İmanı Tanımak Lokman Hekim (a - Külliyat - Tevhidrasullaerinortakcagrisi - 7. Sayfa
İmanı Tanımak
Lokman Hekim (a.s.) oğluna, şu nasihati yapmış:
Yavrum, dünya, dipsiz bir deryadır. Alimler ve pek çokları bunda helak oldular.
Bu deryada gemin, Allah'a iman etmek olsun. Geminin donanımı takva ve ibadet olsun. Denizlerde seyr-u sefer ettiği yelkeni tevekkül olsun.
Böyle olursan, belki kurtulursun, belki de kurtulamazsın (durumun, Allah'ın mağfiretine kalmıştır).[1]
Lokman Hekim (a.s.)'ın bu hikmetli nasihati, her muvahhid mü'min için dinleyip itaat ile amel edilecek bir nasihattir... Mü'min müslümanlar nasihate kulak verir, sözü dinler ve onun en güzeline tabi olurlar... İman gemisinin donanımı takva ve yelkenleri tevekkül olduktan sonra, inşallah sağlık - selâmet ile menziline ulaşır...
Seyyid Şerif Cürcânî (rh.a), "İman"ı şöyle tarif ediyor:
"İman: Lügatta, kalb ile tasdiktir. Şeriatta ise, kalb ile inanma ve dil ile ikrar etmedir.
Denildi ki:
Kim şehadet ve amel eder de inanmazsa o, münafıktır. Kim de şehadet eder ve inandığı hâlde amel etmezse o, fasıktır. Her kim de kelime-i şehadeti ihlâl (yani inkâr) ederse o da, kâfirdir.[2]
Katıksız iman; en son Nebî ve en son Rasul Rasulu-lah Muhammed (s.a.s.)'in, yegâne Rabbimiz Allah Te-âlâ'dan getirdiği şeylerin bütününü, hiçbir şübhe duymadan ve aleyhinde suç işlemeden kabul edip kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmektir... Salih amel işlemek, bu şekilde iman etmenin bir gereğidir... Kalbi ihata eden kâmil ve kuvvetli iman, önce beyni, sonra vücûdun diğer organlarını Allah'ın razı olacağı bir şekilde harekete geçirir...
Şehid imamımız İmam Ebu Hanife (rh.a), "El-Fık-hu'1-Ekber" adlı eserinde imanı şöyle tarif ediyor:
"İman: Dil ile ikrar, kalb ile tasdiktir." [3]
İmam Ebu Hanife (rh.a)'in yapmış olduğu bu iman tarifine, "Ehl-i Sünnet ve-'l - Cemaaf'ın seçkin imamlarından İmam Tahavî (rh.a), [4]İmam Ömer Nesefî (rh.a) [5]imam Ebu Yusr Muhammed Pezdevî (rh.a) [6]ve
İmam Ebu'l - Mu'in en-Nesefî (rh.a) [7]de aynen katılmış ve eserlerinde beyan etmişlerdir...
"Reddü'l - Muhtar Ale'd - Dürri'l - Muhtar" adlı eserin "Mürted Babı"nm girişinde "Metin" kısmında, iman konusunda şunlar beyan edilmiştir:
"İman: Hz. Muhammed (s.a.s.)'in kesin olarak dininden olup Allah Teâlâ tarafından getirmiş olduğu bilinen şeylerin hepsinde Rasulullah'ı tasdik etmektir.
İman, yalnız tasdik midir? Yoksa ikrarla beraber tasdik midir? Bunda, iki kavil vardır. Hanefîlerin ekserine göre, tasdikle beraber ikrardır. Muhakkiklere göre, yalnız tasdiktir. İkrar ise, dünya ahkâmının icrası için şarttır. İkrarı, imanın rüknü kabul etmeyenler, şunun üzerine ittifak etmişlerdir:
Kalbiyle tasdik eden kimseden, her ne zaman diliyle ikrar etmesi istenirse, ikrar etmenin lazım olduğuna inanmalıdır. Diliyle ikrar istendiğinde ikrar etmezse bu, inad küfrüdür ki, kalbindeki tasdiki kendisine fayda vermez.[8]
Allâme Sa'düddin Taftazânî (rh.a), meşhur eseri "Şerhu'l - Akâid" de İmam Ömer Nesefî (rh.a)'in:
"İman, Peygamber (s.a.s.)'in Allah Teâlâ'dan getirdiği şeyleri tasdik ve ikrar etmektir." cümlesini şerhederken, şunları söyler:
"Yani, Peygamber (s.a.s.)'in Allah Teâlâ tarafından getirdiği zarurî ve kesin olarak bilinen şeylerin tümünü icmalen (toptan, kısaca ve özet olarak) kalb ile tasdik etmektir. (Buna göre lügattaki tasdik umumî, şer'î tasdik hususîdir) İmanın hakkını Ödemek (ve bununla ilgili sorumluluktan kurtulmak) için bu kadarı kâfidir. Şu hâlde Allah'ın varlığını ve sıfatlarını tasdik eden bir müşrik, şer'î mânâda değil de, sadece lügat mânâda mü'min olur. Zira müşrik, Tevhid'i ihlâl etmiştir. (Kelime-i Tevhid'in sadece Allah kısmını kabul edip Peygamber kısmını kabul etmediği için imanı eksiktir.) Allah Teâlâ:
"Onların çoğu, sadece şirk koştukları hâlde Allah'a i-man ederler.[9] ayetinde buna işaret etmiştir.
İkrar: Tasdik edileni dil ile ifade etmektir. Ancak tasdik, (hiçbir zaman hiçbir şekilde) sakıt olması ihtimali bulunmayan bir şart iken, bazen ikrarın düşmesi, ihtimal dahilindedir. Nitekim ikrah ve cebir hâlinde bu durum söz-konusu olur. (Dilsizler için de durum böyledir.)"[10]
İman konusunda da şunları beyan eder Allâme Taftazânî (rh.a):
"Lügatte iman, tasdik etmek, yani haberi veren zatın anlattığı hükme gönüllü olarak boyun eğerek onu kabul etmek ve hükmü doğru saymaktır. İman, ifal vezninde, 'emn' kökünden gelir. 'Ona iman etti.' demenin hakikati, 'Onu (dinî akideleri) yalanlamadan ve (ilâhî hükümlere) muhalefetten emin kıldı, mânâsına gelir. 'Amene' fiili, 'L' ve 'b' harf-ı cerleriyle mütteaddi olur. "Sen, bizim için inanıcı değilsin.Yani, bizim için tasdik edici değilsin(bize inanmazsın, bizi tasdik etmezsin) demektir.
Peygamber (s.a.s.) bir hadislerinde:
"El-İmanu en-tü'mine billah......" (İman, Allah'a.. iman etmendir), yani tasdik etmendir buyurmuştur. (Ayette, 'âmene' T, hadiste 'b' harf-ı çeri ile mü-teadi olmuştur).
Tasdikin hakikati ve mahiyeti, gönüllü olarak ba-nimseme ve kabul etme sözkonusu olmaksızın, haberin ve haber verenin doğruluğu ile ilgili olarak kalbte (ve zihinde) meydana gelen bir nisbet (şu haber doğrudur, şu haberi veren sadıktır şeklinde bir hüküm) değildir. Aksine, 'tasdik' ve 'teslim olmak' denilecek şekilde ve ölçüde bu nisbeti iz'an, yani gönüllü olarak benimsemek ve kabul etmektir.[11]
İmanın, Rabbimiz Allah'ın, muvahhid mü'min müs-lüman kullarını hiçbir şübhe duymadan inanmalarını emrettiği ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in açıkladığı gibi kavrayarak bütün akîde ilkelerini kalben tasdik ve dil ile ikrar olduğuna dair delilleri şu şekilde sıralayabiliriz:
1) Bu konudaki ayet-i kerimeler:
"Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki onlar, Allah'a ve Rasulü'ne karşı başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar. Bunlar, ister babalan, ister çocukları, ister kardeşleri, ister kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) onların kalblerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da, O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Şübhesız Allah'ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulunanların tâ kendileridir.[12]
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a), ayet-i kerimedeki: "Onlar öyle kimselerdir ki, (Allah) onların kalblerine imanı yazdı." ibaresi için şöyle der:
"(Ehl-i Sünnet) âlimlerimizin çoğu, bu 'Ketebe' 'yazdı' fiilinin, 'Karar kıldırdı ve yarattı' mânâsında olduğunu, çünkü imanın yazılmasının mümkün olmadığını, dolayısıyla bu kelimenin 'varetme' meydana getirme mânâsına hamledilmesi gerektiğini söylemişlerdir.[13]
Bu ayet-i kerimede, ayrıca katıksız imana sahib muvahhid mü'minlerin vasıfları beyan olunmuş ve onların şirk cephesi ve taraftarlarına karşı nasıl davranacakları izah edilmiştir... Rabbimiz Allah'ın kalblerine imanı yazdığı muvahhid mü'min kulları, her zamanda ve her mekânda, Allah taraftarlan olduklannı akîdeieriyle, halleriyle ve tavırlarıyla ortaya koyarlar... Onlar, kan bağıyla bağlandıkları kişilere karşı, imanın yerine şirk ve küfrü benimsedikleri müddetçe aslı bir sevgi ve dostluk gündeme getirmezler... O muvahhid mü'minler, kardeşliğin Tevhid ve iman kardeşliği olduğuna katıksız iman etmişlerdir... En yakınları da olsa, iman etmedikçe, tağutu reddetip Allah'a inanmadıkça onlan, dost ve kardeş olarak kabul etmezler...
Şirk ve küfür içinde olan akrabaları, İslâm ve mü'minlerle harb hâlinde, yani harbî olmadıkça onlarla iyi geçinmeye gayret eder... Bu yumuşak tavrıyla kendilerine İslâm'ı tebliğ edip onları hakka davet eder... İnşaallah, on-lann iman edip, hidayet bulmasına vesile olur... Bunu yaparken, İslâmî Ölçülere hassasiyetle bağlı kalınmalı ve İslâm'dan asla taviz verilmemelidir... Bir şeyi yapmaya çalışırken, gözbebeğimiz gibi korumamız gerekli olan İslâm, çok az bile olsa sarsılmamak, yıkılmamah!...
İmanın kalb ile tasdik olduğuna dair olan diğer ayetler de şunlardır:
"Kim, imanından sonra Allah'a (karşı) küfre sapıp da -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu hâlde baskı altında zorlanan hariç küfre göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah'dan bir gazab vardır ve büyük azab onlarındır.[14]
"Bedeviler dediler ki: 'İman ettik.' De ki: 'Siz, iman etmediniz. Ancak: "İslâm (müslüman ve teslim) olduk", deyin. İman, henüz kalblerinize girmiş değildir.[15]
"Ey Peygamber, kalbleri inanmadığı hâlde, ağızlarıyla 'inandık' diyenlerle, Yahudilerden küfür içinde çaba harcayanlar, seni üzmesin.[16]
2) Bu konudaki hadis-i şerifler: Enes b. Malik (r.a.)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Lâ ilahe illallah, diyen ve kalbinde bir arpa ağırlığınca hayır (yani iman) bulunan kimse ateşten çıkar. Bundan sonra Lâ ilahe illallah diyen ve kalbinde bir buğday tanesi ağırlığında hayır (iman) bulunan kimseler ateşten çıkar. Daha sonra Lâ ilahe illallah diyen ve kalbinde bir tek zerre ağırlığı kadar hayır (iman) olan kimseler ateşten çıkar.[17]
Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Cennet ahalisi cennete, ateş ahalisi de ateşe girdikten sonra yüce Allah:
Kimin kalbinde bir hardal tanesi ağırlığınca iman varsa ateşten çıkarınız., diye emreder.
Bunun üzerine bu kimseler, simsiyah kesilmiş oldukları hâlde çıkarılıp hayat (yahut haya) nehri içinde atılırlar. Ve orada, sel uğrağında kalan yabanî reyhan tohumları nasıl süratle yetişirse, öylece yetişirler. Görmez misin bunlar, sapsarı olarak ve iki tarafa salınarak (ne güzel) sürerler?[18]
Usame b. Zeyd (r.a.) anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.) bizi bir seriyye ile (cihada) göndermişti. Cuheyne kabilesinden Huru Kafa bir sabah baskını yaptık. Derken ben, bir adama eriştim. Adam, hemen:
Lâ ilahe illallah dedi. Amma ben, kendisini vurdum. Bundan, kalbime bir şübhe düştü. Ve hadiseyi Rasulullah (s.a.s.)'e anlattım.
Rasulullah (s.a.s.):
Lâ ilahe illallah, dedi mi? Sen de, onu öldürdün mü?" buyurdu.
Ben:
Ya Rasulullah, o sözü, ancak silahtan korktuğu için söyledi, dedim.
"Bari kalbini yarsan da, bu sözü doğru söyledi mi, söyledi mi buseydin ya?!" buyurdular.
Artık bu sözü, bana o kadar tekrarladı durdu ki, 'Keşke o gün (yeni) müslüman olmuş olsaydım' diye temmennî ettim.[19]
Ebu Hureyre (r.a.)'dan;
Rasulullah (s.a.s.), Ebu Hureyre'ye hitaben:
"Kalbi, yüzdeyüz inanarak 'Lâ ilahe İllallah' diye şe- hadet getiren her kime rast gelirsen onu, hemen cennetle müjdele!" buyurdu. [20]
Ebu Musa (r.a.)'m rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
Aranızda olanlara müjdeleyin! Müjdeleyin! Kim can-u görülen tam bir sadakat içinde Allah'dan başka hiçbir ilâh olmadığına şehadet ederse, cennete girer.[21]En - Nevvas b. Sem'an el - Kilabî (r.a.)'dan: Rasulullah (s.a.s.), şöyle dua ederdi: "Ey kalbleri (dilediği üzerinde) sabit kılan Allah. Kalblerimizi dinin (olan İslâmiyet) üzerinde sabit kıl!" [22]Nakledilen ayet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerden net olarak anlaşıldığı gibi iman, inanılması gerekli olan şeyleri, bilmek, tanımak ve kalben tasdik etmektir... Kalbin tasdikini, dilin ikrar edip diğer insanlara duyurması gerekir... Dilin ikrarı ve beyanı, kalbinde iman olan muvahhid müs-lümanı diğer insanlara bildirir... Diğer mü'min müslüman-lar, onun bu ikrarı ve imanının gereği olan amelinden dolayı onu, bir müslüman kabul edip kendisiyle ilgili olan ilişkilerini ona göre ayarlarlar... Toplumdaki kitablı veya kitabsız gayr-ı müslimler, kalben tasdik ettiği imanının, diliyle ikrar edip hâl ve hareketlerini imanın gereği gibi ayarlayan muvahhid mü'mini, müslüman olarak tanır, hukukunu ona göre düzenlerler...
İman sahibi muvahhid mü'minin herhangi bir ikrah-ı mülci olmadan imanını gizlemesi ve amel işlememesi, muvahhid şahsiyetine asla uymaz... Onun hayatında iman ve İslâm alâmetleri yoksa, diğer mü'min müslümanlar, onu nasıl tanıyabilir ve onunla nasıl kardeş olabilirler?.. Bu durumlara titizlikle dikkat edilmelidir!..
Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah'in (s.a.s.) şu beyanı asla unutmamalıdır!..
Abdullah İbn Ömer (r.a.)'nm rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah'dan başka hak ilâh olmadığına ve Muhammed'in Rasulullah olduğuna şehadet, namazı ikame, zekatı edâ edinceye kadar insanlarla savaşmam bana emrolundu.[23]
Şerhde şunlar kaydedilmiştir:
"Peygamber (s.a.v.), insanların kalblerinde neler gizlediklerini öğrenmeye memur değildir. Zaten bu, bir sır olduğu için onu, Allah'dan başka bilecek yoktur. Bundan dolayı hadisin bütün rivayetlerinde Alİah ve Rasulü'ne şehadet, bazılarında namaz kılmak, zekat vermek ve Allah tarafından getirdiği her şeyi dile ile ikrar etmek istenilmiştir. Çünkü zahirde bir kimsenin müslüman olduğuna delâlet eden şeyler bunlardır. Bunları yapana mü'min denilir. Gönülden geçen veya kalbte gizlenen sırlardan dolayı hesaba çekmek ise, yalnız Allah'a aiddir.[24]Teoride ve pratikte tağutu her şeyiyle reddedip Allah'a kâmil mânâda iman ederek, kopmayan sapasağlam kulpa yapışan muvahhid mü'minlerin, bu imanlarını dilleriyle ikrar etmelerinin gereği konusunda, yegâne Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in şu hadislerini delil olarak sunuyoruz!..
Ubeyde İbn Samit (r.a.)'m rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Her kim, Allah'dan başka ibadet olunacak hiçbir mabud yoktur, yalnız Allah vardır, ortağı yoktur, Muhammed de muhakkak Allah'ın kulu ve Rasulü'dür. İsa da, Allah'ın kulu ve Rasulü'dür. Ve (tekvini bir emirle) Meryem'e bıraktığı bir kelimesidir ve (bu suretle) Allah tarafından hayat verilen bir ruhtur. Cennet haktır, cehennem de haktır derse, Allah, o kimseyi cennete kor. O kul, hangi hâl üzerinde olursa (olsun ayırdetmez).[25]
Ebu Said (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Kim, ihlasla 'La ilahe illallah' derse, cennete girer.[26]
Zührî'ye, Rasulullah (s.a.s.)'in: "Lâ ilahe illallah, diyen kişi kişi cennete girecektir." sözü sorulmuş ve bunun üzerine şöyle demiştir:
Bu durum, İslâm'ın başlangıcında, farzların emir ve yasakların inmesinden önce idi.
Bazı ilim adamlarınca, bu hadisin tefsiri şöyledir:
Tevhid ehli, günahları dolayısıyla cehennemde a-zab görseler de, cehennemde ebedî kalmayacaklar ve ileride cennete gireceklerdir.
Nitekim İbn Mes'ud, Ebu Zerr, İmran İbn Huseyn, Cabir b. Abdullah, İbn Abbas, Ebu Said el - Hudrî ve Enes tarikiyle Rasulullah (s.a.s.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Tevhid ehlinden bir grup cehennemden çıkarılarak cennete gireceklerdir.[27]
Emiru'l - Mü'minin İmam Osman b. Affan (r.a.)*ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Her kim, Allah'dan başka ilâh olmadığını bilerek ölürse, cennete girecektir.[28]
Abdurrahman b. Abd-i Rabbi'l - Kabe (r.a.)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Kim, cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulmak isterse, eceli, Allah'a ve ahiret gününe iman ettiği hâlde gelsin. Ve insanlara, kendisine yapılmasını dilediği şeyi yapsın.[29]
Ubade İbn Samit (r.a.)'dan.
"Her kim, Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Rasulullah olduğuna şehadet getirirse Allah, o kimseye cehennemi haram kılar.[30]
İtbân İbn Malik el - Ensarî (r.a.), §u hadisi rivayet eder: Rasulullah (s.a.s.):
"Kıyamet gününe 'Lâ ilahe illallah' tevhidim söyleyerek ve bununla da sırf Allah'ın rızasını isteyerek ulaşan mü'min kula Allah, muhakkak ateşi haram kılmıştır.[31]
Ebu Hureyre (r.a.)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah'dan başka ilâh olmadığına ve kendimin Rasulullah olduğuna şehadet ederim. Eğer bir kul, bu iki şehadet hususunda hiçbir şübheye düşmeyerek bunlarla Allah'a kavuşursa, mutlaka cennete girer.[32]
Cabir b. Abdullah (r.a.)'nın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Her kim, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayarak ölürse, cennete girer ve her kim, O'na bir şeyi ortak koşarak ölürse, cehenneme girer.[33]
Bir insanın muvahhid bir mü'min olması, cehenneme girmeyip cennete girmesi, Allah Teâlâ'ya, zatına veya sıfatlarına hiçbir şeyi, hiçbir şeyle şirk koşmamasına bağlıdır... Çünkü, şirk koşmak korkunç bir suç, büyük bir zulüm ve Allah'ın affetmediği bir suçtur.[34]
Allah'ın hükümlerini ferd ve toplum hayatından kaldırıp onun yerine nevalarından kaynaklanan hükümleri yürürlüğe koyan tagutlan, herşeyiyle reddedip katıksız bir şekilde Allah'a ve Allah'ın iman etmesini emrettiği şeylere inanıl-madıkça, gerçek iman gündeme girmez... Tağutların varlığı, ideolojileri ve hükümleri reddolunmadıkça; şirk ortadan kalkmaz... Tağutlara itaat ile Allah'a itaat beraber olmaz, birlikte yürümez... Nasıl ki, aynı kalbte şirk ile Tevhid, iman ile küfür bir araya gelmez, beraber bulunmazsa, hem tağuta, hem de Allah'a itaat etmek bir arada bulunamaz... Böyle bir birliktelik, bu durumda olan için şirk ve küfürdür...
Allah'a iman etmeden önce, egemen zalim tağutların reddi olmalıdır... İbrahim (a.s.) gibi, Tevhid baltasıyla kalbte ve beyindeki bütün putlar paramparça yapılıp kalb ve beyin putlardan, şirkten, küfürden arındırılmalıdır... Böyle bir temizlikten sonra o kalbe, şirksiz ve küfürsüz bir iman yerleşebilir... Böyle saf ve temiz bir iman, sahibini cennetlik eder ve cehennem ateşinden -Allah'ın izni ile-kurtanr... "Lâ ilahe ülallah"ın, iman ve amel konusundaki anlamı budur!..
Şerhde, şunlar beyan olunmuştur:
"Ehl-i Sünnet ve'l - Cemaat Mezhebi" ne göre, imanını kurtaran, mutlaka cennete girecektir. Hiç günahı olmayanlar doğrudan doğruya cennete girecek, kat'iyyen cehennem azabı görmeyeceklerdir. Herkesin behemehal cehenneme varacağını bildiren bir ayet-i kerime varsa da [35] sahih olan kavle göre ondan murad: Sırat'ı geçmektir. Çünkü sırat cehennem üzerine kurulmuş bir ahiret köprüsüdür. Cennet'e gidenler, bu köprüden geçecekler. Cehennemlikler ise, geçmeyip cehenneme düşeceklerdir.
Büyük günah işlemiş olanlar, tevbe etmeden ölürlerse, akıbetleri Allah'ın meşietine kalmıştır. Dilerse, böyle-lerıni affeder ve günahsızlar gibi hiç azab etmeden cennetine koyar. Dilerse, dilediği müddet onları, cehenneminde azab ettikten sonra cennetine götürür. Fakat Tevhid üzere ölen bir mü'mini, günahları ne kadar çok olursa olsun, cehennemde ebedî bırakmadığı gibi, kâfir olarak dünyadan giden bir insanı, hayır ve hasenatı ne derece çok olursa olsun ebediyyen cennetine sokmaz.
İşte İmam Nevevî (r.a.)'in de beyan ettiği veçhile bu meselede ehl-i hakkın mezhebi, kısaca budur.
Kitab, Sünnet, İcma-ı Ümmet, yani bütün Şer'î deliller, bu hususta müttefiktirler. Bu kaîde, görüldüğü şekilde sağlam temeller üzerine kurulmuştur. Binaenaleyh hadisler, bu ölçüye göre mütalaa edilmelidir. Zahiren bu kaideye muhalif görülen hadislere rastlanırsa, onlan da yine bu kaideye göre te'vil etmek, aralarını bulmak icab eder. Çünkü hakikatte şeriatın dellileri arasında asla birbirine muhalefet yoktur.[36]
Şehid İmam Ebu Hanife (rh.a), "Kitabu'l-Vasiye" adlı eserinde şöyle diyor:
"İman: Lisan ile ikrar, kalb ile tasdiktir. Sadece ikrar, iman olmaz. Çünkü sadece iman ikrar olsaydı, bütün münafıkların mü'min olmaları gerekirdi. Keza, sadece tasdik
de iman olmaz. Eğer sadece tasdik iman olsaydı, bütün Kitab Ehli'nin mü'min olması gerekirdi.
Halbuki Allah:
"Allah, şahidlik eder ki, münafıklar yalancıdırlar.[37]
Ve:
"Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, Peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar.[38] buyurmaktadır.[39]
Şehid İmam (rh.a), "El - Âlim Ve'l - Müteallim" adlı eserinde şöyle der:
"İman, tasdik, marifet yakîn, ikrar ve İslâm'dır.[40]
Buna göre iman, kalben tasdik, dil ile ikrar, ilmen gerekeni öğrenip bilmek, ilmen öğrendiğiyle hayat örneği Rasulullah (s.a.s.)'in gösterdiği şekliyle uygulamaya koyup amel etmek ve takva yoluyla Allah'a yakınlık mertebesine ulaşmaktır...
Âlemlerin Rabbi Allah'ın en çok kıymet verdiği insan kulu, muvahhid mü'min olandır...
Abdullah b. Amr (r.a.)'m rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Allah katında mü'minden daha değerli hiçbir şey yoktur.[41]
Ebu Said el - Hudrî ve Ebu Hureyre (rh.a.)'dan. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Gök ve yer halkı, bir mü'minin kanı(mn akıtılma-sı)na iştirak etmiş olsalar, Allah, mutlaka onları ateşe döker!" [42]
Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Ey insanlar, gerçekten, biz sizi, bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirnizle taşımanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şübhesiz, Allah katında en üstün (kerim) olanınız (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olamnızdır. Şübhesiz Allah, bilendir, haber alandır.[43]
Muvahhid mü'minler, muttaki müslümanlardır... Allah'ın hükümlerine tam teslim olmuş ve Rabbine itaatlaibadete devam eden izzet sahibi şahsiyetlerdir muvahhid mü'minler... Onlar, gayba, hiçbir şübhe duymadan inananlardır... Muvahhid mü'minler, gaybe iman edenlerdir... Rabbi Allah'ın ve önderi Rasulullah (s.a.s.)'in verdiği habere tereddütsüz inanan, böylece gayba iman eden muvahhid mü'minler için şöyle buyurur Rabbimiz Allah: "Elif-Lâm-Mim.
Bu, kendisinde şübhe olmayan, müttakiler için yol gösterici bir Kitab'tır.
Onlar, gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık verdiklerimizden infak ederler.
Ve onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene i-man ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar.
İşte bunlar, Rabblerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler bunlardır.[44]
"Sen ancak, zikre (Kur'ân'a) uyan ve gayb ile Rahman olan (Allah)'a (karşı) içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarırsın. İşte böylesini bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele.[45]
"Gerçek şu ki, Rabblerinden gayb ile (O'nu görmedikleri hâlde) içleri titreyerek korkanlara gelince onlar için bir mağfiret (bağışlanma) ve büyük bir ecir vardır.[46]
İman konulan, gaybî olan konulardır... Muttaki nıü'minler, Allah'ın ve Rasulü (s.a.s.)'in bildirmesiyle görmeden iman eden şahsiyetlerdir...
Abdullah İbn Ömer (r.a.), babası Emiru'l Mü'minin İmam Ömer (r.a.)'dan rivayet ettiği meşhur "Cibril Hadisi"inde:
Cibril (a.s.), Rasulullah (s.a.s.)'e:
Bana imandan haber ver, dedi. Rasulullah (s.a.s.):
"Allah'a, Allah'ın meleklerine, kitablanna, peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına, şerrine inanmandır." buyurdu.
Cibril (a.s.):
Bana, ihsandan haber ver, dedi. Rasulullah (s.a.v.):
"Allah'a, O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O, seni muhakkak görür." buyurdu. [47]
Bu hadiste ve benzeri olan diğer hadislerde, ayrıca gayb ile ilgili ayetlerde beyan buyrulan şeylerin cümlesine iman eden mü'min müslümanlar, imanları konusunda çok hassas davranmış, onu zedeleyeceğine kanaat getirdikleri şeylerden alabildiğine uzaklaşmış, onlara yaklaşmamışlardır...
Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)'in ashabından bazı kimseler gelerek, ona şunu sordular:
Gönüllerimizden öyle şeyler geçiyor ki, herhangi birimiz onları söylemeyi bile büyük (bir suç) sayıyor.
Rasulullah (s.a.s.):
"Hakikaten böyle bir şey hissettiniz mi?" diye sordu.
Ashab:
Evet, dediler.
Rasulullah (s.a.s.):
"İşte, apaçık iman budur!" buyurdular,[48]
Gayba iman konusunda, değerli İslâm ulemâsından tefsir imamları şunları beyan ederler:
İmam Taberî (rh.a.) tefsirinde:
"Ayet-i kerimede geçen, "İman ederler." ifadesinden maksad, Abdullah b. Abbas'a göre, "Tasdik ederler." demektir. Rebi' b. Enes'e göre ise, "Korkanlar", Zührî'ye göre de, "Amel işleyenler" demektir.
Taberî diyor ki:
Arablara göre iman etmenin mânâsı "ikrar etmek ve doğrulamak" demektir. Bir şeyi sözüyle ikrar edene de "mü'min" denir. Bir sözü, ameliyle doğrulayana da "mü'min" denir. Allah için herhangi bir şeyden korkmak da, sözle ve amelle tasdik etme anlamına gelen "iman" kavramının içinde girer. "İman" kelimesi, Allah'ı, Kitabla-nnı ve Peygamberlerini dil ile ikrar ve bu ikran amel ile doğrulamayı birlikte kapsamaktadır. Bu itibarla ayet-i kerimeyi: "Gayba iman ettiklerini kalbleriyle tasdik ve dilleriyle ikrar eden ve amelleriyle doğrulayanlar" şeklinde izah etmek daha evladır. Zira Allah Teâlâ, burada, iman
kelimesini özel bir kavramla sınırlamayıp genel bir şekilde zikretmiştir.[49]
İmam Kurtubî (rh.a.) tefsirinden;
"Abdullah İbn Mes'ud (r.a.) der ki:
Hiçbir mü'min, gayba imandan daha üstün bir şeye iman etmiş değildir.
Bundan sonra da Yüce Allah'ın:
"Onlar, gayba iman ederler......" buyruğunu okudu. [50]
İmam İbn Kesir (rh.a.) tefsirinden:
"Burada kasdedilen 'gayb" kelimesine gelince, 'Se-lef-i Salihin' in bu konudaki ifadeleri değişiktir. Bu ifadelerin hepsi de sahihtir ve hepsi de kasdedilmiştir.
Ebu Cafer er - Râzî, Ebu'I - Aliye'dan nakleder ki:
Onlar ki, gayba inanırlar." ayetinden maksad, Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, ahiret gününe, cennetine, cehennemine ve Allah'a kavuşacaklarına iman etmektir. Öldükten sonra dirilmeye ve haşre inanmaktır. Bunların hepsi de gaybtır (görülmez).
Süddî, İbn Mes'ud'dan ve Peygamber'in Ashabında bir topluluktan nakletti ki:
Gayb, cennet ve cehennem konusunda görülmeyen ve Kur'an'da zikredilmeyen şeylerdir.
Muhammed İbn İshak, İbn Abbas'dan nakleder ki:
Gayb, O'ndan, yani Allah'dan gelen şeydir. Süfyan es-Sevrî, Asım'dan, O da, Zir'den nakleder ki: -Gayb, Kur'ân'dır.
Atâ b. Ebi Rebah der ki:
Allah'a inanan, gaybe inanmış olur. İsmail İbn Halid der ki:
Gaybe inananlar, İslâm'ın görülmeyen kısmına i-man edenler demektir.
Seyyid İbn Eşlem der ki:
Gaybe inananlardan maksad, kadere inananlardır.
Bütün bu anlamlar, aynı noktaya yakın mânâlardır. Zira sözkonusu edilenlerin hepsi inanılması gereken gayb arasındadır.[51]
İbn Müheyriz, anlatıyor: Ebu Cuma'ya dedim ki:
Bize, Rasulullah (s.a.s.)'den işittiğin bir hadisi şöyle. Oda:
Peki, ben sana, çok güzel bir hadis nakledeyim, dedi.
Biz, Rasulullah (s.a.s.) ile beraber yemek yiyorduk. Beraberimizde Ebu Ubeyde İbn Ebu Cerrah da vardı.
O, dedi ki:
Ya Rasulullah, biz, seninle birlikte müslüman olduk ve cihad ettik. Bizden daha hayırlısı var mı?
Rasulullah (s.a.s.):
"Evet, sizden sonra gelen bir kavim, beni görmedikleri hâlde bana inanırlar. İşte onlar (sizden daha hayırlıdırlar)." buyurdu. [52]
Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
"Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene (Kur'ân'a) iman etti. Mü'minler de iman ettiler. Hepsi, Allah'a, meleklerine, kitablarma ve peygamberlerine iman ettiler..[53]
Şehid İmam Ebu Hanife (rh.a.), "El - Fıkhu'l - Ek^ ber" adlı eserinde, Tevhid'in aslını şöyle beyan eder:
"Tevhid'in aslı, buna iman etmenin en doğru yolu şudur:
Allah'a, meleklerine, kitablarma, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah'dan olduğuna, hesab, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi haktır, demek gerek.[54]
"El - Âlim ve'l - Müteallim" adlı eserinde ise, şöyle der şehid İmam (rh.a.):
"Meleklerin yapmaları farz olan ameller, bizim yapmamız farz olan amellerden başkadır. Meleklere farz olan ve bizden Önceki ümmetlere de farz kılınmış olan şeyler de, bize farz kılınanlardan farklıdır. Sema ehlinin imanı, evvelki ümmetlerin imanı ve bizim imanımız ise, birdir. Çünkü hepimiz iman ettik ve yalnızca Allah'a ibadet ederiz.[55]
Aralarında yakîn ve kâmil olma bakımında derece farkı olmakla beraber, iman edilmesi gerekli ilkeler hususunda bütün mükellefler aynıdırlar... İmanları birdir ve aynı şeylere, aynı anlayışla iman ederler... Katıksız imanlarını ibadet ile kuvvetlendirir, takva ile yakîn derecesine ulaşırlar...
Bundan dolayı, Beşinci Raşid Halife olarak kabul edilen, Emiru'l - Mü'minin İmam Ömer b. Abdulaziz (rh.a.), İbn Adiyy'e şöyle yazmıştı:
Muhakkak ki, imanın bir takım farizaları, akideleri, men'edilmiş şeyleri ve mendubları vardır. Kim, bunları tam yaparsa, imanını tamamlamış olur. Kim de, bu işleri tam yapmazsa, imanını kemâle erdirmemiş olur. [56]
İmanı kâmilleşmiş olan muvahhid mü'min şahsiyet, Allah'a karşı çok itaatli bir şekilde emirleri yerine getirerek, nehyedildiği şeylerden kaçınarak ibadetlerine en güzel derecede yapmaya gayret eder... Kâmil imanı onu, bütün fahşadan, çirkinliklerden, günahlardan alıkor!.. Kâmil i-man ve onun gereği olan salih amel, muvahhid mü'mini haram kılınan, fikir, anlayış, hâl ve hareketlerden alıkoyduğu gibi, onları işleyenleri de vazgeçirme işini gündeme getirir... Muvahhid mü'min, "Emr-i bi'l - maruf ve nehyi ani'l - münker" vazifesini ihmâl etmez...
[1] Beyhakî, Kitabu'z - Zühd, çev. Enbiya Yıldırım, İst. 2000, sh.73, No:78. sh.99, No:205.
Abdullah İbnü'l - Mübarek, Kitabu'z - Zühd ve'r - Rekaik, çev. M. Adil Teymur, İst. 1992, sh.135, No:537.
[2] Seyyid Şerif Cürcânî, KitabıTt - Ta'rifat - Arabça - Türkçe Terimler Sözlüğü, çev. Arif Erkan, İst. 1997, sh.3l.
[3] İmam-ı Azam'm Beş Eseri, sh.70.
[4] Dr. Arif Aytekin, A.g.e. sh.56, md.60.
[5] Sadüddin Teftazânî, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi - Şerhu'l - Akâid, çev. Süleyman Uludağ, İst. 1991, sh.277.
[6] İmam Ebu Yusr Muhammed Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, çev. Doç. Dr. Şerafeddin Gölcük, İst. 1980, sh.209. Mesele
[7] İmam Ebu'l - Mu'in en - Nesefî, İslâm İnançları ve Mez-hebler Arasındaki Görüş Farkları, çev. Cemil Akpınar, Konya, T.Y. sh.79.
[8] İbn Abidin Reddü'l - Muhtar Ale'd - Dürri'l - Muhtar, çev. Ahmed Davudoğlu, İst. 1983, c.9, sh.5.
[9] Yusuf, 12/106
[10] Taftazânî, A.g.e. sh.277 - 278.
[11] Taftazânî, A.g.e. sh.276.
[12] Mücadele, 58/22.
[13] Fahruddin er-Râzî, A.g.e. c.21, sh.393.
[14] Nahl, 16/106.
[15] Hucurât, 49/14.
[16] Mâide, 5/41.
[17] Sahih-i Buhârî, Kitabu't - Tevhid, B.19, Hds.39.
Kibatu'l - İman, B.33, Hds.37. Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B.84, Hds.325. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu'l-Cehennem, B.8,Hds.
[18] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - İman, B.14, Hds.15. Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B.82, Hds.304. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu'l-Cehennem, B.8,Hds.^
[19] Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B.41, Hds.158 -160. Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - Mağazî, B.47, Hds.279. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l - Cihad, B.95, Hds.2643. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l - Fiten, B.l Hds.3930.
[20] Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B.10, Hds.52.
[21] Er-Rûdânı, A.g.e. c.l, sh.18, Hds.9. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.4, sh.402 ve Taberânî, Mu'cemu'l - Kebir'den.
[22] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.13, Hds.199. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l - Kader, B.7, Hds.2226.
[23] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - İman, B.16, Hds.18. Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman B.8, Hds.36.
[24] Ahmed Davudoğlu, A.g.e. c.l, sh.195.
[25] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - Enbiya, B49, Hds.106. Sahih-i Müslim, Kitabu'l -1™". IU0 Hds..46
[26] İman Suyutî, A.g.e. C.3, sh.376, Hds.3710 (8896). » zar* dan.
[27] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l - İman, B.17, Hds.2775. Ayrıca bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - İman, B.14, Hds.15.
Kitabu'r-Rikak,B.51,Hds.l43- 144. Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B.82, Hds.304 - 306. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's - Sünnet, B.23, Hds.3740. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatü'l - Cehennem, B.8, Hds. 2724 - 2727.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z - Zühd, B.37, Hds. 4309 ve 4315. Sünen-i Dârimî, Kitabu'r - Rikak, B.96, Hds.2820.
[28] Sahih- i Müslim, Kitabu'l - İman, B.10, Hds.43.
[29] Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İmare, B.10, Hds.46. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l - Fiten, B.9, Hds.3956. Sünen-i Neseî, Kitabu'l - Bey'at, B.25, Hds.4173.
İbn Kesir, A.g.e. c.4, sh.1323. İmam Ahmed b. Han-bel'den.
[30] Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B.10, Hds. 47. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l - İman, B.17, Hds.2775.
[31] Sahih-i Buhârî, Kitabu'r - Rikak, B.6, Hds.l 1. Bkz. Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B.10, Hds.54.
[32] Sahih- i Müslim, Kitabu'l - İman, B.10, Hds.44 - 45.
[33] Sahih-i Müslim, Kitabu'l İman, B.40, Hds.151. Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - Cenaiz, B.l, Hds.l - 2.
[34] Bkz. Nisa, 4/48. ve 116.
[35] Bkz. Meryem, 19/70 - 72.
[36] Ahmed Davudoğlu, A.g.e. c.l sh.204 - 205.
[37] Münafîkun, 63/1
[38] Bakara, 2/146
[39] İmam-i Azam'ın Beş Eseri, sh.73.
Ayrıca bkz. İmam-ı Azam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, şerheden: Aliyyu'I - Karî, çev. Hüseyin S. Erdoğan, İst. 1987, sh.229. Şehid İmam (rh.a.)'in bir kısmını zikrettiği ayetlerin tamamı söyledi:
"Münafıklar, sana geldikleri zaman: 'Biz, gerçekten şeha-det ederiz ki sen, kesin olarak Allah'ın Rasulüsün' derler. Allah da bilmektedir ki sen, elbette O'nun Rasulüsün. Allah, şübhesiz münafıkların yalan söylemekte olduklarına şahidlik etmektedir." Münafikun, 63/1 "İnsanlardan öyleleri vardır ki: 'Biz, Allah'a ve ahiret gününe iman ettik." derler. Oysa onlar, inanmış değiller. (Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatmaktadırlar da şuurunda değildirler." Bakara, 2/8 - 9.
"Kendilerine kitab verdiklerimiz O'nu (Rasulullah'ı) çocuklarım tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü, bildikleri hâlde mutlaka gerçeği gizlerler." Bakara, 2/146.
[40] İmam-ı Azam'ın Beş Eseri, sh.i7.
[41] Taberânî, A.g.e. c.2, sh.313, Hds.615.
[42] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd - Diyet, B.8, Hds.1419.
Taberânî, A.g.e. c.2, sh.62, Hds.399.
[43] Hucurât, 49/13.
[44] Bakara, 2/1-
[45] Yasin, 36/11.
[46] Mülk, 67/12.
[47] Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B.l, Hds.l.
[48] Sahih- i Müslim, Kitabu'l - İman, B.60, Hds.209.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l - Edeb, B.l 18, Hds.5111.
[49] Et - Taberî, A.g.e. c.l, sh.l 12.
[50] İmam Kurtubî, A.g.e. c.l, sh.409.
İbn Kesir, A.g.e. c.2, sh.163. İbn Ebu Hâtîm, Mesrûk ve Hakim'in Müstedrek' inden.
[51] İbn Kesir, A.g.e. c.2, sh. 162.
[52] İbn Kesir, A.g.e. c.2, sh.163. İmam Ahmed b. Hanbel'den.
[53] Bakara, 2/285.
[54] İmam-i Azam'm Beş Eseri, sh.66.
[55] İmam-ı Azam'ın Beş Eseri, sh.39.
[56] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l - İman, B.L (Bab başlığında)
İslami Okul Okulların En Önemlisi