Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tevhidi İdrak Etmek - Tevhidrasullaerinortakcagrisi - 6. Sayfa

Tevhidi İdrak Etmek

 

"Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (Misak'i) bozmazlar.[1]diye buyurur Rabbimiz Allah...

"Yüce Allah'ın: "Onlar, Allah'ın ahdini yerine geti­rirler." buyruğu, selim akıl sahihlerinin niteliklerindendir. "Ancak Allah'ın ahdini yerine getiren selim akıl sahibleri iyice öğüt alır" demektir.

Buradaki "ahid" bir cins isimdir. "Allah'ın bütün ahidlerini yerine getirirler" demektir. Bunlar da, lafızların kapsamına, bütün farzlara bağlılık, masiyeti gerektirici her şeyden de uzak durmak girer.

"Antlaşmalarını bozmazlar." buyruğunda, "antlaşma­ların cins isim olarak kasdedilme ihtimali vardır. Yani bunlar, Allah'a itaat uğrunda herhangi bir ahdi akdedecek olurlarsa, bunu bozmazlar.

Katâde der ki:

Yüce Allah, yirmi küsur ayet-i kerimede kullarına antlaşmalarından söz ederek bunları bozmayı yasaklamış­tır. Bu buyrukla, muayyen bir antlaşmaya işaret etme ihti­mali de vardır ki, buna göre, yüce Allah'ın kullarını ataları Âdem'in sulbünden çıkarttığı sırada onlardan almış olduğu ahid ve misak olabilir.

el- Kaffâl der ki:

Buradaki ahid, onların akıllarında yerleşik bulunan Tevhid ve Nübüvvet yoluyla bildirilenlere dair deliller­dir.[2]

İmam Kurtubî (rh.a), bu ayetin tefsirinde bu bilgileri beyan etmektedir... Muvahhid mü'minler, Misak anında Rabbleri Allah'a vermiş olduklan ahdi yerine getirme ko­nusunda gevşeklik yapmaz, bunun gerçekleşmesi için bü­tün imkanlarını harcarlar... Çünkü onlar, mutmain bir kalb ile bunun doğruluğuna iman etmişlerdir...

Tevhidi idrak etmek, yalnızca kalbî ve zihnî bir olay değlidir... Tevhid'i idrak edenler, bütün hayatlannı ve çevre hayatını Tevhid'in gereği gibi düzene sokanlardır... Verdik­leri Misak'a sadık kalmak, Tevhid'den sapmamakla olur... Verilen sözde durmak, hâl ve hareket ile doğrulanır..

Verilen söze sadık kalmayı ve yapılan bey'ata bağlı­lığı, selef-i salibinden iki örnek ile açıklayalım...

Avf b. Malik el-Escaî (r.a.) anlatıyor:

Dokuz veya sekiz veya yedi arkadaş, Rasulullah (s.a.s.)'in yanında idik.

(Bize):

"Allah'ın Rasulü'ne bey'at etmez misiniz?" buyurdu. Biz:

Bizler, sana (çoktan) bey'at ettik ya Rasulullah, dedik.

Sonra (yine):

Allah'ın Rasulü'ne bey'at etmez misiniz?"

Bunun üzerinde biz, ellerimizi açarak:

Biz, sana bey'at ettik ya Rasulullah, (daha) neye bey'at edeceğiz, diye sorduk.

(Rasulullah):

"Allah'a ibadet edeceğinize, O'na hiçbir şeyi şerik koşmayacağınıza, beş vakit namazı kılacağınıza, itaat edeceğinize ve işitmediğimiz bir kelime söyledikten sonra-başkalarından bir şey istemeyeceğinize bey'at edeceksiniz." buyurdular.

Vallahi, sonraları bu arkadaşlardan bazılarını gör­düm. Birinin kamçısı yere düşse, hiçbir kimseden:

Şunu, bana ver, diye istemezdi. [3] Rasulullah (s.a.s.)'in azadlısı Sevban (r.a.)'dan. Rasulullah (s.a.s.):

"Halktan bir şey istemeyeceğine kim bana söz verir ki, ona cenneti garanti edeyim?" buyurdu.

Sevban: - Ben, dedi.

Gerçekten de, hiç kimseden bir daha hiçbir şey iste­medi. [4]

İşte verdikleri söze, yaptıkları bey'ata sadık kalanla­rın, dünya durdukça örnek olacak tavırları!..

Allah'a ve Rasulullah (s.a.s.)'e verdikleri söze bağlı-lılıkları, bütün ümmete Örnek olan Ashab-ı Kiram (Allah cümlesinden razı olsun), Tevhid'i idrak etmiş, iman, onla­rın kanına ve her hücresine sinmişti... Onlar gibi olmaya çalışmak, ümmetin her ferdinin üzerine ertelenemez bir borçtur...

Muvahhid mü'minler, yegâne Rabbimiz Allah'ın, Rabb oluşunu Tevhid etmiş, O'ndan başka hiçbir yaratıcı, eğitici, koruyucu ve rızık verici tanımamış, kabul etme­mişlerdir... Gerçi insanlar arasında bir kaç ruh ve akıl has­tasından başkası, Allah'ın yegâne yaratıcı, koruyucu ve n-zık verici olduğunu inkâr etmiş değildirler... Mutlak müş­rikler ve kâfirler bile Allah'ın Rabb oluşunu kabul etmiş, fakat ya O'na şirk koşmuş, ya da herhangi bir ayetini, bir sıfatını inkâr etmiştir... Bundan dolayı müşrik ve kâfir ol­muşlardır...

Allah'ın, âlemin yegâne yaratıcısı ve yönetici olduğu insanlar tarafından kabul edilmiştir... Muvahhid mü'min, bu konuda Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih edip Tevhid ederken, müşrikler, O'na şirk koşmuş, bir şeyleri O'na or­tak etmişlerdir... Yoksa müşrik ve kâfirler, Allah'ın varlığım tamamen inkâr etmiş değildirler... Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

"Andolsun, onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı, gü­neşi ve ayı kim emre amade kıldı?' diye soracak olursan, şübhesiz: 'Alİah' diyecekler. Şu hâlde nasıl oluyor da çev­riliyorlar?" [5]

"De ki: 'Eğer biliyorsanız (söyleyin): Yeryüzü ve o-nun içinde olanlar kimindir?"

'Allah'ındır' diyecekler. De ki: 'Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?'

De ki: 'Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir?'

'Allah'ındır' diyecekler. De ki: 'Yine de sakınmaya­cak mısınız?'

De ki: 'Eğer biliyorsanız (söyleyin): Her şeyin mele-kutu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir?' ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor.'

'Allah'ındır' diyecekler. De ki: 'Öyleyse, nasıl olur da böyle büyükleniyorsunuz?

"Hayır, Biz onlara hakkı getirdik, ancak onlar, ger­çekten yalancıdırlar.[6]

İmam İbn Kesir (rh.a), bu ayetlerin tefsirinde şöyle diyor:

"Allah Teâlâ, kendisinden başka ilâh olmadığına, ibadetin tek ve ortağı olmaksızın sadece O'na gerektiğine, irşad buyurmak üzere vahdaniyetini, yaratmada, tasarruf ve hükümranlıkta yegâne olduğunu kalblere yerleştiriyor. Bu sebebledir ki, Allah'ın Rabb olduğunu, Rabb'lıkta O'nunla birlikte ortaklar koşan, tapındıklarının hiçbir şey yaratmadığını, bir şeye sahib olmadığını, hiçbir şeye ha­kim olmadığını itiraf etmeleriyle birlikte Allah ile beraber O'ndan başkasına tapınan, bu ortaklara tapınmalarının kendilerini Allah'a yaklaştıracağı inancında olan müşriklere, Rasulü (s.a.s.)'in böye demesini emrediyor.[7]

İmam İbn Kesir (rh.a)'in de beyan etmiş olduğu gibi müşrikler, Allah'ın varlığını inkâr etmiyorar... Allah'ın varlığını, göklerdeki mutlak hakimiyetini ve yerdeki, tabi­at üzerindeki egemenliğini kabul ediyorlardı... Ancak in­sanlar üzerindeki kanun koyma, sevk ve idare konusunda­ki egemenliğine ortaklar koşuyorlar, ya kendi nevalarının ya da birilerinin bu egemenliğe, ya kısmen veya tamamen sahib olduğunu iddia ediyorlardı... Egemen oldukları böl­gelerde, onların egemenliğini isteyerek veya zorla kabul edenlerin üzerinde bu yaptırım güçlerini kullanıyorlardı...

Rabbimiz Allah, bu gibi ayetlerinde, onların buna hak­larının olmadığını, böyle davranmakla hadlerini aşıp tuğyan ettiklerini, kendilerinin aciz birer kul iken ilâhlığa kalkış­malarının korkunç zulüm olduğunu beyan etmektedir... Aynı konudaki ayetleri okumaya devam edelim: "De ki: 'Gördünüz mü söyleyin, Allah, Kıyamet gü­nüne kadar gündüzü sizin üzerinizde kesintisizce sürdüre­cek olsa, Allah'ın dışında size içinde dinleneceğiniz gece­yi getirecek ilâh kimdir? Yine de görmeyecek misiniz? Kendi rahmetinden olmak üzere O, sizin için, dinlenmeniz ve O'nun fazlından (geçiminizi) aramanız için ge­ceyi ve gündüzü var etti. Umulur ki, şükredersiniz.[8]

"De ki: Göklerde ve yerde sizlere nzık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi Ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip çe­viren kimdir? Onlar: 'Alİah' diyeceklerdir. Öyleyse de ki: 'Peki, siz yine de korkup sakınmayacak mısınız?

İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'dır. Öyley­se, haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hâlâ çevriliyorsunuz?" [9]

İmam Kurtubî (rh.a) şöyle diyor:

"Bu anlamdan kasıt, müşriklerin kanaatlerini reddet­mek, onlara karşı delili ortaya koymaktır. Bunu, onlardan kim itiraf ederse, artık onlara karşı delil açıkça ortaya kon­muş olur. İtiraf etmeyenlere ise, bu göklerin ve yerin bir yaratıcısının bulunmasının kaçınılmaz olduğu tesbit edil­miş olur. Zaten bu konuda aklı bulunan hiçbir kimse tartış­maz, tereddüt etmez. Çünkü bunun, böyle olduğu neredey­se kesin bir bilgi (zorunluluk) seviyesindedir.

"Size gökten" yağmur ile "ve yerden" bitkiler ile "rı-zık veren kimdir? yahud o gözlere ve kulaklara malik olan kimdir?" Yani, onları var eden ve sizin için onları yaratan kimdir?

"Ölüden diriyi" yani, yerden bitkiyi, nutfeden insanı, taneden başağı, yumurtadan kuşu, kâfirden mü'mini "çıkaran ve.....kimdir. İşleri yerli yerince kim yönetiyor?" İşleri kim takdir eder, kim hükme bağlar?

"Hemen: 'Alİah' diyecekler" Çünkü onlar, Allah'ın yaratıcı olduğuna inanırlardı. Yahud da: Eğer düşünür ve insafı elden bırakmazlarsa, bunları yapan Allah'dır, diye­ceklerdir.

O hâlde sen de ey Muhammed, onlara de ki: '"O hâl­de korkmaz mısınız?" Yani, Allah'ın cezasından, dünyada ve ahirette sizden intikam alacağından korkmaz mısınız?

"İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur." Yani, bütün bu işleri yapan gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Yoksa O'nunîa birlikte koştuğunuz ortaklarınız değildir. Kimisi de, şöyle demiştir:

Küfür, hakkın üzerinin Örtülmesi demektir. Hakkın dışında olan herşey de bu kabildendir. Buna göre haram bir sapıklık, mubah hidayettir. Çünkü helâl kılan da, ha­ram kılan da Allah'tır.

Birinci açıklama (bu ayetin nazmı gereğince) daha uygundur. Çünkü Önce: "De ki: 'Size gökten ve yerden nzık veren kimdir?[10] diye sorulduktan sonra: 'İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur." diye buyrulmuş-tur. Yani, sizi rızıklandıran ve bütün bunları yapan sizin "Gerçek Rabbinizdir." Bu da, uluhiyet O'nun hakkıdır ve O'na ibadet etmek gerekir, demektir. Durum böyle oldu­ğuna göre, uluhiyet ve ibadette başkalarını O'na ortak koş­mak sapıklıkta- ve hak olmayan bir iştir.[11]

Göklerde ve yerde yegâne Rab ve ilâh olan Allah, Kâinatın cümlesine tam egemendir ve bu egemenlik, tama­men veya kısmen hiç kimseye devredilmemiş, devredile­mez de!.,

"(Allah), kendi hükmüne hiç kimseyi ortak kıl­maz.[12]

Değişmez ve değiştirilemez hak budur!.. Zaman za­man zalim tağutlar, haddlerini aşarak zorbalıkla ele geçir­dikleri bir bölgede halka egemen olduklarını ifade ediyor­larsa da, herbiri aciz ve fanî bir insan olduğu için onların bu geçici egemenlikleri, bir başkasına devredilmek, ya da tamamen ortadan kaldırılmak ile yok olup gider...

Hak ortaya çıktıktan sonra, hakkı kabul etmeyen ve hakka taslim olmayanın durumu, sapıklıktan başka bir şey değildir... Ya hak kabul edilir, ya da batıl!.. Her ikisi bir arada olmaz!..

Hak, Allah'dır ve Allah'ın razı olduğu şeydir... Hak, İslâm'dır. Çünkü Alİah, din olarak İslâm'ı seçmiş ve beğe­nip razı olmuştur.[13]Hak ve fıtrat dini olan İslâm'dan başka bütün tağutî ve beşerî fikirler, ideolojiler, felsefeler ve düzenler, fıtrattan ve haktan birer sapmadır!.. Bu sapış, insanlık âlemine ağıra mal olmuş ve korkunç bir kargaşaya, önü alınmaz bir felâkete sebeblik yapmıştır...

Hakkın kim ve ne olduğu yegâne önderimiz Rasululah (s.a.s.) tarafından şöyle beyan olunmuştur:

İbn Abbas (r.a.)'nm rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), geceden bir kısmında teheccüd namazı kıldığında şöyle derdi:

"Allahım, her hamd senin içindir. Sen, göklerin ve yerin nurusun. Hamd sana mahsûstur. Sen, göklerin ve yerin daimî tedbir edicisisin. Hamd sana mahsustur. Sen, göklerin, yerin ve bunlardaki her şeyin Rabbisin? Sen, Hakk'sın. Va'din de haktır. Senin sözün de ancak haktır. Sana kavuşmak haktır. Cennet haktır, cehennem de haktır. Peygamberler de haktır. Kıyametin kopması da haktır.

Allahmı, ben kendimi yalnız Sana teslim ettim. Yal­nız Sana iman ettim. Yalnız Sana güvenip dayandım. Yal­nız Sana yöneldim. Yalnız Sana dayanarak mücadele et­tim. Aramızda yalnız Seni hakem kıldım. Benim Önceden işlediğim, sonra işlerim sandığım, gizli yaptığım ve açık­tan işlediğim bütün günahlarımı mağfiret eyle. İbadete la­yık ilâh ancak Sensin. Senden başka hiçbir ilâh yok­tur.[14]

İşte, Alemlerin Rabbi Allah'a katıksız iman ve tam teslimiyetin ifadesi!.. Allah'a ve ahiret gününe iman eden muvahhid müzminlerin biricik önderi ve örneğinin hâli... İşte, O'nun kulluk makamındaki tavrı ve hakka karşı olan vazifesini gereği gibi yerine getirirken, ümmetine örnek oluşu!..

Rabbimiz Allah, şöyle buyuruyor:

"Andolsun, onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, tartışmasız: 'Onları, üstün ve güçlü (Az­iz) olan, bilen (Allah) yarattı.' diyecekler.[15]

"Andolsun, onlara: 'Kendilerini kim yarattı?' diye soracak olsan, elbette: 'Alİah' diyecekler. Öyleyse, nasıl olurda çevriliyorlar?[16]

"Andolsun, onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' di­ye soracak olsan, tartışmasız: 'Alİah, diyecekler. De ki: 'Hamd, Allah'ındır.' Hayır, onların çoğu bilmezler.[17]

"Andolsun, onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' di­ye soracak olsan, elbette: 'Alİah' diyecekler. De ki: 'Gör­dünüz mü? Haber verin: Allah'dan başka taptıklarınız, eğer Allah, bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını kaldırabilirler mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese, O'nun rahmetini tutup önleyebilecekler mi?' De ki: 'Allah, bana yeter. Tevekkül edecek olanlar, O'na tevekkül etsinler.[18]

Rabbimiz Allah'ın ayetlerde beyan buyrulduğu üze­re, müşrik ve kâfirler, Allah'ın varlığını ve kâinattaki tabiî egemenliğini kabul etmektedirler... Bununla beraber Al­lah'a şirk koşmaktadırlar...

Rasulullah (s.a.s.)'in beyanıyla:

"Bu, ümmetin Fir'avnı olan"[19]Ebu Cehil, Allah'ın varlığına inanıyor, fakat ilâh olarak kabul ettiği put heykelleri de O'na ortak kılıyordu... Ebu Cehil, Allah'ın varlı­ğına inandığı gibi, kendisi ile muhatabının arasındaki hükmü verecek merci olarak da Allah'ı kabul ediyordu...

Bedir Savaşı öncesi başında bulunduğu şirk ordusu, Rasulullah (s.a.s.) komutasındaki Tevhid ordusuyla karşı karşıya geldiği zaman şöyle demişti Ebu Cehil:

Hayır, Vallahi Allah, bizimle Muhammed'in ara­sında hükmünü verinceye kadar dönmeyeceğiz. [20]

Rabbimiz Allah'ın, en son Rasulü ve en son Nebisi vasıtasıyla göndermiş olduğu Kitabını, o Kitabı tebliğ eden RasuluUah (s.a.s.)'in Nübüvvetini ve Risaletini inkâr eden, yalnız inkâr etmekle kalmayıp Bedir Savaşı'nda öldürülmesine kadar, en azılı düşman olarak kalıp Rasulul-lan (s.a.s.) ile mü'min müslümanlarla savaşan, birçoklan-na işkence eden, bir çoğunu öldürüp şehid eden Ebu Ce-hil'in sözüdür bu:

Vallahi, Allah, bizimle Muhammed'in arasında hükmünü verinceye kadar dönmeyeceğiz.

Allah'ın Kelâmı olan Kur'ân'a, Allah'ın dini İslâm'a ve Allah'ın Rasulü Muhammed (s.a.s.) ile Allah'a katıksız iman eden muvahhid mü'min müslümanlara karşı en kin­dar düşmanlığı yürüten Ebu Cehil, Allah'ı, kendileri ve RasuluUah (s.a.s.) arasında hakem kabul ediyordu!.. Ebu Cehil'in ve onun uzantısı olan çağdaş Ebu Cehillerin inançları böyle sapık bir inançtı!.. Çünkü onlar, hem Al­lah'a inandıklarım beyan ediyor, hem Allah'a şirk koşuyorlardi!.. Allah'ı, bazı konularda yetkili, bazılarında yet­kisiz görüyorlardı... Allah'ı yetkisiz gördükleri konularda, yetkiyi, ya kendi istek ve tutkularına, yani heveslerine, ya da birilerinin heva-u heveslerine veriyorlardı... Onların, kayıtsız - şartsız egemen olduklarına inanıyor, savunuyor ve bu şirk düzenini canlan bahasına korumaya çalışıyor­lardı... Tevhid'in merkezi olan Mekke şehrini, böyle sapık bir anlayışla şirkin merkezi hâline getirmişlerdi...

Ebu Cehil, hem Allah'ı biliyor, hem de O'nun hük­müne inanıyor!.. Dikkat edilecek olursa, onun ve kendisi gibi olan müşriklerin Allah'ın hükmüne inandıklarını be­yan etmeleri, mes'elenin kendilerini aştığını, o konuda a-ciz olduklarını gördükleri ve ellerinden bir şeyin gelmedi­ğinin farkına vardıkları sırada gündeme geliyor... Aciz kal­dıkları, güçlerini aşan konularda, ister istemez Allah'ın hükmünü kabul ediyorlar... Deprem, sel, kuraklık ve tıbbın aciz kaldığı hastalıklar gibi olaylarda, Allah'ın hükmüne boyun büküyorlar... Aynı şirk zihniyeti, Allah'ın insan kullarının gerek ferd, gerekse toplum hayatları için koydu­ğu hükümlerini asla kabul etmiyor, onlan bir yana bırakıp kendi hükümlerini yürürlüğe koymaktadır... Tarih boyu böyle yapmışlar, hâlâ da aynı şirk uygulaması devam et­mektedir... İşgal edilmiş İslâm topraklannda egemen olan zalim tağutların uygulamalarına bakıldığında aynı olayın tıpkısı olan örnekler görülecektir...

Tarihteki meşhur müşriklerden Nemrud da böyley­di... Onun, Halilullah İbrahim (a.s.) ile tartışmalarında ay­nı şirk mantıksızlığını ortaya koymuştur... Gücünün yettiği konularda, Allah'ın hükmünü reddeder, gücünü aşan, ko­nularda apışıp kalır, acizliğinin farkına varır!..

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Allah, kendisine mülk verdi diye, Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni (Nemrud'u) görmedin mi? Hani İbrahim: 'Benim Rabbim diriltir ve öldürür.' demişti. O da: 'Ben de öldürür ve diriltirim.' demişti. (O zaman) İbrahim: 'Şübhe yok, Allah, güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir.' deyince, o inkarcı böylece afal­layıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.[21]

İmam Taberî (rh.a) şöyle diyor:

"Hz. İbrahim ile Rabbi hakkında tartışan bu adamın Nemrud b. Men'an adında, yeryüzünde ilk zorbalık yapan bir hükümdar olduğu, Mücahid, Katâde, Rebi' b. Enes, Süddî ve İbn Zeyd tarafından rivayet edilmektedir.

Mücahid diyor ki:

Bu zorba hükümdara iki adam getirildi. O, adam­lardan birisini öldürdü, diğerini bıraktı ve dedi ki:

İşte ben, şunu öldürdüm, şunu yaşatıyorum.

Bu davranış, Nemrud'un ahmaklığını, beyinsizliğini ve anlamsız bir demogojiye giriştiğini gösterir. Çünkü ya­şatma ve öldürme, yok olan bir şeyi varedip ona hayat ver­me, verdiği canı alıp onu öldürmedir. Yoksa bir insanı öl­dürüp diğerini affetme değildir.[22]

İmam ibn Kesir (rh.a), bu konuda şunları beyan eder: "Nemrud, İbrahim'den, davet etmiş olduğu Rabbın varlığına bir delil istemişti. Bunun üzerine İbrahim:

"Benim Rabbim, öldüren ve diriltendir." O'nun varlığına delil, bu eşyanın sonradan var olması, yokluktan belirmesi ve var olduktan sonra yok olmasıdır, demişti. Bu, muhtar bir yaratıcının zarurî delilidir. Çünkü eşya, kendi kendine meydana gelemez. Onlan, varedecek bir yaratıcıya mutlaka ihtiyaç vardır. Bu da, benim tek ve ortak-sız olarak ibadetine çağırdığım Rabb'dir, demişti.

İşte burada tartışmakta olan kişi (Nemrud), şöyle der: "Ben de, diriltir ve öldürürüm."

Katâde, Muhmmed İbn İshak, Süddî ve bir çokları şöyle diyorlar:

(Nemrud, bunu şöyle açıklar):

Bana, öldürülmeyi hak etmiş iki adam getirilir. Bi­rinin öldürülmesini emrederim, o, öldürülür. Diğerinin de affedilmesini emrederim, o, öldürülmez. İşte diriltme ve öldürmenin anlamı budur.

Açıkça görüldüğü üzere Nemrud, bu anlamı kastet-memiştir. Çünkü İbrahim'in söylediğine, bu bir cevab teş­kil etmez, bu mânâda değildir. Çünkü bu anlam, bir yaratı­cının varlığına engel değildir. O, ancak inad ve muhalefeti sebebiyle yaratıcılık makamını kendisi için iddia etmek is­temiş ve kendisinin bunu yapabileceğini, daha sonra Fir'avn'm da:

"Sizin, benden başka bir ilâhınızın olduğunu bilmi­yorum.[23] dediği gibi, kendisinin diriltip öl­dürebileceğini sanmıştır. İşte bunun içindir ki, o, bu inad ve muhalefetinde devam edince İbrahim (a.s.):

"Allah, güneşi doğudan getirir. Haydi sen de onu, ba­tıdan getir." demiştir.

 (Yani) sen, iddia ettiğin gibi dirilitir ve öldürürsen, dirilten ve öldüren, varlıkların zatlarını yaratma, yıldızlan ve hareketlerini emri altına almada onlar üzerinde tasarruf sahibi olandır. İşte güneş, her gün doğudan doğar. Eğer id­dia ettiğin gibi, dirilten ve Öldüren ilâh isen, onu batıdan getir.

Nemrut aczini ve bu konuda inadlaşmaya gücü yet­mediğini anlayınca susar ve konuşmaz. Hüccet de yerini bulmuş olur.

Allah Teâlâ, burada buyurur ki:

"Öyle ya, Allah, zalimler güruhunu hidayete erdir­mez."

Onlar, ne bir hüccet, ne de bir burhan ilham etmez. Bilakis onların hüccetleri, Rabbleri katında hükümsüzdür. Allah'ın gazabı ve şiddetli azabı onlar içindir.[24]

İmam Kurtubî (rh.a) de, şöyle der:

"Usûlcüler, bu ayet-i kerime ile ilgili olarak şunu kaydederler:

İbrahim (a.s.), yüce Rabbini, O'na has sıfatlardan olan diritmek ve öldürmek ile nitelendirince -fakat bu, ha­kikati de, mecazı da olan bir ifade olduğundan dolayı- İb­rahim (a.s.) bunların hakikat anlamlarım kastetmekle bir­likte Nemrud, mecazî anlamlarına sığındı ve kavminin ola­yı gerçek şekilde görmesine imkân vermeyecek şekilde hakikati gizledi.

İbrahim (a.s.), onun bu karşı cevabım, tartışma gereği kabul eder göründü. Bu sefer ona, bir başka misal vererek, mecazın söz konusu olmayacağı bir hususu ondan istedi:

"O kafir de şaşırıp kalmıştı."

Yani, ileri sürecek delili kalmamış ve:

Güneşi, doğudan doğuran asıl benim, demek imkâ­nını bulamamıştı. Çünkü akıl sahihleri, onun bu iddiasını elbette ki yalanlar. [25]

Kendilerini rahmetle ve hürmetle andığımız değerli İslâm âlimleri olan müfessirlerimizin de beyan ettikleri gi­bi, yeryüzünde tuğyan eden zalim egemen tağutlar, Rabbi-miz Allah'ın kâinat üzerindeki egemenliğine karşı acizliklerini kabul etmiş ve bu ilâhi güce boyun bükmüşlerdi... Onlar, ancak egemen oldukları ülkelerde yaşayan insanla­rı, gerek ikna yolu ile, gerekse zorbalıkla kendi hükümleri­ne itaat etmelerini veya en azından vatandaşlarının onların emirlerine karşı gelmemesini sağlamışlardır... Yoksa onlar da, çok iyi biliyorlardır ki, yalnız Allah'ın gücü ve kudre­tinde olan tabiat olaylarının seyrini değiştiremezler... On-lann şirk koştukları alan, Alİah Teâlâ'nın insanlar üzerin­deki egemenliğidir... Toplumsal sevk ve idarede, Allah'ın hükümlerini kabul etmiyor veya onları yürürlükten kaldırı­yorlar bu inatçı zalim tağutlar.

Kaydedeceğimiz şu iki tarihî olay, Ebu Cehilî karak­teri çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır...

Ebu Cehil, Ebu Süfyan ve el-Ahnes b. Şerflc, bir gece Rasulullah (s.a.s.) evinde gece namaz kılarken, okuduğu Kur'ân'ı dinlemek üzere gittiler. Herbiri bir yere gizlendi. Hiçbiri de, bir diğerinin yerini bilmiyordu. Peygamberi

dinleyerek geceyi geçirdiler. Sabah, tan yeri ağannca bu­lundukları yerlerden ayrıldılar. Yolda birbirleriyle karşılaştılar. Böyle bir şey yaptığı için herkes bir diğerini (kına­yarak) eleştirdi:

Birbirlerine;

Bir daha böyle yapmayın. Sizin bu yaptığınızı ser­serinin biri görürse, kalbine şübhe düşürürsünüz, dediler.

Sonra ayrılıp evlerine gittiler.

Bir sonraki gece, yine herbiri, Rasulullah (s.a.s.)'i dinlemeye gittiler ve ilk gecedeki yerlerine yerleştiler. Yi­ne Peygamber'i dinleyerek gecelerini geçirdiler. Tan yeri ağannca da yerlerinden ayrıldılar. Yolda yine karşılaştılar. Önceki gibi birbirlerini eleştirdiler, sonra yine evlerine dö­nüp gittiler.

Üçüncü gece de aynı olay tekrarlandı. Bu kez yolda karşılaştıklarında birbirlerine:

Bir daha buraya gelmemek üzere anlaşmadıkça ay­rılmayalım, dediler.

Bu hususta aralarında anlaşma yaptılar. Sonra da ay­rıldılar.

Sabah olunca, el-Ahnes b. Şerik, bir deynek alıp Ebu Süfyan'ın evine gitti.

Ona:

Ya Ebu Hanzala, Muhammed'den dinlediğin şey hakkında ne düşünüyorsun, bana söyle? dedi.

Ebu Süfyan, ona:

Ya Ebu Sa'lebe, Vallahi, mânâsını anladığım, kav­radığım birtakım şeyler de duydum, mânâsını bilmediğim şeyler de, cevabını verdi. El-Ahnes:

Ben de, diyerek onun yanından çıktı. Ebu Cehil'e geldi, evine girdi ve ona da:

Ya Ebu'l - Hakem, Muhammed'den duyduğun şeyler hakkında görüşün ne? diye sordu.

Ebu Cehil:

Ne mi duydum? Biz ve Abdü Menâf oğulları şan ve şeref konusunda birbirimizle yarıştık durduk. Onlar, ye­mek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar, çeşitli görevler üst­lendiler, biz de üstlendik. Onlar verdi, iyilik etti, biz de verdik, iyilik ettik. Develer üzerinde karşılıklı diz çöküp yarış atları gibi yarıştık durduk.

Şimdi onlar:

Gökten kendisine vahiy gelen bir Peygamberimiz var, dediler.

Biz, buna nasıl yetişebiliriz? Vallahi, biz, ona asla inanmayız ve onu tasdik etmeyiz, cevabını verdi.

Bunun üzerine el-Ahnes b. Şerik, Ebu Cehil'in ya­nından kalktı gitti. [26]

El - Muğire b. Şu'be, Rasululah'ı tanıdığı ilk gün Mekke'nin bir sokağında Ebu Cehil b. Hişam'la gidiyordu. Birdenbire Rasulullah (s.a.s.)'te karşılaştılar.

Rasulullah, Ebu Cehil'e:

"Ya Ebu'l - Hakem, Allah'a ve Rasulü'ne gel. Seni, Allah'a çağırıyorum." buyurdu.

Ebu Cehil:

Ya Muhammed, sen, artık bizim ilâhlarımızı eleş­tirmekten vazgeçtin mi? Getirdiklerini tebliğ ettiğine şeha-det etmemizi istemez misin? Biz, şehadet ederiz ki sen, vazifeni tebliğ ettin. Vallahi, senin söylediklerinin hak ol­duğunu bilsem de sana tabi olmam, dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber, döndü gitti. Ebu Cehil, El - Muğire b. Şu'be'ye dönerek:

Vallahi ben, O'nun söylediklerinin hak olduğunu elbette biliyorum. Fakat Kusayyoğullan:

Hicabet (Kabe örtüsünü değiştirme) bizde olsun, dediler.

Peki, dedik.

Nedve (Cahiliyye döneminde Kureyş'in Mekke'de kurduğu danışma meclisi) bizde olsun, dediler.

Peki, dedik.

Liva (sancaktarlık) bizde olsun, dediler.

Peki, dedik.

Sikaya (hacılara su verme işi) bizde olsun, dediler.

Peki, dedik.

Onlar açları doyurdu, biz de doyurduk. Nihayet atlı­larımız yarışır oldu.

Peygamber bizden, dediler.

Hayır, Vallahi yapamam (bunu kabul etmem). [27]

Önderimiz Rasululah (s.a.s.):

"Şübhesiz her ümmetin bir Fir'avn'ı vardır. Bu üm­metin Fir'avn'ı da Ebu Cehil'dir." buyurmuştu. [28]

Ebu Cehil'in, "Ümmetin Fir'avn'ı olmasına", "Valla­hi" deyip Allah'ın adına yemin etmesine, "Allah, bizimle Muhammed'in arasında hükmünü verinceye kadar dönme­yiz." diye Allah'ın hükmünü tanıması ve razı olmasına ne demeli?!.. En büyük zulüm ve en korkunç suç olan şirk, insanı böyle çelişkilerle dopdolu yapar..

Allah'a şirk koşmak, Ebu'l - Hakem, yani bilenlerin, hikmetli oianlann babası olarak lakablandınlan kişiyi, Ebu Cehl, yani cehlin, cehaletin babası hâline getirmişti!.. Şir­kinden, küfründen ve kör inadından dolayı, hak olduğunu bile bile hakıikati inkâr ediyor, ona karşı savaş açıyordu... Allah'ın Rabb olduğunu biliyor, fakat atalarından miras kalan put heykelleri Allah'a ortak ediyordu... Rasulullah (s.a.s.)'i tanıyor, biliyor, fakat Mekke'nin egemenliği elle­rinden çıkar diye bile bile inkâr ediyordu... Ve atalar dini­ne, yani atalarının onlara miras bıraktığı şirk ilkelerine bağlılığım her şeye rağmen sürdürüyordu Ebu Cehil... Ve Ebu Cehil'in izinde gidenler, bu anlayıştan hiç taviz ver­meden, hem de müslüman gözükerek, İslâm topraklarını işgal ederek, şirk hükümleriyle hükmetmeye devam edi­yorlar... Biliyorlar, yapmıyorlar... Allah'ın hükmünü uygu­lamayı terk ediyorlar, kendi hükümlerini uyguluyorlar...

Kendi hükümlerini, Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in hük­müne tercih ediyorlar... Ayrıca Allah'ın ve Rasulü (s.a.s.)'in hükmüyle hükmolunmayı yasaklamış, onu gün­deme getireni cezalandırıyorlar... Hem de: "Elhamdülillah, biz de müslümamz."(!) sözünü söyleyerek!..

Çağın Ebu Cehilleri, izinde oldukları Mekkeli müşrik Ebu Cehil'den daha kalitesiz ve daha sinsidirler... Mekkeli Ebu Cehil, dobra dobra şirkini ve küfrünü ortaya koyup İs­lâm'ı reddediyor, Rasulullah (s.a.s.) ile savaşıyordu... Ça­ğın Ebu Cehilleri; Cahiliyye eğitimiyle cahilleştirdikleri, aldatıp uyuttukları halklara karşı müslüman (!) görünüyor, onları daha rahat sömürüp sevk ve idare ediyorlar. İşgal al­tındaki İslâm topraklarındaki zalim egemen tağutların yap­tığı, bundan başka bir şey değildir...

Bu zalim egemen tağutî kadrolar, Allah'ın yaratıcı olduğunu, kabul ediyor, hüküm koyuculuğunu bir yana bırakıyor hatta Allah'ın hükümlerim eskimiş, zamanı geç­miş, kendi devirlerinde geçmez olarak değerlendiriyorlar!.. Yegâne Rabbimiz Allah, kendisinin hem yaratan, hem de hüküm koyan, emreden olduğunu ayetlerinde be­yan buyurmaktadır:

"Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra Arş'a istiva eden AHah'dır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur. Âlemle­rin Rabbi olan Allah ne yücedir.[29]

İmam Kurtubî (rh.a) şöyle der:

"Alİah, bu haberinde bize doğruyu söylemiştir. Ya­ratmak da yalnız O'nundur, emretmek de. O, bütün mahlukatı yarattı ve sevdiği, uygun gördüğü şeyleri onlara emir olarak verdi. Bu emir, aynı zamanda yasağı da vermesini gerektirmektedir.[30]

İbn Cerir (rh.a), Abdulaziz eş-Şâmî'den, O'nun da bir Sahabî olan babasından şu hadis-i şerifi nakleder: Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Kim yaptığı salih bir amelden dolayı Allah'a ham-detmez de, kendisini övmeye kalkışırsa; şükrü azalır, ame­li de boşa çıkar. Kim de Allah'ın kullar için emirden bir pay verdiğini zannederse; Allah'ın, Peygamberlerine indirdiğini inkâr etmiş olur. Çünkü Allah Teâlâ:

"İyi bilin ki, yaratmak ve emretmek O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Allah, yüceler yücesidir.[31] buyurmaktadır. [32]

Yaratmak ve emretmek, yalnızca Allah'a aid olduğu için birbirinden asla ayrılamazlar... Müşrikler ve kâfirler, yaratmayı Allah'a has kılarken, insanlar üzerinde sevk ve idare emrini kendi haklan olarak görüyor, böyle kabul edip uyguluyorlar... Allah, hiç kimseye böyle bir hak vermemiş, hükmünde kiseyi kendisine ortak kılmamıştır.[33]

Yegâne önderimiz Rasululah (s.a.v.)'in beyanıyla: "Kim de, Allah'ın kullar için emirden bir pay verdiğini zannederse Allah'ın, Peygamberlerine indirdiğini in­kâr etmiş olur."

İbn Uyeyne de, şöyle diyor:

Yaratma ve emir verme işi Allah'a aiddir. İkisi de Allah'nı sıfatlanndandır. Bu ikisinden birini kabul etme­yip reddetmek küfür olur. [34]

İşte, Nemrud'un, Fir'avn'ın ve Ebu Cehü'in, şirke ve küfre düştükleri hassas nokta!.. İşte, onların takibçisi olan modem çağın egemen zalim tağutların müşrikleştiği inanç, hâl ve hareket merkezi!.. Yaratmak ile emretmeyi birbirin­den ayırıp, yaratmayı Allah'a has kılarken, emretmeyi kendilerinin en tabiî hakkı olarak kabul etmeleri!.. Ve on­ları takib edenlerin, egemenlik konusunda kendilerine hiz­met edip yardımcı olanların durumu!..

Allah'ın verdiği akıl nimetini kullanabilen her mü'min müslümanın, imanım korumak, Tevhid akidesini bozmamak için bütün imkânlarıyla kaçınmaları gereken şey, yaratma ve emretmeyi ayırıp, emir konusunda Allah'ın hakkını gasbedenlerden tüm ilişkilerini kesmektir... Rabbimiz Allah, şöyle buyurur: "Görmüyor musun ki, şübhesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli sizin üzerinizdeki nimetlerini genişletip tamamlamıştır. (Buna rağmen) insanlardan öyleleri vardık ki, hiçbir ilme dayan­madan bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitab olmadan Allah hakkında mücadele edip durur.

"Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah'ın dışında ilâhlar olsaydı, elbette ikisi de bozulup gitmişti. Arş'ın

Rabbi olan Allah, onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir.[35]

"De ki: 'O, gökleri ve yeri yaratırken ve O, (hep) besleyen (hiç) beslennıezken, ben, Allah'dan başkasını mı veli (dost) edineceğim?' De ki: 'Bana, gerçekten müslü-man olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma (denildi).[36]

"Şu hâlde hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi Allah'ındır.

Göklerde ve yerde büyüklük O'nundur. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.[37]

Rububiyet konusunda yegâne Rabbimiz Allah'ı Tev­hid eden muvahhid mü'minler, uluhiyyet konusunda yegâ­ne ilâhımız Allah'ı Tevhid ederler... Yalnız ve yalnız Al­lah'a ibadet eder ve ibadet konusunda Allah'dan başkasına yönelmenin Tevhid'i bozucu bir şey olduğunu bilip idrak ederler... Akîde konusunda Allah'a seksiz, şübhesiz ve şe-riksiz iman eden muvahhid mü'minler, hayatlarını yalnız ve yalnız Rabbleri Allah'ın emrettiği, O'nun Rasulü (s.a.s.)'in gösterdiği şekilde düzenlerler... Hayatlarını yön­lendirecek, onlara helâl ve haram sınırlarım belirleyecek yalnız Rabbleri ve ilâhları Allah'dır... Allah'dan başka hiçbir egemen güç tanımazlar muvahhid mü'minler...

Rabbimiz Allah, yarattığı bütün insan kullarına hita­ben şöyle buyurur:

"Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbi-nize kulluk edin ki, sakınasınız.

O, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bi­na kıldı ve gökten yağmur indirerek bununla sizin için (çeşitli) ürünlerden nzık çıkardı. Öyleyse (bütün bunlan) bile bile Allah'a eşler koşmayın.[38]

Rabbimiz Allah'ın bu emrine, bütün ibadetlerini, ha­yatlarını ve ölümlerini yalnızca Allah için kılan, Allah'a hiçbir şeyi ortak kılmayan, her hâlinde Allah'ı zikredip Tevhid eden muvahhid mü'minler, ihlas ile teslim olup şöyle diyorlar:

"Biz, yalnızca sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım dileriz[39]

Mü'min müslümanlar, insanlığın önderleri olan Ra-sullerin ortak çağrısına, yani:

"Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur.[40] buyruğuna olumlu cevab verip, şübhesiz iman ederek tam teslim olmuşlardır...

"İşte böyle, çikıkü Allah, hakkın tâ kendisidir. O'nun dışında, onların tapîıklan ise, şübhesiz batılın tâ kendisi­dir. Gerçekten Alİah, yücedir, büyüktür.[41] hakikatinin farkında ve idrakinde olan muvahhid mü'rninler, Halilullah İbrahim (a.s.) ve O'nunla beraber olan mü'min müslü­manlar gibi davranırlar:

"İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: 'Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp inkâr ettik. Sizinle aramızda, siz, Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedî bir düş­manlık ve bir kin başgöstermiştir.[42]

"Hani İbrahim, babasına ve kendi kavmine demişti ki: 'Şübhesiz ben, sizin taptıklarınızdan uzağım.

(Ancak) beni yaratandan başka. İşte O, beni hidayete yöneltip iletecektir. [43]

Bu inançta ve bu tavırda olan muvahhid mü'minler, birbirlerinin kadeşleri ve bir vücudun organları hâline ge­lip başa, baş da kalbe bağlandığı zaman, hareket başlamış olur... Böyle bir yapıda yerini sağlamlaştiran muttaki müs­lümanlar, diğer insanların hidayet bulmasına vesile olma­ya çalışırlar... Hangi seviyede, hangi dilde, hangi renkte ve hangi ırktan olursa olsun, şeytanın ve şeytanîlerin aldatıp da hak yoldan alıkoyduktan insanların hak ile yeniden bu­luşmasına, Rabbleri Allah'dan uzaklaştırılanların, tekrar Allah'a yaklaşmalannı sağlamak için bütün gayretleri sar-federler...

"De ki: 'Gelin, size Rabbinizin neyi haram kıldığını okuyalım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın.[44]

"Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşma­yın.[45]

"Allah ile beraber başka ilâhlar edinme, yoksa kınan­mış ve kendi basma (yapayalnız ve yardımcısız) bırakılmış olursun.

Rabbin, O'ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle davramanızı emretti.[46]

"De ki: 'Ey Kitab Ehli, bizimle sizin aranızda müşte­rek (olan) bir kelimeye (Tevhid'e) gelin. Allah'dan başka­sına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı rabbler edinmeyelim,' Eğer yine yüz çevirirlerse deyin ki: 'Şahid olun, biz, gerçekten müslümanlarız.[47]

"Allah'dan başka bir hakem mi arayayım? Oysa O, size kitabı açıklanmış olarak indirmiştir.[48]

Muvahhid mü'minler, Alemlerin Rabbi Allah'ın, ye­gâne Rabb, Melik ve İlâh olduğunu, insanların anlayabile­ceği şekilde beyan ederken, egemen zalim tağutların çok çeşitli tuzak ve işkenceleriyle karşılaşabilirler... Bu engel, tarih boyu hak yolunun yolcusu olan muvahhid mü'minle-rin önüne dikilmiştir...

Her konuda olduğu gibi, bu konuda da yalnızca Al­lah'a tevekkül etmek ve tevekkülün şartlarına riâyet ede­rek, sabır ile çalışmak gerek...

"Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar, oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nurunu tamalamak-tan başkasını istemiyor.

Müşrikler istemese de, o dini (İslâm'ı) bütün dinlere üstün kılmak için Rasulü'nü hidayetle ve hak dinle gönde­ren O'dur.[49]

Güneş, balçıkla sıvanmaz!.. Kitablı ve kitabsız gayr-ı rnüslimlerin, İslâm nurunu söndürmeye kalkışmaları, gü­neşin ışığını, ayın aydınlığını ağızlarıyla üfleyip söndür­mek demektir... Buna, asla güçleri ve imkânları yetmeye­cektir... Ancak İslâm dinine karşı olan kinlerinden dolayı, insanların İslâm ile tanışmamaları için ağızlarıyla aleyhte propaganda yapabiliyorlar... Kur'ân'a ve Sünnet'e haka­rette bulunup insanlara yanlış ve noksan tanıtmaya çalışa­bilirler... Bu ihanetlerinden dolayı zaman zaman çirkin emellerine kavuştukları gözlenmiştir.. Herşeye ve bütün çabalarına rağmen, Allah'ın nuru ve Rasulullah (s.a.s.) ile gönderilen İslâm dini, gün geçtikçe gerçek yüzü ve haki-katıyla insanlara ulaşıyor, insanlar da fıtrat dini olan İslâm ile tanışıyorlar... Çünkü Âlemlerin Rabbi, dini olan İs­lâm'ın bütün ideolojilerden üstün olmasını dilemiştir... İs­lâm, hak dindir, insanlık için hidayet ve kurtuluş rehberi­dir...

Mes'ud İbn Kabisa -veya Kabisa İbn Mes'ud- şöyle diyor:

Muharib (kabilesin)den şu mahalle namaz kıldı. Na­maz kıldıklarında, onlardan bir genç, Allah Rasulü (s.a.s.)'in şöyle buyururken işittiğini söyledi:

"Muhakkak ki, yeryüzünün doğu ve batıları sizin için fethedilecektir. Bunun çalışanları, Allah'dan korkan ve emaneti yerine getirenler dışında muhakkak ateştedir.[50]

Habbab İbnü'l - Eret (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyu­rur Rasulullah (s.a.s.):

"Allah'a yemin ederim ki, şu İslâm dinini muhakkak surette kemâle erdirecektir. Öyle bir derecede ki, bir suvarî (yalnız başına) San'a'dan Hadramevt'e kadar (selâmetle) gidecek, Allah'dan başka hiçbir şeyden korkmayacak, yahud koyun sahibi yolcu, koyunu üzerine kurt saldırmasın­dan korkmayacaktır. Fakat sizler, acele ediyorsunuz.[51]Übeyy (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Bu ümmeti, şanı yücelik, dindarlık, yükseliş, zafer ve yeryüzü hakimiyetiyle müjdele! Onlardan her kim ahiret işini dünya için yaparsa, ahirette hiçbir nasibi olmaz.[52]

Yegâne önderimiz ve hayat Örneğimiz Rasulullah (s.a.s.) bu müjdeleri vermektedir... İslâm'ın yayılmasını, hiçbir güç engelleyemeyecektir. Çünkü O'nun koruyucusu Allah'dır... Rabbimiz Allah, dinini, insanların nevaların­dan ortaya attığı ve onunla amel edip din olarak benimse­diği bütün ideolojilere üstün olsun diye Rasulü (s.a.s.)'i hidayet ile göndermiştir... İslâm'ın gücü karşısında, herhangi bir batıl inanç ve ideoloji duramaz... Onlarda, İslâm'ın gü­cü karşısında duracak bir güç yoktur... Onların taraftarları, zaman zaman müslümanların zaaflarından faydalanmış, onları savaş meydanlarında veya siyaset masasında yen­meyi başarmışlardır... Zaafa uğramış müslümanların yenil­gisi, İslâm'ın yenilgisi değildir, asla olamaz da... İslâm, her zaman yücedir ve üstündür... İslâm'ın bu yüceliği ve bu üstünlüğü kıyamete kadar devam edecektir... Bütün in­sanlık, izzet ve şeref dini olan hayat nizamı İslâm ile tanı­şacak, ya gerçekten iman edecek veya O'nun gücü karşı­sında dayanamayıp teslim olacaktır...

Temîm ed-Dârî (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Ra­sulullah (s.a.s.):

"Muhakkak bu iş, gece ve gündüzün ulaştığına ulaşa­caktır. Allah Teâlâ, azizin izzeti veya zelilin zilleti ile bu dinin girmediği köy, kasaba ve şehir bırakmayacaktır. Öy­le bir izzet ki, Allah, onunla İslâm'ı aziz kılacak, öyle bir zillet ki Allah, bununla küfrü zelil kılacaktır."

Temîm ed-Dârî (r.a.) şöyle dermiş:

Muhakkak ben bunu, ehl-i beytimde (ailemde) gördüm. Onlardan müslüman olanlara hayır, şeref ve izzet isabet etti. Onlardan kâfir olanlar ise, zillet, bayağılık, re­zillik ve cizyeye düçâr kaldılar. [53]

Mikdâd İbn Esved (r.a.) da şu hadisi rivayet eder. Rasululah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Yeryüzünde Allah'ın İslâm kelimesini, azizin izzeti veya zelilin zilleti ile bildirmeyeceği köyde, kasabada ve şehirde hiçbir ev kalmaycaktır. Ya Allah, onlara izzet verip kendilerini bu din halkından kılacak veya onlara zillet verip onlar buna boyun eğeceklerdir.[54]

Muvahhid mü'minler, sahib oldukları büyük nimet olan Tevhid'in kıymetini idrak edip onu, canları, kanları, mallarının telef olma bahasına bütün şirkten, küfürden, bid'at ve hurafelerden koruyacak bir hâlde olmaları gere­kir... Kendilerini, en yakınlarını ve diğer mü'min müslü-man kardeşlerini, yakacağı taşlar ve insanlar olan ateşten korumaya çalışırken, gerçek Tevhid'in, katıksız İslâm'ın insanlara ulaşması, yeryüzüne yayılması için tüm imkânla­rıyla çalışmalıdırlar... Şirkin ve küfrün egemen oluşuyla if­lâs eşiğine gelmiş olan toplumların yemden ihya edilmesi, onların hidayetine vesile olup kurtulmalarının sağlanması, muvahhid mü'minlerin vazifelerindendir...

 



[1] Ra'd, 13/20.

[2] İmam Kurtubî, A.g.e. c.9, sh. 465.

[3] Sahih-i Müslim, Kitabu'z - Zekat, B.35, Hds.108.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'z - Zekat, B.27. Hds. 1642. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l - Cihad, B.41, Hds.2867. Sünen-i Neseî, Kitabu's - Salat, B.5, Hds.459.

[4] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'z - Zekat, B.28. Hds.1643. Sünen-i Neseî, Kitabu'z - Zekat, B.86, Hds.2580.

[5] Ankebut, 29/61.

[6] Mü'minun, 23/84 -90.

[7] İbn Kesir, A.g.e. c. 11, sh.5664.

[8] Kasas, 28/72 - 73.

[9] Yunus, 10/31 -32.

[10] Yunus, 10/31

[11] İmam Kurtubî, A.g.e. c.8, sh.516 - 518.

[12] Kehf, 18/26.

[13] Bkz. Mâide, 5/3.

[14] Sahih-i Buhârî, Kitabu't - Tevhid, B.36, Hds.124. Kitabu't - Teheccüd, B. 1, Hds.l Kitabu'd - Daavat, B.9, Hdsl3.

Sahih-i Müslim, Kitabu Salati'l-Müsafırine, B.26, Hds.199.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Salat, B.l 18 - 119, Hds.771.

Sünen-i Tirmizî Kitabu'd - Daavat, B.28, Hds. 3640.

Sünen-i Neseî, Kitabu Kıyamu'l - Leyi, B.9, Hds.1619.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkametü's-Sala, B.18O,Hds.l355.

Sünen- i Dârimî, Kitabu's - Salat, B.169, Hds.1494.

İmam Malik, Muvatta', Kitabu'l - Kur'ân, Hds.34.

[15] Zuhruf,43/9.

[16] Zuhruf, 43/87.

[17] Lokman, 31/25.

[18] Zümer, 39/38.

[19] İbn Kesir, El - Bidaye ve'n - Nihaye - Büyük İslâm Tarihi, çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, c.3, sh.435. İmam Ahmed b. Hanbel'den. (Abdullah İbn Mes'ud'un rivayeti)

[20] İbn Hişam, A.g.e. c.2, sh.359.

İbnü'l - Esir, El-Kâmil Fi't - Tarih - İslâm Tarihi, çev. M-Beşir Eryarsoy, İst. 1985, c.2, sh.122.

[21] Bakara, 2/258.

[22] Et - Taberî, A.g.e. c.2, sh.117.

[23] Kasas, 28/38

[24] İbn Kesir Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, c.3, sh.1030 -1031.

[25] İmam Kurtubî, A.g.e. c.3, sh.500.

[26] Muhammed İbn İshak, Siyer, çev. Sezaî Özel, İst. 1991, sh.249, Abdullah b. Abbas (r.a.)'dan İbn Hişam, A.g.e. c. 1, sh.425 - 426. İbn Kesir, El - Bidaye ve'n - Nihaye - Büyük İslâm Tarihi, c.3, sh.94 - 95. Beyhakî'den.

[27] Muhammed İbn İshak, A.g.e. sh.270 - 271. İbn Kesir, A.g.e. c.3, sh.95 - 96. Beyhakî'den.

[28] Muhammed İbn İshak, A.g.e. sh.271.

[29] A'raf, 7/54. Aynca bkz. Yusuf, 12/40 ve 67. En'am, 6/57 ve 62.

[30] İmam Kurtubî, A.g.e. c.7, sh.363.

[31] A'raf, 7/54

[32] Et - Taberî, A.g.e. c.4, sh.59.

İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, c.6, sh.2979.

[33] Ebu Bekir, Câbir El- Cezâirî, En Kolay Tefsir, çev. Ziya Eryılmaz, vdğ. İst. 1995, c.3 sh.164, Dipnot: 1.

[34] Lokman, 31/20.

[35] Enbiya, 21/22.

[36] En'am, 6/14.

[37] Casiye, 45/36 - 37.

[38] Bakara, 2/21 - 22.

[39] Fatiha, 1/5.

[40] A'raf, 7/59. Hud, 11/50 ve 61. Ankebut, 29/16 - 17. Enbi­ya, 21/87.

[41] Hacc, 22/62.

[42] Mümtehine, 60/4.

[43] Zuhruf, 43/26 -27.

[44] En'am, 6/151.

[45] Nisa, 4/36.

[46] Isra, 17/22-23.

[47] ÂI-i İmrân, 3/64.

[48] En'am, 6/114.

[49] Tevbe, 9/32 - 33.

[50] İbn Kesir, A.g.e. c.7, sh.3465. İmam Ahmed b. Han-bel'den.

[51] Sahih-i Buhârî, Kiîabu'l - Menakıb, B.25, Hds.116.

Kitabu Menakıbi'l - Ensar, B.28, Hds.71. Kitabu'l-İkrah, B.l.Hds.4. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l - Cihad, B.97, Hds.2649.

[52] İmam Suyutî, A.g.e. c.2, sh.195, Hds. 1707 (3143) Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.5, sh.l34'den.

[53] İbn Kesir, A.g.e. c.7, sh.3465. İmam Ahmed b. Han-bei'den.

[54] İbn Kesir, A.g.e. c.7, sh.3465. İmam Ahmed b. Han-bel'den.