Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Rabbani Metod Üzerine - Yeyuzununvarisleri - 8. Sayfa

 

Rabbani Metod Üzerine

 

Âlemlerin Rabb'i Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun en son vahyettiği Şe-riat'ı Kur'ân-ı Kerim, ilâhî ve semavî bir Kitab'dır. O, iman edip, salih amel işleyerek takva sahibi olan muttakilere yol gös­terici ve hidayet edicidir:

"Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için de kılavuz olan bir Kitab'dır.[1]

İçinde hiçbir şüphe olmayan ve hidayet rehberi Kur'ân-ı Kerim, Allah tarafından gönderilmiştir:

"Ha, Mim. Kitab'ın indirilmesi, üstün ve güçlü olan, hüküm ve ihkemet sahibi Allah 'tandır.[2]

"Böylece sana da biz, kendi emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, Kitab nedir, iman nedir bihniyordun. Ancak biz, onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete er­diririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneîtip iletiyorsun. Göklerin ve yerde bulunanların tümü kendisine ait olan Allah 'm yoluna. Haberiniz olsun, işler Allah 'a döner. [3]

îslâm Dini'nin hidayet rehberi Kur'ân nasıl ki, İlâhî, semavî ve Rabbanî bir Kitab ise, onun metodu da Rabbanî bir me-toddur. Bu metod Rabbanidir, İlâhî'dir ve semavîdir. Nasıl ki İslâm çağlar üstü olup tüm çağlan kapsıyorsa; onun Rabbanî metodu da tüm çağlara hitabeder ve Kıyamet'e kadar bakîdir.

Hayat dini olan İslâm, her şeyiyle tam bir dünya ve ahiret nizamıdır. Onun küfür, şirk, nifak , fısk ve irtidad ile değiştiri­lemez bir mücadele metodu vardır. O, her çağda aynı metod ile mücadelesini ve mücahedesini sürdürür. Çünkü onun metodu (usûlü) Sünnetullah'tır. Âlemlerin Rabb'inin va'z ettiği metod-dur. Sünnetullah olduğu için hiçbir değişme söz konusu olamaz.

Kur'ân'ın hükümleri Kıyamet'e kadar devam eder. Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve sdiem'e ve güzide Ashabına (Allah onlardan razı olsun) ne emredilmişse, Kıyamet'e dek tüm mü'minlere aynı şey emredilmiştir. Asr-ı Saadet'te, gerek Mekke döneminde, gerekse Medine döneminde mü'minlere emredilenler, ondan sonra ge­lenler için de geçerlidir. Eğer o emirler, belli bir zaman ve belli bir toplum için olsaydı, hükmü, tamamen o döneme ait olur ve o dönemden sonra biterdi. Gerek ayetlerde, gerekse hadislerde gördüğümüz kadarıyla, Kitab ve Rasul, bi'setten Kıyamet'e kadar tüm insanlık için gönderilmiştir. Kur'ân ve Rasulullah Sai-laiiahu Aleyhi ve Seihm belli bir devrin, toplumun ve insanların hi­dayet rehberidir.

"Oysa O (Kıır'ân), âlemlere bir zikir (öğüt, hatırlatma, hüküm ve üstün bir şeref)den başka birşey değildir. [4]

"Kur'ân, bütün âlemlere (insan ve cinlere) ancak bir öğüt­tür.[5]

"Andolsun, biz, bu Kur'ân'da her örnekten insanlar için çe­şitli açıklamalarda bulunduk. însanlarm çoğu ise, ancak inkârda ayak direttiler.[6]

"De ki: 'Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisi (Peygamberiyim. Ki, göklerin ve yerin mülkü yalnız Onundur. Ondan başka ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür. Öy­leyse Allah'a ve O'nun ümmi Peygamberi olan Elçisine inanın, ki O (Peygamber) de, Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. O'na iman edin ki, hidayete ermiş olasınız.[7]

Bu inkârı mümkün olmayan apaçık gerçeğin ispatından sonra, anlaşılan şudur: İslâm'ın Rabbanî metodu tüm zamanlan kuşatmıştır. Tüm çağlarda aynı Rabbanî metod kullanılmalıdır. Nasıl ki imanın esaslarında, namazda, oruçta, hacda ve diğer ibadetlerde hiçbir değişme olmamıştır ve olamayacaktır; İslâm'm küfre, şirke, tağuta ve irtidada ait olan hükümlerinde de hiçbir değişme olmamıştır. Ayrıca bunlara karşı nasıl dav-ranılması gerektiği Allah Ceiie cdaiutm tarafından Kur'ân'da em­redilmiş, Rasulullah saiiaiiahu Ahyhî ve Seiiem ve Ashabı, kendi za­manlarında bu emirleri harfiyen yerine getirip bizlere örnek oldular. Kur'ân'daki emirleri herkes kendi kafasınca anlamasın diye, Allah Ceiie Ceiaiuhu'mm muradı doğrultusunda Rasulullah Aleyhi ve Sellem, onu bizzat kendisi yaşayarak ortaya koydu. Bu uygulamayla, mü'minlere karşı nasıl davranacağımızı, mü­nafıklara karşı hangi tavrı ortaya koyacağımızı, kâfir ve müş­riklere karşı nasıl duracağımızı öğretti.

Şirk devletinin hakim olduğu Mekke şehrinde 13 yıl İslâm Dini'ni tebliğ eden Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Seihm ve Ashabı, müşriklere, kâfirlere, işkencecilere karşı nasıl davranmışlarsa, İslâm'ın hakim olmadığı ve tağutî şirk nizamlarının ha­kimiyetinde olan beldelerde yaşayan mü'minlerin de aym şe­kilde davranmaları gerekir!...

Eğer ki, Kitab ve Sünnet'te örneğini bulamamış bir tavır or­taya konulacak olursa, bu. tavır ile Kitab ve Sünnet'e muhalefet edilmiş olur. Hangi zamanda ve hangi mekânda olursa olsun, Kitab, Sünnet, icma ve kıyas'm ruhuna, esaslarına ayları dav­ranıp herhangi bir harekete geçmek, sonunda hüsrana götürür. Çünkü İslâm'a aykırı bir yol tutturup, onunla İslâm'a yardım edeceğini savunanların yaptıkları, yardım etmek değil, zarar vermektir. Nitekim tarihte bunların örnekleri görülmüştür.

Hüccetu'l-İslâm İmam Gazali Rahmetuiiaim Ahyh'in de beyan et­tiği gibi; "Şerîat'a, (Şeriat) yolunun dışında yardım etmek is­teyen kimsenin zararı, Şerîat'a (Şeriat yoluyla) darbe vurmak is­teyen kişinin zararmdan daha çoktur. Nitekim, "akıllı düşman, cahil dosttan daha hayırlıdır" denilmiştir. [8]

Rasulullah saiiaiiahu Aleyhi ve Seihm, Nur dağının Hira ma­ğarasında almış olduğu ilk emirden sonra, Âlemlerin Rabb'i Al­lah Ceih Ceiaiuhu'nun denetiminde, her saniyesini Rabbanî metod gereği yaşamaya başladı. Allah Ceiie CeiaiuM, O'na nasıl dav­ranacağını emrediyor, O da ilâhî emri harfiyen yerine getiri­yordu. Dinin direği olan namazı nasıl kılacaktı,[9] tebligatı naşı yapacaktı?[10] Bizzat Cebrail Âieyhisseiam gelip kendisine öğ­retiyordu. Rasulullah da Allah Teâlâ'dan aldıklarını kendisine iman edenlere öğretiyordu. Böylece ilâhî kaynaktan alınan Rab­bani hayat metodu, mü'minler tarafından yaşanıyor ve tüm za­manlara örnek bir nesil oluşuyordu.

Onlar, Kur'ân-i Kerim'i ayet ayet yaşıyor ve onun canlı bir hali olan Rasulullah Sutiaiiahu Ahyhi ve Sellem'İ adım adım takip edi­yorlardı. Rasulullah Saîİaîiahu Aleyhi ve Sellem, Rabb'İmİZ Allah Celle

Ceiaiuhu'nun eğitiminde Rabbani metodu hayata uyguluyordu. Böylece 3 yıl gizli, 10 yıl da açık olmak üzere Mekke dönemide 13 yıl Tevhid davasını tebliğ etti. İnsanları "Iâ ilahe illallah" da­vasına çağırdı. Allah'tan başka hiçbir ilâh kabul etmemeye, put­ları ve putlaştırılıp tapınılan tağutları reddetmeye davet edi­yordu. İnsanlar, tüm yalancı ilâhları reddedecek ve yalnızca âlemlerin Rabb'i Allah Teâlâ'yı kabul edeceklerdi. Bunun mükâfaatı olarak da kendilerine "Cennet" va'dedilîyordu.

Tüm insanlara ve zamanlara tek bir dava takdim ediliyor, kendileri bu tek davaya inanmaya çağrılıyordu: Tevhîd davası... "Lâ ilahe illallah" davası... İnsanlar, bu davaya iman ettikleri ve gereğini gerçekten yerine getirdikleri vakit, kurtulacak, ebedî saadete kavuşacaklardı. Her şeyden önce iman gerekliydi. Diğer tüm meseleler, imandan sonra hal olurdu. İnsanlar, kendi el­leriyle yaptıkları, düşünceleriyle oluşturdukları şeyleri, heva ve heveslerini mukaddesleştirip, kendilerine put yaptıkları bir de­virde Tevhid'e davet ediliyorlardı.

İnsanlık tarihi başlangıçtan bugüne incelenecek olursa, her zaman göze çarpacak durum budur. İnsanlar, Allah cdie ce-laiuhuTum dosdoğru yolundan sapmışlar veya bu dosdoğru yolun yambaşmda çeşitli bid'at ve hurafeler oluşturmuşlardır. Böylece gazaba uğrayan sapık topluluklar ortaya çıkmıştır. O zaman Allah Teâlâ insanlara, kendilerini sapıklıklardan çıkarıp Tev­hid'e ulaşmalarına vesile olan Peygamber göndermiştir.

Allah Ceiie Ceiaiuhu tarafından vazifelendirilip, insanlara gön­derilen (Rasul veya Nebi) Peygamberlerin en sonuncusu olan Rasul-i Ekrem Muhammed Mustafa Saiialiahu Aleyhi ve Seiiem, tüm Peygamberliği müddetince insanları Tevhid'e davet etti, iman edenleri Kur'ânî bir eğitimle eğitti.

O, tebliğe başlayınca şöyle sesleniyordu insanlara:   .

"Ey insanlar! Lâ ilahe illallah deyin ki, felaha (kurtuluşa) eresiniz.[11]

İnsanlar "iâ ilahe illallah" diyecekler ve gerçek bir kurtuluşa ereceklerdi. Fakat bunu söylemek sadece dil ile olmamalıdır. İn­sanlar, "lâ ilahe illallati'm ne demek olduğunu çok iyi bi­liyorlardı. Bu mübarek cümlenin, bu yüce kelimenin, sadece kuru bir sözden ibaret olmadığını biliyorlardı. Bundan dolayı söylemekte zorlanıyor, birçokları söylemediği gibi, karşı çıkıyor ve iman edenlere ellerinden geldiği kadar işkence ediyorlardı ki, imanlarından dönsünler istiyorlardı.

Ebu Cehiller, Ebu Leheb'ler, Ebu Süfyan'lar, As bin Vaü'ler, Velîd bin Muğire'Ier, Utbe bin Rabia'lar ve benzeri yüzlerce, binlerce Allah düşmanı, "lâ ilahe Hlallah"ın ne demek olduğunu biliyorlardı. Biliyorlardı bu "Kelime-i Tevhid'i söyledikleri zaman neyi kabul edecek ve nelerden vazgeçeklerini...

Onlar, yıllardır heva ve heveslerini İlah edinmişlerdi. Kendi elleriyle yapıp diktikleri ve ibadet edip tapındıkları put hey­kellerin konuşmadıklarını ve herhangi bir kanun vazetmedik­lerini de biliyorlardı. O müşrikler, şirk ve küfürlerinden kay­naklanan isteklerini kanunlaştınrken put heykellerinin adına ha­reket ettiklerini beyan ediyorlardı. Güya onların put ilâhları böyle istiyordu. Ve bu kanunlar putlarının ilkeleri gereğidir diye bunları cehalet karanlıklarına gömülmüş insanlara arzedip, kabul ettiriyorlardı. Tüm ilke ve kanunlar, onların istek ve ar­zularından, tağutî dünya görüşlerinden kaynaklanıyordu; ama halka kabul ettirmek İçin put ilâhlarına mal ediyorlardı. Böylece "Mekke Şirk Devletf'ni putların adına yönetiyorlardı.

Gerçekten "lâ ilahe illallah" diyecek olurlarsa, bütün sal­tanatları yıkılacak, put heykelleri devrilecek ve hakimiyet yal­nızca Allah Gelle Ceiaiuhunun olacaktı. Artık hevesleri hakim ol­mayacak, tüm töre ve gelenekleri yeni baştan inşâ edilecekti. Köleleştirdikleri ve sömürdükleri insanlarla eşit haklara sahip olacak, onlar gibi çalışıp, rızkını temin edecek ve kimseyi sö-mürmeyeceklerdi. Hayatî her olay, Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun emrine göre olacak, insanlar, bu emirlere tabi oldukları oranda kur­tulacaklardı!

Bütün bu teklifler, Mekke'li müşriklere çok zor geliyordu. Bundan dolayı kabul etmiyor, karşı çıkıyor, davanın liderine ve taraftarlarına olmadık işkenceler ediyorlardı. Hatta bu davadan vazgeçsin diye davanın liderine, o günün şartlarından en güzel tekliflerde bulunuyor, onu davasından vazgeçirmek için servet ve saltanat teklif ediyorlardı. İslâm davasının lideri, onların bu cahilî tekliflerim reddediyor, onları "lâ ilahe illallah" demeye davet ediyordu. Müşrikler, tekliflerinin kabul edilmediğini gö­rünce, tehdit yolunu deniyorlardı. Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Sel-hm, onların bu tehditlerine şöyle cevap veriyordu:

"Vallahi, bu işi bırakmam için, güneşi sağ elime ve ay'ı sol elime koyacak bile olsalar, Allah onu izhar ve infaz etmedikçe bırakmam; ya da onun üzerinde ölür giderim. [12]

Sabır ve sebatla Allah Teâlâ'dan almış olduğu vahyi tebliğ eden Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Seiiem'.'e son bir teklif getirdi. Mekkeli müşrikler: Karşılıklı birbirinin Rabbini kabul edip, bir müddet Allah Teâlâ'ya tapmayı, bir müddet de putlara tapmayı

önerdiler.

"Kureyşîiler, Hz. Peygamber Saiiaiiahu Aleyhi ve Seüem'i ça­ğırarak, Mekke'nin en zengin adamı olması için Ona mal ver­meyi, O'nu dilediği kadınlarla evlendirmeyi, (istiyorsa) baş­latma kral yapmayı teklif ettiler ve dediler ki:

Ey Muhammed, ilahlarımıza sövmekten vazgeçmen, onlan kötülükle anmaman şartıyla bütün bu söylediklerimiz se­nindir. Eğer bunlan kabul etmezsen, sana senin için hayırlı bir çözüm yolu daha sunarız.

Hz. Peygamber sallallahu Aley ve seiiem: sordu:   

Peki, nedir o?

Onlar şöyle cevap verdiler:

Bir sene sen bizim ilahlarımıza taparsın, bir sene de biz de senin ilahına bir sene taparız. Böylece bundan böyle biz ve sen, bütün işlerimizde ortak oluruz. Bizim dinimiz, senin di­ninden daha doğru ise, böylece sen ondan nasibini almış olur­sun. Eğer senin dinin bizimkinden daha doğru ise, bu taktirde biz ondan nasibimizi almış oluruz.

O zaman Hz. Peygamber Saiiaiiahu Aleyhi ve Sellem onlara şöyle cevap verdi:

O'na başkasım ortak koşmamızdan Allah'a sığınırım!"

Bunun üzerine Allah Teâlâ, Kâfirûn Suresini inzal buyurdu. Rasulullah Saiiaiiahn Aleyhi ve Seikm, de sabah erkenden Mescid-i Haram'a gitti. Kureyş'in ileri gelen müşrikleri oradaydı. Onların karşısına dikilip, Kâfirûn Sûresini okudu:

"Rahman, Rahim Allah'ın adıyla.

De ki: Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da siz tapacak değilsiniz. Ben sizin taptıklarınıza ta­pacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana!"

O zaman müşrik-kâfirler, Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Seiiem'den umutlarını tamamen kestiler.[13] Çünkü iman ile küfür bir­leştirilemez, çünkü ikisinin ortası yoktur. İman, yani Tevhid ay­rıdır, küfür veya şirk ayrıdır. Gece ve gündüz nasıl ayrı iseler, ikisi nasıl bir araya gelemiyor, aynı zaman ve mekânda birleşemiyorlarsa, iman ve küfür de birleşemez.

Şehid Seyyid Kutub şöyle diyor:

"Doğrusu, herhangi bir şekilde yolun ortalarında buluşulma imkânı bulunmayan tam bir ayrılığın özündeki farklılıkları izah edebilmek için, bu derece kesin bir ayrılığa gerek vardı. Çünkü ihtilaf inançların özünde, düşüncelerin esasında, nizamın ha­kikatinde ve yolun mahiyetindeydi. Çünkü Tevhid ayrı bir yol­dur, şirk ayrı bir yoldur. İkisi asla birleşemez. Tevhid, insanı varlıklarla birlikte Allah Teâlâ'ya yönelten, eşi ve benzeri bulunmayan Rabb'e tevcih eden bir yoldur. İnsanın akidesinin değer ve ölçüsünün, gideceği yolun, edep ve ahlâkının, hayat ve varlık hakkındaki bütün tasavvurlarının alacağı noktayı kesin olarak belirten bir nizamdır. Mü'minin her şeyini aldığı bu nokta, eşi ve benzeri bulunmayan Allah Teâlâ'dır. Bunun için de iman hayatı, bütünüyle bu esaslara dayanır. Mü'min, yolda yü­rürken gizlice veya açıkça hiçbir şekilde şirkle karşılaşamaz.[14]

Rasulullah Saiiaiiahu Ahyhi ve Seiiem, tüm gayretiyle insanları Tevhid'e davet ediyor, iman edenlerin kalbine Tevhid nurlarını yerleştirmeye çalışıyordu. Sünnetullah buydu. Bundan başka bir yol yoktu. Eğer "insanın kurtulması için başka yollar da var" diye iddia edilecek olursa, Kur'ân'dan ve Sünnet'ten delil ge­tirmek gerekir!..

Meselâ, insan, Rasulullah Sailaiiahu Aleyhi ve Seiiem'in denemediği ve denemesinin Kitab ve Sünnet ölçüsüne göre yanlış olduğu çeşitli metod ve yollan deneyebilir. Burada bu tür yolların bir­kaç tanesine işaret edelim.

 



[1] Bakara, 2/2.

[2] Casiye, 45/1-2.

[3] Şûra, 42/52 53.

[4] Kalem, 68/52.

[5] Sad,38/87.

[6] İsrâ, 17/89.

[7] A'raf, 7/158.

[8] İmam Gazzalî, Tehâfu't el-Felasife. (Filozofların Tutarsızlığı), Çev. Dr. Bekir Karlığa, İst. 1981, sh. 8. {İkinci Mukaddime).

[9] M. Asım Koksal, İslâm Tarihi, Hz. Mulıammed ve Islâmiyet-Mekke Devri, İst. 1987, c. 3, slı. 18.

[10] Bkz. Müdessir, 74/1-2 ve Şııara, 26/214. ayetlerine.

[11] İbn İshak, Siyer, yayma hazırlayan: Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Çev. Sezai Özel, İst. 1988, Sh. 294.

[12] M. Asım Koksal, A.g.e. c. 4, sh. 61.

[13] Abdıılfettah El-Kâdî, Esbâb-ı Niizûl, Çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, Sh. 430.

[14] Prof. Seyyİd Kutub, Fizılal-İl Kur'ân, Çev. M. Emin Saraç ve Diğerleri, İst. 1986, c. 16, Sh. 409.