Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

ALLAH’A ŞÜKRETMEYİ ENGELLEYENLER - Tevhidibakis - 8. Sayfa

ALLAH’A ŞÜKRETMEYİ ENGELLEYENLER

 

Âlemlerin Rabbi Allah’a gereği gibi şükretmek, yaratılış ga­yesi, şirk koşmadan Allah’a ibadet etmek olan Muvahhid mü’minlerin kulluk vazifesidir... Allah’a, kâmil mânâda şükreden muvahhid mü’min müslümanlar, üzerlerine düşen kulluk vazife­sini yerine getirmiştir.. Yegâne Rabbleri Allah Teâlâ’ya katıksız iman etmiş, imanın gereği olan salih ameller işlemiş, Allah’ın hükümlerine teslim olup hayat örneği Rasulullah (s.a.s.) Sün­net’ine göre yaşayıp hayatını tanzim etmişlerdir... Gereği gibi şükredenler, Allah’ın nimetlerini tasdik etmiş, nimetlerin Allah tarafından olduğunu beyan ederek, Rabbleri Allah’ı tanımış ve tağutu reddederek kopması olmayan kurtuluş kulpuna yapış­mıştır... Nimetlerin gerçek sahibi, yaratmak ve emretmek yal­nızca kendisine  mahsus olan Âlemlerin Rabbi Allah’a Teâlâ’nın nimetlerine itiraf edip takdir ederek nankör olmaktan kurtulan iman ehl-i kullar, şükür vazifesini yerine getirmişlerdir.. Bu muvahhid mü’min kullar, onların yegâne örnekleri ve önderleri olan Nebîlerin ve Rasullerin izinde yürüyen, yalnızca Allah Teâlâ’ya kul olan şahsiyetlerdir... Onların hayat örnekleri ve öncüleri olan Allah’ın Nebî ve Rasulleri (Allah’n salât ve selâmı cümlesinin üzerine olsun), yegâne Rabbleri Allah’a gereği gibi şükreden muvahhid mü’min ve salih kullar idiler..

Rabbimiz Allah Teâlâ, hayat kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de seçkin ve önder kullar olan Rasulleri anarken, onların şükredici salih şahsiyetler olduklarını şöyle beyan buyuruyor:

“(Ey) Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın çocukları! Şübhesiz O, şükredici bir kul idi.”[1]

“Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti.

Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhid idi ve O, müşriklerden değildi.

O’nun nimetlerine şükrediciydi. (Allah,) O’nu seçti ve doğru yola iletti.

Ve Biz O’na, dünyada bir güzellik verdik. Şübhesiz O, ahirette de Salih olanlardandır.”[2]

“(Süleyman,) bu sözün üzerine tebessüm edip güldü ve dedi ki: ‘ Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şük­retmemi ve hoşnud olacağın salih bir amelde bulunmamı il­hâm et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat.”[3]

“Andolsun, Lokman’a ‘Allah’a şükret’ diye hikmet verdik. Kim şükrederse, artık o, kendi lehine şükreder.”[4]

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah’ın kulu ve Rasulü[5] Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), kendisinden önceki Nübüvvet ve Risalet sahibleri gibi, Rabbi Allah Teâlâ’ya şükreden kâmil salih bir kul idi...

Ümmü’l-mü’minin Aişe (r.anha) anlatıyor:

Şübhesiz ki, Allah’ın Nebîsi, geceleyin namazda iki ayağı şi­şinceye kadar ayakta dikilirdi.

Bunun üzerine Aişe, O’na:

-ya Rasulullah, Allah senin, geçmiş, gelecek günahını mağfiret etmiş olduğu hâlde niçin bu kadar meşakkatle ibadet ediyorsun? dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

“Ben, çok şükreder bir kul olmamı arzu etmeyeyim mi?” diye cevab verdi.[6]

Ümmetleri içinde “Müslümanların ilki” olan Rasuller,[7] üm­metleri için hayat örnekleri idiler... Onlar, hidayetlerine vesile olmaya çalıştıkları kavimlerine, Allah Teâlâ’nın vahyettiklerini tebliğ edip onları hakka davet ederken, kendilerine katıksız iman ve salih amel konusunda örnek oluyorlardı... Ümmetleri, iman ve amel konusunda onları örnek ediniyor, onlar gibi iman edip, onlar gibi salih amel işlemeye gayret ediyorlardı...

Âlemlerin Rabbi Allah’a gereği gibi şükretmek, ibadettir.. Her ibadetin nasıl yapılacağını önderleri Rasulullah (s.a.s.)’den öğrenen muvahhid mü’minler, her konuda O’nu örnek edin­dikleri gibi şükür konusunda sa önderlerinin izini takib etmek ve O izden ayrılmamakla mükelleftirler...

Önderleri Rasulullah (s.a.s.)’in izinde olmak ve hayatını, O’nun hayatına göre ayarlayıp düzenlemek, her muvahhid mü’min müslümanın kulluk vazifesidir...

Rabbimiz Allah, kendisine ve Rasulü (s.a.s.)’e katıksız iman edip, itaat eden muvahhid mü’min kullarına şu emri vermekte­dir:

“Hayır, artık (yalnızca) Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.”[8]

Allah’a iman edip kulluk yapan kul, Allah’ın nimetlerine karşı kadir-kıymet bilen ve gereği gibi şükreden bir kuldur... Böyle bir kul, Rabbi Allah’ın hükümlerine göre hareket eden bir kişi olduğu için, Allah’ın rızasını kazanmış ve günahkârlar için olan azabı kendisinden uzaklaştırmıştır...

“Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah, azabınızla ne yap­sın? Allah, şükrün karşılığını verendir.”[9] Ayet-i kerimesi bu hakikatı apaçık beyan buyuruyor...

Allah Teâlâ, iman edip şükreden kulların rızkını bereketli kılar, onlara, şükrettiklerinden dolayı onlardan razı olur ve nan­körlerden olmadıkları için onları sevip kulluğuna kabul buyu­rur... Şu ayet-i kerimeler, bu gerçeği beyan etmektedirler:

“Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin.”[10]

“Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım ve (yal­nızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.”[11]

“Kim şükrederse, artık o, kendisi için şükretmiştir. Kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Ganî, Kerîm olan­dır.”[12]

“Eğer İnkâr edecek olursanız, artık şübhesiz Allah, size karşı hiçbir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için inkâra rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz sizin (yararınız) için ondan razı olur.”[13]

Gereği gibi şükretmek ibadet olduğu için, Allah Teâlâ, kendisine şirk koşmadan ibadet eden kullarından razı olur... Şükreden kullarını sevip onlardan razı olan Allah Teâlâ, kulları­nın az şükrettiklerini ve şükreden kullarının azınlıkta olduğunu da beyan buyurmaktadır:

“Andolsun, sizi yeryüzünde yerleşik kıldık ve orada size ge­çimlikler yarattık. Ne az şükrediyorsunuz!”[14]

“O, sizin için kulaklar, gözler ve gönüller inşâ edendir. Ne az şükrediyorsunuz!”[15]

“De ki: ‘Sizi inşâ eden (yaratan), size kulak, gözler ve gö­nüller veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz!”[16]

“Şübhesiz ki senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir. Ancak insanların çoğu şükretmiyorlar.”[17]

“Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın.” Kullarımdan şükre­denler azdır.”[18]

Yaratılış gayeleri, Rabbleri Allah şirk koşmadan ibadet et­mek,[19] nimetlerine karşı nankör olmadan şükür ve hamdetmek olan insan kulları, Rabbleri Allah’a niçin az şükrediyorlar? Ken­dilerine bunca nimet verilenler, çok şükredip hamd etmeleri beklenirken, niçin içlerinde şükredenler azınlıktadır? Onların gereği gibi ve çokça şükretmelerine engelleyen nedir? Kim onları  şükretmekten alıkoyuyor?..

Bu soruların cevabını ararken, hayat Kitabımız ve yegâne düstûrumuz Kur’ân-ı Kerim’e müracaat ettiğimiz zaman, en doğru ve en sahih cevabı alıyoruz... Zaten, her ne ihtiyacımız varsa, onun çözümü yegâne hayat kitabımız Kur’ân-ı Ke­rim’dedir... Çünkü Kur’ân, Rabbimiz Allah’ın apaçık beyanıdır...  İman edip gereği gibi ibadet, yani şükreden Muvahhid mü’min kullarının bütün ihtiyaçlarının  çözümünü beyan buyurmuş­tur..[20]

Rabbimiz Allah Teâlâ, kullarının az şükretmelerini ve şükre­den kullarının az oluşunun sebebini, onları engelleyeni şöyle beyan buyurur:

“Andolsun, Biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra Meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik. Onlar da, İblis’in dışında secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.

(Allah) dedi ki: ‘Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?’ (İblis) dedi ki: ‘Ben, O’ndan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, O’nu ise çamurdan yarattın.’

(Allah:) ‘Öyleyse ordan in! Onda büyüklenmen Senin (hak­kın) olmaz. Hemen çık! Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin.’

O da: ‘(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle (yip ertele)’ dedi.

(Allah:) ‘Sen, gözlenip ertelenenlerdensin’ dedi.

(İblis) dedi ki: ‘Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar (ı/ insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.

Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulamaya­caksın.’

(Allah) dedi ki: ‘Kınanıp alçalmış ve kovulmuş olarak ordan çık! Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle (hepinizle) dolduracağım.”[21]

İnsanların apaçık düşmanı olan İblis’in:

“Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulamaya­caksın.” İtirafından anlaşıldığı gibi, insanın iman etmesini, salih amel işlemesini ve gereği gibi şükretmesini engelleyen, şeytan­ların başı iblis ile cinlerden  ve insanlardan ona taraftar olanlar­dır..

Rabbimiz Allah, şeytanın bu çabası sonucu emeline ulaş­mış olduğunu şöyle beyan buyuruyorlar:

“Andolsun, İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu. Böylelikle iman eden bir grup dışında, ona uymuş oldular.

Oysa onun, kendilerine karşı hiçbir zorlayıcı gücü yoktu. Ancak Biz, ahirete iman edeni, onda kuşku içinde olandan ayırdetmek için (ona bu imkânı verdik). Senin Rabbin, her şeyin üzerinde gözetici-koruyucudur.”[22]

Müfessirler, İblis’in: ‘ Sonra muhakkak önlerinden, arkala­rından, sağlarından  ve sollarından sokulacağım.....” ifadelerini tefsir ederken çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır:

“a- Abdullah b. Abbas (r.anhuma) ve Katâ de (rh.a.)’den nakledilen bir görüşe göre, bu ayetten zikredilen “ön’den” maksad, ahiret, “arkadan” maksad, dünya, “sağdan” maksad, dini hükümler ve sevablar, “soldan” maksad, isyanlar ve kötü amellerdir.

Bu izaha göre şeytan şöyle demiştir:

-Ben insanlara, ahiretleri hususunda sokulacağım. Ölüm­den sonra dirilme, hesaba çekilme, cennet ve cehenneme ko­nulma hususunda onları şübheye düşüreceğim. Ben insanlara, dünyaları hususunda da sokulacağım. Dünyayı onlara sevdirip yaldızlı göstereceğim. Böylece onları dünyaya daldıracağım. Yine ben insanlara, dinleri ve salih amelleri hususunda da so­kulacağım. Onları, iyilik yapmaktan engellemeye çalışacağım. Ben insanlara, kötü ameller hususunda da sokulacağım. On­ları, kötü amellere çağıracağım ve o amelleri süslü gösterece­ğim.

b-Yine Abdullah b. Abbas, İbrahim en-Nehâî, Hakem, Süddî ve İbn Cüreyc’den nakledilen bir görüşe göre, bu ayette zikredilen “önden” maksad, dünya, “arkadan” maksad, ahiret, “sağdan, maksad, hakikat ve salih ameller, “soldan”maksad ise, batıl ve kötü amellerdir. Şeytan bunların hepsi hakkında insanları saptıracağını söylemektedir.

c-Mücahid (rh.a.)’e göre ise, buradaki ön ve sağ ifade­lerindne maksad, görünen yönler, arka ve sol ifadelerinden mak­sad ise görünmeyen  yönler demektir. Bu izaha göre de şeytan, insanlara görünen ve görünmeyen her yerden sokula­cağını söylemiştir.

Taberî (rh.a.) diyor ki:

-Bana göre bu görüşlerden doğru olanı, bu ifadelerin mâ­nâsının şöyle olduğunu söyleyen görüştür:

“Şeytan demiştir ki: Ben insanlara, bütün hak ve batıl yön­lerden sokulacağım. Onları haktan alıkoyup batılı ise süsleye­ceğim.”

Abdullah b. Abbas (r.anhuma) demiştir ki:

-Şeytan, insana üstten sokulacağını zikretmemiştir. Zira o yönden kullara, Allah’ın rahmeti gelmektedir!.

Ayet-i kerimenin sonunda. “Onların çoğunu şükredici bu­lamayacaksın.” Beyan edilmektedir. Kulların Allah’a şükrü, Al­lah’ın birliğini ikrar edip emir ve yasaklarına uymalarıdır. Nite­kim Abdullah b. Abbas (r.anhuma), buradaki “şükredici” ifade­sini, “Allah’ı birleyenler” şeklinde izah etmiştir.”[23]

“İbn Abbas (r.anhuma), İblis’in sözlerinin arasında: “Ve onlara, üst taraflarından yaklaşağım” sözünün bulunmadığını, bundan da onun, insanlara üst taraftan yaklaşamayacağının anlaşıldığı söylemiştir.

Eş-Şa’bî, ilgili açıklamasında:

-Çünkü yüce Allah, kullarına olan rahmetini üst taraftan in­dirir, der.

Katâde de şöyle der:

-Ey Âdemoğlu, şeytan sana her yönden yaklaşmaya çalışır. Fakat asla üst taraftan yaklaşamaz. Yani yüce Allah’ın rahmeti ile senin arana giremez! Sen, hemen Allah’ın rahmetine sığın!

El-Vahidî de, sağın hasenattan (iyiliklerden) solun seyyiat­tan (kötülüklerden) kinaye olduğu şeklindeki açıklamaların ye­rinde ve güzel olduğunu söylemiş ve bunu, Arab Dili’nden des­tekleyen örnekleri zikretmiştir.

El-Ezherî ise, bazılarının şöyle açıklamasını nakletmiştir:

İblis, sağdan ve soldan, önden ve arkadan insanlara yakla­şıp onları, insanlık hayatının geçmişi ve geleceği konularında, iyilik ve kötülükler mevzuunda çeşitli vesveseler vererek saptır­maya çalışacağını ifade etmek istemiştir.”[24]

İslâm âlimlerinin yaptıkları bu izahların isabetli ve doğru oluşuna, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in şu hadisi delildir...

Sebre b. Ebu Fakih (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Şeytan, Âdemoğlunun her yerde önüne çıkar. İslâm yo­lunda önüne çıkar. (Müslüman olan birine):

-Sen- nasıl müslüman olursun, eski dinini, babalarının ve atalarının dinini bırakırsın?

Fakat o kişi, şeytanı dinlemez ve müslüman olur. Sonra hicret ederken şeytan, yine yolunu keser ve:

-Kendi memleketini terk edip nasıl hicret edersin? Hicret eden, dizgin vurulmuş at gibidir, der.

O kişi, şeytanı yine dinlemez ve hicret eder. Sonra o mü’min savaşa giderken şeytan, yine yolunu keser. Ve:

-Savaş, hem seni yorar, hem de malını kaybedersin. Hâl böyle iken nasıl savaşa gidersin? Savaş meydanında savaşacak­sın, öldürüleceksin! Karın, başkasına nikâhlanacak, malın da taksim edilecek! der.

O mü’min, şeytanı yine dinlemez ve cihada gider.”

Daha sonra Rasulullah (s.a.s.):

“Kim böyle yaparsa, onu cennete sokmak, va’dı icab, Al­lah’a vacib olur. Savaşta öldürülse de, boğulsa da, hayvanı, sırtından atıp öldürse de yine Allah, cennete sokar.” bu­yur­du.[25]

Muvahhid mü’minlerin azılı düşmanı şeytan, vesvese vere­rek, onları hak yoldan saptırmak ister.. Mü’min müslümanlar, şeytanın vesvesesinden  ve şeytan taraftarlarının tuzaklarından Allah’a sığınmakla kurtulurlar.. Onların katıksız kâmil imanları ve şirksiz salih amelleri, tağutu reddedip Allah’a inanmalarından dolayı kendilerini sapasağlam kulpa yapışmaya sevkeder ve O kurtulmuş kulpundan sımsıkı tutarak dünyada da, ahirette de kurtulanlardan olurlar...

Allah’ı Rabb, İslâm’ı din ve Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’i önder edinen, yalnızca Allah’a kul olan muvahhid mü’minlerin üzerinde şeytanın bir zorlayıcılığı olmayacaktır... Bu vasıftaki kullara Allah’ın va’dı budur.

Rabbimiz Allah, İblis’e şöyle buyurur:

“Benim kullarım, Senin, onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gü­cün (hakimiyetin) yoktur.” Vekil olarak Rabbin yeter.”[26]

Herşeye rağmen şeytan, insana olan kin ve düşmanlığın­dan dolayı kıyamete kadar, onları aldatmaya, haktan uzaklaş­tırmaya, dosdoğru yoldan ayırıp sapıklığa düşürmeye var gü­cüyle çalışmakta ve bütün dostlarını seferber etmektedir... İn­sana önden, arkadan, sağdan ve soldan sokulmaya devam etmekte, onları tuzaklarına düşürmeye çaba harcamaktadır...

1-Şeytanın önden yaklaşması, insanları ahiret konusunda şübheye düşürmesi ve ahireti az düşünüp, onu geri plana itme­sini sağlamak demektir.

Rabbimiz Allah’ın şu buyruğu, bunu beyan ediyor:

“Hayır, siz, çarçabuk geçmekte olanı (dünyayı) seviyorsu­nuz.

Ve ahireti terkedip bırakıyorsunuz.”[27]

Katâde (rh.a.) şöyle der:

-İnsanların çoğu acil olanı ve kolayca elde edileni seçmiş­lerdir. Ancak Allah’ın, merhamet edip koruduğu kimseler ha­riç.[28]

2-Şeytanın arkadan yaklaşması, dünyayı sevdirip dünyaya bağlanmayı sağlayarak, insanları dünyevîleştirmesi demektir...

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Şübhesiz Allah va’dı haktır. Artık dünya hayatı sizi aldat­maya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile aldatma­sın.”[29]

Sevban (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Yakında milletler, yemek yiyenlerin çanakları etrafında toplandıkları gibi, size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet ederek birleşip toplanacaklardır.”

Birisi:

-Bu, o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak? diye sordu.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

-Hayır, aksine siz, o gün kalabalık fakat selin önündeki çör-çöp gibi zayıf olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak!”

Yine bir adam:

-Vehn nedir, ya Rasulullah? diye sordu.

Rasulullah (s.a.s.):

“Vehn, dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümü, kötü görmek (sevmemek)tir!” buyurdu.[30]

Sehl b. Said es-Saidî (r.a.) anlatıyor:

Bir adam, (bir gün) Rasulullah (s.a.s.)’in yanına gelerek:

-Ya Rasulullah, bana, öyle bir amel göster ki, ben onu iş­lediğim zaman, beni Allah sevsin ve insanlar da sevsin! dedi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

“Dünyaya rağbet gösterme ki, Allah seni sevsin ve insanla­rın ellerinde bulunan (nimet ve imkânlar)dan yüz çevir ki, onlar (da) seni sevsin.” buyurdu.[31]

Aldatıcı şeytanın dünya ile aldatmasından kurtuluş yolunu gösteren önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in emrine itaat, şeytanın tuzağından kurtulmaya ve bir daha o hileye gelip tuzağa düş­memeye kafî gelir...

3-Şeytanın sağdan yaklaşması, tuzakların en aldatıcısıdır... Hilelerin en saptırıcısı olan şeytanın sağından insana yaklaş­ması, o hilekâr düşmanın dost görünmesidir... Güya insanın iyiliğini ister bir vesvese ile bu tuzağını kurmaktadır...

Aldatıp tuzağa düşürdüğü ilk insan olan Âdem (a.s.)’a da böyle dost görünümlü yaklaşmış ve güya iyiliklerini isteyen bir nasihatcı kesilmişti...

Rabbimiz Allah Teâlâ, şeytanın ilk insan ve ilk Peygamber olan Âdem (a.s.) ve eşi Havva (r.anha)’yı nasıl dostça görünüp tuzağına düşürdüğünü şöyle beyan buyurur:

“(Allah dedi ki:) ‘Ve ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz, dilediğiniz yerden yiyin, amma şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.”

Şeytan, kendilerinden örtülüp gizlenen çirkin yerlerini açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: ‘Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca sizin iki melek olmanız veya ebedî yaşayanlardan kılınmamanız içindir.”

Ve: ‘Gerçekten ben, size öğüt verenlerdenim’ diye yemin de etti.

Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yaprakla­rından örtmeye başladılar. (o zaman) Rabbleri, kendilerine ses­lendi: ‘ Ben sizi, bu ağaçtan men’etmemiş miydim? Ve şeyta­nın, sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söyleme­miş miydim?”[32]

Şeytan, Âdem (a.s.) ve eşi Havva (r.anha)’yı böyle dost gö­rünüşlü bir hile aldattığı gibi, onların çocuklarını da, dünya sev­gisine ve uzun emellere daldırarak aldatmaya devam etmekte­dir... İnsanın tabiatında olan Dünya sevgisi ve uzun emel, katık­sız iman ve salih amel ile terbiye edilip hüküm altına alınmazsa, şeytanın tuzağına düşmeye vesile olur... Bu duygular, insanın ihtiyarlamasıyla ihtiyarlaşmaz, aksine daha gençleşir ve çok daha coşkulu bir hâle gelir...

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“İhtiyar kimsenin gönlü, iki huyda her zaman genç bir hâlde bulunur: Dünya sevgisinde ve emel uzunluğunda!”[33]

Enes b. Malik (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Âdemoğlu büyür, onunla beraber şu iki şey de büyür: Mal sevgisi ve uzun ömür (temennisi).”[34]

“Bu iki hadiste hassaten yaşama sevgisi ile mal sevgisinin zikredilmesi, insanın en ziyâde nefsini sevdiği içindir. Bundan dolayıdır ki, uzun ömür ister. Yaşamak da mal sayesinde olur. İnsan ecelinin yaklaştığını hissedince, bu iki sevgi daha ziyâde­leşir. Uyku bile, sabaha karşı,  yani gecenin sonunda daha tatlı olur. Bu da gösterir ki, bir şeyin sonu yaklaştıkça, kıymet ve lezzeti artar.”[35]

4-Şeytanın soldan yaklaşması, tamamen düşmanlığını or­taya koyarak, kin ve nefretiyle kötülüğü emretmesi ve işletmesi demektir...

Rabbimiz Allah Teâlâ, şeytanın, insan kullarının apaçık düşmanı olduğunu, devamlı ona düşmanlık yapıp, kendisini kötülük işlemeye teşvik ettiğini açıklayarak, şeytana, taraftarla­rına ve hilelerine karşı çok dikkatli, çok uyunık olmaya davet etmektedir:

“Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helâl ve temiz olarak yiyin. Ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır.

O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”[36]

“(Şeytan) dedi ki: ‘Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (Sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip çekici göstereceğim. Ve onların tü­münü mutlaka kışkırtıp saptıracağım.

Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.”[37]

“Şeytan, sakın sizi (Allah’ın yolundan) alıkoymasın. Ger­çekten o, sizin için açıkça bir düşmandır.”[38]

“Hani Biz, meleklere: ‘Âdem’e secde edin” demiştik. İblis’in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O, ayak diremişti.

Bunun üzerine dedik ki: ‘ Ey Âdem, bu, gerçekten sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın. Sonra mutsuz olursunuz.[39]

“Ey Âdemoğulları, Ben size, and vermedim miki: Şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmandır.

Bana kulluk edin, doğru yol budur.’

Andolsun o, sizden birçok insan neslini saptırmıştı. Yine de aklınızı kullanmıyor muydunuz?”[40]

İnsanların apaçık düşmanı olan şeytan, çok çeşitli hile ve tuzaklarla, onları dünya hayatında aldatıp dosdoğru yoldan birçok sapık yollara düşürerek mahvetmesinden sonra, ahirette de onu kınayıp kendisine kızanlara şöyle cevab verecektir:

“İş hükme bağlanıp bitince, şeytan der ki: ‘ Doğrusu, Allah size, gerçek olan va’dı va’detti. Ben de size va’dde bulundum. Fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu. Yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi, kurtaracak deği­lim, siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu, daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır.”[41]

Şeytan, düşmanı olduğu muvahhid mü’minleri hileli tuza­ğına düşürmek için önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından yaklaşır. .. onun bu hileli tuzağından kurtulmak için, katıksız iman ve salih amel işlemeye devam etmeli... Bununla beraber yalnızca kendisine ibadet ettiğimiz ve yalnızca kendi­sinden yardım dilediğimiz[42] Âlemlerin Rabbi Allah’a sığınmak gerekir... Her konuda örneğimiz ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bu konuda da nasıl davranmamız gerekiyorsa öylece davranmayı bize öğretmiştir: Secde ve duâ ile Allah’a sığınıp, şeytan ve şeytanın taraftarlarının korunmak!...

İbn Ömer (r.anhuma) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), akşama ve sabaha ulaştığı zaman, şu duâları (okumayı) bırakmazdı:

“Allah’ım, ben Senden, dünyada ve ahirette afiv (günahları silmeyi) ve âfiyet dilerim.

Allah’ım ben Senden, dinim, dünyam, âile ferdlerim ve malım (hakkın) da afiv ve âfiyet dilerim.

Allah’ım, ayıplarımı ört, beni korkulacak şeylerden emin kıl ve beni, önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, üstümden (gelecek belâlardan) koru. Altımdan muâhaza edilmemden sana sığınırım.”

Ravi Vekî demiştir ki:

-(Alttan muâhaza- ile) yere batmayı kasdeder.[43]

Kendine sığınan kulunu korumasına alan yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“(Rabbine) secde et ve yaklaş.”[44]

İnsanın dört tarafından kuşatma altına alan şeytan, insana üstten ve alttan yaklaşamayacaktır... Şeytan, şeytanî vesvese planını açıklarken, ancak önden, arkadan, sağdan ve soldan insana sokulacağını beyan ediyor... Üst ve alt tarafı zikretmi­yor.... Şeytanın beyanından anlaşılan odur ki O,  insana üstün­den ve altından sokulamıyor... Üst, Allah’ın rahmetinin indiği yön, alt ise, yalnızca Rabbimiz Allah için alnın yere konulup, kulluk yapılarak Allah’a yaklaşma sağlandığı taraftır.. Kul, Rabbi Allah için secde ettiğinde, mânen Rabbi Allah’a yaklaşır.. Allah’a yaklaşan, şeytandan uzaklaşır... Katıksız iman etmiş olan mu­vah­hid mü’minler, Allah’ın kendilerine farz kıldığı ibadetler işle­mek ile Allah’a yaklaşırlar... Nafile işlemek ile de Rabbleri Allah’a yaklaşmaları gerçekleşir... Farz ve nafile ibadetlerle Allah’a yaklaşan mü’min müslüman kulları, Allah sever...[45] Allah’a en yakın olma hâli de, secde hâlidir...

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle bu­yurur:

“Kulun Rabbine en yakın olduğu hâl, secdede bulunduğu hâldir. Bundan dolayı siz (secdede), duâyı çok edin!”[46]

İbn Abbas (r.anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Rükûda, Âlemlerin Rabbini ta’zim edin. Secdede ise, duâ etmeye çalışınız. Çünkü oradaki duânızın kabul olması daha fazladır.”[47]

Sevban (r.a.)’dan

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah’a çokça secde etmeye bak! Sen, eğer Allah için bir secde yaparsan onun sayesinde Allah, senin bir dereceni yük­seltir ve onun sayesinde bir günahını indirir.”[48]

Tağutu tanımayıp Allah’a iman eden muvahhid bir kul, Al­lah’a yaptığı ihlâs ve huşû içinde  ki secdesi, kendisinin cennete girmesine sebeb olur.. Dünya hayatında, şeytan ve taraftarları­nın hileli tuzaklarından kurtulmaya vesile olan secde, ahirette ebedî cennet nimetlerine kavuşmanın da vesilesidir...

Rabia ibn Ka’b el-Eslemî (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.) ile beraber gecelemekteydim. Kendisine abdest suyu ve ihtiyacı olan şeyleri getirdim. Bunun üzerine bana:

“Dile!” buyurdu.

Ben:

-Cennette senin refikin olmayı dilerim! dedim.

“Yahud bundan başka bir şey!” buyurdular.

-Dileğim budur, dedim.

Rasulullah (s.a.s):

“O hâlde çok secde etmek sûretiyle nefsin için bana yar­dımcı ol!” buyurdu.[49]

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Âdemoğlu, secde ayetini okuyup secde ederse, şeytan ağlayarak uzaklaşır ve der ki:

-Vay hâlime!... Âdemoğlu, secde etmeye memur olundu ve hemen secde etti. Bundan dolayı cennet onundur. Ben de secde ile emrolundum amma ben, secdeden imtina ettim (ka­çındım). Bu sebeple cehennem benimdir.”[50]

Âdemoğlunun azılı ve apaçık düşmanı şeytanın insana so­kulamayacağı taraflardan biri olan alt tarafı secde ile koruma altına alan muvahhid mü’minler, yine şeytanın zarar veremeye­ceği üst tarafı da, ellerini duâya kaldırarak duâ silah ile koruma­lıdır... Allah’ın rahmetinin yağdığı üst tarafını duâ silahıyla koru­yan mü’min kul,  secdeleri çoğaltmakla birlikte hareket edince, hem Allah’ın rahmetinin bol bol üzerine yağmasını sağlar, hem de dört tarafından kendisini kuşatan ve hücûma geçen şeytanın kuşatmasını bozarak hücûmlarını geri püskürtür... Secde siperi ve duâ silahıyla şeytanı yenmeye çalışan muvahhid mü’min kul, Rabbi Allah’a gereği gibi ibadet etmek ile sığınmalıdır... Rabbi­miz Allah’ın yardımı ve rahmeti olmayınca hiçbir zaman başarılı olunamayacağı hakikatı hiçbir vakit unutulmamalı, bundan do­layı çok şükretmelidir..

Katıksız iman sahibi ve takvaya sarılan mü’min müslüman kul, tek sığınılacak makamın, Âlemlerin Rabbi Allah olduğunu kesin inanmış ve yegâne Rabbi Allah’a sığınmıştır...

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Sana Rabbinin Kitab’ından vahyedileni oku. O’nun sözle­rini değiştirici yoktur ve O’nun dışında kesin olarak bir sığına­cak (makam) bulamazsın.”[51]

Üzerine düşen kulluk vazifelerini hakkıyla yerine getirerek, yegâne Rabbi Allah’a sığınan muvahhid mü’min kul, secde kalkanını ve duâ silahını şartlar ne olursa olsun terk etmemeli, her an biraz daha sarılmalı, daha da kuvvetlendirmelidir... Secde ve duâyı çoğaltan imanlı ve takvalı kul, azılı düşmanı şeytanı ve taraftarlarını yenmeye, Allah’ın izni ve yardımıyla zafer elde etmeye hak kazanır...

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bu zaferin müjdesini vermektedir!...

Cabir (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Size, düşmanlarınızdan kurtaracak ya da rızkınızı bollaştı­racak bir şey bildireyim mi?  Gece-gündüz Allah’a duâ edersiniz. (İşte O, size bunları sağlar.) Çünkü duâ, mü’minin silahıdır.”[52]

Mü’min müslümanı, düşmanlarına karşı galib kılacak ve muzaffer olmasını sağlayacak duâ silahı, aynı zamanda helâl rızkının da bollaşmasına vesilesidir.. Allah Teâlâ kendisine ka­tıksız ve şirksiz iman etmiş kulunun duâsına icabet eder ve onun duâya açılmış ellerini boş çevirmez...

“Rabbiniz dedi ki: ‘ Bana duâ eden, size icabet edeyim.”[53]

“Kullarım, Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâ­sına cevab veririm. Öyleyse onlar da Benim çağrıma cevab versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki, irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.”[54]

Rabbimiz Allah Teâlâ, kendisine iman etmiş kullarının duâ­sına cevab verip, istedikelrini kendilerini lutfedeceğini beyan buyurduğu gibi, Rasulullah (s.a.s.) de duânın, dinin direği, göklerin ve yerin nûru olduğunu beyanla, Allah’ın katında kabul olacağını beyan buyurur..

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Duâ, mü’minin silahı, dinin direği, göklerin ve yerin nûru­dur.”[55]

Selman (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Şübhesiz Rabbiniz, son derece hayâ ve kerem sahibidir. Kulu, O’na elini kaldırdığı zaman, o elleri boş çevirmekten hayâ eder.”[56]

Kalî ve fiilî duâ yapan, yani kalbden niyet edip diliyle dile­ğini Rabbi Allah’a beyan eden, aynı zamanın istediğinin gereğini de fiilî olarak yerine getirmelidir... Duâsı sözde kalmamalı, ge­reği yapılmalıdır...

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), duâ etmenin usûlunu, üm­metine öğretmiş ve hâliyle olara örnek olmuştur...

İbn Abbas (r.anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah’a duâ ettiğin zaman, ellerinin içlerini (O’na) açarak duâ et ve ellerin ters yüzünü havaya kaldırarak duâ etme! Sonra duânı bitirince ellerini yüzüne sür.”[57]

Es-Sâib b. Yezid, babasından rivayet eder:

-Rasulullah (s.a.s.), ellerini kaldırıp da duâ ettiğinde, onları yüzüne sürerdi.[58]

Kendisinden başka rab ve ilâh bulunmayan Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Şübhesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarat­tık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu, işiten ve gören yaptık.

Biz ona, yolu gösterdik, (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör.”[59]

 



[1]     İsra,17/3.

[2]     Nahl, 16/120-122.

[3]     Neml, 27/19.

[4]     Lokman, 31/12.

[5]     Bkz. Enbiya, 21/107.

[6]     Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.275, Hds.359.

                                Kitabu’r-Rikak, B.20, Hds.58.

                                Kitabu’t-Teheccüd, B.6. Hds.10.

Sahih-i Müslim, Kitabu Sıfatu’l- Münafikin, B.18, Hds. 79-81.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkametu’s-Salâ, B.200, Hds. 1419-1420.

Sünen-i Tirmizi, Kitabu’s-Salât, B.302, Hds.408.

Sünen-i Neseî, Kitabu Kıyamu’l-Leyl, B.17, Hds.1644.

[7]     Bkz. En’âm, 6/163.

[8]     Zümer, 39/66.

[9]     Nisa, 4/147.

[10]    Sebe’, 34/15.

[11]    Bakara, 2/152.

[12]    Neml, 27/40.

[13]    Zümer, 39/7.

[14]    A’râf, 7/10.

[15]    Mü’minun, 23/78.

[16]    Mülk, 67/23.

[17]    Neml, 27/73.

[18]    Sebe’, 34/13.

[19]    Bkz. Zariyat, 51/56. Kehf, 18/110.

[20]    Bkz. En’âm, 6/38. Nahl, 16/89. Sebe’, 34/3.

[21]    A’râf, 7/11-18.

[22]    Sebe’, 34/20-21.

[23]    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberî, Taberî Tefsiri, çev. Hasan Karakaya-Kerim Aytekin, İst.1996, C.4, Sh.22-23.

[24]    İbn Kayyim el-Cevziyye, vesveseden korunmak –İğâsetü’l-Lehfân fî Masâ­yidi’ş-Şeytan, çev. Ömer Temizel, İst. 2005, Sh.10.

[25]    Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Cihad, B.19, Hds.3120. et-Taberî, A.g.e. C.4, Sh.20-21.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.3, Sh.483.

[26]    İsra, 17/65.

[27]    Kıyamet, 75/20-21.

[28]    Et-Taberî, A.g.e.C.8, Sh.503.

[29]    Lokman, 31/33. Fatır, 35/5.

[30]    Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Melâhim, B.5, Hds. 4297.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.2, Sh.259. C.5, Sh.278.

[31]    Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zühd, B..1, Hds.4102.

[32]    A’râf, 7/19-22.

[33]    Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B.5, Hds.9.

Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.38, Hds.113-114.

[34]    Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B.5, Hds.10.

Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.38, Hds.115.

[35]    Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst. T.y. C.5, Sh.465.

[36]    Bakara, 2/168-169. En’âm, 6/142.

[37]    Hicr, 15/39-40.

[38]    Zuhruf, 43/62.

[39]    Taha, 20/116-117.

[40]    Yasin, 36/60-62.

[41]    İbrahim, 14/22.

[42]    Bkz. Fatiha, 1/5.

[43]    Sünen-i İbn Mace, Kitabu’d-Duâ, B.14, Hds.3871.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.110, Hds.5074.

Sünen-i Neseî, Kitabu’l-İstiaze, B.60, Hds.5494-5495.

İbn Kesir, El-Bidaye ve’n-Nihaye-Büyük İslâm Tarihi, çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, C.1, Sh.85-86. İmam Ahmed b. Hanbel, (Müsned, C.2, Sh.25, C.3, Sh.3)’den.

[44]    Alak, 96/19.

[45]    Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B.38, Hds.89.

[46]    Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Salât, B.42, Hds.215.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salât, B.147-148, Hds.875.

Sünen-i Neseî, Kitabu’l-İftitah, B.168, Hds.1137.

Ahmed İbn Hanbel, Kitabu’z-Zühd, çev. Mehmed Emin İhsanoğlu, İst. 1993, C.2, Sh.289, Hds.1088.

Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, çev. İsmail Mutlu, İst. 1997, C.2, Sh.460, Hds.755.

Abdullah ibnü’l-Mübarek, Kitabü’z-Zühd, çev. M. Adil Teymur, İst.1992, Sh.293, Hds.1188.

İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, çev. Rıfat Oral, Konya, 2005, C.6, Sh. 31-32, Hds.686/1556.

[47]    Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Salât, B.41, Hds.207.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salât, B. 147-148, Hds.876.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’s-Salât, B.77, Hds.1331.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.1, Sh.219.

[48]    Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Salât, B.43, Hds.225.

Sünen-i Neseî, Kitabu’l-İftitah, B.170, Hds.1139.

[49]    Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Salat, B.43, Hds.226.

Sünen-i Neseî, Kitabu’l-İftitah, B.169, Hds.1138.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu Salâtu’t-Tatavvu, B.22, Hds.1320.

İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, C.3, Sh.319-320, Hds.55/925.

Abdullah ibnü’l-Mübarek, Kitabu’z-Zühd, Sh.293, Hds.1287.

[50]    Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B.35. Hds.133.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkametu’-Salâ, B.70, Hds.1052.

Abdullah ibnü’l-Mübarek-Zühd, Sh.293, Hdr.1286.

Abdullah ibnü’l-Mübarek, Kitabü’z-Zühd, Sh.293, Hdr.1286.

[51]    Kehf, 18/27.

[52]    İmam Muhammed b. Muhammed b. Süleyman er-Rûdânî, Cemu’l-Fevaid-Büyük Hadis Külliyatı, çev. Naim Erdoğan, İst.2003, C.5, Sh.235, Hds.9225. Ebu Ya’la’dan.

Kuzâî, Şihâbü’l-Ahbâr Tercümesi, çev.prof. Dr. Ali yardım. İst. 1999, Sh.54, Hds.99.

İmam Hafız el-Munzirî, Hadislerle İslâm-Terğib ve Terhib, çev. A. Muhtar Büyükçınar, vdğ. İst. T.Y. C.3, Sh.490, Hds.22.

[53]    Mü’min, 40/60.

[54]    Bakara, 2/186.

[55]    İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e.C.3, Sh.485, Hds.12. Hakim, Müstedrek’te ve Ebu Ya’la, Müsned’inde rivayet eder.

İmam Suyutî, Camius-Sağir Muhtasarı Tercüme ve şerhi, çev.İsmail Mutlu, vdğ. İst. 1996, C.2, Sh.400, Hds. 2192 (4258).

[56]    Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Vitr, B.23, Hds.1448.

Sünen-i ibn Mace, Kitabu’d-Duâ, B.13, Hds.3865.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’d-Daavat, B.117, Hds.3789.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C.3, Sh.487, Hds.15.

[57]    Sünen-i İbn Mace, Kitabu’d-Duâ, B.13, Hds.3866.

[58]    Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Vitr, B.23, Hds.1492.

[59]    İnsan, 76/2-3.