Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Her Şeyden Önce Şuurlu İman - Tevhidrasullaerinortakcagrisi - 5. Sayfa

Her Şeyden Önce Şuurlu İman

 

İman, delil ister... İman, şuur ister... Ve kalbin mut­main olmasını ister... Gerçek delillerle, nakli ve aklî olarak neye, niçin, nasıl inandığını bilen, idrak eden ve şuurlu bir şekilde kalben mutmain olan muvahhid bir mü'min, imanı uğrunda bütün fedakârlığı yapar... Hakikî imanın tadını tatmış, Tevhid'i kavramış ve gereğim hayatında amel hali­ne getirmiş olan bir muvahhid mü'min, her anda Rabbi Al­lah ile beraber olduğunda kendisini asla yalnız ve sahibiz kabul etmez... O'nun sahibi ve yardımcısı, âlemlerin Rab­bi Allah Teâlâ'dır... O, yalnız ve yalnız Rabbi Allah'a kul olmuş, O'nun dışındaki bütün yalancı ilâhları, sahte rabb-leri inkâr etmiştir... O'nun bütün ibadeti, Rabbi Allah'adır ve bütün yardımı yalnız Allah'dan beklemektedir... O, ya­ratılış gayesi gereği Allah'a kul olmuş ve dünya hayatında bir kula düşen kulluk vazifelerini tüm imkânlarım kullana­rak yerine getirmeye gayret etmiştir...

Bir insan için yalnızca Allah'a kul olmak, yeryüzün­deki rütbelerin en yücesidir... İnsanlığın en yüce rütbesi, nefsine, hevasına ve kullara kul olmaktan kurtulup yalnız­ca Allah'a kul olmaktır...

Rabbimiz şöyle buyurur:

"Göklerde ve yerde olan (herkesin ve her şeyin) tümü Rahman (olan Allah)'a, yalnızca kul olarak gelecektir.

Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve sayılarını tes-bit etmiştir.

Ve oların hepsi, Kıyamet günü O'na, yapayalnız tek başlarına geleceklerdir.

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rah­man (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.[1]

Katıksız bir şekilde iman etmiş ve hayatının bütü­nünü imana göre düzenlemiş, yani Allah'ın razı olacağı gi­bi yaşamaya, hâl ve harekette bulunmaya çalışmış olan Al­lah'ın kulu, Allah tarafından sevildiği gibi, Allah'ın izniyle kullar tarafından da sevilir... O'na, korku yoktur, o mah­zun da olacak değildir...

Ebu Hureyre (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasu­lullah (s.a.s.):

"Şübhesiz ki Allah, bir kulu sevdiği zaman, Cibril'i çağırır da:

Ben, filanı seviyorum, onu sen de sev, der.

Ve onu Cibril de sever. Sonra semada seslenerek:

Gerçekten Allah, filanı seviyor, onu siz de sevin! der.

Artık onu, sema ehli de severler. Sonra onun için yer­yüzüne kabul (sevgi) konur.

 (Allah), bir kula da buğzetti mi, Cibril'i çağırarak:

Ben, filana buğzediyorum, O'na sen de buğzet! der. Ve Cibril ona buğzeder. Sonra sema ehli arasında:

Allah, filana buğzediyor, ona siz de buğzedin! Diye seslenir.

Onlar da, kendisine buğzederler. Sonra o kul için yer­yüzüne buğz konur.[2]

Rabbimiz Allah'ı sevmenin alameti, yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'e itaat etmek, yani O'nun Sünnet'ine tabi olmaktır...

"De ki: 'Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun! Al­lah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, bağış­layandır, esirgeyendir.'

De ki: 'Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin.' Eğer yüz çe­virirlerse şübhesiz Alİah, kâfirleri sevmez.[3]

Kâinattaki varlıklar ve insanların çoğu, Allah'a itaat ile secde etmekte, O'nun yegâne Rabb olduğunu kabul ile tasdik etmektedirler...

"Görmedin mi? Gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu, Allah'a secde etmektedirler. Bir çoğu üzerine azab hak olmuştur. Allah, kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur. Şübhesiz Allah, dilediğini yapar.[4]"Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler, Allah'a secde ederler ve onlar, büyüklük taslamazlar.[5]

"Yedi gök, yer ve bunların içindekiler, O'nu teşbih ederler. O'nu, Övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ancak siz, onların teşbihlerini kavramıyorsunuz. Şübhesiz O, hâlim olandır, bağışlayandır.[6]

Rabbimiz Allah'a karşı olan iman, amel, ibadet ve her hâlimizde O'nu teşbih ederek zikretmek, yine O'nun tarafından biz muvahhid mü'min kullarına öğretilmiştir... Çünkü Allah Teâlâ, yegâne yaratıcımız, Rabbimiz, İlâhı­mız ve Melikimizdir.

Rabbimiz Alİah, biz muvahhid mü'min kullarına ha­kikati öğretmek ve kendisinden razı olacağı bir şeklide eğitmek için melek kulunu ve insanlardan seçip vazifelen­dirdiği Peygamber kullarını görevlendirmiştir... Rabbimiz Allah, onlara öğretmiş, onları eğitmiş ve insan kullarının eğitim ve öğretimini onlara havale etmiştir...

Meşhur "Cibril Hadisi", bunun en açık örneğidir...

Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle anlatır:

Bana, babam Ömer İbnü'l - Hattab (r.a.) rivayet edip dedi ki;

Bir gün Rasulullah (s.a.s.)'in yanında bulunduğu­muz bir sırada aniden yanımıza elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görül­müyor, bizden de kimse kendisini tanımıyordu.

Doğru Peygamber (s.a.s.)'in yanına oturdu ve dizleri­ni, O'nun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu ve:

Ya Muhammed, bana İslâm'ın ne olduğunu haber ver? dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

"İslâm: Allah'dan başka ilâh olmadığına, Muham­med'in de Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet etmen, nama­zı dosdoğru kılman, zekatı vermen, Ramazan orucunu tut­man ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse Beyt'i Hacc etmendir." buyurdu.

O zat:

Doğru söyledin, dedi. Babam, dedi ki:

Biz, buna hayret ettik. (Zira) hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.

Bana, imandan haber ver! dedi. Rasulullah (s.a.s.):

Allah'a, Allah'ın meleklerine, kitablanna, peygam­berlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrı­na, şerrine inanmandır." buyurdu.

O zat (yine):

Doğru söyledin, dedi. (Bu sefer):

Bana, ihsandan haber ver! dedi. Rasulullah (s.a.s.):

"Allah'a, O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen, O'nu görmüyorsan da O, seni muhakkak görür." buyurdu,

O zat:

Bana, kıyametten haber ver! dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

"Bu mes'elede sorulan, sorandan daha âlim değildir." buyurdular. (O zat):

O hâlde bana, onun alâmetlerinden bari haber ver! dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

Cariyenin kendi sahibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini gormendir." buyurdu.

Babam, dedi ki:

Bundan sonra o zat gitti. Ben, hayli bir müddet (bekledim) durdum. Nihayet Rasulullah (s.a.s.) bana:

Ya Ömer, o sual soran zatın kim olduğunu biliyor musun?" dedi.

Allah ve Rasulü bilir, dedim. (Rasulullah, s.a.s.):

Gerçek O, Cibril'di. Size dininizi Öğretmeye gelmiş­ti." buyurdu. [7]

Yine Abdullah İbn Ömer (r.a.) anlatıyor:

Ömer İbnu'l - Hattab (r.a), Rasulullah'ın beraberinde sahabîlerden bir topluluk içinde, İbn Sayyad denilen bir kâhinin bulunduğu tarafa doğru gittiler. Nihayet onu, (En-sar'dan) Magaleoğullan'mn kalesi içinde çocuklarla oy­narken buldular. İbn Sayyad, o günlerde henüz erlik çağı­na ermeye yaklaşmıştı. Bu genç kâhin, Rasulullah'i bilemedi. Nihayet Rasulullah (s.a.s.), onun sırtına hafifçe vurduktan sonra:

"Benim, Allah'ın Rasulü olduğuma şehadet eder mi­sin?" deyince, hemen Rasulullah'a baktı ve:

Senin, ümmîlerin Rasulü olduğuna şehadet ederim, dedi.

Bundan sonra İbn Sayyad:

Sen, benim Allah'ın Rasulü olduğuma şehadet eder misin? dedi,

Rasulullah, onun sualine cevab vermeyip onu eliyle itti ve:

"Ben, Allah'a ve Allah'ın hak Rasullerine iman et­tim." buyurdu. [8]

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) ve önderimiz Rasu-lullah (s.a.s.), muvahhid mü'min kullar böyle öğretiyor ve böyle eğitiyorlar... Muvahhid mü'minler, gözleriyle görü­yor, kulaklarıyla duyuyor, kalbiyle idrak ediyordu. İmanın ilkelerini, İslâm'ın hayat düsturlarını... Hayat nizamının nasıl yaşanacağını, uygulamasıyla, önderi ve örneği Rasu-lullah (s.a.s.)'den Öğreniyor ve görüyordu... O'nun gibi davranmaya gayret ediyordu mü'min müslümanlar...

Rabbimiz Allah, imanın temel ilkelerini beyan buyuruyordu ayetlerinde:

"Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene (Kur'ân'a) iman etti. Mü'minler de iman ettiler. Hepsi, Al­lah'a, meleklerine, kitablarına ve peygamberlerine inandı­lar.[9]

"Ey iman edenler, Allah'a, peygamberlerine ve O'na indirdiği kitaba, daha önce indirdiği kitablara da iman edin. Her kim Allah'a, meleklerine kitablanna, peygam­berlerine ve ahiret gününe inanmazsa, hiç şübhesiz (hak­tan) uzak bir sapıklıkla sapmış gitmiştir.[10]

"Yüzünüzü doğudan veya batıdan yana çevirmeniz iyilik (birr, takva, hayır, itaat) değildir. Amma iyilik, Al­lah'a, ahiret gününe, meleklere, kitablara ve peygamberle­re iman eden..[11]

Rabbimiz Allah, katıksız imanın yerinin kalb olduğu­nu, imanın kalbi ihata etttiği ve orada şirk, küfür ve şübheye yer kalmayınca imanın gerçekleştiğim beyan buyurur...

Sadece dil ile ikrarın veya İslâm'ın gücü karşısında başka çare bulmayıp teslimiyetin, iman olmadığı örneği ile izah olunur:

"Bedeviler dedi ki: 'İman ettik.' De ki: 'Siz, iman et­mediniz, ancak İslâm (müslüman veya teslim) olduk de­yin. İman, henüz kalblerinize girmiş değildir. Eğer Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç­bir şeyi eksiltmez. Hiç şübhesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.[12]

Bütün varlığıyla Allah'a teslim olmak, katıksız ima­nın gereğidir... Allah'ın hükümlerine tam teslimiyet ve imanın aleyhinde bulunmamak, gerçek imanın varlığının işaretidir... İman, İslâm'ı, İslâm ise, imanı gerektirir... İman ve teslimiyet içiçedir...

"Lut'un memleketinde bulunan mü'minleri çıkardık. Fakat bir haneden başka müslüman bulamadık.[13]

Önce bilerek ve idrak ederek imanı öğreniyordu sele­fimiz Ashab-ı Kiram. (Allah, cümlesinden razı olsun.) İman öğreniliyor, kalb onu tasdik, dil onu ikrar ederken, vücud gereğini yerine getiriyordu...

Cündüb b. Abdullah (r.a.) anlatıyor:

Biz, ergenlik çağına ermek üzere birer genç iken, Rasulullah (s.a.s.) ile beraber idik.

Biz, Kur'ân-ı Kerim'i öğrenmeden Önce imanı öğren­dik. Ondan sonra Kur'ân'ı öğrendik. Kur'ân sayesinde de onanımız fazlalaştı (daha da kuvvetlendi). [14]

Şuurlu iman, muvahhid mü'mini istikamet üzere da­im eyler... En büyük kerametin, istikamet üzere olmak olduğu, bunun da, katıksız şuurlu bir iman ile gerçekleştiği malum olan bir hakikattir... Emrolunduğu gibi dosdoğru olmak, yine emrolunduğu gibi iman etmek ile meydana gelir.,. Şuurlu iman ve istikamet üzere olmak, muvahhid mü'min olmanın vazgeçilmez vasfıdır... İhsan üzere bir hayatın ve izzetli bir şahsiyetin temel ilkesidir, iman ve is­tikamet!..

Süfyan b. Abdullahi's  Sakafî (r.a.) şöyle demiştir: Dedim ki, ya Rasulullah, İslâm hakkında bana öyle bir söz söyle ki onu, senden sonra hiçbir kimseye sorma­yayım. Rasulullah (s.a.s.):

"Allah'a iman ettim de ve dosdoğru ol!" buyurdu.[15] İmam Kuşeyrî (rh.a) şöyle diyor: "İstikamet: Her şeyin kendisiyle kemâl bulduğu ve tamam olduğu (ahlâkî ve dinî) bir derecedir. Her nevi hay­rın husule gelmesi ve nizama konulması, istikametin varlı­ğı ile mümkündür. Hâlinde istikamet üzere bulunmayanın gayreti boşa gider, cehdi zayi olur. Allah Teâlâ:

"İpliği güzel bir şekilde eğirdikten sonra tekrar bozan kadın gibi olmayın.[16] buyurmuştur. [17]

Rabbimiz Alİah, şuurlu iman ve salih amel sahibi olup istikamet üzere olan mü'min müslüman kullarını şöy­le beyan buyuruyor.

"Şübhesiz: 'Bizim Rabbimiz Allah'dır.' deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar (yok mu), artık onlar için korku yoktur ve onlar, mahzun olmayacaklardır.

İşte onlar, cennet halkıdır, yaptıklarına karşılık olmak üzere, içinde ebedî olarak kalacaklardır.[18]

Dünya hayatında, Allah'dan başka hiç kimseden korkmayan, başına gelen musibetlere sabrettiği için mah­zun olmayan ve ahiret hayatında cennet ile Rabbi Allah'ın rahmetini umut ettiği için korkusuz olan, dünyada bıraktıklarından dolayı mahzun olmayan izzet sahibi muvahhid mü'minler:

Bizim Rabbimiz Allah'dır, diyenlerdir.

Allah'dan başka rabb edinmemiş, verdiği misak ahdi­ne sadık kalmış, yeryüzünde yaşadığı müddet içinde Rabbi Allah'ın emirlerini, önderi ve şefaatçisi Rasulullah (s.a.s.)'in Sünneti üzere uygulamış olan muvahhid mü'minler, cennet halkıdırlar... Ömür boyu taviz verme­den ve zuîüm karıştırmadan katıksız imanlarını korumuş ve imanın gereği olan salih ameli işlemiş oldukları için ebedî olarak cennette kalacaklardır..

Misak anında bütün insanlar, âlemlerin Rabbi Al­lah'ı, Rabb olarak kabul etmiştir. Fakat yeryüzündeki hayatlarında, imtihan sırasında bir çoğu bu sözlerinden cay-^ış, Allah'dan başka rabbler edinmişlerdir... Yalnız muvahhid mü'minler, vermiş oldukları ahidlerine sadık kal­mış, "Rabbimiz Allah'dır." demiş ve dosdoğru davranmış, "İstikamet" üzere olmuşlardır...

Enes b. Malik (r.a.) rivayet eder: Rasulullah (s.a.s.):

"Şübhesiz: 'Bizim Rabbimiz Allah'dır.' deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar[19] ayetini okudu ve şöyle buyurdu:

"Herkes (bunu) söylemiş ve daha sonra onların çoğu inkâr etmiştir. Fakat bu akîde üzerinde ölürse, işte o, isti­kamet üzere olanlardandır.[20]

Bu iman ve bu istikamet üzere olan izzet ve şeref sahi­bi şahsiyetler, imanın tadını tadar ve Tevhidi idrak ederek, canı pahasına ondan asla taviz vermemeye gayret eder... Kâmil insan, yani kâmil mü'min, katıksız imanın yeryüzündeki en kıymetli eşyadan daha kıymetli olduğuna şüb­hesiz inandığı için, onu kaybetmemeye en son gayretini gösterir... Gerekirse bu uğurda canım feda eder... Çünkü canın feda edilişi, fanî hayatı sonuçlandırır... İmanın ko­runması, ebedî hayatı elde ettirir... Ebedî hayat, fanî haya­ta tercih edilir... Fanî hayat için ebedî hayat kaybedilmez... Ebedî hayattan maksadın, ebedî cennet hayatı olduğu ma­lumdur... Yoksa cehennem hayatının da ebedî olduğunu unutmamak gerek!..

İmanın lezzetini tadanlar ve dâvasını idrak edip şüb­hesiz inananlar, şu üç sıfatı üzerinde bulunduranlardır:

1) Yegâne Rabbimiz Allah'ı ve önderimiz Rasululah (s.a.s.)'i, her şeyden ve herkesten daha çok sevip, gerekli vazifesini yapmak... Bu sevgi ile Kitab ve Sünnet'in haya­ta hakim olmasına çalışmak...

2) Kullara karşı olan sevgi ve övgü yalnızca Alİah için olmalı... Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek, nıuvahhid mü'minlerin vazifesidir...

3) Allah, kulunu küfür ve şirkten kurtardıktan ve İs­lâm ile şereflendikten sonra, tekrar küfre ve şirke dönerek mürted olmaktansa, her türlü işkenceye tahammül etmek... Kâfirliğe dönmekten, ateşe atılacakmışçasına hoşlanma­mak..[21]

Rabb olarak Allah'ı bilen, tanıyan ve iman eden, din olarak İslâm'ı kabul edip hayatını O'na göre düzenleyen, hayat önderi ve örneği olarak Rasulullah Muhammed (s.a.s.)'i benimseyip inanan bir muvahhid mü'min kul, gerçek imanın lezzetini almıştır.[22]Bundan dolayı iman ile izzet ve şeref bulan, onu kaybetmemek için, egemen zalim tağutların her türlü işkencelerine dayanmış, ateşlere atılmış, fakat Tevhid'den vazgeçmemiştir...[23]

Bu mü'nün müslümanlarda, imanın aslını oluşturan Allah ve Rasulullah (s.a.s.)'in sevgisi yer etmiş, katıksız iman onların etiyle kanlanna karışmıştır.

"Ulemâ (rh.a):

İmanın tadından murad, ibadet ve taatları lezzetli görmek, Allah ve Rasulü'nün rızalarına kazanmak için meşakkatlere tahammül göstermek ve bunları, dünya men-faatına tercih etmektir, diyor.

Kulun Allah'ını sevmesi, O'nun emirlerine uyarak ibadet ve taatta bulunması, muhalefet göstermemesidir. Peygamber (s.a.s.)'i sevmek de öyledir. O'nu sevmek, şe­riatını benimsemekle olur.[24]

Mü'min müslümanlar, Rabbleri Allah'a ve önderleri Rasulullah (s.a.s.)'e karşı olan sevgilerini, hâl ve hareketlerinden ortaya koyarlar... Gerçek bir imanın kalbte yer et­mesinden sonra, hayat yansıması olan amellerle varlığı or­taya çıkar... Kurtuluş, imanı hayata hakim kılmak, Tevhid bayrağının dışında herhangi bir sembolün yükselmesine müsade etmemektir...

Rabbimiz şöyle buyurur:

"Asra andolsun.

Gerçekten insan ziyan içindedir.

Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirle­rine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.[25]

"Yoksa biz, iman edip salih amellerde bulunanları, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi (bir) mi tutacağız? Ya da muttakileri facirler gibi (bir) mi tutacağız?" [26]

"Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bu­lunanlar (onların dışındadır). İşte bunlar, Cennet'e gire­cekler ve hiçbir şeyle zulme uğratılmayacaklar.[27]

"Bunlar, iman edenler ve kalbleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun kalbler, yalnızca Al­lah'ın zikriyle mutmain olur.

İman edip salih amellerde bulunanlar, ne mutlu onla­ra, varılacak yerin güzel olanı (onlarındır).[28]

İman edip salih amel işleyenlerin kalbleri, ancak Al­lah'ın zikriyle tatmin olur... Allah'ın zikri, hayat düsturu olan Kur'ân-ı Kerim'dir... Muvahhid mü'minler, Allah'ı nasıl zikredeceklerini Kur'ân'dan öğrenirler... Kur'ân, baştan sona, dinlemek isteyenlere bir nasihattir ve baştan sona zikirdir. Allah'ı zikretmek, O'nun emir ve nehiyleri olan, O'nun hükmü Kur'ân-ı Kerim'e göre yaşamakla ger­çekleşir... Kur'ân-ı Kerim'i yaşamak demek, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in Sünnet'ini uygulamak demektir... kalben ve dil ile Allah'ı anmak, ancak hâl ve hareketini Ulah'ı, rızasına uygun bir şekilde ayarlama ile kabul gö­rür. Yoksa hâl ve hareketi, Allah'ın razı olmayacağı, aynı mamanda Rasulullah (s.a.s.)'in Sünnet'ine aykırı olduğu durumda iken, o gafil kişinin diliyle Allah'ı, "Esmaü'l Hüsna"sıyla anması ne kadar doğrudur? Böyle davrannası, Rabbimiz tarafından ne kadar kabul görür?.. Kaldı ki, bu durumda olanlar da, kolay kolay -alışkanlığın öte­sinde- Allah'ı anmazlar!..

Hayat düsturu olan Kur'ân-ı Kerim, zikrin tâ kendisi­dir...

"Bu (Kur'ân), Bizim O'na indirdiğimiz mübarek bir zikirdir.[29]

"Hiç şübhesiz, Zikri (Kur'ân'ı) biz indirdik, onun ko­ruyucuları da gerçekten biziz.[30]

Kalbler, Kur'ân'ı okumak ve onunla amel etmekle mutmain olur... Ruhlar, Kur'ân'ı yaşamakla bütün sıkıntı­lardan kurtulur ve sakinleşip huzur bulur... Bedenler, Kur'ân'ın emirlerine göre hareket etmek ile sıhhate kavu­şup hastalıklardan kurtulur... Toplum, Kur'ân'a göre tan­zim edilince, kavgadan, kargaşadan, anarşiden ve terörden kurtulup huzura kavuşur,.. Toplum içinde yaşayanlar, Rabbleri Allah'ın emirlerini Rasulullah (s.a.s.)'in Sün-net'ine göre yaşadıkları zaman stresler yerini ferahlığa, üzüntüler, yerini mutluluğa bırakır...

Kalb, dil ve vücudun diğer organları hep birlikte Al­lah'ın zikrine yani Kur'ân'a yönelir, onun ile amel edecek olurlarsa, o zaman gerçek zikir etmiş olurlar... Böylece, hem Allah'ın rızasını kazanmış, hem ferdî ve toplumsal huzuru sağlamış, hem de kalbler mutmain olmuş olur... İç ve dış, ferd ve toplum barışır, aralarındaki çatışma biter... Bu da, ancak iman, salih amel, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmek, birbirlerine hakkı yaşamak konusunda yar­dımcı olmak ile gerçekleşir... Mutmain olmuş muvahhid mü'min kullar, yegâne Rabbleri Allah'ın şu hitabına nail

"Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefs,

Rabbine, hoşnud edici ve hoşnud edilmiş olarak dön.

Artık kullarımın arasına gir.

Cennetime gir.[31]

Muvahhid mü'minler, amellerin en efdalinin "Al­lah'a ve Rasulü (s.a.s.)'e iman etmek[32]olduğuna i-nanmış ve içinde hiç şübhe bulunmayan imanın Allah ka­tında en üstün amel[33]olduğunu bilmiş, kâmil insanlardır...

Diğer ibadetlerden önce, iman ibadetinin gerçekleş­mesi gerekir... Kalbin tasdik ve beynin idrak etmesi lazım­dır,.. Bu gerçekleştikten sonra, dil onu ikrar eder, diğer or­ganlar tasdik mührünü basar ve katıksız imanın aleyhine suç işlemezler...

Rasulullah (s.a.s.), Muaz b. Cebel (r.a.)'ı Yemen'e gönderirken, kendisine vermiş olduğu ilk emir; "Orada bulunan gayr-ı müslimleri:

"Lâ ilahe illallah ve enne Muhamrneden Rasulullah" düstûruna şehadet etmelerine çağır." olmuştur.[34]

Mü'min müslümanlar, "Önce iman!" demelidir... İman mes'elesi hallolursa, diğer mes'elelerin hepsi hal­lolur... Çünkü iman, lokomotiftir, diğer mes'eleler ona tabi olan vagonlardır... Eğer lokomotif sağlam ve güçlü ise, di­ğer vagonları peşisıra sürükler götürür... Eğer lokomotif, sağlam ve güçlü değil ise, hep beraber yolda kalınır.,. Yolda kalmakla da kalmmaz, o yol işgal edilir, diğerlerine de engel olunur...

İşgal altındaki İslâm topraklarında esaret altındaki mustaz'af muvahhid mü'minlerin, toplumda önce iman mes'elesim hâlletmeleri gerekiyor... Egemen tağutların zu­lüm saltanatlarına son vermek, imanı tanımak, kalbe yer­leştirmek ve onu idrak etmekle olur... İslâm topraklarında­ki egemen tağutlar, zulüm ve sömürü düzenlerini devam ederken, en büyük desteği, imanın farkında ve idrakında olmayan, aldatılmış halklardan almaktadırlar... İsimleri müslüman olan bu aldatılmış kitleler , reddedeceklerini ka­bul etmiş, kabul etmeleri şart olanları ise, reddetmek duru­muna düşürülmüşlerdir...



[1] Meryem, 19/93-96.

[2] Sahih-i Müslim, Kitabu'l - Bini ve's - Sıla, B.48, Hds.157. Sahih-i Buhârî, Kitabu't - Tevhid, B.34, Hds.l 11.

Kitabu'l- BedTİ - Halk, B.6, Hds.19. Şünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'I-Kur'ân, B.20, Hds.3370. İmam Malik, Muvatta', Kitabu'ş - Şa'r, Hds.15. İmam Buhârî, Halku Ef alİ'l - Ibad - Hadis-i Şerifler Işı­ğında İlâhî Kelâmın Müdafaası, çev. Yusuf Özbek, İst. 1992, sh.87, Hds.267.

İbn Kesir, A.g.e. c.10, sh.5187. İmam Ahmed b. Han-bel'den.

[3] Âl-ifmrân,3/31-32.

[4] Hacc, 22/18.

[5] Nahl, 16/49.

[6] İsra, 17/44.

[7] Sahih-İ Müslim, Kitabu'l - İman, B.l, Hds.l - 5. Sahih-i Buhârî, Kitabu'l- İman, B.37, Hds.43.

Kitabu' - Tefsir, B.237, Hds.297. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's - Sünnet, B.17, Hds.4695. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l -İman, B.4, Hds.2738. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.9. Hds.63 - 64. Sünen-i Neseî, Kitabu'l - İman, B.6, Hds.4958. İmam Suyutî, Mütevatir Hadisler, çev. M. Emin Akın, Ank. 1992, sh.35 - 36, Hds. 8.

[8] Sahih-İ Buhârî, Kitabu'l - Edeb, B.97, Hds.197. Sahih-i Müslim, Kitabu'l Fiten, B.19, Hds.87 ve 95. İmam Müslim (r.h.a.)'in ziyadesi: "Ben, Allah'a, meleklerine ve kitablanna iman ettim." Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l - Meîahim, B.16, Hds.4329. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l - Fiten, B.53, Hds.2348. Hds.2349'da:

"Allah'a, O'nun kitablanna, peygamberlerine ve ahiret gü­nüne imanım tamdır."

[9] Bakara, 2/285.

[10] Nisa, 4/136.

[11] Bakara, 2/177.

[12] Hucurâî, 49/14.

[13] Zariyat,51/35-36.

[14] Sünen-i İbn Mace, Mukadd»ne, B.9, Hbr.61.

[15] Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B.13, Hds.62. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z - Zühd, B.47, Hds.2522. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l - Fiten, B.12, Hds.3972.

İbn Kesir, A.g.e. c.13, sh.7O58. İmam Ahmed b. Han-bel'den.

[16] Nahl, 16/92

[17] Abdulkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman Uludağ, İst. 1991, sh.350.

[18] Ahkaf, 46/13 - 14. Fussilet, 41/30 - 31.

[19] Fussilet, 41/30

[20] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l - Kur'ân, B.42, Hds.3465,

[21] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - İman, B.13, Hds.I4. Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B.15, Hds.67 - 68. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l, İman, B.10, Hds. 2759. Sünen-i Neseî, Kitabu'l - İman, B.2, Hds.4954 - 4956. Neseî'de:

"Allah için sevip, Allah için buğzetmek." ziyadesi vardır.

[22] Bkz. Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B. 11, Hds.56. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l - İman, B.10, Hds.2758.

İmam Suyutî, Camiu's - Sağır Muhtasarı, c.2, sh. 410, Hds.2212 (4309). Deylemî'nin Müsnedü'l - Firdevs'inden.

[23] Bkz. Büruc, 85/1 - 10.

[24] Ahmed Davudoğlu, A.g.e. c.l sh.260 - 261.

[25] Asr, 103/1-3.

[26] Sad, 38/28.

[27] Meryem, 19/60.

[28] Ra'd, 13/28 - 29.

[29] Enbiya, 21/50.

[30] Hicr, 15/9.

[31] Fecr, 89/27 - 30.

[32] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu'I - İman, B.17, Hds. 19. Sahih-i Müslim, Kitabu'I - îman, B.36, Hds.135.

[33] Bkz. Sünen-i Dârimî, Kitabu'r - Rikak, B.28, Hds.2742.

Kitabu's - Salat, B.J35, Hds.1431. Siinen-i Neseî, Kitabu'I - İman, B.l, Hds.4953.

[34] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu'I Meğazî, B.6, Hds.345 (İbn Abbas'dan.)

Kitabu't - Tevhid, B.l, Hds.l.

Kitabu'z ~ Zekat, B.l, Hds.l. Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B.7, Hds.29 - 31. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'z - Zekat, B.5, Hds.1584. Sünen-i Neseî, Kitabu'z - Zekat, B.46, Hds.2512. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z - Zekat, B.l, Hds.1783. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z - Zekat, B.6, Hds.621. Sünen-i Dârimî, Kitabu'z - Zekat, B.l, Hds. 1622.)