Kulliyatlar - 8. Sayfa - Tevhidrasullaerinortakcagrisi
Sahih İman
Kabul görmüş, idrak edilmiş, şuuruna varılmış kâmil bir imanda şu şartlar bulunmalıdır:
1) İman, ye's (umutsuzluk) hâlinde olmamalıdır: Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"Peygamberleri kendilerine apaçık belgeler getirdiği zaman, onlar, yanlarında olan ilimdan dolayı sevinip böbürlendiler de kendisini alay konusu ettikleri şey, kendilerini sarıp kuşatıverdi.
Onlar, bizim dayanılmaz azabımızı gördükleri zaman, dediler ki: 'Bir olan Allah'a iman ettik ve O'na şirk koşmakta olduğumuz şeyleri de inkâr etik.
Amma bizim dayanılmaz azabımızı gördükleri zaman imanları, kendilerine hiçbir yarar sağlamadı. (Bu), Allah'ın kullan arasında sürüp gitmekte olan sünetidir. İşte kâfirler, burada hüsrana uğramışlardır.[1]
Rabbimiz Allah, insan kullarının oluşturduğu, hak yoldan sapan cahiliyye toplumlarına Rasullerini gönder Rasuller, Allah'dan almış oldukları vahy ile toplumu, ferd ferd eğitmeye ve onlara hakkı izah etmeye başlayınca, toplumun egemen tağut sınıfı, yöneticisiyle, fikir adamıyla, zengin iş adamıyla, filozofuyla ve yardımcılarıyla Rasulleri alaya alıp eğlenmişlerdi... Rasullerin getirdiği ilâhî mesajı reddetmekle kalmayıp, kabul eden mü'min müslümanlara da her türlü işkence yapıp zulmetmeyi kendilerine görev yapmışlardı... Durumdan vazife çıkarıyorlardı!..
Onlar, bu zulüm ve işkencelerini devam ettirirken, Rabbimiz Allah'ın gazabı ve azabı onları çepeçevre kuşatıverdi... Onlar, bu dayanılmaz azabı görünce, iman ettiklerini beyan ettiler, fakat bu ikrar onları kurtarmadı. Çünkü ye's (yani umutsuzluk) hâlindeki iman sahih değildir ve kabul görmez...
Mücahid, der ki: Onlar:
Biz, onlardan daha bilgiliyiz. Biz, asla yeniden di-rilmeyecek ve azab olunmayacağız, demişlerdi.
Süddî, diyor ki:
Bilgisizlikleri yüzünden sahib oldukları ilimle sevinmişler ve bu yüzden güç yetiremeyecekleri Allah'ın baskını onların başına gelmiştir. [2]
İmam Nesefî (rh.a.), "Medârik" tefsirinde şunları beyan ediyor:
"Yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki, kendilerinden Öncekilerin nasıl bir akıbete uğradıklarını görsünler. Onlar, kendilerinden daha çok, yeryüzünde de kazanmakta oldukları, onlara hiçbir şey sağlamadı. Peygamberleri, kendilerine apaçık belgelerle geldikleri zaman onlar, yanlarında olan ilimden dolayı sevinip böbürlendiler. Allah Teâlâ, onların dünya işleriyle ilgili bilgilerini ve dünyanın idaresi ile alâkalı tecrübelerini kasdediyor. Nitekim:
"Onlar dünya hayatının yalnız dış yüzünü bilirler. Ve onlar, ahiretten ise, gafillerdir.[3]buyuruyor.
Peygamberler onlara, diyanetle ilgili bilgileri getirince -ki bu, onların bilgilerinden en uzakta kalanıydı Peygamberleri, onları dünyayı terk etmeye, şehvet ve lezzetleri bırakmaya çağırınca buna, iltifat etmediler. Onları, küçümseyip alay ettiler. Ve kendi bilgilerinden daha faydalı, daha çok menfaat celbeden bir bilgi bulunmadığına kanaat getirdiler. Böylece bu bilgileriyle sevindiler.
Ya da bu bilgi, felsefecilerin ve dehrîlerin bilgisidir ki, onlar, Allah'ın vahy gönderdiğini duydukları zaman bunu inkâr edip peygamberlerin bilgisinin kendilerinin bilgisine göre çok küçük olduğunu ifade ettiler.
Nitekim Sokrat'ın, Musa (a.s.)'ın peygamberliğinden haberdar olduğu ve kendisine:
O'nun yanına göç etsen, denildiği zaman:
Biz, eğitilmiş bir topluluğuz, bizi eğitecek kimseye ihtiyacımız yoktur, dediği bildirilir.
Ya da onlar, Peygamberlerin yanlarındaki bilgiye sevinç ve alay yollu sevindiler. Sanki Allah Teâlâ onların, apaçık ayetlerle alay ettiklerini, vahy ilminin getirdiği gerçeklerle istihza ettiklerini, bundan sevinç ve neşe duyduk- bildirmektedir.[4]
Rabbimiz Allah'ın dayanılmaz azabını görünce son anda, "İnandım" diyenlerden birisi de, o günün Mısır ülkesinin egemen zalim tağutu Fir'avn'dır... Fir'avn, egemen olduğu Mısır'da ilâh ve rabb olduğunu ilân etmiş, [5]sömürdüğü halkı böyle yönetiyordu...
Rabbimiz Allah, ye's anında iman ettiğini beyan e-den Fir'avn'ın imanın kabul edilmediğine dair ayet-i kerimelerde şöyle buyurur:
"Andolsun Biz, Musa'ya vahyetmiştik: Kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, onlara denizde kuru bir yol aç (size) yetişmekten korkmadan ve endişeye kapılmadan.
Fir'avn ise, ordularıyla peşlerine düştü. Sulardan onları kaplayıveren kaplayıverdi ve boğuverdi onları.
Fir'avn, kendi kavmini şaşırtıp saptırdı ve onları doğruya yöneltmedi.[6]
"Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Fir'avn ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular, onu boğacak düzeye erişince (Fir'avn): 'İsrailoğullamın kendisine inandığı (ilâh'tan) başka ilâh olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım' dedi.
Şimdi, öyle mi? Oysa sen, önceleri isyan etmiştin ve fesad çıkaranlardandın.[7]
İmam Kurtubî (rh.a.) şöyle der:
"Böyle bir durumda imanın faydası olmaz. İlâhî azabın görülmesinden önce yapılan tevbe makbuldür. Ancak bundan sonra ve bu hâl ile içice olduktan sonra yapılacak tevbe kabul edilmez.[8]
Bu konuda, şu hadis-i şerifleri kaydedelim:
îbn Abbas (r.a.)'nın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Allah, Fir'avn'ı sulara gömdüğü vakit, Fir'avn:
İsrailoğullarının kedisine inandığı (ilâh'tan) başka ilâh olmadığına inandım.[9] demişti,
Cebrail:
Ya Muhammed, rahmetin ona ulaşmasından korkarak, denizin çamurundan alıp onun ağzını tıkarken beni görecektin!, dedi.[10]
İbn Abbas (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Fir'avn'ın, 'Lâ ilahe illallah' deyip de bu yüzden Allah'ın ona rahmet etmesinden korkarak veya Fir'avn'a rahmet etmesinden korkarak Cebrail, onun ağzını çamurla tıkamaya başladı.[11]
Tevbe konusunda Rabbimiz şöyle buyurur: "Allah'ın (kabulünü) üzerinde aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.
Tevbe, ne, kötülükleri yapıp edip de onlardan birine Ölüm çatınca: 'Ben şimdi gerçekten tevbe ettim.' diyenler, ne de kâfir olarak ölen için değil. Böyleleri için acı bir a-zab hazırlamışızdır.[12]
Şu hadis-i şerifler, bu ayetleri izah etmektedir...
Abdullah İbn Amr (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
"Allah (Azze ve Celle) kulun tevbesini, ruhu boğasına gelmedikçe muhakkak kabul eder.[13]
Ebu Hureyre (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Her kim, güneş, battığı yerden doğmazdan önce tevbe ederse, Allah, onun tevbesini kabul eder.[14]
Safvan b. Assai (r.a.)'m rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Şübhesiz, güneşin battığı yer tarafında yetmiş yıllık mesafe genişliğinde açılmış (durumda) bir kapı vardır. Güneş, o kapı tarafından doğuncaya kadar o kapı, tevbe(nin kabulü) için daima açık kalacaktır. Güneş, o kapı tarafından doğunca, daha önce iman etmiş olmayan ve imanında bir hayır kazanmış olmayan hiçbir kimseye (o günkü) imanı fayda vermeyecektir.[15]
Çünkü Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
"Rabbinin ayetlerinden bazılarının geleceği gün, daha önce iman etmemişse veya imanıyla hayır kazanmamış-sa, hiç kimseye imanı yarar sağlamaz.[16]
2) Mü'min, inkâra ve dini yalanlamaya alâmet sayılacak şeylerden birisini yapmamalı, İslâm'ın bütünlüğünü zedelememelidir.
Peygamberlerden veya meleklerden herhangi birisini inkâr, helâli haram, haramı helâl saymak, yani Allah'ın serbest kıldığını yasaklamak, yasakladığım serbest bırakmak, puta tapmak, tağutu kabul etmek, İslâm ile beraber tağutî bir düzeni, ya da bir ideolojiyi kabul etmek, Kur'ân'in bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek, hayata uygulanmasını yasaklamak, kişiyi iman dairesinin dışına çıkarır.[17]
"Çocuklarını, hiçbir bir bilgiye dayanmaksızın akılsızca öldürenler ile Allah'a karşı yalan yere iftira düzüp Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiklerini haram kılanlar, elbette hüsrana uğramışlardır. Onlar, gerçekten şaşırıp sapmışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır.[18]
"Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helâl, buna haram demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şübhesiz, Allah'a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa ermezler.[19]
"Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa (veya benimserse), asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.[20]
"Yoksa siz, kitabın bir bölümüne inanıp da, bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası, aşağılık olmaktan başka değildir. Kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
İşte bunlar, ahireti verip dünya hayatını satın alanlardır. Bundan dolayı azabları hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez.[21]
3) İslâm, bütün hükümleriyle kabul edilmeli, hiçbir hükmü hafife alınıp edâ konusunda gevşek davranılmama-lı ve yapmamak noktasında inâd edip ayak diretilmemeli-dir. İmanî mes'eleler de hiçbir şübheye düşülmemelidir.
"Gönülden katıksız bağlılar olarak, O'na yönelin ve O'ndan korkup sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın.
(O müşrikler ki) kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça parça olmuşlardı ki, her grup kendi elle-rindekiyle övünüp sevinç duymaktadır.[22]
"Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen, hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işi, ancak Allah'adır.[23]
Rasulullah (s.a.s.)'in vefatından ve İmam Ebu Bekir (r.a.)'ın halife seçilmesinden sonra Arab heyetleri, İslâm Devleti'nin başşehri olan Medine'ye gelmeye başladılar. Bunlar, namaz kılmayı kabul ediyor, fakat zekat vermek istemiyorlardı. Bazıları, zekat vermeyi kabul ediyor, lâkin zekatın Rasulullah (s.a.s.)'e aid olduğunu, bunun Rasulullah (s.a.s.)'in halifesi olan İmam Ebu Bekir (r,a.)'a verilmesi gerekmez iddiasındaydılar. Hatta şu ayeti, te'vil ederek delil olarak sunuyorlardı:
"Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et. Doğrusu senin duan onlar için bir sükûnet ve huzurdur. Alİah, işitendir, bilendir.[24]
Bu ayeti, haksız iddiaları için delil olarak gündeme getirenler:
Biz zekatımızı, ancak duası bizim için güven olana veririz, diyorlardı.
Ebu Hureyre (r.a.) olayı şöyle anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.) vefat edip Ebu Bekir halife yapıldığı ve Arab kavminden kâfir olanlar, kâfirliğe döndükleri zaman (ordu gönderilmesine) Ömer:
Ya Eba Bekr, bu insanlara karşı nasıl harb açar, kıtal yaparsın? Halbuki Rasulullah (s.a.s.):
"Ben, insanlarla onlar, 'Lâ ilahe illallah' deyinceye kadar harb etmeye emrolundum. Her kim, bu Lâ ilahe illallah' şehadet kelimesini söylerse, hak ile olmak hariç benden malını ve canını korumuş olur. (Gizli küfür ve hasiyetinin) hesabı ise, Allah'a aiddir." buyurmuştu, dedi.
Ebu Bekir, cevaben:
Vallahi, ben, namaz ile zekatın arasını ayıran kimselerle muhakkak harbederim. Çünkü zekat, malî bir haktır. Allah'a yemin ederim ki, bunlar, Rasulullah'a veregel-dikleri bir dişi oğlağı benden men'ederlerse, bu men'ediş üzerine pnlarla muhakkak, harb ederim, dedi.
Bunun üzerine Ömer;
Vallahi, şunu gördüm ki, mürtecilerin katli hakkındaki halifenin bu hükmü, Allah'ın Ebu Bekr'in gönlünde yarattığı genişliğin eseridir. Bu sayede onlarla harbetme-nin hak olduğunu öğrendim, dedi. [25]
Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:
"Mü'min olanlar, ancak o kimselerdir ki onlar, Allah'a ve Rasulü'ne iman ettiler. Sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallanyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar sadık (doğru) olanların tâ kendileridir.[26]
"Bunu, İbrahim, oğullarına vasiyet etti. Yakub da.
'Oğullarım, şübhesiz Allah, sizlere bu dini seçti. Siz de ancak Müslüman olarak can verin.[27]
4) Mü'min, Allah'ın rahmetinden umut kesmemeli ve azabından emin olmamalı, havf ve reca (korku ve u-mut) arasında bulunmalıdır.
Yegâne Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez.[28]
"(Benden onlara) de ki: 'Ey kendi aleyhinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım, Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şübhesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir.[29]
Sevban (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Dünya, her şeyiyle benim olsa, yine şu ayet kadar sevinmem:
"De ki: 'Ey kendi aleyhine olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım, Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin..[30]
O zaman birisi, Rasulullah'a sordu: - Allah'a ortak koşan da mı? Rasulullah (s.a.s.) buna, cevab vermedi. Adam:
Allah'a ortak koşan da mı? diye tekrar sordu.
(Rasulullah) yine bir müddet sükût edip: "Evet, bilin ki, Allah'a ortak koşan da (umudunu kesmesin)." cevabını verdi. [31]
Şirk koşanların, hayatta oldukları müddetçe şirk ve küfürden tamamen vazgeçip tevbe ederek, katıksız iman edecekleri umulur... Onların, iman ederek Tevhid ehli olacaklarından umut kesilmez. Eğer tevbe ederek iman ehli olurlarsa Allah, onlan affeder, yok eğer şirk ve küfür üzere ölürlerse, onlar için af sözkonusu değildir... Çünkü Rabbimiz:
"Hiç şübhesiz Alİah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz." diye buyurur. [32]
Amr İbn Abese (r.a.) şöyle anlatıyor: ,' Hz. Peygamber (s.a.s.)'e, yaşlı, ihtiyar, asasına dayanan bir adam geldi ve:
Ya Rasululah, şübhesiz benim haksızlıklarım ve günahlarım var. Acaba ben, bağışlanır mıyım? diye sordu.
Rasulullah (s.a.s.):
"Allah'dan başka ilâh olmadığına şehadet ediyor musun?" diye sordu. Adam:
Evet, şehadet ediyorum. Senin Allah'ın Rasulü olduğuna da şehadet ediyorum, dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
"Şübhesiz Allah, senin haksızlıklarım ve günahlarını bağışlar." buyurdu. [33]
Rabbimiz, şöyle buyurur:
"(O) ülkelerin halkı, inanıp (Allah'ın azabından) ko-runsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık. Fakat yalanladılar. Biz de onları, kazandiklanyla y akalayı verdik.
Peki (o) ülkelerin halkı geceleyin, kendileri uyurlarken azabımızın onlara gelmeyeceğinden emin midirler?
Ya da (o) ülkelerin halkı, kendileri kuşluk vakti eğlenirlerken azabımızın onlara gelmeyeceğinden emin midirler?
Allah'ın azabından (kurtulacaklarına) emin mi oldular? Ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın tuzağından (azabından) emin olmaz.[34]
Hasan el-Basrî (r.a.), şöyle der:
Mü'min, korkarak, titreyerek taatleri işler. Günahkâr ise, kendisini emin hissederek günahları işler. [35]
Allah, insan kullarının umutsuzluğa düşmemeleri için onlara merhametiyle muamele ediyor, onları hemen hesaba çekmiyor, kendilerine fırsat veriyor ve zaman tanıyor... Muttaki muvahhid mü'min kullar, daha çok ibadet etsinler ve nefsine zulmeden âsî kullar da, hatalarını anlayıp tevbe ederek yaptıkları kötülüklerden dönsünler diye kendilerine birçok imkânlar vermektedir... Korku ile umut arasında imanını koruyan muvahhid mü'minler, Rabblerinin verdiği bu imkân ve nimetlerden kendi lehlerine faydalanmalıdırlar... Çokça tevbe etmek ve ibadetlerini daha çoğaltmak için bu fırsatları değerlendirmelidirler... Rahman ve Rahim
Rabbimiz Allah, kullarına çok acıyan ve onları çok esirgeyendir... İnsan kullarını, merhametiyle kuşatmıştır... Eğer insan kullarının yaptığı zulümlere göre muamele etmiş olsaydı, yeryüzünde bîr tek canlı kalmazdı... Rabbimiz, şöyle buyurur:
"Eğer Alİah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azab ile) yakalayıverecek olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı. Ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şübhesiz Allah, kendi kullarını görendir.[36]
Ebu Hureyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Mü'min, Allah katındaki azabı bilmiş olsa, hiç kimse cennete göz dikmez ve kâfir de, Allah katında olan rahmeti bilmiş olsa, hiç kimse cennetten umudunu kesmezdi.[37]İmam Tahavî (rh.a.), şöyle diyor: "Mü'minlerden güzel amel işleyen kimseleri, Allah'ın affetmesini ve onları rahmetiyle cennete sokmasını umarız. Onlar hakkında emin olamayız ve cennete gireceklerine şehadet edemeyiz. Kötülük yapmış olanların affedilmesini diler, endişe duyarız amma onlardan umut kesmeyiz.
Her hâl-u kârda amellerinin kabul edilip cennete gireceğinden emin olmak ve Allah'ın rahmetinden tamamiyle umudunu kesmek, kişiyi dinden çıkarır. Buna karşılık Ehl-i Kıble için hak yol, umut ve yeis arasındadır"[38]
5) İslâm hükümlerinin hepsinin doğru ve hikmetli olduğunu kabul etmek.
Yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), her neyi emretmiş ve her neyi yasaklamış ise, mutlaka O'nun emrettiğinde insan kullan için bir fayda ve yasakladığında insan kulları için bir zarar vardır... Zaman içinde bu faydanın ve zararın ilmî izahları yapılmış, daha da yapılacaktır... Rabbimizin, gerek emir, gerekse nehyeden her hükmünde mutlaka bir hikmet vardır... Muvahhid mü'min müslüman-ların vazifesi, Rabbimiz Alİah Teâlâ tarafından ve Rasulullah (s.a.s.) tarafından emredilen, ya da nehyedilen herhangi bir şeyin, nedenini, niçinini sormadan itaat etmektir... Sıhhatli ve sahih imanın gereği budur... Emredilen veya yasaklanan herhangi bir hükme tabi olan muvahhid mü'min, mutlaka faydasını görür... İşin iç yüzünü, o işi işlediği ve ondan uzak durduğu zama anlayabilir... Fakat bilinmelidir ki, Allah'ın ve Rasulullah (s.a.s.)'in emrettiği, ya da yasakladığı bir şeyde, şübhesiz insanın lehine bir hikmet vadır... Bu, iyice tefekkür edildiğinde, ya da ilmî yollardan hareketle zaman içinde net olarak anlaşılır...
Muvahhid mü'minler, Alİah ve Rasulü (s.a.s.)'den duyduklarını dinler ve itaat ederler...
"Allah size, ayetlerini açıklıyor. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.[39]
"Aralarında hükmetmesi için Allah'a, Rasulü'ne çağrıldıkları zaman mü'min olanların sözü: 'İşittik ve itaat ettik.' demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır.
Kim, Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederse ve Allah'dan korkup O'ndan sakınırsa, işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır.[40]
"İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz, bağışlamanı (dileriz). Varış ancak Sana'dır.[41]diyen ve buna katıksız iman eden muvahhid mü'minler, şuurlu olarak İslâm'ın hükümlerine teslim oldukları ve kendilerine vazife olan farz-ı ayn ilimleri öğrendikleri için, işin hikmetini sormazlar... Bu konuda, herhangi bir hesab-kitab yapmadan Allah'a ve Rasulullah (s.a.s.)'e kayıtsız ve şartsız itaat ederler...
"O (Allah), yaptıklarından sorulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler.[42]
Rabbimiz Allah'ın, emredip helâl kıldığı veya nehye-dip haram kıldığı her şeyde bir hikmetin olduğuna iman eden muvahhid mü'minler için şu bir tek ayet yeterli gelir:
"Şübhesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder. Çirkin utanmazlıklardan (fahşadan) kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermekte-dir.Umulur ki, öğüt alıp düşünürsünüz.[43]
İşte, dünya hayatında izzet ve şeref üzere yaşamayı ve ahirette cehennemden kurtulmayı gerekli kılan sahih iman, bu şurtlarda olmalıdır... Bu şartladaki herhangi bir noksanlık veya herhangi bir rahatsızlık, mü'min müslü-man kişiyi helâka düşürür... Bu şartların sağlam olmasına ve onlara herhangi bir zarar gelmemesine çok dikkat etmek gerek!..
Şehid İmam Ebu Hanife (rh.a.), "El - Âlîm ve'l - Mü-teallim" adlı eserinde şöyle der:
"Mü'min, eğer azab görürse, imanı fayda verir mi? Kendinde iman olduğu hâlde azaba uğrar mı?" diyorsun.
Evet, iman, mü'mine fayda verir. Çünkü iman onu, en şiddetli azabdan korur. En şiddetli azab ise, ancak kâfirlerin azabıdır. Zira, küfürden daha büyük bir günah yoktur. Bu durumda bulunan mü'min, Allah'ı inkâr etmemiş, fakat emrettiği bazı hususlarda O'na âsi olmuştur. Eğer Alİah ona azab ederse, işlediği nisbette azab eder. İşlemediği şey için azab etmez. Tıpkı adam öldürüp, hırsızlık yapmayan kimsenin, sadece katil suçu ile cezalandırılıp, hırsızlık suçu ile cezalandırılmaması gibi.
Nitekim Allah, Kur'ân-ı Kerim'de:
"Yaptıklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz.[44]buyurmaktadır.[45]
"El - Fıkhu'l - Ekber" adlı eserinde de şöyle diyor şehid İmam (rh.a.):
"Hiçbir kimse Allah'a, O'nun şanına layık, şekilde hakkıyla ibadet etmeye kadir değildir. Fakat insan ancak Allah'ın Kitab'mda, Rasulü'nün bildirdiği kadar Allah'a ibadet eder.[46]
Sahih imanın şartlarına dikkat eden muvahhid mü'minler, Rabbimiz Allah'a ibadet ederken, yegâne hayat önderimiz ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)'in gösterdiği şekilde yaparlar... Dolayısıyla Kitab ve Sünnet'i beraber uygularlar... Kitab'daki emir ve nehiyleri, Sünnet'teki uygulanış şekliyle bilir, idrak edip şuurlu bir amel anlayışıyla ibadeti yerine getirir!..
[1] Mü'min, 40/83-85.
[2] İbn Kesir, A.g.e. c.13, sh.7020.
[3] Rum, 30/7
[4] Nesefî, Medârik, c.5, sh.369'dan İbn Kesir, A.g.e. c.13, sh.7020-7021.
[5] Bkz. Naziât, 79/24. ve Kasas, 28/38. Şuara, 26/29.
[6] Tâhâ, 20/77 - 79.
[7] Yûnus, 10/90-91.
[8] îmam Kurtubî, A.g.e. c.8, sh.582.
[9] Yunus, 10/90
[10] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l - Kur'ân. B.ll, Hds.3306.
İbn Kesir, A.g.e. c.8, sh.3875. İmam Ahmed b.Hanbel'den. Et - Taberî, A.g.e. c.4, sh.455.
[11] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l-Kur'an, B.l 1, Hds.3307. Et - Taberî, A.g.e. c.4, sh.454.
İbn Kesir, A.g.e. c.8, sh.3875 - 3876. Çeşitli rivayetler.
[12] Nisa, 4/17 - 18.
[13] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z - Zühd, B.30, Hds.4253. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd - Daavat, B.102, Hds.3765. İmam Suyutî, A.g.e. c.l, sh.5O8, Hds.1099 (1921). Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.2, sh.132 ve 153. c.3, sh.425'den.
[14] Sahih-i Müslim, Kitabu'z - Zikr, B.12, Hds.43.
[15] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'i - Fiten, B.32, Hds.4070. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd - Daavat, B.101, Hds.3764.
[16] En'am, 6/158.
[17] Bakara, 2/285.
[18] En'am, 6/140.
[19] Nahl, 16/116.
[20] ÂH İmrân, 3/85.
[21] Bakara, 2/85 - 86.
[22] Rum, 30/31 -32.
[23] En'am, 6/159.
[24] Tevbe, 9/103.
[25] Sahih-i Buhârî, Kitabu İstitabeti'l - Mürtedin, B.2, Hds.7.
Kitabu'z - Zekat, B.l, Hds.6. Sahih-i Müslim, Kitabu'l - İman, B.8, Hds.32. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l - İman, B.l, Hds.2734. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'z- Zekat, B.l, Hds.1556. Senin-i Neseî, Kitabu'z - Zekat, B.3, Hds.2436. İmam Malik Muvatta', Kitabu'z - Zekat, Hds.30.
[26] Hucurât, 49/15.
[27] Bakara, 2/132.
[28] Yusuf, 12/87.
[29] Zümer, 39/53.
[30] Zümer, 39/53
[31] İmam-ı Azam, Ebu Hanife, Müsned, çev. Muhammed Selim Köse, İst. T.Y. sh. 296, Hds.507/10.
İbn Kesir, A.g.e. c.13, sh.694O. İmam Ahmed b. Hanbel'den.
[32] Nisa, 4/48. ve 116.
[33] İbn Kesir, A.g.e. c.13, sh.6940 - 6941. İmam Ahmed b. Hanbel'den.
[34] A'raf, 7/96-99.
[35] İbn Kesir, A.g.e. c.6, sh.3038.
[36] patır, 35/45.
[37] Sünen-i Tirmizî, KitabuM - Daavat, B.107, Hds.3772.
[38] Dr. Arif Aytekın, A.g.e. sh.56, Md.57 - 58.
[39] Nur, 24/18.
[40] Nur, 24/51-52.
[41] Bakara, 2/285.
[42] Enbiya, 21/23.
[43] Nah), 16/90.
[44] Yâsîn, 36/54
[45] İmam-ı Azam'ın Beş Eseri, sh.38.
[46] İmam-ı Azam'ın Beş Eseri, sh.70.
İslami Okul Okulların En Önemlisi