Örnek Nesil Ve Biz - Yeyuzununvarisleri - 7. Sayfa
Örnek Nesil Ve Biz
Birçok müslüman âlim ve aydının defalarca belirttikleri gibi, 20. Asır bir "bunalımlar çağı"dır. Bu çağ, medeniyet, ilerleme, huzur ve saadet çağı olmaktan uzak, yerinde bir deyimle cahiliyyet çağıdır. 20. Asrın cahiliyyeti, geçmiş asırların hiç birinde görülmeyen bir cahiliyyettir. Çünkü bundan önceki asırlarda İslâm'ın hakimiyeti vardı. Müslümanlar, hakim bîr durumdaydılar. Batı'da Ortaçağ'm karanlık düşüncesi hakim iken, Doğu'da "İslâm Medeniyeti", her tarafı güneş gibi aydınlatıyordu. Bu medeniyet ve insanlık güneşi, hem doğudan, hem de batıdan, Ortaçağın zifiri cahiliyet karanlığına gömülmüş Batı âlemini de aydınlattı.[1]
İslâm güneşinin maddî aydınlığını büyük bir iştiyakla kapan Batı, Manevî yönünü almadığı için, tek kanatlı kuş misali uça-maz oldu. İslâm Medeniyeti'nin maddî yönünü, kendi cahiliyyet düşüncesinin hakimiyetine verdi. Birçok buluşlar ve maddî ilerlemelerde bulundu; fakat bu ilerleme, imandan yoksun olduğu için onun cehaletini arttırdı. Ayrıca bu vahşî durumu, İslâm âlemi için büyük bir felaket haline geldi.
20. Asrın ilk çeyreğinde dıştan ve içten İslâm topraklarım işgal ettiler. İmandan, insanî duygu ve düşünceden mahrum oldukları için, ellerindeki silahları, müstekbirâne bir şekilde kullanarak milyonlarca insanın kanının akmasına vesile oldular.
Bu emperyalist kâfir güçler, İslâm topraklarını istila ettiler. Kan dökmekte ve zulmetmekte selefleri olan "Haçlı Ordulan"m ve "Moğol Ordularf'm çok geride bıraktılar. Medeniyet ve ilerleme adına korkunç cahilî durumları oldu ve hâlâ da olmaya devam ediyor!...
İstilâ ettikleri İslâm topraklarına cahilî kültürün zehirli tohumlarını ektiler. Bir müddet sonra mahsulünü almaya başladılar. İslâm Dünyasi'nda birçok taraftar buldular, birçok uşaklar ve modern köleler edindiler. Bu emperyalist çalışmaları sonucu, insanları kendilerine âşık ettiler. Batı, tüm zulmü, tüm ahlâksızlığı ve tüm cehaletiyle, birçok şuursuz sevdalının gönlünü fethedip, kendisine âşık etti. Birçok mecnun tarafından peri padişahının kızı halinde algılanan Batı'mn vahşî uygarlığı, yegane kurtuluş yolu olarak takdim edilmeye başlandı. Tüm kanunları, devlet sistemi, ahlâk anlayışı, eğitim programı ve hayat felsefesi ile yerli hakim uşakları tarafından kabul edilen Batı'nın cahiliyyeti, bir asra yakındır İslâm topraklarında hakimiyetini sağlamıştır. Böylece halkı müslüman olan devletçikler de Batının cahilî durumuna düşmüşlerdir.
Bu cehaletten ve bu sömürüden nasıl kurtulabilinir? Bu soruya, "İslâm'ın ilk döneminde sahabe nasıl kurtulmuşsa, o şekilde..." cevabını vermek gerek. Peki nasıl?
Asr-ı Saadet, Kıyamet saatine kadar tüm zaman ve çağlara örnek bir asırdır. Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Seiiem'in örnek hayatı ve Ashab'm (Allah onlardan razı olsun) örnek yaşantısı ile mü'minler için yegâne örnektir Asr-ı Saadet. O asırda, Rasulullah Saiiaüahu Aleyhi ve sdlem yaşamıştı. Ve Rabb'imiz, ilâhımız, hakimimiz Allah Ceiie cdaiuhu şöyle buyurmaktadır:
"Andoîsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için, Allah'ın Rasulünde güzel bir örnek vardır.[2]
O, öyle bir örnekti ki, canlı bir Kur'ân'dı. Her haliyle Kur'ân-ı Kerim'i yaşayan yüce ve eşsiz bir şahsiyetti...
Hz. Aİşe Radıyallâhu Anha annernie Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve
sdlem sorulmuştu:
"Ey mü'minlerin annesi, bana Rasuluîlah Sariaiiaha Aleyhi ve sei-iem 'in ahlâkını anlat" dedim. Aişe Radıyaiiahu Anha:
"Sen, Kur'ân okuyorsun, değil mi?" dedi
"Evet okuyorum " dedim.
"İşte Nebiyullah saiiaiiahu Aleyhi ve seiicm'in ahlakı Kur'ân idi" dedi?[3]
Asr-ı Saadet'te Ashab, yalnız ve yalnız Kur'ân-ı Kerim ile onun canlı bir örneği olan Rasul-i Ekrem'in eğitiminden geçerek tüm çağlara örnek bir hayat sergilediler.
Önderimiz, liderimiz ve efendimiz Rasulullah Saiiaiiaha Aleyhi ve Sdlem, sahabeyi tek bir kaynaktan, "İlâhî Kaynaktan besleyerek yetiştirdi. O da Kur'ân-ı Kerim idi. Kur'ân'm dışında hiçbir kaynağı kabul etmiyor ve ashabın başka kaynaklara başvurmasını engelliyordu.
Hz. Ömer Radıyallahü Anh, Asr-ı Saadet'teki Ashab arasında okuma-yazma bilenlerdendi. Birgün Tevrat'tan bir sahife okuyordu. Rasulullah saiiaiiahu Aleyhi ve Sellem, kendisini bu halde görünce, ne okuduğunu sordu. "Tevrat'tan bir sahifedif cevabını alınca hayli Öfkelenip elinden sahifeyi alarak şöyle buyurdu:
"Allah 'a yemin ederim ki, eğer Musa sağ olup aramızda bulunsaydı, bana uymaktan başka kendisine meşru bir tutum bulamazdı. [4]
İnsanın aklına şu gelebilir: Elbette öyle olmalıydı. Çünkü çölde yaşayan bedeviler medeniyetten mahrumdu. Onlar, vahalarda, ilimden, teknikten ve felsefeden uzak bir hayat yaşıyorlardı. Bunun için Rasulullah sallallahu Aleyhi ve Sellem, onları tek kaynaktan besliyordu.
İlk bakışta insana doğru gibi gelen bu tez, hakikat nazarında doğru değildir. Çünkü Arabistan yarımadası, üç medeniyetin ortasında bulunuyordu. Kuzeyde Roma Medeniyeti, doğuda ve güneyde Sasanî Medeniyeti, batıda Mısır Medeniyeti. Miladi 6. ve 7. Asırda Arabistan yarımadasının konumu böyleydi O çağda bilmen dünyanın iki süper gücü ve o zamanın ikî büyük medeniyeti kabul edilen Roma (Bizans) ve Sasanî İmparatorlukları en şaşaalı dönemlerini yaşıyorlardı.
Modern Batı'nm temelini oluşturan Roma hukuku ve Yunan felsefesi kendilerince altın çağlarını yaşıyorlardı. Gerek Bizans, gerek Mısır ve gerekse İran Sasanî medeniyetleri[5] olsun, bilimde, teknikte, felsefe ve diğer sanatlarda devirlerinin en ileri merhalesindeydiler. İrem Bağlan, Rodos Heykeli ve Piramitler, modern teknoloji zihniyetince hâlâ dünyanın yedi büyük harikasından sayılmaktadır. Günümüz teknolojisinin profesörlerinin, Mısır Piramitlerini incelerken veya İran'da, Şiraz yakınlarında bulunan "Teğt-ı Cemşid"i seyrederken, şaşkınlıktan şaşkınlığa düşmelerine şahid olunmaktadır.
Asr-ı Saadet'te kaynak yokluğu söz konusu değildi Arab insanı için. Fakat bu kaynakların tümü, beşerî kaynaklardı. Aciz insan zihninden ortaya atılan, belki hakikatten bir zerre bile olamayan, fakat haddini aşıp hakikatin kendisi olduğunu ilân eden kaynaklardı.
İnsanlık âlemine, Kıyamet'e kadar Önderlik yapacak olan bir nesil, böyle aciz ve basit kaynaklardan beslenmemeliydi. Allah Cellc Celaluhu böyle İrade buyurdu, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Selem onları böyle eğitti. Onlar, yegâne ilâhî kaynak olan Kur'ân-ı Kerim ile beslendiler, geliştiler ve olgunlaştılar.
Onların arasında dünyanın yegane eğiticisi olarak vazifelendirilen Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Seiiem'in varlığı da insanı düşündürebilir. "Onlar Rasulullah sallallahu Aleyhi ve Seiiem'in eğitiminden geçtiler. Biz böyle bir eğitimciden mahrumuz. Bunun için başarılı olamıyoruz" gibi itirazların yerinde olmadığı inkar edilemiyen bir gerçektir. Eğer mü'minlerin eğitimi, olgunlaşmaları ve önder bir nesil olmalan için Rasulullah Sallallaim Aleyhi ve Seiiemin şahsı şart olmuş olsaydı, O'nun ölmemesi ve Kıyamet'e kadar gelecek tüm nesilleri eğitmesi gerekirdi.
Rasulullah saiiaitaim Aleyhi ve Seiiem, vücut olarak aramızda değildir. Fakat her haliyle zaptedilen "Sünneriyle ve hadisleriyle bizimle beraberdir. Kendisi, hayatta iken Kur'ân'ın canlı bir örneğiydi. Bu canlı örnek vasfı, Kıyamet'e kadar devam edecektir. Çünkü bu canlı örneklik, "Sünnet" ve "Hadis" olarak tertemiz kaynaklar vasıtasıyla nesilden nesile nakledilmektedir.
Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Seiiem, Ümmetine "Veda Hutbesinde hi tabederken öyle buyurdu:
"Size öyle birşey bıraktım ki; O'na sımsıkı sanhrsanız bir daha asla sapmazsınız: Allah'ın Kitabı.[6]
Dİğer bir rivayette ise, şöyle buyurmuş olduğu kaydedilmiştir:
"Ben tebliğ ettim, bildirdim ve sizin içinizde öyle birşey bloktun ki, eğer O'na bağlanırsanız, ebedî olarak sapmazsınız. Apaçık bir şey: Allah 'm Kitab'ı ve Peygamberinin Sünneti.[7]
Rabb'imiz Allah Ceiie Ceiaiuhu da Kur'ân-ı Mübin'de şöyle buyuruyor:
"Allah in ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın.[8]
Önder ve örnek nesil olan Ashab'ın (Allah cümlesinden razı olsun), böyle ilâhî bir eğitimden geçtiler. Her çağda örnek nesillerin böyle bir eğitimden geçmesinin gerekli olduğunu bu uygulamadan anlıyoruz: Kur'ânî ve Sünnetî bir eğitim... Bu eğitimden geçmeyen, bu pınardan hayat suyunu içmeyenlerin başka kaynaklara yönelmeleri, kendileri için felaketten başka birşey olmamış ve olmamaktadır.
Kur'ân ve Sünnet'e yönelirken, sadece bilgimizi artırmak, ilim sermayemizi fazlalaştırmak, dışımızdakilere bilgiçlik taslamak ve bir üstünlük aracı kılmak için yöneliniyorsa; bu da, İslâm nazarında hüsrandan başka birşey değildir.
Kur'ân'a yönelirken ve Sünnet'i kavramaya çalışırken, onları hayatımıza uygulamayı esas almak gereklidir. Çünkü "Örnek Nesir olan Ashab, böyle yapardı. Nitekim Hz. İbn Mes'ûd Ra-dıyaiiahu Anh şöyle rivayet ediyor:
"Bizden bir kişi on ayet öğrenince, onların manaîannı belleyip onunla amel edinceye kadar bu (on ayeti) aşmazdı. [9]
Ebu Abdurrahman es-Sülemî der ki: "Bizi okutanların anlattıklarına göre onlar, Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve seiiem'den okuıiarmış. On ayet öğrendikleri zaman o ayetler ile amel etmeden geçmezlermiş. Böylece "Biz, Kur'ân'ı ve O'nunla amel etmeyi birlikte öğrendik" derlermiş, [10]
Rabb'imiz buyuruyor:
"Ey insanlar, Rabb'inizden size kesin bir kanıt (burhan) geldi ve size apaçık bir nur (Kur'an) indirdik. İşte Allah'a iman edenler ve O'na sarılanlar, onları kendilerinden olan bir rahmetin ve bir fazlın içine yerleştirecektik. Ve onları kendisine varan dosdoğru bir yola yöneltip iletecektir. [11]
Sahabe nesli, bu nura sırıldı, O'nu tebliğ eden şahsiyeti takıp etti ve gereği gibi yaşadı; bundan dolayı öncü salihler oldular. Bu sağlam ilâhî kaynağa sarılıp, hayatlarının tek kaynağı ya-panAshab, İman eder etmez, cahiliyyetin tüm birimlerinden ıyrrılıyorlardı. Her öğrendiklerini hayat gündemine getiriyor, yaşıyor ve yaşadıkça da cahiliyye âdetlerinden, huylarından ve kanunlarından kurtuluyorlardı. İslâm'a girerken ırkî, kavmî ve cahili gelenek ve töreleriyle beraber girmiyor; İslâm'ın ter-ketmesini istediği cahiliyyet âdetlerinin tümünü terkediyor ve bunların yerine imanî hakikatleri ikame ediyorlardı.
Bundan dolayı yepyeni bir nesil ortaya çıkıyordu. Sarhoş, puta tapan, zina eden, zevk olsun diye yıllarca savaşan, faiz yiyen, hatta kız çocuklarını diri diri gömen cahiliyyet düşüncesi tamamen yok oluyordu. Bunun yerine her şeyiyle olgun, her türlü kötülükten kaçınan, onlara yaklaşmayan, tüm kötülüklerle savaşan üstün şahsiyetler yer alıyordu.
Eğer sehven evvelki hayatlarından zerre kadar da olsa gündeme getirecek olurlarsa, hemen bin pişman oluyor, tevbe ediyor ve durumlarını düzeltiyorlardı.
İşte bir örnek: Hz. Ebu Zerr-ı Gıfarî Radiyaiiahu Anh anlatıyor: "Ben bir adamla söğüştüm de onu anasından dolayı ayıpladım. Peygamber SaiiaUahu Aleyhi ve Seiiem bana buyurdu ki:
Yâ Eba Zerr! onu sen anasından dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sen, içinde henüz cahiliyyet (ahlâkı) bulunan bir kimsesin. [12]
Velid ibn Müslim 'in munkatı' olarak rivayetine göre, söğülen zat Bilal-ı HabeşîRadıyaiiahu Anh imiş ve Ona, "Yâ ne's-sevdâ = Ey kara kadının oğlu" diye söğmüş.
Bilal'in şikayeti üzerine Peygamber'in tevbihi vaki' olunca, Ebû Zerr yanağını yere koyup; "Bilal ayağı ile basmadıkça yanağırm yerden kaldırmayacağım", diyerek, kusurunun afvını istemiştir.[13]
İşte selefimiz böyleydi. Biz, dünyanın mustez'af müs-lümanlan; biz, yetmiş yıldır başsız ve riyasetsiz olan müs-lümanlar; biz, istismarın çarkında ezilen müslümanlar; biz, çağdaş cahiliyyenin tahakkümü altında sömürülen müslümanlar, tek kaynağımız olan Kur'ân'a, Önderimizin Sünnet'ine ve Sahabenin tavrına dönmeliyiz. Bundan başka hiçbir istinat noktasını kabul etmemek gerek.
Bu hakikati izaha çalışırken elbette Edille-i Erbaa'yı göz önünde bulundurmalıyız. Dört Şer'î delil kabul edilmedikçe ve uygulanmadıkça da herhangi bir kurtuluşun oluşacağını beklemek hayaldan öteye geçmez. Rasulullah Saitaiiahu Aleyhi ve Sd-icm'in varisleri olan ulemanın, yani fakihlerin velayetini kabul etmek imanımızdan kaynaklanıyor. Müctehid olan veya olmayan fakihlerin Önderliğinde, yepyeni bir müslüman nesil yetişecektir..
[1] Geniş bilgi için bkz. Dr. Sigrid Hunke, Avrupa'nın Üzerine Doğan İsfâm Güneşi, Çev. Servet Sezgin, İst. Ty. (Bedir Yayınevi).
[2] Ahzab, 33/21
[3] Sahih-İ Müslim, KİIabü Salat-il Müsafirine ve Kasriha, Bab: 18, Hds. No: 139 (746).
[4] Hafız Ebu Ya'lâ, Harrtmad'dan, O Şa'bi'den, O da Câbir'den rivayet etmiştir. Bakınız: Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, Çev. Mustafa Özel, İst. 1993, sh. 19
[5] Medeniyet" derken günlük dilde kullanıldığı için kullanıyoruz. Yoksa İslâm'dan gayrı bir medeniyet yoktur. Diğer sistemlerin tümü cahili olduğu için medenî olamazlar.
[6] Siinen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Menasık, Bab: 56, Hds. 1905. Sahih-i Müslim, Ki-tabul-Hac, B. 39, Hds. 147
[7] Siret-i İbn Hişam Tercemesi (İslâm Tarihi) Çev. Hasan Ege, İst. 1985, c. 4, sh. 346. İmam Mâlik, Muvatta', Kitabu'I-Kader, Hds. 3
[8] Âl-iİmran,3/103.
[9] İbn-i Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, Çev. Dr. Bekir Karlığa, Dr. Bedrettin Çetiner, İst. 1984, c. 2. sh. 5 ( Mukaddime).
[10] İbn-i KesİT, A.g.e. aynı yer
[11] Nisa, 4/174-175
[12] Sahih-i Buharı, Kiatabu'1-îman, Bab: 21, Hds: No:23.
[13] Sahih-i Bııhârî ve Tercemesİ, Çev. Mehmed Sofuoğlu, tst. 1987, c. 1, sh. 185.
İslami Okul Okulların En Önemlisi