İnandığın Gibi Yaşayamazdan - Selefinizinde - 15. Sayfa
İnandığın Gibi Yaşayamazdan
Mü'min müslüman genç yiğitler, Allah'ın izniyle çok uzun yılar devam eder uykularından uyanınca, sığındıkları mağarada kendi aralarında istişareye devam ediyorlar... Ne kadar uyuduklarını Rabbimiz Alİah biliyordur... İhtiyaçları olduğu için kendisine para vererek kardeşlerden biri hicret etmiş oldukları şehire gitmeli, kendilerine temiz yiyeceklerden almalı ve çok dikkatli davranıp onları kimseye sezdirmemelidir...
Eğer şirk ideolojisinin egemen ve müşriklerin iktidarda olduğu şehirde bunların durumunu sezerlerse, elbette onlara zarar verirler!..
Genç yiğitler kendi aralarında konuşmalarını şöyle devam ettirirler:
"Çünkü onlar, üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi taşa tutarlar veya dinlerine geri çevirirler. Bu durumda, ebedî olarak kurtuluş bulamazsınız.[1]
Allah'ın düşmanları, dolayısıyla mü'min müslümanların düşmanına karşı çok dikkatli olunmalıdır... Her zaman, onlardan gelecek kötülük ve tehlikelere karşı hazırlıklı olunmalıdır...[2]
İnsanlık tarihi boyunca ve yaşadığımız asırda nerede olursa olsun Alİah düşmanları, hiç bir zaman mü'min müslümanları hoş görmemiş ve onların varlığına tahammül etmemişlerdir?.. Bu müşrik kâfirler, mü'min müslü-manlar için iki seçenek gündeme getirmişlerdir: Ya İslâm'dan tamamen vazgeçip onların şirk ideolojilerine tabi olacak, ya da öldürüleceklerdi... Müşrik egemen tağutlarm şirk ideolojisine tabi olmayanlar, dövülmüş, sövülmüş, bin türlü hakaretlerle birlikte akıl almaz, tahammül edilmesi çok güç olan işkenclere tabi tutulmuşlardır... Habse-dilmiş, yıllarca bir çok hayatî nimetlerden mahrum edilmişlerdir... Egemen tağutlardan fırsat bulan mü'min mü-sümanlar, hicret etmiş, diyar diyar dolaşmışlardır...
Müstekbir tağutlarm yakaladığı ve işkenceye tabi tuttukları mü'min müslümanların bir çoğu, işkencelere dayanamamış veya bizzat Öldürülmüş, böylece binlercesi şehid olmuştur...
Böyle ağır bir ikrah altında bazıları dayanamamış, şirk ideolojisinin ilkelerine göre beyanda bulunmuştur... Kalbleri imanla dopdolu olduğu hâlde, "İkrah-ı Mülci" altında Tevhid akidesinin zıddına beyanda bulunan mü'min müslümanların, küfre ve şirke girmeyeceklerine dair Rabbimiz Allah, ayet-i kerime inzal buyurarak beyan etmiştir... Fakat dünya menfaati için, makam, mevki için, toplumda bir mal ve servet edinmek için, İslâm'la şeref bulduktan sonra tekrar küfre dönenlerin cezası çok daha ağır olmaktadır... Bunlar, şuurlu ve istekli olarak Allah'ın dininden döndüklerinden dolayı irtidad etmiş ve mürted olmuşlardır... Kişi mürted olduktan sonra, irtidadına sebeb olan şirkten ve küfürden tevbe edip tekrar İslâm'a dönmez ve iman ile şereflenmez ise, çok korkunç bir suç işlemiş olur!..
Bundan dolayı Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler. Sizden kim dininden geri dönerse ve kâfir olarak ölürse, artık onların bütün yapıp etmeleri (amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır. Ve onlar, ateşin halkıdır, onda sürekli kalacaklardır.[3]
"Doğrusu imanlarından sonra küfredenler, sonra küfürlerini arttıranlar, bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez. İşte bunlar, sapıkların tâ kendisidir.
Şübhesiz, küfredip kâfir olarak ölenler, bunların hiç birisinden, yeryüzü dolusu altın olsa -bunu, fidye olarak verse de- kesin olarak kabul edilmez. Onlar için acıklı bir azab vardır ve onların yardımcıları yoktur.[4]
"Şübhesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) irtidad eden (dönen)leri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır.[5]
Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ'mn mürtedlere vereceği ahiretteki ceza böyle beyan buyrulur... Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) de, yine Rabbimiz Allah'ın bildir-mesiyle mürted olanların dünyadaki cezalarını beyan buyurur... Dünyalık cezalar, yani Şer'î hadler, İslâm'ın hakim olduğu, egemenliğin kayıtsız şartsız Allah'ın, iktidarın da mü'min müslümanlarm olduğu İslâm ülkesinde, yani "Daru'l-İslâm"da uygulanır... "Daru'l-Harb'de hadler uygulanmaz." hadisini esas kabul eden Hanefî Fukahası, bu konuyu bu şekilde izah etmişlerdir.[6]
Abdullah İbn Mes'ud (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah'dan başka (ibadete layık) ilâh bulunmadığına ve benim Allah'ın Rasulü olduğuma şehadet etmekte olan müslüman bir kimsenin kanı helâl olmaz, ancak şu üç şeyin biriyle helâl olur:
(Katilin,) Maktulun hayatı karşılığında öldürülmesi,
Zina edenin, evli (veya dul) olması,
İslâm Dini'nden çıkıp Müslüman Cemaatı'm terk etmesi.[7]
İman Ali (r.a.), bir topluluğu yakmış, bu yakma haberi İbn abbas'a ulaşınca, İbn Abbas:
Ben olsaydım, bu dinden dönenleri yakmazdım. Çünkü Rasulullah (s.a.s.):
"Allah'ın azabiyla azablandırmaymız." buyurdu.
Ben, onları muhakkak öldürürdüm. Nitekim Rasulullah (s.a.s.):
"Dinini değiştireni öldürünüz" buyurdu, demiştir.[8]
Bu, böyledir!..
Malesef işgalci, zalim, müstekbir tağutların işgal edip egemen oldukları ve mü'min müslümanlarm esaret altında bulundukları işgal edilmiş İslâm topraklarında önlenemeyen, korkunç boyutlarda işlenen suç, irtidad suçudur... Egemen tağutların dayatması ve şirk kültürünün etkisiyle her gün, "ben müslümamm" diyenler arasında bu suçu işleyenlerin varlığı inkâr edilemez!.. Cehaletten dolayı bilmeden bu suçu işleyenlerin yanı sıra, bilerek ve şuurlu bir şekilde bu korkunç suçu işleyen, ayrıca teşvik edenlerin sayısı da, küçümsenecek bir durumda değildir... Bilerek ve şuurlu mürted olup mevcud tağutî egemen güçlerin en sağlam destekleyicisi olanlar, toplumda kilit noktalarda bulunmaktadırlar... Bunların, İslâm nazarmdaki durumları bellidir!..
İkrah-ı Mülci gündeme geldiğinde, Allah düşmanı müşrik kâfirlerin işkencesi ve baskısı altındaki mü'min müslümana, onların istediği sözleri söylemesi için Rabbimiz Allah ruhsat vermiştir...
Şöyle buyurur Allah:
"Kim imanından sonra Allah'a (karşı) küfre sapıp da kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu hâlde baskı altında zorlanan hariç- küfre göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah'dan bir gazab vardır ve büyük azab onlarındır.[9]
Bu ayetin esbab-ı nüzulüne baktığınızda olay daha net anlaşılır!..
İbn Abbas (r.a.)'ın rivayetine göre bu ayet, Ammar b. Yasir hakkında inmiştir.
Müşrikler, O'nu, babası Yasir'i, annesi Sümeyye'yi, Suheyb'i, Bilâl'ı, Habbab'ı ve Salim'i yakalayıp, kendilerine işkence yapmışlardı.
Sümeyye'ye gelince, O, iki deveye bağlanıp önünden mızraklandı.
O'na, müşrikler tarafından:
Sen, erkekler için müslüman oldun, diye iftira olundu ve nihayet öldürüldü.
Kocası Yasir de, Öldürüldü. Onlar, İslâm uğrunda Öldürülen ilk şehidlerdi.
Ammar'a gelince, O, müşriklerin istediklerini zorbalıkla sadece diliyle onlara söyledi.
Bu yüzdefi Rasulullah (s.a.s.)'e, Ammar'ın inkâr ettiği haberi geldi. O ise:
"Hayır, muhakkak ki, Ammar, tepeden tırnağa kadar iman doludur. İman, O'nun etine, kanına karışmıştır." buyurdu. Nihayet Ammar, ağlar bir vaziyette, Rasulullah (s.a.s.)'e geldi.
Rasulullah (s.a.s.), O'nun gözyaşlarını siliyor ve şöyle buy uruy ordu:
"Eğer onlar,sana yine işkence yaparlarsa, demiş olduğun bu sözü tekrar de![10]
Diğer bir rivayette ise, şöyle anlatılır:
Ammar ise, kendisini kurtarmak için onların hoşuna gidecek kelimeyi söylemişti.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in huzuruna vararak, başına geleni anlattı.
Hz. Peygamber (s.a.s.), O'na:
"Bu sözü söylediğin zaman kalbin nasıldı? Söylediğin sözden dolayı rahat mıydı?'" diye sordu.
Ammar:
"Hayır, aksine kalbim iman ile dolu idi, dedi.
Bunun üzerine Allah, bu ayet-i kermeyi inzal buyurdu.[11]
Ümmetinden mü'min müslüman bir kulun zorlanmasından, yani ikrah altında iken söylediklerinden dolayı mes'ul olmayacağını ve Allah'ın, kendisni affettiğini beyan buyurur Rasulullah (s.a.s.)...
Ebu Zerr el- Gıfârî (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Ümmetimin yanılması, unutması ve zorlandığı şey(in günah)ı Allah Teâlâ şübhesiz affetmiştir.[12]
Söz buraya gelmişken, "Fıkıh Usûlü" adlı eserden "İkrahın Tahukkuku İçin Aranan Şartlar" bölümünü nakletmekle meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlamış oluruz kanaatindeyiz...
"İkrahın şartlan hususunda da âlimler şunları zikretmişlerdir. Yukarıda zikredilen özelliklerle beraber ikrahın:
1. Zorlayanın tehdit ettiği cezayı yapabilme gücünde olması gerekir. Zorlayanın akîl ve baliğ olması şart değildir. Çocuğun ve delinin tehdidi de ciddî olması şartıyla geçerlidir.
Yalnız Ebu Haııife, zorlayanın devlet yetkililerinden biri olmasını şart koşmuş ve "Devlet adamı dışındaki insanların zorlamaları, devletten yardım istenilerek telafi edilebilir, fakat devletin zorlamasında böyle bir imkân yoktur" demiştir.
Ebu Hanife'nin talebeleri, Ebu Yusuf ve Muhammed, zorlayanın mutlaka devlet adam olmasını şart koşmamışlar, her gücü yetenin zorlamasını ikrah saymışlardır.
2. Mecbur edilen kişinin, kendisinden istenileni yapmadığı takdirde, tehdit edilen cezanın yapılacağına dair zann-ı galible kanaat getirmsi gerekir. -
3. Tehdit edilen cezanın ise,
A. Hanefi'lere göre, tam ikrahta bu cezanın öldürücü veya kişinin organlarından birini koparıcı yahud ölüme sürükleyici mahiyette olması gerekir. Eksik ikrahta ise, e-lem verici veya uzun zaman devam edici yahud derin bir kedere sebeb olucu mahiyette olması şarttır,
B. Şafiîlere göre, tehdit edilen cezanın miktarı ve çeşidi kişiden kişiye değişebileceği gibi, yapılması istenilen işe göre de değişebilir. Mesela:
Her türlü hapsetme ikrah sayılmış, fakat dövmenin kişiden kişiye değişebileceği, şahsiyetli insanlar için az bir dövmenin de ikrah sayılacağı söylenmiştir. Yine imha edilecek malın, mal sahibini sıkıntıya düşürmezse ikrah sayılmayacağı, düşünürse sayılacağı söylenmiştir.
C. Malikilere göre, tehdit edilen cezanın elem verici ve mecbur edilen, kederlendirici mahiyette olması gerekir.
Malikilere göre, bir insanı korkutmak veya bağlamak yahud dövmek ya da hapsetmek, ikrahın gerçekleşmesi için yeterli sebebtir. Dövmede belli bir sayı aranmamış, sadece can yakıcı olması şart koşulmuştur. Hapsetmede de belli bir zaman biçilmemiş, sadece cebredileni sıkıntıya sokar mahiyette olması şart koşulmuştur. Malikilere göre, ikrahın gerçekleşmesi için cebredlen kişinin helak olmaktan korkar bir durumda bulunması şart değildir.
D. Hanbelîlere göre, tehdit edilen cezanın büyük bir zarar verici mahiyette olması gereklidir. Mesela, öldürme, ağır bir şekilde dövme, uzun zaman hapsetme veya bağlama ikrahın gerçekleşmesi için yeterli sebeblerdir. Buna mukabil, sövmek veya tahkir etmek ikrah sayılmayacağı gibi az bir mikdar malı almak da ikrah sayılmaz. Keza az bir zarar vermek de aldırış etmeyen insan için ikrah sayılmaz. Fakat az da olsa zarara uğaramak, kişinin şahsiyetine gölge düşüriirse veya onu teşhir ederse, başka bir insan için ikrahdır. Yine çoğunu dövme tehdidi de sahih olan görüşe göre, ikrah sarılmıştır. Ayrıca Şafiî, Hanefî ve
Hanbelî mezhebleri ikrah için Özel şartlar aramışlardır. Meselâ;
a. Şefiî âlimleri, mecbur edilen kişinin kaçma veya yardım isteme gibi hiç bir çaresinin kalmaması ve tehdidi kendinden uzaklaştırmaktan aciz kalmasını da, şart koşmuşlardır.
b. Hanefî âlimleri de, tehdidle yaptırılmak istenen hususun, mecbur edilenin hakkına veya başka bir insanın hakkına saldırı mahiyetinde olduğu veya dinî bir hükmü ihlâl ettiği için cebredilenin tehditten önce bu işi yapmaktan imtina etmiş olmasını şart koşmuşlardır.
c. Hanbelî mezhebinde meşhur olan görüşe göre, ikrahın gerçekleşmesi içi sadece tehdidin yetmediği ve bir kısım işkencelerin fiilen yapılmış olması şart koşulmuştur. Diğer bir görüşe göre ise, ciddî tehditlerle ikrahın tahakkuk edeceği belirtilmiştir.[13]
İkrah altında olan bir mü'min müslüman, bu durumda söylediklerinden dolayı mes'ul tutulmadığına göre, mağaradaki yiğit gençler, niçin mes'eleye kuşkulu yaklaşıyor ve tereddüdde bulunuyorlar...
"Çünkü onlar, üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi taşa tutarlar veya dinlerine geri çevirirler. Bu durumda, ebedî olarak kurtuluş bulamazsınız." diye birbirini uyarıyorlar!...
Tevhid akîdesinden hiç bir taviz vermeden, müşrik kâfirler tarafından taşlanarak şehid olmak bir kurtuluştur, ancak egemen müşrik tağutların şirk ideolojisine dönmek çok ağır bir suçtur.,. Bu dönüş, ikrah altında olursa, bir anlık canını kurtarmak için onlar gibi görünmek, bir şey gerektirmiyorsa da, bu hâl ömür boyu devam ederse, çok çetin bir iş olur... Ömür boyu müşrikler ve kâfirler gibi olmak, onlar gibi konuşmak, onlar gibi hareket etmek, kişide zamanla yerleşen, ve kemikleşen bir kişisel özellik hâline gelir... İnandığı gibi yaşayamazsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar... Tevhidin, imanın, İslâm'ın gereği gibi yaşayamayan kişi, küfrün ve şirkin gereği gibi yaşıyor a-ma imanlı olduğunu beyan ediyorsa, zaman ile bu iman zayıflaya zayıflaya, yani amel ile desteklenmedikçe zayıflar ve günün birinde yok olur... İnsan, toplumsal baskılar ve egemen tağutların dayatması altında yıllarca kalır, onlar gibi davranırsa, günün birinde onlar gibi düşünüp inanmaya başlar...
Egemen tağutların işgali altındaki İslâm topraklarındaki mü'min müslümanlar da, cemaat olmaz ve birbirileri-ni şirkten, küfürden, bid'attan ve hurafelerden koruyamaz-larsa, ferd ferd olur, tağutun şirk kültürüne karşı erimeye yüz tutarlar... Tevhidin, katıksız imanın gereğini yaşamaya yaşamaya ve müşrik kâfirler gibi görüne görüne, günün birinde onlar gibi oluverirler...
Mü'min müslümanlar, Cahİliyye toplumunda yaşamaya mecbur bırakıldıkları takdirde, mutlaka kendilerini, çoluk-çocuklannı koruma altına alacak cemaatleşmeyi gündeme getirmeli ve yapılanmayı gerçekleştirmelidirler... Böylece, Mekke şirk devletinde yaşamaya mecbur olan en hayırlı neslin tavrını ortaya koymuş olurlar...
Müstekbir tağutların, şirk ideolojisiyle yönettikleri Mekke'deki ilk mü'min müslümanlar, Rasululiah (s.a.s.)'in etrafında toplanmış, en sağlam iman bağı ile birbirine bağlanmış, iman kardeşliğini pekiştirmiş, İslâm Cema-atı'nı oluşturmuşlardı... Bu Tevhidî tavırlarında ayak direttikleri ve eğilmedikleri için günün birinde cahiliyye toplumunun içinde etkin bir hâle geldiler...
Muvahhid mü'min müslüman genç yiğitlerin böyle bir cemaatı yapılanmaları olmadığından ve şirkin hakim olduğu cahiliyye toplumu olan toplumlarında kendilerine ciddî manâda destek olan güçlü kişilerin olmayışından dolayı, böyle bir toplumda kendilerini ve imanlarım korumaları çok zor bir olaydı... Bundan dolayı tereddüd ediyor, bundan dolayı birbirilerini uy arıyorlardı... Allahu âlem bi's-sevab!..
Ayrıca, şu da düşünülebilinir:
Ola ki, bu genç yiğitler, ruhsatla amel etmektense, azimeti tercih etmiş olabilirler... "İkrah-ı mülci hâlinde yalnız lisanıyle kelime-i küfrü telâffuz etmek caizdir. Fakat bu ruhsattır ve ayetten anlaşıldığı üzere Kalbi iman ile mutmain olmak şartıyla bir ruhsattır. Fakat izhar-ı hak ve İ'zaz-ı dini için helaki göze alıp da ictinab etmek Azimettir. Ve bu hususta azimet ile amel efdaldir.[14] diyor ve yerinde bir tesbitle hakikati açıklıyor meşhur müfessirler-den Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a.).
[1] Kehf, 18/20
[2] Rabbimiz Alİah, mü'min müslüman kullarına düşmanlık yapanların, aynı zamanda kendisine de düşman olduklarını beyan buyurur:.. Mü'min müslümanların düşmanları, Alemlerin Rabbi Allah'ın düşmanlarıdır... Allah'a düşman olanlar, mü'min müslümanların da düşmanlardır...
"Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvetli ve besili atlar hazırlayın. Bununla Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin biltneyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup caydırasıntz..." Enfâl, 8/60.
Ebu Hüreyre (r.a.)'m rivayettyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyururun "Allah, şöyle buyurdu:
Her kim, Beni tanıyan ve ihlas İle Bana ibadet eden bir kuluma düşmanlık ederse, Ben de, ona harb ilân ederim." Sahih-i Buhârî, Kitabu'r-Rikak, B. 38, Hds. 89. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Fiten, B. 16, Hds. 3989.
[3] Bakara, 2/217.
[4] Âl-iİmrân, 3/90-91.
[5] Muhammed, 47/25.
[6] Bkz. Şeyhu'l-İslâm Burhanüddİn Ebu'l-Hasan Ali b. EbıKBekir Mer-ginanî, El-Hidaye Tercemesî, Çev. Ahmed Meylânî, İst. 1^86, C. 2, Sh. 224-225.
[7] Sahih-i Buhârî, Kitabu'd-Diyet, B. 5, Hds. 17.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Kaseme, B. 6, Hds. 25-26.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Diyet, B. 10, Hds. 1423. Sünen-i Neseî, Kitabu Tahrimu'd-Dem, B. 5, Hds.4003-4006. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'I-Hudud, B.l, Hds.4352-4353. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'I-Hudud, B.l, Hds.2534 ve 2533. Sünen-i Dârimî, Kitabu'I-Hudud, B. 2, Hds. 2302-2303.
[8] Sahih-i Buhârî, Kitabul-Cihad veVSiyer, B.148, Hds.221. Kitabu İstitabeti'l-Mürtedin, B. 1, Hds. 5. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Hudud, B. I, Hds. 4351. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Hudud, B. 25, Hds. 1485. Sünen-i Neseî, Kitabu Tahrimu'd-Dem, B.14, Hds.4045-4051. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'I-Hudud, B. 2, Hds. 2535. İmam Malik, Muvatta, Kitabu'l-Akdiye, Hds. 15.
[9] Nahl, 16/106.
[10] İman el-Vahidî, A.g.e., Sh. 312.
Abdulfettah El-Kadî, A.g.e., Sh. 235.
Ebu Nuaym EUsfahânî, HıIyetü'I-Evliya, C. 1, Sh. 296.
[11] İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, C. 9, Sh. 458.1.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberî, Taberî Tefsiri, Çev. Hasan
Karakaya-Kerim Aytekin, İst. 1996, C.5, Sh.240.
İbnü'i-Esir, A.g.e., C. 2, Sh. 69.
Ebu Nuaym el-Isfahânî, A.g.e., C.l, Sh. 296.
[12] Sünen-i İbn Mace, Kitabu't-Talak, B. 16, Hds. 2043-2045. Taberânî, Mu'cemu's-Sağir Tercüme ve Şerhi, Çev. İsmail Mutlu, İst. 1997, C. 2, Sh. 210, Hds. 527.
İmam Suyutî, Camiu's-Sağir Muhtasarı/C. 2, Sh. 436, Hds. 2272 (4461), Taberânî'nin Kebir'inden.
[13] Hasan Karakaya, Fıkıh Usûlü, İst. 1998, Sh. 249-250.
Not: Yaşanılan ortam göz önünde bulundurularak hazırlanan, kaynaklara ve delillere dayanılarak günün meselelerini açıklayan bu kıymetli eserin okunup incelenmesini özellikle tavsiye ederiz.
[14] Elmalüı M. Hamdı Yazır, Hak Dinî Kur'ân Dili, İst. T.Y. C. 5, Sh. 291 (Yenda Yayınları).
İslami Okul Okulların En Önemlisi