Kabirleri Mescid Edinmeyin - Selefinizinde - 16. Sayfa
Kabirleri Mescid Edinmeyin!..
Yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), ölümden sonra dirilmenin hak olduğunu apaçık beyan buyurduğu "Ashabu'1-Kehf" olayını, bütün insanlar için sapasağlam bir delil yapmıştır... Büyük bir mucize olan bu olay insanlara ölümün ve ölümden sonraki hayatın mahiyetini hatırlatıyor, kıyametin ve kıyamet sonrası ahiret hayatının varlığından şübhe edilemeyecek bir hakikat olduğunu açıkça beyan ediyordu...
Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"Böylece Allah'ın va'dının hak olduğunu ve gerçekten kıyametin, kendisinde şübhe bulunmadığını bilmeleri için (şehir halkına ve sonraki insan kuşaklarına) onları buldurmuş olduk. (Onları bulanlar,) kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı. (Bir kısmı) dedi ki: "Onların üssüne bir bina inşâ edin, Rabbleri onları daha iyi bilir." Onların işine galib gelen (sözleri geçenler) ise: "Üstlerine mutlaka bir mescid yapmalıyız", dediler.[1]
Rabbimiz Allah'ın izni ve emriyle dağdaki mağarada uzun yıllar yatan genç yiğitler, uyanıyor, ölüm ve ölümden sonraki diriliş hayatı için insanlara apaçık delil olduktan sonra tekrar ölüyorlar...
Gerek şehir halkı, gerekse diğer tüm insanlar, genç yiğitlerin bu kıssalarından ibret alıyorlar, ölümün hak olduğunu, ölümden sonraki hayatın hak ve hakikat olduğunu biliyor, aklını kullanabilenler iman edip imanlarını kuvvetlendiriyorlar...
İnsanlar, şunu kesin olarak bilmeli ve inanmalıdırlar ki, ölümden kaçış yoktur ve ölüm, hayatımızın bir parçası, en tabiî bir olayıdır... Doğumdan önceki bir hayatın varlığı ne ise, doğumdan sonraki hayatın varlığı da odur... Hayatta olan insan, nasıl ki, kedisini inkâr edimiyorsa, doğmadan önceki varlığını da kabul etmelidir... Doğduktan ve dünyada belli bir süre kaldıktan sonra ölüm ile bu hayat bitiyor, yeni bir hayat başlıyor... Aslında bitiyor ve başlıyor kelimelerini olayın izahı için kullanıyoruz, yoksa biten ve başlayan bir şey değil, birbirinin devamı olan şeylerdir sözkonusu edilenler!.. Dünyadaki hayat nasıl ki, inkâr edilemeyen bir gerçekse, ecel ile beraber, yani ölümle başlayan kabir hayatı, kıyamet, ahiret, haşr, mizan, hesab, sırat, cennet, cehennem ve ebedî bir hayatla inkâr edilemeyen bir hakikattir..; Elbette bu, akıl nimetini kullanabilen ve iman edenler içindir!.. Bu inkârı imkânsız hakikatlar birer gaybî haberlerdir... Rabbimiz Allah'ın beyan buyurduğu bu haberlere, ancak iman edenler inanır ve tasdik eder...
Bir hakikat olan ölüm için şöyle buyurur Rabbimiz
Allah:
"De ki: "Hiç tartışmasız, sizin kendisinden kaçmakta bulunduğunuz ölüm, şübhesiz sizinle karşılaşıp buluşacaktır. Sonra gayıbı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)'a döndürüleceksiniz. O da, size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.[2]
"İnsanların sorgulaması yakınlaştı, kendileri ise bir gaflet içinde yüz çevirmektedirler.
Rabblerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelme-yiversin, onlar bunu, mutlaka bir oyun konusu yaparak dinlemektedirler.
Onların kalbleri tutkuyla oyalanmaktadır.[3]
"Onlar, kendileri oturup kardeşleri için: "Eğer bizlere itaat etselerdi, öldürülmezlerdi, diyenlerdir. De ki: "Eğer doğru sözlüler iseniz, ölümü kendinizden savın Öyleyse.[4]
Ölüm hak ve bütün yaşayan insanlar ecelleri geldiği, va'deleri dolduğu zaman ne geri, ne ileri alınır tam zamanında ölürler...[5] Ölümsüzlük hiç bir insan için mümkün değildir... Herşey yok olucudur, ancak bakî kalan, ölümsüzlüğün yalnız ve yalnız kendisine has olan Allah kalıcıdır.[6]
Rabbimiz Allah, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'e hitaben şöyle buyurur:
"Biz, senden Önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında peygamber göndermedik. Eğer bilmiyosanız, şu hâlde zikir ehline sorun.
Biz, onları yemek yemez cesetler kılmadık ve onlar, ölümsüz değillerdir.[7]
"Senden önce lıiç bir beşere Ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar, ölümsüz mü kalacaklar?[8]
"Gerçek şu ki, sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir.
Sonra şübhesiz sizler,kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksmız.[9]
Her doğum ölüm içindir, her ölüm ise, yeni bir doğumdur... İnsanlar, ana rahmine düşüp gelişip zamanı geldiğinde yeni bir hayat için doğuyor, dünya hayatları için kendilerine takdir edilen zamanı tamamlıyor ve toprak ananın rahmine düşüyorlar... Kabir denilen toprak ananın rahminde yeni bir hayata başlayan insanoğlu, bir gün kıyamet ile o rahimden yeni bir doğuşla ahiret hayatına başlamış olur... Bu değişmez Sünnetullah'dır... Her insan ölümü tadacaktır... Bu, kaçınılmazdır... Bundan dolayı Rab-bimiz Allah, şöyle buyurur:
"Her nefis Ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan etmekteyiz ve siz, bize döndürüleceksiniz.[10]
"Sizden birinize ölüm gelip de: "Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen, ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam" demezden önce size rızık olarak verdiklerimizden infâk edin.
Oysa Allah, kendi eceli gelmiş olan hiç bir kemseyi kesinlikle ertelemez. Allah, yapmakta olduklarınızdan Haberdar olandır.[11]
"Ve yakîn (ölüm) sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et. [12]
Kaçınılmaz, geç kalmaz, erken gelmez ve ertelenemez tam zamanında gelen ölümden önce, ölüme ve ölüm sonrasına çok iyi hazırlanmaya gayret etmelidir mü'min müslümanlar... Katıksız imanı, emredildiği şekilde bir ibadet ile pekiştirmeli, malıyla, canıyla kendisene düşen kulluk vazifelerini yerine getirmelidir...
Hiç ölmeyecekmiş ve hesaba çekilmeyecekmiş gibi davranarak dünya ve dünyalıklara sarılmak, mü'min müs-lüman bir kulun işi olamaz... O, bu dünyayı ahiretin bir tarlası olarak kabul eder[13] ve ahirette meyvesini, cennet meyvesi olarak yemek için dünyada ekin işini çok sıhhatli yapmaya gayret eder... Dünya hayatı, ahiret yurduna cennete kavuşmak için bir araçtır... Burası bir çalışma, ahiret ise, bir dinlenme yeridir mü'min müslüman bir kul için... Dünya hayatında kendisine emredilenleri, emredildiği şe-. kilde yarine getiren mü'min müslüman bir kul, ahirette cennet ıîmetleriyle ebedî bir şekilde nimetlenmiş olur...
Bundan dolayı, dünyayı geçici bir çalışma yeri olarak görüp kabul etmek gerek ve ahiret yolculuğuna iyi hazirlanılmasi lazımdır...
Ölümü hiç unutmamak ve devamlı hatırda tutmak gerekir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasu-lullah (s.a.s.): "Lezzetleri keseni sık sık anın!" ölümü kast ediyor.[14]
Ölümü sık sık hatırlayıp, dünyaya ve dünyalıklara aşırı derecede bağlanmamaya gayret etmek gerekir... Âhireti ve hesabı unuturcasına dünyaya dalmak, korkunç bîr felâket olur... Ölen kişiyi, ailesi, dostları, malı ve ameli takib eder... Mezar başına kadar gelir, ailesi, eşi ve dostu ile malı geri döner. Ölen kişi; dünyada işlediği ameli ile başbaşa kalır...
Enes b. Malik (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), bu gerçeği şöyle beyan buyurur:
"Ölüyü, üç şey takib edip kabre kadar gider de, ikisi tekrar geri döner, biri orada onunla beraber kalır:
Ölüyü, ailesi, malı ve ameli takib eder. Neticede ailesi ve malı geriye döner de, kendisiyle beraber sadece ameli kalır.[15]
Ebu Hüreye (r.a.)'m rivayetiyle de şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"İnsan öldüğü vakit, bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden:
Sadaka-ı cariyeden, faydandan ilimden ve kendisine dua eden salih evladdan kesilmez.[16]
Ahiret yurdu için dünyada iken, Allah'ın emrettiği ve Rasulullah (s.a.s.)'in gösterdiği gibi hazırlığım yapmalı mü'min müslüman şahsiyet...
Ei?u Hüreyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Ölen hiç bir kimse yoktur ki, pişmanlık duymamış olsun."
Ashab: .
Ya Rasulullah, onun pişmanlığı nedir? dediler.
Buyurdu ki:
"İyilik eden kişi ise, arttırmamış olduğuna pişman olacak, kötülük eden kişi ise, el çekmemiş olduğuna pişman olacak.[17]
Hesab günü için çok ciddî hazırlığını yapan mü'min müslümanm Allah'ın rahmetinden yana çok ümiîvar olması en tabiî hakkıdır... Tüm imkânlarını kullanarak, Allah'ın emrettiği ve Rasulullah (s.a.s.)'in gösterdiği şekilde yaşamaya gayret eden katıksız imana sahib mü'min müslüman, kulluk vazifesini yapmış rahatlığı ve gönül huzuru ile ruhunu teslim etmeye hazırlanır... Ölüm, onun için korkulacak bir şey değildir artık... Ölüm, âşığı sevgilisine kavuşturmanın adıdır onun için... Ölüm gününü, düğün günü olarak bilir, inanır ve ilân eder muvahhid mü'min müslüman şahsiyet... Çünkü o, sevdikleriyle beraber olacaktır... Sevdikleriyle beraber olanın, daha ne kederi olsun ki!..
Enes b. Malik (r.a.)'dan.
Bir adam, Rasululah (s.a.s.)'e:
Ya Rasulullah, kıyamet ne zaman (olacak)?, diye sordu.
Oda:
"Sen, onun için ne hazırladın?" buyurdu.
O zat:
Ben, kıyamet için çok namaz, çok oruç ve çok sadaka hazırlamadım. Lâkin ben, Allah'ı ve Rasulü'nü seviyorum, dedi.
Rasulullah:
"Sen, sevdiklerinle beraber olacaksın!" buyurdu.[18]
Sevdikleriyle beraber olmak için hazırlık lazımdır...
Allah ile beraber olmak için, O'nun emirlerini gereği gibi yaşayıp rızasını kazanmak gerek... Rasulullah (s.a.s.) ile beraber olabilmek için O'nun, Kur'ân-ı Kerim'in hayattaki uygulanışı, yani canlı bir örneği olan Sünnet-i Seniyye'si-ni yaşamak gerekir...
İşte o zaman ahiret âleminin ilk durağı olan kabir hayatı, mü'min müslüman şahsiyet için cennet bahçelerinden bir bahçe olur... Müşrik, kâfir, münafık ve mürtedler ile günahkârlar için kabir, cehennem çukurlarından bir çukur olur...
Ebu Said (el-Hudrî, r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasululah (s.a.s.):
"Kabir, ya cennet bahçeleriden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.[19]
Emiru'l-mü'minin İmam Osman (b. Affan, r.a.)'ın azadhsı Hanî, şöyle anlatır:
Osman, bir kabrin başında durduğu zaman sakalını ıslatıncaya kadar ağlardı.
Kendisine:
Cennet ve cehennem anılınca ağlamıyorsun da, bundan mı ağlıyorsun? denildi.
Bunun üzerine dedi ki:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Kabir, ahiretin konak yerlerinden ilk konak yeridir. Eğer ondan kurtulursa, gerisi daha kolaydır. Şayet kurtulamazsa, gerisi daha ağırdır."
Osman (r.a.), dedi ki:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Her ne (korkunç) manzara gördümse, kabir, ondan daha korkunçtur (Kabirden daha korkunç manzara görmedim). [20]
Ahiret konakların ilki olan kabir hayatındaki azab haktır... Kabir azabı, dünya hayatında iken yapılan tuğyanların, isyanların ve günahların karşılığında kulun ilk cezayı aldığı yer, ilk azabı taddığı mekândır... Eğer kul, ehl-i küfür, ehl-i şirk, ehl-i nifak ve ehl-i fısk ise, karşılı-ğıda bulacağı azabdır!.. Eğer kul, ehl-i iman ve salih amel sahibi bîr şahsiyet ise, kabir, onun için cennet bahçelerinden bir bahçe olduğu malumdur... Yani kul, akidesi ve ameline göre kabirde kıyametten önce cenneti ve cehennemi tadacaktır... Elbette şu bir gerçertir ki, tadmak, onu tam yaşamak ve tamamiyle sâhib olmak demek değildir... Tadmak, taddığı şeyi nisbeten tanımak, az da olsa nasıl bir şey olduğunun farkına varmaktır...
Abdullah İbn Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle bu hakikati şöyle beyan buyurur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):
"Sizden biri öldüğü zaman, ona, varıp oturacağı yeri sabah-akşam gösterilir. O kimse cennet ehlinden ise, cennetten; cehennem ehli ise, cehennemden olan yeri gösterilir. Ve ona:
İşte senin oturacağın yer, burasıdır. Nihayet kıyamet günü Allah seni, buraya gönderecek, denilir.[21]
Mü'milerin annesi Aişe (r.anha)'dan. Aişe'nin yanına bir Yahudi kadını girip kabir azabını-zikretmiş, akabinde de Aişe'ye hitaben:
Allah, seni kabir azabından korusun, diye dua etmıe
Bunun üzerine Aişe, Rasulullah'a kabir azabını sormuş.
Rasulullah (s.a.s.) de:
"Evet, kabir azabı (haktır, vardır)." uyurmuştur.
Aişe:
Ben, bundan sonra Rasulullah'ın hiç bir namaz kılıp da kabir azabından Allah'a sığınmayı terk ettiğini görmedim, demiştir.[22]
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.), şöyle dua ederdi:
"Allah'ım, ben, kabir azabından, ateş azabından, hayat ve ölüm imtihan ve şiddetlerinden ve Deccal Mesih fitnesinden sana sığınırım.[23]
Mü'min müslümanlar, hangi ortamda ve hangi çağda, yani ister İslâm'ın hakim, mü'min müslümanarın iktidarda bulunduğu, egemenliğin kayıtsız şartsız Allah'a aid olduğu "Daru'l-İslâm"da, isterse küfrün ve şirkin hakim, müşrik ve kâfir tağutlarm iktidarda bulunduğu, egemenliğin kayıtsız şartsız insanın olduğu, "Daru'l-Harb'"de yaşasınlar, her hâllerinde kendilerini ahiret yurduna hazırlamaları gerekir... Nefisleriyle, yani haram olana karşı istek ve arzularıyla cihad edip, onlardan uzaklaşıp kesinlikle yaklaşmamak suretiyle, aynı zamanda Allah ve Rasulü (s.a.s.) tarafından helâl kılınanlarla amel etmekle kendini anndirmalı-dır... Tevhid akidesini zedelemeden, katıksız imanını kuvvetlendirerek, salih amel işleyip müttakiler derecesine yükselerek Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmalıdır... Ölümü çok düşünmeli ve dünya hayatını, ölümden sonraki güzel hayat için bir araç yapmalıdır... Onun için bir araç olan dünya hayatı, hiç bir zaman amaç hâline gelmemelidir!..
Mademki, mü'mindir, mademki, müslümandır, o hâlde imanın ve teslimiyetin gereğini yerine getirmelidir... Mademki, dünyanın fanı, ahiretin bakî olduğuna katıksız bir şekilde iman etmiştir, o hâlde bu imanın gereğini yapmalı, yani fanı olana fanî kadar, baki olana bakî kadar değer vermelidir... Her ikisinin de hakkını, değerlerine göre yerine getirmeli, birisi için diğerini ihmâl etmemelidir... Dünyada kalacağı kadar dünya için, ahirette kalacağı kadar ahirete çalışılmalıdır...[24]
Yegâne hayat nizâmı İslâm'da, "Bir lokma, bir hırka" felsefesine yer olmadığı gibi, "Dünyaya sarılıp hiç öleye-cekmiş gibi mal biriktirip Allah yolunda sarf etmemek" anlayışına da yer yoktur... Her iki hâl de, ifrat ve tefrit hâli olduğu için yerilmiş ve red olunmuştur... İslâm, her zaman ve her mekânda orta yolu tavsiye etmiştir... Çalışmadan, bir başkasının sırtından geçinmeyi reddettiği gibi, her şeyi malda ve servette görüp malın, mülkün, paranın kulu olmayı da reddetmiştir...
Ebu Hüreyre (r.a.)'in rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)
şöyle buyurur:
"Sizden birinizin sabahleyin (ormana) giderek sırtı ile odun getirmesi onu (n parasını) tasadduk ederek âleme el açmaktan müstağni kalması, versin, vermesin birinden dilenmesinden kendisi için daha hayırlıdır. Çünkü yüksek (veren) el, alçak (alan) elden efdaldır. Sen (sadakaya) nafakasını verdiğin kimselerden başla.[25]
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Altın, gümüş, saçaklı kadife, siyah zencefli kumaş kulu olan kişiler kahrolsun! Böyle kişiye verilirse razı olur, verilmezse razı olmaz.[26]
Bu konuda Rabbimiz Allah şöle buyurur:
Altın ve gümüşü biriktirip de, Allah yolunda harcamayanlar ise, onlara da acıklı bir azabı müjdele.
Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve): "İşte bu, kendileriniz için yığıp sakladıklarınız-dır, yığıp sakladıklarınızı tadın" (denilecek).[27]
Yegâne Rabbimiz Allah ve O'nun bizim için örnek ve önder kıldığı Rasulü (s.a.s.), mü'min müslüman kullar için helâl ve harama dikkat ederek güçleri nisbetinde çalışmayı emrediyorlar!..
Rabbimiz şöyle buyurur:
"De ki: "Haydi amel edin (çalışın)! Allah, Rasulü ve mü'minler de işlediğinizi görecektir. Siz, görüneni de, görünmeyeni de bilene (Allah'a) döndürüleceksiniz. O da, size yaptıklarınızı haber verecektir.[28]
El-Mikdam (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Hiç bir kimse kendi elinin çalışmasını yemekten daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir. Allah'ın peygamberi Davud (a.s.) da, kendi elinin emeğinden yerdi.[29]
Bu, böyledir!..
Bir vesileyle bu gerçekleri hatırlayıp hatırlattıktan sonra, "Ashabu'1-Kehf in Kıssası"na tekrar dönelim... Su bir gerçek ki, tüm anlatılanlar ve yazılanlar, R; ,ız Allah'ın bir hakikat olarak beyan buyurduğu "Asnabu'l-Kehf in Kıssası'nın bize hatırlattıklarıdır... Biz, bütün bu söylenilenleri o genç yiğitlerin kıssasının bereketi ve vesilesiyle hatırladık!.. Rabbimiz Allah'ın izniyle hatırladıklarımızı beyan etmeye gayret ettik... El-Hamdu Lillahi
Rabbi'l-Âlemin.
Hatırlanacağı üzere, "Ashabu'1-Kehf" uzun yıllar süren uykularından uyandırılıp insanlarla buluşturulduktan sonra, haklarında takdir edilen ecelleri gelip ölünce» insanlar, onlar için kabirlerinin üzerine bir bina veya bir mescid yapmak istemişlerdi...
"Ashabu'1-Kehf Kıssası"ndaki bu tartışma, bize İslâm'da kabir ile ilgili ahkamı hatırlatmaktadır...
Yegâne hayat nizâmı İslâm'da kabirlerin nasıl olması, nasıl yapılması ve nasıl ziyaret edilmesi lazımdır?.. Bu sorulara, usûlümüz gereği yine temel kaynaklarımızdan
cevab arayalım!..
Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha) (şöyle demiştir):
Ümmü Habibe ile Ümmü Seleme, Habeşistan'da gördükleri, içinde tasvirler bulunan bir kiliseye dair konuştular. Bu kiliseyi, Rasülullah'a da zikrettiler.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Onlar, içleride iyi bir kimse bulunup vefat ettiğinde, kabri üzerine bir mescid (bir namazgah) yaparlar, içinde de bu suretler tasvir ederler. İşte onlar, kıyamet gününde Allah katında halkın en şerlileri (kötüleri)dirler.[30]
Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha)'dan.
Rasulullah (s.a.s.), ahirete göç ettiği hastalığında:
"Allah, Yahudileri ve Hristiyanları rahmetinden uzak kılsın. Bunlar, Peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler." buyurmuştur.
Aişe:
Böyle bir endişe olmasaydı Sahabîler, Rasulul-lah'ın kahirini açık bırakırlardı. Lâkin ben, onun mescid edilmesinden korkarım, demiştir.[31]
Mü'milerin annesi Aişe (r.anha) ve İbn Abbas (r.a.) şöyle demişlerdir:
Rasulullah (s.a.s.)'e son hastalığı geldiği zaman, yanında bulunan bir hamisayı yüzü üzerine atar dururdu. O hamisa sebebiyle sıkıldıkça da, onu yüzünden açardı.
İşte o hâldeyken Rasulullah (s.a.s.):
"Allah'ın laneti Yahudi ve Hristiyaların üzerine olsun. Onlar, Peygamberlerinin kabirlerini mescidler edindiler." buyurdu.
(Rasulullah, bu sözleriyle) onların yaptıklarından ümmetini sakıdırıyordu.[32]
Bu sahih hadislerden anlaşıldığına göre, mü'min müslümalar, ölmüş olan mü'min müslümanların kabirlerini hiç bir zaman namazgah, yani mescid hâline getiremezler... Hatta bu kabir, yeryüzünün en değerli şahsiyeti olan önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in kabri bile olsa dahi, kesinlikle mescid hâline gelmemelidir...
Ayrıca mü'min müslümanlann kabristanı, cahüiyye halkının yaptığı gibi bir övünç kaynağı da yapılamaz...
Rabbinıiz Allah, mü'min müslümanlan bu cahüiyye adetindan sakmdırmıştır:
"(Mal-mülk ve servette) çoklukla Övünmek, sizi tutkuyla oyalayıp kendinizden geçirdi.
Öyle ki, (bu,) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü.[33]
İnsanlar, ellerinde bulunan mal ile, mülk ile, yani varlıkla o kadar gururlanıp kibirlendiler ve övündüler ki, bu çoklukla övünmek onları, kendi sülâlelerinden olup ölenlerin mezarlarıyla, mezarlarının çokluğuyla övünmeye kadar götürdü...
"Ailemiz, sülâlemiz, kabilemiz, aşiretimiz ve kavmimiz o kadar kalabalık ki, şu kadar dirimiz, bu kadar da ölümüz vardır, ya siz de ne var?.." gibi bir gurur vesilesi hâline getirmişlerdi mezarları cahüiyye halkı!.. Bu övünç, müşrik ve kâfirlerin adetlerindendi...
Ayetteki diğer bir mâna: Hatırınıza ölümü getirmeden, mal ve mülkün çokluğuyla oyalanıp durdunuz... Sizin bu olumsuz, bu çirkin gurur ve kibiriniz sizinle mezara kadar geldi... Bu kötü durumdan tevbe etmediniz ve bu hâl, ölünceye kadar devam etti!..
Mü'min müslümanlar, kabirlerinin yapısı bakımında, Rasulullah (ş.a.s.)'in talimatına tabi olurlar... Rasulullah (s.a.s.), bu konuda nasıl davranılmasını emir buyurmuş ise, O'na tabi olmak, O'na iman etmenin bir gereğidir...
Çünkü İman, itaat ister... Kendisine itaat edilmeyen iman, boş bir iddia hâline gelir...
Cabir (r.a.) şöyle demiştir:
Rasulullah (s.a.s.), kabrin kireçlenmesini, üzerine oturulmasını ve üzerine bina yapılmasını nehiy buyurdu.[34]
Bu hadisin şerhinde şunlar beyan edilmiştir: "Hadis-i Şerif, kabri kireçle badana etmenin ve üzerine oturmanın, kezalik bina yapmanın memnu' (yasak) olduğuna delildir.
Hanefîlere göre, bu bâbda Rasulullah (s.a.s.)'in Sün-neti'nde görülmeyen her şey mekruhtur. Kabristanda meşru olan, yalnız ziyaret, dua ve Kur'ân-ı Kerim okumaktır.
Nevevî, kabir üzerine bina yapma hususunda şunları söylemektedir:
Kabir üzerine bina yapmaya gelince: Eğer o yer, bina yapanın milkinde ise, bu iş mekruhtur. Umûma aid kabristanda ise, kabrin üzerine bina yapmak haramdır. Buna, İmam Şafiî ile sair ulemamız tasrih etmişlerdir.
Şafiî, "El-Ümm" nam eserinde şöyle diyor:
"Mekke'de hükümdarların kabir üzerine yapılan binaların yıkılmasını emrettiklerini gördüm.
Hadis-i Şerifte, "düzeltmediğin hiç bir yüksek kabir bırakmayasın." buyrulması da, yıkma meselesini teyid eder.
Kabirleri kireçle badana etmek, Şafiîlerle diğer ule7 maya görede mekruhtur.[35]
Ebu Mersed-ı Ganevî (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Kabirlerin üzerine oturmayın, onlara doğru namaz da kılmayın.[36]
Ebu Heyyac el-Esedî, şöyle demiştir:
Bana, Ali b. Ebi Talib:
Rasulullah (s.a.s.)'in beni gönderdiği bir işe, ben de seni göndereyim mi?
"Tarumar etmediğin hiç bir put heykel ve düzeltmediğin hiç bir yüksek kabir birakmayasın!" dedi.[37]
Sünnet'te, kabirlerin şekli yapısı bu şekilde beyan buyrulur... Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), mü'min müslümanların kabirlerinin beyan olunduğu üzere yapılmasını emreder... Ne yazık ki, Ümmet içinde bu ölçülere fazlaca dikkat edilmemiş, yine ifratlar ve tefritler gündeme gelmiş ve tarih boyu devam etmiş, hâlâ devam etmektedir...
Birileri, kabirleini çok süslü, görkemli yaparken, üzerlerine kubbeler bina edip süslü, sarıklı sandukalar koyarken[38] v£ böylece Sünnet'e muhalefet yaparken, diğer bir grup da, tüm kabirleri yıkıp yerle bir etmektedir... Kabristanı dümdüz edip kimin kabri nerede olduğu bile belli olmayacak sekide hareket ederek yine Sünnet'e aykırı davranmışlardır... Bu hareketler, ifrat ve tefrittir!..
Mü'min müslümanların hayatları, Kitab ve Sünnet'e uygun olması gerektiği gibi, ölümleri de Kitab ve Sünnet'e uygun olması lazımdır... Ölülerini defnettikleri mezarları da, Kitab ve Sünnet'e uygun olması gerekir!..
Bu, böyledir ve böyle olmalıdır!..
Bunu böyle beyan ettikten sonra, Sünnet'e uygun, yani önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in yaptığı ve gösterdiği şekilde "Kabir Ziyareti" nasıl olmalıdır? sorusuna, Rasulullah (s.a.s.)'in hadislerinden hareketle cevab arayalım...
Ebu Hüreyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.), annesinin kabrini ziyaret ederek ağladı. Yanındakleri de ağlattı. Sonra şöyle buyurdu:
"Annem için istiğfarda bulunmak hususunda Rab-bimden izin istedim. Fakat bana izin veilmedi. Kabrini ziyaret etmek için izin istedim, ona izin verildi.
Bundan dolayı artık sizler de, kabirleri ziyaret edin. Çünkü kabir ziyareti ölümü hatırlatır.[39]
Bizlere ölümü hatırlatan ve ibret dersi veren kabirlerimizin şekli hakkında, "Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı" isimli eserde şunlar yer alır:
Mezarın üstünden itibaren toprağın bir karış
yükseklikte, tıpkı deve hörgücü gibi olması mendubtur. Üç Mezheb bu hususta görüş birliği etmişlerdir. Şafiîlerse, mezar üstündeki toprağın yerle aynı seviyede olması, deve hörgücü gibi olmasına nisbetle daha efdaldir demişlerdir. Mezarı çimento veya kireçle sıvayıp beyazlatmak mekruhtur. Süsleme kastı olmadığı için çamurla sıvamanın sakıncası olmaz. Üç Mezheb bu hükümde ittifak etmişlerdir. Maliîkilerse, ister çimento, ister kireç ve ister çamurla olsun, mezarı sıvamak, mutlak surette mekruh olur demişlerdir.
Mezarın üstüne taş, tahta ve benzeri şeyler koymak mekruhtur. Meğer ki, mezarın işaretlerinin kaybolmasından korkulsun. Bu takdirde mezarı, diğerlerinden ayırdet-mek için bu gibi şeyleri mezar üstüne koymak caiz olmaz. Böyle yapmakla gururlanma ve kibirlenme maksadı güdü-lürse, ittifakla haram olur. Ancak Şafiîler demişlerdir ki: Mezarı tanımak ve diğerleriden ayırdetmek için baş tarafi-na taş ve benzeri şeyler koymak, sünnet olur.
Mezar üstüne yazı yazmaya gelince, mezheblerin buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır:
Malikîler dediler ki: Mezarın üstüne yazı yazmak, yazılan şey eğer Kur'ân ise, haram olur. Yok eğer Ölünün adım veya ölüm tarhini belirtmek içinse mekruh olur.
Hanefîler dediler ki: Mezarın üstüne yazı yazmak, mutlak surette tahrimen mekruh olur. Ancak mezarın alâmetlerinin kaybolmasından korkulursa, üzerine yazı yazmak mekruh olmaz.
Şafiîler dediler ki: İster Kur'ân-ı Kerim'den ayetler olsun, ister başka şeyler olsun, mezar üstüne yazı yazmak mekruhtur. Yalnız âlim ve salih insanların mezarlarının tanınması için üzerine adlarının yazılıp işaretler konulması mendub olur.
Hanbelîler dediler ki: Âlim ve diğer insanlar arasında ayırım yapmaksızın mezarları üstüne yazı yazmak mekruhtur.
Dört mezhebin bu konudaki görüşlerini sunduk ki, müslümanlar, bunu okuyup dininin gereklerine uysunlar. Mezar üstüne altın yaldızlı ve benzeri şeyler yazarak kibirlenmekten geri dursunlar... Çünkü mezarlıklar, gurur ve iftihar yeri değil, ibret ve nasihat yerleridir.[40]
Bu, böyledir!..
İbn Büreyde (r.a.) babasından nakleder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Ben sîzi, kabirleri ziyaretten mennetmiştim, artık onları ziyaret edin.[41]
Vefat etmiş olan mü'min müslümanların kabirlerini-ziyaret etme iznini veren Raslullah (s.a.s.), dirilerin ölmüş olanlardan ibret alması ve ahireti hatırlamalarını buyurmuştur... Mü'min mülümanların kabirlerinin bulunduğu bir kabristana uğranildığı zaman nasıl davranacağımızı bize öğreten, her konuda olduğu gibi bu konudada örneğmiz ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'dir...
Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha)'dan. Rasulullah (s.a.s.), Aişe'nin nevbeti olan her gece, gecenin sonunda (Medine'nin Kabristanı) Bakî'a çıkar ve: "Selâm size ey mü'minler diyarı! Size, yarın va'd olunan şey verilmiştir. Sizler, bekletilmedesiniz. İnşaallah, biz de size katılacağız.
Allahım, Bakî-i Garkat'da yatanlara mağfiret buyur." derdi.[42]
Süleyman b. Büreyde, babasından nakleder.
Rasulullah (s.a.s.), kabristana çıktığımız vakit ne söyleyeceğimizi bize öğretirdi.
İçimizden birimiz:
"Selâm size ey bu diyarın mü'min ve müslim olan halkı! Bizler de, inşaallah (size) katılacağız. Allah'dan, bize ve size afiyet dilerim." derdi.[43]
Mü'min müslümanlara aid olan kabristana uğrayan her hangi bir mü'min müslüman, bu şekilde davranmalıdır... Akidemiz olan "Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat Akidesinde şöyle beyan edilir:
"Hayatta olan insanların ölülere dua etmelerinde ve onlar için sadaka vennelerinde (yani ölüler adına tasaddukta bulunmalarında), onlar için (yani ölülere) fayda vardır.[44]
Kabir ziyareti konusunda Fıkhı duruma baktığımızda, şu bilgileri görüyoruz. Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî, şunları kaydeder:
"En faziletli ziyaret, Cuma, Cumartesi, Pazartesi ve Perşembe günleri yapılan ziyarettir. Sünnet olan, kabirleri ayakta ziyaret etmek ve yine ayakta dua etmektir. Nitekim Rasulullah (s.a.s.)'de, Bakîya çıktığı zaman böyle yapardı. Kabri ziyaret eden kimsenin, Yasin Sûresi'ni okuması müstehabtır. Çünkü Enes'ten rivayet edildiğine göre, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Her kim kabristana girer de Yâsin'i okur ve sevabını ölülere bağışlarsa, o gün Allah Teâlâ, onların azabını hafifletir. Kendisinin de, bu kabristandaki ölüler sayısınca sevabı olur.[45]
Yine Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Ölülerinize Yasin okuyun.[46]
Ölüyü ziyaret eden, yine onun yanında Fatiha ve Bakara Sûresi'nin baş tarafı gibi, Kur'ân'dan kolayına gelen Ayete'l-Kürsî, Âmenerrasulü, Tebareke, Tekasür Sûrelerini okur. Sora İhlas Sûresi'ni on iki yahud onbir yahud yedi yahud üç kere okuyarak şöyle dua eder:
"Ya Rabbi, bu okuduklarımın sevabını falana yahud burada bulunan ölülere ulaştır."
Darekutnî, şöyle rivayet etmiştir:
"Her kim kabristana uğrayıp İhlas Sûresi'ni onbir kere okur da sevabını ölülere bağışlarsa, orada bulunan ölülerin sayısınca kendisine sevab verilir.[47]
"Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı" isimli eserde, bu konuda şunlar kaydedilmiştir:
"Kabirleri ziyaret eden kişinin ölü için dua ve tazar-rûda (tevazu ile yalvarma) bulunması, ya da Kurrân-ı Kerim okuması gerekir. Ölülerden ibret alması icab eder. Doğru olan görüşe göre, bütün buların ölüye faydası olur.
Kabir ziyaretinin Şer'i hükümlere uygun olması gerekir. Ziyaretçinin, mezarın etrafında tavaf yapar gibi dolanmaması, mezar taşını, eşiğini veya tahtalarnı öpmemesi, ölüden himmet bekleyip birşeyler istememesi gerekir.[48]
Prof. Dr. Zuhaylî ise, şöyle demektedir:
"Kabir üzerine yapılan tabutu öpmek, kabri öpmek, kabri selâmlamak, evliyanın kabirlerini ziyarete giderken, kabirlerinin eşiğini öpmek, mekruhtur. Çünkü bunların hepsi insanların çıkardıkları bid'atlardır.
Allah Teâla, bu gibi işler için:
"Ya kötü amel ve hareketi kendisine süslü gösterilip de onu hoş gören adam, Allah'ın hidayet ettiği kimseler gibi mi olacak?"[49] buyuruyor.[50]
Allah tarafından va'zedilen "Hak Din" ve yegâne hayat nizâmı İslâm'da kabir ziyaret adabı özet olaraJç bundan ibarettir... Bu konuda, ifrat ve tefritten sakınmak muvahhid mü'minlerin özelliklerindendir!..
[1] Kehf, 18/21
[2] Cuma, 62/8.
[3] Enbiya, 21/1-3.
[4] Âl-iîmrân, 3/168.
[5] Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince, artık ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler." Yunus,10/49. Nahl,16/61. "Allah'ın izni olmaksızın hiç bir nefis için ölüm yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır...." Âl-İ İmrân, 3/145
[6] (Yer) üzerinde her şey yok olucudur,
Celâl ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (Zatı) bakî kalacaktır. Şu hâide Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?" Rahman, 55/26-28.
[7] Enbiya, 21/7-8.
[8] Enbiya, 21/34.
[9] Zümer, 39/30-31.
[10] Enbiya, 21/35, Ankebut, 29/57.
[11] Münafikun, 63/10-11.
[12] Hicr, 15/99.
[13] Aslında yerinde ve güzel bir tesbit olan, fakat dillerde hadis olarak dolaşan, "Dünya, ahiretin taçlasıdtr." Sözü için tahkik ehli ulema şunları beyan eder;
Mekasıd'da, "Gazalfnin de İhya'da belirttiği gibi buna vakıf olmadım" denildi.
Karî ise, "hadisin mânâsı sahihtir ve Allah (c.c.)'nin, "Kim ahiret ekinini (kazancını) isterse, Biz ona, kendi ekininde arttırmalar yaparız." (Şura, 42/20- ayetinden iktibas edilmiştir." dedi. İbn öaras ise, "bu hadis bilinmiyor" dedi. Bunun üzerine şu şiiri söylerler:
' "Zamanında ekmediğini, biçeni gördüğünde, tohumu elemek zamanındaki gevşekliğine pişman olursun."
Firdevsî, ise, senedsiz olarak İbn Ömer'den, "Dünya, ahiretin köprüsüdür" şeklinde rivayet etti.
Seğanî, "ahiret" kelimesini söylemeden zikretti. "Dünyadan ibret alın, fakat ma'mur etmeyin."
Aklî, Dûâfa'da, İbn Lftl, Mekarimu'l-Ahlâk'da, Tarık İbn Eş-yem'den şu şekilde nakletti: "En güzel dünya yurdu, orada ahiret için azık hazırlayan kimse içindir."
Hadisi, Hakim zikretti ve sahilidir, dedi. Lâkin Zehebî, bunun sahih olmadığım söyler. Abdu'l-Cebbar da, bunun gerçek olmadığını rjva-yet etti. İbn Asakir, Yahya b. Said'derı şöyle rivayet etmiştir: İsâ (a.s.), şöyie buyurdu:
"Dünyadan ibret alın, fakat ma'mur etmeyin. Dünya sevgisi, bütün hataların başıdır ve dünyaya meyletmek, kalbe şehvet (tohumlarını) eker."
Aclunî, Keşfu'1-Hafa, C. 1, Sh. 495-496, No: 1320.
Aliyyu'İ-Karî, Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, Çev. Ahmed Ser-
daroğlu, İst. 1986, Sh. 67.
"Sahavî diyor ki: 'Her ne kadar Gazalî bunu. İhya'da zikretmişse de ben, aslım bulamadım." AIiyyu'l-Kârî'nin notundan.
[14] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-ZUhd, B. 2, Hds. 2409. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B. 31, Hds. 4258. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 3, Hds. 1824.
[15] Sahih-i Buhârî, Kitabur-Rikak, B. 42, Hds. 101.
Sahih-i Müslim, Kitabu'z-Zühd ver-Rekaik, Hds. 5 (2960) Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B. 33, Hds. 2485.
[16] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Vasaya, B. 3, Hds. 14. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Vasaya, B. 14, Hds. 2880. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Ahkam, B. 36, Hds. 1393. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Vasaya, B. 8, Hds. 3632. Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 46, Hds. 565.
[17] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B. 46, Hds. 2514.
[18] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B. 96, Hds. 195.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Birri veVSıla, B. 50, Hds. 163. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B. 38, Hds. 2493. İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, B. 162, Hds. 352.
[19] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sifatu'İ-Kıyame, B.14, Hds. 2578.
[20] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zühd, B. 3, Hds. 2410. Sünen-i tbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B. 32, Hds. 4267.
[21] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 89, Hds. 133.
Sahih-ı Müslim, Kitabu'l-Cenne, B. 17, Hds. 65-66. - Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 70. Hds. 1078. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cenaiz. B. 116, Hds. 2072. İmam Malik, Kitabu'l-Cenaiz, Hds. 47.
[22] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Mesacid, B. 24, Hds. 125. Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 86, Hds. 126. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 116, Hds. 2068-2069.
[23] ahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 87, Hds. 131.
Sahih-i Müslim, Kitabu'z-Zikr ve'd-Dua ve't-Tevbe, B.15, Hds.50.
Kitabu'l-Cenne, B. 17, Hds. 67.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Daavat, B. 70, Hds. 3714.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'1-Vitr, B. 32, Hds. 1540.
[24] Yeri gelmişken şu ayet-i kerimeyi tekrar hatırlayıp hatırlatalım: "Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurduna ara, dünyadan da kendi payım (nasibini) unutma..." Kasas, 28/77.
[25] Sahih-i Müslim, Kitabu'z-Zekat, B. 35, Hds. 106.
Sahih-i Buhârî, Kitabu'z-Zekat, B. 51, Hds. 72-74.
Siinen-i Ebu Davud, Kitabu'z-Zekat, B. 28, Hds. 1648 (Kısmen).
SQnen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zekat, B. 38, Hds. 675.
Siinen-i Neseî, Kitabu'z-Zekat, B. 85, Hds. 2578.
[26] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, B. 69, Hds. 100.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B, 8, Hds. 4135.
[27] Tevbe, 9/34-35.
[28] tevbe, 9/105.
[29] Sahih-i Buhârî, Kitabu'I-Buyu, B. 15, Hds. 24.
Sünen,i Ebu Davud, Kitabu'1-Buyu ve'1-İcarat, B. 79, Hds.3528. Süneıı-i İbn Mace, Kitabu't-Ticaret, B. 1, Hds. 2137-2138.
[30] Sahih-i Buhârî, Kitabu's-Salat, B. 48, Hds. 74.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Mesacid ve Mevazii's-Salat, B.3, Hds. 16.
[31] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 61, Hds. 86. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Mesacid, B. 3, Hds. İ9. SUnen-İ Neseî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 106, Hds. 2048-2049. Sünen-iEbu Davud,Kitabu'l-Cenaiz, B. 70-72, Hds. 3227. Sünen-i Dârimî, Kitabu's-Salat, B. 120. Hds. 1410. İmam Malik, Muvatta, Kİtabu'1-Cami, Hds. 17.
[32] Sahih-i Buhârî, Kitabu's-Salat, B. 55, Hds. 82-83. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Mesacid, B. 3, Hds. 22.
[33] Tekasür, 102/1-2.
[34] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cenaiz, B. 32, Hds. 94-95.
Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cenaiz, B.96, Hds. 2029-B.97, Hds.2030. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 57, Hds. 1058. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cenaiz, B. 70-72, Hds.3225. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Cenaiz, B.43, Hds. 1562-1564.
[35] Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst. T.Y. C. 5, Sh. 245.
[36] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cenaiz, B. 33, Hds. 97. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 56, Hds. 1055. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cenaiz, B. 71-73, Hds.3229. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Kıble, B. 11, Hds. 760.
[37] Sahihi Müslim, Kitabu'l-Cenaiz, B. 31, Hds. 93. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cenaiz, B. 66-68, Hds.3218. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 99, Hds. 2033. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 55, Hds. 1054.
[38] Mezarı, Konya Şehrinde bulunan ve dünyaca tanınan Mevlânâ Cela-leddin-ı Rumî, mezarın üstüne sanduka koymak, türbe yapmak ve kubbe kurmağa karşı olmasına rağmen, vefatından sonra İnsanlar, O'-nun için hem görkemli bir türbe yapmış, yüksek bir kubbe bina etmiş, hem de mezarının üstüne sarık sarılmış bir sanduka koymuşlardır... Mevlana Celâleddin, "Mesnevi" isimli meşhur eserinde bu konuda şöyle diyor:
Mezarm üstüne türbe yapmak, Kubbe kurmak, yüce duvarlar örmek, mânâ erlerince makbul bir şey değildir/'Mesnevî, C. 3, Beyit: 133. Bu konuda yetkili bir kalem şunları yazıyor:
"Mevlâna, mezara türbe yapmanın, üstüne kubbe kurmanın, mânâ erlerince makbul olmadığım söyler. (Mesnevi, C.3, Sh.13, beyit: 133) Fakat buna rağmen sevenler, ona muhteşem bir türbe yapmışlardır." Abdulbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Cclaleddin, İst.1985,4. Baskı, Sh.131. Bu konuda, "Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı" isimli eserde şunlar beyan edüir:
"Mezarlar üstüne ev, kubbe, medrese, mescİd veya etrafı duvarla çevrili bahçeler yapmak mekruh olur. Bunları, zinet ve tekebbür maksadıyla yapmaksa, haramdır. Bu hüküm, mezarlık arazisinin sebil edilmiş, veya vakfedilmiş olmaması hâlinde sözkonusu olur. Sebil edilen arazi, daha önceden hiç bir kimsenin mülkiyetine girmemiş olan ve insanların ölülerini defnetmeyi adet hâline getirdikleri arazidir. Vakfedilen arazi ise, sahibinin "vakfettim" diyerek vakıf hâline getirdiği arazidir. Hz. Ömer (r.a.)'m Mısır'daki Kurafe toprağını vakfetmiş olması gibi.
Sebil edilen veya vakfedilen mezarlık arazisi üzerine bina yapmak mutlak surette haramdır. Zira bununla sıkışıklık ve insanlar üzerine taş yığma durumu meydana gelmiş olmaktadır. Mezheb İmamları, bu hükümde ittifak etmişlerdir. Yalnız Hanbelîler demişler ki: Arazisi sebil edilmiş olsun, olmasın mezarlar üstüne bina yapmak, mutlak olarak mekruhtur. Arazi, sebil edilmiş arazi ise, üzerinde bina yapmanın mekruhluğu daha şiddetlidir. Bununla da, bid'at eseri olarak gurur ve tekebbür maksadıyla mezarlar üstüne bina yapan kimselerle ilgili hüküm anlaşılmış olmaktadır. Bu insanlar, mezarları köşk ve meskenler şeklinde yapmaktadırlar ki, hayattaki kimselerin bir çoğunun böylesine köşk ve meskenleri yoktur. Şurasını belirtelim ki mezar, bir âlîmin de olsa, başka birinin de olsa üzerine bina yapmak caiz olmamaktadır."
Abdurrahman Cezîrî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı, Çev. Mehmet Keskin, İst. 1989, C. 2, Sh. 761-762
[39] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cenaiz, B. 36, Hds. 108.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cenaiz, B. 75-77, Hds.3234. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 101, Hds. 2036. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Cenaiz, B. 48, Hds. 1572. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 59, Hds. 1060.
[40] Abdurrahman Cezîrî, A.g.e. C. 2, Sh. 760-761.
[41] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cenaiz, B. 36, Hds. 106. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Cenaiz, B. 47, Hds. 1571.
İbn Mace (rh.a.)'ın kaydındaki rivayette şu ziyade var: "Çünkü şüb-hesiz, kabir ziyareti, dünyayı küçümsetir ve ahireti hatırlatır." Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cenaiz, B. 75-77, Hds.3235. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 100, Hds. 2034-2035. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 59, Hds. 1060.
[42] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cenaiz, B. 35, Hds. 102-103. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 103, Hds. 2039-2041. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Cenaiz, B. 36, Hds. 1546.
[43] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cenaiz, B. 35, Hds. 104. Sünen-i Neseî, Kitabu'l-Cenaiz, B. 103, Hds. 2042. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cenaiz, B. 77-79, Hds.3237. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Cenaiz, B. 36, Hds. 1547.
[44] Bu cümle, İmam Ömer Nesefî (rh.a.)'e aiddir.
Ehl-i Sünnetin bu konudaki inancını beyan eden bu cümleyi Allame Sa'duddin Taftazânî (rh.a.) şerh etmiştir. Bkz. Taftazânî, Kelam timi ve İslâm Akaidi Şerhu'l-Akaid, Sh. 358.
[45] Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî, bu hadisle ilgili dipnotunda şunları söyler: "Bahr-i Raik'de bu hadis zikredilmiştir. Zeylaî'nin rivayeti şöyledir; "Okuyan kimse için, orada bulunan ölüie-.in sayısınca sevab vardır." Doğrusu, bu hadis zayıftır."
[46] Prof, Dr. Zuhaylî, bu hadis için şu dipnotu kaydetmiştir:
"Bu hadisi, Ahmed, Ebu Davud, îbn Hıbban ve Hâkim, Ma'kil b. Ye-sar'dan rivayet etmişlerdir. Bu hadis, hasendir."
Hadis için bkz. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'I-Cenaiz, B.19-20, Hds. 3121.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l- Cenaiz, B. 4, Hds. 1448. Bu hadis, ulema tarfindan çeşitli şekilde anlaşılmış ve yorumlanmıştır. Kimisi, ölmek üzere olanın üstüne Yasin Sûresi okunmalı derken; kimisi, hem ölmek üzere, hem de ölümünden sonra okunabilir demişlerdir. Hatta kabir ziyareti sırasında da okunacağım beyan etmiş ve şu hadisi delil getirmişlerdir.
Hadis, İbn Adiyy'in İmam Ebu Bekir (r.a.)'dan rivayet ettiği bir hadistir.
Rivayet edüen hadiste, şöyle buyrulmuştur:
"Kim babasının ve annesinin veya bunlardan birisinin kabrini Cuma
günü ziyaret ederek orada Yasin Sûresi okursa, Allah, kabir sahibini
mağfiret eder."
Geniş bilgi için bkz.
Haydar Hatipoğlu, Sünen-i îbn Mace Tercemesi ve Şerhi, İst. 1983, C. 4. Sh. 273-277.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Hzr. Necati Yenİel ve Hüseyin Kayapmar, İst. 1991, C. 11, Sh. 497-501. fbn Abidin, ReddÜ'l-Muhtar Ale'd-Dürrü'l-Muhtar, çev. Ahmed Da-vudoğlu, İst. 1983, C. 3, Sh. 397.
[47] Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkha Ansiklopedisi, çev. Ahmet Efe, vdğ. İst. 1990, C.3, Sh. 90. (89-92)
[48] Abdurrahmen Cezîrî, A.g.e. C.2, Sh. 767-768.
[49] Fatır, 35/8
[50] Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî, A.g.e. C. 3, Sh. 92.
İslami Okul Okulların En Önemlisi