Tevhid Veya İslam Akidesinin Özellikleri - Tevhidrasullaerinortakcagrisi - 4. Sayfa
Tevhid Veya İslam Akidesinin Özellikleri
Şehid imamımız Ebu Hanife Numan b. Sabit (rh.a), "El-Âlim ve'1-Müteallim" adlı eserinde şöyle diyor:
"Bilmiyor musun ki, Allah'ın Rasulleri (Allah, hepsine salat ve selâm eylesin) muhtelif dinlere mensub değillerdir. Hiçbiri, kendi kavmine, kendisinden önce gelmiş olan Rasulün dinini terk etmeyi emretmemiştir. Çünkü Peygamberlerin dini birdir. Buna mukabil her Rasul kendi şeriatına davet ediyor, kendinden önceki Rasulün şeriatına uymaktan nehyediyordu. Zira Rasullerin şeriatı çok ve muhteliftir. Bundan dolayı Allah, Kur'ân-ı Kerim'de:
"Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol - yöntem (minhac) kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı.[1] buyurmuştur.
Allah, bütün Peygamberlere, Tevhid demek olan Dinin ikamesini, dinlerini tek bir din kıldığı için de ayrılmamalarını emretmiştir.
"O: 'Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye; dinden, Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat kıldı).[2]
"Senden Önce hiçbir elçi göndermedik ki, ona şunu vahyetmiş olmayalım: 'Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana itaat edin.[3]
"Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur).[4]
Yani, Allah'ın dini değiştirilemez. Nitekim din, tebdil, tahvil ve tağ'yir edilmemiştir. Şeriatlerse, tebdil ve tağyir edilmiştir.[5]
Şehid İmam Ebu Hanife (rh.a)'in beyan ettiği gibi, bütün Nebilerin ve Rasullerin beyan buyurdukları din, yani Tevhid birdir... Hepsi, Rabbimiz Allah'ın buyurduğu bir tek akideyi beyan etmişlerdir... İnanılması gerekli olan ilkeler, her Nebî ve Rasulün mesajında aynıdır... Akîdede hiçbir değişme olmamıştır... Âdem (a.s.)'dan Rasulullah (s.a.s.)'e kadar bütün Nebiler, Rasullerin vefatından sonra ümmetlerinin sapıtıp akidelerini de değiştirmiş oldukları malumdur... Bu, akidenin değişebilirliği değil, onların dalâlet ehli olmalarından sonra, kendi açılandan akidelerini değiştirmesidir... Yoksa Rasul ve Nebilerin tebliğ ettiği akîde değişmemiştir...
Şehid İmam Ebu Hanife (rh.a)'in de delil olarak zikretmiş olduğu ayetleri ele alıp tefsirlerine müracaat ettiğimizde konu daha net bir şekilde anlaşılır... Ve görülecektir ki, yegâne Rabbimiz Allah, Rasulleri vasıtasıyla insan kullann gönderdiği Tevhid akidesi birdir, tektir, değişmemiştir ve değişmeyecektir de!..
Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
"O (Allah), 'Dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin' diye dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimiz, İbrahim, Musa ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat kıldı). Senin, kendilerini çağırmakta olduğun şey, müşrikler üzerine ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidayete eriştirir.[6]
Mücahid b. Cebr (rh.a):
"Dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sizin için de teşri' etti (bir şeriat kıldı).[7]ayetini:
Ey Muhammedi Sana da, Nuh'a da bir tek din tavsiye ettik, demektir diye tefsir etti. [8]
İmam Taberî (rh.a) tefsirinde şöyle der: "Ayet-i kerimede bu Peygamberlere şeriat olarak gönderilen dinin emelinin bir olduğu beyan edilmektedir ki; o da, sadece Allah'a kulluk etmektir. Yani Tevhid inancıdır. Allah Teâljl, bütün Peygamberlerine bu hak dini ayakta tutmayı ve onda aynlığa düşmemeyi emretmiştir.
Hak dini ayakta tutmak, onun hükümleriyle amel etmek suretiyle gerçekleşir. Onda ihtilaf etmek ise, hükümleri arasında ayrılık gözetmemekle tahakkuk eder.
Alİah Teâlâ, ayet-i kerimede, kullan, sadece kendisine kulluk etmeye davet eden Tevhid inancının müşriklere ağır geldiğini, bu itibarla Hz. Muhammed (s.a.s.)'i dinlemediklerini beyan etmektedir. Buradan anlaşılmaktadır ki; müşriklerin iman etmemeleri, Rasulullah'ın kusurundan dolayı değildir. Zira Allah Teâlâ, dilediği kulunu sevgisine ve dostluğuna seçer, onu, peygamber yahud veli kılar ve kendisine yönelenlere hak yolunu gösterir, Peygamberlerine uymaya muvaffak kılar.[9]
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a) ise, şunları söyler:
"Binâenaleyh bu ayetten, şeriatların farklılığı ile değişmeyen, bazı şeylerin kasdedilmiş olması gerekir ki, bunlar da, Allah'a, meleklerine, kitablarına, ahirete yönelmeyi (inanmayı), güzel ahlâk için gayret göstermeyi ve kötü ahlâktan sakınmayı gerektirir.
Buna göre, Hak Teâlâ'nın, "Onda (o dinde) ayrılığa düşmeyin." emri ile "Çok ilâhlar edinerek ayrılığa düşmeyin." mânâsı kasdedilmiş olabilir. Nitekim Hz.Yusuf (a.s.):
"Birbirinden ayn (bir sürü) rabbler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?[10] demiştir.[11]
Görüldüğü gibi, bütün Nebilerin ve Rasullerin kaynakları bir olduğu, aynı "Nur" dan nuriandıklan için getirdikleri ilâhî mesajın temel ilkeleri, yani Tevhid akidesi birbirinin tıpkısının aynısıdır... Bu akîde ayniliğini önderimiz Rasulullah (s.a.s.) de beyan buyurmuşlardır...
Ebu Hureyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Ben, Meryem oğlu İsa'ya dünya ve ahirette insanların en yakınıyım."
Esasen peygamberler, babaları bir kardeştirler, anneleri ayrı ayrıdır, dinleri birdir.[12]
Bu hadis-i şerifin şerhinde şunlar denilmiştir: "Cumhur-u Ulemâya göre, hadisten murad: Bütün Peygamberlerin iman esasları bir, şeriatları muhteliftir. Bir Allah'a inanmakta hepsi müttefikler. Yalnız şeriatlarının füruunda ihtilaf vaki olmuştur."
Peygamber (s.a.s.)'in:
"Dinleri birdir..." sözünden murad da, budur. Yani bütün Peygamberlerin getirdiklerin dinlerin aslı birdir. O da, Tevhid'dir, demektir.[13]
Rasullerin beyan ettiği Tevhid akidesinin bir olduğunu beyan buyuran Rabbimiz Allah, şu ayet-i kerimede aynı hakikati açıklar:
"Sana da (ey Muhammed) önündeki kitab(lan) doğrulayıcı ve ona bir şahid-gözetleyici (müheymin) olarak Kitab'ı (Kur'ân'ı) indirdik. Öyleyse, aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutkularına uyma! Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem (minhac) kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı. Ancak (bu), size verdik-leriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.[14]
Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'e indirilen Ki-tab, yani Kur'ân-ı Kerim, kendisinden önceki, kendisi gibi Allah'dan vahy ile indirilen Tevrat, Zebur, İncil ve yüz sa-hifeyi tasdik edip onların hak ve doğru olduğuna şahidlik etmektedir... Kur'ân-ı Kerim, hak bir ilâhî kitabtır ve hak olan ilâhî kitabları tasdik eden, Rabbimiz Allah'ın yeryüzündeki insan kullarına en son mesajıdır... Kur'ân, kendinden önce indirilmiş olan hak kitablann emini, şahidi ve hakimidir... Rabbimiz Allah, insan kullarının hayat nizamı olan İslâm'ın hayat düsturu olsun diye indirdiği en son kitabı olan Kur'ân-ı Kerim, bütün insanları muhatab edinen, onların cümlesini kapsayan en yüce ve en muhkemdir... Kendisinden önceki hak kitablann bütün iyilikleri onda derlenmiş ve diğerlerinde olmayan mükemmellikler onda bir araya gelmiştir... Bundan dolayı Rabbimiz Allah onu, kendinden önceki hak kitablann emini, şahidi ve hakimi kılmış, insanların onu bozmasına asla izin vermemiş, onun korunmasını üzerine almıştır.
"Hiç şübhesiz, zikri (Kur'ân'ı) Biz indirdik Biz. Onun koruyucuları da gerçekten Biziz.[15]
Rabbimiz Allah tarafından, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'e indirilmiş, yegâne hayat düsturu olan Kur'ân içinde hiçbir şübhe, çelişki ve noksanlık bulunm mükemmel ilâhî bir kitabdır... Ve bu ilâhî kitab muvahhid mü'minlerin hayat ve hidayet rehberidir.[16]
Yegâne Rabbimiz Alİah, başta Rasulullah (s.a.s) olmak üzere, Peygamberlerin varisleri olan yetki sahibi muvahhid mü'minlere şu emri veriyor:
"Öyleyse aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet!" Yegâne hayat düsturu Kur'ân-ı Kerim, insanlar arasındaki meseleleri, Rabbleri Allah'ın hükümleri gereği çözmek ve sonuca bağlamak üzere indirilen "Hükmul-lah"dır... İnsanlar arasında hükmoluncaksa, yalnızca Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmolunmahdır... Eğer Allah'ın hükümleri bir yana bırakılıp, Allah'ın hükmüne rağmen, insanların nevalarından kaynaklanan hükümlerle hükmolunacak olunursa, bu hareket, Allah'dan indirilmiş olan haktan bir sapmadan başka bir şey değildir... Rabbimiz Allah, muvahhid mü'min kullarını uyarmış ve böyle bir duruma düşmemeleri için kendilerine emri vermiştir...
"Sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)lannauyma!"
Bu emirden sonra kâmil iman sahibi olan muvahhid mü'minlerden hangisi, insanların arasında hükmederken, "Allah'ın indirdiği hükümleri" bir yana koyarak haktan sapıp, Allah'ın hükümlerini yürürlükten kaldırıp nevalarından kaynaklanan hükümleri yürürlüğe koyanların hükümleriyle hükmeder ki?!..
Rabbimiz şöyle buyurur:
"Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem (minhac) kıldık."
Abdullah İbn Abbas (r.a.):
"Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol - yöntem (minhac) kıldık.[17] ayetindeki şir'a ve min-hac'ı, geniş yol ve sünnet diye tefsir etti. [18]
"Katade ve Hz. Ali'den rivayet edilen bir görüşe göre buradaki "herbiriniz" ifadesinden maksad, çeşitli dinlerde olan ümmetlerdir. Yani Allah, her dinde olan bir ümmet için belli bir şeriat ve belli bir yol kılmıştır. Tevrat'ın şeriatı başka, İncil'in şeriatı başka, Kur'ân'ın şeriatı daha başkadır. Allah Teâlâ, bu şeriatların bazılarında helâl kıldığını, diğerlerinde haram kılmış olabilir. Aksini de yapabilir. Tâ ki, itaat edenleri, itaat etmeyenlerden ayırdetsin ve tanıtsın. Ancak Tevhid inancı, Allah Teâlâ ve Peygamberlerle ilgili olan hükümler tektir. Şeirattan şeriata değişmez.[19]
İmam Taberî (rh.a) böyle derken, İmam Kurtubî (rh.a) şöyle der:
"Ayet-i kerimenin anlamına gelince: O, Tevrat'ı Tevrat sahibleri, İncil'i İncil sahihleri, Kur'an'da Kur'ân sahibleri için bir şeriat ve bir yol tayin etmiştir. Bunlar ise, şeriat ve ibadetlerde böyledir. Aslı teşkil eden Tevhid'de ise, hiçbir ayrılık söz konusu değildir.[20]
İmam İbn Kesir (rh.a)'in, şu cümlesini burada anmak yerinde olur:
"Bu ayette Allah Teâlâ, muhtelif dinlere mensub, olan milletlere, şeiatlar taşıyan elçiler göndermiş olması hasebiyle hükümlerde farklı, Tevhid'de müttefik oldukları bildirilmektedir.[21]
Rabbimiz Allah, dilemiş olsaydı bütün insan kullarım bir tek ümmet kılardı... Ancak insan kullarına vermiş olduğu nimetlerle onları imtihan etmek için böyle olmuştur... Allah'ın verdiği nimetlerin başında insanlığa rehber ve hidayet olan İlâhî kitab gelir... İlâhî hak kitablarm sonuncusu olan hayat düsturu Kur'ân-ı Kerim, insanlara hayn, iyiliği ve güzelliği açıklayıp onları hayırda yarışmaya teşvik etmiştir... Onlara kötülükleri de anlatmış ve onları kötülüklerden sakmdırmıştır...
"Artık hayırlarda yansınız!"
Şu ayet-i kerimede İsa (a.s.), Tevhid'in ayniliğini ve şeriatın ayrılığını beyan etmektedir:
"(Ben), benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak üzere size Rabbinizden bir ayetle geldim. Artık Allah'dan korkup sakının ve bana itaat edin.
Gerçekten Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbi-nizdir. Öyleyse O'na ibadet edin. Dosdoğru olan yol, işte budur.[22]
Âdem (a.s.)'dan Rasulullah (s.a.s.)'e kadar bütün Ne-bîlerin ve Rasullerin beyan ettiği aynı din, aynı akîde ve aynı Tevhid'dir... Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in hadislerinde bu olay, misallerle beyan edilmiştir...
Ebu Hureyre (r.a.)'m rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Şübhesiz, benim meselimle, benden önceki peygamberler zümresinin meseli, şu kimsenin meseli gibidir ki; o kimse, bir ev yaptırmış ve onu süsleyip güzelleştirmiş, yalnız bir köşede bir kerpiç yeri boş bırakmış. Akabinde insanlar evi dolaşmaya, evi takdirle beğenmeye ve:
Keşke şu tek kerpiç de yerine konulsaydı!, demeye başlarlar."
Rasulullah:
"İşte ben, o (yeri boş bırakılan) kerpicim. Ben, Hate-mu'n-Nebiyyin'im (Peygamberlerin sonuncu suyum)." buyurdu. [23]
Bu apaçık hakikatin beyanından sonra Tevhid ve İslâm akidesinin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
1) Tevhid akîdesi, apaçık, delillere dayalı ve sadedir. Tevhid akîdesi, inanılması gerekli olan şeylerden yana her şeyi izah edilmiş, delillendirilmiş ve karmaşası olmayan bir sadeliktedir... Gerek naklî, gerekse aklî delillerle iman ilkelerinin apaçık beyanı yapılmış, insanın rahatça anlayacağı bir şekilde sunulmuştur... İman eden muvahhid mü'min, kendisine yapılan bu açıklamalardan, bu apaçık belgelerden dolayı kalbi ve beyni tatmin olmuştur... îmandan yana herhangi bir şübhesi kalmamış, verilen delillerden dolayı kalbi meseleye yatmış, iyice idrak ederek sindirmiştir... İman, onun kalbini ihata ettiği gibi, kanma, hücrelerine karışmıştır...
Rabbimiz Allah'ın vasıfları beyan edilirken, O'nun göklerdeki ve yerdeki egemenliği anlatılırken, O'nun bütün varlıkların yaratıcısı, Rabbi, İlâhı ve Meliki olduğu izah edilirken, her akıl sahibinin kolayca kavrayacağı bir üslûb kullanılmıştır...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şübhe yok Allah, kuşatandır, bilendir.
Dediler ki: 'Allah, oğul edindi.' O, (bu yakıştırmadan, bu iftiradan) yücedir. Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur. Tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir.
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "ol" der, o da oluverir.[24]
Allah'ın verdiği akıl nimetini kullanabilen her insan, bu ayetler üzerinde ciddî bir şekilde düşünecek olursa, Rabbimiz Allah'ın varlığını ve birliğini idrak eder... Her varlık, Allah tarafından yaratılmış olduğunu, yerin ve göklerin yegâne Rabbi olduğunu, her şeyin sahibi ve ortaksız egemeni bulunduğunu bilir, Allah'a inanır... Gökler ve yer ile onlarda her ne var ise, isteyerek Allah'a itaat etmektedir... İnsan, böyle eşsiz ve ortaksız bir ve tek olan yegâne yegâne Rabbin farkına varır, bundan dolayı tatmin olunmuş bir kalb ile iman eder... Alİah'dan başka rabbinin olmadığını vasıflarıyla öğrenip inancı sağlamlaşır... "De ki: 'O Allah'dır, birdir.
Allah, Samed'dir (her şey O'na muhtacdır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır).
O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Ve hiç bir şey O'nun eşi ve dengi değildir.[25]
2) Tevhid akidesi, insanın yaratılışına ve yaratılış gayesine uygun, onun tabiatıyla uyumlu, yani fıtrî bîr akîdedir. Çünkü insanı yaratan yegâne Rabb Allah tarafından v az'edilmiştir... İnsanı yaratan Allah, ona en uygun akîde-yi de var etmiştir... İnsan, yaratılışına, yani fıtratına uygun akideye sahib olup onu korudukça mutlu ve huzurlu olur... Bu akideye uyumlu yaratılan insan, Tevhid akidesinin aleyhine başka inançlara, tağutî ideolojilere inanırsa, kanına uymayan bir başka kanın vücuduna girip onu ölümcül bir şekilde rahatsız ettiği gibi rahatsız olur... Hayatı, sıkıntılarla, huzursuzluklarla dolar ve fıtratında bozulmalar başlar... Tevhid akidesi, insanın üzerinde dünyaya geldiği fıtrat akîdesidir... Bu akidenin hayata uygulanışı olan yegâne hayat nizamı İslâm da, insan fıtratının biricik nizamıdır... Çünkü İslâm, fıtrat ile uyumludur... İnsan, fıtrat nizamı olan İslâm nizamından sapar, herhangi bir tağutî düzen ile hayatını düzenlemeye çalışırsa, o hayatını perişan etmiş olur... Çağdaş dünya insanlığının savaşı, kavgası, kargaşası, huzursuzluğu ve bitkinliği hep fıtratına tam uygun olan fıtrat dini İslâm'dan uzak kalması ve fıtratına uymayan tağutî ideolojilerin gereği ile hayatı düzenlemeye çalışmasından kaynaklanmaktadır...
Yegâne yaratan ve yegâne Rabb Allah, insanı fıtrat üzere yaratmış ve fıtratı İslâm'a, İslâm'ı da fıtrata uygun kılmıştır...
Ebu Hureyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Her çocuk, ancak fıtrat üzere dünyaya getirilir. Bundan sonra annesi - babası (Yahudi ise) onu Yahudî yaparlar. (Nasranî / Hıristiyan ise) onu, Nasranî yaparlar. (Mecusî ise) onu, Mecusî yaparlar.
Nitekim kusursuz doğan bir hayvan yavrusu içinde sîz; kulağı, dudağı, burnu ve ayağı kesik olanını hiç görüyor musunuz?"
Bundan sonra Ebu Hureyre (r.a.) şu ayeti söyledi: "Öyleyse sen yüzünü, Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değişme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.[26]
3) Tevhid akidesi, temelleri sağlam, binası muhkem, zamanın geçmesiyle eskimeyen ve hiçbir değişme kabul etmeyen sabit bir akidedir.
İlk insan, ilk Peygamber ve ilk medeniyet kurucusu Âdem (a.s.)'dan Kıyamet'e kadar bütün mü'min müslü-manların değişmez, sarsılmaz, eskimez ve hiç kimsenin değşitirmeye gücü yetmez olan Tevhid akidesi, Allah'ın koruduğu Kur'ân-ı Kerim'den kaynaklanmaktadır... Temelini Kur'ân ve Sünnet'in oluşturduğu Tevhid akidesini, hiçbir devlet gücü, hiç bir dinî konsey ve hiçbir ilmî heyet değiştiremez... O akide, zamana uydurulamaz, ancak zaman ona uydurulur, insan hayatı ona göre düzenlenir... İslâm dışı olan beşerî inançlar, ideolojik düzenler, zamanla bozuluyor veya bozuyorlar... Bundan dolayı sürekli değişime uğramaktadır... Onların temel ilkeleri, insanın heva ve heveslerinden kaynaklandığı için tâ baştan değişken olduğu bellidir... Çünkü insan, zaman, mekân ve imkân ile sınırlıdırlar... O, herhangi bir mekânda, herhangi bir zaman diliminde ve eldeki imkânlarla ancak belli şeylere inanır ve hayatını ona göre düzenler... Zaman, mekân ve imkânlar değişince yeni yeni şeyler düşünüp üretir ve yeni imkânlarla hayatı düzenlemeye gayret eder... Hatta bazen yüzseksen derecelik dönüşler gündeme gelir, inançlar tamamen değişir, hayata bakış açısı ve hayatın tanzimi tamamen başkalaşır... Bu değişkenlikler, insanın değişkenliğinden ileri gelir... Kaynak sabit olmaz ise, fikir, inanç ve nizam sabit olamaz... Hangi beşerî ve tağutî ideoloji ve düzen olursa olsun değişmeye mahkumdur... Ya kendisim ilk ortaya atan tarafından, ya da zaman içinde taraftarları tarafından yeni imkânlar, yeni ihtiyaçlar karşısında değiştirilir...
Yegâne Rabbimiz Allah, değişmez, sarsılmaz ve eskimez Tevhid akidesini beyan buyurmuştur... Çünkü ezelî ilmiyle bütün zamanı ve mekânı kuşatmıştır... İlk insandan son insana insanların, her ne ihtiyaçları olduğunu bilen Rabbimiz Allah, bütün insan kullarına yeterli, onların ihtiyaçlarını karşılayıcı yegâne hayat nizamım vaz'etmiş ve değişmez, değişmeye ihtiyacı olmayan kapsayıcı ilkeleri beyan buyurmuştur...
Bu hakikate rağmen iman etmeyi reddeden ve Allah'ın zatına, ya da sıfatlarına şirk koşanlar, temelsiz ve delilsiz, hevadan kaynaklanan fikirler, görüşler, ideolojiler ve de düzenler ortaya koymuşlardır...
Onların, hakkı redderek, Hakk Nizamının karşısına dikilip onun yerine geçirdikleri batıl ideoloji ve düzenleri, insanlık âlemine felaketler getirmiştir...
Rabbimiz Alİah, onların bu nankör hareketleri için şöyle buyurur:
"Yoksa onların bir takım ortakları mı var ki; Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinde kendilerine teşri' ettiler (bir şeriat kıldılar)? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zalimler için acıklı bir azab vardır.[27]
Kâinatı, zerresinden kürresine yaratan Rabbimiz Allah, nasıl ki; değişmez ve sarsılmaz kanunlar koymuş, emirler vermiş ve bütün gezegenler O'nun emrine itaat ederek belli bir düzen içinde hareket ediyorlarsa, insanlar için de değişmez ve sarsılmaz hükümler konulmuştur.. Bu hükümleri koyan Rabbimiz Allah, gerek insanların kendi arasında, gerekse insan ile insanın dışındaki varlıklar arasındaki dengeyi en mükemmel şekliyle yaratmış, bu denge için temel ilkeler koymuştur... Bu ilkelere itaat edildikçe, hayat dengeli ve huzurlu devam eder... Bu ilâhî ilkeler çiğnenir, beğenilmez, yetersiz bulunup, onların yerine insanın istek ve tutkularından ileri gelen ilkeler konulursa, hem insanın, hem toplumun, hem ailenin, hem çevrenin ve hem de dünya gezegeninin dengesi bozulur...
Rabbimiz Allah, insan kullarının ferdî, ailevî ve toplumsal hayat dengesi için sıhhatli, saadetli, huzurlu ve mutlu hayat programı olan İslâm nizamını beyan buyurmuş, onu seçmiş ve ondan razı olmuştur.
"Bugün küfre sapanlar, sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umut kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün, size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip beğendim.[28]
Allah'ın» muvahhid mü'min kullarına bahşettiği ilâhî nimet olan İslâm tamamlanmış ve kemâle ermiştir... O'nun yeni bir şeye ihtiyaç duyması olmadığı gibi, kendinden herhangi bir eksiltme de yapılamaz... O, olduğu gibidir... Tamdır, kâmildir... Ne fazlalaştırıhr, ne noksanlaştırılır... Ona yapılacak herhangi bir fazlalık veya noksanlık, ona yapılan korkunç ihanettir... Bu ihanet, asla hoş görülmez, kabul edilmez ve muvahhid mü'minler taramdan reddedilmiştir...
Ümmü'l - Mü'minin Aişe (r.a.)'nın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Her kim, bizim şu din işimizin içinde ondan olmayan bir bid'at icad ederse, o, reddedilmiştir, batıldır.[29]Yine Ümmü'l - Mü'minin Aişe (r.a.)'dan: Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Her kim bizim dinimizde olmayan bir amel işlerse o, merduddur.[30]
İrbad b. Sariye (r.a.)'dan;
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"İhdas edilen (dinde dayanağı olmadan dine sokulmak istenen) şeylerden sakının. Çünkü her bid'at dalâlettir.[31]
Din, bid'at ve hurafelerden korunmuştur... Her ne kadar işgal edilmiş İslâm topraklarında egemen zalim tağutlar tarafından cahil bıraktırılmış olan halklar arasında, din-denmiş gibi kabul edilen bir çok bid'at ve hurafeler varsa bu, o insanları ilgilendiren bir yanlışlıktır... Dinin aslında böyle şeyler olmadığı gibi, bu batıl inançlar, Tevhid akidesine bulaşmamıştır... Bulaştırılmak işlenmişse de, Peygamberlerin varisleri olan muvahhid ve muttaki İslâm ulemâsı tarafından engellenmiştir... Az da olsa Tevhid akidesine karıştırılmak işlenmişse de, yine muvahhid ve muttaki âlimler tarafından ayıklanmış ve akîde bütün berraklığıyla koruma altına alınmıştır...
Kitab ve Sünnet'te, yani Kur'ân-ı Kerim ve Rasulul-lah (s.a.s.)'in Sünneti'nde olan bir şey asla terkedilmez, yeri değiştirilemez ve bu konuda muvahhid mü'minin keyfî bir uygulaması, nefsanî bir isteği gündeme gelemez... Muvahhid mü'minlerin baş vazifesi, Allah ve Rasulü (s.a.s.)'in emirlerini, emrolundukları gibi yerine getirmek için, itirazsız, kayıtsız ve şartsız itaat etmektir...
"Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min olan bir erkek ve mü'min olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasu-lü'ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapılmıştır." [32]
Yahudi ve Hıristiyanlar, Allah ve Rasulü'ne bu kesin itaati gerçekleştirmeyince, dinlerini kendi istek ve tutkularına göre değiştirdiler... Kendi elleriyle zevklerine göre ki-tabîarını değiştirdiler... Allah'ın helâl ve haram sınırlarını çiğneyen, kendi nevalarına göre haram - helâl sınırlan çizen din adamlarına, bilginlerine tabi olduklarından dolayı dalâlete düşmüş ve gazaba uğramışlardır... Bunun için gerek akîdevî, gerekse amelî anlayışları değişmiş, isteyen ve fikrini kabul ettirebilen için değişecek bir din anlayışı ortaya çıkmıştır...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Onlar (Yahudî ve Hıristiyanlar), Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiblerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar, tek olan bir ilâha ibadet etmekten başkasıyla emrolunmadılar. O'ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koşmakta oldukları şeylerden yücedir.[33]
Adiyy b. Hatim (r.a.) anlatıyor: Boynumda altından bir haç olduğu hâlde Rasulullah (s.a.s.)'e geldim.
Rasulullah (s.a.s.):
"Ya Adiyy" bu putu üstünden at!" buyurdu.
Kendisinin Beraat (Tevbe) Sûresi'nden:
"Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiblerini rabler (ilâhlar) edindiler.[34] ayetini okuduğunu işittim.
Buyurdu ki:
"Gerçi onlar, bunlara ibadet etmiyorlardı. Fakat bunlar, herhangi bir şeyi onlara helâl kıldıkları vakit onu, helâl kabul ediyorlar ve herhangi bir şeyi de onlara haram kıldıkları vakit onu, haram kabul ediyorlardı!"[35]
4) Tevhid akidesi, kesin delillere dayanır. Tevhid akidesi, naklî ve aklî delillerle isbat edilmiş bir akidedir... Duygulara hitab ettiği gibi, akla hitab eder ve her isbat ettiğini ilmî olarak delillerle isbat eder... İslâm'ın naklî olarak beyan ettiği hiçbir hakikat, dumura uğratılmamış akıl tarafından reddolunmaz... Akidenin, akledebilen her insanın rahatça kavrayabileceği sadelikte inanç konulan ve ilkeleri beyan olunur... Beyan olunan her konu ve o konunun ilkeleri, naklî ve aklî delillerle ortaya konulur, sıradan bir insanın anlayacağı şeklide izah edilir... Tevhid akidesinde delilsiz herhangi bir ilke sözkonusu değildir... Tevhid akîdesi, delilsiz ve kör taklid ile inanmayı reddeder... Ataların izinde ve delilsiz gitmeyi kınar... Hak yolu gösterir, nedenini ve niçinini apaçık bir şekilde anlatır.. Herhangi bir iddiayı ortaya atandan ikna edici, kesin ilmî delil ister...
Rabbimiz, şöyle buyurur:
"Dediler ki: 'Yahudi ve Hıristiyan olmadıkça, kimse kesin olarak cennete giremez!' Bu, onlann kendi kuruntularıdır. De ki: 'Eğer doğru sözlüler iseniz kesin kanıt (delil / burhan)mızı getirin.
Hayır, kim iyilik yapıcı olarak yüzünü (kendini) Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.[36]
İmam Taberî (rh.a), bu ayetlerin tefsirinde şunlan beyan eder:
"Allah Teâlâ burada, peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.)'e; Yahudî, Hıristiyan ve Müslümanları hepsi için adaletli olan bir hükme çağırmayı emretmektedir. O da, her bir fırkanın iddiasının doğru olduğuna dair kesin bir delil getirmesidir. Her ne kadar ayetin zahiri, "Cennete ancak Yahudiler girecektir." diyen Yahudilere ve "Cennete ancak Hıristiyanlar girecektir." diyen Hristiyanlara iddialarının doğruluğunu isbatlayacak deliller getirmelerini emrediyorsa da aslında ayet, onlann bu tür iddialannı yalanlamaktadır. Zira onlann, bu iddialarını isbatlayacak bir delil getiremeyecekleri muhakkaktır.
Kim, Allah'ın emirlerine teslim olur ve bütün varlığı e Rabbine itaat için boyun eğerse, cennete girecektir. İşte kimse mü'mindir. İşlerinde ve dininde en güzeli seçmiştir. Rabbine itaat edip boyun eğmesinin mükafat ve sevabı, ahirette Allah kalındadır. Onlara, Rabblerinin cezası olan cehennem azabından dolayı korku yoktur. Onlar, geride bıraktıkları dünya hayatı için bir üzüntü duymayacaklardır.
O hâlde, Yahudilerin iddiaları batıldır. Cennete Yahudiler değil, Allah'ın emirlerine teslim olan ve bütün varlıklarıyla Rabblerinin emrilerine boyun eğenler gireceklerdir.[37]
5) Tevhid akîdesi, ifrat ve tefritten uzak hiçbir aşırılığı olmayan tam kıvamında bir akidedir.
a) Âlemlerin Rabbi Allah'ın zatı konusunda: Haktan sapan, böylece insanlıktan da uzaklaşıp kendi şahsiyetlerini unutanlarca; âlemin bir yaratıcı ilâhı yoktur... Kâinatta herhangi bir yaratıcı ilâh kabul etmeyen "ateisler" Allah'ın varlığını yok kabul ediyorlar... Bu sapıkların aksine başka sapıklar ise, kâinatta birden fazla ilâh kabul ederler... Onlar da, birçok ilâha inanırlar... Her tabiat olayını bir ilâha bağladıkları gibi, toplumda öne çıkmış yöneticileri, filozofları, edibleri, güçlü savaşçıları yarı ilâh kabul etmek gibi bir sapık inançları vardır... Gözle görünmeyen bir çok ilâhlar ve gözle görüneni ya insanlardan ya hayvanlardan ya da altın, gümüş, demir, bronz, bakır, taş ve mermerden yapılmış put - heykellerden bir çok ilâhlara tapınışlardır...
Tevhid akidesi, bu her iki sapık inancı reddetmiş, Allah Teâlâ'nm eşsiz - benzersiz, tek ve bir olup bütün âlemlerin yegâne yaratıcı İlâhı ve Rabbi olduğunu delilleriyle beyan etmiştir... Gerek naklî, gerekse aklî delillerle ilmî bir şekilde âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ'nın varlığını, birliğini, göklerde de ilâh, yerde de ilâh olduğunu, O'ndan başka bir ilâhın, bir rabbin ve bir melikin olmayışını isbat etmiştir...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"De ki: 'Eğer biliyorsanız (söyleyin): Yeryüzü ve onun içinde olanlar kimindir?
Allah'ındır' diyecekler. Deki: 'Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?'
De ki: 'Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş'ın sahibi kimdir?'
Allah'ındır' diyecekler. De ki: 'Yine de korkup - sakınmayacak mısınız?
De ki: 'Eğer biliyorsanız (söyleyin): Her şeyin mele-kutu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor.'
Allah'ındır' diyecekler De ki: 'Öyleyse nasıl oluyor da siz böyle büyükleniyorsunuz?'
Hayır, Biz, onlara hakkı getirdik, ancak onlar, gerçekten yalancıdırlar.[38]
İbn Abbas (r.a.)'nm rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah'ın yarattıkları hakkıda düşününüz. Fakat Allah'ın zatı hakkında düşünmeyiniz. Gerçekten siz, buna hiç güç yetiremezsiniz![39]
b) Alemlerin Rabbi Allah'ın sıfatları konusunda: Şirk ve küfür cephesinde değişmez karakterleriyle yer alan haktan ve tevhidden sapanlar, Allah'ın, kâinatı yarattıktan sonra bir daha dönüp bakmamış, varlık âlemi çok değersiz olduğu için ondan el çekerek, kendi köşesine çekilmiş olarak değerlerdirmişlerdir... Bazıları da Allah'ı, insana benzetmiş, O'na insan sıfatlarını yakıştırmış - Hâşâ - hanımının, oğullarının ve kızlarının olduğunu, iş yaparken yorulduğunu, dinlenmeye çekildiğini, uyuduğunu iddia etmişlerdir...
Tevhid akîdesi, bu sapık saçmaların tümünü reddederek, Allah Teâlâ'nın zatını tanıttığı gibi, sıfatlarını beyan buyurmuştur... Allah'ın yegâne yaratıcı ve emredici olduğunu, doğurmamış ve başkası tarafından doğuruîmamış, oğullan ve kızlarının olmadığı delilleriyle anlatmıştır...
"O (Allah), göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler, davarlardan da çiftler varetti. Sizleribu tarda türetip yayıyor. O'nun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.
Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. O, dilediğine rızkı genişletip yayar ve kısar da. Çünkü O, herşeyi bilendir.[40]
"Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde de, yerde de ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kavrayıp kuşatmıştır. Onların korunması, O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.[41]
"Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir ve O'nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. Eğer olsaydı, her bir ilâh elbette kendi yarattığım götürüverirdi ve (ilâhların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı. Allah, onların nitelendiregeldiklerinden yücedir.[42]
"Doğrusu, Rabbinin zorlu yakalayışı şiddetlidir.
Çünkü O, ilkin vareden, (sonra dirilterek) döndürecek olandır.
O, çok bağışlayandır, çok sevendir.
Arş'in sahibidir, mecid (pek yüce)dir.
Her dilediğini yapıp gerçekleştirendir.[43]
Böyle buyurur yegâne Rabbimiz Allah ve sıfatlarını böyle beyan eder...
c) Tevhid akidesi, hiçbir delil sormadan körükörüne tam teslimiyetçi bir anlayış ile üzerine vazife olmayan şeyleri de araştırmaya kalkışan, versveseci bir anlayış arasında yer alan i'tidal üzere olan bir akidedir.
Haktan sapmış olan şirk ve küfür cephesinin taraftarları, bir yanda kör bir taklidin içine düşmüş, nedenini ve niçinini sormadan atalarını izlemeye devam etmiş, diğer yanda her şeyin mahiyetini öğrenmeye kalkışmış, eli ile tutmak, gözü ile görmek hatta laboratuvarda incelemek istemiştir... Gözüyle görmediği ve eliyle dokunamadığı gay-bî olan hiçbir şeye inanmamıştır... Tabiî ki, bu arada âlemlerin Rabbi Allah'a da inanmamış ve O'nun varlığını inkâr etmiştir....
Tevhid akidesi, delilsiz kör ve yoz bir taklidin yanlış olduğunu beyan ederken, gözle görülmedikçe ve el ile dokunmadıkça inanmamanın da yanlış olduğunu ortaya koymuş, gaybî olan varlıkların varlığını izah etmiştir...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"İşte böyle, senden önce de (herhangi) bir memlekete bir peygamber göndermiş olmayalım, mutlaka onun refah içinde şımarıp azan önde gelenleri (şöyle) demişlerdir: 'Gerçek şu ki biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuşlarız/
(O peygamberlerden her biri de şöyle) demişlerdi: size, atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanı getirmiş olsamda mı?" Onlar da demişlerdi ki:
'Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye (karşı) kâfir olanlarız.'
Böylece biz de, onlardan intikam aldık. Öyleyse sen, bir bakıver, yalan sayanların sonu nasıl oldu?" [44]
"Onlar, göklerin ve yerin bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete (melekut), Allah'ın yarattığı şeylere ve ihtimal (verip) ecellerin pek yaklaştığına bakmıyorlar mı? Bundan sonra onlar, artık bangi söze inanacaklar?[45]
"Kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için yeryüzünde ayetler vardır.
Ve kendi nefislerinde de. Yine de görmüyor musunuz?[46]
"De ki: 'Göklerde ve yerde ne var? Bir bakıverin!' İman etmeyen bir topluluğa apaçık ayetler ve uyarıp korkutmalar, bir şey sağlamaz![47]
"Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rabblerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.[48]
d) Tevhid akidesi, Peygamberleri ilâhlaştıran ile onları sıradan bir insan gören aşırı ve yanlış düşüncelerin ortasında yer alan bir akidedir.
Nebîler ve Rasuller (Allah'ın salat ve selâmı üzerlerine olsun), Allah'ın, insan kullarının arasında seçtiği, kendilerine vahyettiği, eğitip öğrettiği vazifeli kullardır... Onlar, ne birilerinin iftira ederek ilâhlaştırdıkları şahsiyetlerdir, ne de yine birilerinin cahilce nitelendirdikleri sıradan insanlardır. Onlar, toplum içinde öne çıkmış filozof veya ahlâkın düzelmesine uğraşan bir fikir adamları değildirler... Peygamberlik, çalışıp çabalayarak elde edilecek bir makam değildir... O, Allah vergisi olan bir makamdır... Peygamberlik, kesbî değil, vehbîdir... Rabbimiz Allah, dilediği kulunu Peygamber yaratır ve ona bu vazifeyi verir...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah Teâlâ:
"Allah, peygamberliği nereye vereceğini daha iyi bilir.[49]
"Bu (peygamberlik), Allah'ın dilediğine verdiği fazl (lütuf ve ihsan)ıdır. Allah, büyük fazl sahibidir.[50]
"De ki: 'Şübhesiz ben, ancak sizin benzeriniz ola bir beşerim. Yalnızca bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın.[51]
"Senden önce gönderdiklerimizden, gerçekten yemek yiyen ve pazarlarda gezen (peygamberler)lerden başkasını göndermiş değiliz.[52]
"Andolsun, senden önce de biz, peygamberler göndedik, onlara eşler ve çocuklar verdik. Allah'ın izni olmaksızın (hiç) bir peygambere herhangi bir ayet (mucizeyi) getirmek olacak iş değil. [53]
e) Tevhid akidesi, diğer inanç sistemlerine karşı da i'tidal üzere olan bir akidedir... Gayr-ı İslâmî inançlar besleyen kişi ve toplumlara karşı yumuşak davranıp onlara İslâm'ı tebliğ ederek, kendilerini İslâm'a davet etmek, her muvahhid mü'minin vazifesidir... Gerek fikirleri, sözleri ve tebliğiyle, gerekse en ideal iyi hâl ve hareketleriyle insanlara örnek olup onların hidayet bulmasına vesile olmak, mü'min Müslümanların ertelenmez vazifelerinden biridir...
Muvahhid mü'minler, katıksız imanlarını, imansız ve dinsiz ideolojilerin saldırılarından korumaya çalışırken, onları iman potasına sokup eritmeye gayret etmelidir... Onları, naklî ve aklî dellilerle ikna etmeye çalışmalı ve batıl yoldan hak yola gelmelerim sağlamalıdır... Onlara karşı tavizsiz davranırken, hâlim - selim olmayı da ihmal etmemelidir... Allah Teâlâ'ya dayanıp güvenirken, O'na itaat ve ibadete devam ederken, yalnız O'ndan yardım beklemeli, zaferi O'ndan bilmelidir...
İslâm'ı tebliğ edeken ve İslâm'a çağırırken, bir yanda hidayet bulup geleni bağrına basarken, diğer yanda küfründe ve şirkinde inad edip ayak diretenlere, harbî olmadıkça onlara karşı yumuşak tavrını devam ettirmelidir...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur: "Sen, artık Allah'a tevekkül et, çünkü sen, apaçık olan hak üzeresin.[54]
"Şu hâlde sen, sana vahydilene sımsıkı tutun! Çünkü sen, dosdoğru olan bir yol üzerindesin.[55]
"Şu hâlde sen, bundan dolayı davet et ve emrolundu-ğun gibi dosdoğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutkularına uyma! Ve de ki: 'Allah'ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adalet yapmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle sizin aranızda (karşılıklı delillere dayalı: Hüccet) bir tartışma konusu yoktur. Allah, bizi bir arada birleştirip toplayacak ve dönüş O'nadır.[56]
"Eğer seni yalanlarlarsa, onlara de ki: 'Benim yaptıklarım benim, sizin de yaptıklarınız sizindir. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız ve ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.
Onlardan seni dinleyecekler vardır. Amma hiç duymayan sağırlara -üstelik hiç akıllan ermiyorsa sen mi duyuracaksın?
Ve onlardan sana bakacak olanlar vardır. Amma kör olanları -üstelik basiretleri de yoksa- sen mi doğru yola ulaştıracaksın?[57]
"Sizin dininiz size, benim de dinim bana.[58]Böyle bir barışık ortam oluşturulacak bir zamanda, muvahhid mü'minler, diğer ideoloji yanlılarına hakikatla doğrulan, iyilik ve güzellikleri rahatça anlatabilirler...
Onlann tağutî ideolojilerinin fıtrî olmadığını, insanlığa bir fayda getiremeyeceğini delilleriyle onlara anlatırken, insanlığa faydalı ola fıtrî hayat nizamı İslâm'ı da tüm yapısıyla izah etmelidirler...
Rabbimiz Allah, böyle davranan muvahhid mü'min kullarını takdirle övmektedir:
"Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: 'Gerçekten ben müslümanlardamm' diyenden daha güzel sözlü kimdir?" [59]
Katıksız iman sahibi muttaki mü'min müslümanlar, gerek akîde konusunda, gerekse salih amel konusunda şuurlu olmalıdırlar... İnandıklarına bilerek, idrak ederek inanmalı, yaptıklarını bilerek, ilkini ve sonunu görerek yapmalıdırlar. Şuurlu iman, şuurlu amel ve şuurlu bir hayat sahibi olmalıdır muvahhid mü'minler...
[1] Maide, 5/48.
[2] Şura, 42/13.
[3] Enbiya, 21/25.
[4] Rum, 30/30.
[5] îmam-ı Azam'ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz, İst. 1981, sh.15.
[6] Şura, 42/13.
[7] Şura, 42/13
[8] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - İman, B.l, (Bab başlığında).
[9] Et - Taberî, A.g.e. c.7, sh.286.
[10] Yusuf, 12/39
[11] Fahruddin er-Râzî, A.g.e. c.19, sh.435.
[12] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - Enbiya, B.50, Hds.113. Sahih-i Müslim, Kitabu'l - Fedail, B.40, Hds.143 -145. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's - Sünnet, B. 14, Hds.4675.
[13] Ahmed Davudoğlu, A.g.e. c.10, sh.162.
[14] Mâide, 5/48.
[15] Hicr, 15/9.
[16] Bkz. Bakara, 2/2.
[17] Maide, 5/48
[18] Sahih-i Buhârî, KitabuM - İman, B.l, (Bab başlığında).
[19] Et - Taberî, A.g.e. c.3, sh.319.
[20] İmam Kurtubî, A.g.e. c.6, sh.274.
[21] İbn Kesir, A.g.e. c.5, sh.2361.
[22] ÂH İmrân, 3/50-51.
[23] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - Menakıb, B.18, Hds.42. Sahih-i Müslim, Kitabu'l - Fedail, B.7, Hds,20 - 23. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l - Menakıb, B.3, Hds.3854. Kitabu'l - Misal, B.2, Hds. 3021.
[24] Bakara, 2/115 - 117.
[25] İhlas, 112/1-4.
[26] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - Cenaiz, B.79, Hds.l 13.
Kitabu't - Tefsir, B.236, Hds.295.
Kitabu'l- Kader,B.2, Hds.6. . Sahih-i Müslim, Kitabu'l - Kader, B.6, Hds.22 - 25. Not: Hds. 25'de şu ziyade vardır:
Eğer annesi - babası müslüman iseler, çocuk da müslüman olur."
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l - Kader, B.5, Hds.2223 - 2224. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's - Sünnet, B.17, Hds. 4714. İmam Malik, Muvatta', Kitabu'l - Cenaiz, Hds. 52:
[27] Şura, 42/21.
[28] Mâide, 5/3.
[29] Sahih-i Buhârî, Kitabu's - Sulh, B.5, Hds.7 Sahih-i Müslim, Kitabu'l - Akdiye, B.8, Hds.17. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.2, Hds.14. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's - Sünnet, B.6, Hds.4606 Not: Muhammed b. İsa, rivayetinde şöyle der: Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Kim bizim sünnetimizin aksine bir şey yaparsa, o, reddo-Iunmuştur."
[30] Sahih-i Müslim, Kitabu'l - Akdiye, B.8, Hds.18.
[31] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.6, Hds.42 -43. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's - Sünnet, B.6, Hds.4607. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l - ilm, B.16, Hds.2815. Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.16, Hds.96.
[32] Ahzab, 33/36.
[33] Tevbe, 9/31.
[34] Tevbe, 9/31
[35] Sünen-i Tirimizî, Kitabu Tefsiru'l - Kur'ân, B.10,3292. İbn Kesir, A.g.e. c.7, sh.3456. İmam Ahmed b. Han-bel'den.
[36] Bakara, 2/111- 112.
[37] Et - Taberî, A.g.e. el, sh.309 - 310.
[38] Mü'minun, 23/84 - 90.
[39] Aclunî, Keşfu'l - Hafa, c.l, Sh.311, Hds. 1005, Ebu Nu-aym, Hilye'de ve Beyhakî'den.
İmam Suyutî, A.g.e. c.2, sh.229, Hds.1796 - 1797 (3345 -3346).
[40] Şura, 42/11-12.
[41] Bakara, 2/255.
[42] Mü'minun, 23/91. Ayrıca bkz. Nisa, 4/171. Kehf, 18/4 - 5. İsra, 17/111.
[43] Büruc, 85/12-16.
[44] Zuhruf, 43/23-25.
[45] A'raf, 7/185.
[46] Zariyat, 51/20 -21.
[47] Yunus, 10/101.
[48] Rum, 30/8.
[49] En'am, 6/124.
[50] Cuma, 62/4.
[51] Kehf, 18/110.
[52] Furkan, 25/20.
[53] Ra'd, 13/38.
[54] Nemi, 27/79.
[55] Zuhruf, 43/43.
[56] Şura, 42/15.
[57] Yunus, 10/41-43.
[58] Kâfinin, 109/6.
[59] Fussüet, 41/33.
İslami Okul Okulların En Önemlisi