Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Korku Değil, Tedbir - Selefinizinde - 14. Sayfa

Korku Değil, Tedbir

 

Mü'min müslümanlarm, düşmanları olan müşrik ve kâfir tağutların saldırılarına karşı önlem almaları, onlar­dan sakınmaları ve onların kötülük yapmalarından dolayı kaygılanmaları, mutlak mânâda onlardan korkmaları de­mek değildir... Hele hele Allah'dan korkar gibi onlardan korkmak mânâsına hiç bir zaman ve hiç bir şartta gelmeyeceği gibi, Allah'dan korkar gibi başkalarından kork­mak, İslâm'ın gayesine aykırıdır...

Mü'min müslümanlar,mutlak mânâda yalnız ve yal­nız Allah'dan korkar ve Allah'dan başka hiç kimseden, Allah'dan korkar gibi korkmazlar... Bu, katıksız iman etme­nin ve imanın gereğini yaşamanın ciddî bir göstergesidir...

Rabbimiz Allah, yalnız ve yalnız kendisinden kork­mamızı, kendisinden başka hiç kimseden korkmamamızı emretmiştir...[1]

Allah'dan korkar gibi, Allah'dan başka güçlerden, ma­kamlardan, kurum ve kuruluşlardan, kişi ve topluluklardan korkmak, sağlam akideyi sarsıcı ve zedeleyici bir hâldir...

Bu konuda Rabbimiz, şöyle buyurur:

"Kendilerine: "Elinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekâtı verin, denenleri görmedin mi? Oysa savaş üzerleri­ne yazıldığında, onlardan bir grup insanlardan Allah'dan korkar gibi -hatta daha da şiddetli bir korkuyla- korkuya kapılıyorlar ve: "Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yaz­dın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?" dedi­ler. De ki: "Dünyanın metaı azdır, ahiret ise müttakiler için daha hayırlıdır ve siz, bir hurma çekirdeğindeki ipin­ce bir iplik kadar bile haksızlığa uğratılmayacaksınız.

Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur, yüksekçe yer­lerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile..[2]

Böyle bir korku, akîde konusu içine girer ve akideyi darbeleyen, imam rahatsız eden bir durum arzeder... Mü'min müslümanlar, bu hâlden Allah'a sığınmalı ve ken­dilerine çok dikkat etmelidirler!..

İslâm topraklarım işgal edip muvahhid mü'min müs-lümanları esaret altında tutan egemen, zalim tağutî düzen­ler ve yönetici tağutlardan sakınmak, onlardan gelecek tehlikelerden çekinmek, bundan dolayı korkuya kapılmak, akideyi sarsıcı bir korku değildir... Bu, sakınıp çekinmek tabiî olan bir hâldir ki, insanın fıtratında vardır...

Rabbimiz Allah, Ulu'1-azm peygamberlerinden Musa (a.s.)'ın Mısır'dan hicretini beyan buyururken, O'nun hâli­ni şöyle tasvir buyurur:

"Böylece (Musa), oradan korku içinde (çevreyi) gö­zetleyerek çıkıp gitti: "Rabbim, zalimler topluluğundan beni kurtar, dedi.[3]

Böyle bir tedirginlik, insan fıtratında olan tabiî bir hâldir... Bunu, önderimiz Rasulullah (s.a.s.) de, bir hadislerinde beyan buyururlar...

Safvan b. Süleyman, anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.)'e:

Mü'min, korkak olur mu?, diye sorulduğun da: "Evet!" diye cevab verdi.

Mü'min, yalancı olur mu?, diye sorulunca: "Hayır!" buyurdu.[4]

Egemen tağutlann şerrinden ve belâsından çekinmek, muvahhid rnü'minin gerek kendisine, gerek mü'min kar­deşlerine, gerekse dâvası olan yegâne hayat nizamı İs­lâm'a gelecek kötülüklerden dolayı gizli davranmak, Ra­sulullah (s.a.s.) ve kıymetli Ashabının Sünnetindendir... Yerinde ve zamanında gizlilik ilkesini uygulamak, İslâm Dâvâsi'nın mensubu olan muvahhid mü'min dâva adamla­rının vasıflarmdandir... Bu, emredilen tedbirli davranma­nın tâ kendisidir...

Bunun için Rabbimiz Alİah, şöyle buyurur: " Ey iman edenler, (düşmanlarınıza karşı) tedbirinizi alın da, savaşa bölük bölük çıkın, ya da topluca çıkın.[5] "Küfre sapanlar, kaçıp kurtulduklarını sanmasınlar. Gerçek şu ki, onlar, (Bizi) aciz bırakmazlar.

Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besi­li atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düş­manınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildi­ği diğer (düşmanları) korkutup caydırasımz. Allah yolun­da her ne infâk ederseniz, size noksansız olarak ödenir ve siz, haksızlığa uğratılmazsınız.[6]

Mü'min müslümanlar, Allah'dan başka hiç kimseden korkmazlar, ancak müşrik ve kâfir egemen tağutlara karşı tedbirli olmaya tüm imkânlarıyla en son gayretlerini har­carlar... Allah'ın hükümlerine göre yaşamaya devam ederken, imtihan sahasında başlarına gelen musibetlere karşı sabrederler...

Tedbirli olmak ve gerek kitablı, gerekse kitabsız gayr-ı müslimlerin hakim olduğu işgal altındaki İslâm topraklarında cemaatleş irken gizliliğe riâyet etmek konu­sunda Asr-ı Saadet'ten bir kaç örnek verelim... Zaten mu-vahhid mü'minlerin her zamanda ve her mekânda örnekle­ri ve ders alacakları merci, önderleri Rasulullah (s.a.s.) ve O'nun yaşadığı asırların en hayırlısı olan Asr-ı Saadet'tirL. Amr İbn Abese es-Sülemî (r.a.) anlatıyor: Ben, Cahiliyye devrinde iken bütün insanların dalâ­lette bulunduğunu ve hiç bir doğru yolda olmadıklarım bi­liyordum. (Çünkü) insanlar, putlara tapıyorlardı. Derken işittim ki, Mekke'de bir zat (çıkmış) bir takım haberler ve­riyormuş. Hemen devemin üzerine atlayarak O'na geldim. Bir de baktım, Rasulullah (s.a.s.) gizlenmiş, kavmi, O'nun aleyhinde cüretkâr bir vaziyette... Bunun üzerine kalbim yumuşadı ve Mekke'de O'nun yanına girerek, kendisine:

Sen nesin? dedim.

"Ben, Peygamberim" cevabını verdi.

Peygamber ne demektir? dedim. Rasulullah (s.a.s.):

"Beni, Allah gönderdi" buyurdu.

Seni, ne ile gönderdi? dedim.

"Allah beni, akrabaya yardım edilmesi, putların kırıl­ması, Allah'ın bir tanınması, O'na hiç bir şeyin şerik koşulmaması (vazifesi) ile gönderdi" dedi.

Ben, kendisine:

O hâlde bu hususta sana yardım etmek üzere yarunda kimler var? dedim.

Bir hür ile bir köle!" cevabını verdi. (O gün yanında, kendisine iman edenlerden yalnız E-bu Bekir ile Bilâl vardı.)

Ben:

Sana, ben de tabi oluyorum, dedim.

"Sen, şu gününde bunu yapamazsın. Benim hâlimi ve ortalığın hâlini görmüyor musun? Lâkin şimdi sen ailenin yanına dön! Ne vakit benim meydana çıktığımı duyarsan, hemen yanıma gel!" buyurdu.

Ben de, ailemin yanına gittim.[7]

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), put kıran bir Peygamber babanın, put kıran bir Peygamber oğludur... Tek başına bir ümmet olan İbrahim (a.s.), put kıran bir Peygamber idi... O babanın oğlu, yani O'nun neslinden olan Rasulullah (s.a.s.) de, put kıran bir Ulu'1-azm Pey­gamberdir!..

Rasulullah (s.a.s.), hem kaİblerdeki, hem beyinlerde-ki putları ve putlaşmış fikirleri, akideleri kırıp parçalamış, hem de müşrik putperest, kâfir heykelperestlerin kendi el­leriyle yapıp meydanlara diktikten sonra tapınılan put heykelleri paramparça edip kırmıştır... Rasulullah (s.a.s.), hem putcu ideolojileri ortadan kaldırmış, hem de tapınılan ve putlaştırılan şeyleri yok etmişti...

Rasulullah (s.a.s.), kendinden sonra gelenlere Kelime-i Tevhid'i miras bırakan[8] ve biriktiği miraslardan bi­risi de insanların tapındıkları putları ve putl aş tiranları kırmak[9] olan Peygamberler atası İbrahim (a.s.)'ın varisiy­di!..

Ve O (s.a.s.), putları kırmak üzere vazifeli kınnıp Âlemlerin Rabbi Allah tarafından gönderilmiştir... Put kır­mak, kendisine miras bırakılan ve putkıran Peygamber bir babanın varisi olan önderimiz Rasulullah (s.a.s.), gerek kalblerde, gerek beyinlerde, gerekse insanların tapınmak için diktikleri putları kırmayı Ümmetine miras olarak bı­rakmıştır!..

Rasulullah (s.a.s.), mü'min müslümanlara sımsıkı ya­pışmaları ve sımsıkı yapışıp ayrılmadıkları müddetçe hak üzere olmaya devam edecekleri, sapıtmayacakları iki şey bırakmıştır: Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye!.[10]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), yeryüzünün varisleri olan mü'min müslümanlara, Allah'ın Kitabı Kur'ân-ı Ke­rim miras bıraktı ki, Kur'ân-ı Kerim, gökten yeryüzüne uzatılmış Allah'ın sapasağlam ipidir.[11] Ona yapışan ve sımsıkı sarılan kurtulmuştur... Rasulullah (s.a.s.)'in bırak­tığı diğer mirası ise, O'nun Sünnet'i, yani yaşantısı, uygu­laması, emir ve tavsiyeleridir...

Ve Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

"Her kim benim Sünnetimden yüz çevirirse, o, ben­den değildir. [12]

Gerek içteki, gerekse dıştaki putları kırmak ile vazi­feli olan Rasulullah (s.a.s.), müşrik tağutlann egemen ol­duğu ve bir daru'ş-şirk hâline getirdikleri Tevhidin merke­zi Mekke'deki bir uygulaması şöyledir!., bu uygulama, Rasulullah (s.a^s.)'in hicret edeceği sırada gündeme gel­miştir...

Emim'l-mü'minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.) anlatıyor:

Ben ve Peygamber (s.a.s.) yürüdük, nihayet Kabe'ye vardık.

Bana:

"Otur!" dedi

Oturdum, omuzuma çıktı, yukarıya kaldırmak iste­dim. Benim güçsüzlüğümü görünce, indi ve:

"Sen, benim omuzuma çık!" dedi.

Omuzuna çıktım, beni kaldırdı, bana öyle bir hâl gel­di ki, istersem göğe kadar yükselebileceğimi sandım. Ni­hayet Beyt'in üstüne çıktım. Bakır ve altından yapılmış bir çok heykellerle karşılaştım. Beyt'in sağından, solundan, önünden ve arkasından onları toplayıp bir araya getirdim. Hepsini topladığımda bana, şöyle buyurdu:

"Şimdi onları bir bir aşağıya fırlatıp at!"

Fırlatıp attım, cam bardakları gibi kırılıp parça parça oldular.

Sonra indim. İnsanlardan birinin bizi görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçarak kaybol­duk.

 (İmam Ali, r.a.) Diğer rivayette (şöyle diyor): Kabe'nin üstünde putlar vardı. Peygamber (s.a.s.)'i sırtıma almak istedim, alamadım. Bu defa O, beni omuz­larına aldı, onları parçalamaya başladım. İsteseydim göğe ulaşırdım.[13]

Olayı anlatan İmam Ali (r.a.)'ın ifadelerine dikkat edilecek olursa, bu put kırma hareketi çok gizli yapılmış, gerekli önlemler alınıp en müsaid zaman seçilmiş, olay gerçekleştikten hemen sonra koşarak evlerin arasında kay­bolup olay yerinden uzaklaşılmıştır... Hatta İmam Ali (k.v.)'nin ifadesiyle, "İnsanlardan birinin bizi görmesin­den korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçarak kaybolduk."

Bu korku, tedbir mahiyetinde bir endişe idi ki, tabiî ve fıtrîdir... Yoksa korkunun adı tedbir olmuş değildi... Yine dikkat edilecek olursa, tüm ihtimaller düşünülerek ve tedbirler alınarak olay gerçekleşmiştir...

Müşrik tağutlann egemenliğindeki Mekke'de örnek bir put kırma olayını gerçekleştiren önderimiz RasuluUah, bir kaç yıl sonra fethedilen Mekke'de, gerek Kabe'nin içinde ve üstünde, gerekse Kabe'nin etrafında, yani Harem-i Şerifteki bütün putları kıracaktı...

Abdullah İbn Mes'ud (r.a.) şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s.), Mekke'nin Fethi günü Kabe'nin avlusuna girdi. Kabe'nin etrafında ibadet için dikilmiş üç yüzaltmış put vardı. Rasulullah (s.a.s.), elindeki deynekle bu putlara dürtmeye ve şu ayetleri söylemeye başladı:

"Hak geldi, batıl yok oldu.[14] "Hak geldi, batıl ise, ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir.

Taberânî (r.h.a.)'in rivayeti ise şöyledir: Abdullah b. Abbas (r.a.) rivayet ediyor: Rasulullah, Fetih gününde Mekke'ye girdiğinde, Ka­be'nin üzerinde (etrafında) 360 put vardı, iblis, kendileri için ayaklarını kurşunla sabitleştirmişti. Rasulullah, bera­berinde asa vardı. Onunla dokunduğu her put, yüz üstü

düşüyordu.

Rasulullah (s.a.s.), o esnada:

"Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şübhesiz batıl yok olucudur.[15]

Bütün putların üzerinden böyle geçti.[16]

Kitablı veya kitabsız gayr-ı muslini düşmanlara karşı mü'min müslümaların temkinli ve tedbirli davranıp, onla­ra kendilerini sezdirmemesi konusunda Asr-ı Saadet'ten bir başka örneği, İbn Kesir (rh. a.)'in kaydetmiş olduğu şekliyle nakledelim...

Abdullah b. Muhammed, Aişe (r.anha)'nın şöyle de­diğini rivayet eder:

Peygamber (s.a.s.)'in otuzsekiz kişiden ibaret olan Ashabı toplandıklarında Ebu Bekir, ortaya çıkmak için Rasulullah'a ısrar etti.

Rasulullah:

"Ey Ebu Bekir, doğrusu bizim sayımız azdır." dedi.

Ebu Bekir, ısrarlarını sürdürdü. Nihayet Rasulullah (s.a.s.) ortaya çıktı. Müslümanların her biri, Meccid-i Ha-ram'ın bir tarafına kendi aşiretlerinin yanına gitti.

Ebu Bekir de, halk arasında dikilip, hitabda bulundu. Rasulullah (s.a.s.) de orada oturmuştu. İnsanları, Allah'a ve Rasulü'ne davet eden ilk hatib, Ebu Bekir olmuştu. Bu sebeble müşrikler, O'na ve diğer müslümanlara saldırma­ya, Mescid-i Haram'ın her tarafında onları şiddetle döv­meye başladılar.

Ebu Bekir, ayaklar altına alındı, şiddetle dövüldü, müşrik Utbe b. Rebia, O'na yaklaşarak dikişli ayakkabıla-nyla vurmaya ve yüzüne çarpmaya başladı. Ebu Bekir'in karnının üzerine çıkarak vurmaya devam etmiş, öyle ki, yüzü ile burnu birbirinden ayırd edilmez hâle gelmişti.

Nihayet Teymoğullan koşarak geldiler, müşrikleri E-bu Bekir'in üzerinden uzaklaştırdılar. Ebu Bekir'i bir kumaşa sarıp evine götürdüler. Artık öleceğine kesinlikle inanıyorlardı. Tekrar dönüp Mescid-i Haram'a gelerek:

Allah'a andolsun ki, Ebu Bekir ölürse biz de, mutlaka Utbe b. Rebia'yı öldürürüz, dediler.

Tekrar Ebu Bekir'in yaına döndüler.

Babası Ebu Kuhafe ile Teymoğullan, kendisinden cevab alıncaya kadar O'nu, konuşturmaya çalıştılar. Niha­yet akşama doğru Ebu Bekir, konuşmaya başladı ve:

Rasulullah, ne yaptı? diye sordu.

Bunun üzerine onlar da, kendisine dil uzatıp kınadı­lar, daha sonra da kalkıp giderken annesi Ümmü'l-Hayr'a:

Bak hele! Şuna, bir şeyler yedirmeye veya içirme­ye çalış, dediler.

Annesi, Ebu Bekir ile başbaşa kaldığında, yemesi ve içmesi için O'na ısrar etti.

O ise:

Rasulullah, ne yaptı? diye soruyordu. Anesi:

Vallahi, senin arkadaşının durumunu bilmiyorum, dedi.

Ebu Bekir:

Öyleyse Hattab kızı Ümmü Cemil'e git de, Rasu-lullah'ı O'ndan sor, dedi.

Annesi, Ümmü Cemil'in yanma gidip:

Ebu Bekir, Abdullah oğlu Muhammed'in durumu­nu senden soruyor, dedi.

Ümmü Cemil, dedi ki:

Ebu Bekir'i de, Abdullah oğlu Muhammed'i de bilmiyorum. Amma istersen, seninle birlikte oğlun Ebu Bekir'in yanına gelirim, dedi.

Annesi Ümmü'1-Hayr da:

Olur, dedi.

Beraberce kalkıp Ebu Bekir'in yanma geldiler. Ümmü Cemil, O'nu, ağır hasta ve baygın hâlde gö­rünce yanına yaklaştı ve çığlık attı. Sonra da:

Allah'a andolsun ki, sana böyle yapanlar, fasık ve kâfir kimselerdir. Umud ederim ki, Allah, senin öcünü onlardan alacaktır, dedi.

Ebu Bekir:

Rasulullah, ne yaptı? diye sorunca, Ümmü Cemil:

İşte annen burada, söylediklerini duyuyor, dedi. Ebu Bekir:

Ondan, sana hiç bir kötülük gelmez, deyince, Ümmü Cemil:

Rasulullah, sağ, salim ve sıhhattedir, dedi.

Ebu Bekir:

O, nerede? diye sorunca, Ümmü Cemil:

Erkam'ın oğlunun Evinde, dedi.

Ebu Bekir:

Allah hakkı için Rasulullah'a gitmeden, ne bir şey yer, ne bir şey içerim, dedi.

İki kadın, çaresiz, ortalığın sakinleşmesini beklediler. Ortalık, sakinleşip sessizleşince Ebu Bekir, ikisine yasla­narak evden çıktı.

O'mı, Rasululah'ın yanına götürdüler. İçeriye girince RasuluUah (s.a.s.), Ebu Bekir'in üzerine kapandı, O'nu öp­meye başladı. Müslümanlar da, Ebu Bekir'in üzerine ka­pandılar.

Rasuiullah (s.a.s.), O'na, çok acıdı.

Ebu Bekir, dedi ki:

Babam, anam sana feda olsun ya RasuluUah, ben­de herhangi bir acı yok. Ancak o müşrik, benim yüzüme biraz vurdu. İşte oğlu hakkında iyi olan annem de burada. Sen, mübarek bir insansın. O'nu, Allah'a imana davet et. O'nun için Allah'a dua et. Umud ederim ki Allah, senin vasıtanla O'nu, ateşten kurtarır.

RasuluUah (s.a.s.), Ebu Bekir'in annesi için dua etti. O'nu, Allah'a imana davet etti. O da, müslüman oldu.[17]

İman nimetine sahib ve gereğini yapan, akıl nimetine sahib ve onu yerli yerince kullanabilen her insanın bir çok dersler ve bir çok ibretler alması gerektiği bu olay, başlıbaşına yoruma tabi tutulabüinir... Bu konuda bir çok söz söylenilebilinir... Çünkü bir çok hayatî prensip ve İs­lâm ilkesini barındırmaktadır bu olay!..

Özet olarak şunları kaydedelim:

1) Ashabın teklifleri, İslâm'a aykırı olmadıkça kendi görüşüne uymasa bile RasuluUah (s.a.s.) tarafından kabul edildiğini görüyoruz. Bu olay ve Uhud Savaşı öncesi Me­dine'de yapılan istişarenin sonucu, bunu ortaya koymakta­dır... Gelen teklif İslâm'a uyuyorsa ve şura ehlinin çoğun­luğunun görüşü ise, Emir veya İmam tarafından, kendi görüşünün aleyhinde bile olsa kabul edilmesi yanlış ol­maz... İmamın veya emirin görüşü de İslâmî bir görüştür... Her iki görüş de İslâmî olunca en uygunun kabulü esas­tır... Yoksa İslâm Şurasında, yani mü'min müslümanlar-dan oluşan istişare heyetinde gayr-i İslâmî görüşler savu­nulamaz ve teklif olarak sunulamaz!..

2) İşgalci egemen tağutların tüm baskılarına rağmen, mü'min müslümanlar, istişare yaparak ve ehil olan yetkili mercilerin kararıyla toplum içinde açıkça İslâm'ı tebliğ edip insanları İslâm'a davet edebilirler... Elbette bir bedel ödenmesi gerekiyorsa buna da, sabır ve sebat ile katlan­malıdırlar... Çünkü yapılan iş, Allah'ın rızasını kazanmak içindir... Bununla beraber, İslâm Milleti'nin menfaati ve maslahatı da gündeme getirilmiştir...

3) Olaydan anlaşılan en ciddî şeylerden birisi, önder kadronun korunması meselesidir... Özellikle "Emiru'1-müminin" olan kişinin ve onunla birlikte Ümmetin yöneti­minde bulunanların hassasiyetle ve ciddî bir şekilde korunmalı, mercinin hukukuna çok dikkat edilmelidir... İmam Ebu Bekir (r.a.), tüm işkence acılarına rağmen Üm­metin Önderi RasuluUah (s.a.s.)'ı sorması ve O'nu kendne tercih etmesi, bu durumun ciddiyetini apaçık ortaya koy­maktadır...

Mü'min müslümanlar, kendilerinden olan, yani mü'min müslüman olan adil ve muttaki "Emir'"in hakkına her zaman riâyet etmeli, ona karşı hürmet ve muhabbette kusur etmemelidir... Çünkü O, ümmeti temsil ve Rasulullah (s.a.s.)'in varisi makamındadır... Herhangi bir hatası gündeme gelirse, yine İslâm edebi ve ilkeleri çerçevesinde giderilmeli ve Ona, Ümmetin Tevhid ve adalet üzere yö­netilmesinde yardımcı olunmalıdır!..

4) Bu olayda, gündeme getirdiğimiz konumuzu ya­kından ilgilendiren şey ise, Emiru'l-mü'minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.)'m kız kardeşi Ümmü Cemil binti Hattab (r. anha)'nın çok ciddî tavrıdır!.. O'nun, İslâm Cemaatı'na, İslâm Milleti'ne, mü'min müslümanlara aid olan bir habe­ri, bir sırrı, müslümanlardan olmayan birisinden nasıl sak­ladığı ve bilir olduğu hâlde nasıl bilmez davrandığı tavrı, tüm mü'min müslümanlar için bir ibret dersidir...

İmam Ebu Bekir (r.a.)'ın annesi Ümmü'1-Hayr (r.an-ha), o sırada daha iman etmemiş ve müşrikler şaftında yer ala, bir müşrikeydi... Mü'min müslümanlardan olmayan birisiydi... O anda kendisine güvenilmeyecek ve itibar edilmeyecek bir konumdaydı... Çünkü mü'min müslüman­lar, kendilerinden olmayan müşrik, kâfir, mürted, Yahudî, Hristiyan gibi gerek kitablı, gerekse kitabsız gayr-ı müs-limleri sırdaş edinemezler... Gerek kendilerini, gerekse diğer mü'min müslüman kardeşlerini ve sırlarını bunlar­dan, bunların şerrinden ve belâsından korumaya çalışır­lar... Muvahhid mü'minlere aid olan gizlilikleri onlara sez­dirmezler, onları dost edinemezler...[18]

Bu, böpyledir!..

Mü'min müslümanlar, bu konuda çok duyarlı olmalı ve çok dikkatli davranmalıdırlar!..

En hayırlı neslin yaşadığı en hayırlı asır olan Asr-ı Sa-adet'ten bir başka örnek... Olay, Rasulullah (s.a.s.)'in Mek­ke'den Medine'ye hicret edeceği gece gündeme gelmişti... Müşrikler, Mekke şirk devletinin parlamentosu, yani millet meclisi olan "Daru'n-Nedve"'de, Rasulullah (s.a.s.)'e hep beraber hücum edip katletmek için karar alırlar...

Bunun üzerine Cibril (a.s.), Rasulullah (s.a.s.)'e geldi ve dedi ki:

Bu gece sen, yatağına yatma!

Gecenin ilk üçtebiri geçtiği zaman, (müşrikler) O'nun kapısına toplandılar ve ne zaman uyuyacağını kolluyorlar­dı ki, O'nun üzerine atılsınlar.

Rasulullah (s.a.s.), onların yerlerini aldıklarını görün­ce, Ali b. Ebi Talib'e dedi ki:

"Benim yatağımda yat ve benim bu yeşil hadramî cübbemle örtün ve onun içinde uyu. Sana hoşlanmadığın hiç bir şey isabet etmez."

Rasulullah (s.a.s.), uyuduğu zaman, o cübbe içinde uyurdu.[19]

Bu plan, bir korkunun alameti değil, ciddî bir tedbi­rin gereğidir... Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in hicretini uzunca anlatan mü'minlerin annesi Aişe (r.anha), hicret olayının bir bölümünü şöyle beyan eder:

Sonra Rasulullah (s.a.s.) ve Ebu Bekir, S^v Da-ğı'ndaki bir mağaraya ulaştılar ve orada üç gece gizlendi­ler. Her gece yanlarında Ebu Bekr'in oğlu Abdullah gece­lerdi. Abdullah, maharetli, çabuk anlayışlı taze bir gençti. Seher vakti-, Rasululah ve Ebu Bekr'in yanından çıkar, Mekke'de gecelemiş gibi Kureyş ile sabahlardı.

Abdullah, Rasulullah ile Ebu Bekir hakkında Kureyş müşriklerinin hilelerinden duyduğu şeyleri ezberler, tâ ka­ranlık basınca gelir, Rasulullah ile babasına haber verirdi. Ebu Bekir'in kölesi Amir İbn Fuheyre (o civarda), bol sütlü sağmal koyun sürüsü otlatır ve akşamdan bir müddet geçtiğinde o sürüyü Rasulullah ile Ebu Bekr'in yanlarına getirirdi. Onlar da, sağıp taze süt içerek geceler­lerdi. O süt, kendi sağmallarının sütü idi. Ve içine kızgın taş konularak ısıtılmış (ve biraz pişirilmiş) idi. Nihayet gecenin sonunda Amir İbn Fuheyre (mağaranın önüne ge­lir), sağmal koyunlara seslenir, tekrar otlatmaya götürür­dü. Rasulullah ile Ebu Bekr'in mağarada bulundukları üç gecenin hepsinde Amir, süt işini böyle te'min etmişti.

Rasulullah ile Ebu Bekir (Mekke'de iken) Abd İbn Adiyy oğulları olan Ed-Dil oğullarından yol kılavuzlu­ğunda maharetli (Abdullah İbn Uraykıt adında) bir kişi icar etmişlerdi. Bu adam, As İbn Vail es-Sehmî ailesi hak­kında yeminli dost olmak üzere elini kana batırmıştı. Bu Zat, hâlâ da Kureyş kâfirlerinin dini üzere idi. Fakat doğ­ruluğuna emniyet ve itimad ederek, Rasulullah ile Ebu Bekir, develerini O'na teslim etmişler ve üç gece sonra develeriyle beraber Sevr Dağı'ndaki mağarada buluşmak üzere va'detleşip muahede etmişlerdi.

Bu kılavuz kişi, Rasulullah ile Ebu Bekir'in devele-riyle üçüncü gecenin sabahında Sevr'e, onların yanlarına geldi. Rasulullah ve Ebu Bekir'le beraber Âmir İbn Fu­heyre ve kılavuz Abdullah İbn Uaraykıt da yollandılar.

Kılavuz, yolcuları alıp sahiller yolunu ta'kib ederek Medine'ye gitmek üzere hareket etti.[20]

İmam Ebu Bekir (r.a.) anlatıyor:

Biz, mağarada iken (bizi aramağa çıkan müşrikler, bize çok yaklaşmış, üstümüze gelmişlerdi).

Ben:

Ya Rasulullah, bunlardan birisi eğilip de ayakları­nın altına baksa bizi muhakkak görecekler, dedim.

Rasulullah (s.a.s.):

"Ya Eba Bekr, üçüncüleri Allah olan iki kimseyi ne zannediyorsun?" dedi.[21]

Tarihî ve yeryüzünün en son,[22] en hayırlı Ümme­tin[23] takviminin başlangıcını teşkil eden Rasulullah (s.a.s.)'ın Hicreti, Allah'ın yardımı ve izniyle sağlık selâmetlik içinde Medine'ye varmak ile sonuçlandı... Kaynak eserlerden aktardığımız bilgilere de dikkat edilecek olur­sa, insanlık âleminin en cesuru olan Rasulullah (s.a.s.), korktuğu için değil, hayırlı Ümetin hayırlı mü'min müslü-manları için örnek olsun diye gizliliği esas kabul edip hicret hareketine başlamıştı... O'nun hâl ve hareketi, Ümmeti bağlayıcı olduğu için, herhangi bir mü'min müslüman na­sıl davranması gerekiyorsa, bir mükellef olarak ne ile mes'ul ise, Rasulullah (s.a.s.) o örneği ortaya koymaktay­dı... Yoksa insanlardan korktuğu için böyle gizliliğe dik­kat ederek hicret etmiş değildi...

Rasulullah (s.a.s.), yalnız ve yalnız Âlemlerin Rabbi Allah'dan korkuyordu... Rabbimiz Allah, kendisini insan­lardan koruyacağını beyan etmiş, va'dda bulunmuştu... Al­lah, va* dinden dönmez. [24]

Şöyle buyurmuştu Rabbimiz Allah:

"Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O'nun elçiliğinitebliğ etmemiş olursun. Allah, seni insanlardan koruya­caktır. Şübhesiz, Alİah, kâfir olan bir topluluğu hidayete eriştirmez.[25]

Bu ayet ininceye kadar, Rasulullah (s.a.s.)'in koru­malığını Ashab-ı Kiram yapıyordu... Bu konuda, bir olayı kaydedelim...

Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Medine'ye hicret edip geldiği za­man (düşman baskınından endişe ederek) uykusuz kalı­yordu ve:

"Keşke Sahabîlerimden elverişli bir kimse, bu gece beni bekleyip korusa" dedi.

Tam bu sırada ansızın bir silah sesi işittik.

Rasulullah:

"Kimdir o?" diye seslendi.

Ben, Sa'd İbnu Ebi Vakkasım, sana bekçilik edip korumak için geldim, dedi.

Bunun üzerine Rasulullah uyudu.[26]

Bu hadisin şerhinde şunlar beyan edilmiştir:

Hazret-i Aişe'nin bu hadisinden:

1) Devlet reisine karşı bir sû-i kasd sezilirse, onun hayatını korumak millete borç olduğu,

2) Düşmandan hazer edilmenin (sakınma ve korun­manın) meşruiyeti,

3) Esbaba (sebeblere) tevessülün, tevekküle mâni ol­madığı hükümleri istinbat edilmiştir (çıkarılmıştır). Çünkü esbaba tevessül zahire, bedene, tevekkül ise, kalbe taallûk eden ayrı ayrı şeylerdir.[27]

Bu ayetin esbab-ı nüzulü için şu olay anlatılır...

Hz. Âişe (r.anha)'dan rivayet olunmuştur. O, der ki:

Hz. Peygamber (s.a.s.), "Alİah, seni insanlardan ko­ruyacaktır.[28] ayet-i kerimesi nazil oluncaya kadar muhafız bulundururdu. Bu ayet-i kerime nazil olun­ca, Hz. Peygamber (s.a.s.) başını dışarı çıkararak:

"Ey insanlar, artık yerlerinize dönünüz. Çünkü artık Allah, beni korumasına almıştır.[29]

Hakikat bu iken, yani Allah Teâlâ, Rasulullah (s.a.s.)'i koruması altına alırken, O (s.a.s.) ve değerli Sa-habîsi İmam Ebu Bekir (r.a.), gizliliğe azamî derece riâyet ederek hicret etmiş ve bu konuda çok muazzam bir plan hazırlayıp uygulamışlardı... Rabbimiz Allah'ın izni ve yar­dımıyla insanların, yani müşrik kâfirlerin belâsından ko­runmuşlardı...

Rabbimiz Allah Teâlâ, bütün bu gerçekleri hatırlata­rak şöyle buyururlar:

Siz, O'na (Rasulullah'a) yardım etmezseniz, Allah, O'na yardım etmiştir. Hani kâfirler, ikiden biri olarak O'nu (Mekke'den) çıkarmışlardı, ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette Allah, bizimle beraberdir." Böylece Allah O'na, huzur ve güven­lik duygusu indirmişti. O'nu, sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, küfre sapanların da kelimesini (küfür çağrıla­rını) alçaltmıştı. Oysa Allah'ın kelimesi ise, yüce olandır. Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibi­dir.[30]

En hayırlı asır olan Asr-ı Saadet'te yaşayan en hayırlı neslin bir hayırlı ferdlerinden birisi de Ebu Zerr el- Gıfârî (r.a.)'dır... O'nun İman etme kıssasında da ciddî bir gizlili­ğin olduğunu görüyoruz...

Şirk ideolojisinin egemen ve müşrik tağutların ikti­darda bulunduğu Mekke şirk devleti, başta Rasulullah (s.a.s.) olmak üzere, bütün mü'min müslümanları takibata ve onlara baskıyla işkence yapmaya devam ettikleri bir zamanda Ebu Zerr (r.a.), Rasulullah (s.a.s.)'i görmek ve i-man etmek niyetiyle Mekke'ye gelir...

Olayı, İbn Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Nihayet böylece üçüncü olunca, Ali, yine evvelki ge­lişi üzere dönüp O'nun yanına geldi ve Ebu Zerr, O'nun beraberinde ikamet etti. Sonra Ali, Ebu Zerr'e:

Seni buraya getiren sebebi bana söylemez misin? dedi.

Ebu Zerr:

Eğer bana muhakkak doğru yolu göstereceğini ta-ahhüd eder ve kesin söz verirsen bunu, sana bildiririm, de­di.

Ali, O'nun istediği taahhüdü ve yeminli sözü yaptı. Ebu Zerr de, O'na gelme maksadını haber verdi. Ali de, O'na:

Hiç şübhesiz bu Zat, hakktır, doğrudur, O, Al­lah'ın Rasulü'dür. Sabaha eriştiğin zaman sen, benim ar-dımca gel. Şayet ben,   yolda sana zarar vereceğinden korktuğum bir şey görürsem, sanki ben su   döküyormuş gibi dikilip dururum. (Sen, durma git.) Eğer ben, yürüyüp gidersem, sen, ardımca beni takib et. Nihayet benim gire­ceğim yere, sen de girersin, dedi.

Ebu Zerr, O'nun dediklerini yaptı. Ali'nin arkasına uyarak gitti. Nihayet Ali, Rasulullah'ın huzuruna girdi. E-bu Zerr de, O'nunla beraber huzura girdi. Rasulullah'ın sözlerinden işitti ve olduğu yerde müslüman oldu.

Rasulullah (s.a.s.), O'na:

"Sen, şimdi kendi kavminin yanma dön, benim pey­gamberliğimi onlara haber ver. Benim emrim sana gelin­ceye kadar orada kal!" buyurdu.[31]

Egemen müstekbir tağutların işgali altındaki İslâm topraklan dünün Mekke'si veya genç yiğitlerin yaşamış olduğu şehirin durumu gibidir... Mü'min müslümanlar mahkum, kitablısıyla, kitabsızıyla gayr-ı müslimler ha^kimdirler... Mü'min müslümanlar, işgal edilmiş vatanla­rında insan yerine konulmuyor, kendilerine hiç bir değer verilmiyor, gerek kanunlar yapıldığında, gerekse uygulan­dığında hiç bir hesaba katılmıyorlar... İşin en acıklı yanı, egemen tağutlar, mü'min nıüslümanlara karşı böyle acı­masız davranırken en büyük desteği, kendini müslüman kabul edenlerden görmektedir!?..

 



[1] Bkz. Mâide, 5/3 ve 44.

[2] Nisa, 4/77-78.

[3] Kasas, 28/21.

[4] İmam Malik, Muvatta, Kttabu'l-Kelâm, Hds. 19.

[5] Nisa, 4/71.

[6] Enfal, 8/59-60.

[7] Sahih-i Müsüm, Kitabu Salati'I-Müsafirine ve Kasriha, B. 52, Hds 294.

îbn Kesir, El-Bi'daye ve'n-Nİhaye - Büyük İslâm Tarihi, C. 3 Sh 49.

[8] Hani İbrahim, babasına ve kendi kavmine demişti ki: 'Hiç tartışma­sız ben, sizin tapmakta olduklarınızdan uzağım.

(Ancak) beni yaratan başka. İşte O, beni hidayete yöneltip iletecek­tir.'

Ve bunu (bu Tevhid inancını) belki (insanlar Allah'a) dönerler diye O'nun ardında (kendi soyunda) kalıcı bir kelime olarak kıiıp bırak­tı." Zuhruf, 43/26-28.

[9] (İbrahim) dedi ki: 'Şimdi neye tapmakta olduklarınızı gördünüz mü? Hem siz, hem de eski atalarınız.

İşte bunlar (bu putlar), gerçekten benim düşmanımdır. Yalnızca Âlemlerin Rabbi hariç.

Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur." Şuarâ, 26/75-78. "Bunun üzerine onların ilâhlarına sokulup: 'Yemek, yemiyor musu­nuz?' dedi.

'Size ne oluyor ki, konuşmuyorsunuz?'

Derken onların üstüne yürüyüp sağ eliyle bir darbe indirdi." Saffat, 37/91-93.

[10] Bkz. İmam Malik, Muvatta, Kitabu'l-Kader, Hds. 3. İbn Hişam, A.g.e. C. 4, Sh. 346.

[11] Bkz. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Mcnakıb, B. 90, Hds.4038. İmam Suyutî, Camiu's-Sağİr Muhtasarı, C. 2, Sh. 78,

Hds. 1446 (2631), Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, C. 3, Sh. 14, 17, 26, 59. C. 5, Sh. 182'den.

[12] Sahih-iBuhârî, Kitabu'n-Nikâh, B. l.Hds. 1.' Sahih-i Müslim, Kitabu'n-Nikâh, B. 1, Hds. 5.

[13] İmam Muhammed b. Muhammed b. Süleyman er-Rûdânî, Cemu'!-Fevaid-Büyük Hadis Külliyatı, C. 3, Sh. 259, Hds. 6396-6398. Ah-med b. Hanbel, el-Müsned, C. 1, Sh. 84'den.

M. Asım Koksal, İslâm Tarihi - Hz. Muhammed ve İslamiyet, Me­kke Devri, İst. 1987, C. 6, Sh. 149. Not: Eserin, dipnotlarında ilk kaynaklar kaydedilmiştir.

[14] İsrâ, 17/81

[15] İsrâ, 17-81

[16] Taberânî, Mu'cemu's-Sağir Tercüme ve Şerhi, Çev. İsmail Mutlu, ist.

1997, C. 2, Sh. 495, Hds. 793. İbnHişam,A.g.e.,C.4,Sh.78-79.  İbn Kesir, El-Bidaye ve'n-Nihaye - Büyük islâm Tarihi, C. 4, Sh. 506-507. İbnü'l-Esir,A.g.e.,C.2,Sh.234.

[17] İbıı Kesir, A.g.e., C. 3, Sh. 46-48.

M. Astm Koksal, A.g.e., C. 4, Sh. 200-202. Not: Eserin dipnotların­da diğer kaynaklar zikredilmiştir.

[18] Daha önce bir vesile ile kaydettiğimiz bir ayet-İ kerimeyi devamıyla birlikte yeri gelmişken hatırlatmakta fayda umarız: "Ey iman edenler, kendinizden olmayanı sırdaş edinmeyin. Onlar, size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı vere­cek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür Size, ayet­lerimizi açıkladık, belki akıl erdirirsiniz.

Sizler işte böylesiniz, onları seversiniz, oysa onlar, sizi sevmezler. Siz, Kitabın tümüne inanırsınız, onlar, sizinle karşılaştıklarında: 'İnandık' derler. Kendi başlarına kaldıklarında ise,size karşı olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar. De ki: 'Kin ve öfke­nizle ötün.' Şübhesiz Alİah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir., Sİze, bir iyilik dokununca onları tasalandırır, size bir kötülük isabet dince ise, onunla sevinirler. Eğer siz, sabreder ve sakınırsanız, onla­rın hileli düzenleri size hiç bir zarar vermez. Şübhesiz Alİah, yap­makta olduklarını kuşatandır." Âl-i İmrân, 3/118-120.

[19] İbn Hişam, A.g.e., C. 2, Sh. 147 İbn Kesir, A.g.e., C. 3, Sh. 269 İbnü'1-Esir, A.g.e., C. 2, Sh. 104.

Er-Rudânî, A.g.e., C. 3, Sh. 278, Hds. 6435. Taberânî'nin, Mu'ce-mu'l- Kebir' inden.

[20] Sahih-i Buharı, Kitabu Menakıbu'l-Ensar, B. 44, Hds. 124. İbrıHişam, A.g.e.,C. 2, Sh. 151, vd.

1    İbn Kesir, A.g.e., C. 3, Sh. 273, vd. İbnü'1-Esir, A.g.e., C. 2, Sh. 105, vd.

[21] Sahih-i Buhârî, Kitabu Fadaili Ashabu'n-Nebî, B. 1, Hds.5. Sahih-İ Müslim, Kitabu Fedailu's-Sahabe, B. 1, Hds. 1. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'I-Kur'ân, B. 10, Hds. 3293.

[22] Böylece Biz seni, kendisinden örfçe nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete (Peygamber olarak) gönderdik..." Ra'd, 13/30.

[23] Siz, İnsanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz..." Âİ-i İmrân, 3/110

[24] Zümer, 39/20

[25] Mâidc, 5/67.

[26] Sahih-i Buhârî, Kiiabu'l-Cihad ve's-Siyer, B. 69, Hds. 99 Sahih-i Müslim, Kitabu Fedailu's-Sahabe, B. 5, Hds. 39-40, Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Menakıb, B. 83, Hds. 4002.

[27] Zeynü'd-din Ahmed b. Ahmed b. Abdi'l-Lâtifİ'z-Zebidî, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, şerh: Kâmil Miras, Ank. 1980, C. 8, Sh. 323.

Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi; İst. 1983, C. 10, Sh. 258 (6204)

[28] Mâide, 5/67

[29] Abdulfettah EI-Kadî, A.g.e. Sh. 161. İmam El-Vahidî, A.g.e., Sh. 213.

İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, C. 5, Sh.24l9.

[30] Tevbe, 9/40.

 

[31] Sahih-i Buhârî, Kitabu Menakıbi'l-Ensar, B. 32, Hds. 81. Sahih-ı Müslim, Kitabu Fedailu's-Sahabe, B. 28, Hds.133.