Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Helal Rızk Edinmek - Selefinizinde - 13. Sayfa

Helal Rızk Edinmek

 

Muvahhid mü'min müslüman olan genç yiğitlerin kıssasını beyanla Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Böylece aralarında bir sorgulama yapsınlar diye on­ları drilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar kaldı­ğınızı Rabbiniz daha iyi bilir, şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size on­dan bir rızık getirsin, ancak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.[1]

Genç yiğitlerin mağarada ne kadar uyuyarak kaldık­larını daha iyi bilen Rabbimiz Allah, ölümden sonra dirilmeye apaçık bir delil olsun diye onları tekrar diriltti, yani uyandırdı... Bu diriliş, hem kendileri, hem de diğer insan­lar için ölümden sonra dirilişin en sağlam örneği idi...

Saklandıkları mağarada yıllarca uyuduktan sonra tek­rar uyanan, sanki ölümden sonra tekrar dirilmişler gibi olan genç yiğitler, kendi aralarında sohbet ediyorlar... Bu sohbetlerinde üç mesele üzerinde duruyorlar...

1) Mağaradaki uykularında ne kadar kaldıklarını Rabbleri Allah daha iyi bilir.

2) Şehire, para ile birlikte onlardan biri gönderilmeli ve yiyeceklerin hangisi temiz ise, ondan alıp getirmeli.

3) Şehire giden muvahhid mü'min, çok dikkatli ol­malı, düşmanlara, yani egemen tağutlara ve onların emni­yet güçlerine karşı çok uyanık bulunmalı... Öyle hassas davranmalı ki, onları kimseye sezdirmemeli ve nerede oldukları belli olmamalıdır...

Birinci meselenin üzerinde durmuyor, "Allahu âlem bi's-sevab" diyor ve öylece iman ediyoruz... Dikkat edile­cek olursa, genç yiğitler de kendi aralarında konuşurken, "Ne kadar kaldığımızı Rabbimiz daha iyi bilir." demişlerdi... Biz de, o muvahhid mü'min müslümanların dediği gi­bi diyoruz...

Diğer mesele ise, temiz ve helâl rızk meselesi idi... Mü'min müslümanlar, her şeylerine, hayatî her meseleleri­ne çok dikkat etmeli ve helâl olmasına özen göstermeli­dir... Haramlardan alabildiğine kaçınmalı, onlara fikren dahi yaklaşmamalıdır... İmkânları dahilinde helâl olanları işlemelidir. Haramları anmamaya, onlara yaklaşmamaya ve uzak kalmaya en son gayretini göstermelidir...

Her konuda olduğu gibi bu konuda da, mü'min müs­lümanların yegâne önderi ve örneği Rasulullah (s.a.s.)'dir.

Mü'minlerin annesi Aişe (r. anha) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.) -dünya işlerinden- iki şey ara­sında muhayyer kalındığında muhakkak onlardan günah olmadığı müddetçe- en kolay olanını alırdı. Eğer günah gerektirecek olursa, o kolay şeyden insanların en uzak bu­lunanı Rasulullah olurdu.

Rasulullah, kendisi için kin tutup öc almamıştır. Ancak Allah'ın hürmetine saygısızlık edilmesi hâli müstesna­dır. İşte bu hâlde yapılan hürmetsizlik sebebiyle Alİah için (öfkelenir) intikam alırdı.[2]

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Ben, sizleri bir şeyden nehyettiğim zaman ondan sa­kının. Sizlere bir şeyi emrettiğim zaman da emrimi tutu­nuz. Gücünüzün yettiği kadar onu yerine getiriniz. [3]

"Yaratmadan önce de yaratıcı, rızıklandırmadan önce de rızık verici yüce Alİah,[4] "yarattığı şeylere ihtiyaç duymadan yaratan ve yarattıkların rızkını güçlüğe düşme­den verendir.[5]

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a aid olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) tümü apaçık bir kitabtadir.[6]

"Kendi rızkını taşımayan nice canlı vardır ki, onu da, sizi de Allah rızıklandırmaktadır. O, işitendir, bilendir.[7]

"Allah, kullarından dilediğine rızkı yayıp genişletir, onu kısar da. Hiç şübhe yok Allah, her şeyi bilendir.[8]

Rızk konusunda, Seyyid Şerif Cürcânî (rh.a.) şunları beyan eder:

"Rızk: Allah Teâlâ'nm hayvana (yani canlı varlıkla­ra), yemesi için var ettiği besinlerdir. Helâl ve haramı kapsar.[9]

İmam Ömer Nesefî (rh.a.)'ın:

"Haram, rızıktır." İbaresini şerh eden Allâme Sa'düddin Taftazânî (rh.a.), şunları beyan eder:

"Rızık, Allah Teâlâ tarafından canlılara sevkedilen ve canlılar tarafından yenilen şeyin ismidir.

Rızık, bazan helâl, bazan haram olabilir. Rızkı bu şe­kilde tarif etmek, rızık, canlıların aldığı gıdadan ibarettir, şeklinde tarif etmekten daha iyidir. Zira bu tarifte rızkın, Allah Teâlâ'ya nisbet ve isnad edilmesi mânâsı yoktur. Halbuki rızk kavramında bu mânâya daima itibar edi­lir.[10]

Molla Aliyyu'1-Karî, İmam-ı Azam (rh.a.yüı "El-Fık-hu'1-Ekber" adlı eserin şerhinde şunları söyler:

"Evet, haram rızıktır. Çünkü rızık, Allah Teâlâ'nın canlı varlıklara verdiği ve canlının da onu alıp, onunla faydalandığı şeyin ismidir. Bu ise, helâl olduğu gibi, ha­ram da olur..[11]

Rabbimiz Allah, mü'min müslümanların fıtratlarına uygun olan temiz ve güzel şeyleri helâl kılmıştır... Başta bütün Rasullere (Allah'ın salat ve selâmı üzerlerine olsun) olmak üzere tüm iman eden mü'min müslümanlara güzel, temiz ve helâl şeylerden yemelerini emretmiştir...

"Ey Rasul (Peygamber)ler, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin ve salih amellerde bulunun, çünkü gerçekten Ben, yapmakta olduklarınızı biliyorum.[12]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in mü'min nıüslümanlar için hayırlı gördüklerini emrettiği onları kötülüklerden sa­kındırdığı, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kıldı­ğı, Rabbimiz Allah tarafından bizlere beyan buyruluyor....O (Rasulullah), onlara, ma'rufu (iyiliği) emre­diyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. O'na inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve O'nunla birlikte indiri­len nuru izleyenler, işte kurtuluşa erenler bunlardır.[13]

Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Ey insanlar, şübhesiz ki Allah, Tayyibtir. Tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah, mü'minlere de, Rasulle­re emrettiği şeyleri emrederek:

"Ey Rasuller, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin ve salih amellerde bulunun, çünkü gerçekten Ben, yapmakta olduklarınızı biliyorum.[14]

(Başka bir ayette):

"Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin.[15] buyurmuştur."

Sonra şunları söyledi:

"Bir kimse (Hakk yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza toprağa bulanmış bir hâlde ellerini semâya uzatarak:

Ya Rabbi, ya Rabbi, diye dua eder.

Halbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram  (hasılı) kendisi haramla beslenmiş olursa, böylesinin duası

nasıl kabul edilir?[16]

Bu apaçık naslardan anlaşıldığı üzere, mü'min müs-lümanın yiyeceğine, içeceğine, giyeceğine ve diğer ihti­yaçlarına çok dikkat edecek, bu konuda haramlardan ala­bildiğine uzak duracak ve her ihtiyacını helâldan temin et­meye var gücüyle gayret edecektir... Mü'min müslümanlar tarafından yapılan duaların, Allah tarafından kabulü için helâl lokmanın boğazdan geçmesi şartını hiç bir zaman unutmamak gerek...

Enes b. Malik (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)

şöyle buyurur:

"Dua, ibadetin beynidir.[17]

Numan b. Beşir (r.a.)'ın rivayet ettiği hadiste ise, Ra­sulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Şübhesiz, ancak dua ibadettir,"

Sonra:

"Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin, size icabet ede­yim. Doğrusu bana ibadet (dua) etmekten büyüklenen (müstekbir)ler, cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir[18]  ayetini okudu.[19]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), helâl lokma yiyip Sün­net Üzere amel eden mü'min müslümanları cennet ile

müj delemektedir...

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah

(s.a.s.) şöyle buyurur:

"Her kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da, onun kötülüklerinden emin olur­larsa, muhakkak cennete girer."

Bunun üzerine bir adam:

Ya Rasulullah, bugün halk arasında bu (vasıfta ki­şiler) pek çoktur, dedi.

Rasul-i Ekrem (s.a.s.):

"Benden sonraki asırlarda da bulunacaktır." buyur­du.[20]

Rasulullah (s.a.s.)'in bu buyruğunu dinleyenler ara­sında bulunan bir adamın:

Ya Rasulullah,'bugün halk arasında bu (vasıfta kişiler) pek çoktur." Sözüne iyice dikkat edip düşünmeli­yiz!.. Her ne kadar Rasulullah (s.a.s.):

"Benden sonraki asırlarda da bulunacaktır'1 diye me­selenin inceliğine dikkat çekmişse de, o gün halk arasında bu vasıftaki insanlar pek çoktur... Helâl lokma yiyen, Sün­net (Şeriat) üzere yaşayan ve insanların onların kötülüklerinden emin olduğu kişilerin pek çok olmasının sebebleri iyi araştırılıp düşünülmelidir!..

Bu araştırma ve düşünmenin sonucunda şu karşımıza çıkmaktadır. Egemenlik kayıtsız şartsız Allah'a aid ve iktidarda mü'min müslümanların bulunduğu, yegâne hayat nizâmı İslâm'ın hakim olduğu bir İslâm ülkesi, yani Da-ru'1-İslâm'da yaşıyorlar... Mü'min Müslümanlar iktidarda, gerek kitablı, gerekse kitabsız gayr-ı müslimlerin zimmî olarak yaşadıkları Daru'l-İslâm'da, mü'min müslümanların din, can, akıl, nesil ve mal emniyetleri tamamen korun­muştur... Haramlar ortadan kaldırılmış, haramlara giden yollar tamamen kapatılmıştır... Mü'min müslümanlar, he­lâl yoldan kazanıyor ve alın terleri kurumadan hakkettikleri ücreti alıyorlar... İşçi-işveren ilişkileri adalet ve hak ölçüsünde ayarlanmış, denge sağlanmıştır... Böylece yeni-len-içüen ve giyilen maddelere haram karışmaması sağ­lanmıştır...

İslâm hakim olduğu için, İslâm ülkesinde her iş, her o-iay ve her hareket Allah'ın kitabı Kur'ân-ı Kerim ve Kur'ân'ın uygulanması olan Rasulullah (s.a.s.)'in Sünne-ti'ne göre yapılmaya çalışıldığı için mü'min müslümanlann her anı Allah'a ibadetle değerlendirilmektedir... İbadetin aleyhine, gerek akîde, gerekse amel konusunda olsun her hangi bir suç işlendiği takdirde, suçluya Allah'ın hükmü gereği ceza verilmektedir... Böylece tüm ülkede huzur ve saadet sağlandığı için, insanlar birbirinden emin olurlar!..

Eğer egemenlik kayıtsız şartsıza olarak Allah'dan başka mercilere, kurum, kuruluş ve şahıslara devredilecek olunursa ve böyle bir egemenlik, ülkenin emniyet güçleri tarafından koruma altına alınacak olunursa, Allah'ın ha­ram kıldığı her şey serbest kılınıp yas allaştınlac aksa, böy­le bir ülkede helâl lokma bulmak kolay olmayacaktır her hâlde!?.. Böyle bir ülkede İslâm mahkum edilip hayatın dışına itilerek, kişisel vicdanlara hapsedilmesinden dolayı, Mü'min müslümanlar, Sünnet üzere yaşamak konusunda çok, amma çok zorlanır ve büyük sıkıntılara düşerleri..

Allah'ın indirdikleri hükümlerle hüküm olunmadığı, aksine heva ve heveslerini ilâhlaştıran tağutlann arzularının kanunlaştığı ve geçerli olduğu bir ülkede, Allah'ın ve" Rasu­lullah (s.a.s.)'in emrettiği iyilikler yasaklanmış, yasakladık­ları kötülükler ise, serbestleşmiştir... Bu hâlde yaşamaya çalışan ülke insanları birbirinden emin olamazlar... Her an birbirinden kötülük beklerler... İş yerleri ve mağazalar de­mir kepenklerle kapatılırken, evlerin kapıları çelik kapı ol­manın yanı sıra, kapılara alarm cihazları takılıyor!?..

Mü'min müslümanlar, hangi "Dar" da olursa olsun, yani ister İslâm'ın hakim, şirk ve küfrün mahkum olduğu Daru'l-îslâm'da olsun, isterse İslâm ve müslümanlann mahkum, şirk, küfür ve gayr-ı müslimlerin hakim olduğu bir Daru'l-Harb'de olsun, helâl ve haram sınırlarına dikkat etmelidirler!.. Çünkü helâl ve haram sınırlarını koyan ve emreden Allah ve Rasulü (s.a.s.)'dir!.. Mü'min müslüman­lar, hangi ülke ve hangi hâlde yaşıyorsa, o şartlarda Al­lah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in kendilerine emrettikleriyle amel etmelidirler!.. Hangi Dar'da yaşıyorsa, o Dar ile ilgi­li fıkhı bilmek ve ona göre amel etmek zorundadır...

Mü'min müslümanm yaşadığı anda, onun için Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in beyan ve emir buyurduğu helâller ve ha­ramlar bellidir... Helâl ve haram sınırları net olarak beyan buyrulmuşdur... Ancak bunların arasında helâl mı, haram mı belli olmayan şübheli şeyler vardır... Muvahhid mü'min, şübheli olan şeylerden kendisini uzak tutması ile ırzını ve dinini tertemiz yapmış olur... Töhmet makamında bulunmaz ve içinde hiç bir şübhe kalmadığından dolayı rahat eder...

Her ne kadar, "Şek ile yakın zail olmaz[21] kaidesi hakikati beyan ediyorsa da, muvahhid mü'min, şek olan şeylerden uzak durmalıdır... Bu hâl, takvaya daha uygun olan bir hâldir, yoksa şübhe ile aslında helâl olan bir şey, haram olmaz!..

Numan b. Beşir (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Helâl belli, haram da bellidir. İkisi arasında (helâl mı, haram mı belli olmayan bir takım) şübheli şeyler var­dır ki, çok kimseler, bunları bilmezler. Her kim şübheli şeylerden sakınırsa, ırzını da, dinini de tertemiz tutmuş olur. Her kim şübheli şeylere dalarsa, (içine girmek yasak olan) koruluk etrafında davarlarını otlatan bir çoban gibi çok sürmez içeriye dalabilir.

Haberiniz olsun, her hükümdarın kendine, mahsus bir koruluğu vardır. Gözünüzü açın, Allah'ın yeryüzündeki koruluğu da, haram ettiği şeylerdir. Haberiniz olsun ki, bedenin içinde bir lokmacık (mudğa) et parçası vardır ki, iyi olursa, bütün beden iyi olur. Bozuk olursa, bütün be­den bozuk olur. İşte o (et parçası) kalbur.[22]

Ebu'I-Havra el-Sa'dî, şunu anlatır:

Hasan İbn Ali (r. anhuma)'ya:

Rasulullah (s.a.s.)'den ne ezberledin? diye sordular. Dedi ki:

Rasulullah (s.a.s.)'den şunu ezberledim:

"Sana kuşku veren (şübheye düşüren) şeyi bırakarak, kuşku vermeyen şeyi al! Doğruluk, gönül rahatlığı, yalan ise kuşkudur.[23]

Nevvas b. Sem'an el-Ensarî (r.a.), şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s.)'e, iyilik ve günahı sordum da şöyle buyurdu:

"İyilik, ahlâk güzelliğidir. Günah ise, kalbine gıcık yapan ve başkalarının muttali olmasından hoşlanmadığın şeydir.[24]

Bunun üzerine O, parmaklarını birleştirip onlarla göğsüne vurmuş ve üç defa:

"Sen, fetvayı kendinden iste, sen, fetvayı kendinden iste ey Vabısa!" buyurmuş.

(Sonra da sözüne şöyle devam etmişti:)

"İyi ve sevab, canının kendisiyle sükûn, kalbin, ken­disiyle huzur bulduğu şeydir. Kötü ve günah ise, insanlar sana fetva verseler de, onlar sana (farklı) açıklama da bu­lunsalar da, insanın içine oturan, insanın gönlünde gidip gelen şeydir!

(ve) temiz olnlarını yiyin. Eğer O'na kulluk etmekte ise­niz, Allah'ın nimetine şükredin."418

Rabbimiz Allah'a, O'nun emrettiği ve razı olduğu şe­kilde kulluk edildikçe, temiz ve helâl nimetlerini bu itaat­kâr salih kullarının üzerine saçar... Fakat nankörlük edildi mi, nankör kulların kendisine gelmesi, fitne ve fesaddan vazgeçmesi için onları cezalandırır...

Bunun için şöyle buyurur Rabbimiz:

"Allah, bir şehri örnek verdi: (Halkı) güvenlik ve hu­zur içindeydi, rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi. Fa­kat Allah'ın nimetlerine nankörlük etti. Böylece Allah, yaptıklarına karşılık olarak, ona açlık ve korku elbisesini tattırdı.                           /

Andolsun, onlara kendi içlerinden bir peygamber gelmişti, fakat O'nu yalanladılar. Böylece onlar, zulümle­rine devam etmektelerken azab onları yakalayıverdi."419

Nimeti verene şükredildikçe, nimeti veren Allah, verdi­ği nimeti ziyadeleştirir, bereketli kılar... Nimetin kıymeti bilinmez ve nimeti veren Allah tanınmaz ise, böyle bir suça, Allah'a karşı tuğyan ve yeryüzünü ifsad etmek suçu da ek­lendi mi, bu suçlu günahkârlar ilâhî azabı hak etmiş olurlar...

Rabbimiz, şöyle buyurur:

"İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, ka­rada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler di­ye (Allah) onlara yapmakta olduklarının bir kısmım kendilerne taddırmaktadır.

Allah (Azze ve Celle), hiç bir kuluna zulmetmez, ancak kulun başına gelenler, onun yaptığının karşılığıdır... Kul, iman eder ve salih amel işlerse karşılığında mükafat görür, yok eğer küfreder, şirk koşar ve tuğyan ederse karşılığında azab ile cezalandırılır... "İlâhî Adalet"in gereği budur!..

Bu, böyledir!..

"Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece ken­dilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsün­ler. Onlar, güç bakımından kendilerinden daha üstün idi­ler. Toprağı alt-üst etmişler (ekmişler, madenler, sular arayıp çıkarmışlar) ve ona, kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri de, onlara açık delillerle gelmişti. Demek ki, Alİah, onlara zulmetmiyor­du, ancak onlar, kendi nefislerine zulmediyorlardı.

Sonra kötülük yapanların uğradıkları son, Allah'ın ayetlerini yalan saymaları ve onları alay konusu edinmele­ri dolayısıyla çok kötü oldu.[25]

"İnsanların kimi, hiç bir bilgisi, yol göstericisi ve ay­dınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır durur.

Allah'ın yolundan saptırmak amacıyla gururla salınıp kasılarak (bunu yapar). Dünyada onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü de yakıcı azabı ona taddıracağız.

(Ey insan,) bu, senin ellerinin önden takdim ettikleri­dir. Şübhesiz Allah, kullar için zulmedici değildir.[26]

"Şübhesiz Allah, insanlara hiç bir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi kendilerine zulmediyorlar.[27]

Yegâne Rabbimiz Allah, kulları için rızkı bolca ya­yacak olursa, yeryüzünü ifsad etmek üzere kulların azaca­ğı malumdur... Tarih boyu böyle olmuş ve günümüzde de bu, böyledir!.. İnsanoğlunun bütünü bu konuda, bir türlü dengeyi sağlayamamıştır.. Her zaman birileri azmış ve fit-ne-fesad unsuru olup çıbanbaşı hâline gelmiştir...

Bundan dolayı Rabbimiz Alİah, şöyle buyuruyor: "Eğer Allah, kullan için rızkı (sınırsız), geniş tutup yaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı. Ancak o, dile­diği mikdar ile indirir. Çünkü O, kullarından haberi olan­dır, görendir.

O ki, onlar, urnudlarını kestikten sonra yağmuru in­dirir ve rahmetini serip yayar. O, Veli'dii;, Harnid'dir.[28]

Rabbimizin bu hikmetinin beyanından sonra helâl ve haram sınırları konusunda yalnız ve yalnız İslâm'ın ilkelerine uyulmasını bir kez daha hatırlatmak ve hiç unutma­mak gerek... Rabbimiz Allah ve Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), nasıl emretmiş ise, onlara tabi olunup itaat edilme­si gerekir... Allah ve Rasulullah (s.a.s.)'in emirlerini bıra­kıp müşrik tağutlara itaat edenler, onlara inananlar, hü­kümlerine razı olanlar da, onlar gibi müşrik olurlar!.. İşte Rabbimiz Allah'ın açık buyruğu: "Üzerinde Allah'ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin, çünkü bu, bir fısktır (yoldan  çıkıştır). Gerçekten şeytan­lar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli çağrılarda (fısıldaşma ve telkinlerde) bulunurlar. Onlara itaat ederseniz şübhesiz siz de, müşriklerden olursu­nuz."[29]

Helâl ve haram, yani serbest ve yasak konusunda Al­lah ve Rasulü (s.a.s.)'in hükmünden, yani İslâm'dan başkasına tabi olunmaz, itaat edilmez... Allah'ın helâl kıldığı­nı haram kılmak, yani serbest ettiğini yasaklamak, ya da haram kıldığını helâl kılmak, yani yasakladığını serbest bırakmak hakkı, hiç kimseye verilmemiştir... Böyle yapan zorba güçler, şirk ve küfrü benimsemiş müstekbir tağut-lardır...

Bir müslüman, kendi kanaatince faydalı gördüğü, fa­kat aslında İslâm'a ters olan herhangi bir hâl ve hare­ketinin farkına varır varmaz hemen tevbe etmeli ve o işten vazgeçmelidir... İçine düştüğü hatayı, tevbe ile düzeltmelidir...

İbn Abbas (r.a.) anlatıyor:

Adamın biri, Rasulullah (s.a.s.)'e gelerek:

Ya Rasulullah, et yediğim zaman bende cinsî te­mas için gerilme hasıl oluyor ve şehvetim beni (tesir altı­na) alıyor. Bu yüzden eti, kendime haram ettim, dedi.

Bunun üzerine Allah (c.c):

"Ey iman edenler, Allah'ın sizin için helâl kıldığı gü­zel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şübhesiz Allah, haddi aşanları sevmez.

Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden helâl ve te­miz olarak yiyin. Kendisine inanmakta olduğunuz Al-lah'dan da korkup sakının.[30] ayetim in­dirdi.[31]

İnsan kulları için herhangi bir şeyi helâl etmek veya haram kılmak, egemenlik kayıtsız şartsız, yalnız ve yalnız kendisinin olan Allah Teâlâ'ya aiddir...

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla: "Şuna helâl, buna haram, demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şübhesiz Allah'a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler"[32]

Yegâne Rezzak Allah'ın hakkına tecâvüz edip, yalnız ve yalnız Allah'a aid olan egemenliği kendi payına bir başkalarına devretmek ve insana devredilen egemenlik hakkını emniyet güçlerince koruma altına almak, Allah'a ortak kılmak ve O'na karşı isyan etmekten başka bir şey değildir...

Bu konuda şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Ya da halkı sürekli yaratmakta olan, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ih beraber başka bir ilâh mı? De ki: "Eğer doğru söy­leyenler iseniz, kesin kanıt (burhan) ınızı getirin.[33]

Alİah'dan başka hiç bir ilâh, hiç bir rab, hiç bir melik, yani egemenliğin kayıtsız şartsız kendesine aid olduğu herhangi birisi yoktur, olamaz da!.. Eğer birileri haddim aşıyor, insan olduğunu, kul olduğunu unutarak kendisini i-lah ve rab olarak görüyorsa o, çağın Fir'avn'ı ve Nemrud'u olmuştur... Ona veya onlara inanan ve itaat edenler de, Fir'avn'a veya Nemrud'a inanıp itaat edenler konumunda­dırlar...

Rabbimiz Allah, mü'min müslüman kullarını şöyle uyararak hakikati beyan buyurur:

"O, size ayetlerini göstermekte ve sizin için gökten nzık indirmektedir. İçten (Allah'a) yonelip dönenden baş­kası öğüt alıp düşünmez.

Öyleyse dini, yalnızca O'na hâlis kılanlar olarak Al­lah'a dua (kulluk) edin, kâfirler hoş görmese de.[34]

Kim Allah'dan korkup sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir.

Ve onu hesaba katmadığı bir yönden de rızıklandırır. Kim de, Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır.[35]

Kim Allah'adan korkup sakınırsa, (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir.

Bu, Allah'ın size indirdiği emridir. Kim Allah'dan korkup sakınırsa, Allah, onu kötülüklerini örter ve onun ecreni büyütür.[36]

"Ey iman edenler, Allah'dan korkup sakınırsanız, si­ze, doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah, büyük fazl sahibidir.[37]

Bütün canlılara rızik veren Allah'dır... Onları yaratan Alİah, nzıklarını da yaratmıştır... Kullarına rızkı O, verir... Kimine az verir, kimine çok verir... Dilediğine rızkı geniş­letir, dilediğine daraltır... Rızkı çok verdiği kullarını, çok rızıkla imtihan eden Allah, rızkını daralttığı kullarını da, az rızık ile imtihan etmektedir... Bu imtihan sırasında ne kadar şükür ve ne kadar sabır edecekleri ortaya çıkacak­tır... Bol rızıktan dolayı hamd ve şükre devam edip, Rab-binin kendisine verdiklerinden Allah yolunda infak mı edecek, yoksa verilen nimetlerden dolayı azıp tuğyan mı edecek?.. Kendisine rızıktan az bir mikdar verilen de sabır mı edecek, yoksa isyana mı kalkışacak?.. İmtihan dünya­sı!.. Kimi öyle, kimi böyle, Alemlerin Rabbi Allah tara­fından imtihan edilmektedir!.. Sabredip, şükredip, Misak anında verdikleri söze sadık kalıp yalnız ve yalnız Allah'a kul olanlar, gerçekten kurtuluşa eren, mutlu, izzet ve şeref sahibi mü'min müslüman şahsiyetlerdir...

Bu imtihanı hatırlatarak şöyle buyurur yegâne Rabbi­miz ve biricik gayemiz Allah:

"Şübhesiz, senin Rabbin, rızkı dilediğine genişletir yayar ve daraltır. Gerçekten O, kullarından haberi olandır, görendir. Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da, size de Biz, nzık veririz. Şübhe yok, onları Öl­dürmek, büyük bir hata (suç ve günah) dır.[38]

Rabbimiz Allah'ın, mü'min müslüman kulları için he­lâl kıldıkları, yani serbest kıldıkları helâl, haram kıldıkla­rı, yani yasakladığı da haramdır... Hangi çağda, hangi za­manda ve hangi mekânda olursa olsun bu, böyledir ve de­ğişmez...

Allah Teâlâ (Azze ve Celle) şöyle buyurur: "De ki: "Allah'ın, kulları için çıkardığı ziyneti ve te­miz rızıklan kim haram kılmıştır?" De ki: "Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise, yalnızca onlarındır." Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer bi­rer açıklarız.[39]

"Ey Âdemoğullan, her mescid yanında ziynetlerinizi takının. Yiyin, için, israf etmeyin. Çünkü O (Allah), israf edenleri sevmez.[40]

Mü'min müslümanlar, hangi zamanda, hangi mekân­da ve hangi "Dar"da olurlarsa olsunlar, rızkın temiz, güzel ve helâl olanını elde etmeye çalışmalıdırlar...

Mağarada yıllarca uyuduktan sonra Allah'ın izniyle tekrar uyananlar, yani o genç yiğitler, kendi aralarında istişare ederken, şehire gönderecekleri kardeşlerden birisi, onlara temiz ve helâl olan azıklardan getirecekti... Bir de, çok nazik davranacak ve onları kimseye sezdirmemeye gayret edecekti...

Temiz ve helâl rızkın, İslâm'daki hükmünü anlatma­ya gayret ettik... Şimdi diğer konudan söz edelim ve inşaallah izahına çalışalım...

 



[1] Kehf, 18/19.

[2] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Menakıb, B. 23, Hbr. 67.

Kitabu'1-Edeb, B. 80, Hbr. 151. Sahih-i Müslim, Kitabu'I-Fedail, B. 20, Hbr. 77. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Edeb, B. 5, Hbr. 4785. İmam Malik, Muvatta, Kİtabu Hüsnu'1-Hulk, Hbr. 2.

[3] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-İ'tisam bi'1-Kitabi ve's-Sünneti, B.2, Hds. 19. Sahih-i Müslim, Kitabu'I-Fedail, B. 37, Hds. 130.

Sünen-İ İbn Mace, Mukaddime, B. İ, Hds. 2. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-îlm, B. 17, Hds. 2819.

[4] İmam-ı Azam, el-Fıkhu'1-Ekber-İmam-ı Azam'ın Beş Eseri, Sh. 70.

[5] Dr. Arif Aytekin, A.g.e., Sh. 36, Md. 11.

[6] Hûds 11/6.

[7] Ankebut/29/60.

[8] Ankebut, 29/62.

[9] Seyyid Şerif Cürcânî, A.g.e., Sh. 110 (Babu RÂ)

[10] Taftazânî, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi, Şerhu'l-Akaid, Çev. Süley­man Uludağ, İst. 1991, Sh. 226.

[11] İmam-ı Azam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, Şerheden: Allâme Aliyyu'1-Karî, Çev. Hüseyin S. Erdoğan, İst. 1987, Sh.341.

[12] Mü'minun, 23/51.

[13] A'raf, 7/157.

[14] Mü'minun, 23/51

[15] Bakara, 2/172

[16] Sahih-i Müslim, Kitabu'z-Zekat, B. 20, Hds. 65. SUnen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l-Kur'ân, B. 3, Hds. 3173. Sünen-i Dârimî, Kitabu'r-Rikak, B. 9, Hds. 2720.

[17] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Daavat, B. 2, Hds. 3593.

[18] Mü'min, 40/60

[19] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'd-Dua, B. 1, Hds. 3828. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsim'l-Kur'ân, B. 3, Hds. 3148

Kitabu'd-Daavat, B. 2, Hds. 3594. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Vitr, B. 23, Hds. 1479.

[20] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu'l-Kıyame, B. 22, Hds.2640.

[21] Açıklamalı Mecelle, Hzr. Ali Himmet Berki, İst. 1990, Sh.19, Kavaid-i Fıkhiyye'den Md. 4.

[22] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-îman, B. 39, Hds. 45. Sahih-i Müslim, Kitabu'I-Müsakat, B. 20, Hds. 107. Sünen-i Neseî, Kitabu'1-Buyu, B. 2, Hds. 4431.   ' Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-Buyu, B. 1, Hds. 1219. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Buyu, B. 3, Hds. 3329-3330. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'I-Fiten, B. 14, Hds. 3984. Sünen-i Dârimî, Kitabu'1-Buyu, B. 1, Hds. 2534.

[23] Nahl, 16/114. Bakara, 2/172.

[24] Nahl, 16/112-113. 420-Rum, 30/41.

[25] Rum, 30/9-10.

[26] Hacc, 22/8-10.

[27] Yûnus, 10/44.

[28] Şûrâ, 42/27-28.

[29] En'am, 6/121.

[30] Mâide, 5/87-88

[31] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l-Kur'ân, B. 6, Hds. 3240.

İmam El-Vahidî, A.g.e., Sh. 216.

Abduifettah El-Kadî, A.g.e., Sh. 163.

[32] Nahl, 16/116.

[33] Nemi, 27/64.

[34] Mü'min, 40/13-14.

[35] Talak, 65/2-3.

[36] Talak, 65/4-5.

[37] Enfâl, 8/29.

[38] İsrâ, 17/30-31.

[39] A'raf, 7/32.

[40] A'raf, 7/31.