (İslâm) camiasından bir karış ayrılır da ölürse, muhakkak o, cahiliyyet ölümü ile ölür.[29]

Ve İslâm Cemaatı, bütün hâl, hareket ve işlerinde is­tişareye dikkat etmenin esasına inanır ve bu şuurla yoluna devam eder...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur: "Allah'dan bir rahmet dolayısıyla onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba-katı yürekli olsaydın onlar, çevren­de dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için ba­ğışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şübhesiz Allah, te­vekkül edenleri sever.[30]

"Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının meta-ıdır. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha sürekli­dir. (Bu da) iman edip Rabblerine tevekkül edenler için­dir.

(Bunlar,) büyük günahlardan ve çirkin utanmazlıklar­dan kaçınanlar ve gazablandıkları zaman bağışlayanlar,

Rabblerine icabet edenler, dosdoğru namazı kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk edenler,

Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup kar­şı koyanlardır.[31]

Mü'min müslümanlardan oluşan İslâm Cemaatı, ge­rek kitablı, gerkse kitabsız gayr-ı müslimlerin esaretinde, gerek "mutlak Daru'1-Harb", gerekse Daru'l-Harbe dönüş­müş,.önceleri Daru'l-İslâm olup da işgal edilmiş bir ülke­de, bütün işlerini şura prensibi çerçevesinde halletmeye gayret ederler... Bulundukları ülkede egemen tağutlarm zulmü ve işkencesi altında müslüman olduklarını dahi söyleyemiyor, İslâm şiarlarının bazılarım bile olsun yaşa-yamıyor_ve can tehlikesi var ise,' mü'min müslümanlar oradan hicret ederler... İslâm'ın hakim, mü'min müslü-manların iktidarda olduğu bir Daru'l-İslâm var ise, hemen hicret etmeleri gerek... Böyle bir İslâm ülkesi yok ise, en azından onları İslâm/hâlleriyle kabul edecek ve kendileri­nin can tehlikesi olmayan bir başka Daru'l-Harb'e, yani bir başka gayr-ı müslimlerin egemen olduğu ülkeye hicret etmelidirler... Allah'ın, İslâm'ın ve mü'min müslümanların azılı düşmanlarının egemen olduğu bir ülkede, müslüman olduklarını bile söyleyemedikleri bir beldede durmaları doğru değildir... Rabbimiz Allah'ın arzı geniştir... Elbette hicret edilecek ve yaşanacak bir yer bulunur...

Rabbmiz Allah, şöyle buyurur:

"De ki: "Ey iman eden kullarım, Rabbinizden sakı­nın. Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. Al­lah'ın arzı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesabsız ödenir.[32]

Yeryüzünün bunca genişliğine rağmen, "ben müslümartn" diyenler, tağutî baskıların en şiddetli, en acımasız ve en korkuncunun bulunduğu bir Daru'l-Harb'den hicret etmez, mala, mülke ve servete olan bağlılığı onu, o yerde durdurur da, kendini gizler ve tağutun ordusunda yer alır, İslâm'a ve müslümanlara karşı savaşacak olursa, şu ilâhî cezayı haketmiş olur!..

Rabbimiz Allah buyurur:

Melekler, kendi kendilerine zulmedenlerin hayatla­rına son verecekleri zaman, derler ki:. "Ne hâlde idiniz?" Onlar: "Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstaz'aflar) idik" derler. (Melekler de:) "Onda, hicre etmeniz için Al­lah'ın arzı geniş değil miydi?" derler. İşte onların barınma yerleri cehennemdir. Ne kötü yataktır o!

Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan müs­taz'aflar olup hiç bir çâreye güç yetiremeyenler ve bir yol (çıkış) da bulamayanlar başka.

Umulur ki, Allah, bunları affeder. Allah, affedicidir,

bağışlayıcıdır.

Allah yolunda hicret eden, yeryüzünde barınacak çok yer de bulur, genişlik (ve bolluk) da. Allah'a ve Rasulü'ne hicret etmek üzere evinden çıkan, sonra kendisine ölüm gelen kişinin ecri, şübhesiz Allah'a düşmüştür. Allah, bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.[33]

Bu ayet-i kerimelerin esbab-ı nüzulüne dikkat edile­cek olursa, mes'ele daha iyi kavranmış olur...       

İkrime (r.a.) anlatıyor:

Bana, ibn Abbas (r. anhuma) şöyle haber verdi:

Müslümünlardan (Mekke'de kalıp hicret etmeyen) bir takım insanlar, Rasulullah zamanında müşriklerle beraber olarak camiasını çoğaltıyorlardı.

Bedir Harbi sırasında düşman safları arasında bu ki­şilere ok atılıyor ve atılan ok varıp bunlardan birisine isabet ediyor ve onu Öldürüyordu, yahud kılıçla vurulup öl­dürülüyordu.

Bunun üzerine Allah

"Kendi kendilerine zulüm edenlerin [34] ayetini indirdi.[35]

Medine İslâm Devleti'ne hicret etmeyip Mekke şirk devleti'nin vatandaşı olarak kalanlar, vatandaşlık görevi olarak Ebu Cehil'in ordusunda yer almışlardı... Ve Bedir Harbi'nde Rasulullah (s.a.s.) komutasında İslâm Ordusuy­la karşı karşıya gelmiş ve mü'min müslümanlara karşı ta­ğutî şirk ordusunun birer askeri olarak savaşmış, böylece öldürülmüşlerdi...

Bu âyet-i kerimeler ve esbab-ı nüzulü gösteriyor ki, mü'min müslümalar, Daru'1-Harb bölgelerinde tağutların ordusunda ve tağutî zulüm düzenlerin ayakta kalmasına vesile olan herhangi bir kurum ve kuruluşunda vazife ya­pamaz, yer alamazlar!.. Böyle bir vazife ve yer alma, Al­lah düşmanı, İslâm düşmanı ve mü'min müslümanların düşmanı olan müşrik, tağutların kurumuş damarlarına ha­yat kanı pompalamak demek olur ki, bu tavır, onların ko­rkunç suçlarına ortak olmak demektir!..

Hicretin, önderimiz Rasulullah (s.a.s.) tarafından be­yan buyrulan bir başka mânâsı da, Allah'ın haram kıldığı her şeyden uzaklaşmak, onları terk etmektir...

Abdullah İbn Amr (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

"Müslüman, dilinden, elinden müslümanların selâmette kaldığı kimsedir: Muhacir de, Allah'ın nehyettiğini terk edendir.[36]

Rabbimiz Allah'ın yasakladıklarından tamamen uzaklaşıp, serbest kıldıklarıyla amel eden mü'min müslümanlar da, muhacirdirler... Allah'ın haram kıldıklarını ter-kederek, helâl kıldıklarıyla uğraşan mü'min müslüman, imanını kurtarmış ve amelini salihleştirmeye çalışmış olur... Çünkü Allah'ın yasakladığı şeylerin başında, Al­lah'a şirk.koşmak suçu gelmektedir.[37] Şirki ve küfrü ta­mamen terk ederek imanını sağlamlaştıran mü'min müslüman/diğer haramlardan sakınarak amelini de salihleşti-ir...                                                                .

Rabbimiz ^Han'ın buyurduğu, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in beyan .ettiği gibi katıksız iman eden, salih amel üzere istikametten sapmayan, Allah'dan gereği gibi korkan, mü'min müslüman olarak yaşayan ve mü'min müslüman olarak ölmekten başka gayesi olmayan izzetli ve şerefli bir şahsiyet, kendisi gibi sadıklarla beraber olmalıdır[38] Muvahhid, mü'min, muttaki ve müslüman olan izzet ve şeref sahibi şahsiyetlerle beraber olmak, imanını ve salih ameli­nin devamlı olmasını koruma altına almak demektir... İn-şaallah, mü'min müslüman bu hâlini bozmadıkça, Allah, ona yardım eder ve onun hâlini bozmaz!.[39]

Mü'minlerle, muvahhidlerle, müttakilerle, sadıklarla, salihlerle ve müslümanlarla beraber olmak gerek... Müş­riklerle, kâfirlerle, tağutlarla, zalimlerle, fasıklarla, facir-lerle, ehl-i bid'at ve ehl-i hurafe ile beraber olmaktan ala­bildiğine kaçınmak gerekir... Onlarla dost olmamak, onla­ra itaat etmemek gerekir... Onlarla dost olan ve onlara itaat eden, onlar gibi olur... Bu, kaçınılmaz bir gerçektir.[40]

Önderimiz Rasululah (s.a.s.), iyilerle beraber bulun­mak ve iyilerin bulunduğu bir diyara hicret etmek konu­sunda bir kıssa beyan buyururlar...

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Sizden öncekiler içinde bir adam vardı ki, doksan-dokuz insan öldürmüştü. Bu sebeble, dünya insanlarının en âlimi kim olduğunu sordu. Ona, bir rahib gösterdiler. O da, rahibe gelerek, kendisinin doksandokuz kişi öİdürdüğünü söyledi, tevbesi kabul edilip edilmeyeceğini sordu.

Rahib:

Hayır, cevabını verdi.

Adam, onu da ödürdü ve bununla yüzü tamamladı. Sonra yeryüzü halkının en âlimini sordu. Ona, âlim bir zat gösterdiler.

Adam, ona (da giderek) kendisinin yüz kişi Öldürdü­ğünü, tevbesinin kabul edilip edilmeyeceğini arzetti.

O:

Evet (kabul edilir), seninle tevbenini arasına kim girebilir? Falan yere git. Orada Allah'a ibadet eden insan­lar vardır. Onlarla birlikte Allah'a ibadet et! Memleketine dönme! Çünkü orası kötü yerdir, dedi.

Adam gitti. Yolun yarısına varınca eceli geldi. Bu se­fer, onun hakkında rahmet melekleriyle azab melekleri münakaşa ettiler.

Rahmet melekleri:

Bu adam, tevbe ederek, kalbiyle Allah'a yönelerek geldi, dediler.

Azab Melekleri ise:

O, hiç bir hayır işlemedi, dediler.

Bunun üzerine yanlarına insan suretinde bir melek geldi. Onu, aralarında hakem yaptılar. Oda:

İki yerin arasını ölçün, hangi yere daha yakın-sa,bu adam oralıdır, dedi.

O yeri ölçtüler ve adamın gitmek istediği yere daha yakın buldular. Bunun üzerine ruhunu rahmet melekleri kabzetti." Katade, demiş ki:

Hasen, şunu söyledi:

Bize anlatıldığına göre, bu adam, ölüm kendisine gelince, göğsüyle (o tarafa doğru) ilerlemiş.[41]

Bütün batıl olanlardan, kötülüklerden ve kötülerden uzaklaşmak için tevbe edip onları terk etmenin, sadıklar ve iyilerle beraber olmaya niyet edip onlarla yaşamak için gayret etmenin,mükafatı budur işte!..

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in övdüğü ve takdir buyurduğu garibler, İslâm'ı gereği üzere yaşamak için kendilerini engelleyen ve baskı yapan kabilelerini terk eden mü'min müslümanlardır...

Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyururlar:

"İslâm, şübhesiz garib olarak başladı ve (günün bi­rinde) garib hâle dönecektir. Ne mutlu garib (mü'min)le-re."

İbn Mes'ud, demiştir ki:

Garibler kimlerdir? diye sordular.

Rasul-i Ekrem (s.a.s.):

"Kabilelerinden (İslâm için) ayrılıp uzaklaşanlardır." buyurdu.[42]

Fitnelerden, fesadlardan uzaklaşmak için gerekirse dağ başları ve ıssız vadiler tercih edilmelidir... Mühim olan imanını, dinini, canını, neslini, aklını ve helâl malını korumaktır...

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'ı rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Yakında (Öyle fenalıklar meydana gelecek ki,) bir müslümamn kendi dinini fitnelerden selâmete kaçırmak için dağ başlarında gezdirip yağmur sularının düştüğü yer­lerde (yani vadiler ve sahralarda) güdeceği davarları, en

hayırlı malı olacaktır.[43]

Tağutlann egemenliğinde bulunan fitne ülkelerinde yaşayan müstaz'af mü'min müslümanların tek sığınağı Al­lah Teâlâ (c.c.)'dir. Her zamanda ve her mekânda muvah-hid mü'min müslümanların güvenip dayanacakları tek merci Allah Teâlâ'dır. Allah Teâlâ (Azze ve Celle), ne gü­zel Mevlâ'dır, ne güzel yardımcı!.[44]

Bundan dolayı Rabbimiz Allah, şöyle buyurur: "Öyleyse Allah'a doğru (yönelip şirkten ve bozulma­lardan) kaçın. Gerçekten ben sizi, O'ndan yana açıkça uyarıyorum.

Allah ile beraber başka bir ilâh (ı ortak) kılmayın. Gerçekten sizi, O'ndan yana açıkça uyarıyorum.[45]

Zübeyr (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Memleketler, Allah'ın mülkü, kullar, Allah'ın kulla­rıdır. Öyle ise, nerede hayrı bulursan oraya yerleş.[46]

Mü'min müslümanlar, dinlerini ve canlarım korumak için müşriklerden ve onların egemenliklerinden kendileri­ni kurtarmalı, onları terk etmelidirler... Rasulullah (s.a.s.), kendilerinden bey'at aldığı Sahabî'ye bunu şart koşmakta­dır...

Çerir (r.a.) anlatıyor:

Müslümanlar bey'at ederken, Rasulullah (s.a.s.)'in yanına gelerek:

Ya Rasulullah, elini uzat sana bey'at edeceğim. Bana lazım olan şartları da söyle, sen, daha iyi bilirsin, dedim.

Oda: .

"Allah'a kulluk etmen, namazı kılman, zekatı ver­men, müslümanlara sadakatla bağlanman, müşrikleri terk etmen hususunda bey'atını kabul ediyorum." buyurdu.[47]

Rasulullah (s.a.s.)'in Ümmeti, bir tek ümmettir... Bu Ümmet, Allah'tan başka hiç bir Râb kabul etmeyen İslâm Milleti'dir...

Rabbimiz, şöyle buyurur:

"Gerçek şu ki, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir.

Ben de, sizin Rabbinizim, öyleyse Bana ibadet edin.[48] Bu, böyledir!..

Yalnız ve yalnız Âlemlerin Rabbi Allah'ın  olan muvahhid mü'min müslümanlar, bir milletin, yani İslâm Milleti'nin izzet ve şeref sahibi birer ferdleridirler... Mü'min müslümanlar, birbirilerinin dostları ve yardımcı­ları olan şahsiyetlerdir... Hiç bir zaman mü'min kardeşleri­ni bırakıp kâfirleri dostlar edinemezler... Aksine mü'min müslüman kardeşleriyle ilişkilerini sımsıkı hâle getirirken, ehl-i küfür ve ehl-i şirkle olan bütün bağlarını koparır, on­ları terk eder ve onlardan uzaklaşırlar...

Bundan dolayı Rabbimiz Allah, bizi tekrar tekrar uyarmakta ve bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler, mü'minleri bırakıp kâfirleri veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?"[49]

 



[1] Kehf, 18/16.

[2] Hiç şübhesiz, Bizsana bu kitabı hak İle indirdik. Öyleyse sen de, di­ni yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet et. Haberin olsun, hâlis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır..." Zümer, 39/2-3.

"De ki: 'Ben, dini yalnızca O'na hâlis kılarak Allah'a ibadet etmekle emrolundum. Ve ben, müslümanlann ilki olmakla da emrolundum." Zümer, 39/İM2

[3] Bkz. Bakara, 2/193, Enfâl, 8/39.

[4] Casiye, 45/18-20.

[5] İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar Ale'd-Dürrü'İ-Muhtar, Çev. Ahmed Da-vudoğlu, İst. 1983, C. 5, Sh. 358. Aynca bkz..Seyyid Şerif Cürcânî, Kitabu't-Ta'rifat, Arabça-Türkçe Terimler Sözlüğü, Çev. Arif Erkan, İst. 1997, Sh. 247.

[6] Bakara, 2/257

"Küfredenler, birbirilerinin velileridir......" Enfâl, 8/73.

[7] Nisa, 4/76.

[8] A'raf, 7/27.

[9] Mâide, 5/51.

[10] Tevbe, 9/67.

[11] Hucurât, 49/10.

[12] Tevbe 9/71.

[13] Mâide, 5/55-56.

[14] Âl-i İmrân, 3/1İ8.

[15] ÂI-i İmrân, 3/28.

[16] Nisa, 5/59.

[17] Ey Kitab Ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve bildiğiniz hâlde hak­kı gizliyorsunuz?" Âl-i İmrân, 3/71.

"Artık vay hâllerine, kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bîr değer karşılığında satmak için: "Bu, Alİah karındandır" diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara, vay kazanmakta olduk­larına." Bakara, 2/79.

[18] SahiİM Müslim, Kitabu'I-îmare, B. 3, Hds. 39.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B. 87, Hds. 2625. Sünen-i Neseî, Kitabu'I-Bey'at, B. 34, Hds. 4187.

[19] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Ahkam, B. 4, Hds. 9.

Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İmare, B. 8, Hds. 39-40. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Cihad, B. 40, Hds. 2863.

[20] Abdullah İbn Ömer (r.a.)'dan.

Rasululiah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

Masiyet (Allah'a isyan) emrolunduğu zaman da, onları dinle­mek ve boyun eğmek (itaat etmek) yoktur." Sahih-i Buhâri, Kitabu'l-Ahkam, B. 4, Hds. 8. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İmare, B. 8, Hds. 38. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Cihad, B. 29, Hds. 1759. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B. 87, Hds. 2626. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Cihad, B. 40, Hds. 2864. Sünen-i Neseî, Kitabu'I-Bey'at, B. 34, Hds. 4188.

[21] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-îmare, B. 13, Hds. 58. Sahih-i Buhâri, Kitabu'l-Ahkam, B. 4, Hcs. 7. Kitabu'l-Fiten, B.2, Hds. 5.

[22] imam.Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, İst.1401, C.2, Sti.177.

Not: Ravilerden İbn Lehia, zayıf, diğer ravilerin hepsi sika olan zat­lardır.

[23] Kim Allah'ı, O'nun Rasulünü ve İman edenleri dost (veti)edinirse, hiç şübhe yok, galib gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır." Mâide, 5/56.

[24] Ey iman edenler, Allah'ın yardımcıları olun. Meryemoğlu İsa'nın Havarilere: 'Allah'a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir? demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: 'Allah'ın yardımcıları bizle­riz.' Böylece İsrailoğullanndan bir topluluk iman etmiş, bir topluluk da küfretmişti. Sonunda Biz de, iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler." Saff, 61/14.

"Ey iman edenler, eğer siz Allah'a {Alİah adına İslâm'a ve müslü-manlara) yardım ederseniz, O da, size yardım eder ve sizin ayakları­nızı sağlamlaştırır." Muhammed, 47/7.

[25] Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konu­sunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dincinde oldu­ğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi 'Müslümanlar, olarak isimlendirdi. Peygamber, sizin üzerinize şahid olsun, siz de, insanlar üzerinde şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sanlın. Sîzin Mevlanız O'dur. İş­te, ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcı." Hacc, 22/78.

[26] Bu gün size, dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi ta­mamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip beğendim..." Mâİde, 5/3.

[27] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Fiten, B. 7, Hds. 2255-2256.

[28] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 26, Hbr. 257.

[29] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Ahkam, B. 4, Hds. 7

Kitabu'l-Fiten, B, 2, Hds. 6.

Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İmare, B. 13, Hds. 55-56.

[30] ÂMİmrân, 3/159

[31] ŞÛrâ, 42/36-59.

[32] Zümer, 39/10

[33] Nisa, 4/97-100

[34] Nisa 4/97

[35] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B. 92, Hbr. 118. Kitabu'l-Fiten, B. 12, Hbr. 35. İmam El-Vahidî, A.g.e., Sh. 183. Abdulfettah El-Kadî, A.g.e., Sh. 127.      ' İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, C. 5, Sh. 1874, vd.

[36] Sahih-i BuhârvKitabu'1-İman, B. 3, Hds. 3.

Sahih-i,Müsfim, Kitabu'1-İman, B. 14, Hds. 64-65. Sünen-iEbuDavud, Kitabu'i-Cihad, B. 2, Hds. 2481. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-İman, B. 12, Hds. 2763. Sünen-i'Neseî, Kitabu'1-İman, B. 9, Hds. 4963. Sünen-i Dârimî, Kitabu'r-Rikak, B. 8, Hds. 2719.

[37] Ebu Hüreyre (r.â.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu; "Helak edici oları yedi şeyden çekininiz." Sahabîler:  

Ya Rasulullah, bu yedi şey nedir?" diye sordular, Rasulullah:

"Allah'a şirîc koşmak. Sihir yapmak, Allah'ın haram kıldığı bir canı öl­dürmek, haklı öldürülen'müstesna, Ribâ (yani faiz kazancı) yemek, Yetim malı yemek, Düşmana hücum sırasında harbten kaçmak, Zi­nadan kal'aya girmişçesine korunmuş olup hatırından bile geçirmeyen mü'min kadınlara zina iftirası atmak." buyurdu. Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Vcsaya, B. 24, Hds. 29. Sünen-i Müslim, Kitabu'1-İman, B. 38, Hds. 145. Sünen-i Ebu Davud, KitabıTI-Vesaya, B. 10, Hds. 2874. Sünen-i Neseîj Kitabu'I-Vesaya, B. 12, Hds. 3654. Benzer bir hadis için bkz. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-İsti'zan ve'l-Adab,B.33,Hds. 2876.

[38] Ey iman edenler, Allah'dan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa, öy­lece korkup sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin." Al-i İmrân, 3/102.

"Ey iman edenler, Allah'dan sakının ve doğru (sadık)larla birlikte olun." Tevbe, 9/119.

[39] Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz." Ra'd, 13/11. "Nedeni şu: Bir kavim (toplum), kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir. Alİah, şüb-hesiz işitendir, bilendir." Enfâl, 8/53.

[40] Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır..." Mâide, 5/51.                                                  '  

Onlara itaat edersenz, şübhesiz siz de müşriklerden olursunuz." En'am, 6/121.

[41] Sahihi Müslim, Kitabu't-Tevbe, B. 8, Hds. 46.

Sahih-i Bııhârî, Kitabu'l-Enbiya, B. 56, Hds. 137.

İmam Buhârî (r.a.)'in ziyadesi:

"Bunun üzerine Ailah, tevbe için gideceği köye, 'biraz yaklaş, diye,

ölen kimsenin kendi köyüne de, biraz uzaklaş'diye vahyetti."   .

Sünen-i İbn Mace, Kitabu'd-Diyet, B. 2, Hds. 2622.

[42] Sünen-i îbn Mace, Kitabu'İ-Fiten, B. 15, Hds. 3988.

[43] Sahih-i Buhâri, Kitabu'1-İman, B. 11, Hds. 12. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Fiten, B. 4, Hds. 4267 Sünen-i Neseî, Kitabu'1-tman, B. 30, Hds. 5003. Sünen-i İbn Mace\ Kitabu'l-Fiten, B. 13, Hds. 3980.

[44] Kim de, Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır." Talak, 65/3.

"Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır, bütün İşler O'na döndürülür. Öyleyse O'na kulluk edin ve O'na tevekkül edin. Senin Rabbin yap­makta olduklarınızdan habersiz değildir." Hûd, 11/123. ".... Hüküm, yalnızca Allah'ındır. Ben, O'na tevekkül ettim. Tevek­kül edenler de, yalnızca O'na tevekkül etmelidirler." Yûsuf, 12/67. -"Mü'minler, ancak o kimselerdir ki, .Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, O'nun ayetleriokunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler." Enfâl, 8/2.

"... Bilin ki, gerçekten Allah, sizin Mevlânızdır. O, ne güzel Mevlâ-dır ve ne güzel yardımcıdır." Enfâl, 8/40, Hacc,22/78.

[45] Zariyât, 51/50-51.

[46] İmam Suyutî, Camiu's-Sağir Muhtasarı, C.2, Sh. 206, Hds. 1743 (3221)

Ahmed b. Hanbel, El-Miisned, C. 1, Sh.l66'dan.

Aclunî, Keşfu'1-Hafa, C.l, Sh. 289, Hds. 924.,

Not: Taberî, Ahmed b. Hanbel ve Taberânî rivayet etmişlerdir. Ha­dis, zayıftır.

[47] Sünen-i Ne,seî, Kitabu'l-Bey'ai, B. 17, Hds. 4159 ve 4158. .

[48] Enbiya, 21/92. Mü'minun, 23/52.

[49] Nisa, 4/144.