Tevhid: Rasullerin Ortak Çağrısı - Tevhidrasullaerinortakcagrisi - 2. Sayfa
Tevhid: Rasullerin Ortak Çağrısı
"Andolsun, Biz, her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının.' (diye tebliğ etmesi için) bir Rasul gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah, hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık yeryüzünde dolaşın da yalanlayanlarm uğradıkları sonucu görün.[1]
Alemlerin yegâne Rabbi Allah (Azze ve Celle), yalnız ve yalnız kendisini tanısınlar ve ibadet etsinler diye yaratmış olduğu insan kullarına [2]bir nimet olarak akıl, zekâ, idrak etme, görme, duyma ve yorumlama kabiliyeti vermiştir... İnsan, Rabbi Allah'ın kendisine vermiş olduğu bu nimetlerle iyiyi, doğruyu güzeli ve faydalı olan şeyleri bulabilir, seçebilir ve isteyebilir... Rabbimiz Allah'ın , insan kularına vermiş olduğu akıl nimeti hakikati bulma konusunda yeterli değildir... Hakikati bulmak, akılsızlıkla gerçekleşmediği gibi, hakikati tam kavramak akıl ile de gerçeklemez... Allah'ın verdiği akıl nimetinin, hakikati kavrama konusunda, hayır ve şerrin, sevab ve günahın ayırtedilmesinde başka bir şeye ihtiyacı vardır...
"De ki: 'Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüb-hesiz, temiz akıl sahihleri Öğüt alıp düşünürler.[3]
Şirk, küfür, bid'at ve hurafeler tarafından dumura uğratılmamış temiz akıl sahihlerinin hakikati kavrama isteyen akıllarının ihtiyaç duyduğu ve onsuz yapamadığı şey, Âlemlerin Rabbinden indirilen ilâhî vahydir... Rabbimiz Allah'ın vahyi ve onu, insan kullarına ulaştıran Rasulleri olmasaydı, akıl nimeti, tek başına hakikati kavramaya yetmezdi... Bu hakikat, insanlık tarihi boyunca binlerce defa denenmiş ve hep aynı sonuç ortaya çıkmıştır... İnsanların sıhhatli beş duyulan ve akıllarının hakikati kavramaları için ilâhî vahye ve onu insanlara ulaştıran Allah'ın Rasul-lerine ihtiyaç vardır...
İnsan kuluna, akıl ve beş duyu nimetini vererek cennetten yeryüzüne indiren Rabbimiz Allah, onlara şöyle buyurmuştu:
"Dedik ki: 'Oradan hepiniz inin. Bundan sonra size benden bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.[4]
İmam İbn Kesir (rh.a) şunları kaydediyor:
"Allah Teâlâ, Hz. Âdem'i ve eşini uyardığını, İblis ve Âdem ile eşini cennetten indirdiğini belirtmektedir. Burada kasdolunan onların soylarıdır. Onlara, kitablar indirilecek, kendilerinden peygamberler ve elçiler gönderilecektir.
Ebu'l - Aliye'nin dediği gibi, hidayetten maksad, Peygamberler, Rasuller ve ilâhî beyandır.
Mukâtil İbn Hayyân der ki:
Hidayetten maksad, Muhammed Mustafa (s.a.s.)Mir.
Hasan der ki:
Hidayet, Kur'ân'dır.
Her iki kavil de şahindir. Ancak Ebu'l Âliye'nin :avli daha geniş ve daha yaygındır.
"Kimler de benim hidayetime uyarsa..." Kendisine indirilen kitaba ve gönderilen Rasule inanır ve bağlanırsa; "Onlar için hiçbir korku yoktur." Ne beklenilen ahiret konusunda korku vardır, ne de dünya işlerinde kaybolan şeyler hususunda üzüntü vardır.[5]
İmam Taberî (rh.a) de şunları beyan eder:
"Ayette zikredilen 'Hidayetten maksad, Allah'ın göndereceği emirler, göstereceği doğru yollardır. Buna gö-re hitab, Hz. Adem'e, Havva'ya ve onlarla birlikte yeryüzüne inenleredir. Ancak hitab bunlara ise de, dolaylı yolla bütün mükellef olan kullaradır. Bu itibarla kim Allah'ın beyan ettiği emirlere uyar, yasaklardan kaçınır ve gösterdiği doğru yolda gidecek olursa, artık onun için ahiret azabından korkma yoktur. Dünyadayken yapamadığı şeylerden dolayı da üzülmeyecektir.[6]
"Rahmeti gazabını geçmiş[7] olan merhametlilerin en merhametlisi Rabbimiz Allah Teâlâ, yeryüzüne imtihan için gönderdiği insan kullarına[8] "hidayetini" göndermiş ve onlardan hiçbir ümmeti uyarıcısız bırakmamıştır... Her ümmete bir Rasul göndermiş ve o Rasule, İnsan kullarına şunu bildirmesini emretmiştir:
"Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının." Rabbimiz Allah'ın verdiği akıl nimetini kullanıp hakikati idrak etmeye çalışanlar, beyinlerini ve kalblerini Rabbimiz Allah'dan gelen bu hidayete açtılar, şuurlu bir şekilde iman ettiler... Onlar, hidayete talib oldular, Allah da onlara hideyet verip, verdiği hidayet nimetini ziyadeleştirdi... Hideyete sarılanlar, katıksız iman edip imanlarının gereği olan salih ve muttaki kul olarak Allah'a ibadet ettiler ve tağutu her çeşidiyle reddederek ondan kaçındılar... Tağutu, tüm kurum ve kuruluşlarıyla, teorik ve pratiğiyle ideolojisini terk ederek Allah'a kul olanları Allah, kurtuluşa erdirdi...
Allah'dan gelen hideyete sırt çeviren, onu reddeden ve tağuta kul olmaya devam edenler ise, Allah'ın düşmanlarıyla beraber oldukları ve bu beraberliklerini şuurlu bir i-nad ile devam ettirdikleri için, kendilerinin hak ettiği sapıklıkla sapıp gittiler... Yeryüzünü gezip dolaşanlar, Allah'ın hidayetini reddedip tağuta kul olmaya devam edenlerin uğradığı acı ve zelil sonucu görürler... Hepsinin dünya hayatı zillet içinde geçip sonuçlanmış ve ahirete ebedî Cehennem azabında olacaklardır...
"İnkâr edip de ayetlerimizi yalanlayanlar ise onlar, ateşin halkıdırlar ve orada süresiz kalacaklardır.[9]
Diğer bir ayet-i kerimede aynı konuda şöyle buyurur Labbimiz Allah:
"Dedi ki: 'Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz ordan inin. Artık size, benden bir yol gösterici gelecektir, am benim hidayetime uyarsa artık o, şaşırıp sapmaz ve ıutsuz olmaz.
Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu, kıyamet günü kör olarak hasredeceğiz." [10]
Her ümmete Allah tarafından vazifeli kılınıp gönderilen Rasul, onlara ilâhî mesajı iletmiş, tebliğ edip onları Allah'a davet etmiştir... O Rasul'e muhatab olan kavmi, Allah ile beraber veya Allah'ı bırakarak, kendilerince ilâhlaş-tırdıklan varlıkları kendilerine rab edinmiş ve ona itaat etmişlerdi... îlâhlaştırdıkları tağutları, onları sapıklığın her türlüsüyle tanıştırmış ve onun acı zehirini onlara tattırmış-ti... Balın rengini, kokusunu, tadını ve yapısını bilmeyen cahiliye toplumları, bu ölümcül zehirleri bal diye kabul edip yemeye ve içmeye devam ederken, Allah tarafından kendilerine uyarıcı, merhamet sahibi, onlara acıyan Rasuller gönderildi...
"Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O'nun gücüne giden, size pek düşkün, mü'minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir Rasul gelmiştir.[11]
Rabbimiz Allah, en son Rasulü ve en son Nebisi olan yegâne önderimiz Rasulullah Muhammed (s.a.s.)'e şöyle buyuruyor:
"Senden önce gönderdiğimiz Rasullerimize sor: Biz, Rahman (olan AUah)'ın dışında tapılacak bir takım ilâhlar kıldık mı (hiç)[12]
"Senden önce hiçbir Rasul göndermedik ki, O'na şunu vahyetmiş olmayalım: 'Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana ibadet edin.[13]
Bütün Rasuller (salat ve selâm üzerlerine olsun) kendi kavimlerini ve bütün insanları, tek ve ortağı olmayan yegâne ilâh Allah'a ibadet etmeye çağırmışlardır... İnsanlara, Allah'ın kendilerine vahyetmiş olduğu ilâhî mesajı iletmiş, onlara Allah'ı tanıtmış ve onların putları bırakıp, seksiz ve şübhesiz Allah'a iman etmelerini sağlamaya gayret etmişlerdir... Katıksız iman eden muvahhid mü'minleri, bir ümmet olarak bir araya getirmiş, bu kardeş mü'minlerin aralarında Allah'ın hükümleriyle hükmederek, yegâne hayat nizamı olan İslâm'ın yaşanmasını sağlamışlardır...
Vazifeleri, insanları Tevhid'e davet etmek olan Rasuller, hem iman, hem de amel ile ilgili konuları, Allah'ın buyurduğu şekliyle insanlara tebliğ etmişlerdir... Tevhid, en ince noktalarına kadar beyan edilmiş, insanların hidaye-tiyle ilgili her şey anlatılmıştır...
"Mücahid, Süddî, Katade ve Dehhak'a göre ise, Allah Teâlâ, bu ayette Rasulullah'a; Ehl-i Kitab'ın mü'min-lerine, Tevhid inancını sormasını emretmiştir. Her ne kadar ayette Peygamberlerden sorulması emredilmişse de Peygamberler, Rasulullah'in döneminde hayatta olmadıklarından ve onlara gönderilen kitablar, kendilerine inanan Ehl-i Kitab'ın elinde bulunduğundan, meselenin onlardan sorulması kasdedilmiştir.[14]
Rasuller insanlara, putlara tapınmaktan, Allah'a ortak koşmaktan ve tağuta kul olmaktan vazgeçip yegâne Rabb olan Allah'a iman etmeyi tebliğ ederken, azgın ve inatçı müşriklerin, zorba kafirlerin kendilerini yalanlamalarıyla karşılaşmışlardır... Rasuller, onlarla ve onların aldatmış olduğu halklarla çok uğraşmışlardı... Azgın müşriklerden ve zorba kâfirlerden çok eziyet görmüş ve yanlarındaki muvahhid mü'minlerle beraber çok işkence çekmişlerdi... En son noktada Allah'ın yardımı, her hâllerinde ulaştığı gibi ulaşmış ve intikam alınmıştı...
Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
"Andolsun ki, onlardan öncekiler de (peygamberlerini) yalanlamışlardı, amma benim intikamım nasıl olmuştu?[15]
"Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerinin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler? Allah, onları yerle bir etti. O kâfirler için de, bunun bir benzeri vardır.[16]
İnsanın yüryüzüne iniş tarihi belli olmamakla birlikte, ilk günden bu güne yeryüzünün çeşitli bölgelerinde bir çok medeniyetler kurulmuş ve yıkılmıştır... Adem (a.s.), ilk insan, ilk peygamber ve ilk medeniyet kurucusudur... İnsan, medenî olarak yeryüzüne indi... Eşyayı tanıyan ve hayatını izzet üzere devam ettirmek için yeterli bilgiye sahib olarak yeryüzüne indirildi[17] Katıksız iman sahibi, muvahhid mü'min müslüman bir aile idi ilk insan ailesi... Gerek Tevhid'den gerekse amelden yana, Allah tarafından bilgilenen ilk insan ve onun muvahhid ailesi, her halleriyle medenî insanlar, Tevhid üzere oldukça, yani Rabbeleri Allah'dan indirilen ilâhî hayat nizamına tabi oldukça medenî olmaya devam etmişlerdir... Ne zaman ki, ilâhî mesajdan ayrıldılar, onu reddedip uzaklaştılar ve onun yerine heva-u heveslerinden kaynaklanan ideolojilere tabi oldular, işte o zaman vahşîleştiler!.. Ve zaman içinde insan, Rabbinin kendisi için fıtratına en uygun olarak beyan etmiş olduğu hayat nizamından ayrıldı... Bundan dolayı vahşîleşti... Medenî iken vahşî oldu, bilgili iken cahilleşti... Fıtrat üzere iken, fetrete düştü...
Rabbimiz Allah, insanoğlunun bu değişimini şöyle beyan buyurur:
"İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitabler indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan azgınlık ve kıskançlıkları yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, (kitab) verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir.[18]
"İnsanlar, tek bir ümmetten başka değildi, sonra anlaşmazlığa düştüler. Eğer Rabbinden geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda mutlaka aralarnıda hüküm verilmiş olurdu.[19]
"Rasuller, müjdeciler ve uyarıcılar olarak (gönderildi). Öyle ki, Rasullerden sonra insanların Allah'a karşı (savunacak) delilleri olmasın. Allah, üstün ve güçlü olandır, hikmet ve hüküm sahibidir.[20]
Allah Tealâ, imtihan için yeryüzüne göndermiş olduğu insan kullarının hidayeti için önder, hayatlarının sıhhat ve saadeti için örnek kıldığı RasuUerini vazifelendirmiştir ki, insan kulları dalâlette kalmasınlar... Doğruyu, güzeli, iyiyi ve hayırlıyı onlara anlatsınlar, onları şirkten Tev-hid'e, küfürden imana davet edip karanlıklardan nura çıkarsınlar... Her ümmete gönderdiği ve insanların içinden seçtiği Rasulleri insanlara tağutu, kurum ve kuruluşlarıyla, ideoloji ve pratiğiyle inceden inceye anlatmış, onları tağu-tun egemenliğinden kurtarıp yalnızca Allah'a ibadet eden, Allah'ın egemenliğinden başka bütün egemenlikleri reddeden muvahhid mü'minler olmalarına vesile olmuşlardır... İnsanların yegâne Rabbi, İlâh'ı ve Melik'inin Allah Teâlâ olduğu, Allah'ın bir benzeri ve ortağının bulunmadığını insanlara tebliğ eden Rasuller, insanların Allah'dan başka ilâhlarının olmadığını, Allah'ın bir ve tek olduğunu, göklerdeki ve yerdeki egemenliğini izah etmişlerdir...
Rabbimiz Allah, insanların arasından seçip kendilerine vahyederek vazifeli kıldığı Rasul kullarının, muhatab olduğu kavimleriyle yaptıkları Tevhid mücadelesini ve tebliğ faaliyetlerini şöyle beyan buyurur:
"Andolsun, biz Nuh'u, kendi kavmine (toplumuna) gönderdik. Dedi ki: 'Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'dan başka ilâhınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım.[21]
"Ad (toplumuna da) kardeşleri Hud'u (gönderdik). (Hud, kavmine): 'Ey kavmim, Allah'a kulluk (ibadet) edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Hâlâ korkup sakınmayacak mısınız?' dedi.[22]
"Semud (halkına da) kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: 'Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'dan başka ilâhınız yoktur. O, sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür geçirenler kıldı. Öyleyse O'ndan bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şübhesiz, benim Rabbim, yakın olandır, (duaları) kabul edendir.[23]
"İbrahim de, hani kavmine demişti ki: 'Allah'a ibadet edin ve O'ndan sakının. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.
Siz, yalnızca Allah'dan başka bir takım putlara tapıyor ve bir takım yalanlar uyduruyorsunuz. Gerçek şu ki; sizin, Allah'dan başka taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler. Öyleyse rızkı, Allah'ın katında arayın, O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Siz, O'na döndürüleceksiniz.[24]
"Medyen (halkına da) kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: 'Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı noksan tutmayın. Gerçekten sizi bir bolluk ve refah (hayır) içinde görüyorum. Doğrusu sizi çepçevre kuşatacak olan bir günün az-bından korkuyorum.[25]
"Yûsuf dedi ki: 'Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) rabbler mi daha hayırlı, yoksa Kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?
Sizin Allah'dan başka taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur. Ancak insanların çoğu bilmezler.[26]
"(Musa dedi ki): 'O, sizi âlemlere üstün kılmışken ben, size Allah'dan başka bir ilâh mı arayacağım.[27]
"Balık sahibi (Yunus'u da). Hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki, bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) karanlıklar içinde: 'Senden başka ilâh yoktur, Sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum.' diye çağrıda bulunmuştu.[28]
"(İsa dedi ki): 'Gerçekten Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na ibadet edin. Dosdoğru olan yol işte budur."
"Allah, (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahibleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kimseye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.[29]
"Andolsun, 'Şübhesiz Allah, Meryem oğlu Mesih'dir' diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih'in dediği (şudur): 'Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Çünkü O, kendisine ortak koşana şübhesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur.[30]
Zikredilen ayetlere dikkat edilecek olunursa, Tev-hid'e ve Allah'a ibadete davetn, bütün Rasullerin ortak çağrısı olduğu apaçık görülecektir... Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'den önceki bütün Rasuller (Allah'ın saat ve selâmı üzerlerine olsun), insanlara:
"Allah'a ibadet edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur." beyanında bulunmuşlar ve:
"Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir." gerçeğini kendilerine en ince noktalarına kadar açıklamışlardır. Şirk koşmaktan, küfürden ve Allah'a isyan etmekten vazgeçip o durumu eddedip gerçek tevhidi idrak ederek katıksız iman eden "uvahhid mü'minleri bir araya getirmiş, izzet üzere yaşayan amel-i salih ehli bir ümmet olmuşturmuşlardır... Nebiler ve Rasuller, yalnızca İslâm'ı, iman ve amel ilkeleriyle "bliğ etmiyor, imanın gereği olan amelin nasıl işleneceğini bir örnek önder olarak ortaya koyuyordu... İslâm'ı hayat hâline, hayatı da İslâm hâline getirme faaliyetinde tam yardımcıları Allah Teâlâ idi... Allah'ın izniyle bir araya gelen muvahhid mü'minler, Rasullerin ve birbirlerinin yardımcıları oluyorlardı... Çünkü mü'min müslümanlar, birbirlerinin kardeşleri, birbirlerinin dostu ve yardımcısı olup bir vücudun organlarım oluşturuyorlardı... Aynı akideyi, aynı hedefi ve aynı usûlü paylaşan muvahhid mü'minler, birbirini desteklemede sağlam kale duvarının taşları gibi idiler... İnsanlık tarihi boyunc iman cephesinin bu Tevhidi tavrı, hiçbir noksanlık olmadan devam etmiştir..
Risalet ve Nübüvvet görevlilerinin sonuncusu olan Rasulullah Muhammed (s.a.s.), kendisinden önceki Nebilerin ve Rasullerin beyan ettiği hakikatin aynısını beyan etmiş, aynı Tevhidi akideyi ve salih ameli izah ederek insanları Allah'a davet hareketini gerçekleştirmiştir...
Yegâne Rabbimiz Allah, ayet-i kerimelerde şöyle buyurmaktadır:
"Biz seni, âlemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik.
De ki: 'Gerçekten bana: Sizin ilâhınız yalnızca bir tek ilâhtır, diye vahyolunuyor. Artık siz, müslüman olacak mısınız?" [31]
"De ki: Şübhesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim. Yalnızca bana, sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Kİm Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın.[32]
"De ki: 'Ben, yalnızca bir uyarıcıyım. Bir olan, kahreden Allah'dan başka bir ilâh yoktur.
Göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların Rab-bidir. Üstün ve güçlü olan, bağışlayandır.[33]
Rasulullah (s.a.s.) de, kendinden önce gönderilmiş olan Rasuller gibi, bütün insanları Tevhid'e, Allah Teâlâ'nın yegâne İlâh ve Rabb oluşunu kabule davet etmiştir... İnsanların, Allah'dan başka hiç kimseye ibadet etmemeleri, tağutu tamamen, eddedip yalnızca Allah'ın emirlerine göre hayatlarını tanzim etmelerinin gereğini beyan etmişti muvahhidlerin önderi Rasulullah (s.a.s.)...
Alemlerin Rabbi Allah'ın insan kullarının üzerindeki haklarını ve kullarının da Rabbleri Allah'ın üzerindeki hakkını, insanlara apaçık anlatmış, iman edip salih amel işleyenleri, dünyada izzet üzere bir hayat ile, ahirette ise cennet ile müjdelemiş, inkâr edip şirk koşanları, dünyada zillet üzere bir hayat ile, ahirette ise cehennem azabıyla korkutup uyarmıştı... İlâhî davetine ihlâs ile cevab verip i-man eden ümmetini Tevhid üzere eğitmiş, yetiştirmiş ve onlara gerçekleri öğretmişti... Kendi zamanında ve O'ndan sonra kıyamete kadar gelecek zamanlarda insanların fıtratlarına uygun olan hayat nizamına göre nasıl yaşamaları gerekiyorsa, onun örneğini ortaya koymuş, Allah'ın kendisine vahyettiği gibi ilkelerini beyan etmişti...
Rasulullah (s.a.s.)'in ve O'nunla beraber bulunan muvahhid mü'minlerin bütün mücadelesi, şirk ve küfrün her türlüsüyle ortadan kaldırılması, zulüm ve zalim tüm çeşidiyle önce ferdden, sonra toplumdan silinip yok olunması, Cahiliyye'ye aid olan bütün gayr-ı fıtrî değerlerin ayaklar altına alınmasıydı... Cahiliyye düzensizliğinin yerine hayat nizamı olan İslâm'ın geçmesi ve devamını sağlamak idi Rasulullah (s.a.s.) ve en hayırlı nesil olan Ashab neslinin gayreti... Tevhid'in ve katıksız imanın kalbleri ihata etmesi, bedenin de tamamen müslüman olmasının gereğini beyan eden Rasulullah (s.a.s.), gerek ferdî, gerekse toplumsal hayatın fıtrat dinine uygun olması için mücahede etmişti...
İbn Ömer (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyuruyordu Rasulullah (s.a.s.):
"Allah'dan başka hak ilâh olmadığına ve Muhammed'in Rasulullah olduğuna şehadet, namazı ikame, zekatı edâ edinceye kadar insanlarla savaşmanı bana emrolundu. Onlar, bu işleri yapınca -Müslümanlık hakkının gereği (olan hadler) müstesna- İslâm hakkı olmak üzere canlarını ve mallarını benim elimden kurtarırlar. (Batınlarından dolayı olan) hesablarına gelince, o (hesabı görmek) Allah'a aiddir.[34]
İnsanlık âlemine kıyamete kadar hidayet önderi olan Rasulullah (s.a.s.)'in bu hadislerinda apaçık beyan olunduğu gibi, O'nun ve O'nu izleyen muvahhid mü'minlerin mücadelesi ile mücahedesi, şirkin ve küfrün yok olması, Tevhid ve imanın zaferini sağlamaktır... Bütün muvahhid mü'minler, kendilerine farz olan ilmi elde edip ve onunla amel ettikleri için cehaletten kurtulmuş birer âlimdirler... Gerek "Akâidî" gerekse "Amelî" konuların tümünü delilleriyle veya en azından müctehid ulemânın ictihadlarıyla bildikleri için âlim konumundadırlar... Böylece yegâne Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in varisleridirler... Mü'min muvahhid ve muttaki ulemânın, Peygamberlerin varisleri olduğunu, Peygamberlerin bıraktığı İslâm mirasının sahible-ri bulunduklarını beyan buyuran Rasulullah (s.a.s.)'dir...[35]
Rasulullah (s.a.s.) ve O'nun varisleri olan muvahhid mü'minlerin mücahede ve mücadelesi, insanların ya Tev-hid'i kalben tasdik, dil ile ikrar edip gereğini yaşamalarım sağlamak, ya da Tevhid'in üstünlüğünü kabul edip İslâm bayrağının gölgesinde, hakka boyun bükerek yaşamalanna vesile olmaktır... Bu hareket, insanların iyiliği va hayrı içindir... İnsanların fıtratlarına aykırı olan, onları Rabbleri Allah'dan uzaklaştıran, dolayısıyla kendilerine yabancılaştınp aşağılık kılan, her türlü düzenden, fikir ve ideolojiden kurtarıp, yaratılış gayelerine uygun bir hâle getirmek içindir... Alemlerin Rabbi Allah'a şirk koşarak, fıtrat nizamını terk ederek, hayvanlardan daha aşağılık olan insanları [36]bu seviyesizlikten kurtararak, Allah katında en üstün bir seviyeye yükselmelerine [37]yardımcı olan muvahhid mü'minlerin en büyük arzusudur...
Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) ve O'nun varisleri olan muvahhid müzminler, insanların, dünyada katıksız iman ederek izzet üzere bir hayat sürmeleri, ahirette ise cennet ehli olmaları için gayret göstermişlerdir... Böyle bir hayat da, ancak şirkten tamamıyla vazgeçip katıksız iman etmek ile gerçekleşir...
Cabir b. Abdillah (r.a.)'dan;
Rasulullah (s.a.s.)'e bir zat gelerek:
Ya Rasulullah, cennetle cehennemi icab ettiren iki şey nedir? diye sordular.
Rasulullah:
"Her kim Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayarak ölürse cennete girer ve her kim O'na bir şeyi ortak koşarak ölürse cehenneme girer." buyurdu. [38]
Şirk, yegâne Rabb, İlâh ve Melik olan Allah Teâlâ-'nın zatına ve sıfatlarına herhangi bir şeyi ortak etmek, yalnızca Allah'a aid olan herhangi bir yetkiyi, kısmen ve-, ya tamamen bir başkasına vermektir...
Muaz b. Cebel (r.a.) anlatıyor: Ben, bir seferde Rasulullah'm bindiği Ufeyr denilen bir eşek üstünde Rasulullah'ın terkisinde idim.
Rasulullah (s.a.s.) bana:
"Ya Muaz, Allah'ın kulları üzerindeki ve kulların da Allah'ın üzerindeki hakkı nedir bilir misin?" diye sordu. Ben de:
Bunu, Allah ile Rasulü en iyi bilendir, dedim. Rasulullah:
"Allah'ın kullan üzerinde sabit olan hakkı, kulların Allah'a itaat ve ibadet etmeleri ve Allah'a hiçbir şeyi ortak kılmamalarıdir. Kulların Allah'ın üzerindeki haklan da, Kendisine hiçbir şeyi ortak kılmayan kişiye azab etmemesidir. (Yani bu husustaki lütfudur)." buyurdu.
Bunun üzerine ben:
Ya Rasulullah, bunu ben, insanlara müjdeleyeyim mi? diye sordum.
Rasulullah:
"Hayır, bunu, onlara müjdeleme. Sonra buna dayan-nıp güvenirler." buyurdu. [39]
Allah Teâlâ'nın kullarının üzerindeki hakları:
1) Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak.
2) Allah'a itaat ve ibadet etmeleri.
Yegâne Rabbimiz Allah'ın üzerlerindeki haklarını gereği gibi yerine getiren, bir muvahhid mü'min olarak, Allah'a itaat ve ibadet eden kullar, kurtuluşa ermişlerdir. dünya da izzet ve şeref üzere bir hayat yaşayan bu kullara
Allah, azab etmeyecek ve onlara cennet nimetini vererek kendilerini mükafatlandıracaktır...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Rabbiniz dedi ki: 'Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler, cehenneme boyun bükmüş (hor ve hakir) kimseler olarak gireceklerdir.[40]
İnsanları Allah'a davet eden Rasuller, onlara hem Tevhid'i beyan etmiş, hem de salih amel işleyerek muttaki olmayı anlatmışlardır... Hem katıksız iman etmeyi, hem de takvayı tavsiye etmişlerdir... İmansız, salih amel olmayca-ğı ve kabul edilmeyeceği gibi, salih amelsiz iman da, za-yıflaya zayıflaya günün birinde yok olmak tehlikesiyle karşı karşıyadır...
Bütün Rasuller, insanları hem Tevhid'e, hem de takvaya devet etmişlerdir.. Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle beyan buyurur:
"Nuh kavmi de, gönderilen (peygamber)leri yalanladı.
Hani onlara kardeşleri Nuh: 'Sakınmaz mısınız?' demişti.
Gerçek şu ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
Artık Allah'dan korkup sakının ve bana itaat edin.
Buna karşılık ben, sizden bir ücret istemiyorum. Ücretim, yalnızca Alemlerin Rabbine aiddir.
Artık Allah'dan korkup sakının ve bana itaat edin. [41]
"Ad (kavmi) de gönderilen (Rasul)leri yalanladı.
Hani onlara kardeşleri Hud:
'Sakınmaz mısınız?' demişti.
Gerçek şu ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
Artık Allah'dan korkup sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben, sizden bir ücret istemiyorum. Ücretim, yalnızca Âlemlerin Rabbine aiddir.[42]
"Semud (kavmi) de gönderilen (Rasul)leri yalanladı.
Hani onlara kardeşleri Salih: 'Sakınmaz mısınız?' demişti.
'Gerçek şu ki ben, size gönderilmiş güvenilir elçiyim.
Artık Allah'dan korkup sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben, sizden bir ücret istemiyorum.[43]"Lut (kavmi) de, gönderilen (Rasul)leri yalanladı.
Hani onlara kardeşleri Lut: 'Sakınmaz mısınız?' demişti.
Gerçek şu ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
Artık Allah'dan korkup sakının ve bana itaat edin.
Buna karşılık ben, sizden bir ücret istemiyorum. Ücretim, yalnızca Âlemlerin Rabbine aiddir.[44]
"Eyke halkı da, gönderilen (Rasul)Ieri yalanladı.
Hani onlara Şuayb: 'Sakınmaz mısınız?' demişti.
'Gerçek şu ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
Artık Allah'dan korkup sakının ve bana itaat edin.
Buna karşılık ben, sizden ücret istemiyorum. Ücretim, yalnızca Âlemlerin Rabbine aiddir.[45]
Nakledilen ayet-i kerimelere dikkat edildiğinde, Allah Teâlâ'nın, insanlar arasından seçtiği ve vazifeli kılıp Rasul olarak gönderdiği bütün Rasulleri, insanlara; "Fette-kullahe ve etiuni = Artık Allah'dan korkup sakının ve bana itaat edin." davetini yapmışlardır... Gerek Tevhid, gerekse takva davetlerine icabet eden, muvahhid mü'minler-den oluşan ümmetlerini hayat nizamı olan İslâm ile yönetmiş, öğretmiş, eğitmiş ve olgunlaştırmışlardır... Rasuller, insanlara sadece tebliğ etmemiş, tebliğ ettikleri akidenin hayata uygulanışını da göstermiş, bizzat kendileri yaşamış ve yaşatmışlardır...
RasuIIerin İzinden giden, onları takib eden ve onlara varis olan muvahhid mü'minler de, onlar gibi inanmış ve davranmışlardır... Şu ayet-i kerimelerde beyan buyrulan o-lay, bu hakikat için yeterli derecede bir örnektir:
"Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: 'Ey kavmim, Rasullere (elçilere) uyun.' dedi.
'Sizden ücret istemeyenlere uyun. Onlar, hidayet bulmuş kimselerdir.
Bana ne oluyor ki, beni yaratana kulluk etmeyecek misim? Siz, O'na döndürüleceksiniz.
Ben, O'ndan başka ilâhlar edinir miyim ki, Rahman (olan Allah) bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların sefa-ait bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler.[46]
Rasuller, insanlara: "Artık Allah'dan korkup sakının ve bana itaat edin." diyorlardı. Çünkü insanlar içinde Allah Teâlâ'ya hakkıyla iman eden ve gerçek bir takva ile sakınan örnek ve önder şahsiyetler Rasullerdir... Allah'a ve Allah'ın iman edilmesini emrettiği şeylerin bütününe iman ettiğini beyan eden muvahhid mü'minler, ümmeti olduğu Rasule tabi olup itaat etmelidir... Rasullulah (s.a.s.)'e tabi olup itaat etmek, gerçek bir imanın gereğidir... Kendisine itaat edilmesini buyuran yegâne Rabbimiz Allah, aynı zamanda Rasulü'ne de itaat edilmesini emretmiştir... Tevhidin gereği de budur!..
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Ey iman edenler, Allah'a itaat edin ve Rasulüne itaat edin.[47]
"De ki: 'Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, şübhesiz Allah, kâfirleri sevmez.[48]
"Eğer mü'minseniz, Allah'dan korkup sakının, aranızı düzeltin ve Allah'a ve Rasulüne itaat edin.
"Allah'a ve Rasulüne itaat edin ki, merhamet olunasmız.[49]
Muvahhid mü'minlere düşen görev, Allah'a ve Rasulü (s.a.s.)'e kayıtsız - şartsız itaat etmektir... Katıkız iman budur, sağlam Tevhid buna denir...
Rasuller, Allah tarafından vazifeli kılınıp içinde bulundukları şirk ve cahilliyye toplumunun müşrik ve kâfir ferdlerini Allah'a davet etmeye başladıklarında bir çok engeller ve zorluklarla karşılaşmışlardı... Tevhidi reddeden müşriklerin elebaşlan, Rasulleri inkâr etmekle kalmamış, onlara bir çok iftiralar ederek eziyette bulunmuşlardı... Rasuller için böyle davranan cahiliyye toplumunun vahşî müşrikleri, Rasullerin varisleri olan İslâm davetçileri muvahhid mü'minlere karşı da aynı cahilî tavırlarını sergilemektedirler...
Rabbimiz Allah, cahiliyye şirk toplumlarının Rasullere, Nebilere ve muvahhid mü'minlere karşı olan olumsuz tavırlarım şöyle beyan buyurur:
"İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi ki; 'Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür.[50]
İlâhları bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey.'
Onlardan önde gelen bir grup: 'Yürüyün, ilâhlarınıza karşı (bağlılıkta) kararlı olun. Çünkü asıl istenen budur. diye çekip gittiler.
Biz bunu, diğer dinde işitmedik. Bu, içi boş bir uydurmadan başkası değildir.[51]
"İçlerinden bir adama: 'İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için Rabbleri katında gerçek bir makam olduğunu müjde ver.' diye vahyettiğimiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkâr edenler: 'Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür.' dediler.[52]
"Sizi uyarmak için aranızdan bir adam aracılığı ile Rabbinizden size bir Zikr'in gelmesine mi şaşırdınız[53]
Cahiliyye şirk toplumlarının tarih boyu değişmeyen olumsuz, isyankâr karakteri budur... Onlar, toplumlarında yer edinmiş ve kalblerini ihata etmiş olan şirk inancı, adet ve gelenekleriyle yetiştikleri, küfür kültürüyle yoğruldukları, bid'at ve hurafeleri örf edindikleri için, Tevhid akîde-si ve fıtrat dini olan İslâm, kendilerine çok yabancı, bir o kadar da zor gelmektedir... Onlar, pis kokulu işlerde çalışıp da burunları o kokuya alışmış, o kokunun dışında misk ve gül kokusu da olsa kabul etmeyen ve misk veya gül kokusunu duyduklarında nefesleri tıkanan, göğüsleri sıkılan ve düşüp bayılan kişiler gibidirler...
"Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü islâm'a açar. Kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.[54]
Mutlak cahiliyye toplumlarında yada sonradan müstevli tağutlar tarafından işgal edilip cahiliyye toplumlanna çevrilen İslâm topraklarında, şirk ve küfür kültürleriyle özlerine yabancılaştırman, köklerinden koparılan insanlar, gerek İslâm ile karşı karşıya geldiklerinde, saf tevhid ile karşılaştıklarından korkunç bir tepki ile reddetmektedirler...
Rabbimiz Allah, şirk ve küfür kültürüyle beyinleri ve kalbleri kirletilen toplumların, Tevhid ve İslâm karşısındaki tepkilerini şöyle beyan buyuruyor:
"Ne zaman onlara: 'Allah'ın indirdiklerine uyun.' denilse, onlar: 'Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız.' derler. (Peki) ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu bulmamış idiyseler?" [55]
"Onlara: Allah'ın indirdiklerine uyun.' denildiğinde, derler ki: 'Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.' Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?" [56]
"Hayır, dediler ki: 'Gerçekten atalarımızı bir ümmet (din/ideoloji) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izleri (eserleri) üstünde doğru olana (hidayete) yönelmiş (kimseleriz.
İşte böyle, senden önce de (herhangi) bir memlete bir Rasul göndermiş olmayalım, mutlaka onun refah içinde şımanp azan önde gelenleri (şöyle) demişlerdir: 'Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet (din/ilke) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz.'
(O peygamberlerden heri bir de şöyle) demiştir: Ben size, atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanı getirmiş olsam da mı?' Onlar da demişlerdi ki: 'Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye kâfir olanla»[57]
Şirkin ve küfrün egemen olduğu cahiliyye toplumlarının egemen tağutlan ve kendilerine emir kulu yaptıkları vatandaşları, Allah'ın Rasullerine karşı bu olumsuz tavrı sergiliyor ve Rabbleri Allah'dan gelen ilâhî mesajı reddediyorlardı...
Müstevli tağutlar tarafından işgal edilen, şirk ve küfrün egemen kılındığı işgal altındaki İslâm topraklarında yaşayan halkların bir çoğu, şirk ve küfür kültürüyle eğitildikleri, bid'at ve hurafe örfüne tabi oldukları için, İslâm davetine karşı egemen tağutlann tavrına benzeyen bir tavır ortaya koymaktadırlar.. Adına "İslâm" dedikleri, fakat gerek egemen tağutî ideolojiden, gerekse atalarının bid'at ve hurafelerinden kaynaklanan bir inanç, bir anlayış ve bir amel edinmiş, bir yol tutturmuş gitmektedirler...[58] Bu inanç, bu anlayış ve amel, hak ile batılın birbirinden karışımından oluşmuş olup, hakkın batıla mahkum olduğu bir hâl içinde bulunmaktadır...
Rabbimiz Allah:
"Hakkı batıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin." diye buyurur.
"Suçlu günahkârların yolu apaçık ortaya çıksın diye ayetlerimizi işte böyle birer birer açıklıyoruz.[59] buyuran
Rabbimiz Allah, hakkı batıldan tamamen ayırmış ve Rasulleri tarafından insan kullarına beyan etmiştir...
"Hamd, kitabı kulu üzerine indiren ve onda hiçbir çarpıklık kılmayan Allah'a aiddir.
Dosdoğru (bir Kitab'dır) ki, kendi katında şiddetli bir azabla uyarıp korkutmak ve salih amellerde bulunan mü'minlere müjde vermek için (onu indirdi). Şübhesiz onlara güzel bir ecir vardır.[60]
"De ki: 'Hak geldi, batıl ise, ne (bir şey) ortaya çkarabilir, ne geri getirebilir.[61]
Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ, birbirinin devamı ve birbirini tasdik eden Rasullerini ve beraberlerinde hakkı beyan eden kitablarını, insan kullan hakkı bilsinler, öğrensinler, iman etsinler diye göndermiştir... Rasuller, yanlarında Allah'ın kendilerine gönderdiği kitablarla tebliğe ve Allah'a davete başladığında, egemen tağutlarla onların emirlerine boyun büküp şirklerine itaat eden vatandaşlarının tepkisi gibi bir tepki de, Peygamberlerin varisleri olan muvahhid mü'minler için ortaya konulmaktadır...
Yegâne önderimiz Rasulullah Muhammed (s.a.s.)'den sonra herhangi bir rasul ve nebî gelmeyecektir... Rasulullah (s.a.s.) en son Nebî ve en son Rasuldur.
"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değlidir. Ancak O, Allah'ın rasulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.[62]
Rasulullah (s.a.s.)'den sonra O'nun varisleri olan muvahhid mü'minler, insanları Allah'a davet etmekle vazifelidirler... İyiliği emretmek, kötülüğü nehyetmek, insanları Tevhid'e davet eylemek ve Rasulullah (s.a.s.)'in bıraktığı mirasa sahib çıkmak, muvahhid mü'minlerin ertelenmez vazifesidir...
İşgal edilmiş ve tağutların egemen olduğu İslâm topraklarında muvahhid mü'minler tarafından başlatılan "İnsanı ihya hareketi", egemen tağutlar ve aldatmış oldukları emir kullan tarafından korkunç bir tepkiyle karşılanmaktadır... Çağdaş cahiliyye toplumlarında yaşayan ve cahili eğitim ile batıl bir inançla yetiştirilen halklar, dünkü cahiliyye toplumundan çok az bir fark sergilemektedirler... Dünkü cahiliyye toplumu mensubu olanlar, tam İslâm karşıtı olup, şirk ideolojisini var güçleriyle savunuyorlardı... Bugünkü cahiliyye toplumu mensublan ise, kendilerini İslâm'ın mensubu zannetmekle beraber, İslâmî değerlerin karşıtı olup egemen şirk ideolojisini tüm imkânlarıyla savunuyorlar... Yalnız Allah'ı ilâh olarak kabul ettiklerini beyan etmekle birlikte, bilerek veya bilmeyerek Allah'dan başka ilâhlar ve rabler edinmişlerdir... Allah'ın hükümlerini çiğneyen, yürürlükten kaldırıp kendi hükümlerini egemen kılanların hükümlerine boyun eğen ve itaat edenler, Allah'dan başka rabler edinmemişler de, ya ne yapmışlardır?... Gökte ilâh olarak Allah'a, yerde ilâh olarak bir başkalarının emrine tabi olanın durumu, ne ile izah olunur?..
Şu Örnek, Allah'ın verdiği akıl nimetini kullanabilen insan için ibret verici ve ders aldığı bir örnek olaydır...
İmran b. Huseyn (r.a.) şöyle anlatıyor;
Rasulullah (s.a.s.), babama:
"Ya Huseyn, bu gün kaç ilâha inanıyorsun?" buyurdu.
Babam, şöyle cevab verdi:
Altısı yerde ve biri gökte olarak yedi ilâha!.. Rasululah:
Arzu(ları)n ve korku(lan)n için onlardan hangisini ayırırsın?" diye sordu.
Göktekini, dedi. Rasulullah:
Ya Huseyn, ne var ki, müslüman olmuş olsaydın, sana fayda verecek iki kelime öğretirdim." buyurdu. Huseyn, Müslüman olunca:
Ya Rasulullah, bana va'dettiğin o iki kelimeyi öğret, dedi.
"Şöyle dua et:
Allahım, bana rüşdümü (yararlı olanı) ilham et ve beni nefsimin şerrinden koru.[63]
Şuurlu veya şuursuz, bilerek veya bilmeyerek bir çok benzeri ile beraber günümüzce yaşanmaktadır... Cahiliyye toplumlarında Allah'a inandıklarını beyan edenlerin, yaşadıkları ülkedeki, Allah'ın hükümlerini yürürlükten kaldıran ve kendi hükümleriyle toplumu sevk ve idare edenlere itaat etmeleri, isteyerek tabi olmaları, onların ideolojilerini, hayat düzenlerini savunmaları, gökte Allah'ı, yerde onları ilâh edinmek değil de ya nedir?.. Rabbimiz Allah, bunu, şirk olarak beyan buyuruyor; gökte de, yerde de yalnız ve yalnız ilâhın kendisi olduğunu açıklıyor:
"Göklerde ilâh ve yerde ilâh O'dur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan (Allah) ne yücedir. Kıyamet saatinin ilmi O'nun kalındadır ve O'na döndürüleceksiniz.[64]
"Göklerde ve yerde Allah O'dur. Gizlinizi ve açığınızı bilir, kazandıklarınızı da bilir.[65]
Göklerde de, yerde de ilâh olup hüküm, yalnız ve yalnız O'na aid iken, gökte hüküm Allah'ın, yerde ise, hüküm egemen yöneticilerin veya başımızda bulunanların deyip inananlar ve bu görüş ile hayatını düzenleyenler, yukarıdaki hadiste geçen: 'Altısı yerde, biri gökte olarak yedi ilâh'lı bir inançtan başka bir şey mi beyan ediyorlar?..
Hüküm, yalnız ve yalnız Allah'a aid iken [66]yeryüzünde yegâne Rabb ve ilâh Allah'ın hükmüne göre hayatın düzenlenmesi gerekirken, onun yerine başkalarının hükümlerine tabi olan, onlara itiraz etmeden ve ikrah-ı mülci olmadan itaat edenlerin durumu, hadiste beyan olunan yedi ilâhlı kişinin durumundan başka bir şey midir?..
Allah Teâlâ, Rasullerini: "Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, Rahman'dır, Rahim'dir (bağışlayan ve esirgeyendir).[67]mesajıyla gönderince, cahiliyye toplumunun egemen müşrik müstekbirleri, Rableri Allah'ın mesajım reddedip şu karşılığı verdiler:
"İlâhları, bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey!"[68]
Sad Sûresi'nin ilk ayetlerinin "esbab-ı nüzûliTne baktığımız zaman olay daha da netlik kazanır... Abdullah İbn Abbas (r.a.) şöyle anlatır: Ebu Taüb hastalanmıştı. Kureyş, ona (ziyarete) geldi. Rasulullah (s.a.s.) de, ona (ziyarete) geldi ve Ebu Talib'in yanında bir kişilik oturma yeri vardı. Ebu Cehil, Rasulul-lah'ı (orada oturmaktan) önlemeye kalkıştı. Sonra Rasulul-lah'ı, Ebu Talib'e şikayet ettiler.
Ebu Talib:
Ey kardeşimin oğlu, milletimden ne istiyorsun? dedi.
Rasulullah:
"Onlardan bir kelime istiyorum ki, bu kelime yüzünden Arablar onlara boyun eğecek ve acem (Arab olmayanlar) de kendilerine cizye ödeyecektir." buyurdu.
Ebu Talib:
Bir kelime mi? diye sordu.
Rasulullah:
Bir kelime!" buyurdu ve sonra şöyle devam etti:
Ey amca, lâ ilahe illallah deyiniz!"
Kureyş:
Bir tek ilâh mı? Bunu, sonuncu millet (olan Hristiyan milletin) de işitmedik. Bu, bir uydurmadan başka bir şey değildir, dediler.
Bunun üzerine onlar hakkında Kur'ân(dan ayetler) indi. (Sad Sûresi, ayet: 1 'den 7'ye kadar.) [69] İmam el-Vahidî (rh.a) de şu olayı kaydeder: "Müfessirler demişlerdir ki:
Ömer b. Hattab (r.a.) müslüman olunca bu, Kureyş'e pek ağır geldi ve mü'minler rahatladı. Velid b Muğire, Kureyş'in büyüklerine dedi ki:
Ebu Talib'e gidiniz.
Onlar da, ona gittiler ve dediler ki:
Sen, bizim şeyhimiz, büyüğümüzsün. Şu beyinsizlerin yaptığını biliyorsun. Biz sana geldik ki, bizimle kardeşinin oğlu arasında hüküm veresin.
Bunun üzerine Ebu Talib, Rasulullah (s.a.s.)'e adam gönderdi ve O'nu çağırttı. Rasululîah (s.a.s.) gelince, Ebu Talib dedi ki:
Ey kardeşimin oğlu, kavmin senden i'tidal sahibi olmanı istiyor. Kavmin her isteğine meyletme.
Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki: "Benden ne istiyorlar?" Onlar da dediler ki:
Bizi ve ilâhlarımızı diline dolamayı bırak ki, biz de senin ilâhını bırakalım.
Rasulullah da:
"Bana, kendisiyle bütün Arab'a sahib olacağınız ve acemin de size boyun eğebileceği bir kelime verebilir misiniz?" buyurdu.
Bunun üzerine Ebu Cehil dedi ki:
Babamın hayrına! Sana, onun on mislini verelim.
Rasulullah (s.a.s.):
"Öyleyse, lâ ilahe illallah deyin." buyurdu. Onlar, bunu duyunca bundan nefret ettiler ve ayağa kalkıp şöyle dediler:
İlâhları bir tek ilâh mı yaptı? Bu kadar mahlukatı bir tek ilâh nasıl idare edebilir?
Bunun üzerine Alİah Teâlâ, (Sad Sûresi'nin başındaki) bu ayetleri:
"Onlardan Önce Nuh kavmi, Ad ve kazıklar sahibi Fir'avn da yalanladı.[70] kısmına kadar indirdiği[71]
İmam Taberî (rh.a) bu ayeti şöyle izah ediyor:
"Kureyş müşrikleri, kendilerinden bir uyarıcının Allah tarafından gönderilip onları uyarmasına şaştılar ki, bu uyarıcı da Muhammed (s.a.s.)'dn\ Allah'ın birliğini inkâr eden bu kâfirler, kendilerini Allah'ın azabıyla uyaran Muhammed (s.a.v.)'e:
Bu yalancı bir sihirbazdır. Bu, bütün ilâhları tek bir ilâh mı yapıyor? O tek ilâhın, hepimizin dualarını işiteceğini ve yaptığımız ibadetleri bileceğini mi sanıyor? Şübhe-siz ki bu iddia, şaşılacak bir iddiadır, dediler.[72]
Muvahhidlerin yegâne önderi Rasullulah (s.a.v.)'in devrindeki müşrik kâfirler ile onların uzantıları olan çağdaş tağutlann ve zalim müstekbirlerin arasında hiçbir fark yoktur... Aslına bakılırsa, küfür cephesinde yeni bir şey yoktur!.. Küfür cephesinin değişmez karakterinin eski tavırları, yeni ambalajlar içinde çağdaş cahiliyye toplumlarının aldatılmış olan vatandaşlarına takdim edilmektedir... Bir çok yaldızlı reklamlar ve şeytanî fısıltılarla, egemen oldukları insanlara, küfür ve şirk kültürünü benimseten üstekbir tağutlar, yönettikleri insanların üzerindeki gemenliği, âlemlerin Rabbi ve egemenliğin gerçek sahibi .İlah Teâlâ'ya bırakmak istemiyorlar... Allah'ın hükümle-Lİn çağı geçmiş, 1400 yıl önceki hükümlerle çağdaş toplumların ihtiyaçlarının karşılanamayacağının iddiasındadırlar... "Allah'ın hükümlerinden, toplum üzerindeki egemenliğimize zarar vermeyecek, aksine belki faydasını bile göreceğimiz olanları alırız, geri kalan tüm hükümleri biz hazırlar ve topluma uygulatırız." inancı, hâl ve hareketi, işgal altındaki İslâm topraklarında egemen olan tağutlann net ve kesin tavrıdır...
Muvahhid mü'minlerin yegâne hayat düsturu olan Kur'ân-ı Kerim'de Rabbimiz Allah'ın beyan buyurduğu gibi: "Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir.[73]düsturunu haykıran, insanlara tebliğ edip onları yalnız ve yalnız Allah'a kul olmaya davet eden muvahhid mü'minler, egemen tağutlar tarafından mahkum edilmektedir... Egemen zalim tağutlar, yönetici bunca ilâhları; "Lâ ilahe illallah" deyip tek ve bir, eşi, benzeri ve ortağı olmayan bir tek ilâha iman ederek itat etmelerini, hakları olmayan bu ilâhhk iddialarından vazgeçip yalnızca Allah'a kul olmalarını söyleyen muvahhid mü'minleri, kendilerine düşman kabul etmiş ve görüldükleri yerlerde ezilmeleri için tüm imkânları seferber etmişlerdir... İşgal edilmiş İslâm topraklarında egemen zalim tağutların bu zorba hareketlerinden dolayı hapishaneler ve zindanlar, muvahhid mü'minlerle doldurmuştur... Bu mazlum muvahhid mü'minler, zindanlarda yıllarca mahkum ediliyor, bir çokları işkence altında şehid oluyorlar... İşkencenin her türlüsü, bu mazlum mustaz'af muvahhid müzminlerin üzerinde uygulanıyor, hatta yeni keşfedilen işkence usûllerinin bile, bu mazlumların üzerinde ilk denemesi yapılıyor...
En hayırlı nesil olan ashab neslinin Mekke dönemindeki hayatlarında, egemen müşrik tağutlardan gördükleri ezziyet ve işkencenin daha gelişmişi ve daha korkuncu, çağımızda işgal edilmiş İslâm topraklarında yaşamaya çalışan muvahhid mü'minlerin üzerinde uygulanıyor...
Resullerin ortak çağrısı olan Tevhid'e iman edip, Ra-sullerin varisleri olarak onların mirasını devam ettiren muvahhid mü'minler, onların karşılaştığı engellerle karşılaşmaktadırlar... Hak ile batıl apaçık ortaya çıkmıştır... Hak taraftarları, Hakk'm safında, batıl taraftarları da tağutun safındadır...
İnsan kullan için kurtuluş yolunu gösteren Rabbimiz Alİah şöyle buyurur:
"Dinde zorlama yoktur. Şübhesiz doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.
Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekleyici-si)dir. Onları, karanlıklardan nura çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise tağuttur. Onları, nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.[74]
Tağut, yani insanı nurdan, İslâm'dan, Tevhid'den iyilikten, hayır ve güzellikten uzaklaştırıp karanlıklara, yani küfre, şirke, cümle kötülük ve çirkin hâllere düşüren reddedilmeden; Allah'a iman etmek gerçekleşmez... "La ilahe" denmeden, yani yeryüzünde egemen olan tüm sahte ilâhlar reddohmmadan Allah'a inanılmaz... Hem tağuta, hem Allah'a inanıp itaat etmek şirktir... Tevhid ise, tağutu reddedip, Rabb, İlâh ve Melik olarak yalnızca Allah'a inanmaktır... Allah'a, zatında ve sıfatlarında hiçbir ortak kabul etmemek Tevhid'dir...
[1] Nahl, 16/36.
[2] Bkz.Zariyât,51/56.
[3] Zümer, 39/9. Ayrıca bkz. Bakara, 2/269. Ât-i İmrân, 3/7. Ra'd, 13/19.
[4] Bakara, 2/38.
[5] İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, çev.
Dr. Bekir Karlığa-Dr. Bedrettin Çetiner, İst. 1984, c.2, sh. 311
[6] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et - Taberî, Taberî Tefsiri, çev. Hasan Karakaya - Kerim Aytekin, İst. 1996, c. 1, sh. 193.
[7] Ebu Hureyre (r.a.)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Allah, halkı yarattığı zaman, kendi yanında Arş'in üstünde olan kitabında:
Rahmetim, gazabıma galip olmuştur, diye yazdı!"
Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - Bed'i'l - Halk, B. 1, Hds. 4.
Kitabu't - Tevhid, B. 15, Hds. 33. Sahih-i Müslim, Kitabu't - Tevbe, B. 4, Hds. 14 -16,
[8] Elif, Lâm, Mîm.
İnsanlar, (sadece) 'İman ettik' diyerek, imtihandan geçirilmeden bırakılacaklarım mı sandılar?
Andolsun, onlardan öncekilerini de İmtihandan geçirdik. Allah, gerçekten doğrulan da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir." Ankebut, 29/1 - 3.
[9] Bakara, 2/39.
[10] Tâhâ, 20/123-124.
[11] Tevbe, 9/128.
[12] Zuhruf, 43/45.
[13] Enbiya, 21/25.
[14] Et - Taberî, A.g.e. c.7, sh. 330.
[15] Mülk, 67/18.
[16] Muhammed, 47/10.
[17] Şu ayet-İ kerimeler, bu hakikati beyan buyurur:
"Ve (Allah) Âdem'e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: 'Eğer doğru sözlüyseniz, bunları bana isimleriyle haber verin.' dedi.
Dediler ki: 'Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.'
(Alİah:) 'Ey Âdem, bunları onlara isimjeriyle haber ver.' de-dİ. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki:-'Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybmı gerçekten ben bilirim, gizli tutuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da ben bilirim." Bakara, 2/31 -33.
Derken Âdem, Rabbinden (bir takım) kelimeler aldı. Bunun üzerine (Allah da) tevbesini kabul etti. Şübhesiz O, tev-beleri kabul edendir, esirgeyendir." Bakara, 2/37
[18] Bakara, 2/213.
[19] Yunus, 10/19.
[20] Nisa, 4/165.
[21] A'raf, 7/59.
[22] A'raf, 7/65. Hud, 11/50.
[23] Hud, 11/61, A'raf, 7/73.
[24] Ankebut, 29/16- 17.
[25] Hud, 11/84, A'raf, 7/85.
[26] Yusuf, 12/39-40.
[27] A'raf, 7/140.
[28] Enbiya, 21/87.
[29] Zümer, 39/29.
[30] Mâide, 5/72.
[31] Enbiya, 21/107 - 108.
[32] Kehf, 18/110.
[33] Sad, 38/65 - 66.
Sünen-i Dârimî, Kitabu's - Siyer, B. 10, Hds. 2450.
[34] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - İman, B. 16, Hds. 18. Kitabu's - Salat, B. 28, Hds. 44. Sahih-i Müslim Kitabu'l - İman, B. 8, Hds. 32. Sünen-i Tİrmizî, Kitabu'l - İman, B. 2, Hds. 2735. Sünen-i Neseî, Kitabu'l - İman, B.15, Hds. 4970. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l - Fiten, B. 1, Hds. 3927 - 3928. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l - Cihad, B. 95, Hds. 2641. Sünen-i Dârimî, Kitabu's - Siyer, B. 10, Hds. 2450.
[35] Bkz. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 17, Hds. 223. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l - İlm, B. 19, Hds. 2822. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l - İlm, B. 1, Hds. 3622. Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 32. Hds. 349.
[36] Bkz. A'raf, 7/179.
[37] Bkz. Hucurat, 49/13.
[38] Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B. 40, Hds. 151. Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - Cenaiz, B. 1, Hds. 1 - 2.
[39] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - Cihad ve's- Siyer, B. 46, Hds. 71. Sahih-i Müslim, Kitabu'i - İman, B. 10, Hds. 49. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l - İman, B. 18, Hds. 2781-Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z - Zühd, B. 35, Hds. 4296.
[40] Mü'min, 40/60.
[41] Şuara,26/I05-110.
[42] Şuara, 26/123 -127.
[43] Şuara, 26/141-145.
[44] Şuara, 26/160 -164.
[45] Şuara, 26/176-180.
[46] Yasin, 36/20 - 23.
[47] Nisa, 4/59.
[48] Âl-i İmrân, 3/32.
[49] Enfal, 8/1.
[50] Âl-Ümrân, 3/132.
[51] Sad, 38/4 - 7.
[52] Yunus, 10/2.
[53] A'raf, 7/69.
[54] En'am, 6/125.
[55] Bakara, 2/170.
[56] Lokman, 31/21.
[57] Zuhruf, 43/22 - 24.
[58] Bakara, 2/42.
[59] En'am, 6/55.
[60] Kehf, 18/1-2.
[61] Sebe\ 34/49.
[62] Ahzab, 33/40.
[63] Sünen-i Tirmizî, Kilabu'd - Daavat, B. 69, Hds. 3712.
İmam Buharî, Halku Efali'l - İbad - Hadis-i Şerifler Işığında İlâhî Kelâmın Müdafaası. Çev. Yusuf Özbek, İst.1992, sh.35, Hds. 107.
[64] Zuhruf, 43/84 - 85.
[65] En'am, 6/3.
[66] Bkz. Yusuf, 12/40 ve 67. En'am, 6/57 ve 62.
[67] Bakara, 2/163. Nahl, 16/22. Kehf, 18/110. Enbiya, 21/108. Hacc, 22/34. Fussilet, 41/6.
[68] Sad, 38/5.
[69] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l - Kur'ân, B. 39, Hds. 3447. İbn Kesir, A.g.e. c.12, sh. 6845. İmam Ahmed b. Hanbel'den (Müsned.c. l,sh. 362). Et - Taberî, A.g.e. c.7, sh. 119.
Abdulfettah el - Kâdî, Esbab-ı Nüzul, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, sh. 331.
[70] Sad, 38/12
[71] İmam Ebu'l - Hasen Ali b. Ahmed el-Vahidî, Esbab-ı Nüzul, çev. Dr. Necati Tetik - Necdet Çağıl, Erzurum, T.Y. sh. 41-8. İbn Kesir, A.g.e. c.İ2, sh. 6844 (Süddî'den). Fahruddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir - Mefatİhu'l - Gayb, çev. Prof. Dr. Suat Yıldırım, vdğ. Ank. 1995, c.19, sh. 34 - 35.
[72] et - Taberî, A.g.e. c.7, sh. 120.
[73] Yusuf, 12/40.
[74] Bakara, 2/256 - 257.
İslami Okul Okulların En Önemlisi