Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İZZETLİ BİR HAYAT İÇİN - Tevhidibakis - 6. Sayfa

İZZETLİ BİR HAYAT İÇİN

Âlemlerin Rabbi Allah’a, O’nun emrettiği ve razı olduğu ka­tıksız bir imanla inanan muvahhid mü’min şahsiyet, yine Al­lah’ın emredip Rasulullah (s.a.s)’in öğrettiği salih amelleri işle­yerek imanını olgunlaştırıp kuvvetlendirir... Dünyasını, Allah’ın hükümlerine göre düzenleyerek, ahireti için bol ve hayırlı ürün veren bir tarla hâline getirir... Katıksız imanı ve şirksiz Tevhidiyle beraber dünya tarlasına, salih ameller eker ki, ahirette bol bol sevablar devşirebilsin... Ahiretini ma’mur etmek ile mukellef olan mü’min müslüman kişi, bunun, ancak dünya hayatını Al­lah’ın hükümlerine göre düzenlemek ile gerçekleşeceğine kesin inanır... Ferdî, ailevî ve toplumsal hayatı, İslâm’a göre düzen­lenmesi ve islâmî değerlere göre değerlendirmesi kendisini, hem dünyada izzetli kılar, hem de ahirette cennetli...

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’den İslâm’ın ilkelerine ve kulluk vazifelerini sorup kendisine verilen cevablarla öğrenen mü’min müslüman kişi:

-Seni hak (din) ile gönderen Allah’a yemin olsun ki, bu farzlardan ne fazla yaparım, ne de noksan! Deyip dönüp gider.

Rasulullah (s.a.s), bu samimî, bu ihlâslı ve bu tertemiz net tavra karşı:

“Yemin olsun, eğer bu adam doğru söyledi ise, mutlaka cennete girer!” buyurur.[1]

Bir muvahhid mü’min kul olarak kendisine emrolunmuş olan kulluk vazifelerini gerektiği gibi yerine getiren ferd, aile ve toplum, hayatı, İslâm’a göre düzenlemiştir... Dünya hayatı İs­lâm’a göre düzenlenirse, izzetli ve şerefli bir hayat olur.... İs­lâm’a göre düzenlenen hayat, dünya tarlasına ekilen ve karşılığı cennet olan Salih amellerden oluşur... böyle bir hayat, dünyada izzettir, ahirette ise cennet!..

İslâmî değerleri yüceltip, cahiliyyeye aid olan her şeyi aya­ğının altına alan muvahhid mü’minler, en büyük ve en korkup düşman olan şeytanın ve şeytan taraftarlarının hücûmlarına, tuzaklarını, vesveselerine, aldatmalarına karşı çok uyanık olma­lıdırlar... Şeytan ve taraftarları, dünya hayatının, Allah’ın hü­kümlerine göre düzenlenmesini asla istemezler... Bu hayrın, bu güzelliğin ve bu iyiliğin önüne sed çeker, yoluna çok tuzaklar kurarlar... Her adımda bir vesvese, her anda bir aldatma gün­deme getirirler.. İnsanı aldatmak için dost görünürler.. Dost görünen bu düşmanlar, kuzu postuna bürünen birer vahşî kurtlar... Bu aldatmayı gerçekleştirmek için rahmanî bir sıfata bürünür, iyi niyet şekline girip, kişini en sadık yandaşı olarak ortaya çıkarlar... Şeytan, iman’ından ve takvasından dolayı kendi adına aldatamadığı muvahhid mü’minleri “Rahmân” adına aldatmaya çaba harcar... Allah’ın sadık ve salih kulları olan mü’min müslümanları Allah’ın adını kullanarak ve Allah adına aldatmaya çalışan şeytan ile taraftarlarına karşı çok uya­nık olmayı emreden Rabbimiz Allah:

“Aldatıcı(lar) da sizi, Allah ile (Allah’ın adını kullanarak) al­datmasın.”[2] buyurur..

Aldatıcı ve aldatıcılar, nefsin ve hevanın hoşuna giden her yolu dener, dosdoğru yol üzere karar kılan inanmış insanı yol­dan çıkarmak ister.. imanın kuvvetli, takvanın sağlam olmasın­dan dolayı aldatmaya gücü yetmeyince, Allah adına hareket etmek ile rahmanî gözükerek iman ehlini tuzağına düşürmeye gayret eder... Bunun için kişinin hayrını isteyen bir dost gibi görünür... Nasihatler eder.. Hayırlı yollar gösterir gibi davranır...

Şeytan, cennette bulunan ilk insan, ilk peygamber ve ilk Medeniyet kurucusu Âdem (a.s) ile eşi Havva (r.anha)’yı aldatır­ken, kendilerinin iyiliğini isteyen, hayırlı şeyler tavsiye eden bir nasihatçı olduğunu diller dökerek anlatmıştı...

“Sonunda şeytan O’na vesvese verdi, dedi ki: ‘Sana, son­suzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?”[3]

“Şeytan, kendilerinden örtülüp gizlenen çirkin yerlerini açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: ‘Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız. Veya ebedî yaşayanlardan kılınmamanız içindir.”

Ve: ‘Gerçekten ben, size öğüt verenlerdenim’ diye yemin de etti.”[4]

Âlemlerin yegâne Rabbi Allah Teâlâ:

“Ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz, dilediğiniz yerden yiyin, amma şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.”[5] diye buyurmasına rağmen, Allah’ın adını kullana­rak yemin eden şeytan, onları aldatmıştı...

Katâde (rh.a.) beyanıyla Şeytan:

-Siz bana uyun! Ben size doğruyu göstereceğim, demiş ve bu nasihatını yemin ederek pekiştirmişti...[6]

“Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverirdi ve üzerlerini cennet yap­raklarıyla örtmeye başladılar. (o zaman) Rabbleri kendilerine seslendi: ‘ Ben sizi, bu ağaçtan men’etmemiş miydim? Ve şey­tanın sizin, gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söyle­memiş miydim?”[7]

Rabbimiz Allah Teâlâ, ilk insan Âdem (a.s) ve eşi Havva (r.anha)’yı uyarmış ve apaçık düşmanları olan şeytan konu­sunda onları bilgilendirmişti.. Fakat Şeytan, Allah’ın adını kulla­narak onlara yeminler edip, kendilerinin iyiliğini isteyen bir nasihatçı olduğunu söyleyerek aldatmıştı... Bu aldatılma, şeyta­nın Allah’ın adını kullanarak gündeme gelmişti...

İmam İbn Kesir (rh.a.) şöyle diyor:

-Onlara, Allah adına yemin etti de, nihayet ikisini de aldattı. Bazan mü’mini de Allah’a yemin ederek aldatabilir![8]

Rabbimiz Allah Teâlâ, insan kullarına babaları Âdem (a.s.)’ın kıssasını beyan ederek:

“Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cen­netten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belâya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dost­ları kıldık.”[9] buyuruyor.

Ve:

“Aldatıcı(lar) da sizi, Allah ile (Allah’ın adını kullanarak) al­datmasın.” Buyurarak, insan kullarını tekrar tekrar uyarıyor....

Bu aldatıcı olup, dosdoğru yol üzerinde olan mü’min müs­lümanları dalâlete düşürmek için Allah’ın adını kullananlar, cinlerden de olurlar, insanlardan da...[10]

Allah’ın seçkin kulları olan Nebî ve Rasullere de gerek cin­lerden, gerekse insanlardan bir şeytan düşman olmuşlardır... O seçkin ve zirve şahsiyetlere düşman olanlar, onların ümmetleri olan muvahhid mü’minlere de düşman kesilmişlerdir...

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı, bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu  yapamazlardı. Öyleyse onları, yalan olarak düzmekte olduklarıyla başbaşa bırak.”[11]

Abdullah ibn Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Sizden hiç bir kimse yoktur ki, kendisine cinlerden bir ar­kadaşı vekil kılınmamış olsun!”[12]

Ebu Zerr (r.a.) anlatıyor:

Mescide girdim. Rasulullah (s.a.s) orada idi. Yanına varıp oturunca:

“Ya Ebu Zerr, cin ve insan şeytanlarının şerrinden Allah’a sığın!” buyurdu.

Ben:

-İnsan şeytanlarım var mı? dedim.

“Evet!” buyurdu.[13]

İnsan şeytanlar, cin şeytanlardan daha kötü ve daha zorlu­durlar... Onlar da, kuvvetli iman sahibi ve muttakî muvahhid mü’minleri, nefsî heva ile aldatamayınca, Allah’ın adını kullana­rak, iyi niyetli gibi davranarak, iyilik yapıyormuş görünerek al­datma yoluna giderler... Bir çok durumlarda bunu becerir ve mü’min müslüman şahsiyeti aldanmış ve sonunda pişman ol­muş bir hâle düşürürler...

Bu konunun önemine dikkat çeken Malik b. Dinâr şöyle der:

-İns şeytanı, benim için cinlerin şeytanından daha zorludur. Çünkü ben, Allah’a sığındım mı cin şeytanı yanımdan uzaklaşır, gider. İns şeytanı ise, bana gelir ve göz göre göre beni masiyetlere çeker!..[14]

İşgalci zalim tağutların baskıcı rejimlerinin egemenliğindeki müslüman kitleler, insan şeytanlarının tuzaklarını kolayca düşü­yor ve onların yaldızlı va’dlerine çabuk kanıyorlar...  çünkü yüz yıldan beridir, egemen zalim tağutların şirk ve küfür kültürleriyle yoğrulmaya, eğitilmeye çalışılan nesiller, ciddî bir İslâmî eğitim almayınca, iman ve amel bakımından zayıf düştükleri için, ye­nilmeleri çok kolaylaşmıştır... Bu yenilgi, insan şeytanlarının “Allah’ın adını” kullanarak gündeme getirdikleri bir sonuçtur...

Zalim egemen tağutların işgal edip sömürdükleri İslâm topraklarında zillet içinde yaşamaya çalışan müslüman kitleler, Allah’ın adını kullanarak kendilerini aldatan nice aldatıcıya kanmış ve peşlerine takılmışlardır... Allah’ın indirdikleriyle hük­metmeyen, aksine Allah’ın hükümlerini yasaklayan nice yöneti­cilerin peşine takılıp giden, maddî ve manevî destekleyicileri olanlar, onların Allah’ın adını kullanarak va’dlerde bulunmala­rına aldanıyorlar...

Kendilerine, Kur’ân’ıyla, Sünnet’iyle, icmâsı ve Kıyasıyla İs­lâm anlatılmadı... İslâmî delillerden mahrum bırakıldı... İslâm adına hurafeler ve bid’atler anlatıldı... Tağutî değerlere, kurum ve kuruluşlara, İslâmî değerlerin, kurum ve kuruluşların vasıfları ve isimleri verildi... Böyle, işgal altında ve tağutların egemenli­ğindeki İslâm topraklarındaki müslüman kitleleri, İslâm’dan hareketle ve Allah ile aldattılar... Bu öyle bir korkunç aldatılma oldu ki, müslümanım diyenler, Allah’ın hükümleriyle hükmet­meyen kâfir, zalim ve fasıklarla[15] dost oldular, onları “Ulu’l-emr” olarak kabul edip emirlerine itaat ettiler... Bu aldatılma tuzağına düşen çoğunluk ile, Allah’ın kendilerine hidayet verdiği azınlıkta olan muvahhid mü’minler arasında büyük uçurumlar açıldı, tartışmalar ve çekişmeler başladı... İki grub da, Kur’ân diyor, İslâm diyor ve müslüman diyor... Fakat birisi, dünya ha­yatına hiç karışmayan bir Kur’ân ve İslâm derken, diğeri hayatın kendisine göre düzenlenecek bir Kur’ân ve bir İslâm’ı kabullenip savunuyor... Biri, egemen tağutların iradesine ve hükmüne teslim olmuş bir “müslüman” derken, diğeri, yalnız ve yalnız Âlemlerin Rabbi Allah’a ve O’nun hükümlerine teslim olmuş “ müslüman”  diyor....

Kullanılan kelime ve kavramlar aynı, fakat kasdedilen mânâ apayrı!.. Bu kargaşa hidayetten sonra dalâlete düşmenin bir sonucudur...

Ebu Umâme (r.a.) rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Bir kavim, eğer üzerinde bulunduğu hidayetten saparsa, mutlaka ona tartışma (kavga ve çekişme) verilir.”[16]

Egemen tağutların eğitimi, kültürü ve yönetip yönlendir­mesiyle dalâlete düşen çoğunluk, hidayetten saptıkları için hakkı çiğner olmuş ve haddini aşarak taşkınlıklar yapmaya başlamışlardır... Hakktan sapıp bâtılda taşkınlık yapanlar helâk olmuşlardır...[17]

“Öyleyse hakktan sonra sapıklıktan başka ne var?”[18]

Egemen tağutların fitne ve ifsâdıyla bozulan nesiller, put kı­ran İbrahim (a.s.)’ın milletinden oldukların beyan etmekle bera­ber, put yapıcıları, hattâ put bekçileri hâline getirilmişlerdir... Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in ümmetinden olduklarını söy­lüyorlar, fakat Ebu Cehil’in ilkelerine sımsıkı bağlı kalacaklarına ahdedip, verdikleri ahde sadık kalanların peşinden gidiyorlar... Tağutu tanımayıp Allah’a iman eden, sapasağlam bir kulpa yapışmış olduğunu ilân etmelerine rağmen[19] Allah’a iman ettikle­rini açıklarken, tağutu tanıyor, onun hükümlerine göre hayatı düzenlemeye çalışıyorlar...

Bunun gibi daha bir çok çelişkiler sayılabilir... Yaşanan ha­yat çelişkilerle dolu!.. söz bir yanda, öz bir yanda!.. Dil ayrı söy­ler, hâl ayrı!.. Böyle bir ortamda, küfür ve şirk egemeniği ile kuşatılmış muvahhid mü’minler, dünyalarını ahiretleri için nasıl sağlam ürün veren bir tarla hâline getirebilirler?

Tarlalarına her taraftan saldırılıyor... Saldırgan tağutîlerin kimisi, tarlayı içindeki mahsulü ile ateşe verirken, kimisi har­manı yakıyor... Bu saldırgan azgın tağutî zalimlerden  kurtarıl­maya çalışılan ürün, yine onlar tarafından yapılan baskı ve bas­kınlarla gasb edilip mahvediliyor...

Egemen tağutlarca işgal edilen İslâm topraklarında yaşa­yan muvahhid mü’minlerin hâli, sudan çıkarılıp kızgın kumların üzerine fırlatılıp atılan balıktan farksızdır!.. Çırpınışları, haykırış­ları ve direnişleri, tekrar suya kavuşma umudundan başka birşey değildir... Bütün olumsuz şartlara, bütün baskılara ve tağutların yaptığı bütün zulümlere rağmen, Allah’dan asla umut kesmeyen katıksız iman sahibi muvahhid mü’minler, bu karan­lık gecenin bir nûrlu sabahının olacağına kesin inanmışlardır. Çünkü:

“Allah, iman edenlerin velîsi (dostu ve destekleyicisi)dir. Onları, karanlıklardan nûra çıkarır.”[20]

Yeter ki iman edenler, üzerlerine düşen kulluk vazifelerini yapsınlar... Yeter ki, tağutu reddedip terketsinler... yeter ki, sa­pasağlam bir iman ile takva sahibi olsunlar ve Allah ve Rasulü (s.a.s.)’e iman edip imanlarında hiçbir şübheye düşmeyerek mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad eden sadıklarla bera­berliği pekiştirsinler... yeter ki, Allah’a tam teslim olup güven­sinler ve emrolundukları gibi itaat etsinler... Rabbleri Allah, on­ları ummadıkları bir yerden rızıklandırır ve bir kurtuluş kapısı açar..[21]

Muvahhid mü’minler, hangi çağda olurlarsa olsunlar, dün­yanın neresinde ve hangi hâlde bulunurlarsa bulunsunlar, Rabbleri Allah’a tam tevekkül eder, ümitvar olup, Allah’ın rah­metinden asla umut kesmezler...[22] Hiç şübhe düşmeden bilir ve inanırlar ki, Allah’a güvenen ve gerçek sabır ile sabredenler kurtuluşa ererler...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Öyle ki, Peygamberler, umutlarını kesip de artık onların gerçekten yalanladıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımı­mız gelmiştir. Biz, kimi dilersek o, kurtulmuştur.”[23]

“Ey iman edenler, sabırla ve namazla (Allah’dan ) yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.”[24]

Zalim egemen tağutlar tarafından toprakları işgal edilip kendi vatanlarında yüz yıldan bu yana esir edilen mü’min müslümanlar, dünya hayatlarını izzet üzere düzenlemenin tek yolu, yeniden İslâm’a dönmek ve yeniden ümmet birliğini mey­dana getirmek olduğunun farkına varmalı!.. Allah’ın adını kulla­narak kendilerini aldatan, kendilerinden görünüp egemen tağutların safında tağutî hükümlerle hükmeden aldatıcılardan ilişkilerini kesmeli... Küfür ve şirk safının belli olduğu gibi, iman ve Tevhid safının da oluşması ve belli olması gerekir... Bunun için eldeki bütün imkânı sarf edip arzulanan hedefe ulaşmalı ve kurtuluşa adım atmalıdır... Bunun için:

Ümmü’l-mü’minin Aişe (r.anha)’ın rivayet ettiği Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in duâsıyla duâ ediyor ve yeğane Rabbimiz Allah’dan istiyoruz.

“Allahım’

Ey Cebrail, Mikail ve İsrafil’in Rabbi!

Göklerle yerin yaradanı. Hazırı ve gâibi bilen Allahım!

Kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde, onların aralarında ancak Sen hükmedersin. İhtilaf edilen hakka izninle beni hidayet eyle! Çünkü dilediğini doğru yola ancak Sen hidayet eylersin!”[25]

 



[1]     Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B.3, Hds. 10. (Enes b. Malik’den)

Sünen-i Neseî, Kitabu’s-Siyam, B.1, Hds. 2093-2096.

                                Kitabu’s-Salât, B.4, Hds.458.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zekat, B.2, Hds.615.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkametu’s-Salâ, B.194, Hds.1402.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’t-Tahare, B.1, Hds.656-658.

[2]     Fatır, 35/5. Lokman, 31/33.

[3]     Taha, 20/120.

[4]     A’râf, 7/20-21.

[5]     A’râf, 7/19.

[6]     İmam Kurtubî, el-Câmiu Li Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1998, C.7, Sh.301.

[7]     A’râf, 7/22.

[8]     İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, çev. Dr. Bekir Karlığa-Dr-Bedrettin Çetiner, İst. 1984, C.6, Sh.2922.

[9]     A’râf, 7/27.

[10]    Bkz. Nas, 114/4-6.

[11]    En’âm, 6/112.

[12]    Sahih-i Müslim, Kitabu Sıfatu’l-Münafikin, B.16, Hds.69.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.25, Hds.2737.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.1, Sh.385-397-401.

[13]    Neseî, Kitabu’l-İstiâze, B.48, Hds.5472.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.5, Sh.178-265.

[14]    İmam Kurtubî, A.g.e. C.7, Sh.132.

[15]    Bkz. Mâide, 5/44-45-47.

[16]    Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B.44, Hds.3468.

Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.7, Hds.48.

[17]    Abdullah b. Mes’ud (r.a)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

“Taşkınlar, helâk olmuştur!”

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İlm, B.4, Hds.7.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.5, Hds.4608.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.1, Sh.386.

[18]    Yunus, 10/32.

[19]    Bkz. Bakara, 2/256.

[20]    Bakara, 2/257.

[21]    Bkz. Talak, 65/2-3.

[22]    Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

      “Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” Yusuf, 12/87.

[23]    Yusuf, 12/110.

[24]    Bakara, 2/153.

[25]    Sahih-i Müslim, Kitabu Salâti’l-Müsafirin, B.26, Hds.200.

     Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salât, B. 118-119, Hds.767.

     Sünen-i Tirmizî, Kitabu’d-Daavat, B.30, Hds. 3642.

     Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkametu’s-Salâ, B.180, Hds. 1357.

     Sünen-i Neseî, Kitabu Kıyamu’l-Leyl, B.12, Hds.1625.