Rabbani Metod Üzerine - Yeyuzununvarisleri - 8. Sayfa
Rabbani Metod Üzerine
Âlemlerin Rabb'i Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun en son vahyettiği Şe-riat'ı Kur'ân-ı Kerim, ilâhî ve semavî bir Kitab'dır. O, iman edip, salih amel işleyerek takva sahibi olan muttakilere yol gösterici ve hidayet edicidir:
"Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için de kılavuz olan bir Kitab'dır.[1]
İçinde hiçbir şüphe olmayan ve hidayet rehberi Kur'ân-ı Kerim, Allah tarafından gönderilmiştir:
"Ha, Mim. Kitab'ın indirilmesi, üstün ve güçlü olan, hüküm ve ihkemet sahibi Allah 'tandır.[2]
"Böylece sana da biz, kendi emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, Kitab nedir, iman nedir bihniyordun. Ancak biz, onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneîtip iletiyorsun. Göklerin ve yerde bulunanların tümü kendisine ait olan Allah 'm yoluna. Haberiniz olsun, işler Allah 'a döner. [3]
îslâm Dini'nin hidayet rehberi Kur'ân nasıl ki, İlâhî, semavî ve Rabbanî bir Kitab ise, onun metodu da Rabbanî bir me-toddur. Bu metod Rabbanidir, İlâhî'dir ve semavîdir. Nasıl ki İslâm çağlar üstü olup tüm çağlan kapsıyorsa; onun Rabbanî metodu da tüm çağlara hitabeder ve Kıyamet'e kadar bakîdir.
Hayat dini olan İslâm, her şeyiyle tam bir dünya ve ahiret nizamıdır. Onun küfür, şirk, nifak , fısk ve irtidad ile değiştirilemez bir mücadele metodu vardır. O, her çağda aynı metod ile mücadelesini ve mücahedesini sürdürür. Çünkü onun metodu (usûlü) Sünnetullah'tır. Âlemlerin Rabb'inin va'z ettiği metod-dur. Sünnetullah olduğu için hiçbir değişme söz konusu olamaz.
Kur'ân'ın hükümleri Kıyamet'e kadar devam eder. Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve sdiem'e ve güzide Ashabına (Allah onlardan razı olsun) ne emredilmişse, Kıyamet'e dek tüm mü'minlere aynı şey emredilmiştir. Asr-ı Saadet'te, gerek Mekke döneminde, gerekse Medine döneminde mü'minlere emredilenler, ondan sonra gelenler için de geçerlidir. Eğer o emirler, belli bir zaman ve belli bir toplum için olsaydı, hükmü, tamamen o döneme ait olur ve o dönemden sonra biterdi. Gerek ayetlerde, gerekse hadislerde gördüğümüz kadarıyla, Kitab ve Rasul, bi'setten Kıyamet'e kadar tüm insanlık için gönderilmiştir. Kur'ân ve Rasulullah Sai-laiiahu Aleyhi ve Seihm belli bir devrin, toplumun ve insanların hidayet rehberidir.
"Oysa O (Kıır'ân), âlemlere bir zikir (öğüt, hatırlatma, hüküm ve üstün bir şeref)den başka birşey değildir. [4]
"Kur'ân, bütün âlemlere (insan ve cinlere) ancak bir öğüttür.[5]
"Andolsun, biz, bu Kur'ân'da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. însanlarm çoğu ise, ancak inkârda ayak direttiler.[6]
"De ki: 'Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisi (Peygamberiyim. Ki, göklerin ve yerin mülkü yalnız Onundur. Ondan başka ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve O'nun ümmi Peygamberi olan Elçisine inanın, ki O (Peygamber) de, Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. O'na iman edin ki, hidayete ermiş olasınız.[7]
Bu inkârı mümkün olmayan apaçık gerçeğin ispatından sonra, anlaşılan şudur: İslâm'ın Rabbanî metodu tüm zamanlan kuşatmıştır. Tüm çağlarda aynı Rabbanî metod kullanılmalıdır. Nasıl ki imanın esaslarında, namazda, oruçta, hacda ve diğer ibadetlerde hiçbir değişme olmamıştır ve olamayacaktır; İslâm'm küfre, şirke, tağuta ve irtidada ait olan hükümlerinde de hiçbir değişme olmamıştır. Ayrıca bunlara karşı nasıl dav-ranılması gerektiği Allah Ceiie cdaiutm tarafından Kur'ân'da emredilmiş, Rasulullah saiiaiiahu Ahyhî ve Seiiem ve Ashabı, kendi zamanlarında bu emirleri harfiyen yerine getirip bizlere örnek oldular. Kur'ân'daki emirleri herkes kendi kafasınca anlamasın diye, Allah Ceiie Ceiaiuhu'mm muradı doğrultusunda Rasulullah Aleyhi ve Sellem, onu bizzat kendisi yaşayarak ortaya koydu. Bu uygulamayla, mü'minlere karşı nasıl davranacağımızı, münafıklara karşı hangi tavrı ortaya koyacağımızı, kâfir ve müşriklere karşı nasıl duracağımızı öğretti.
Şirk devletinin hakim olduğu Mekke şehrinde 13 yıl İslâm Dini'ni tebliğ eden Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Seihm ve Ashabı, müşriklere, kâfirlere, işkencecilere karşı nasıl davranmışlarsa, İslâm'ın hakim olmadığı ve tağutî şirk nizamlarının hakimiyetinde olan beldelerde yaşayan mü'minlerin de aym şekilde davranmaları gerekir!...
Eğer ki, Kitab ve Sünnet'te örneğini bulamamış bir tavır ortaya konulacak olursa, bu. tavır ile Kitab ve Sünnet'e muhalefet edilmiş olur. Hangi zamanda ve hangi mekânda olursa olsun, Kitab, Sünnet, icma ve kıyas'm ruhuna, esaslarına ayları davranıp herhangi bir harekete geçmek, sonunda hüsrana götürür. Çünkü İslâm'a aykırı bir yol tutturup, onunla İslâm'a yardım edeceğini savunanların yaptıkları, yardım etmek değil, zarar vermektir. Nitekim tarihte bunların örnekleri görülmüştür.
Hüccetu'l-İslâm İmam Gazali Rahmetuiiaim Ahyh'in de beyan ettiği gibi; "Şerîat'a, (Şeriat) yolunun dışında yardım etmek isteyen kimsenin zararı, Şerîat'a (Şeriat yoluyla) darbe vurmak isteyen kişinin zararmdan daha çoktur. Nitekim, "akıllı düşman, cahil dosttan daha hayırlıdır" denilmiştir. [8]
Rasulullah saiiaiiahu Aleyhi ve Seihm, Nur dağının Hira mağarasında almış olduğu ilk emirden sonra, Âlemlerin Rabb'i Allah Ceih Ceiaiuhu'nun denetiminde, her saniyesini Rabbanî metod gereği yaşamaya başladı. Allah Ceiie CeiaiuM, O'na nasıl davranacağını emrediyor, O da ilâhî emri harfiyen yerine getiriyordu. Dinin direği olan namazı nasıl kılacaktı,[9] tebligatı naşı yapacaktı?[10] Bizzat Cebrail Âieyhisseiam gelip kendisine öğretiyordu. Rasulullah da Allah Teâlâ'dan aldıklarını kendisine iman edenlere öğretiyordu. Böylece ilâhî kaynaktan alınan Rabbani hayat metodu, mü'minler tarafından yaşanıyor ve tüm zamanlara örnek bir nesil oluşuyordu.
Onlar, Kur'ân-i Kerim'i ayet ayet yaşıyor ve onun canlı bir hali olan Rasulullah Sutiaiiahu Ahyhi ve Sellem'İ adım adım takip ediyorlardı. Rasulullah Saîİaîiahu Aleyhi ve Sellem, Rabb'İmİZ Allah Celle
Ceiaiuhu'nun eğitiminde Rabbani metodu hayata uyguluyordu. Böylece 3 yıl gizli, 10 yıl da açık olmak üzere Mekke dönemide 13 yıl Tevhid davasını tebliğ etti. İnsanları "Iâ ilahe illallah" davasına çağırdı. Allah'tan başka hiçbir ilâh kabul etmemeye, putları ve putlaştırılıp tapınılan tağutları reddetmeye davet ediyordu. İnsanlar, tüm yalancı ilâhları reddedecek ve yalnızca âlemlerin Rabb'i Allah Teâlâ'yı kabul edeceklerdi. Bunun mükâfaatı olarak da kendilerine "Cennet" va'dedilîyordu.
Tüm insanlara ve zamanlara tek bir dava takdim ediliyor, kendileri bu tek davaya inanmaya çağrılıyordu: Tevhîd davası... "Lâ ilahe illallah" davası... İnsanlar, bu davaya iman ettikleri ve gereğini gerçekten yerine getirdikleri vakit, kurtulacak, ebedî saadete kavuşacaklardı. Her şeyden önce iman gerekliydi. Diğer tüm meseleler, imandan sonra hal olurdu. İnsanlar, kendi elleriyle yaptıkları, düşünceleriyle oluşturdukları şeyleri, heva ve heveslerini mukaddesleştirip, kendilerine put yaptıkları bir devirde Tevhid'e davet ediliyorlardı.
İnsanlık tarihi başlangıçtan bugüne incelenecek olursa, her zaman göze çarpacak durum budur. İnsanlar, Allah cdie ce-laiuhuTum dosdoğru yolundan sapmışlar veya bu dosdoğru yolun yambaşmda çeşitli bid'at ve hurafeler oluşturmuşlardır. Böylece gazaba uğrayan sapık topluluklar ortaya çıkmıştır. O zaman Allah Teâlâ insanlara, kendilerini sapıklıklardan çıkarıp Tevhid'e ulaşmalarına vesile olan Peygamber göndermiştir.
Allah Ceiie Ceiaiuhu tarafından vazifelendirilip, insanlara gönderilen (Rasul veya Nebi) Peygamberlerin en sonuncusu olan Rasul-i Ekrem Muhammed Mustafa Saiialiahu Aleyhi ve Seiiem, tüm Peygamberliği müddetince insanları Tevhid'e davet etti, iman edenleri Kur'ânî bir eğitimle eğitti.
O, tebliğe başlayınca şöyle sesleniyordu insanlara: .
"Ey insanlar! Lâ ilahe illallah deyin ki, felaha (kurtuluşa) eresiniz.[11]
İnsanlar "iâ ilahe illallah" diyecekler ve gerçek bir kurtuluşa ereceklerdi. Fakat bunu söylemek sadece dil ile olmamalıdır. İnsanlar, "lâ ilahe illallati'm ne demek olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bu mübarek cümlenin, bu yüce kelimenin, sadece kuru bir sözden ibaret olmadığını biliyorlardı. Bundan dolayı söylemekte zorlanıyor, birçokları söylemediği gibi, karşı çıkıyor ve iman edenlere ellerinden geldiği kadar işkence ediyorlardı ki, imanlarından dönsünler istiyorlardı.
Ebu Cehiller, Ebu Leheb'ler, Ebu Süfyan'lar, As bin Vaü'ler, Velîd bin Muğire'Ier, Utbe bin Rabia'lar ve benzeri yüzlerce, binlerce Allah düşmanı, "lâ ilahe Hlallah"ın ne demek olduğunu biliyorlardı. Biliyorlardı bu "Kelime-i Tevhid'i söyledikleri zaman neyi kabul edecek ve nelerden vazgeçeklerini...
Onlar, yıllardır heva ve heveslerini İlah edinmişlerdi. Kendi elleriyle yapıp diktikleri ve ibadet edip tapındıkları put heykellerin konuşmadıklarını ve herhangi bir kanun vazetmediklerini de biliyorlardı. O müşrikler, şirk ve küfürlerinden kaynaklanan isteklerini kanunlaştınrken put heykellerinin adına hareket ettiklerini beyan ediyorlardı. Güya onların put ilâhları böyle istiyordu. Ve bu kanunlar putlarının ilkeleri gereğidir diye bunları cehalet karanlıklarına gömülmüş insanlara arzedip, kabul ettiriyorlardı. Tüm ilke ve kanunlar, onların istek ve arzularından, tağutî dünya görüşlerinden kaynaklanıyordu; ama halka kabul ettirmek İçin put ilâhlarına mal ediyorlardı. Böylece "Mekke Şirk Devletf'ni putların adına yönetiyorlardı.
Gerçekten "lâ ilahe illallah" diyecek olurlarsa, bütün saltanatları yıkılacak, put heykelleri devrilecek ve hakimiyet yalnızca Allah Gelle Ceiaiuhunun olacaktı. Artık hevesleri hakim olmayacak, tüm töre ve gelenekleri yeni baştan inşâ edilecekti. Köleleştirdikleri ve sömürdükleri insanlarla eşit haklara sahip olacak, onlar gibi çalışıp, rızkını temin edecek ve kimseyi sö-mürmeyeceklerdi. Hayatî her olay, Allah Ceiie Ceiaiuhu'nun emrine göre olacak, insanlar, bu emirlere tabi oldukları oranda kurtulacaklardı!
Bütün bu teklifler, Mekke'li müşriklere çok zor geliyordu. Bundan dolayı kabul etmiyor, karşı çıkıyor, davanın liderine ve taraftarlarına olmadık işkenceler ediyorlardı. Hatta bu davadan vazgeçsin diye davanın liderine, o günün şartlarından en güzel tekliflerde bulunuyor, onu davasından vazgeçirmek için servet ve saltanat teklif ediyorlardı. İslâm davasının lideri, onların bu cahilî tekliflerim reddediyor, onları "lâ ilahe illallah" demeye davet ediyordu. Müşrikler, tekliflerinin kabul edilmediğini görünce, tehdit yolunu deniyorlardı. Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Sel-hm, onların bu tehditlerine şöyle cevap veriyordu:
"Vallahi, bu işi bırakmam için, güneşi sağ elime ve ay'ı sol elime koyacak bile olsalar, Allah onu izhar ve infaz etmedikçe bırakmam; ya da onun üzerinde ölür giderim. [12]
Sabır ve sebatla Allah Teâlâ'dan almış olduğu vahyi tebliğ eden Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Seiiem'.'e son bir teklif getirdi. Mekkeli müşrikler: Karşılıklı birbirinin Rabbini kabul edip, bir müddet Allah Teâlâ'ya tapmayı, bir müddet de putlara tapmayı
önerdiler.
"Kureyşîiler, Hz. Peygamber Saiiaiiahu Aleyhi ve Seüem'i çağırarak, Mekke'nin en zengin adamı olması için Ona mal vermeyi, O'nu dilediği kadınlarla evlendirmeyi, (istiyorsa) başlatma kral yapmayı teklif ettiler ve dediler ki:
Ey Muhammed, ilahlarımıza sövmekten vazgeçmen, onlan kötülükle anmaman şartıyla bütün bu söylediklerimiz senindir. Eğer bunlan kabul etmezsen, sana senin için hayırlı bir çözüm yolu daha sunarız.
Hz. Peygamber sallallahu Aley ve seiiem: sordu:
Peki, nedir o?
Onlar şöyle cevap verdiler:
Bir sene sen bizim ilahlarımıza taparsın, bir sene de biz de senin ilahına bir sene taparız. Böylece bundan böyle biz ve sen, bütün işlerimizde ortak oluruz. Bizim dinimiz, senin dininden daha doğru ise, böylece sen ondan nasibini almış olursun. Eğer senin dinin bizimkinden daha doğru ise, bu taktirde biz ondan nasibimizi almış oluruz.
O zaman Hz. Peygamber Saiiaiiahu Aleyhi ve Sellem onlara şöyle cevap verdi:
O'na başkasım ortak koşmamızdan Allah'a sığınırım!"
Bunun üzerine Allah Teâlâ, Kâfirûn Suresini inzal buyurdu. Rasulullah Saiiaiiahn Aleyhi ve Seikm, de sabah erkenden Mescid-i Haram'a gitti. Kureyş'in ileri gelen müşrikleri oradaydı. Onların karşısına dikilip, Kâfirûn Sûresini okudu:
"Rahman, Rahim Allah'ın adıyla.
De ki: Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da siz tapacak değilsiniz. Ben sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana!"
O zaman müşrik-kâfirler, Rasulullah Saiiaiiahu Aleyhi ve Seiiem'den umutlarını tamamen kestiler.[13] Çünkü iman ile küfür birleştirilemez, çünkü ikisinin ortası yoktur. İman, yani Tevhid ayrıdır, küfür veya şirk ayrıdır. Gece ve gündüz nasıl ayrı iseler, ikisi nasıl bir araya gelemiyor, aynı zaman ve mekânda birleşemiyorlarsa, iman ve küfür de birleşemez.
Şehid Seyyid Kutub şöyle diyor:
"Doğrusu, herhangi bir şekilde yolun ortalarında buluşulma imkânı bulunmayan tam bir ayrılığın özündeki farklılıkları izah edebilmek için, bu derece kesin bir ayrılığa gerek vardı. Çünkü ihtilaf inançların özünde, düşüncelerin esasında, nizamın hakikatinde ve yolun mahiyetindeydi. Çünkü Tevhid ayrı bir yoldur, şirk ayrı bir yoldur. İkisi asla birleşemez. Tevhid, insanı varlıklarla birlikte Allah Teâlâ'ya yönelten, eşi ve benzeri bulunmayan Rabb'e tevcih eden bir yoldur. İnsanın akidesinin değer ve ölçüsünün, gideceği yolun, edep ve ahlâkının, hayat ve varlık hakkındaki bütün tasavvurlarının alacağı noktayı kesin olarak belirten bir nizamdır. Mü'minin her şeyini aldığı bu nokta, eşi ve benzeri bulunmayan Allah Teâlâ'dır. Bunun için de iman hayatı, bütünüyle bu esaslara dayanır. Mü'min, yolda yürürken gizlice veya açıkça hiçbir şekilde şirkle karşılaşamaz.[14]
Rasulullah Saiiaiiahu Ahyhi ve Seiiem, tüm gayretiyle insanları Tevhid'e davet ediyor, iman edenlerin kalbine Tevhid nurlarını yerleştirmeye çalışıyordu. Sünnetullah buydu. Bundan başka bir yol yoktu. Eğer "insanın kurtulması için başka yollar da var" diye iddia edilecek olursa, Kur'ân'dan ve Sünnet'ten delil getirmek gerekir!..
Meselâ, insan, Rasulullah Sailaiiahu Aleyhi ve Seiiem'in denemediği ve denemesinin Kitab ve Sünnet ölçüsüne göre yanlış olduğu çeşitli metod ve yollan deneyebilir. Burada bu tür yolların birkaç tanesine işaret edelim.
[1] Bakara, 2/2.
[2] Casiye, 45/1-2.
[3] Şûra, 42/52 53.
[4] Kalem, 68/52.
[5] Sad,38/87.
[6] İsrâ, 17/89.
[7] A'raf, 7/158.
[8] İmam Gazzalî, Tehâfu't el-Felasife. (Filozofların Tutarsızlığı), Çev. Dr. Bekir Karlığa, İst. 1981, sh. 8. {İkinci Mukaddime).
[9] M. Asım Koksal, İslâm Tarihi, Hz. Mulıammed ve Islâmiyet-Mekke Devri, İst. 1987, c. 3, slı. 18.
[10] Bkz. Müdessir, 74/1-2 ve Şııara, 26/214. ayetlerine.
[11] İbn İshak, Siyer, yayma hazırlayan: Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Çev. Sezai Özel, İst. 1988, Sh. 294.
[12] M. Asım Koksal, A.g.e. c. 4, sh. 61.
[13] Abdıılfettah El-Kâdî, Esbâb-ı Niizûl, Çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, Sh. 430.
[14] Prof. Seyyİd Kutub, Fizılal-İl Kur'ân, Çev. M. Emin Saraç ve Diğerleri, İst. 1986, c. 16, Sh. 409.
İslami Okul Okulların En Önemlisi