Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

ALLAH’IN RASULÜ YUSUF (A - Tevhidibakis - 5. Sayfa

ALLAH’IN RASULÜ YUSUF (A.S)’A YAPILAN
İKİNCİ VE ÇAĞDAŞ BİR İFTİRA

Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ (Azze ve Celle), asla değiş­meyen “Sünneti” gereği[1], bütün Rasul kullarının vazifesinin ay­nı olduğunu beyanla şöyle buyurur:

“Andolsun, Biz her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin ve tağut­tan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir Rasul gönder­dik.”[2]

Âlemlerin Rabbi Allah’ın, insan kulları arasında seçip vazifeli kıldığı her Rasul ve her Nebî kulunun vazifesi, insanlara:

“Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının.” Hakikatını tebliğ etmektir... Bu Risalet ve bu Nüvvet vazifelerini herhangi bir ta­ğu­tî ve beşerî güç-kuvvet engelleyememiştir... Yediden yet­mişe, köleden sultana, yönetiilenden yöneticiye her kim ki, Rasul ve Nebî şahsiyetin muhatabı olmuş ise, “Allah’a kulluk edin, ta­ğuttan kaçının” teblîyatıyla karşılaşmıştırlar... Allah Teâlâ’nın hükümlerini, emir ve nehiylerini tebliğ ve insanların Allah’a kulluğa davet ile vazifeli olan Rasul ve Nebîler, insanlar arasında makamları, mevkileri, yaşları ve cinsiyetlerini sözkonusu etmeksizin, hiçbir ayrıma gitmeksizin hepsini, tagutan kaçınmaya, tagutî anlayış, inana, adet, yaşayış ve dü­zenleri reddedip yalnızca Allah’a kul olmaya davet etmişlerdir. Onlara, Allah’ın kendisine vahyettiklerini duyurmuş, anlatmış ve onları Allah’ın dinine davet etmişlerdir...

Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:

“Senden önce hiçbir Rasul göndermedik ki ona, şunu vah­yetmiş olmayalım: ‘Benden başka ilâh yoktur, öyleyse Bana ibadet edin.’[3]

Rabbimiz Allah’ın kendisine vahyettiğini ve “tağuttan kaçı­narak, Allah’a kul olmayı” tebliğ etmek vazifesiyle vazifelendir­diği Rasul kullarından bir kul da, Peygamber oğlu, Peygamber oğlu, Peygamber oğlu Peygamber Yusuf (a.s.)’dır...[4]

“Kur’ân’ın en güzel kıssası’”ında [5] Rabbimiz  Allah tarafın­dan beyan buyrulan Yusuf (a.s.)’ın kıssasında, Yusuf (a.s.)’ın Mısır hayatında namus konusunda iftiraya uğradığı bildirilmiş­tir...[6] Kendisi hayatta iken ve ergenlik çağında böyle bir iftiraya uğrayan Allah’ın Nebîlerinden Yusuf (a.s), vefatındanbinlerce yıl sonra da kendisine iftira edilmiş ve asla yapmadığı bir şeyle “Öyle yaptı” diyebeyan edilmiştir... Hem de kendisinin bir Pey­gamber olduğuna inandıklarını söyleyenler tarafından...

Yusuf (a.s.) hayatta iken kendisine atılan zinâ iftirasının mahiyeti, yegâne düstûrumuz ve hayat kitabımız Kur’ân-ı Ke­rim’de beyan buyrulmuştur... Bizzat kendisine iftira eden “Aziz’in Karısı”, bunun doğru olmadığını, Yusuf (a.s.)’ın iffet bakımından tertemiz olduğunu itiraf etmiştir...[7] Bunun üze­rinde durmaya ihtiyaç yoktur... Bunun tamamen bir iftira ol­duğu “Nass” ile sabit olduğu malumdur...

İkinci iftira ise, zamanımızda yaşayan birilerinin, Yusuf (a.s.)’a yaptıkları iftiradır... Allah’ın Muvahhid, Mü’min, müslü­man, Muttakî, salih ve vahye muhatab Nebî kullarından Yusuf (a.s.)’ı birinci iftiradan tenzih ettiğimiz gibi, ikinci iftiradan da tenzih ederiz... Birinci iftira zinâ iftirası idi... İkinci iftira ise, “Allah’a iman etmeyen, ahireti de tâ kendileri olan bir toplulu­ğun dinini terkedip, ataları İbrahim, ishak ve Yakûb’un dinine uyan ve Allah’a hiçbir şeyle şirk koşmayan”  Muvahhidlerin ön­derlerinden olan Yusuf (a.s.)’ın egemen tağutun şirk hükümleriyle hükmettiği iftirasıdır... Tağutî düzenden ve onun yönetici­sinden görev alıp tağutî hükümlerle hükmettiğini beyan eden­ler, Allah’ın ayetlerini çarptırmakla, hem sapan, hem de saptı­ranlar olmaktadırlar...

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“(Yusuf) tam ergenlik çağına varınca kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte iyilik yapanları Biz, böyle mükâfatlandırırız.”[8]

Mücahid (rh.a.) der ki:

-Biz O’na, akıl, kavrayış ve peygamberlik verdik, demektir.

Burada hükmün peygamberlik, ilmin de din olduğu söy­lenmiştir. İlmin, rüya ilmi olduğu da söylenmiştir. İlmin, rüya ilmi olduğu da söylenmiştir. “O’na, genç bir çocukken pey­gamberlik verildi” diyenler, ayrı zamanda “ergenlik çağına ula­şınca da Biz O’nun, kavrayış ve bilgisini arttırdık” diye de ekler­ler.[9]

İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a) şöyle der:

“Hüküm, nübüvvet demektir. Çünkü Peygamber hakk üzere gönderilmiş bir hakimdir. İlim de, din ilmidir.”[10]

İmam İbn Kesir (rh.a) de, aynı hakikata vurgu yaparak şöyle diyor:

“Burada Peygamberlik kasdedilmektedir. Allah Teâlâ, o ka­vimler arasında peygamberliği O’na vermiştir.”[11]

Kendisine hüküm ve ilim, yani Peygamberlik ve din verilen Yusuf (a.s), evinde kaldığı “Mısır Aziz”’in karısının saldırısına uğrar, Allah’ın yardımıyla iffetini korur ve kendisine iftira edilir... İftira eden Aziz’in karısı ayrıca O’nu tehdit eder... Yusuf (a.s), Aziz’in karısının iffetsiz olan teklifini yerine getirmeyi reddedip zindana atılmayı tercih eder...

Olay, ayetlerde şöyle beyan buyrulur:

“Kadın dedi ki: “Beni, kendisiyle kınadığınız işte budur. Andolsun, O’nun nefsinden ben murad istedim. O ise (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer O, kendisine emrettiğimi yapmaya­cak olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürü­lenlerden olacak.”

(Yusuf) dedi ki: “Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum.”

Böylece Rabbi, duâsını kabul etti ve onların hileli düzenle­rini kendisinden uzaklaştırdı. Çünkü O, işitendir, bilendir.

Sonra onlarda (Yusuf’un iffetine ilişkin) delilleri görmeleri­nin ardından, mutlaka O’nu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü) ağır bastı.

O’nunla birlikte iki genç de zindana girmişti. Biri: ‘Ben (rü­yamda) kendimi şarab sıkıyorken gördüm’ dedi. Öbürü: ‘Ben de kendimi başımın üstünde ekmek taşıyorken gördüm, kuş­larda onlardan yemekteydi’ dedi. Bunun yorumundan bize ha­ber ver. Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz.’

(Yusuf) dedi ki: ‘Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben, mutlaka size daha gelmeden önce onun ne oldu­ğunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların tâ kendileri olan bir topluluğun milletini (dinini) terkettim.

Atalarım İbrahim’in, İshak’ın ve Yakûb’un dinine uydum. Allah’a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah’ın lütuf ve ihsânındandır. Ancak in­sanların çoğu şükretmezler.

Ey zindan arkadaşlarım, birbirinizden ayrı (bir sürü) rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?

Sizin Allah’dan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hak­kında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak ad­landırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dos­doğru olan din işte budur. Ancak insanların çoğu bilmezler.”[12]

Tertemiz iffet sahibi yusuf (a.s), iftiracıların iftirası dolayı­sıyla zindana atılır.. Allah Teâlâ, kendisini hüküm ve ilim ver­mişti... Kendisi, Allah’ın vahyedip vazifeli kıldığı bir Nebî, bir Rasul idi... Vazifesi, cehâletin, küfrün ve şirkin içinde olup, Al­lah’ın hükümlerine mukabil hüküm koyan, koyduğu hükümleri egemenliği altındaki insanlara uygulatan tağutların zulmünden insanların kurtulmalarına vesile olmak... Kulları, kullara kul olmaktan kurtarıp yalnıza Allah’a kul yapmak... “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının” diye insanlara tebliğ etmek onları ta­ğutun hükümleriyle amel etmekten uzaklaştırarak, Allah’a kulluk yapmalarını sağlamak... Hidayet verecek Allah’dır... Rasuller ve Nebîler, insanların hidayete ermelerine vesile olup yardımda bulunurlar...[13]

Yusuf (a.s) ile beraber bir çok zindan arkadaşları vardır... Zindan arkadaşlarına, Allah’dan almış olduğu vahyi tebliğ edi­yor, onları Tevhid’e davet edip, putları ve putlaştırılan tağutları reddetmeye çağırıyordu.. Allah’dan başka ilâhlaştırdıkları her ne var ise, tamamen boş, batıl ve çürük bir anlayışın sonucu ortaya çıktığını kendilerine anlatıyordu... Onların küfür ve şirke batmış inançlarını iman nûru ile tertemiz yapmak istiyordu... Batıl anla­yışlarla kirletilmiş beyinlerini Tevhid ile yıkayıp güzelleştirmek arzusundaydı.. Kendilerini sapıklıktan kurtararak hidayet bul­malarını sağlamak vazifesini yerine getirmeye çalışıyordu.. On­ların hakkı idrak ederek kabul etmesinde rehberlik ediyordu.. Bu tebliğ, davet ve irşad vazifesini her vesile ile gündeme getiri­yor ve muhatabı olan insanları uyarıyordu...

O’nunla birlikte zindana giren iki genç birer rüya görüyor ve rüyanın ta’bir edilmesi arzusuyla Yusuf (a.s)’a müracaat ediyor­lar... Rüyalarını anlatan gençlerin rüyalarını ve bu konuda ki ihtiyaçlarını vesile kılarak, onlara Tevhid’i anlatıyor, hakkı tebliğ edip Allah'a şirk koşmadan iman etmeye davet ediyor...

Allah’ın Nebîsi Yusuf (a.s), zindan arkadaşlarına Tevhid akîdesini tebliğ etmeden ve onları Allah’ın yegâne Rabb olu­şuna davet iman etmeye davet etmeden önce, kendi akîdesini beyan ediyor... Allah Teâlâ’nın, kendisini bir Nebî ve bir Rasul olarak seçip vazifeli kıldığını, kendisine vahy ederek gaybı bil­dirdiğini, bunun delili ise, onlara rızık olarak gelecek şeyin daha onlara gelmeden haber verdiğini bildiriyor...

“(Yusuf) dedi ki: ‘Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben, mutlaka size daha gelmeden önce onun ne oldu­ğunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların tâ kendileri olan bir topluluğun milletini (dinini) terkettim.”

Yegâne Rabbi Allah’ın kendisine öğrettiği gaybdan haber verme mucizesini apaçık ortaya koyan Yusuf (a.s), Allah’a iman etmeyen ve ahiret gününü inkâr eden bir kavim olan içinde bulunduğu toplu milletini, yani dinini terkettiğini beyan buyuru­yor... “Terketmek, bir şeye ilişmemekten ibarettir. Bundan do­layı daha önce o işin içinde bulunmak, terketmenin şartı değil­dir.”[14]

Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a), meşhur tefsirinde şunları kaydeder:

“Şehristânî’nin ‘el-Milel ve’n-Nihal’ daki beyanına göre din, şeriat, millet denilen şeyler hadd-izatında hep aynı şeylerdir. Ancak itibar edilen ve gözetilen mânâya göre, yine de her biri bir başka yönden diğerinden farklı bir anlam kazanır. İtikad ve iman bakımından din, amel ve tatbikat bakımından şeriat, sos­yal bakımından, yani sosyal realite bakımından millet denilir. Gerçekte itikad edilen ne ise, amel edilen de odur. Amel edilen ve uygulanan ne ise, esas itibariyle üzerine ittifak edilen şeyde odur.

Şu hâlde millet, bir cemiyetin etrafında toplandığı ve üze­rinde yürüdüğü, diğer bir deyişle, ictimaî duygu ve telakkilerinin tabi olduğu ve kitleninbağlı bulunduğu hakim ilkeler ve takib edilen gidişattır, sülûk edilen yoldur. Bu yolun hak olanı, hak olmayanı, eğri olanı, doğru olanı vardır. Şu kadar var ki, yolun hak olanı güzel sonucu, hak olmayanı da hüsrana ve kötü akibete götürür. Demek ki millet, sosyal kurul dediğimiz toplu­mun kendisi değildir. Ona, cemaat, kavim, ümmet ve ehl-i millet denilir.”[15]

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (rh.a.)’ın beyan ettiği üzere “Millet bir cemiyetin etrafında toplandığı ve üzerinde yü­rüdüğü, toplumsal duygu ve anlayışların tabi olduğu ve kitleninbağlı bulunduğu ilkeler ve takib edilen gidişattır.”

Var olan toplumun gerek inanç ve gerek amel bakımından tabi olduğu düzen, o toplumun milleti yani dinidir... Bu düzen hak da olabilir, batıl da olabilir, Tevhid de olabilir, şirk de olabi­lir. İslâm da olabilir, küfür de olabilir...

Hak üzere, Tevhid üzere ve İslâm üzere olan Allah’ın Resulü Yusuf (a.s.), batıl, şirk ve küfür üzere olan toplumun, bağlı bu­lunduğu i’tikadlarını ve amellerini terketmiştir... Bu terk, kabul­den sonraki terk değil, asla kabul etmemekle terketmektir...

Bir toplumdaki hâl ve hareket, gidişat ve amel, itikadlarından kaynaklanır... Pratik hayat, teorik anlayışın yan­sımasıdır... Toplumda hakim olan anlayış ve inanç ne ise, sos­yal hayat ona göre şekillenir... Eğer topluma Allah’ın hükümleri hakim ise, pratik hayat İslâm’a göre şekillenir, sosyal hayat imanın gereği gibi düzenlenir... Eğer toplumaİslâm’ı reddeden tağutî hükümler egemenise, toplumun düzeni, ona göre şekil­lenir... İslam hayattan uzaklaştırılır. O’nun yerine küfür ve şirk hakim olur... Allah’ın hükümlerinin yerine, egemen zalim tağutların hükümleri geçerli kılınır... Tağutun hükümlerine göre hayatı düzenleyen yönetilen halk kitleleri, “İnandıkları gibi yaşa­yamayınca, yaşadığı gibi inanmaya başlarlar...” Şekillenen ha­yat anlayışı onların akîdesi hâline gelir ve tağutî değerler onlar tarafından kabul görülüp kutsallaştırılır... Amel ettiklerini i’tikad hâline getiriyor, i’tikad ettikleriyle amel ediyor bir durum, cahiliyye toplumunun milleti yani dini hâline gelir... Zalim ve söndürücü tağutların işgal ettikleri İslâm topraklarından gün­deme getirip egemen kıldıkları tağutî düzenler, insanlar tara­fından benimsenmiş, iman hâline getirilmiş ve bu benimsenip iman hâline getirilen ilkeler, pratik hayatta yaşanır olmuştur... Bir din hâline getirilen bu anlayış, bir muvahhid mü’minin İs­lâm’ı koruduğu gibi, koruma altına alınmış ona karşı çıkanlarla savaşılmış, onun uğrunda öldürülenler şehit kabul edilmişler­dir... Bu tağutî dinin, akîdesi olduğu gibi, akîdelerinin gereği olan amelleri de vardır... Bu tağutî akîde, toplum tarafından kabul görmüş ve pratik hayatın siyaseti, ekonemisi, hukuku, eğitimi, ticareti, ailevi ve sosyal yönleri ona göre düzenlenmiş­tir...

Yusuf (a.s.) zamanındaki Mısır ülkesinde hevalarını ilâhlaştı­ran tağutlar hakimdi... Egemen tağutlar, Allah’a İman etme­dikleri gibi, ahireti de tanımayıp inkâr ediyorlardır... Onların bu anlayışları ve sosyal hayata yansıması, Mısır’da bir tağutî düzeni gündeme getirmiş, egemen kılmıştı...

Allah’ın Nebîsi Yusuf (a.s.), bu tağutî ideolojiyi ve düzeni, bütün kurum ve kuruluşlarıyla terketmiş ve asla tanımamıştır...

Muvahhid mü’minlerin, Allah’a şirk koşan, Allah’ın hüküm­lerinin hayata egemen olmasını istemeyen ve engelleyen tağutlarıa karşıki değişmez net tavrı:

“De ki: ‘Ey Kâfirler’

Ben, sizin taptıklarınıza tapmam.

Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz.

Bende sizin taptıklarınıza tapacak değilim.

Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.

Sizin dininiz size, benim dinim bana...[16] 

Yusuf (a.s.), inancıyla, ameliyle, ideolojisiyle, teori ve prati­ğiyle küfür ve şirke dayalı düzeni reddetmiştir... Allah’a şirk ko­şan ve hevasını ilâhlaştırmış tağutların hükmüyle şekillenen Mevcud düzeni tanımamış, her yönüyle terketmiştir... Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen bir cahiliyye toplumudur içinde bulunduğu toplum... Her kurumu şirk üzere, her kuru­luşu küfür üzere bina edilen cahiliyye şirk toplumların her ku­rum ve kuruluşundan uzak durulmalı ve onları reddedip terkedilmelidir... Tevhid’in imanın ve İslâm’ın gereği budur!..

“Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların tâ kendi­leri olan bir topluluğun milletini (dinini) terkeden” Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s.), kimlerin milletine, yani dinine uyduğunu şöyle buyurur:

“Atalarım İbrahim’in, İshak’ın ve Yakûb’un milletine (dinine) uydum. Allah’a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlığa Allah’ın lütuf ve ihsânındandır, an­cak insanların çoğu şükretmezler.”

Yusuf (a.s.), Allah’ın Rasul ve Nebîleri olan ataları İbrahim (a.s.), İshâk (a.s.) ve Yakûb (a.s.)’ın milletine uymuştur... Bu önder ve örnek yüce şahsiyetler ve onlar gibi olanlar, AllaH’a hiçbir şeyle şirk koşmamış muvahhid mü’min müslüman kişi­lerdir... Hepsi, şirki, küfrü, tağutî, inancıyla ve ameliyle reddedip terketmişlerdir... Yeğane hakikat olan “La ilâhe illallah”’ın gereği olan “tağutu her yönüyle reddedip Allah’a şirksiz iman ederek ibadet eylemişlerdir...”[17] Hükümde, AllaH’a asla ortak koşma­mış ve her zamanda, her mekânda, her hâl-u kârda Allah’ı Tevhid etmişlerdir... Allah, hükümde hiç kimseyi kendisine ortak etmemiştir...[18]

Allah’ın Nebîsi Yusuf (a.s.)’ın milletine uyduğu İbrahim (a.s.)’ın ve O’nunla beraber olanların tavrına dikkat edelim!..

Rabbimiz Allah, Hanif dostu İbrahim (a.s.)’ın ve O’na uyanların net Tevhidî tavrını şöyle beyan buyuruyor:

“İbrahim ve O’nunla birikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. hani kendi kavimlerine demişlerdir ki: ‘Biz, sizlerden Ve Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp inkâr ettik. Sizinle aramızda, siz Allah’a bir olarak iman edinceye kadar ebedî bir düşmanlık ve bir kin baş gös­termiştir.”[19]

“Hani İbrahim babasına ve kendi kavmine demişti ki: ‘şübhesiz ben, sizin taptığınızdan uzağım.

(Ancak) beni yaratan başka. İşte O, beni hidayete yöneltip iletecektir.’

Ve bunu (bu Tevhid inancını), belki (insanlar Allah’a) dö­nerler diye ardında (kendi soyunda) kalıcı bir kelime olarak kıldı-bıraktı.”[20]

“(İbrahim) dedi ki: ‘Şimdi neye tapmakta olduğunuzu gör­dünüz mü?

Hem siz, hem de eski atalarınız?

İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır. Yalnızca Âlemlerin Rabbi hariç.

Ki beni yaratan ve buna hidayet veren O’dur.”[21]

“(İbrahim) dedi ki: ‘O hâlde Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı

Dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?

Yuh size ve Allah’dan başka taptıklarınıza! Siz, yine de akıl­lanmayacak mısınız?”[22]

Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s)’ın kendisine uyduğu ve peşisıra gittiği, tek başına bir ümmet olan put kıran İbrahim (a.s)’ın tavrı budur!..

“Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim’in dininden kim yüz çevirir? Andolsun Biz O’nu dünyada seçtik. Gerçekten ahirette de O, salihlerdendir.”[23]

Yusuf (a.s)’ın tağutu, bütün yönleriyle terkedip kendisine uyduğu Allah’ın Rasullerinden ve babası Yakûb (a.s) da, dedesi İbrahm (a.s)’ın yolunu takib etmiş, İbrahim’in Milleti’ne tabi olmuş yüce bir şahsiyetti....

Rabbimiz Allah Teâlâ, Yakûb (a.s)’ın tavrını, akîdesini, ame­lini ve vasiyetini şöyle beyan buyuruyor:

“Bunu, İbrahim, oğullarına vasiyet etti, Yakûb da: ‘Oğulla­rım, şübhesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak müslüman olarak can verin.’

Yoksa siz, Yakûb’un ölüm anında, orada şehidler miydiniz? O, oğullarına: ‘Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?, dedi­ğinde, onlar: ‘Senin İlâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İs­hak’ın ilâhı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz. Bizler, O’na teslim olduk’ dediler.”[24]

Egemen tağutî şirk düzenine ve bu düşenin müşrik yöneti­cilerine karşı İbrahim (a.s) bu şekilde tavır almış ve kendinden sonra gelen Rasullerle ümmetleri için ciddî bir örnek olmuştu... Allah’ın dostu put kıran İbrahim (a.s)’ın vasiyeti bu idi... İbra­hî­mî tavrın gereği:

“Yuh size ve Allah’dan başka taptıklarınıza! Siz yine de akıl­lanmayacak mısınız?

Allah’ın Rasulü Yusuf(a.s), atası İbrahim (a.s)’a uymuş, O’nun Sünneti üzere harekete başlamıştır... İbrahimî tavırla insanlara vahyi tebliğ edip onları Allah’a davet etmiştir... Rasul­lerin bu değişmeyen Sünnetleri gereği davranan Yusuf (a.s), muhatabları olan zindân arkadaşlarına şöyle seslenir:

“Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?

Sizin Allah’dan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hak­kında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak ad­landırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dos­doğru olan din işte budur. Ancak insanların çoğu bilmezler.”

İmam Taberî (rh.a), bu ayetlerin tefsirinde şunları beyan eder:

“Görüldüğü gibi Yusuf (a.s), burada hapishâne arkadaşla­rını açıkça Tevhid inancına davet ediyor. Bundan sonra gelen ayette de, onların dinlerinin kendileri ne ataları tarafından uydu­rulmuş efsaneler olduğunu söylüyor:

Sizin, Allah’ı bırakıp da kendilerine tapmış olduğunuz heykeller, sizlerin ve atalarınız, rabler ve ilâhlar edindiğiniz birtakım aciz varlıklardır. Allah, bunların ilâh diye isimlendirilmesine dair herhangi bir delil indirmemiş, fakat onları siz kendiniz uydur­muşsunuzdur.

Hüküm verme ve tasarrufta bulunma sadece Allah’a aiddir. Aciz varlıkların böyle bir yetkisi yoktur. Mutlak hüküm sahibi olan Allah, ancak kendisine kulluk etmenizi emretmiştir. Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmezler. Tevhid inancını bırakıp başka yollara saparlar.”[25]

Allah’ın Nebisi Yusuf (a.s), hükmün, yani mutlak egemenli­ğin yalnız ve yalnız Allah’a aid olduğunu, sadece O’nun hü­kümlerine göre amel edilmeli ve yaratılış gayesi olan ibadetin bundan başka bir şey olmadığını, bunun, Allah’ın emri ve dos­doğru dinin tâ kendisi olduğunu beyan buyurmuştur... Ancak insanların çoğu bunu bilmez bir durumda olup gaflet ve ceha­let içindedirler... O günde böyle, bu günde böyle!..

“Hüküm” yalnızca Allah’ındır.”[26]

Hüküm, insan kulları üzerinde mutlak egemenlik.... Hiçbir kayıt ve hiçbir şart olmaksızın onları yaratan Allah’a aid olan mutlak egemenlik konusunda o günkü insanlar, gaflet ve ce­halet içinde oldukları gibi, çağdaş insanlık âlemi de gaflet ve cehalet içindedir...  insanların ortaksız Rabbi, Meliki ve İlâhı Allah Teâlâ’ya aid olan mutlak egemenlik hakkını, Allah’dan başkalarına vermek ve ona razı olmak, hiç bir ortağı olmayan Allah’a ortak kabul edip şirk koşmaktan başka bir şey değildir..

Bu değişmez hakikatı beyan buyuran “Yusuf (a.s), onlara hükmün, tasarrufun, dileme ve hükümranlığın bütünüyle Al­lah’a aid olduğunu, kulların sadece kendisine ibadeti kesinlikle emrettiğini haber verir. Ve der ki:

“İşte dosdoğru din budur!”

Sizi çağırmış olduğunu Allah’ı birleme, ameli, sadece O’nun için yapma, Allah’ın emretmiş olduğu sevip razı olduğu, hüccet ve bürhânla indirdiği dosdoğru din budur.

“Amma insanların çoğu bilmezler.”

Bu sebepledir ki, onların çoğunluğu müşriklerdir.[27]

“Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir.”[28]

Yusuf (a.s), o günün Mısır topraklarında kendisine Allah’ın vahyettiği bir Nebî, bir Rasul idi.. Vazifesi, muhatabları olan ve şirk içinde bulunan, yani tağuta kul olmuş olan insanlara, ‘ Al­lah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının” diye tebliğ etmekti... Al­lah’ın Rasulü Yusuf (a.s), içinde bulunduğu kavmin peygambe­riydi... Onları uyarmak, imanı tebliğ edip Allah’a davet etmek ile vazifeli kılınmıştı... Bu vazife, Allah’ın kendilerine vahyettiği her nebî ve her Rasulün vazifesiydi!.. Allah’ın son Rasulü ve son Nebisi Rasulullah Muhammed (s.a.s), Kur’ân-ı Kerim’de buy­rulduğu üzere bu şekilde tebliğ ediyordu:

“De ki: ‘Allah, benimle sizin aranızda şahiddir. Sizi- ve kime ulaşırsa- kendisiyle uyarmam için bana şu Kur’ân vahyedildi.”[29]

Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s), her kime ulaştıysa, onu uyardı, kendisine imanı tebliğ ettive onu Allah’a davet etti... Gün oldu zindan arkadaşlarını davet etti, gün oldu onları zindana atan o günkü Mısır hükümdarını!.. Rasullerin davetine her kim muhatab olursa, aynı tavırla karşılanır... Rasul, kendisine muha­tab olan kişinin seviyesine bakmadan makamını ve mev­kisini gündeme getirmeden kendisine imanı tebliğ edip, hak olanı anlatarak Allah’a davet etmiştir..

Zindan arkadaşlarını Allah’a davet eden Allah’ın Rasulü Yu­suf (a.s), zamanı geldiğinde ülkenin hükümdarının karşısına çıkıp, tebliğ ve davet vazifesini gerçekleştirdi...

Mısır Hükümdarı, bir gün rüya görür ve rüyasını yorumla­mak için zindandaki Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s)’ı zindandan çıkartıp huzuruna kabul eder... Yusuf (a.s) kendisine, daha önce elçisine rüyayı yorumladığı gibi yorumlar ve gerekli tedbirleri söyler..[30]

Burada, Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s)’ın tebliğ ve davet usûlunu tekrar hatırlayalım: Kendisine rüyasının yorumunu soranlara, hemen rüyalarının yorumunu yapmıyor, onarın bu ihtiyaçlarını vesile kılarak, kendilerine Allah’ın dinini tebliğ edi­yor, imanı izah edip Allah’a davet eyliyordu.. Muhatabı kim olursa olsun ve hangi makamın sahibi ise, hiç farketmez.. Şirk ve  cahiliye toplumunda köleden hükümdara her insana Allah’ın dini tebliğ edilerek Allah’a davet yapılmalıydı...

Yusuf (a.s), rüyasının yorumundan dolayı sözlerine muhtaç olan hükümdarın bu ihtiyacını vesile kılarak ona, Allah’ın dinini tebliğ edip onu Allah’a davet etmesi en tabiî bir durumdur.. Çünkü bu durum, hükümdarın rüyasını bir mucize olarak yo­rumlamaktan daha önemlidir... Önce daha önemli olandan başlamak en tabiî olandır...

“Hükümdar dedi ki: ‘ O’nu, bana getirin. O’nu, kendime bağlı kılayım.’ O’nunla konuştuğunda da (şöyle) dedi: ‘ Sen, bu gün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sahibisin, güvenilir ( bir danışman-yönetici) sin.”[31]

Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s), Allah’a iman etmeyen ve ahireti de tanımayan, şirk içinde olan toplumun milletini, yani inancı ve pratik hayatıyla tağutî düzeni reddedip terk etmişti.. ideolojile­rini ve düzenlerini reddedip terk ettiği cahiliye toplumunun zin­dandaki vatandaşlarını Allah’ın dinine davet eden Yusuf (a.s)’ın karşısına büyük bir fırsat çıkmıştır: Bu tağutî düzenin egemen hükümdarın huzuruna çıkma imkânını bulmuştur!... Vatandaş­larına imanı tebliğ edip, onları Allah’a davet eden Allah’ın Ra­sulü Yusuf (a.s), şirk düzeninin en tepedeki yetkili kişiyi de Allah’a davet etmeliydi... Bu, O’nun Risâlet vazifesiydi... Zin­dandakileri Tevhid’e davet eden Allah’ın Rasulü, saraydakini, hem de bütün ülkeye egemen olan hükümdarı şirk üzere bıra­kamazdı..

İmam Mücahid (rh.a) der ki:

-Bu büyük hükümdar, Hz. Yusuf’un önünde İslâm Dini’ni kabul etti!

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma) ise, şöyle demiştir:

-Hükümdar O’nu, birbuçuk sene sonra hükümdarlığa ge­tirdi![32]

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma) ile İmam Mücahid (rh.a)’ın beyan ettikleri gibi, kendisine Allah’ın dini, yani İslâm tebliğ edilen hükümdarın müslüman olması büyük bir ihtimaldir... Hükümdar’ın Yusuf (a.s.)’a karşı çok nazik davranması ve O’nu övmesi, bu ihtimali daha da kuvvetlendirmektedir.. Çünkü hü­kümdarda, ehl-i küfür ve ehl-i şirkin, imana ve İslâm’a karşı düşman olup sert tavır almak olan değişmez karekter görül­memektedir. O, imana ve İslâm’a karşı çıkmamış, aksini kendi­sini imana davet eden Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s.)’ın davetini çok olumlu karşılamıştır...

Cahiliyye toplumlarının müşrik ve kâfir halkı, küçüğünden büyüğüne, yönetilenden yönetene, köleden hükümdara hepsi ve herkes, kendilerini imana davet eden ve onların şirk düzenine karşı çıkan Allah’ın Rasullerine karşı düşman olmuş, çok sert tavırlar almışlardır... Bu hâlleri, şirk ve küfür ehli olanların de­ğişmeyen karekteridir... Tarih boyu küfür ve şirk cephesinde yeni bir şey olmamış, herhangi olumlu bir değişiklik görülme­miştir...

İşte “Kitab ve Sünnet”’ten bu değişmez karekteri beyan eden deliller....

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Kâfir olanlar, peygamberlerine dediler ki: ‘ Kesinlikle şunu bilin: Sizi, ya yurdumuzdan çıkaracağız yahud dinimize döneceksizin.”[33]

“(Şuayb dedi ki:) ‘ İçinizden bir grup, kendisiyle gönderildi­ğim şeye inanmışken, diğer bir grup inanmadığına göre, artık Allah, aramızda hüküm verenlerin en hayırlısıdır.’

Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler) dediler ki: ‘Ey Şuayb, Seni ve seninle birlikte iman edenleri, ya ülkemizden sürüp çıkaracağız veya mutlaka bizim dinimize geri döneceksiniz.”[34]

“(Ashab’ul-Kehf) dediler ki: ‘ Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi birinizi, bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin. An­cak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.

Çünkü onlar, üzerinize çıkıp gelirse, sizi taşa tutarlar veya dinlerine geri çevirirler. Bu durumda ebedî olarak kurtuluş bu­lamazsınız.”[35]

“Kavminin cevabı: ‘ Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış demekten başka olmadı.”[36]

Ümmü’l-mü’minin Aişe (r.anha) anlatıyor:

Hadîce, Peygamber’i birlikte alıp amcası oğlu varaka ibn Nefel ibn Esed ibn Abdi’l-Uzzâ’ya götürdü. Bu Zât, cahiliyye zamanında Hristiyan dinine girmiş bir kişi olup İbranîce yazı bilir ve İncil’den Allah’ın dilediği mikdarda bazı şeyleri İbranîce ya­zardı.

Varaka, gözlerine körlük gelmiş bir ihtiyârdı.

Hadîce, Varaka’ya:

-Amcam oğlu, dinle bak! Kardeşinin oğlu ne söylüyor? dedi.

Varaka:

-Ne var kardeşimin oğlu? diye sorunca, Rasulullah (Hira mağarasında) gördüğü şeyleri kendisine haber verdi.

Bunun üzerine Varaka şöyle dedi:

-Bu gördüğün, Allah’ın Musa’ya gönderdiği namus’dur. Ah keşke, senin davet günlerinde genç olsaydım. Kavmin, seni çıkaracakları zaman keşke hayatta olsam!

Bunun üzerine Rasulullah:

“Onlar, beni çıkaracaklar mı k i?” diye sordu.

(Varaka:)

-Evet! Senin getirdiğin bir şeyi getirmiş  (yani vahy tebliğ etmiş) bir kimse yoktur ki, düşmanlığa uğramasın!

Şayet senin davet günlerine yetişirsem, sana son derece yardım ederim, cebavını verdi.

Ondan sonra çok geçmedi, Varaka vefat etti. Ve o esnada bir müddet için Vahy kesildi.[37]

Yegâne Rabbimiz Allah, şirk ve küfür cephesinin, Tevhid ve İman cephesine karşıki düşman tavrından hiçbir değişiklik ol­madığını, Rasulü Muhammed (s.a.s.)’e karşı tavırları, selefleri­ninki ile aynı olduğunu beyanla şöyle buyurur:

“Hani o kâfirler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sür­gün etmek amacıyla tuzak kuruyorlardı. Onlar, bu tuzağı tasar­lıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarıan karşılık verenlerin) hayırlısıdır.”[38]

“Neredeyse seni (bu) yerden (yurdundan) çıkarmak için te­dirgin edeceklerdi. Bu durumda kendileri de senden sonra az bir süreden başka kalamazlar.

(Bu,) Senden önce gönderdiğimiz Rasullerimizin bir sün­netidir. Sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.”[39]

Küfür ve şirk cephesinde yeni bir şey yok!

Başta İblis ve diğer şeytanlar olmak üzere müşrik ve kâfir kitleler, muvahhid mü’minlere karşı aşırı kindar ve düşmandır­lar.. Bu, hangi çağda ve bölgede olursa olsun onların değişme­yen karekteridir... Bu, böyle olduğu hâlde, Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s.)’ı huzuruna çağıran o günün Mısır hükümdarı,  müşrik ve kâfirlerin o düşman tavırlarının aksine:

-O’nu bana getirin. O’nu, kendime bağlı kılayım! diyor.

Yusuf (a.s.) ile konuştuktan sonra büyük bir sevgi ve saygı ile:

-Sen, bu gün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sahibi­sin, güvenilir (bir danışman-yönetici)sin! diye inancını ve  duy­gularını beyan ediyor.

Mısır hükümdarının, Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s.)’a karşı olan bu dostâne tavrı, güvenilir İslâm tarihcilerin de beyan ettikleri üzere, kendisine tebliğ edilen “Hak Din İslâm’”ı kabul edip şirk ve küfür karekterinden vazgeçtiğinin bir delilidir... Onun tavrı, bir mü’min müslüman tavrını andırmaktadır...

İmam Taberî (rh.a.), “Tarihu’l-Umem ve’l-Mulûk” adlı meş­hur eserinde şöyle der:

“Bazılarına göre bu hükümdar, ancak Yusuf’un dinini kabul ederek iman getirdikten sonra ölmüştür.”[40]

İmam İbn Kesir (rh.a.) “el-Bidaye ve’n-Nihaye” adlı ese­rinde, bu konuda şunları kaydeder:

“Muhammed b. İshak’ın naklettiğine bakılırsa, Mısır hü­kümdarı Velid b. Reyyan, Yusuf (a.s.) vasıtasıyla gerçek dini kabul etmiştir.”[41]

İbnü’l-Esir (rh.a.), “el-Kâmil Fi’t-Tarih” adlı eserinde aynı gerçeği dile getirir:

“Hz. Yusuf, Mısır’ın idaresini ele geçirince hükümdar Rey­yân’ı imana davet etmiş, o da iman etmiş ve bir süre sonra vefat etmişti.”[42]

İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), “Mefatihu’l-Gayb” adlı ünlü tefsirinde şunları beyan ediyor:

“Hz. Yusuf, Mısır’da adâleti uygulamış, bu sebeble de ka­dın-erkek herkes O’nu sevmiştir. Hem O Melik (hükümdar), hem de pek çok insan Hz. Yusuf sayesinde müslüman olmuş­lardı.”[43]

Kendilerine itimad edilen İslâm âlimlerinin Mısır hükümdarı hakkındaki görüşleri, O’nun iman edip müslüman olduğudur... Allah’ın Rasulu Yusuf (a.s.)’ın risaletine iman etmiş, müslüman olup Yusuf(a.s)’ın ümmetinden bir ferd olmayı kabul eylemiş­tir...

İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), tefsirinde şu olayı rivayet eder:

“Rivayet olduğuna göre Melik (hükümdar), Yusuf’a yönel­miş, Meliklik yüzüğünü çıkarmış, bunu, Yusuf’un parmağına takmış, kılıcını Yusuf’un boynuna asmış ve Yusuf’a inci ve yakut kalkmalı, altından bir taht yaptırmıştır.

Bunun üzerine Yusuf (a.s.):

-Tahta gelince o taht sayesinde senin mülkünü kuvvetlen­diririm, mühür ile senin işlerini yönetirim. Amma taca gelince, bu, ne benim, ne de benim atalarımın libası, giysisi değildir, de­miş.

Tahta oturmuş ve halk da kendisine itaat etmiştir.”[44]

Bütün bu bilgilerden sonra artık net ve apaçık anlaşılan hakikt şudur ki, Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s.), Mısır hükümdarın­dan:

“Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri (malî ve ekonomik kaynakları) üzerine (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilirim.”[45] diye göreve talib olup görev isterken, küfür ve şirk ile hükmeden egemen zalim bir tağuttan görev istememektedir...  Aksine kendi Risalet ve Nübüvvetine iman etmiş, ümmetinden bir ferd olmayı kontrol eylemiş, mü’min müslüman bir yetkiliden, Rabbi Allah’ın kendi­sine vahyettiği hükümleri icra etmek için yardım taleb etmekte­dir!..

İman edip İslâm Dini’ni kabul eden Mısır hükümdarı, Pey­gamberi, Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s.)’ın bu istediğini hemen yerine getirmiştir... Çünkü bu istek, iman ettiği Âlemlerin Rabbi Allah’ın bir emriydi... Allah’a kul olmuş ve hükümlerini kabul etmiş olan Mısır hükümdarı, imanın gereği olan itaatı hemen yerine getirmiş, bu konuda bütün imkânları seferber etmiş­tir...[46]

Rabbimiz Allah Teâlâ, Rasulü Yusuf (a.s.)’a Mısır’da verdiği güç ve iktidarı şöyle beyan buyurur:

“İşte böylece Biz, yeryüzünde Yusuf’a güç ve imkan (ikti­dar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır’da) dilediği yerde konakladı. Biz kime dilersek, rahmetimizi nasib ederiz ve iyilik yapanlara ecrini kayba uğratmayız.

Ahiretin karşılığı ise, iman edenler ve takvada bulunanlar için daha hayırlıdır.”[47]

Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a.), bu ayetlerin tefsirinde şun­ları beyan eder:

“Ülkenin her yerinde sözü geçiyor, dediği yaoılıyordu. Öyle bir emniyet ve âsayiş sağlamıştı, öyle bir sevgi ve itibar kazan­mıştı, öyle büyük bir nüfuz ve iktidara ulaşmıştı ki, bütün ülkeyi tasarrufu altına almış, şehirleri, kasabaları, köyleri ve mezrala­rıyla bütün Mısır ülkesi sanki O’nun evinin bahçesi hâline gel­mişti. Dilediği yerde ikamet ediyor ve hiçbir nizâ olmadan işleri yürütüyordu, istediği hazırlıkları yaptırıyordu.”[48]

İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.) de, şunu kaydeder:

“Bil ki, Allah’ın bu buyruğu Hz. Yusuf’un, Meliklik husu­sunda kendisiyle hiç kimsenin boy ölçüşemeyeceği ve hiç kim­senin karşı çıkamayacağı, istediği ve dilediği her şeyi tek başına yapabileceği bir mertebede bulunduğuna delâlet eder.”[49]

İmam Kurtubî (rh.a.) de, meşhur tefsirinde bu ayeti açık­larken şöyle der:

“Yani O’nu, hükümdarın kalbine yaklaştırmak, O’nu ha­pisten kurtarmak suretiyle, O’na nimetler ihsân etmiş olduğu­nuz gibi, aynı şekilde O’na yeryüzünde imkân da verdik. Yani O’nu, dilediğini gerçekleştirebilme iktidarına sahib kıldık.”[50]

Bütün bu yetkili âlimlerin açıklamalarından anlaşılan şudur ki, Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s.), Mısır’da Allah’ın indirdiği hü­kümlerle hükmeden tek yetkili merci hâline getirilmiştir... Rab­bimiz Allah Teâlâ, kendisine bu iktidar imkânına bahşetmişti... O (a.s.), yegâne Rabbi Allah Teâlâ, kendisine neyi emretmiş ise, öyle hareket ediyor, her amelini Âlemlerin Rabbi Allah’ın hü­kümlerine göre gerçekleştiriyordu... Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s.), Allah’ın hükümleriyle hükmediyor, egemenlik yetkisinde bulu­nan halkı, Allah’ın hükümleriyle yönetiyordu... Kendisi, Âlemle­rin Rabbi Allah Teâlâ’nın kendisine vahyettiği gibi davranıyor ve insanları, Allah’a iman etmeye davet ediyordu...

“Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur” hakikatini insanlara tebliğ edip, onları Allah’a davet ediyordu... Kendisine vahyedilen şeriata göre insanları sevk ve idare eden Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s.), Allah’ın kendisine beyan buyurduğu “Minhac”’a göre hareket ediyordu... Çünkü Allah Teâlâ, her ümmet için bir şeriat ve o şeriatın uygulanış yöntemi olan minhacı beyan buyurmuştur:

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir minhac (yol-yöntem) kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı. Ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. Hakkında anlaşmazlığa düştü­ğünüz şeyleri size haber verecektir.”[51]

Bu ayetin tefsirinde İmam İbn Kesir (rh.a.), şunları beyan eder:

“Hakk Teâlâ, her Peygambere belirli bir yol koymuştur. Sonra gelen Peygambere gönderdiği buyrukla, bu hükümlerin bir kısmını neshetmiştir. Daha sonra kulu ve Rasulü Muham­med (s.a.s.)’e gönderdiği hükümle, diğer Peygamberlerin risâletini neshetmiş ve O’nu, bütün yeryüzü halkına peygamber olarak göndermiş, peygamberlerin de sonuncusu kılmıştır.”[52]

Allah Teâlâ, yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasu­lullah Muhammed (s.a.s.)’e vahyettiği hayat Kitabımız Kur’ân-ı Kerim ile, ondan önceki kitabların hükmünü neshetmiş, en son şeriat ile, evveki şeriatların hükmünü kaldır­mıştır... Rasulullah (s.a.s.), Nübûvvet ve Risâlet ile vazifeli kılın­dığı andan tâ kıyame­te kadar yalnızca O’nun, vahyin gereği olarak beyan buyurduğu hükümler geçerlidir... Artık önceki şeriatların hükümleri geçerli değildir...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları ken­dilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.”[53]

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), ümmetini uyaruyor!..

Abdurrezzak, Ma’mer’den, O da Zuhrî’den rivayet eder:

Nebî (s.a.s.)’in zevcesi Hafsa, Yusuf (a.s.)’ın kıssasının yazılı olduğu bir kitabla Nebî (s.a.s.)’e geldi. Onu, yavaşça (Rasulullah’a) okuyordu. Nebî (s.a.s.)’in yüzünün rengi değişti ve buyurdu ki:

“Nefsim elinde olan (Allah’)a yemin olsun ki, şayet Yusuf size, ben sizin aranızda iken gelse, O’nun tabi olsanız ve beni terketseniz dalâlete düşersiniz!”[54]

Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s.)’ın tağutî bir düzende vazife al­dığı ve tağutun hükümleriyle hükmettiğini savunarak, Allah’ın kendisine vahyettiği hükümlerle hükmeden Allah’ın Rasulü Yusuf (a.s.)’a, tağutî bir mantık ile çağdaş bir iftira ile iftira edenler, yeğane önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ni terkettikleri için dalâlete düşmüş, sapmış gitmişlerdir...

Arzumuz ve duâmız, bu sapmış kitlelerin, yeniden İslâm’ı araştırıp incelemelerini ve modern tağutî anlayışları terkedip yeniden İslâm’a sarılmalarıdır!..

 



[1]     Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve Sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.” Fatır, 35/43.

“(Bu,) Allah’ın öteden beri sürüp giden sünnetidir. Sen, Allah’ın Sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın.” Fetih, 48/23.

[2]     Nahl, 16/36.

[3]     Enbiya, 21/25.

[4]     Ebu Hüreyre (r.a.)’ anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)’e:

-Ya Rasulullah, insanların (Allah yanında) en çok kerem ve ihsâna nâil olanı kimdir? diye soruldu.

Rasulullah (s.a.s.):

“İnsanların (hayır işlemek yönünden) en takvalı olanıdır.” buyurdu.

Soru soranlar:

-Biz senden, amel yönünden kerem sahibi olan kişiyi sormuyoruz? Dediler.

Bunun üzerine Rasulullah:

“Öyleyse (şeref yönünden de) Allah’ın Peygamberi Yusuf’tur. Yusuf, Allah’ın Peygamberi (ya’kub’un) oğludur. O da, Allah’ın Peygamberi (İshak’ın) oğludur. O da, Halîlullah İbrahim’in oğludur.” Buyurdu:

Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Enbiya, B.11, Hds.27.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Fedail, B.44, Hds.168.

[5]     Bkz. Yusuf, 12/3.

[6]     Bkz. Yusuf, 12/23-26.

[7]     Bkz. Yusuf, 12/51.

[8]     Yusuf, 12/22.

[9]     İmam Kurtubî, el-Câmiu Li Ahkâmi’l-Kur’ân,  çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1999, C.9, Sh.247.

[10]    Fahruddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir-Mefatihu’l-Gayb, çev. Prof. Dr. Suat Yıldırım, Ank. 1992, C.13, Sh.198.

[11]    İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, çev. Dr.Bekir Karlığa-Dr. Bedrettin Çetiner, İst. 1985, C.8, Sh.4046.

[12]    Yusuf, 12/32-40.

[13]    Bkz. Nahl, 16/37. En’âm, 6/39-88. Hacc, 22/16. Bakara, 2/272. İbrahim, 14/4.

[14]    Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C.13, Sh.235.

[15]    Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, İst. T.y. C.1, Sh.397-398. (yenda yayınları)

Not: Alıntı yapılan metin sadeleştirilmiştir.

Bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Din Kur’ân Dili, sadeleştirenler: Doç. Dr. İsmail Karaçam, Vdğ. İst. T.y. C.1, Sh.399-400.

Ayrıca bkz. Muhammed Abdulkerim eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal-İslâm Mezhebleri, çev. Prof. Dr. Mustafa Öz, İst. 2005, Sh.51.

[16]    Kâfirun, 109/1-6.

[17]    Bkz. Bakara, 2/256. Kehf, 18/110.

[18]    Bkz. Kehf, 18/26.

[19]    Mümtehine, 60/4.

[20]    Zuhruf, 43/26-28.

[21]    Şuara, 26/75-78.

[22]    Enbiya, 21/66-67.

[23]    Bakara, 2/130.

[24]    Bakara, 2/32-33.

[25]    Ebu Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri, çev. Hasan Karakaya-Kerim Aytekin, İst. 1996, C.5, Sh.24-25.

Ayrıca bkz. İbn Kesir, A.g.e. C.8, Sh.4071.

[26]    En’âm, 6/57-62. Yusuf, 12/40-67.

[27]    İbn Kesir, A.g.e. C.8, Sh.4071.

[28]    Yusuf, 12/103.

[29]    En’âm, 6/19.

[30]    Bkz. Yusuf, 12/43-49.

[31]    Yusuf, 12/54.

[32]    İmam Kurtubî, A.g.e.C.9, Sh.328.

Elmalılı M.  Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, C.5, Sh.90. (yenda yayınları)

Not: Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a.) şunları kaydeder:

“Ayette, bu Melik’in küfrüne dair delil yoktur. Bil’âkis Mücahid’den, İslâm olduğu merviydir.”

[33]    İbrahim, 14/13.

[34]    A’râf, 7/87-88.

[35]    Kehf, 18/19-20.

[36]    Neml, 27/56.

[37]    Sahih-i Buhârî,           Kitabu Bed’i’l-Vahy, B. 1, Hds.3.

                                Kitabu’t Tefsir, B.352, Hds.477.

Sahih-i  Müslim, Kitabu’l-İman, B.73, Hds.252.

İbn Kesir, A.g.e. C.15, Sh.8521-8522. İmam Ahmed b. Hanbel, (Müsned, C.6, Sh.232)’den.

[38]    Enfal, 8/30.

[39]    İsra, 17/76-77.

[40]    Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, çev. Zakir Kadirî Ugan-Ahmet Temir, İst. 1991, C.2, Sh.469.

[41]    İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye-Büyük İslâm Tarihi, çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, C.1, Sh.313.

[42]    İbnü’l-Esir, el-Kâmil Fi’t-Tarih-İslâm Tarihi, çev. Dr. Ahmet Ağırakça, Vdğ. İst. 1985, C.1, Sh.136.

[43]    Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C.13, Sh.271.

[44]    Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C.13, Sh.271.

Elmalılı M. Hamdi Yazır, A.g.e. C.5, Sh.91.

Ayrıca bkz. İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, C.1, Sh.312

[45]    Yusuf, 12/55.

[46]    Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasulüne icabet edin.” Enfal, 8/24.

“Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasulüne isyan ederse, artık gerçekten O, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” Ahzab, 33/36.

[47]    Yusuf, 12/56-57.

[48]    Elmalılı M. Hamdi Yazır, A.g.e.C.5, Sh.92.

Not: Metin sadeleştirilmiştir. Bkz. Sadeleştirilmiş Nüsha, C.5, Sh.60. (Azim yayınları)

[49]    Fahruddin er-Râzî, A.g.e.C.13, Sh.272.

[50]    İmam Kurtubî, A.g.e. C.9, Sh. 327.

[51]    Mâide, 5/48.

[52]    İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, C.5, Sh.2362.

[53]    Bakara, 2/134-141.

[54]    Abdurrezzak, Müsannef, C.6, Sh.90. Kitabu Ehlu’l-Kitab, B.59, Hds.10201. C.10, Sh.145. Kitabu’l-Cami’, B.133, Hds.20230.

Beyhakî, Şuabu’l-İman, C.4, Sh.309, Hafuze’l Lisan, B.34, Hds. 50205.

İbn Hacer el-Askalânî, Metalibu Âliye, çev. Mehmet Ali Kara, İst.1998, C.3, Sh.62, Hds.3024.